9 Mart 2022 Çarşamba

Ne Güzeldi Oysa O - 2


Uzun zamandır aklımı çelmeye çalışan ve yazsam mı diye düşündüğüm bazı anılar vardı. Vazgeçme ihtimalim yoğundu. Zamanda geri gittiğimde ve o anki hissiyatlarımla baktığımda, bir fotoğraf gibi anılarımda yer bulmalılar, diye düşünüyordum. Kocaman adam halime dönünce de o adam bunu gereksiz buluyordu.


Sonra bu pişmanlıklarımdan bir yazı dizisi yapsam, diyorum. İlk O'nu yazmayı düşünüyorum -ve yazıyorum. Öyle saf ve öylesine sevimli bir aşkla sevmişti ki...


***


Okul başlayalı bir kaç hafta olmuştu. Tek dersten kalmıştım, sonra bakanlık borçlu geçme diye bir şey icat etti ve ben de bir üst sınıfa devam etme hakkını elde etmiş oldum. Okulda üçüncü senemdi. Lise birde sınıfta kalmış, bir seneyi mağazada geçirmiştim ve şimdi bir başka sınıfta 5/Fen-C'de yeni arkadaşlar edinmek durumundaydım. Bir avantajım vardı doğum tarihimden kaynaklı olarak ki o da bana çoğunluğu benimle aynı yaşta kişilerle aynı sınıfta olma fırsatı sağlıyordu.

*

İlk gün. Şık bir takım elbise ve şık bir kravatla, son derece cool, ellerim boş ve dersin ortasında kapıyı çalıp yeni sınıfıma ilk adımlarımı atıyorum. Önce hesap vermem lazım. Ders İngilizce. Çok hoş bir genç kadın. Gülümsüyorum çünkü karizmam açısından dersin İngilizce olması büyük bir avantaj benim için. Orta grubun ikinci sırasındaki kızlardan biri bana dikkat kesilmiş durumda. Gülümseyerek gerekçelerimi açıklıyorum öğretmene ve hemen kapının yanındaki ikinci sıraya oturuyorum. Eski sınıfımdan üç erkek ve ileriki yılda yıllarda birkaç ân'ımın kahramanı olacak, farklı fraksiyondan solcu bir kız arkadaşın da bu sınıfta olduğunu görüyorum; bir de takım arkadaşım var. İlk derste bir kızın ki özgüveni çok yüksek, benimle ilk konuşacak kişi olduğunu seziyorum. Ben her zamanki taktiğimleyim; hep aptal görün ama hiç aptal olma.

Teneffüse çıkmıyorum. Teneffüs dönüşü o kız kendinden emin edasıyla, benle kafa bulmak düşüncesiyle belki, yanıma oturuyor. Bilemem, belki de beni kapmak istiyor. Kısa yanıtlar veriyorum sorularına. O beni okuldan tanımıyor çünkü onlar 1.sınfı okurken sınıfta kalmış ben okula devam etmemiş, yıl sonu sınavları sonucunda ikinci sınıfa geçmiştim ki yukarıda belirttiğim gibi tek dersten borçlu olarak.

Ama ders İngilizce oldumu benim one man show'um başlıyor. Buna edebiyat ve felsefe grubu dersleri de dahil edelim lütfen. Sinema, müzik, güncel hayat, kitap, siyaset, ideoloji, spor gibi ne varsa bende var. Sonraki günlerde, sonraki dedimse bir iki gün sonra erkek kısmının ilk kaşifleri de keşfediyorlar beni ve hâlâ en iyi iki arkadaşım olanları o süreçte ve bu sınıfta tanıyorum.

Enteresan bir an yaşıyorum o gün. Çok hatırlamıyorum ama o hafta sonu ya da bir sonrasında, az önce yanıma oturan kızın doğum günü var. Dördü aynı sınıftan olan arkadaşlarının yanı sıra beni de davet ediyor. İlk andan beri kendine güvenini takdir etmekle birlikte beni hafife aldığını düşünüyorum ama kendine güveni ve beni kendine ayırma hali de güzel oyun tadı hissettirdiği için hoşuma da gidiyor. Kişinin bir konser akşamında* özellikle yamacıma denk getirilen ve onu eve bırakma görevinin bana verildiği kız olduğunun altını da çizmem gerekiyor.


Tam o günlerde bir vitrindeki kazak dikkatimi çekiyor. Almak için birini ayartmam gerek. Ben bu uğraş içindeyken bir kaç gün sonra yeni tanıştığım ve bugün de enn arkadaşım olan iki kişiden ileri ki yıllarda efsane seyahati birlikte yapacak olduğumuzun üzerinde aynı kazağı görüyorum. Hem de benim sevdiğim renktekini. Oysa doğum gününde onu giymeyi hayal etmiştim. Kazağın -mecburen- kırmızısını alıyorum ki tüm ömrümün tek kırmızısı bu; çünkü kazağın modelini sevdim. Hem Finlandiyalı penfriend'ime bir -renkli- fotoğraf göndermem gerek. Onlar poloroid makineye sahipler ve elimde bir fotoğrafı var. Vesikalık ve evlilik fotoğraflarım hariç ilk ve tek kez bir fotoğraf stüdyosundayım. Fotoğrafçının canını çıkardım desem yeri. O tebessüm istedikçe bende tık yok, oysa güzel gülen biriyim. Buna ilaveten konum ayarları ile uğraşıyor, poz yaratmaya çalışıyor ama nafile... Ve sonuç itibariyle tarihimdeki tek portre fotoğrafı olarak bir kaç gün sonra bunları elime tutuşturuyor.

Doğum günü geliyor. Doğum günü hediyesi olarak ortaklaşıp çok hoş, çok zarif bir kolye alıyoruz, tanıdık bir kuyumcudan.

Arkadaşım farklı bir şey giyiyor ve ben altındaki kotumla birlikte partiye bu kazakla katılıyorum. Bir de planımız var. Beş erkeğiz ancak kız sayısının bir kaç katımız olacağı kesin. Plan şu, biraz geç gideceğiz; hepimiz beklentilerin ve planların aksi bir eylemle popüler ve kendinin farkında kızlar yerine daha sakin, hesaba dahil edilmeyen kızlara yöneleceğiz.

Tabii ki pratiği öyle olmuyor. Götürdüğüm plaklar başrolü alıyor. Diğer başrolün de bir plan dahilinde bana verildiği anlaşılıyor. Aslında ben için fena bir durum değil bu. İlk dansımı ilk yabancı grup konserimizde yamacıma oturtulan, doğum günü kızıyla yapıyorum. Koltukta oturan bir kız dikkatimi çekiyor. Bana benzediğini düşünüyorum, biraz da Finlandiyalı mektup arkadaşıma. İçgüdülerim sürekli ona doğru iteliyorlar beni. Önündeyim, öyle güzel gülümsüyorum ki. Dilimde çıt yok ama duruşum dayanılacak gibi değil. Fena bir etkinin altındayım. Elimi uzatıyorum. Çok tatlı gülümsüyor ve elini uzatıyor. Aman Allahım! Sanki bir anda herkes yok oluyor. Bütün sesler sustu ve sadece ikimiz varız. Kelimelerimiz insan ve bıcır bıcır. Sonra balkona çıkıyoruz. Liman ve denize bakıyor, konuştukça konuşuyoruz. O gitar çalıyor ve aynı zamanda resim yapıyor. Bir alt sınıfta ve bizim okulda, ben sabahçıyım o öğleci. Babası hakim. Durmaksızın konuşuyor, içeri geçince yan yana oturuyor, kalabalıktan kopuyor, kelimelerimizde yok oluyor, kristal avizelerin tavana yansıyan pırıltılarından dem vuruyoruz.

Tanrım ne güzel bir romantizm bu!

O ara sınıfın kızlarından bir uyarı geliyor.

Bana!

Nezaketen uyuyorum, üzülüyorum biraz da yaşattığıma, üstelik doğum gününde... Ancak gönlüm de, dilim de, sular seller gibi O'na akıyor ve ferman dinlemiyor. Frekanslarımız o kadar örtüşüyor ki yüzyıl orada ve anda kalsak, bıcır bıcır, susamışçasına konuşsak ve o sırada dünya yansa umurumuzda değil. Öylesine bir bulmuşluk.
 

Ertesi gün uyanıyorum ve rüyadan çıkıyorum. Aynı grupla yaşam devam ediyor. Her yere birlikte gidiyoruz, gün içinde de sınıfta bir aradayız. Dans ettiğim kız öğleci, okulda karşılaşma şansımız olmadığı gibi ben şehir merkezine 20 kilometre uzakta oturuyorum. Ulaşım olanakları saatlere bağlı ve karşıt görüşlü grupların olduğu bölgeden geçmek zorundayım ki çoğu akşam belediye otobüslerini durdurup içinden adam alıyorlar. Elimi sallasam ellisi havalarım bünyeme egemen. Oysa kalbim başka şeyler söylüyor. Ama ah şu erkek dünyası işte, işi gücü sayılar. Ben koşmam, yapışmam, koştururum peşimden. Aşk da neymiş bakim.


Sonraki Yıl

Artık o sınıfta olmasam da  aynı kızın doğum gününe davetliyim. Aynı erkek grubu olarak buluşuyoruz; yine ortak bir hediye alıyoruz. Otobüs bekliyoruz. Tam binecekken, önceki doğum günündeki kızı fark ediyor ve beni uyarıyor arkadaşlarım; binmek istemiyorum çünkü bir yanıtım yok ama mahcubiyetim çok. Sonuçta biniyoruz; arkada kalarak görmezden geliyorum. Varınca durağa adım eksilterek iniyoruz. Çokça oyalanarak yürüyoruz apartman girişine doğru... Ve bingo!  Hayatımın en güzel sohbetlerinden birini yaptığım, dans ettiğim ve kimseleri görmez sohbetler esnasında sürekli ötekiler tarafından dürtüldüğüm kız, asansörü bekliyor. Mecburen ve mahcubiyetle "Merhaba, nasılsın?" diyorum. Aldığım yanıt içimi paramparça ediyor.

"Aslında selamını almamam ve sana selam vermemem lazım. Kaç kez rastlaştık ve selam verdim sana ama sen görmedin bile beni."

Arkadaşlarım durumu kurtarma çabası içindeler...

8 Mart 2022 Salı

Üç Öğün Bir Yazar

Sabah bir tıkırtıya uyanıyorum. Penceremi tıklayan kim? Kalın perdenin kenarından bakıyorum. Afacan bir güneş. Oyuna ortak aradığını anlıyorum. Kaçınılmaz bir gülümseme yüzüme bağdaş kuruyor. Gönlüm söz dinlemiyor ve o da oyuna ortak oluyor. İtiraza yeltensem de üçe karşı birim. Dışarı bakıyorum, havadaki pusu ve ışığı seviyorum. İstemem yan cebime numarası çekiyorum ama!.. Ortalık kahkahadan geçilmiyor. Yemezler abim tadında bir tekerleme kulaklarımda çınlıyor. Sabah rutinlerinin ardından giyiniyorum. Gün Pazar. Aklımda pide dönüyor. Etli ekmek kafasını uzatıp uzatıp gönlüme oynuyor. Minik fotoğraf makinesi ve bir kitap benden önce sırt çantama kuruluyor. Bahçe kapısına yürürken fikrim hâlâ bir karara varamıyor. Köşeyi dönüyorum. Gündeki ve denizdeki pusu seviyorum.

Fikrimse seçenekler içinden bir yön seçti seçecek...


Önümde cam göbeği bir mavi. Suyun üzerinde martılar. Sol yanımda pus ama karşı tepede güneş. Denizin kıyısında kırmızı montu ile bir genç kadın. Gözleri ufukta, düşünceleri duru. Anında yazıyorum. O ara kararım ses veriyor. Hava soğuk ama gönlüm "Olur be!" diyor


İskele yönüne kıvrılıyorum. Aklımda ne yesemler dönüyor. Su böreği net. Yanına eklemek istediklerim kararsız. Sabah mahmur. İskele boş. Ufuk da pus. Binbinler yorgun; ıssız bir uykudalar. Parmak ucu yanaşıyorum. Uzak ufuk rüya tadında. Bir fotoğraf çekmeden asla. O ara aklım bir önermede bulunuyor. Gözüm ona uyup Kahve Dünyası'na kayıyor. Fikrim boş durur mu? O da beni çelmeye çalışıyor. O ara bir "Heeeyyt!!!" narası yeri göğü titretiyor.


Lozan Caddesi'ndeyim. Açık hava okuma noktam. İçeri giriyorum. Yeni bir eleman. Uzun boylu bir genç kız. Farklı.

"İki dilim su böreği ve bir çay lütfen."

Geliyor böreklerim ve çayım. Sıcacık börekler göz alıcı, ara katlardaki yumuşaklıkta köy sarısı, ısırıkla birlikte en üst kattan ve tabandan gelen incecik bir çıtırtı.

Ve "İşte bu!" dedirten bir peynir tadı...

Miss gibi çay, miss gibi börek ve ve miss gibi bir kitap.

Montun fermuarını çekelim yine de...


Makbule Aras Eivazi bir çevirmen. İran Edebiyatı'ndan, Farsça'dan kitaplar çeviriyormuş. Kitapçımda dolaşırken aralık ayının sonunda, göz göze geldiğimiz anda kalakalıyorum ve bir kıvılcım oluşuyor aramızda. Kitabın kapağı beni çeken. Daha doğrusu kapaktaki kırmızının tonu ile kapağa hakim renklerin kontrası. Ve elbette ad: Sonun Bacakları.

18 kısa öyküden oluşan 115 sayfalık bir kitap. Başlangıçta biraz burun büker gibi oluyor içimdeki ukala. Ne var bunda ki ben de yazardım havasında. İlk hikâyede üsluba ısınıp bükülen burnu geri alma, sonrasında basit bulunan anlatımın inceliklerini fark etme... Isındıkça birbirimize kapılıp gidiyorum seline. Gündelik hayat, mahallenin kenarları, arızalı durumlar, aşklar, kadınlar, erkekler falan derken kitaptaki harfler yok oluyor. Keyfim kitaptan bir türlü kopamıyor. O ara yeni eleman genç kız elinde çay ile dışarı çıkıyor.

"Bir dilim su böreği ve bir de çay lütfen"

Dediğim anda uyanıyorum ve ekliyorum. "Çayı'nı ve sigarını içtikten sonra ama."

Şaşırmış olmalı ki "Emin misiniz?" diye soruyor. Ve bingo, bir kez daha birisi benim üniversitede hoca olduğumu düşünüyor.

Konuşkan bir genç kız. Atak. Öğrenci olduğunu anlıyorum. Bölümünü soruyorum. Yan flüt ve şu an hatırlayamadığım bir enstrüman çalıyor. Hedefleri var, para biriktirmek için çalışıyor. Bizim opera baleye yönlendiriyorum. Mutlaka erasmus yap diyorum ki planlarının içinde. Mola bitti ve benim çayımla böreğim geliyor.

O halde Börek Çay Kitap.

Öğleden sonra enn sevdiğim kadın arıyor. Dün akşam bir doğum günü kutlamasındaydı. Bugün geçen haftadan söz verdiğim barınakta balık işi yaş gözüküyor. Sinema işimi de hafta içine erteliyorum çünkü bir taşla iki kuş vurma fikrindeyim. Üstelik iki filme bir üçüncüsünü ekledim ki o da Bergen.

Enn Sevdiğim Kadın çok sevmiş.

Biraz uzanıyor, elime bilgisayarı alıyor, blog yazıları okuyor, yorumlar yazıyor akşam ne yapsam diye düşünüyorum. Sinema dürtüyor ama akşam seansı yüzünden iki arada bir deredeyim. Sonuçta bölgemde kalmaya karar veriyorum ve kitabı sırt çantama atıp bu kez yine sevdiğim bir mekâna yürüyorum. O arada da kafamda menüyü oluşturuyorum ki uzun bir süre kitapla takılmak istiyorum.

Hoş bir masadayım. Müzik güzel. Az önce, "Bir simit, iki tane şu pastadan, iki şundan, iki şundan, şunlardan da birer tane ve bir de çay lütfen," demiştim.

Küçük kuru ve tatlı pastalardan oluşan tabağım, simitim ve çayım masada yerlerini alıyor. Bense öyküde kaybolmuşum. Sakin bir köşede ama tüm insanları ve mekânı ve sokağı gören bir noktadayım. Hımmmm minik kuru pastalar yine çok nefis... Görünüyorlar!

Önce simiti götüreceğim, sonra uzun bir zamana yayarak, belki ikinci çayı isteyerek okumanın tadını çıkaracağım.

Öyle de yapıyorum.


Dün. Sabah dünyada ne var ne yok taraması yapıyorum, gazetelere göz atıyorum. Sonra da iş başı. Rutin bir gün. Az aksiyon katmak istiyorum. Bir kaç öngörüm var ve o doğrultuda bir kaç talimat veriyorum. Hava Kuzeyli. Arada bir güneş göz kırpacak gibi. İkindi vakti atıyorum kendimi dışarı. Paraşütün ucunda bir genç kız; eğitim aldığı belli. Havalanma olasılığı sıfır. İzleyiciler bekliyorlar ama henüz paraşüte yön verme eğitiminde O, asla havalanmayacak.

Deniz Kızı Kafe'ye doğru yürüyorum. Sonra aklım "Palmiye Kafe'ye gitsene," diyor.

Çok haklı.

Dışarıda oturuyorum. Kitabımı açıyorum.

"Bir karışık tost ve bir çay lütfen," demiştim az önce. "Karışık tost kalmamış, kaşarlı ister misiniz?" diye sesleniyor şef. "Olur," diyorum.


Deniz kıyısına bir küçük kız geliyor. Sırtını dalgalı denize dönüyor ve kumlara çömeliyor. Önüne ya fotoğraf makinesi ya da bir telefon sabitlemeye çalışıyor. Biraz uğraşıyor ve sanırım hedeflediği fotoğrafını çekiyor. Bir adam martılar için yemek artıklarını kumsalda bir yere dağıtıyor. Bir anda gökyüzünü martılar kuşatıyor. Sabırla uçuyor, sofranın adabıyla kurulmasını bekliyorlar. O sırada bizim kafedeki görevli de sofraya katkıda bulunuyor. Yüzü denize dönükken ve kim bilir aklından neler geçerken kapuçinosunu yudumlayan kadın kalkıyor.

Kitabın son hikâyesi Hariçten Gazel'deyim.

"Bir çay daha, lütfen"

5 Mart 2022 Cumartesi

Bir Kitap Nasıl Murdar Edilir?

Kitap, alışveriş yaptığım kitapçının sitesinde dolaşırken adıyla vuruyor beni. Yazarı tanımıyorum. Arka kapaktaki tanıtım yazısını okuyorum.

... Jenny Erpenbeck Bütün Günlerin Akşamı'nda bizi 20.yüzyıl boyunca Galiçya'dan Viyana'ya, Moskova'dan Berlin'e uzanan farklı kültürel coğrafyalarda, farklı siyasal iklimlerde, tek bir ömrün kucaklayabileceği olası hayatlarda dolaştırıyor.

Michel FABER, The Guardian.

Refarans etkileyici, kışkırtıcı ve üstüne atlamalık. İçgüdülerimse ayakta ve almam konusunda müthiş bir baskı oluşturuyorlar. Yazar Doğu Almanya'lı. Bu ilgimi çoğaltan bir unsur. Merak ettiğim, yalnızlaştırılmış, efsaneleri olan ve bu nedenle çocuk bende hep merak uyandırmış bir ülke; Tıpkı Sovyetler Birliği başta olmak üzere diğer blok ülkeleri gibi... Geçmişe, soğuk savaş yıllarına, belki daha öncesine dair bir heves iştahımı gittikçe kabartıyor, bunun yanı sıra da ısrarcı bir çocuk tadıyla ve bir an önce telaşıyla elimi ayağımı çekiştiriyor. Elbette gönlüm romana düşmüş durumda... Ekliyorum siparişe ve hemen satın alıyorum.

İki gün sonra elimde. Onunla başlıyorum; sıra bekleyen pek çok kitabın heveslerini kursaklarında bırakarak...

İlk sayfayla efsunluyor beni yazar ve bir elektrik süpürgesi gibi çekip alıyor dünyasına. Su gibi akıyor. Aradığım her şey var. Yazarın dili ve birikimi muhteşem.


Toplam 290 sayfa; I.Kitap, II.Kitap,III.Kitap,IV.Kitap,V.Kitap diye bölümlere ayrılmanın yanı sıra her bölüm kendi içinde Intermezzo başlıkları ile de ayrılıyor ancak bu ilginç kurgu, bir yerden sonrası için bir altyapı ihtiyacı da duyuran romanı çok da keyifli kılıyor.

195.sayfaya kadar soluksuz geliyorum. Artık SSCB'de dahil olaya; Stalin, Buharin, Lenin adları, politbüro, sistemdeki yozlaşmalar, "parlak" devlet yapısının ardındaki çekişmeler kitabı bir başka tona yükseltirken aslında kuvvetli bir dönem tasviri ile birlikte, eleştirel örnekler de katıyor ana hikâyeye.

Yazar aslında -aynı kuşağın insanı olarak- benimle aynı düzlemde kuvvetli bir fon olarak da kullanıyor bu tarihsel altyapıyı.

Ama bende bir arıza oluşuyor o noktada. Bir bıkkınlık hissi mi döneme dair bu bilmiyorum. Tıfıl yaşlarımızda boyumuzdan büyük onca kitabı okumuş olmak, oradan bir devrim ve dünya hayali oluşturmak, Fidel, Che ve Deniz gibi nispeten romantik devrimcileri sempatik bulmak ve öykünmek, sonra 80'lerin ikinci yarısında tasavvur edilenin dışında bir pratikle yüzleşmek!

Yıkılan duvarların ardındaki çıplaklıktan saçılanlarla, okunarak benimsenmiş doğru teorilerin uygulayıcıların niteliklerine bağlı olarak yolundan şaşıp faşizan yönetimler oluşturuyor olmasına tanıklık etmek, bu çelişkiyle yüzleşmiş olmak; belki de baştaki heyecanımı kalbimden ayaklarımın dibine düşürüyor.

Elleri avuçlarımda soğuyan arkadaşlarımı düşünüyorum. Bir aldatılmışlık hissi göz kenarlarımı ıslatıyor. Yine de haftalarca inatla araya kitap almıyorum, yazarı eleştirebilecek bir durumda değilim. Film gibi akan kitabı bitirmek konusunda ısrarcıyım ama her seferinde bir kaç sayfa sonra bırakıyorum. Sonra hızlı okuyarak, atlayarak gitmeyi deniyorum, biraz gidiyor ve kalıyorum.

Ve pes ediyorum.



*Konuyla bağlantılı bir film, Elveda Lenin.

3 Mart 2022 Perşembe

Ne Güzel Kardeş Ne Güzel Ben Ne Güzel Kadın

Renkli Türkçe Sinemaskop


Cuma günü akşamüstü telefon çalıyor. Ekrandaki isim Ne Güzel Kadın. Galip Usta çevre yolu üstünde yeni bir yer açmış. Ne Güzel Ben, önce "Kim Galip Usta?" diye düşünüyor ama konuşmada bunu çaktırmıyor. Biraz sonra jeton dank ediyor; kim olduğunu anlıyor ve konuya tali yoldan çıkarak dahil oluyor. Pazar günü için anlaşıyorlar.

Gün cumartesi. Telefonundan Ne Güzel Kardeş'i tıklıyor. "Pazar günü Ne Güzel Kadın, Ne Güzel Ben ve Ne Güzel Sen, Galip Usta'nın yeni yerine gidelim mi?"

Saat 9.30'da aşağıda buluşacaklar ve saat 10'da da Ne Güzel Kadın'ı alacaklar.

Ve saatler ayarlanıyor.

Pazar sabah. Ne Güzel Kadın'ı arıyor. Giyiniyor ve bahçeye iniyor. Ne Güzel Kardeş'in salon camından içeri bakarken üç harflisinin motor sesini duyuyor. Biraz sonra telefonun tek tuşuna dokunuyor ve Ne Güzel Kadın'a "Şu an Peçko Fırın'ın önünden geçiyoruz," diyor.

Keyifli bir sohbet başlıyor. O sırada kulağı radyodaki şarkıya yapışıp kalıyor. Çok sevdiği bir şarkının bir yeniyetme tarafından yorumlanışına bayılıyor. Hemfikirler. Ekranda yazılı ismi anında aklına yazıyor. Ne Güzel Kardeş hariç, şu an geçmekte oldukları noktadan ötesine en son pandemiden önce geçtiler.* Laf lafı açıyor ve yıllar yıllar önce burada yaptıkları efsane bir futbol maçı konuşuluyor. Gülünüyor, peşi sıra dökülüyor başka anılar, karakterler...


Eski yerin duruyor olmasına seviniyorlar. İki yeğen orada. Galip Usta ise bu abartısız ama güzel dekore edilmiş, diğerine göre büyük, kasılmayan, bahçeli, sakin ve hoş mekânda.

Ne Güzel Kadın garsondan ön bilgileri aldı ve şimdi fırının başında Galip Usta ile sohbette. Sevdi burayı.


"Üç kavurmalı yumurtalı lütfen."

"Bir de ortaya kapalı kıymalı lütfen."

"Önden de küçük bir kahvaltılık ve üç çay lütfen."


Keyifle sohbet ediyorlar. Laf arasında ucundan ucundan kahvaltılıklara dokunuyorlar. Laf lafı açıyor, değişik mekânlara doğru uzuyor. O mekânların fiyat tavır ilişkisi üzerine hem şehir özelinde hem de ülkedekiler üzerine konuşuluyor; Ayaspaşa Rus Lokantası, İnciraltı Meyhanesi, La Mahzen, Barba Vasilis, 7 Mehmet, artık olmayan La Sera ve efsane Cumhuriyet Lokantası gibi akla gelen bir kaç mekân öne çıkarılıyor ve laf dönüp dolaşıp yeniden açılan Fischer'e geliyor. Ne Güzel Kadın menüde yazılı olanlarla masaya gelenlerin eksik olduğundan, eski Fischer olmadığından, fiyat sonuç ilişkisinin çok eleştirildiğinden söz ediyor.

Sonrasında geçmişten pide hikâyeleri saçılıyor ortaya. Laftan lafa raks ederek geçerlerken misss gibi pideler konuşlanıyor masaya.

Çaylar tazeleniyor.


İncecik ve çıtır hamurlarla kaliteli kavurma birlikteliği muhteşem. Sohbetse daldan dala. Eski pide günleri, şehrin eski halleri ve bugünü üzerine, araya renkli anıları da alarak keyifle yiyip içip gülüyorlar. Ne Güzel Kadın park yerindeki arabalardan esinle iyi ki benim arabayla gelmedik diyor, konu oradan gençlik başımda duman yıllardaki üç harfli maceralarına uzuyor. Çaylar bir kez daha tazeleniyor. Ruhlar fazlasıyla hoppa.

O halde kısa bir Çarşamba turu atabilirler. Ne Güzel Ben'se tam yeniden ana yola çıktıkları esnada "Neden tren buraya kadar uzatılmıyor ki?" diyor. Konu çünkü o anda Çarşamba'daki fakülteye geliyor. Oradan haraketle sohbet şehrin durumuna uzuyor, derken Ne Güzel Kardeş'in fikrine Organize Sanayi'ye girmek geliyor.


Ortalıkta Allah'ın kulu yok. Sanki tüm canlıların eriyip kül olduğu, o küllerin de yok olduğu gizemli bir coğrafyadaki üç insanlar. Bunu bir oyuna çevirmek, o oyunun başrol karakterleri olmak konusunda başarılı olduklarıysa bilinen bir gerçek. Çok eğleniyorlar. Dünyanın yok olmasından önceki evreden arkadaşları olan iki kardeşin fabrikasının önünde duruyorlar. İçeride model model Anadol ve Amerikan arabaları var. Bu kardeşlerden birinin en büyük keyfi uçmak, diğerininki de eski otomolleri yenileyip koleksiyona katmak. Ne Güzel Kadın ortama bayılmış durumda. O sırada 55 Model Chevrolet'nin fotoğrafını çeken Ne Güzel Ben, Ne Güzel Kardeş'e "Şu eski modellerin stoplarından ve direksiyon çemberlerinden Ne Güzel Kadın'a getirsene," diyor. Bitişik fabrika ise kuruyemişçi. Ne Güzel Ben'in çocukluk arkadaşı. Oradan sonra geri çıkışa doğru başka bir yoldan ilerlerken bir anda arka koltuktan bir ses geliyor.

"Durun!"


Bir şekerleme fabrikası, helvaları ile meşhur. Tanıdık insanlar. Keskin gözler çok hoş bir espri yakalamış. Sağ duvarda. Susam Sokağı levhası var. Ne Güzel Kadın iniyor ki Ne Güzel Ben anca uyandı duruma. Çekiyorlar fotoğrafları. Çok keyif alıyorlar ıssızlıktaki, insanları yok olmuş coğrafyadan. Yeniden asfalta çıkıyorlar. Pandemi nedeniyle gelemedikleri yerleri konuşuyorlarken balıkçı barınağının önünden geçiyorlar. İşte tam o sırada Ne Güzel Ben "Haftaya Barınak'da balık ısmarlim size," diyor.


Belediye Evleri adıyla anılan yerden geçerken Ne Güzel Ben buradaki evlerin güzelliğinden, genellikle Amerikan radarında çalışan Amerikalıların oturduklarından, sağ taraftaki dolgu sahasının dolmadan önce Romanların mahallesi olduğundan; kömürlü Çarşamba Treni'nn o mahalleninin dibinden geçtiğinden, yolun tek şeritli olduğundan, şu sanayi sitelerinin hiçbirinin olmadığından söz ederken; "En büyük keyfim bisikletimle sanki bir şehirden bir şehire gidiyormuşum tadıyla bu yolu kullanarak evden taa Belediye Evleri'ne gidip dönmekti," diyor.

Sonra mıntıklarına varıyorlar. Önce Migros'a uğruyorlar. Ne Güzel Kadın, Ne Güzel Ben için aldığı Oksijen'i ona uzatıyor. Ne Güzel Kardeş üst geçide kıvrılıyor. Sonra bir sağ daha yapıyor. Ne güzel günün sonunda Ne Güzel Kadın eve doğru yürürken, Ne Güzel Ben "Ne Kadar Şanslıyım Ben," diye düşünüyor.



*Özellikle benim kuşağımın klibe hiç göz atmadan sadece dinlemesini öneririm. Çünkü radyo sonrasında eve dönüp klibi izleyerek dinlediğimde yıkıma uğradım!



*Oysa ki sadece pide yiyeceğiz sanıyorduk...

1 Mart 2022 Salı

Şu Da Şöylece Bir Kenarda Dursun

Rusya'nın Başında Görürsem Şaşırmam!

 

 

... Hemen Galata Köprüsü'nün çıkışındaki, üç beş yolun yol bulmaya çalıştığı, tünele gitmek için geçeceğimiz, bol trafik lambalı ama senkronizasyon sorunlu kavşağı seviyorum; hani bir de treni kollamamız gereken noktadaki! İşte tam oradayken ve tüneli hedeflemişken, Yüksekkaldırım yönünde, elinde Türk bayrakları olan kalabalığı fark ediyoruz. Irak Türkmenleri'nden kaynaklı bir Rusya protestosu. İzinsiz bir gösteri ama olsun. Bizim çocuklar!

İstiklal'de çok polis var. Sırt çantalarımız uğraştırır diye giremiyoruz Saint Antuan'a. Rus Konsolosluğunun önünde yine eylemciler. Yalnız iki noktadaki eylemcilerin görsel durumlarında bir sorun var! Sanki bir film platosundalar ve tam anlamı ile yönetmen yerleştirmesi ile hareket için işaret bekleyen figüran gibiler. Sanki içime doğuyor. Eylemcilerden aldığım his bana mizansen tadı veriyor.

Ruslarla sorun yaşıyoruz ve aldığımız tutum, verdiğimiz tepkiler, sözlerimiz hiç de akıllıca ve öngörülü değil. Mahalle kavgasında laf dalaşı yapıyoruz. Putin'i geçiyorum. Ama Lavrov, yani dışişleri bakanı Sergey Lavrov, zeki adam; serinkanlı, poker suratlı; uzun vadeli, stratejik ve sinsice planlar yapmayı biliyor. Bi tek onun aklından tırsıyorum...

18 Aralık 2016*



*Demir Küpte Günü Batırmak'dan...

19 Aralık'da Ankara'daki Çağdaş Sanatlar Merkezindeki sergi açılışında Rus Büyükelçisi Andrey Karlov vurularak öldürülüyor.

26 Şubat 2022 Cumartesi

Bazı Yazarlar Var Ki...

Karabatak gibi yer altına gömülüp nadiren, bir nefes için, gökyüzünü merak ederek yüzeye çıktığım kimsesiz saatlerde; güneşle iki lafın belini kırdığım, radikal kararların eşiğinde olduğum ve topyekün bir devrimin illegal bir biçimde planlarını yaptığım sessiz bir dönemde bir gün; e-postamda gördüğüm bir yorum uyarısı, bünyemde "Allah'ın sevdiği bir kulum ben," hissi yaratmanın yanı sıra bütün silahlarımı kuşanıp, savaş alanına konuşlanmamın yolunu da açıyor bana.

Çokça kitap okuyorum. Nefes aldığım dünyadaki kapılarımı kapatıyor, bir başka dünyada bir başka kapı açıyorum kendime. Başlangıçta bu yabancım, bilinmezlerimle dolu evrende el yordamı dolaşıyorum. Gurbetteyim ve her şey sıfırdan. Tek bir parmağım dahi klavye denen alan üzerinde tek bir adım atmış değil. Hızlı bir gelişme gösteriyor, gittikçe bu aleme alışıyor ve olanaklarını kullandıkça da yeniden yeşeriyorum. İşte bu yeni yaşamı kurma sürecindeyken daha çok sosyalleşiyor, bilgiye kolay ulaşıyor, sinemaları geziyor, kitapçılara dalıyor ve alışverişlerimi artık bu yeni dünyamın düzeniyle yapmaya başlıyorum.

Yine bir gün, avare avare kitapçı vitrinlerine bakarken bir yazar,* bir kadın yazar; dikkatimi çekiyor ve hemen alıyorum kitabını. Soluksuz okuyorum. O sanki benim saçlarımı okşayan ilkokul öğretmenim. Artık olmayan annem. Babannem... **Kitaba ölüp bitiyorum. Ama henüz tanışma aşamasında olsam da artık hayatımda daha ölüp bittiğim biri var. Zihnim pırıl pırıl. Sırtım sağlam. Bütün kilitlerimi açacak, neyim varsa dökecek kadar güveniyorum O'na. İşte bu devrim süreci devam ederken kitap üzerine bir yazı yazıyorum ve içindeki cümlelerimden biri şu oluyor: "Şu yakın tarihte hayatıma girmiş ikinci şey bu kitap, ve şu yakın tarihte hayatıma girecek hiç bir şeyin birinci olma şansı yok, ne yazık ki. O yüzden bu ikinciliğe o gözle bakılsın lütfen."


İşte bir kaç gün önce ben, çok severek takip ettiğim, özellikle İstanbul'da yaşayanların çok yararlanabilecekleri, tüm kültür sanat etkinlikleri üzerine detaylı yazılar yazan İmgeleme adlı blogdaki bir yazıya, tırnak içindeki cümleme ilaveten, İşin garibi ülkemizde en bilinen kitabı Iza'nın Şarkısı, onu da ben okumadım'ın da olduğu ve aynı yazarın iki kitabını da öneren bir yorum yazıyorum.

Ve anında bekleyen siparişime ekliyorum Iza'nın Şarkısı'nı.

Dün akşamüstü ulaşıyor kitaplar. Çok bayıldığım, daha önce söz ettiğim ve ancak bitirmek üzere olduğum ve Enn Sevdiğim Kadın'la üzerine çok konuştuğum Bütün Günler'in Akşamı'nı da fotoğrafa katıyorum.

Onun için aldığımsa; O'na kavuşmak, bir başka hayatın yolunda bana yoldaş olan çokkk tatlı kadının boynuna atlamak için yarını bekliyor.



*İmgeleme için buradan lütfen

*Magda Szabo- **Kapı, Katalin Sokağı

22 Şubat 2022 Salı

Etli Ekmek Güzel Sabah Sıcacık Film Kötü Son

Gün pazar. Bir haftadan beri bünye dürtüyor. Dürtmesinin itiraz edilecek bir yanı yok aslında ama bünye bir karara varamıyor. Oysa cumartesi ne keyifliydi. Aslında sabah, havanın da güzelliğinden yararlanarak yaz boyu ve enfes akşamlarında yazın; işi kapatınca sırt çantasında kitabıyla gidip, kesinlikle ince bellide çay eşliğinde lezzetlerinin tadını çıkardığı okuma noktası pastaneye doğru uzamayı planlıyor. Ve aslında bu hafta sonu sinemada bir film izlemeyi de istedi ve istiyor. Sadece bu tetiklenme ile yakın bir ilişki kurması ve onun hadisene'sine uyması gerekiyor ki bence tembelliğe gerek yok. Kalktı. Hareketinden bir şeylerin değiştiğini hissediyorum. Evet! Kesinlikle dışarı çıkacak. Sabah rutinlerinin ardından giyindi, yedek maskeleri çantaya attı ve yaşasın, güneşe koşuyoruz.


Sahil boyu insan. Martılar oynaşta, küçük serçeler küçük çam ağaçlarının iğne yüklü dalları arasında yok olup karın doyuruyorlar ki pek tatlı ve pek afacanlar. Birazdan sahilden kopup içeri dalacağız ama denizden pek uzaklaşmayacağız.

"Bir dilim su böreği ve bir tane de kıymalı börek lütfen"

"Bir de çay, lütfen"


Kitabını açtı. Bayılarak okuduğu bir roman. Ancak 290 sayfalık kitabı kaç haftadır bitiremedi. Çok severek okuduğunu biliyorum ama sürenin bu kadar uzamasına da anlam veremiyorum. Aslında şu güzel günde de bunu pek sorun etmiyorum çünkü nasılsa bundan bir gün bahseder deyip koyveriyorum.


Akşam Üzeri


Sabah kitap okuma noktasından dönerken sokak içlerine dalmıştı. Orada yeni açılmış bir mekân görmüştü. İyi hisler aldığını biliyorum ama bugün bir anda tetiklenip de oraya gideceğine ihtimal vermiyordum. Şu an bir hareketlenme seziyorum. Şunun aslında kararsızlıktan bir anda bir karar çıkarıp da yollara hiç üşenmeden düşmesine bayılıyorum. Hızla hazırlanıyorum ki anladığım gidiyoruz. "Bir etli ekmek lütfen," dedi. Canıma minnet. Önden garnitürler geldi ki ben çok beğendim, şirin buldum. Eminim ki beyimiz de beğenecek. Bir tatlarına baksaydın diye dürtüyorum ama umurunda değil. Değil de benim umurumda ama. Tez zamanda geliyor etli ekmek. Görüntü muhteşem. Bayılacağımızdan neredeyse eminim de seyri bırakıp bir başlasa...

Dilimi iki parmağının arasında büktü, bir çıtırtı koptu, ısırığı aldığı anda -çok afedersiniz- ağzımın suyu aktı. Sesimi çıkarmıyorum ama heyecanla bekliyorum. Neyi mi? Beyimizin "Hımmmmm muhteşem," demesini. Ben çoktan dedim aslında ama kendisi nedense ketum takılıyor ki muhtemelen bana numara çekiyor. Yalan yok ben çoktan gittim.


Eve dönüyoruz, ama sokak aralarında döne döne. İkimiz de mutluyuz sanırım. Ana caddeye ulaştık ve bir tık sonra sahildeyiz. Dürtüyorum onu. Telaşlandı. "Dürten kim beni?" diye düşündüğünü düşünüyorum. Birazdan uyanır, ne için olduğunu anlar. Anladı ve çıkışı karşılıklı iki kahve dükkânı olan ki biri yazın sıklıkla takıldığımız, siz kıymetli okuyucularımızın da bileceği Kahve Dünyası. Ben şu güzel havada mekâna takılsak fikrindeyim ama onun niyeti yok gibi. Olsun, hissim o ki iskele boyu yürüyeceğiz.


Ohhh miss!  Enfes bir hava, hoşluklar vadeden bir gün. Beni sorarsanız modum gel keyfim gel. Martılarla anında kankayım. Güne gülümseyen mutlu insan yüzleri ile karşılaşmak keyif veriyor bana. Soğuk adam beyimiz fotoğraf çekiyor. Yalnız anlam vermediğim bir davranışı var. Eğer gün içinde bir mekâna takılacaksak çantaya hep küçük bir makine atıyor. Oysa ben yazılarımızda daha net ve çekici fotoğraflar olsun istiyorum. İyisi mi punduna getirdiğim bir gün sorayım nedenini.


Ertesi Gün

Çok sevinçle uyanıyorum. Dün yatarken hissetmiştim. Sabah elinde laptopu görünce tamamdır dedim. O filmi kesin görmeliyim diyordum ki meğerse o da onu inceliyormuş. Anladığım seansa karar vermiş. Ben önden hazırlanmaya başlasam iyi olacak. Hımmmm... karnım da aç ama!

İnşallah yine yağa iki yumurta kırmaz diyorken tam ben, giyindiğini fark ediyorum. İçim zıplıyor ve elini çabuk tut diyor. Bir çırpıda giyiniyorum. Çok heyecanlıyım. İnşallah sinemadan vazgeçmez diye düşünerek yürürken biz, bankamatik dönüşünde bir kararsızlık içinde olduğunu hissediyorum. Köşeyi döndük. Tamam diyorum, bir şeyler atıştıracağız. Bende yalan yok, trene yakın yerdekine gitsin ve köşe masaya otursun istiyorum. Sağ kaldırımda ve o yöndeyken birden karşıya geçiyor. İçim biraz burulsa da bura da güzel, olur deyip razı geliyor, kısmen çökmüş duygularımı yeniden ayağa kaldırmayı başarıyorum. Hımmmm güzel bir sipariş. Hamdolsun. Şimdi tren. Fakat istasyona yaklaşırken yavaşladı ve grevi işçiler lehine sonlandıran Migros'u protestodan vazgeçip daldı. Su aldı.

Samsunspor İstasyonu'nda iniyoruz. Asansörü çok seviyorum. Üst geçitten manzara seyrediyorum, O da fotoğraf çekiyor. Telefonundan hes kodu barkodunu gösterdi, hanımefendi telefonuyla kontrol edip buyrun dedi. Ondan bir ricam var. "Lütfen şu noktadan üst katlara doğru bir fotoğraf çeker misin?" Sağolsun kırmıyor beni.


Yürüyen merdivenlere bayılıyorum. Şimdi gişenin önündeyiz. Çok heyecanlıyım. 10 dakikamız var ve önümüzdekilerin bilet işi bitmedi henüz. Film başlamadan içeride olmanın telaşı bünyemde. Hahh her zamanki koltuğu seçti, sonra promosyon patlamış mısırı için "Yukarıda mı hallediyorum?" diye sordu. Nedense benim canım da tam ondan istemişti.

Sinema katına çıkınca bankoya yanaştı ve telefondaki kodu hanımefendiye okudu. O mısırımızı hazırlarken ben koşarak terasa çıktım ve döndüm. Antrakda kesin terasta olacaksın dedim kendime. 


Koltuğa yayılıyorum. O sırada önümüzdeki koltuğa bir kişi geliyor ve bize merhaba diyor. Yalnız sıklıkla öksürüyor. Ben küçük olduğum için bir şey olur endişesi ile her zamanki koltuğu bırakıyor ve bir arkaya geçiyoruz. Burayı daha çok seviyorum.


Başlangıçta film bir garip geliyor. Ne halt ettik de geldik diyorum; bir yandan da ona bakıyorum. Bir soru işareti var ama o daha tecrübeli tabii ki. Sabredelim bakalım. "Vaaowwww!" "Tren!" Moskova'dan Petersburg'a gideceğiz. "Yaşasın!" Trene binen ablayı Moskova'dan tanıyorum. Bir arkeoloji öğrencisi, Finli ama Moskova'da okuyor. O bahseder mi bilmiyorum ama bir sevgilisi var ablanın. Ayy bir an utandım?

Kompartımana girdik ki kafası dazlak, sıkı içmiş bir abi var. Ne yalan söylim tırstık. Abla onun karşısındaki üst ranzaya çıktı. Ama nasıl keyifli bir yol. Abiyi gittikçe sevmeye başlıyorum. Hayret. Sonra hiç üzülmesin istiyorum fakat yönetmen Juho Kuosmanen çok hain. Ser veriyor sır vermiyor ve ilmek ilmek örüyor filmi. Alıyor beni bir merak. Sürüklüyor... Sürüklendikçe daha çok seviyorum. Abla gidilmesi çok zor olan bir noktaya gitmek için burada. Bir arkeolog sonuçta. Tren bir istasyonda durunca neredeyse bir gece orada kalacağını söylüyor sert mizaçlı Rus kondüktör abla. Saçları dazlak abi müthiş bir karakter. Onun sayesinde arabayla bir yere gidiyor ve tatlı bir kadınla tanışıyoruz. Kısa kalıyoruz ama biz onu çok seviyoruz. Neyse uzatmim, kısacası filme bayılıyoruz. Mutluk damlaları gözümüzde sıra olurken yüzümüzde hep tatlı bir gülümseme var. Bunu ben fark ediyorum. Sonlara doğru gerim gerim geriliyoruz. İçimiz dışımız titriyor. Kaç kat giysek çare değil. Kalbimiz küt küt atıyor. Dualar ediyoruz. Laura (Seidi Haarla) ile Vadim'i (Yuriy Borisov) çok seviyoruz.  Falan filan işte.


Dışarıda enfes bir hava var ve biz an itibariyle serotonin deposuyuz. Biraz boşaltsak iyi olabilir. Enn sevdiği kadını arıyor. Nasıl cıvıldıyor anlatamam. Öve öve bitiremiyor filmi. Enn sevdiği kadın bu AVM'yi açıldığı günden beri protesto ediyor ve bir kez bile gelmedi. Bizimki coşkun, diyor ki -laf aramızda ama- "Eğer bu filmi birlikte seyretseydik, yerdim ben seni kesin." Gülüşüyorlar ve ona bir yerin adını soruyor. Tabii ki o ikisi arasındaki diyaloglar beni çok mutlu ediyor. Bayılıyorum o kadına.



"Bir San Sebastian lütfen,"

"Bir de çay lütfen"

Şehrin en havalı semtinde, San Sebastian'ı çok övülen bir mekânın dış masalarından birindeyiz şimdi. Servisimizi tatlı bir genç kadın yapıyor. "Üzerine çikolata ister misiniz? diye soruyor. Keşke sormasaydı! Merak ediyor, çünkü daha önce hiç denemedi, istiyor. Sebastian'ı başarılı buldu ve sevdi ama çikolata ile sevmedi. Pek mutlu değil. Hemen bukalemun moduna geçiyor ve keyfini çıkarıyor. Fiyatı çok buldu ama sesini çıkarmıyor. Bir nakarat dökülüyor dilinden. "Bu son olsun bu son."

Caddenin tadını çıkarıyor, okul yolundan aşağı dönüyor. Bir an Müze Kafe'de kapuçino içmeyi düşünüyor ama sonra vazgeçiyor. Şimdi trendeyiz. Ömürevlerinde inmeye karar veriyor. Eve sahilden yürüyerek gideriz diye düşünüyor. İniyoruz. Kartını okutup iadeyi yüklüyor. Karşıya geçmek üzereyiz. Tam o sırada kot olarak yukarıda kalan yeni döşenmiş yol kenarı bordürleri kalabalığın arasında fark etmiyor ve boylu boyunca burun üstü çakılıyor. O bir Tankçı. Çabukça toparlanıp ayağa kalkıyor. Eline kan bulaştı. Bir kağıt mendil çıkarıp burnuna tutuyor ki anında al oluyor. İkinci bir mendil yok. Hızla karşıya geçiyor, sonra bir karşıya daha. Kan pervasız. Bir bakkal bulmalı. Ara yollardan birine dalıyor. İleride bir cami var. Su. Hızla oraya yürüyor. Sırt çantasında açılmamış bir ıslak mendil paketi var ama o an hatırlamıyor. O ara bir kadın sesi endişe ile ses oluyor. "Buraneros!" diyor. "Ne oldu sana canım," diyor. Sesi tanıyor. Düştüm, diyor. Kadın telefonla çocukları arıyor. Buraneros camiye ulaşmak istiyor. Şimdi su ile burnunu siliyor, o akıyor, o siliyor. Burnun üst kısmında iki kaşın arasında bir nokta kanıyor. Su ile akıtıyor, akıtıyor, akıtıyor. Çocuklar geliyorlar. Hastane konusunda ısrarcılar ama o bir Tankçı. Bir şey yok diyor. Eve geliyorlar. Kadın 150 metre ilerisinde ilk biten binadaki Buraneros'un dairesinde oturuyor. Çok nadir rastlaşıyorlar yine de. Şu an ve yer hiç akla gelmez bir mucize. Buraneros iyice yıkıyor olay noktasını, burnun içinde bir şey yok, ucuna yerleşmiş minik şeyler var, "Onlar kum mu acaba?" diye düşünüyor. Şimdi evde. Pamuğa Baticon döküyor. Olay mahaline yerleştiriyor, üzerine iki yara bandı yapıştırıyor çocuklar. Sohbete kaldığımız yerden devam edebiliriz. Kadını haberdar ediyor çocuklar. Her şey yolunda. Erkek kardeşi olduğu yerden hemen geldi. Ağrı varla yok. İkinci gün pamuk değişti. Kardeş yemek yapmış. Çocuklar orada. "Gelir misin biz getirelim mi yemek?" diyorlar. Ben gelirim, diyor. Gece boyu uluslararası ilişkilerci ve taze üniversiteli ile Rusya konuşuyorlar. Taze üniverisiteli çok ateşli ve tezlerinde iddialı.  Pek anlaşamıyorlarsa da gençliğin ne olduğunu biliyorlar. Hatta Buraneros kimin oğlu diyor ve gülüyor. Tavuk parçaları şahane fırınlanmış. Bol yağda kızartılmış minicik yeşil ve kırmızı biber parçaları muhteşem. Maç bitiyor konu derinleşiyor. Şimdi daha iyi. Sabah artık kan bulaşmayan son pamuğu atıyor. Küçük bir parça pamuğu Baticon'suzca oraya koyuyor. Tek bir yara bandı ile tutturuyor. Öğlen telefonu çalıyor. Enn sevdiği kadın. 

20 Şubat 2022 Pazar

Bu Da Şöylece Bir Köşede Dursun

 

"Ben o İstanbul leydileriyle kaynaşamam vallahi billahi. Bana esnaf lokantası lazım “hanım ablam sen mi yapıyon bu gözlemeleri ya sırrı ne” “sağol abim ya turşu iyiymiş” minvalinde açılan sohbetler daha samimi geliyor ezelden beri."

louder than metaphors




*İşin özü budur, der ve devam eder, La Paragas.

Mevzudan bağımsız olarak yazının lezzetine ve mizahına bayıldığımı beyan etmek isterim, devlet okulunda okuduk da boynumuz mu eğri kaldı bizim. Hayat okulu derler ya, o ne ararsan onu verir, sen ondan alır işine gelenleri bünyeye ekler, yanlış aldıklarının farkına varıp onları da tanıyarak ve gerekirse atarak büyürsün ya, ne şahane bir kazanımdır aslında o. Ben, robotik, "steril" bir özel okulcu asla olamayanlardanım. Çekirdekten yetişmenin, seçmece, yürekli, mert ve savaşçı bir yaşam kültürü edinmenin yolunun devlet okullarından geçtiğine inanırım Nokta!


*louder than metaphors adlı blogdaki ÖZEL Mİ DEVLET Mİ? başlıklı yazıya fikrimin ince gülü.

17 Şubat 2022 Perşembe

Güzel Adamlar Çağı



Dün yazdığım yazıdan ulaşılan iki bölümlük bir anının altındaki yorumların birinde şöyle bir cümle kurmuştu Sevgili KuyruksuzKedi:

"Böylesine güzel hatırlanıp sevgiyle anıldıklarına göre kesinlikle güzel adamlarmış,"

Onu şöyle yanıtlamıştım:

"Eski insanlar işte, aslında aynı işi yapıyorlar, bir anlamda rakipler ama birlikte yiyip içiyorlar, eğleniyorlar ve bir sorun yaşadıklarında da ortak çözüm üretebiliyorlardı... güzeldiler valla."

Yüzlerce eski fotoğraf içinde çocukluğumdan beri beni en etkileyenlerden biri budur. Sektörün 80'ler sonrasında başlayan liberalleşme atakları esnasında özellikle ihaleler bazında nasıl bir rezilleşmeye doğru yön aldığını gözlemleyen, bir neslin artık son bir kaç örneğinin kaldığı o yıllarda  niteliğin nasıl aşağı çekildiğine de tanıklık etmiş biri olarak yeni neslin önüne hep bu fotoğrafı koyarım.

Fotoğrafta tarih yok. 1960'lardan epey önce olduğu kesin. Fuar alanı için deniz henüz doldurulmamış; dolayısıyla Atatürk heykeliyle denizin ilişkisini kesen karayolu da yok. Ankara-İstanbul istikametine giden arabalar -dinlediklerime göre- heykelin önünden yukarı doğru tırmanıp Mamur Dağı üzerinden devam ediyorlar. Samsun'dan o yöne giden otobüsler de heykelin önünden kalkıyor. Yürüdükleri kısımsa geçenlerde yazdığım Hayalim Kırıldı Ama Ben Takmadım başlıklı yazımdaki  heykelin fotoğrafını çektiğim nokta. Sol baştaki pardesülü babam; henüz yirmili yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum ki bu da bana yıl olarak 1950'leri söylüyor. Ben doğduğumda karayolu ve fuar var olduğuna göre henüz askerliğini bile yapmamış olabilir; o halde 1953 falan diyebiliriz. Bu adamlar birer oto tamircisi; aynı işi yapan ama birbirlerine rakip insanlar. Bugünkü, özellikle sanayi sitelerindeki çoğunlukla kıyaslanamayacak kadar özenli ve şıklar. Müşterilerin eline verdikleri listedeki parçaların bir kısmını sonradan yedek parçacıya götürüp iade edilen parayı cebe atan bazılarından olmadıkları gibi müşteriyi kollayan tamirci olduklarının da farkındalar!

16 Şubat 2022 Çarşamba

Haber Kırıklığı

Dün akşam. Enn sevdiğim kadın arıyor. Sesi coşkulu ve pırıl pırıl. Heyecanla anlatıyor. Çok tatlı. Yaşam ben için nasıl yükseliyor. O hep anlatsın ve beni coşkusuyla teslim alsın. Ben anında düğmeyi çevirip zamanı durdurayım ve kocaman keyifler beni yere sersin. Tam anlamıyla bu modda giderken ve yüzüm sevinç şebeklikleri içindeyken, sarı otobüsten söz ediyor. Son bir kaç gündür, çam ağaçlarının altında ve park yerinde gördüğüm, etrafındaki çocuklardan kaynaklı olarak da bir özel okula ait olduğunu düşündüğüm; Amerikan filmlerinde sıklıkla rastladığımız burunlu, üzerinde School Bus yazan otobüslerden...

Ben çocukken o araçların yedek parçalarını satardık ve bir çok kamu kurumunda, o kurumun renklerinde benzinli servis otobüsü olarak vardı kendilerinden. Buna ek olarak da filmlerinden aşinaydım. Severdim tabii ki ama bir gün yok olacaklarını düşünmediğim için de ekstra bir değerleri yoktu benim için. Bu arada askeri olanlarını garajda park ettiklerinde ve biz için görev dışı zamanlarda alıp şoför eğitim pistine gider, toprak ve virajlı parkurda spin attırırdık onlara. Üzerlerine zimmet edilmiş kendi şoförlerinin halini görmek gerekirdi tabii ki döndüğümüzde.

Ama dün akşam, enn sevdiğim kadın bu elden geçirilmiş pırıl pırıl sarı otobüsün bana hikâyesini anlatınca, bir an önce telaşları bastı beni. Sabahı nasıl ettim bilmiyorum. Gün ışımadan orada olmalıydım.


Zaten erken kalkan biriyim. Toparlandım. Heyecanım yerinde, telaşlarım yerlerini serinkanlılığa terk etmiş durumdalar. Fotoğraf makinesi sırt çantasına. Güneş görünürde yok ama bugün sizinleyim mesajını veriyor. Çıkıyorum binadan. Aramız uzak değil. Köşeyi döner dönmez görüş alanımda. Farksa bu günümün en önemli karakteri halini almış olması. Çünkü blogda bir haberi detaylarıyla patlatacağım.


Ortalık süt liman, gün yeni ışıyor, güneş saklıda. Çok serinkanlıyım ama içimdeki şüphe bastırılmış durumda, farkındayım. Önce aracın sahibinin uyumakta olduğu bir saat düşüncesiyle sabah erkeninde bir kaç dış fotoğraf çekmeyi, o uyanınca da aracın içine geçip sohbet etmeyi planlıyorum. Bilgimin, tanıklıklarımın, ve hikâyelerin birinci ağızdan anlatımının hoşuna gideceğini biliyorum çünkü bu şehirde bu araç üzerine konuşabilecek en fazla iki ya da üç kişi bulabilir ki bunlardan biri benden 2, 3 yaş büyük bir usta diğer ikisi ise epey büyük, abi dediğim kişiler. Edindiğim bilgiye göre adını bildiğim aracın sahibi gençse benim yarı yaşımda. Muhteşem bir sohbet olacağı kesin çünkü ben o araçların star olduğu yıllarının tanığıyım ki stop lambalarına bakıp doğum tarihlerini söyleyebilirim.

Köşeyi dönüyorum ve bir kaç gündür olduğu noktaya bakıyorum.


İçime doğan başıma geliyor. Acaba trafik mi izin vermedi, yoksa geceleri gidip sabah mı geliyor diye düşünüyorum. Sonra yine bu bölgede başka bir yerdedir diye düşünüyor tahminlerimi netleştiriyorum. Kuşlara kalmış bir sabah. Enfes bir hava, muhteşem bir sükunet. Güzel gün olacağı kesin. Üstelik dün akşamki konuşmamıza göre sarı otobüsten enn sevdiğim kadını arayacağım. O buraya gelecek, sohbete katılacak ve ben ona makarna ısmarlayacağım. Dün akşam bizim konuşmalarımıza tanık olan ilahi güç, gerekli talimatları vermiş ve gün tüm bu olasılıklar için muhteşem dizayn edilmiş.


Olabilir dediğim noktalara doğru yürüyorum. Yok. Belki gece gidip gündüz geliyordur ihtimali iyimser; beni sakinleştiriyor. Eve dönüyorum. Elim boş. Oysa bu yazı yerine âna dair ve ardına yönelik ne haberler verebilecektim. Bu benim talihsizliğimden çok aracın ve sahibinin talihsizliği. Ben onu biliyorum ama o beni bilmiyor. Oysa kendisini çok mutlu edecek sürprizlere ve anlara, anılara, anekdotlara ve bilgilere sahibim. Bir tek Rus Teyfik-amca bile yeterdi ki, çocuk ben kadar onu tanıyan, hikâyelerini dinlemiş, cerrah titizliğindeki ustalığına ben gibi küçük yaşlarda ve yakından tanıklık etmiş yaşayan başka kimse yok. Başka kimler yok ki; saçları her daim biryantinli Ziya Usta,Topal İhsan, Ayı Mahmut, Memduh Usta, Muhsin Usta (babam), Kirve Kemal (ben ve kardeşimin kirvesi), gözleri görmeyen efsane alt takım ve fren ustası Kör Şeref, uçak bile tamir etmiş" Sezai Usta* ve sonraki nesilden bir kaç kişi daha...

Gün içinde tekrar bakacağım, olay takibimde.


*At be ustam kim tutar seni ise burada.

*Fotoğraflarının olduğu devam yazısı Şimdi O Düşünsün içinse buradan lütfen.

12 Şubat 2022 Cumartesi

Makarna Üç Adım

Unutamadığım bir makarna var. 70'li yılların ilk yarısı; Mihri'nin öyküsündeki mahalleye yeni taşındığımız, fuarların konsept olmadığı gibi kapalı alanlara tıkıştırılmadığı yıllar. Aylardan Temmuz ve fuarımız açık. Ailece oradayız. Özellikle kamu kurumlarının reyonları muhteşem: YSE, DSİ, TCK, Topraksu, MKE, fındık ezmesi ile bizi tanıştıran Fiskobirlik gibi kamuya ait bölümlerde kurulu, içinde akarsular da olan, ışıl ışıl elektrik direkleri ve minicik barajları; dağları tepeleri, yolları, sokakları ve evleri ile maket köyler Gulliver tadı yaşatıyor bünyelerimize. Henüz inşaat halindeki Boğaz Köprüsü'nün miniğinin üzerinde yürümek, hatta o sallantı tadını yaşamak için defalarca geçmek paha biçilemez bir tat. Elbette Kızılay'ın reyonunda çekilişe katılmak yardım etme tadı vermesinin yanı sıra ne çıkacak heyecanını yaşamak anlamında da muhteşem. Fuarı ikiye bölen tren rayları ise başka ve olağanüstü bir keyif. En büyük dileğimiz trenle orada rastlaşmak. Sonra altından geçtiği köprünün ahşap merdivenlerini hızla çıkıp en üst noktasındaki düzlükten kömür kokuları yayarak geçen treni seyretmek. Hele bu makas değiştirme manevrası içinse ve durduktan sonra öteki makasa geçip geri bastıracaksa daha daha muhteşem. O yıl beni benden alan bir yer var fuarda ve ilk. Evde makarna yapılıyor elbette. Genelde sade. Bazen peynirli, belki kıymalı. Piyale mini bir reyon açmış. Bir de şoför kısmının arkası mutfak şeklini almış Volkswagen minübüsü var. Makarna tenceresi kaynıyor; başında da tam tekmil kıyafetli bir aşçı; filmlerdeki gibi. Önce biraz izliyoruz. Sonra makarna yemek istiyoruz. Bunun için babam fiş alıyor. Makarnalarımız elimizde, oturabiliriz. Bir filmin oyuncularıyız artık. Çünkü hayalimiz hep filmlerde gördüğümüz makarnalar. Şöyle uzadıkça uzayanlar. Oysa bizim evde kırılarak pişiriliyorlar ve temiz sudan geçiriliyorlar. Şu an görmekte olduğumuzsa sanki makarna değil! Biz makarnanın bir gariban doyurucu olduğunu sanırken o aslında bir asilzadeymiş hissi içinde bakıyoruz; her doldurulan tabağa. Sanki İtalya'da tatildeyiz. Ve birazdan eve dönünce bir an önce sabah olsunu bekleyeceğiz ki makarnayı, üzerindeki sosu, sanki İtalya'dan henüz dönmüş heyecanla anlatalım arkadaşlarımıza.

Ama üzerindeki o sos, ve aynı sosun acılısı. Onların makarnaya kattığı anlam, anlatılabilir gibi değil.

Sonra peşini fuar süresince bırakmıyorum tabii ki ve her yıl Temmuz ayını bekliyorum.

Porsiyonu 5 TL.

Henüz sıfırlarla tanışmamış, belki hayalini bile kuramamış 5 TL.


Son 15 gündür güzergâhım üzerindeki bir sokakta, denize bir kahve mekânı uzakta küçük bir dükkândaki faaliyet gözüme çarpıyor. Kare bölünmüş, İrlanda yeşili ahşap çerçeveleri ve minik verandası ilgimi çekiyor; sevimli buluyorum, bana iyi şeyler vadediyor, içimde bir sıcaklık var, ziyaret edeceğim de kesin.

Bir kaç gün sonra ise tabelası şekilleniyor. Bir makarnacı. Ondan bir kaç gün sonra da verandada insanlar görmeye başlıyorum ama sokağa henüz girmiyorum.

O sokakların hepsi dünkü çocuklar, imar uygulamalarının ardından türediler, sonrasında biz köyün bile taşralılarıyken bir anda görüyoruz ki şehirli olmuşuz.


Geçenlerde bir gün şehire iniyorum. İşlerimi hallettikten sonra bilgisini enn sevdiğim kadından aldığımı bir pişi dükkânına takılacağım. İşlerimi hallediyor ve şehrin havalı semti 56'lardaki sokak arası mekânı elimle koymuş gibi buluyorum ancak içerideki kalabalık girme fikrime set oluyor. Sonra makarna yesem fikriyle kendimi trende buluyorum. Bizim istasyona varınca da fikrim beni bir kez daha çeliyor ve Adem Usta'ya takılıyorum. Yeni bir garson var; ben bunu bir yerden tanıyorum diye düşünüyor bir türlü de çıkaramıyorum. Doymuş bir meraklı olarak makarnacının sokağına üstten girip sahile inerken kendisine iyice bir göz atıyorum ve ertesi gün, yani dün oradayım.

Süzülüyorum içeri. Çok hoş bir ortam. Bir sürü genç kız. Yatay dikdörtgen mekânın tamamı kadar bir mutfak. Şimdilik tek tip bir makarna yapıyorlar; fettucinne. Take away düşünülmüş bir işletme. Uzun pencere önünde yüksek tabureli uzun bir masa var ki şirin. Şu kadim eve bakıyor. O ev bizim kılık değiştirmemiş evle aynı zamanın ürünü. Şehrin en bilinen ve zengin ailelerinden birine ait havuzlu bir yazlık. Şehirdeki ilk evimizde de karşı apartmandan komşularımızdılar ve kızları kızkardeşimin kolejde 7 yılı birlikte okudukları sınıf arkadaşıydı. Aynı popülerliklerine ve katmerlenmiş zenginliklerine İstanbul'da devam ediyorlar. Burayı satın alan kişi ise hisse senetleri borsada işlem gören bir un fabrikası ve vesaire sahibi kişi. Satmayı düşünüyor ama tok satıcı olunca yıllardır bir babayiğitin çıkmasını bekliyor; ana yoldan denize uzayan ama imar sonrası tek parçalığı ikiye bölünen bu arsa.

Makarnam 15 dakika sonra seçtiğim sos ve üzerinde parmesanla geliyor. Verandanın denize bakan yönündeyim. Evimiz üç adım ötede. Coğrafya benim çocukluğumu, ilk gençliğimi, gençliğimi, şimdimi bildiği gibi ben de onun kelimenin tam anlamıyla ciğerini biliyorum. Severiz yani birbirimizi. Makarnayı beğeniyorum ama bir eleştirim var. Biraz sonra bunu ödememi alan genç kıza söyleyeceğim ve bir kaç öneride de bulunacağım. Önce keyfini bir çıkarayım ama...


Verandada otururken burada şarap ve bira olmalı diye düşünüyorum. Bir de küçük tahta kaşıklar ve çatallar take away için tamam da masada oturup yiyen için keyifsiz bir uygulama olarak geliyor bana. Porselen tabaklar ve metal kaşık çatallar, bir kadeh şarap ya da bira yakışırdı diye hayal ediyorum. Makarna çeşitliliğinin olmamasını başlangıç için yadırgamıyorum. Ödememi yaparken tüm bunları genç kıza söylüyorum. İlgiyle dinliyor ve bunları patrona ileteceğini söylüyor; samimiyetle gülümseyen yüz ifadesiyle. Ürün yelpazesinin genişleyeceğini, Ravioli ve Tortellini'nin menüde olacağının da altını çiziyor. Bir eğitim alıp almadıklarını soruyorum ve kimin hamuru yapıp pişirdiğini ekliyorum. Bir abla bu. Gülümsüyor elindeki açmakta olduğu hamurla birlikte. "Elinize sağlık," diyor, beğendiğimi ifade ediyorum. Gülümsüyor. Bu günlere ve genel fiyatlara bakınca da, bulunduğu noktayı da göz önünde tutarak, 25.TL'yi, sıfırları atılmış da olsa makul buluyorum.

9 Şubat 2022 Çarşamba

Pek Cumartesi

Şehirde yaşamak ama şehire gitmek! Dilimize oturmuş biz eskilerin. Küçüktük ve bulunduğumuz yer köydü. Hatta biz deniz kenarında olsak da köy merkezine uzak banliyö yancılarıydık. Köye çıkar şehire inerdik. Hâlâ da ifadelerimiz budur ve yeni şehirlilerimiz dile getirmeseler de bu ifadeleri manasız bulup pek anlamlandıramıyorlar diye düşünürüm ve severim dilimize oturmuş bu anlayışı. İşte ben cumartesi sabahı bu keyifle çıkıyorum yataktan. Sıralı işlerim var. Enn sevdiğim kadın iyi, akademik kariyer peşindeki C-19 hafifçe dokunmuş ona. Keyfi yerinde. Uzun uzun konuşuyoruz. Şu yazıdan bir iki gün sonra özgür. Keyifliyim çünkü onun için bir şey yapacağım bugün. Bu enn bayıldığım, çok keyif aldığım bir iş, ama onun bana kattıklarının, benim için yaptıklarının yanında hiçbir şey. Yani belirli keyifler yanında kendi akışına bıraktığım bir Cumartesi'deyim.


Hafif bir kahvaltı sonrası atıyorum kendimi trene. Tatlı bir soğuk var günde. Güneş ortalarda yok ama bu tatlı soğuk keyif katıyor güne. Trenin ve yolun keyfini çıkarırken planlarıma da çeki düzen vermeye çalışıyorum. Bir soruya yanıt aramaktayım mesela. Bir iki hafta önce müzede kocaman bir fotoğrafın* karşısında pek hoş kapuçinomu içerken aklıma takılmış bir soru var. Bir de fikrim. Ona yanıt bulmakla başlamayı düşünüyorum. Tabii ki çocuk afacanlıklarımın geçtiği, babamın sanayi siteleri yapılmadan önce şehir içindeki son mağazasının tam karşısındaki, çok anı biriktirdiğim Taşhan'ın elden geçirilip çevre düzenlemesiyle birlikte halkın kullanımına açılmış halini ilk kez göreceğim. Tren yol alırken ilk eylem için kararım netleşiyor. Adı değiştirilmiş olsa da benim için değişmeyen Opera istasyonunda iniyorum.


Bizim mağazanın da olduğu sıra ve onun arka sokağındaki tüm arasta yıkılmış durumda. Güzel bir alan ama keşke proje eski başkanın eliyle tamamlanmış olsaydı dedirtiyor bana. Biliyordum ki eski kale kalıntılarını zeminin altından çıkardıklarında şu anki etrafı demir korkuluklarla çevrili minik halle sınırlı kalmayacak, belki de meydanın tamamını kazacak ve daha çok kaleyi ortaya çıkaracaklardı. Ve onun üzerinde cam bir gezinti alanı yaratacaklardı. Şu an hamamın önündeki ilk kazı miktarı ile bırakılmış ve üzeri camla kapatılmamış kısım bir hayal kırıklığı. Büyük Cami'nin önündeki ahı gitmiş vahı kalmış surlara bakınca kalenin büyüklüğünü tasavvur etmek hiç de zor değil ki sonra başına gelenleri çocukluğumdan bilirim. Kafeterya'yı beğenmediğimi söyleyemem, en kısa sürede de deneyeceğim ancak eski başkan olsa kafeteryayı işleten belediye olacaktı ve diğer ve benzer işletmeleri gibi de tadından yenmeyecekti ama şu an bende yarattığı ilk izlenim nedeniyle çok da önyargılı olmadığımı hissediyorum.

Bugün yapmam gereken çok keyifli bir başka iş daha var. Binamızın ilk bebeği dünyaya geldi. Çok tatlı bir çift, henüz nişanlıyken bir tanıdığımızın boş daire var mı diye sorması üzerine tanışmıştık onlarla. Şehrin kadim iki ailesinin tatlı iki çocuğu. Sonra kirada anlaşmamız kolay olmuştu çünkü sevmiştim. Kira artışları her üç yılda güncellenmek üzerine konuşulmuş olsa da, pandemi koşulları nedeniyle ki bana epey eksi yazıyor an itibariyle ama, elleşmiyorum. İşte bu tatlı çiftin çok tatlı bebeleri Pera'ya geleneksel bir hediye alacağım. Onu hallediyor, hediyeyi genç avukat anneye teslim etmeyi düşünüyor ve Vatan Bilgisayar'a doğru yol alıyorum. Tam bayıldığım binanın önünden geçiyorum ki bir ikilem beni benden alıyor. Önce boşver diyor, sonra geri gelip bu eski ev ama yıllardır işyeri olan, benzerlerinin çoğunun yok edildiği güzelliğin fotoğrafını çekiyorum.


Sonra Vatan Bilgisayar'a doğru devam ederken şehrin en büyük ve en eski pavyonunun hoş binasının yıkılmış olduğunu görüyorum ve binaların yok edilişlerine bir kez daha üzülüyorum. Yine kadim ve popüler otellerden roof'una takılmaya bayıldığımız, çok izi kalmış, çocuklarımın anneleriyle ilk tanışmamıza da vesile olan toz bağlamış Vidinli Otel'de asılı olan satılık ilanına üzülüyorum çünkü şehirin geçmişinde güzel izler bırakmış bir yer daha tarihten siliniyor. Neyse ki ilk açıldığında en iyi iki arkadaşımla tıfıl yaşların birindeyken ve henüz evlilik falan bize uzakken şarap içtiğimiz otel el değiştirmiş olsa da yerinde duruyor. Ve ben an itibariyle Vatan Bilgisayar'dayım. Elimdeki kodu satış elemanına gösteriyorum. O beni konuyla ilgili genç kadına yönlendiriyor. Evet var. Siyah garanti, ama mavi olsa mı, o da var ancak biraz griye dönük. O halde telefon. Enn bayıldığım ses. İki dakikada baktı ve kesinleşti ki siyah. Onu da atıyorum sırt çantama. Mutluyum. O halde bunu bir başka keyifle çoğaltabilirim. Ama önce saygılarımı ve sevgilerimi sunmam gereken bir nokta var.

Başta forması Atatürk'lü* Samsunspor taraftarı olmak üzere halkımız gereken tepkiyi verdi ve sahip çıktı Ata'sına, bugün de görüyorum ki İyi Parti'li İlkadım ve CHP'li ilçe belediyemiz olay mahaline çadırları kurmuşlar çay, çorba dağıtıyorlar. İktidardan büyükşehir ve diğerleri ortada yok. Önünde panzer bekleyen valilikle arasındaki mesafe 500 metre ve görüş alanında olan bir anıta eylem yapılabilmesi de ayrı bir konu. Oysa ben bilirim ki eskiden bu anıtın önünde her zaman iki inzibat eri nöbet tutardı.

Oradan ayrılıp yolda yeni noktama yürürken yanımdan bir aile geçiyor. Konu bu olay. Bir genç kız diyor ki içlerinden: "Ben Atatürk'ü seviyorum." Bu tahminimce şehrin kenar kısmından bir aile. Hoşuma gidiyor.

Ve yeni bir hedefe, aslında geldiğim noktaya doğru ve adı da Lezzetli olan, daha önce Lezzet adlı mekânda çalışmış ustanın yıllar önce açtığı mekâna doğru yürümeye devam ediyorum.


"Bir porsiyon döner lütfen"

"Bir de açık ayran lütfen"



Görüntü güzel. Döner ocağındaki odunların alevi pek hoş. Uzun zamandır yememiş olsam da bildiğim bir döner. Geçen gün misafirlerini buraya getiren kardeşimin anlatımı ve eskiyi konuşmamız üzerine gaza gelmem dolayısıyla buradayım.

Evet o görüntü ve o tat var ama bir şey eksik. Onun ne olduğunu ise kasanın arkasındaki bir levha bana fısıldıyor. Orada, kullanılan etin Unkapanı Kasabı'ndan alındığı yazıyor. Oysa Lezzet Lokantası'nın* kadim yeri yıkılmadan önce oraya gelen et Ladik ilçesinden günlük geliyordu ve o döner muhteşemdi. Şu an yemekte olduğumsa onu andırıyor olsa da o değil.

Oradan çıkınca geri Bankalar Caddesi'nden dönüyorum ama önce Büyük Cami ile ilgili olarak müzede fotoğraftan fark ettiğim durumla daha önce katedral olabileceğini düşünmüş oluşum paramparça oluyor. O fotoğrafta özellikle dikkatimi çeken kubbelerin aynen yerinde durduğunu görüyorum ve sonrasında müzedeki fotoğrafın* aynı noktasından bugünü çekiyorum. Kubbeler gözükmüyor, onları şimdi yüksek yapılar kapatıyor. O zaman beni yanıltanın perspektif olduğunu anlıyorum.

Ama banka!


"Onu Osmanlı Bankası'nın zaman eskisi binasının giriş kuytusuna çeker. Kolumu dolar elimi illaki bel çukurunda tutar, kendime çeker ve tek bir öpücükle; bütün duygularımı deryalar gibi önüne dökerdim."

19 Eylül 2021


Bu kadar kıymetli anları yaşamıma katan mekânın bir fotoğrafı olmadan olmazdı, olmamalıydı. Bunu hatırlatan aklımı öpüyorum elbette. Önünde kalıyorum. Zaman geri sarıyor. Yüzümde çok tatlı, yaşadığı anların kıymetini bana hep anlatan tatlı çocuk gülümsemesi yerini alıyor ve kendimi sanki zamanda sıçramış ve o andaymışım gibi hissediyorum. Elbette... elbette "İyi ki," diyorum. Çünkü o ve sonrasındaki tüm "İyi ki," lerim beni zamanda taşıdı, geliştirdi. Bugün yaşadığım hayattan çok memnunsam; hayatıma güzel anlar bırakan güzel insanlar sayesinde oldu tüm bunlar, biliyorum.

Postanenin önünden geçerken önündeki cansız boşluk cızz ettiriyor. Teknoloji insanı bir alanda daha yok ediyor. Eskiden, telefon ulaşılabilir bir şey değilken ve biz çocukken burası her dakika cıvıl cıvıl olur, merdivenlerinin iki yanındaki kartpostal, mektup kağıdı ve zarflar satan çeşit çeşit tezgâhların önünde kalır, daha çok üniformaları ile oraya gelmiş çarşı iznindeki askerlere bakar, onların seçtikleri kartların benzerliğine gülümser, onların her birini aşk izi olarak aklımıza nakş ederdik. Laf aramızda bir çocuk eğlencesi olarak da en büyük zevkimiz kartları aşırmak olurdu.

Ne ayıp!


Yazsam uzayacak pek çok noktada çok anı gözlerimden akıyor. Muzaffer Önder Parkı'nın önünden geçip lunaparka kıvrılıyorum. Canlılık hoşuma gidiyor. Arka kapısından çıktığım parkta bir banka oturuyorum.



Şimdi dönüş trenindeyim.



*Taşhan'ın Eski Halinden Fısıltılar

*Şu yazıdaki ilk fotoğraf.

*Atatürk'lü Forma

*Lezzet Lokantası

4 Şubat 2022 Cuma

Ne Güzeldi Oysa O - 1

... Dünden beri aklıma düşen bir mevzu var. Çocukluktan, ağırlıkla lise yıllarından karakterler geliyor aklıma. Güzel duygular bırakmış ama yeni yetme şımarıklıklarım yüzünden öteki yüreklerde yarım kalmış yaşanmışlıklar... O hâlime kızmıyorum elbette. Yüklerini hayatım boyunca taşıdım desem yeridir. Buna ilgi gören bir çocuk şımarıklığı da denebilir. Kötü bir çocuk değil ama...

Sonuçta çocuk işte!

Sonra bu pişmanlıklarımdan bir yazı dizisi yapsam, diyorum. İlk O'nu yazmayı düşünüyorum.

Öyle saf ve öylesine sevimli bir aşkla sevmişti ki... Elbette farkındaydım, elimde O'nun yazmadığı ama onun ilgisini anlatan karta yazılmış ve renkli zarfa koyulmuş bir mektup vardı. Henüz 13 belki de 14 yaşındaydım.

Belki de o yaşlarda bile değildim...

2 Mart 2021


"Anne oraya taşındığımızda da burada giydiklerimizi mi giyeceğiz?" diye soruyorum. Doğduğum mahallede, doğduğum sokağın bir üstündeki bütün kapıların açıldığı aslı hol  ama yemek masamızın da bulunduğu ve döşemelerin kenar tahtalarında mantarlar yetişen;   Babaannem, Dedem, Halam, üç kardeş ve anne babayla 8 nüfüslu küçük ve alt kat kira evden artık bizim diyebileceğimiz, şehrin o yıllarda en popüler semti olmasa da o semte giden cadde üzerindeki, eski ve görkemli ve hepsi bahçeli evler arasında ilk inşa edilen apartmanlardan birinin en üst katına taşınıyoruz. Henüz apartmanlar bir koridor yaratmadığı için de müstakil ev tadı, eski mahallemiz dahil şehrin en tepelerine kadar muhteşem bir manzaramız ve uzun bir balkonumuz var. Yaz akşamları o balkonda tüm aile müthiş keyifler yaşıyoruz ama eksiğimiz eski mahallede, ölümün soğuk yüzünü ilk kez tattığımız Dedemiz. Ama artık bir ranzamız var... Ben üstte, kızkardeşim altta yatıyor. Babaannem ve Halam da aynı odada karşılıklı iki divanda ve küçük kardeşim de yer yatağında...

Bir süre sıklıkla eski mahallemize gidiyoruz, arkadaşlarımız orada.

Sonra ufak ufak bu yeni, sosyetik insanların da yaşadığı mahallemizde önce apartmandan sonra da çevreden arkadaşlar ediniyorum. Birlikte saklambaç oynuyor, okul bahçelerine gidip basketbolun tadını çıkarıyor, yan komşumuz Doktor Selim A. Bey'in sahibi olduğu muhteşem de bir bahçesi olan ve Rumlardan kalma şahane evin arka bahçesindeki potasında, onun oğlu Aydın Abi ile basketbol maçları yapıyoruz; o aynı zamanda bize antreman yaptırıyor ve o sayede de oyunumuz gelişiyor. Evin kızı Burçin ise benim ilkokuldan sınıf arkadaşım. Hatta bir süre sonra beyaz atletlerimize, bu kez apartman görevlimizin çok iyi resim yapan büyük oğlu Şevki Abi Harlem'e atıfla H harfleri olan boyamalar yaparak onları forma haline getiriyor. Kısa bir süre sonra sosyal bir sıçrama yaptığımız bu mahallede bizden önce oturan, biz yaşlarda kızlarla da arkadaş oluyoruz. Akşamları caddenin bir arka sokağında yakan top, akşam ebesi, saklambaç gibi oyunlar oynuyoruz ve gittikçe de kaynaşıyoruz.

Tabii ki havada aşk kokuları var. Şevki Abi'nin kardeşi Ramazan saçları permalı, ince uzun, bahçesi muhteşem konak tipi bir evleri olan şehrin popüler ve güçlü ailelerinden birinin kızı olan, adı da muhtemelen aile büyüklerinden gelen Duriye'ye yangın. Duriye iyi kız, sınıfsal yükseltilerine rağmen kimseyi küçümsemeyen zarif biri, arkadaş olarak Ramazan tamam ama ötesi hayal bile değil.

Love Story'nin patladığı ve dünyayı salladığı yıllar. Henüz eski mahallede ve bu evi satın alıp taşınmamışken Annem, Babam, Halam ve Enn Amcam, artık olmayan, anılarımdaki yeri derin Konak Sineması'nın bir tür gala gecesi olan Cumartesi 18 seansına aboneler ve o yılları yakıp yıkan filmi izlediler. Bense Hürriyet Gazetesi'nde Faruk Geç'in çizimleri ve konuşma balonları ile yayınlanmakta olan çizgi romanını takip ediyorum; ilkokul çocuğuyum ve oradaki Ali MacGraw'in, özellikle de saçlarının hastasıyım. Filmi halam kız kıza sohbetlerinde arkadaşlarına anlatırken, karakter içimde bütünüyle yer ediyor, onun gibi bir sevgili hayal ediyorum.


Yeni mahallemizdeki akşam buluşmaları artık gün içine de yayılıyor. Aynı cadde üzerindeyiz, evlerimiz karşılıklı; en uzağı 30-40 metre uzağımızda. İki kişi var ki onlar akraba ve caddeyi kesen bir başka cadde üzerinde ama 50-60 metre uzağımızdalar. Bu iki kızdan biri bizden bir kaç yaş büyük. Ona Gülşen Abla diyoruz. Ve onun kuzeni, Mihri. Ad başlangıçta garibime gidiyor. Saçları açık kumral, sarıya yakın; ama kesimi Ali MacGraw. Nahif ve elbisesi çok yakışıyor. Dikkatimi çekiyor ama fikrime girmiş değil. Bolluk içine düşmüşlüğün şımarıklığında da olabilirim. Ya da çocukluk; değerleri analiz etme yeteneğinden yoksunluk da denebilir buna, bilmiyorum.

Bir yanım aslında birini deli gibi sevmeyi, delicesine de aşık olmayı istiyor.

Sonra bir gün kızlardan adı Türkân olandan bir anket defteri geliyor. Hepimizin yanıtlaması için. Bunun bir tuzak, bazı sorulara bir yanıt aramak olduğunu anlıyorum. Soruları çok bilmiş, kül yutmaz, çok tecrübeliymiş havalarında bir şımarıklıkla yanıtlıyorum ama sorulardan, istenen tariflerden bunların Mihri'ye yaklaşımımın testi olduğunu da anlıyorum. Diğer arkadaşlar da tamamlayınca defter Türkân'a veriliyor.

Yanıtlarımın yıkıcılığına ve şımarıklığına daha sonra çok üzülüyorum.

Yine akşamları buluşuyor, oyunlara devam ediyor, saklambaça, körebe, hatta futbol falan da ekliyoruz. Mihri her zaman pırıl pırıl. Yüzündeki ufacık çilleri ile çok tatlı. Beni ne kadar sevdiğini hissediyorum. Duygularını anlıyor ve seviyorum. Ama çapkınlık derslerimi aldığım en küçük amcamın koleksiyonlarının da esiriyim. Havalıyım. Çocukça... Aşık olmak bir zayıflık durumu sanki. Karizmayı çizdirmek bize yakışmaz. Oysa iyi kalpli ve romantik bir evin çocuğuyum. Yoksa ilgi ve beden sarhoşu muyum?

Bugünden bakınca bir odun alıp kafamda paralayasım geliyor. Halimi aslında hangi kelime ile anlatabilirim onu da bilmiyorum. Oysa şımarık bir çocuk olmadığım gibi iyi kalpliyim de...

Sonra bayram geliyor. Birbirimizle bayramlaşıyoruz. Mihri ortada yok. Türkan bayram kartları hazırlamış, özenle her birimizin adına yazmış zarfların üzerini ki birini bana veriyor. O an açmıyorum. Hepimiz dağılınca açıp okuyorum. Bir kutlama ve siz hitaplı. Ama içimi yıllardır her aklıma geldikçe yakan bir cümle de var içinde: "Mihri sizi çok seviyor. O başkasını sevse bile ben yine de onu severim diyor."

İçim cızz ediyor elbette, ama yeniyetme şımarıklıklarım bunu başarıyla perdeliyor. Sonraki yıllarda hep aklıma geliyor. Gitsem, arasam bulsam, onu bir pastaneye davet etsem, ellerini avuçlarıma alsam, gözlerine baksam, sözlerimi döksem ve özür dilesem....

Bunu çok kere, aklıma her düştükçe, delicesine istiyorum. Ama sonra... sonra diyor ve vazgeçiyorum. Ve sonraki yılların hiçbirinde, hiçbir yerde karşılaşmadığımız gibi Türkan'lar İzmir'e taşınıyor, biz şehrin dışında yazlık niyetiyle yaptırdığımız sonra sevip kaldığımız bir yere geliyoruz. Ortaokul ve lisede ben çok daha aktif bir hayatla haşır neşir oluyorum ama; aklıma O her geldikçe; onu üzdüğüm için kalbimden bir sızı bana, hep onu hatırlatıyor, merak ediyorum. Bir yanımla da aslında ne kaçırdığımı, biliyor ve o yaşanmamışlık için belki de hayıflanıyorum.

Bilmiyorum.



2 Şubat 2022 Çarşamba

Tetiklenmek Ve Ganimete Koşmak

Dün Spotify'da Blog Dostlarımdan Momentos'un 31 Ocak'da yayımladığı podcastini, her zaman olduğu gibi keyifle dinliyorum. Bu kez ben için ekstra bir durum var. Üstelik o an bu durumun beni nasıl gaza getireceğini ve bir kitabın peşine nasıl bir heves ve telaşla düşüreceğini bilmiyorum.

Keyifli bir güne, ateş almış, lezzetli bir başlangıç anında olduğumu da...

Seslendirdiği bölüm Marquez'in bir öyküsünden bir paragraf. Momentos ikinci dinlememin son cümlelerindeyken ben kitabın izini sürmeye başlıyorum.

İlk olarak yıllardır alışverişlerimi yaptığım kitapçıma giriyorum...

Fakat söz konusu öykünün olduğu kitap yok. Tükenmiş. Sonra tüm kitapçıları tek tek dolaşmaya başlıyorum.

Yer yarılmış da kitap yerin içine girmiş sanki...

"O halde sahaflar!"

Rabbim onları eksik etmesin çünkü bir kez daha çocuk sevinçlerimi zıplatıyorlar.

Bu telaşe içinde aranırken internette kitabın farklı bir fotoğrafını görüyorum; içim alev alıyor. Doğru kitaplığa koşuyorum. Gazetelerin ansiklopedi, kitap verdiği yıllar... Çocukluğun en güzel zamanları. İşyerlerine ve evlere gazeteler giriyor; girmekle kalmıyorlar kupon karşılığı kültür sanat hizmeti de veriyorlar.

Doğrudan o kitapların olduğu rafın önüne koşuyorum... O da ne, yok. Hayallerim ayaklarımın dibine düşüyor ama bir şangırtı kopmuyor. İçimde bir çocuk yıkıntısı olsa da yetişkin yanım sakini oynuyor. O sakinlik düğmeyi çeviriyor ve bir ışık yakıyor. O ışık "Karşı rafa yürü," diyor.

Nasıl bir sevinç. "İşte orada!" "Marquez kitaplarının arasında!" Alıp hemen salondaki masamın üzerine getiriyorum. Günü birlikte geçiriyoruz.

Bu sabah.

Saat 3:30 civarı.

Uyanıyorum çünkü erken yatmıştım ve derin uyumuş, en sevdiğim kadının aramasına uyanmış, onunla dün açılan ve bir süredir dikkatimi çekmekte olan, bana çok yakın ve çok hoş sokaktaki el yapımı makarna dükkanı üzerine konuşmuştuk ki saat 20 civarıydı. O zaman kitap yatağımın kenarındaydı. Onu alıyorum elime ve kitaba adını veren ama üst başlığı Sevgiden Aşırı Hep Ölüm olan öyküyü okuyorum. Tabii ki bayılıyorum.

Bu sabah

5:30

Okuduğum öykü Boğularak Ölenlerin En Yakışıklısı. Momentos'un seslendirdiği paragrafta duruyorum. Podcast'i açıyor, bir yandan dinlerken bir yandan cûz sürer gibi takip ediyor ve bundan keyif alıyorum. Sonra bu yazıyı yazmaya karar veriyor, fotoğraf makinemi yerinden alıyor ve henüz günü ışımamış sabahın en erkeninde, sabah ezanının muhteşem armonisinde, yazıya son noktayı koyuyorum.




*Momentos'un seslendirmelerini Spotify'dan takip edebileceğiniz gibi, linki tıklayarak blogunun sol köşesine koyduğu podcast'lerden de takip edebilirsiniz.

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP