21 Aralık 2018 Cuma

İki Zamanda İzmir

Nerede rast geldim, ne zaman aklıma düştü bilmiyorum, düşüverdiğinden itibaren de sürekli internet sitelerine giriyor, hakkındaki değerlendirmeleri okuyor, menüsünü inceliyor, seçimler yapıyor ve her seferinde de orada olma arzum kat kat katmerleniyor. Bunu ennn ennn ennn şahane yol arkadaşımla paylaşıyorum. Karar verildi, onun için de uygun olan tarih saptandı ve istikamet İzmir'in biletleri aylar öncesinden alındı. Bunun ardı ise benim enn sevdiğim süreç. İki yıl önceki İzmir gezisinin tadı hala damaklarımızda, yeninin kıpır kıpır, taptaze heyecanı da bir başka elbette. Bu kez İzmir'in biraz daha dışına taşacağız ve bol miktarda trenleri kullanacağız. Hımmmm trenler... Karargâhı yine Alsancak'da kuracağız. Geçen sefer kaldığımız ve çok da sevdiğimiz İbis'le daha semtin ortasında, iki yakasına da daha yakın mesafede bir otel arasındayım. Karşılıklı istişarelerimizi bir süre sürdürürken... daha çok kullanacağımız noktaları da göz önüne alarak ilk tercihimden ve İbis'ten vazgeçiyor ve bir başka otelde, Hotel Aparat Alsancak'ta karar kılıyorum. Hadi hayırlısı, seçimim inşallah bu kez de mahcup etmez beni.

Bir de bu gezinin odağında yer alan asıl hedefimiz var. Bir restoran bu. Hatta bir restorandan daha fazlası... Şehrin dışında. Mesafe uzak olmasına rağmen ulaşım hem çok keyifli hem de çok kolay. Orada olmanın kıpır kıpır tadı çoktan düştü damaklarımıza. Gidiş günü iyice menzile girince restoran rezervasyonları sorumlumuz gereğini yapıyor. Hımmmm orada bir Cumartesi akşamı!  Çooooooooooookkkkkkkkkkkkk kıpırtılı.





26 Ekim 2018 Cuma


Ay son dördünde, güzel bir gece, yol arkadaşım yine benden önce binecek, o ara telefon; "5 geçe kalkıyor servis." "Tamam kalkınca haber ver sen, ben de evden çıkayım." Gülüşme. Bunlar germe anları benim için. Aslında ben de eskiden öyleydim, kaçıracağız diye korkardım gideceğimiz araç ne ise. Yol heyecanı kıpır kıpır ederdi içimi, diken diken telaşlar sarardı bedenimi, hâlâ da eder ama şimdilerde kaçırma telaşlarından uzağım. O korkuların ne kadar da yersiz olduğunun çok kere tanığı olunca insan duruluyor demek ki. Sağımda ve denizden epey yükselmiş Ayın tadını çıkararak, yol sevinci ile katmerlenmiş bünye sırtında çantası, durağa doğru yürüyor. Işıklardan karşıya geçtim mi servisin geliş yönünde ve duraktayım. Telefon titriyor, "Biz kalktık beş dakika sonra sizin duraktayız". "Tamam ben de ayakkabılarımı giyip şimdi çıkıyorum evden. Beş dakikaya duraktayım." Kahkaha... ama bir şüphesi de var sanki!

Serviste arkamızdaki koltukta terhis olmuş bedelli bir asker var, bu işten sıyrılmış olmanın tonu kelimelerinde, yanındakine durmaksızın anlatıyor: daha kuvvetli bir eğitim olmalıymış falan yani.... "E abi uzun dönem gitseydin o zaman." Diyesim geliyor da susuyorum. Dersin 20 ay askerlik yapmış, o kadar çok anlatıyor. Aslında bir başkadır da askerlik, hak veriyorum öte yandan. Belki de "Sizinki de askerlik mi be," diyerek kasım kasım kasılan iç sesimin dışa vurumudur bu, kim bilir?!  Havaalanında da durum aynı, ben askerliğimi yaptım havasını atan, sürekli tekmil veren bir sürü adam. Tamam şahanesiniz... eyvallah. Ha bu arada bizim de giden 3 bekleyen bir bedellimiz var ki ben tam da bu yazının şu satırlarını yazarken, onlar terhis hazırlıklarına başlamış olacaklar.

Bu kez gece uçuşu... ne güzel kitaptı ama!. X Reyden önce kutuya koymam gereken ne varsa hepsini sırt çantama koyuyorum. Uzun süredir yöntemim bu. Geçiş ve sonrası işler kolaylaşıyor. Lakin geç çıkınca evden Salih Usta'ya uğrama konusunda tereddüt yaşadığım bir akşam oluyor. Havaalanı  ritüeli eksik bir yol başlangıcı. Oysa havaalanındaki sevimli kızın çalıştığı bistroda masalardan birine oturup böreklere eşlik edecek Amerikanoların kokusunu hissetmiş, anın ön izlemesini pek de lezzetle yapmıştım.

Sırt çantaları bagaja, uçuş kartları, yoğun havaalanı, iki boş yere konuşlanma ve uçağı bekleme...

Sun Express, seviyorum seni. Ve İzmir. İndiğimizde tarih değişiyor. Son treni parmak ucu kaçırıyoruz. O halde Havaş. Efes Oteli önü biz için son durak. Bir taksiye atlıyoruz. Otelimiz Gönül Yazar sokakta. Bu bile nasıl bir lezzet katıyor geziye...

Taksicimizse kibar adam, mesleğine saygınlık katanlardan, bir iki telsiz konuşması ile yardım alıp, şıp diye bırakıyor otelimizin giriş sokağına.

Sevdik valla... güzel otel, elden geçirilmiş bir süre önce, şahane ve modern döşenmiş kesinlikle... mimarı tebrik etmeli, farkına bile varamayacağınız 1+1 aslında oda. Yatağın karşısındaki kocaman aynayla yekpare televizyon ve mutfak araçları seçimi çok başarılı. Bir mutfağınız olduğunun bile farkında olamıyorsunuz aslında... o derece yani. Hımmmmmm yatağın ayak ucunda içine televizyon saklanmış kocaman bir ayna! Ve hoş bir banyo düzeni.


Aslında başından beri farklı bir üslupla yazmayı planlıyorum bu yazıyı, bir tür zaman yolculuğu... iki yıl önce yaptığımız ama bir türlü yazamadığım gezi ile bunu senkronize ederek şimdiki zaman kipinde ve bir yazıda çıkarmayı düşünüyorum. Ne yazık ki aklımda kurduğumu, yazarken bir türlü ahenkli bir doğruya oturtamıyorum. Gördüklerimin hızına ne yazık ki parmaklarım yetişemiyor. Allahtan inatçı bir azim var bünyemde ki her seferinde vazgeçişime galip geliyor.


25 Haziran 2016 

Şahane bir Cumartesi sabahı, kahvaltı yok çünkü sabah kahvaltısı ile öğleni birleştirecek bir planımız var... bir de not alınmış mekan elbette. Yol arkadaşım için anlamı büyük Efes'in önünde iniyoruz Havaş'tan; pırıl pırıl bir İzmir günü. İbis'in aksi yöne yürümeye başlıyoruz. Kordon henüz sakin, deniz de öyle... enfes körfez manzarası eşliğinde bazen hızlanarak, çoğu zaman sallana sallana Kemeraltına doğru yürüyoruz. İstikamet Cimbomlu.


"İki söğüş lütfen."

Hazırlanışını izlemek eğlenceli. Kaçınılmaz soru geliyor hemen, fanatizm denen bir şey var ve abi sonuçta ticaret yapıyor; bu bilinçle spor çerçevesinde bir centilmenlik sunmalı ki başka takım fanatikleri uzak durmasınlar mekândan.

"Siz hangi takımı tutuyorsunuz?"

En Alkara yol arkadaşım "Gençlerbirliği," deyince bir duraksama oluyor haliyle... genelde beklenen üç büyüklerden biri elbette. Bütün takımlar kardeştir bağlamında centilmence sözler ediyor; bir yandan makine ritmi bir düzenle söğüşleri hazırlarken usta.


İki kola ile götürüyoruz söğüşleri, Kemeraltının güzelliğine teşne masalardan birinde, lavaş fazla geliyor bize. Malzemelerin tadını daha çok hissetmek için daha az lavaş yeterli kanımızca. Kemeraltının şirin dükkanlarına gire çıka yürüyoruz  otele doğru. Seviyoruz kendisini, üstelik bir İbis klasiği olarak gara çok yakın. Odamızdan görüyoruz Alsancak Garını. Aynı zamanda bir yatak üreticisi olan otelin yatağına ise bayılıyoruz. Duş, biraz dinlenme derken atıyoruz kendimizi sokaklara.


27 Ekim 2018 Cumartesi

Planlanmış bir kahvaltı noktasına gidiyoruz şimdi. Güne hazırlanan sokaklarda yürümek hoş. Seçtiğimiz nokta ise bize çok yakın. Bir İzmir klasiğinin peşindeyiz. Güneşli sokaklarda yürürken aklımızı çelmeye çalışan küçük, ilginç ve sevimli mekânlarla da karşılaşıyoruz elbette. Tiflis'deki KGB'yi anımsatan Sovyet efektli, ürün ifadeleri ile komünizm çağrıştıran kafe ilginç yaratımı ile fazlası ile tahrik etse de klasik bir ritüeli hayata geçirmenin tadını yine de alt edemiyor. Muhteşem bir çıtırlığın kokusuna tutsağıyız otelden çıktığımızdan beri. O kokunun çekim alanında sürükleniyoruz şu an. Ve Tarihi Alsancak Gevrek Fırını. Ona doğru yürürken önünden geçtiğimiz küçücük bahçesi ile şirin mi şirin kafe de çelmiyor değil aklımızı. Lakin fırının önü de kalabalıklaşıyor birden.


Çaprazında bir kafeterya var ki hoş, dışarıya atılmış alçak masalar ve tabureler davetkâr, lakin benim aklım protestocu, aslında gerçeği* kavramayan bir reddedişle düşünüyorum o an. Burada bu fırın varken ve işi Kumru ve Gevrekken sen ne iş abi, tavrındayım. Sıraya giriyorum. Yeni çıkmış bir tepsi Kumruda gözüm. Bir an öncenin etkisi veya kalmazsa endişesi yüklenmiş çocukça bir telaşla diğer insanları bekliyorum. Sıra bana gelince iki tane kapıyor ve rahata eriyorum. Sonra o -aslında şık- kafeteryaya burun büküp, protesto yüklü ve kayırmacılık içeren bir bakışla ilerideki esnaf çay ocağına doğru yürüyoruz. Küçük, şirin kafenin bahçesi de olabilirdi aslında ama esnaf işi bir ambiyansı da hak ediyor Kumrular.


Çeşit çeşit dükkânlardan oluşan tam bir esnaf mıntıkasındaki köşe başı esnaf çay ocağının kaldırıma koyulmuş dış masalarından birine oturuyoruz. Muhteşem bir güneş pırıl pırıl ısıtıyor. İçine ne bulunursa koyulan süslü kumrulardan değil bunlar, bir klasik; incecik bir domates dilimi ve üzerinde erimiş İzmir Tulumu. Misss gibi... sıcacık ve çıtır çıtır.

"İki çay lütfen." 

Şahane bir lezzet ve güne keyif yüklü bir başlangıç.  İkinci için araftayım. Çayla muhteşem bir lezzet yaşattılar ve her ne kadar açlık eksilmiş olsa da az önce yaşadığım keyif ısrarcı. Yaşamın mutluluk bu kadar basittir dedirten anlarından biri.  Ruhum dünden razı. Bir koşu gidiyorum tekrar fırına, nedenim açlık değil, muhteşem bir yaşamak anının tekrarı.

"İki çay daha lütfen."


Kendimize rahatlıkla Alsancaklıyız diyebiliriz. Bu ruhla iniyoruz sahile. Denizin dibindeki korkulukların üzerine oturuyor, denizin tadıyla Karşıyaka'ya göz atarken, güzel gülen gözlerin sahibi kadını çekiyorum çok da ona çaktırmamaya çalışarak. Efes Otel'i anlamlı. Çok da sevimli bir anlam bu. Belki de bu şehirle bu kadar kuvvetli kan bağının sebebi.  Neden bu kadar özel ise efsane bir şarabı içerken belki! Bu kez kıyıda demirli, bir yandan müze görevi görürken diğer yandan da denizcilik öğrencilerine eğitim veren Zübeyde Hanım vapuru iskelesinde yok. Buna kızıyoruz elbette. Daha sonra öğreniyorum ki kendisi bu kez Millet Kıraathanesi olarak hizmetine devam edecekmiş aynı yerde.


Şemsiyelerin altında kalabalık bir turist kafilesi, muhtemelen Koreli ya da o coğrafyadan başka bir ülkenin çekik gözlüleri... Bol bol fotoğraf çekmenin yanı sıra kulakları rehberlerde. Sormaktan asla çekinmiyorlar, fonetikleri karınca çalışkanlığında öte yandan. Kordonun üst caddesinde ki aslında Kordonun da dahil olduğu, bir romanın bir köşesine sıkıştırılsa pek de kuvvetli bir hikâye sunacak bir anım var. Karakterleri bir avantür filmin baş köşesine rahatlıkla oturtulabilir üstelik. Kaçıncı kez dinliyor ennnnnnn şahane yol arkadaşım acaba?

Gözleri o anın dışında, başka başka hikâyelere saplı balıkçı etkiliyor beni... uzaklara bakışlarda derin hikâyeler gizlidir bilirim. Rahatsız etmek, gittiği yerden döndürmek, yakaladığım -cinsiyetsiz- duyguyu bozmak istemeyen, deklanşörün tıkından bile çekinen bir ürkeklikle çekiyorum fotoğrafını. Üstelik anı bozacağından emin olduğum için izinsizce...




 25 Haziran 2016 Cumartesi

İzmir'e gelince Asansöre uğramadan, oradan İzmir solumadan dönmek olmaz... olmamalı. Oysa ne anılar biriktirdiğim İzmir'de bir kez bile gitmemişim bugüne kadar. Belki de alın yazımın güzel yazılmış olmasıdır bunun sebebi kim bilir? Sevdiğim bir sözü evirirsem, bekler her an güzel bir kadını.

Bir taksiye atlıyoruz.

"Asansör'e lütfen."

Dario Moreno sokağının tam önünden geçerken uyarıyorum taksiciyi... ben asansör deyince o direk oraya yönlendi sanırım, arkadan dolaşıp üstte bırakacaktı. Kötü bir niyeti yok yani.  O nedenle Moreno'yu da gezmekse söz konusu, öyle tariflenmeli demek ki. Kafeler çağırıyor. Önce asansör ama, nasılsa dönüşü de buradan yapacağız. Deniz ve Mehtap eşliğinde çıkıyoruz yukarı. Yükseldikçe altımıza muhteşem İzmir manzaraları seriliyor. Yükseldikçe içimdeki muzur da muzurca yükseliyor.


Manzaranın tadı güzel, tepe kafede bir çayla da tadı çıkarılabilir ama üst sokakta da bir tur atıp tekrar asansörle Moreno'ya inip, oradaki kafelerin ve sokakların ve incik boncukçuların tadını çıkarma niyetindeyiz. 


İki genç kızın el emeği ve kendi tasarımlarını sattığı, eski ve şirin bir evin bir bölümünde oluşturulmuş dükkanlarından kolye, Asansör hatırası magnetler alıp, onlarla biraz sohbet edip, aklımızda asılı kalan şu şirin bisikletin fotoğrafını çekip, sokağa girdiğimizde aklımızı çelmeyi başaran mavi sandalyeli kafede bir kahve ve enfes bir limonatanın tadını çıkarıyoruz.


Caddeye kadar yürüyüp bir taksiye atlayıp eski depolardan AVM'ye evrilmiş Konak Pier'in karşısında iniyor, üst geçitten geçip çarşıya giriyoruz. Temel karakterlerin kargalar olduğu sergiyi gezip, çarşının en ucundaki, pek de güzel kafe restoranın dış masalarından birine oturup buz gibi bira ve soda eşliğinde manzaranın, gelip geçen gemilerin tadını çıkarırken, incelediğimiz menülerinden hareketle burada gün batımında başlayan bir akşam yemeğinin de pek keyifli olacağının altını çiziyoruz.




27 Ekim 2018 Cumartesi

İki yıl önce kargaların ilginçliği ile bizi çeken salonda yine bir sergi var. Bu kez ilgimizi çekmiyor ve onu geçiyoruz. Çarşı biraz daha oturmuş ve gelişmiş gibi. Dibe iniyor, bira içtiğimiz yere göz atıyor ama nedense eski havanın kalmadığını hissediyoruz. Geçtiğimiz bir kahve dükkânı için geri dönüyorken boş dükkânlardan birindeki güneşe yatmış keyif yapan kedi dikkatimizi çekiyor. Bir süre onunla oynaşıp poz poz fotolarını çekiyoruz. Kesinlikle havaya giriyor ve bir model edası ile poz poz üstüne poz veriyor. Fotoğrafçı da fotoğrafçı ama. Üstelik kedilerle kolay iletişim kurabilen biri.

Kahve dükkânının önünden sağa dönüp onun sandığımız denize nazır açık alana geçiyor ve kahve için oturuyoruz masalardan birine. Sonra bu alanda farklı işletmeler olduğunu ve oturduğumuzun da kahve dükkânı ile hiç ilgisinin olmadığını fark ediyoruz. Olsun, burası da hoş ve manzara şahane.

"Bir filtre kahve lütfen"

"Bir limonata lütfen." 

"Bir de cheescake lütfen."



Çok nadir anlardan biri ben için, çünkü manuel ayarla uğraşmayı sevmem, aslında sever, çok da isterim ama üşenirim. Bu kez kioskun üzerinden, işlem yapanlara, sanki bir tiyatro sahnesinin diğer köşesinde farklı bir hikâyenin altını çiziyormuşçasına  vuran ışık çekince dikkatimi, hayal ettiğimi gerçeğe döndürmek için yapıyorum ayarlarımı.

O ara Beymen'deki bir kadın ceketinin fiyatı üzerine tahminler yapıyoruz. İthal ürünlerden. Tahminlerimizin sonucunu almak için giriyoruz içeri... Soruyoruz...

Rezervasyon saatimiz artık menzilde, bi kaç saat erken gidip biraz dolaşmak ve gün batımının tadını orada çıkarmak istiyoruz. Mekân tamam ama yolun keyfi daha heyecan verici, otele doğru bu kez iç yoldan yürüyoruz.

Akşam için hazırlanıp şu hayatta en sevdiğimiz noktalardan birine, Alsancak Garı'na doğru, sokaklarımızın ve akşamüstü canlılığının tadını çıkararak yürüyoruz. Ruhlarımız heyecanlı ve kıpır kıpır. Günü geceye döndürmenin tadını seviyoruz.

La Mahzen'de Consensus

*Bahsedilen Kafe, kumruların sarıldığı kağıttan da anlaşılacağı gibi Fırınla bağlantılı ya da onların, çünkü sipariş verilen kumrular fırından alınıyormuş sonradan konu ettiğimde olayın farkına varmış yol arkadaşımın bana anlattığı üzere..



1 Kasım 2018 Perşembe

Pazar Pidesi, Bit Pazarının Nurları ve Tbilisi'ye Veda

 Sıralı okumayı düşünürseniz, buradan başlayın lütfen.
 


Öncesi

Erken uyanıyoruz. Öğlen evi teslim edeceğiz. Otobüsümüz yerel saatle 18'de. Çanta hazırlıklarımız ve son kontrollerimizin ardından evi toparlayıp avluya bakan ortak merdivenin geniş alanına konulmuş masada son kahvelerimizi içiyoruz.

Gün Pazar. Pazar demek pide demek. Tiflis'de pidenin adı ne? Haçapuri. İlk geldiğimiz gün, anahtarları teslim alma ve tanışma faslında ev sahiplerimizin Gürcü yemekleri ile ilgili olarak, lezzet açısından öne çıkardıkları ve fiyatlarının da uygun olduğunun altını çizerek tavsiye ettikleri mekana gitmeyi düşünüyoruz. Üstelik kendisi mahallemizde, ve bu güne özel aksiyonları izlemek için doğru bir noktada. Biraz da yolu kısa tutmayıp, özellikle bulunduğumuz noktadan bir üst caddeye çıkıp güle oynaya, baka göre geniş bir tur atarak, çoğu zaman günün sürprizlerine şaşırarak  ulaşmayı düşünüyoruz kendisine.


4 Haziran

Avludan çıktığımızda Davit Aghmashenebeli Caddesi  sabah sakinliğinde, hava açık, ısı güzel; Pazar gününe yakışır bir ışıltı var günde. Bu kez Spar'a gitmek için sürekli kullandığımız caddenin bir sonrakinden çıkmaya karar veriyoruz.  Her biri geçmişten izler taşıyan, önlerinde durulası evlerle kaplı Cadde de buna şık bir sürprizle karşılık veriyor; ağaç dallarına kurulmuş küçük evler kategorisinden, iki bacaklı el yapımı bir mini apartman. Üstelik mavi yahu! Fazlası ile gülümsetiyor.



Bu cadde de tesadüf ki bir süre sonra sağa kıvrılıp sürekli kullandığımız cadde ile birleşerek Spar'ın önüne varıyor. Bu kez Fabrika'ya çıktığımız yola devam etmeyip köşeden sola yürüyoruz. Evler önlerinde kalıp uzun uzun bakmalık. Aslında yabancısı değiliz, Spar'a her geldiğimizde, ya da küçük parkında oturduğumuzda kendisi ile temasımız var. Bu kez arşınlayıp iyice tanımak ve hissetmek istiyoruz kendisini



Her bir eve hayranlıkla bakarak yürürken binalardan biri, önünde kontak kapattırıyor istemsizce. Mavilerin etkisi var tamam ama kapı önündekilerden hariç olarak tabelası ve pencerelerinden süzülen objeler takılınca göze, çaresiziz. Bir dükkan burası; züccaciye mi desem, abajurlar dahil narin porselenler, şık ve süslü ev eşyaları ya da objeler satan mı desem, bilmiyorum. Gün Pazar ve kapalı an itibariyle. Allahtan kapalı, içindeyken bir müşteriden öte züccaciye dükkanına girmiş fil efekti yaratmamız işten bile değil. Öylesine sevimli ve davetkar.


Sıklıkla şirin, pek manalı duvar yazıları ve grafiti örnekleri ile karşılaşıyoruz. Genel duruma bakınca çok milletli bir yerleşim bölgesinde olduğumuzun farkındayız; bu renklilik ekonominin alt katmanlarından olsa da çok neşeli.


Pazar rehavetinde ya da ayininde olan, kadim ağaçlı caddelerde salına salına yürümek pek güzel. Aslında bırakılacak gibi de değiller. Her bir ev ya da bir kamu sağlığı merkezi, kocaman bir hastane geçmişten bugüne epey hikaye anlatıyorlar ve insanın eli hiç birini boş geçmek istemiyor.


Derken uzaktan sezdiğimiz ama çok da anlamlandıramadığımız heyecan dolu, hatta ürkütücü, tehlike arz eden bir aksiyonun ortasındayız şu an. Güzel ve zarif  Hanımefendi, kesinlikle bir kahraman. Özel mi özel bir kadın. Çok gördük de böylesini ilk kez görüyoruz. Video kaydı için her şey hazır, en sevdiğim kadın kayıtta.


Elindeki uzun ağaç dalına taktığı ciğerleri ağacın dallarındaki kedilere uzatıyor. Etini alan kedi yola devam edip çatıya çıkıyor ve orada keyfini çıkarıyor yemeğin. Fakat bir de güvercinler var güzergah üzerinde. Biz, sanırım güvercinlerden daha tedirginiz. Bütün kediler istihkaklarını alıp, güvercinlerin yanından geçip çatıya ulaşıyorlar. Sonra hanımefendi içeriden aldığı bir kapla geri dönüyor. O içeri girdiğinde adeta güvercin yağıyor balkona. Şimdi onların yem saati. Gülümsetiyorlar. Anlatılır bir kalabalık değil, şahane bir seyir hali. Kesinlikle görülmeli. Gülümseyip selamlaşıyoruz bu şahane hanımefendi ile.


Şimdi mahallenin başka ülkelerden gelmiş renk renk insanlarının yaşadığı bölümündeyiz sanki.  Hissediliyor bu. Evlerden birinin odalarından birinden vazgeçilerek evrilmiş küçük ve sevimli bir  butik göz alıyor. Kozmopolit Mahallenin Gürcü sahibeli sempatik butiği. Aslında ürünleri Made in Turkey'mi? diye merak ediyorum, böyle olacağı konusunda yorum da yapıyorum ve en acar muhabirimiz uçuveriyor karşıya.Yanılmışım.


Yemyeşil bahçesi hareketli, kubbeleri mavi ve toz sarısı renkli kiliseyi boş geçmiyoruz. Arka tarafa kurulmuş masalardaki yiyecekler göz alıcı. Bir nikah töreni olduğunu hissediyoruz. Kadınlar, çocuklar ve erkekler şık ve her şey pırıl pırıl. Masaların örtüleri bembeyaz. Bir tur atıp çıkıyoruz bahçesinden. Aslında kalıp izleseydik, hatta arkasından gelecek kutlamaya icabet etseydik pek güzel olacaktı. Yan sokağa bakan kapısının  tam karşısındaki duvarlar devasa, pek de güzel grafitilerle süslü; Fabrika'nın sol cephesi. Önünden biraz yukarı çıkıp sola dönüyoruz. Biraz ilerledikten sonra tekrar alt caddeye doğru inerken köşebaşındaki bakkala su almak için giriyoruz. Hareketli bir bakkal. Üstelik sürprizli! Buram buram taze pişmiş hamur kokuyor.


Üç genç kadın tezgahın arkasında ve hiper aktif bir satış anı. İki küçük suyu kapıyoruz lakin o kokunun sahipleri, çeşit çeşit hamur işi de bizi kapıyor. Seç seçebilirsen! İçerdeki aksiyona ve kadınların hızına bakınca, meşgul edersek kanımızın dökülebileceği hissine kapılıp hemen iki, üzeri pudra şekerli pastayı işaret ediyorum.


Henüz sıcak, pufuduk pasta içindeki marmelat ile birlikte misler gibi kokuyor. Hoppidi hoppidi yürürken bir taraftan da yiyoruz pastalarımızı. Bir ara sokağa girip benzerlerine çokça rastladığımız, yine üç yol ağzındaki tuğlalı binanın önünden aşağı kıvrılıp Spar'ın önünden aynı caddenin öteki tarafına doğru yürümeye başlıyoruz. Elbette ki mimari baş döndürücü ve sanki çarlık dönemi Rusyasındayız. Binaların mimarileri ve görkemleri bir başka zaman dilimine taşıyor bizi. Önlerinde kalmamak elde değil, bir kaçı restore ediliyorlar ki beni resmen geçmişte yaşatan, bu manada en etkileyen bölge oluyor burası.


Geniş zamanlara ihtiyaç duyurduğu kesin; özellikle geçmişe ve o dönemlere karşı hissiyatı kuvvetli insanlar için. Deklanşörden eli çekmek mümkün değil, fotoğrafı sevenler için.

Biraz daha aşağıda hemen Leo Tolstoy Caddesine dönülen köşedeki de bir başka güzel. Yeri gelmişken yazar adlarının caddelerde olmasının elbette büyük yazarlar olmaları ile ilgisi var, ama eski zamanlarda bu tür "sakıncalı" insanların sürgün edildikleri yermiş Tiflis aynı zamanda.


Benzerlerinden nüanslarla ayrılan binayı uzun uzun seyredip gecesi başka güzel Leo Tolstoy'a kıvrılıyoruz. Tiflis'in en çok ayak bastığımız alanındayız şimdi: Saarbrücken Square.


İlk gün önerilen ama kendi önceliklerimiz nedeniyle son güne bıraktığımız, aslında neredeyse her gün bir şekilde önünden geçtiğimiz Tiflis Pub'ın dış masalarından Kura Nehrine ve Kuru Köprüye (Dry Bridge) en yakın olanına oturuyoruz. Meydan bütünüyle görüş alanımızda. Bir Pazar Klasiğinin gurbetteki versiyonu bu. Gerçek bir pazar günü!  Hissiyatlarımız fena halde relaks. Güneşin bulutların arasından sıyrılıp da kendini göstermesineyse azıcık daha var. Birazdan masamıza düşeceği kesin.


Alman pub'larını andırıyor mekan. İçerisi de pek hoş, göz alıcı bir sadelik, görkemli ve tutarlı bir uyum var dekorasyonunda. Kış hayalleri bile kurduruyor insana. Yine şirin, güzel, yumuşak ifadeli ama tebessümü eksik bir genç kız. Yine insanı boğmayan, kıvamında bir ilgi, ve yine sorulara verilen samimi cevaplar.

"Bir peynirli haçapuri lütfen."

"İki peynirli, iki de kıymalı hinkal lütfen."

"Bir bira ve bir de kola lütfen."


O ara kaldırımın kenarına ve biraz ilerimize siyah bir minibüs yanaşıyor. Mekandan çıkan şık takım elbiseli, güneş gözlüklü karizmatik, hatta havalı, saç kesimi yeni moda bir adam minibüse doğru yöneliyor. Hemen arkasında elinde dosyalarla yine şık, kumral, 40 yaş civarı genç bir kadın. Biz de başlıyoruz gıybete, biz derken ben. Mafyatik bir iş adamı olduğunu, kadının da onun sekreteri olduğunu söylüyorum. Sonra kızlı erkekli bir kaç genç daha biniyor arabaya. Arka kapak açılınca kameraları görüyorum. O zaman kurgudan çıkıp teşhisi tam koyuyorum; bir televizyon ekibi bu, muhtemelen Amerikalı. Beyefendi de programın hakikaten havalı, bir o kadar da kasıntı, star pozlu, bence kaprisli sunucusu. Çocukluk hayallerim fazlası ile imreniyor şimdi. Adama değil yönetmene.


Enfes bir koku kaplıyor masayı, sonradan ilave edilmiş bir parça tereyağı usul usul erimiş olanla kaynaşırken ortaya çıkan, iştah açıcı bir aperitif sanki. Önce hinkallerin tadına bir bakalım ki peynirli olanı ilk kez deneyeceğiz. Hem de usulünce.


Hımmm usulünce?.. Hamurun içine hapsedilmiş lezzetli suyu dökülmesin diye önce sapından üst kısmı düz gelecek şekilde tutup, ufak bir ısırık alıyoruz. Sonra suyunun bir kısmını çekiyoruz, ki çok âlâ bir lezzet bu. Sonra yine kalan su ile birlikte sap kısmına kadar ısırıp, çiğnedikçe kendimizden geçiyoruz. Bu, Linville'dekinden daha lezzetli. Azıcık ama! Biz sap kısımlarını da yiyoruz. Aslında isterseniz onları içeri gönderip kızarttırabiliyorsunuz ki biz tercih etmiyoruz. Bu arada bira da pek lezzetli. Haçapuri çıtırlık noktasında Finüküler'de yediğimiz kadar başarılı değil fakat sanki bu daha yerel bir üslupla pişirilmiş, daha kalın ve yumuşak bir hamur, lezzetle ilgili bir sıkıntı yok, çok da keyifle yiyoruz ama sonuçta skor Haçapuri:1 Samsun Pidesi:1 oluyor.


Kuru Köprünün üzerinde usul usul hareketlilik başlıyor, bir Lada meydan tarafındaki ucuna yanaşıyor. Başta gitarlar olmak üzere, diğer malzemeler duvar dibine dizilmeye başlıyor. Sonra kahvaltı masası kuruluyor kenar bir yere. Çaylar demleniyor ve birazdan esnafların sabah kahvaltısı başlıyor. Bir süre onları izliyoruz bira ve kolalarımızın tadını çıkarırken. Ev sahiplerimizin altını çizdiği gibi memleket ölçeğimize göre çok ucuz kalan 17.73* Lari tutarındaki hesabı kredi kartı ile ödeyip pek sevdiğimiz garsonumuzu da boş geçmeyip, mekanın içinde son bir tur atıp, tabii ki bu güzel sabah keyfini yaşatan herkese teşekkür edip  Köprüye doğru yürüyoruz. 


Bir süre kalıyoruz üzerinde... evdeyken salonun camından sürekli gördüğüm, zikzaklar çizen robotik  ışık gösterisini bir Tiflis hatırası olarak aklıma nakş ettiğim göz alıcı cam bina ve arkasındaki Radison Blu'yu birlikte fotoğraflamadan geçemiyorum.

 

Dedaena Parkın içinde sanki sanat festivali var. Eski Long-Playler'den radyolara, gümüş kaşıklardan porselenlere, çanak çömlekten zarif kristal kadehlere, giysilerden takılara kadar ne ararsanız var burada. Parkın etrafındaki kaldırımlar boyunca sıra sıra dizililer. Sovyetler Birliği'nin Glasnostla birlikte dünyaya açılma döneminde pek çok şehrimizde rastladığımız tezgahların benzerleri bunlar. Şahane bir Bit Pazarı.


Resimler... resimler... resimler. Ah şu el yapımı bebekler! Birinde aklımız kalıyor. Abla bir bir liraya mal sattıkları dönemi çoktan aşmış. Alıcıyı gözünden yakaladı çoktan. Üstelik bebek mavi elbiseli.

"Ne kadar bu?"

"100 Lari."


Aklımız kalmadı mı?  Fazlası ile kaldı. Kendimle mücadele etmedim mi? Fazlası ile. Eğer abla resimlerdeki peşin satan gibi bir poz takınmamış olsa... bizdeki duygunun farkına varıp da burnundan kıl aldırmaz bir havayı dışa vurmasa... onun el emeği olduğunu düşünsem... bir pazarlığa yol verecek bir eda sunsa...   pazarlığa girişir, niyetinden ve samimiyetinden emin olur, o parayı, hatta daha fazlasını istese onu da verip alırdım. Lakin bir sanatçı hassasiyetinden yoksun, başkalarının emeğini pazarlayan bir kurnaz satıcı tavrıydı gözüme çarpan.


Biz de teselliyi şu sevimli mavi kargada buluyoruz hemen. Tam o esnada iki güvercin çeşit çeşit tablolarla dolu, rengarenk  meydana sanki uzun bir takip uçuşunun ardından zınk diye konuyorlar. Arkadaki pek çapkın, fena asılıyor ötekine. O nereye o da oraya. Gülümsetiyorlar. Öndekinin pek manidar nazına mahkum takipteki. O bir mahcup  mecnun. İndikleri ve yürüdükleri yön anlamlı. Sanki... evet sanki... başkalarının duymadığı bir müzik var. Hissediyoruz. O da ne? bu bir dans. Pek romantik bir an. Şimdi ressama doğru yürüyorlar. Yüzümüzde çok sıcak, sevimli bir tebessüm. Kalıyoruz öylece.


Normalde 12'de teslim edeceğimiz evi dün Linville'deyken mesaj atıp 14'e uzatan ev sahibemiz nedeniyle  biraz vaktimiz var. Hızlı bir şehre veda partisi yapabiliriz. O halde Hemingway'e.

Dışarıdaki yüksek masalardan birine oturuyoruz. Güzel mekan Papa Hemingway! Biraz ileride de Jack London var. Ne sevimli bir cadde bizim cadde. Gariptir, içimizde en ufak bir ayrılık hissi yok. Sanki buralıymışız gibi bir duygu bu.

"Bir kadeh kırmızı şarap lütfen."

"Bir kadeh beyaz şarap lütfen."

Şarap seçimini en bayıldığım yol arkadaşıma bırakıyorum. İçeri geçiyor ve inceleme başlıyor. Mekan sahibi Hemingway hayranı, giyimi ve tarzı pek güzel. Bir müzede her biri nadide eserlermişçesine anlatıyor şarapları. İşini ne denli bir sadakat ve keyifle yaptığı camdan dışarı yansıyor.


Belki bir akşam, mekan yükünü almışken, masalardan insan sesleri yankılanırken derin sohbetlere kulak kesilsek, pek "entelektüel" tartışmaların içinde gezinsek, bir iki kadeh yuvarladıktan sonra şu masalardan birinde Hemingway'in bir şeyler karaladığını da görebilirdik kesin. Çünkü içinde kıymetli cümleler kalmış, ruhu olan küçük, sevimli bir mekan Papa Hemingway.


Şaraplarımız geliyor. Abi sohbetli. Bir süre sonra çekilmesini de biliyor. Hımmmmm baharat kokulu, karanfil ve tarçın nüanslı kırmızı bir şarap. Üstelik bunlar da küplerde fermente edilmiş. Benim beyazım da serin ve narenciye ferahlığında. Güneş öyle güzel ki. Cadde canlanma saatlerinde. Keyfimiz fena halde gıcır. Seviyoruz seni Tbilisi.


Yudum yudum hissederken anın kıymetini, güzel güzel kelimelerle birbirimizin gözlerinde kayboluyoruz. Yaşamın güzel anlar hanesine bir çentik daha atarken, en bayıldığım kadının telefonunda yeni bir mesaj. Yine tatlı ev sahibemiz, bir İngilizce öğretmeni kendisi, gördüğümüz en güleryüzlü Gürcü. Zamanı bize bırakıyor. O halde 16 uygun. Mutabığız. Seviyoruz seni Nino. Yudum yudum Hemingway o halde!


Artık eve geçip çantaları alma vakti; seyri ve keyfi güzel caddemizde sallana sallana, hoşumuza giden mağazalara gire çıka yürüyoruz.


Güneş, zaten hikayesi güçlü, fazlası ile sevimli caddemizi ve bizi şefkatli sıcağı ile pışpışlıyor. Günün usul usul kalabalıklaşmaya başladığı saatler geliyor. Bugün Pazar!


İlk gün evin avlu kapısının hemen kenarına kıvrılmış bu sevimli köpeğe ilk anda  "Selam Puik." diyorum; Ontorio Kurtlarının Kaptan'ı Swing'in köpeği Puik. Bizimkini yaratan sanatçı da ondan ilham almıştır belki.


Buluşuyoruz Nino ile evin kapısında.*

"Sevdiniz mi?"

"Çooooooooooooookkkkkkkkkk."

İşini öyle heyecanla yapıyor ki öğretmenliğinin yanı sıra ve öylesine seviyor ki evlerini, iyi şeyler söylediğinizde öyle bir pırıltı çıkıyor ki açığa, anlatılamaz. Duydukları fazlası ile mutlu ediyor onu, yazın diyerek de paylaşmamızı istiyor düşüncelerimizi; öylesine masum, öylesine yumuşak ve öylesine çekinerek ki... Yanağından makas alası geliyor insanın.


Komşularla selamlaşıp, sırt çantalarımızı yüklenerek garajlara gitmek üzere çıkıyoruz güzel anlar geçirdiğimiz avludan. Puik ile de vedalaşıyoruz. Kuru Köprü'den son kez geçip biraz daha yürüdükten sonra bir taksi durduruyoruz. Bu kez iletişim zor. İngilizce fayda etmiyor. O ara duraktaki genç kızdan yardım istiyoruz. Garajlara gideceğimiz kısmını hallediyoruz. Şimdi pazarlık kısmı. Sonuçta 8 Lari'ye anlaşıyoruz.

Küçük ve eski bir otogar, bize sevimli geliyor. Otobüsümüz ki geldiğimiz, peronda. Hostesimiz yazıhanedeki hanımefendi ile sohbette. Bizi fark ediyor.

"Hoş geldiniz?"

"Hoş bulduk."

Çantaları veriyoruz. Üst katta caddeyi de gören banklardan birine otuyoruz. Ellerimizde kahve kokusu.


Kitaplar çıkıyor çantadan. Yeraltı Demiryolu. Yazar Colson Whitehead ile yeni tanışıyorum. Gelirken, evde sabah erken uyandığımda kanepeye uzanıp okurken,  içimde bir ukala türüyor sürekli; bildik, yeni bir şey söylemeyen bir roman vurgusu yaptırıyor dilime. Hatta bıraktırmayı bile düşündürtüyor bana. Ukala işte! Sonra bırakmayı yakıştıramıyorum kendime, ticari bir mantıkla, çok satabilecek kitap planlamasıyla yazıldığı vurgum usulca alanı terk etmeye başlıyor. Onun yerini, tamam bildik bir hikaye ama!... söylemi alıyor usul usul. Sonra bırakamaz oluyorum. Nasıl bir hikayeye dahil olma haliyse benimki, okumuyor bizzat görüyorum şimdi. Sonra başlangıçta kitapla ve yazarla ilgili kurduğum tüm cümlelerimi yutuyorum.

Artık hava kararıyor ve biz bu kez Gürcistan'ın 3.büyük şehri ve parlamentosunun taşındığı Kutaisi üzerinden dönüyoruz. Banliyösü, ışıl ışıl bir şehirden öte ışık yoksunu bir kasaba tadı veriyor.

Yapımı ve işletmesi Metro'ya ait -şık- Batum Otogar'ında yemek molasının ardından sınıra varıyoruz.

Bu sefer daha sakin kapı. Gürcü polisinden geçip, galvaniz sac kaplı uzun koridora giriyor ve ilk free-shop'a dalıyoruz. Bu Gürcülerinki. Cin, viski ve iki şişe cacha alıp ikişer şişe halinde pay ediyoruz.

Şimdi bizim kapıdayız. Çantalar x-ray'e. Bu kez sorun çıkıyor. Görevinin hakkını veren kadın polis elimizdeki poşetlerin -yüksek alkol derecelerine sahip oldukları için- limiti aştığını söylüyor. Kalıyoruz.

"Gürcü tarafından mı aldınız?"

"Evet."

Geçirmeye pek gönlü yok.

"Bizi uyarmadılar, uyarsalar almazdık."

Sanki yumuşayacak.

"Özellikle öyle yapıyorlar. Bizimkinden alsaydınız uyarırlardı."

"Çantada bir de şarap var. "

"Ev sahiplerimizin hediyesi."

Aslında bizim kapıda sorun çıkarılabileceği konusunda uyarmıştı free-shop'daki genç kadın. Ama biz Türk'üz; ufacık bir limit aşımından sorun çıkmaz bizde biliriz, duygusalız nasılsa, iş görmeyi severiz. Hatta görevini hakkıyla yapan, kanunsuzluğumuzu görmezden gelmeyen insanı kınarız. En sevdiğimiz cümle "bu seferlik idare et"tir. Eden de adamın dibidir bizce.

Sonuçta iyi niyetimizden şüphe etmeyen kadın polisimiz kıyamıyor bize.

Dönüş, özellikle Türkiye'ye girdikten sonra sürekli durup yolcu almalar, indirmeler yüzünden yorucu ve sıkıcı olmaya başlıyor.

Kerasus'taki mola ruhu açıyor.

"İki yayla çorbası lütfen." 

Üzerine biraz pul biber. Deniz. Erkenin tatlı serinliği. Lezzetli çorba, sıcacık pideler...

Ekip tam kadro bize yakın bir masada. Mevzu gidişteki trafik cezası. Başka otobüsteki bir hostesin aldığı ücretin içerdikleri üzerinden gıybet... Açık sözlü olduğunun altını çizen, bunu  pervasızlığına paye yapan patron-şoför. Otobüse fazla hostese alakasız bir örnek üzerinden mesaj.

Gün ışıması. Karadenizin güzelliği. Geçilen pek çok yerleşim. Minibüs... Ve Ev.


*Bir gün yolunuzu Tiflis'e düşürmek isterseniz bir seçenek olarak Nino ve Goga'nın evleri

18 Ekim 2018 Perşembe

Film Tadında Bir Öğle Yemeği ve Bir Bonus Olarak Betlemi Street

 Öncesi

Bir bütün içinden öyle güzel bölümlere ayrılmış ki hem ince bir zevkin hem de görmüş geçirmişlikle eskiye sadakatin birleşimi muhteşem bir sonuç ortaya çıkmış... Hem klas bir restoran hem de keyifli mi keyifli bir kafe... Elbette ki kafe restoran diye bir kavram ve oluşum var. Bir çoğu özel bir yemekteymişiz hissini yaşatmazlar. Karın doyurmak için oradayızdan öte özel ve akılda kalıcı bir keyif anı değildir yaşanan. Ama Linville öyle değil. Romantik, çok özel, inisiyatifin tümüyle elimizde olduğu gerçek bir rüyayı en başında hissettiren, bizi hikâyemizin baş köşesine oturtan, yaşam çizelgemize iz bırakıcı bir çentik atan, adını unutulmazlar arasına yazdıran dördüncü boyuttan bir mekân. Bugünü geçmişteymişiz gibi yaşıyoruz. Öyle hoş bir boyut ki bu; kafe, restoran ayrımı yok. Adının başındaki Kafe tanımının da bir anlamı yok. Burası Linville.



"Şu şaraptan lütfen."

"Bir domuz şaşlık lütfen."

"Bir de Hinkal, kıymalı olsun lütfen."

Bu çocuklar özel bir eğitimden mi geçiyorlar ve bu eğitim için özel mi seçiliyorlar? diye düşünüyorum şu an, bir kültür oluşturulduğu kesin. Henüz İngilizce konuşamayan bir garsona rastlamadık. Bir kez daha genç, tatlı ve işini iyi yapan bir genç kızla karşılaşınca hepsinin bir tornadan geçirildiği gibi bir hisse kapılıyor insan. Hiç bir sorunuzu cevapsız bırakmıyorlar, her biri bulundukları yerdeki menüye hakimler. En önemlisiyse ülkelerini seviyorlar. Hissettiğim bu. Sanki aynı evde o evin mutluluğu ve gelişimi için taşın altına elini gönüllüce sokan, o mutluluğa ve gelişime gönüllüce katkı veren gençler bunlar... Yine mekânla uyumlu, hiç bir abartısı olmayan, yormayan tatlı bir genç kız. Şarapla geliyor. Galekhuri, yine kendine özel kadehleri ile masada. Onları özel kılansa fotoğraflarda büyük görünmelerinin aksine, güncelde kullanılan kadehlerden küçük olmaları.

Aslında şaşırıyoruz; menüdeki detaylara baktığımızda, dün akşam içtiğimiz -ama markasına belki de dikkat etmediğimiz- ve beğendiğimiz şarabın bölgesinden ve üzümünden olmasından yola çıkarak ama farklı bir marka olduğunu düşünerek vermiştik siparişi.


Şaşlık, dilimlenmiş çiğ soğanlar ve yanında erik sosu ile geliyor. Az sonra da ağzı hamurla kapatılmış ve fırında pişirilmiş ya da orada sonlandırılmış haliyle Hinkal. Seçtiğimiz bölümde yalnız biz varız. Pencerenin üzerinde ve önündeki yapraklarda yağmur damlaları... Hem yan sokağı hem de ana caddeyi görebiliyoruz. Caddede günle uyumlu bir devinim varken, sokak ve mekân sakin. Hava romantizme loş bir ışıkla katkı veriyor. Güzel bir seyir anı. Karşı köşedeki tatlıcı çok davetkâr. Yemeği güzel kılmak ve keyfimizi çoğaltmak için  her şey planlanmış yine. Müzik zaten şahane ve ses tam da olması gerektiği kadar... eskiden, bildik, güzel şarkılar. Bizim Şiş Kebaba benzetebileceğimiz, daha iri parçalardan yapılmış Şaşlık hoş, sanki incecik bir kabukla kaplıymışçasına çıtırdıyor ısırdığımız anda, içi orta pişmiş. Marinasyon kıvamında. Biraz sert gelse de alışkın olmayan damaklarımıza, sorun olmuyor. Şarapla uyumu güzel. Lezzet yerinde.

Hinkal'in sunumu bildiklerimizden ve daha sonra deneyeceğimizden farklı, bu hali çok hoş. Ortama da yakışıyor kesinlikle. Küpün üzerine kapatılmış hamuru aldığımızda ortaya çıkan koku baş döndürücü. Kişniş vazgeçilmez bir taze baharat burada. Bizim mantılara göre epey irice olan hinkalin, kesildiğinde içinden çıkan et suyundaki  kolektif tat muhteşem.


Kaç saat geçti bilmiyoruz. Daha ne kadar buradayız onu da bilmiyoruz. Sanki bir kış gününü evin çok da sıcak olmayan halinde, birbirimizin sıcağında, sakinliğin ve sessizliğin  tam ortasında, doğal ışığın loşluğundaki odanın pencere önünden dışarıyı seyrederken tatlı bir sohbetle şarabın tadına varan, yüklerini boşaltmış iki avare insanız.  O halde, devam.

"Bir peynirli mantar lütfen."

Hımmmmmmm âlâ. Bolca koydukları mantarı, alçak kenarlı toprak kapla fırında pişirmişler, peynir elbette ki Sulguni. Güzel baharatlandırmışlar ve kurutmamışlar. Seviyoruz; hem sunumunu, hem lezzetini.

Son yudumlarımızı da içip 59.95 Lari tutan hesabı kredi kartı ile ödüyoruz. Başta garsonumuz olmak üzere, bu güzel saatler için emek veren herkese tek tek teşekkür ediyoruz.  Çok güzel anlar yaşadığımız Linville'den mutlu mesut bir şekilde dünyaya dönüyoruz. Yağmurun güne bıraktığı koku çok hoş. Kapalı bir gün ama rengi, üzerindeki ıslaklıkla birlikte başka türlü bir güzellik. Dükkânların kısmen yakılmış iç ışıkları sıcaklık katıyorlar caddeye.


Bir günü, iki film birdenli yaşamak !

Altta ve köşedeki içki dükkânının vitrinini inceliyoruz. Sonra da köşeyi dönüyor Kote Abkhazi Caddesi'ne bakan vitrininin önünde kalıyoruz bir süre. İçkiler çok davetkâr ama biz o işi free shop'da halletmek istiyoruz. Aslında planımızda olmayan, araştırırken hiç önüme çıkmayan ancak benim fluently İngilizce konuşabilen yol arkadaşımın yabancı kaynaklarda rastladığı, Gabriadze Theatre'da bilet bulsaydık göremeyeceğimiz bir yere doğru gidiyoruz. Ve bunun, şu hayatın bize sunduğu çok kıymetli bir bonus olduğunu henüz bilmiyoruz.


Ağırlıkla başka ülkelerden öğrenci olarak ya da çalışmak için gelmiş, daha doğrusu ağırlıkla yabancıların yaşadığı bir bölge izlenimini veriyor caddenin özellikle  Old Tbilisi bölgesine yakın yerleri. Çok canlı. Ara sokaklara kadar dağılmış barlar, lokantalar, oteller ve hostellerle dolu. Uzakdoğulu, Afrikalı, Asyalı insanları ile renkli bir bölge. Cıvıl cıvıl ve genç. Yol boyu içki satan hoş dükkânlar var. Ağırlık fast food'larda olsa da Çin, Hint, Arap, Gürcü ve Türk lokantaları sıra sıra. Hint yemekleri satan dükkân ilgimizi çekmiyor değil. Bir fazla günümüz daha olsa, "zehirlenmek" pahasına bu mekânlarda atıştırmayı kesinlikle düşünürdük. Hatta şarap alıyormuş ayağına yatıp, cadde boyundaki çok da keyifli içki dükkânlarında tadım yapa yapa günlük alkol tüketimimizi bedavaya da getirebilirdik. Elbette ki esprisini çokça yaptık bunun. Güzel grisiniler, peynirler ve şarküteri ürünleri vardı, tadım şişelerinin yanında. Bir de şarap kadehleri hoştu, üstelik de pek davetkârlardı.

Bambis Rigi'nin arkasındayız. Henüz şehre dair hiçbir şey almadık. Old Tbilisi'deyiz şu an. Magnetlere falan bakınıyoruz. İlgimizi çeken bir şey bulamıyoruz. O halde Betlemi Street'i bulalım şimdi. Sorunca pek doğru tarifler alamıyoruz. Saklanmış bir bölge. Biraz mantık yürüterek, aslında bir labirent desek yeridir, bir sokağa girip kısa süre sonra bir üç yol ağzına geliyoruz. Derin bir ıssızlık hakim. Hissiyatımız buralarda olduğunu söylüyor. Sokaklar geldiğimiz caddenin aksine ki ondan içerideyiz şu an, cansız ve sessiz. O ara bir genç adam yanımızdan yukarı doğru yürüyor.

"Affedersiniz, Betlemi Street nerede?"

"Buradan yukarıya doğru."

"Teşekkürler, iyi akşamlar"


Daha girişteyken vuruluyoruz evlere. Oysa yukarılarda neler varmış neler. Büyüklüğe bakınca, müzedeki vagon daha bir anlam kazanıyor. Bir getto diyemeyeceğimiz kadar şık ve sevimli bir mahalle. Ama saklı! Eğer merak etmezseniz ve tavsiye edilmemişse kendisi, tesadüfen girseniz bile, kesinlikle ıssızlığa bakar, belki ürker, devam etmeye niyetlenmez ve ana caddeye geri dönersiniz. Ama bizi çeken bir şey var: Çile çekmiş ırklara yakınız ve kesinlikle görmemiz gereken bir ev. Tiflis'in vitray camlı tek evi.  Mavi kaçmazımız bizim. Şu perde balkonlu ev! Al kucağına pış pışla. Kalıyoruz önünde. Çoktan el sıkıştık zaten Betlemi Street'le, sarıldık kucaklaştık içtenlikle, sevdik kendisini. Hem de çok.

Ve ta ta ta taaaaaaaaaa.... Huzurlarımızda vitray camlı ev. Sessiz olmamız konusunda bir uyarı yazısı var. Usulca çıkıyoruz merdivenleri. Şahane ağaçlarla dolu avluyu çerçeveleyen iki katlı kocaman binada bir kaç aile yaşıyor. Üst katta el ürünleri, tablolar, giysiler, kitap, not defteri, magnetler satan bir de dükkân var. Görülmeye değer. Epey kalıyoruz içinde. Kredi kartı kullanılabiliyor. Yüreğini öptüğüm tatlı kadın arkadaşlarını boş geçmiyor yine. Geri dönerken mecburen merdivenin başında kalıyoruz. İki genç kız, muhtemel ki sosyal medya hesapları için üçüncüye ki erkek arkadaşları, fotoğraf üstüne fotoğraf çektiriyorlar. Üstelik saçlarından kıyafetlerine kadar özel hazırlanmışlar. Vitray camların hemen arkasında kalan loş merdiveni kullanıyorlar ki kesinlikle doğru seçim. Vitray camlardan süzülen ışık ve günün ruhları dürtükleyen bu saatleri, özellikle moda fotoğrafları için muhteşem. Biz de avludaki bahçeyi hayranlıkla seyrediyoruz verandadan. Bir masanın üzerindeki semaver yakılmaya hazır. Hımmmm bir akşam üstü bahçede çay! İşlerine ara verince kızlar, teşekkürlerine gülümseyip merdivenleri iniyor ve çıkıyoruz evden.


Şu binaya bayılmasın da ne yapsın insan. Biz de gereğini yapıp bayılıyoruz. Ne olabileceği konusunda bir kaç yorum yapıyoruz. Şu an ne olduğunu biliyoruz, bir otel ama ne yazık ki içinin döşenmesi dışı kadar güzel değil. Oysa bir sonrası için hayaller kurdurmuştu bize. Uzun süre kaldıktan sonra önünde, yukarı, çoktan kanka olduğumuz bu ilginç ve çok sevdiğimiz mahallenin kalbine doğru yürüyoruz. Narikala'nın hemen altında mahalle, üzerimizden sürekli teleferik geçiyor. Şehre dair şu ana kadarki gözlemlerimiz Kartlis Deda'yı yani Gürcü Ana'yı çok daha anlamlı kılıyor. Görünen o ki burası anaerkil bir ülke.


Ne olduğunu bilemediğimiz ama üzerinde Home yazıyor olmasına rağmen bir diskotek ya da gece kulübü olmasını dilediğimiz mekânın önünde kalıyoruz. Aynalı kapısından gelip geçen mahallelileri izliyoruz. Yan sokağının üst tarafında güzel evler ve bir otel var. Fazla da sorgulamıyor ve kimseye de sormuyoruz. Hayalimizi kalbimize koyup onu hep öyle sevmek istiyoruz. Şimdi, yani şu satırları yazarken içim içimi yiyor. Olağanüstü keyifli bir mekânı ıskaladığımızın farkındayım artık. Hislerimizin peşinden bu kez gitmediğimiz için üzgünüm. Terasının sunduğu manzarayı, orada Tiflis'in belki de en güzel görüntüleri eşliğinde bir akşam kahvesinin ya da  içkisinin tadını da tahmin edebiliyorum. Eğer düşerse yolunuz, sakın ıskalamayın. Sakın ama! Çünkü burası sadece yemek yiyip içki içilen bir yer değil. Bir sanat merkezi aynı zamanda.


Fotoğraf çekmeyi hobi edinmiş ve bu işe emek veren,  manuel ayar yapmakla uğraşmayı zül saymayan sabırlı bir "emekçi" için olağanüstü güzel fotoğraflar veren fotojenik bir yer öte yandan Betlemi. Mola vermeye değecek çok hoş kafeleri ve restoranları var. En azından iki üç saati burada geçirmeyi hak ediyor kesinlikle.


Caddenin içinde barındırdığı mahalle kültürü insanı kendi geçmişine, o yıllardaki mahallenin ve mahalleli olmanın dayanılmaz tadına götürdüğü gibi, anı yaşarken kendi geçmişinin tatlarını da bir bir hatırlatmak gibi bir iyilik yapıyor insana. Sonuçta kaçınılmaz olarak dilinizden  kelime kelime anılar düşüyor Betlemi'nin her bir noktasına.


Paha biçilmez manzaralar sunuyor öte yandan. Falezlerin altında akan nehir mesela, muhteşem kilise, onun önündeki heykel, sülfür banyoları hemen çaprazda... Caddenin sonundaki satılık bina al beni diyor tartışmasız. Şekil şekil hayaller bıraktırıyor her bir katına. Oradan geri gelip de aşağı inmeye karar verdiğimiz cadde fotoğraflık, iniyoruz. Yola bariyerli kaldırımdan inerken aşağı, sağımızda kalan restoran çağırıyor, biz ise iki arada bir deredeyiz. Tam köşesine geldiğimizde dışarı çıkan ve o saatlerin görüntüsüne tatlı tatlı bakan genç garsonla selamlaşıyoruz. O ara kaçınılmaz olarak gözümüze çarpıyor solumuzda, biraz aşağımızda kalan sevimli mavi tenteler. Yeşillikleri dışarı taşan yan sokakta bisiklete binen çocuklar.


Giriyoruz bu sevimli bara. Çok da güzel küçük bir bahçesi var. Mahallemizin barı. Sevimlilik zaten had safhada. İlk defa  dolu dolu gülümseyen bir genç kız. Menü ile geliyor. Evet ülke genelinde bir tebessüm eksikliği göze çarpıyor fakat bu soğuk insanlar oldukları anlamına gelmiyor açıkçası, samimi ve size yardım için orada olduklarını hissettiriyorlar ve bunu da pek güzel yapıyorlar. Barın barı ve arkasındaki sahibi olduğunu düşündüğümüz genç adam da çok sevimli. Değişik objelerle desteklenmiş ortam zaten sıcak, yan tarafımızda uzun bir masada bir yemek grubu. Muhtemel ki bir yahudi aile, oldukça kalabalıklar. Bir kaç nesil bir arada. Bir kısmı belli ki misafir. Hoş, cıvıltılı, sıcak, şık bir masa. 

"İki Amerikano lütfen."

"Bir de cheescake lütfen."


Amerikanolarımız ve kekimiz geliyor. Mavi tabağa bayıldık ki konseptle uyumlu. Kekin lezzeti olağanüstü olmasa da güzel. "Vay be," dedirtip de benzerlerinden öne çıkacak bir hali yok.  Boşları alırken genç kız, gülümsüyor.

"Sevdiniz mi?"

"Güzeldi, sevdim." 

İz bırakan, bir başka gelişe planlar kurduran sevimli Barın, şirin bahçesinden geçerek çıkıyoruz caddeye. 


Her daim canlı ve sanki, şehrin farklı bölgelerinde geçirmiş olsalar da günü insanlar, sonunda vardıkları, ya da bir şekilde uğradıkları ya da uğramak zorunda kaldıkları bir toplanma yeri Old Tbilisi. Mekânlar davetkâr. Bir kaç fotoğrafın ardından karşıya geçip Bambis  Rigi'de yürümeye başlıyoruz.

Dün önünde kaldığımız esprili şarap mekânı dün olduğu gibi bu akşam da  gülümsetiyor. Sokakta artık ilk gelenlerle bilenler arasındaki ayrımı da yapabiliyoruz. Küçük meydana yaklaştıkça bir müzik takılıyor kulaklarımıza. Yaklaştıkça artırıyor hakimiyetini. Canlı... ve sıradan değil. Usta ellerden çıktığı belli.


Sokağın küçük meydanına vardığımızda artık her şey aşikâr. Buraya çok yakışan ve çok da beğendiğimiz küçük heykelden sağa döndüğümüz anda bingo. Bir kaç kadeh şarap ve güzel müzik için hamle yapıyoruz sokaktaki masalardan birine.

"Yalnız kişi başı 50 lari giriş ücreti var."

Vaz geçiyoruz. Bizim gibi vaz geçenlerle birlikte kaldırımın yanındaki duvarın üzerine oturuyoruz.  Bir milletler topluluğunun temsilcileri gibi. Mekânın içinden hiç bir farkı yok. Bir caz grubu, enstrümanlar da klaslarını ortaya koyuyor zaten. Bir ticari geri zekâlılık örneği aslında mekânın uygulaması. Hani giriş için ücret talep etmese de içkiyi iki katı fiyata satsa biz dahil, eminim kimsenin gıkı çıkmayacak. Kapalı bir mekân olsa ona da eyvallah. Üstelik bizi çeken müzik! İçeridekiler kadar net görüp duyabiliyoruz. Birasını kapıp gelmiş mesela yanımızdaki genç kız. Ve  konserin son kısmıymış meğer.


Piyano, kontrbas, keman, bateri ve akordeon döktürüyorlar. Her bir parçayı kendi üslupları ile çalıyorlar ve çok hoş bir yorumları var. Hemen yan tarafımızdaki, Avrupalı olduğu kesin genç kadın mutlulukla eşlik ediyor şarkılara. Klas kulakların arasında olduğumuzun farkındayız. Öndeki yaşlı çift  müziğe takılıp kalıyorlar. Öyle romantik, öyle bir birbirlerinin koynundan dinliyorlar ki. Günün en güzel saatleri, artık usulca günün karanlığına yol alan, geçmişin binalarının, kilise ve sinagoglarının arasındaki, yüz yıllar ötesinden bir coğrafya.


Derken, o şarkı başlıyor, öylesine oynaş ve eğlenerek çalıyorlar ki sanki orada bulunan hepimiz evrensel bir milli marşı dinler coşkunluktayız. Kapılıyoruz ritme, belki de anılarımıza...

İlk kez tıfıl çağlarda, Raymond Lefevre albümlerinden birinde onun orkestra yorumundan dinlediğim; henüz özel radyoların esamesi yokken  teyp kasetlerine radyo programları yaptığım yıllarda, introsu programlarımdan birinin jenerik müziği olan, daha sonra büyüdükçe asıl sahibini keşfettiğim, dinlemeye her zaman bayıldığım, büyük usta Astor Piazzola'nın Libertango'su. Öyle güzel bir yorum ki, öyle varyasyonlarla süsleniyor ki, öyle sololarla destekleniyor ki bir konserin finali ancak bu kadar güzel ve iz bırakıcı olabilir.


Erekle Caddesine girmeden bir alta, ara sokaklara dalıyoruz. Elbette ki bayılıyoruz. Geniş avlular eski evler ve içinde lüks otomobiller. Buradaki ıssızlığın aksine bir üst caddede çatal bıçak sesleri, şen kahkahalar ve şerefe kaldırılan kadehler. Mekânlar usul usul yağan yağmurla daha bir hoş görünüyorlar. Caddeye dün girdiğimizde Friends'i tercih etmiş olmamıza rağmen aklımızın fazlaca kaldığı mekânları geleceğe bırakıp yolumuza devam ediyoruz.


Bu kez Always'den (Barış Köprüsü) geçmiyor Kura'nın beri yakasını tercih ediyoruz. Bayıldığım mantar binamın dibinden geçmek istiyorum. E.T* ile birlikte Başkanlık Sarayı güzel bir poz veriyorlar, kaçırmamalı. Bir eski kale'nin bir kısmı sokakta kalmış kulesi gözümüzü alıyor birden. Dalıyoruz sokağa hemen. Kulenin önünden geçip ışıltılı bir alana çıkıyoruz. Küçük, şirin lokantalar ve marketler var; esnaf lokantası diyebiliriz bizim tabirimizle. Muhtemelen yine yabancı ağırlıklı ve öğrencilerin yoğun konakladığı bir yerdeyiz, hatta daha önce yukarıda içinden geçtiğimiz bölgenin alt tarafları olduğunu düşünüyorum şimdi. Bir şey atışırsak mı acaba? Hiç de aç gibi değiliz. Vaz geçiyoruz.


Gece şahane bir sakinlik ve tatlı tatlı, varla yok arası yağan yağmurla katmerleniyor. Işığa ve binalara boğulmamış kocaman caddelerde sakince yürümek gaz veriyor bünyeye. Benim biricik mantar binam yolun karşısında. Bir alışveriş merkezi olabileceğini düşünmüş olsam da fazlasıyla merak ediyorum. Kocaman ama çok hoş bir mimari sonuçta. Binayla son derce uyumlu kocaman bir üst geçit geçtiğimiz. Üzerine döşenmiş taşlar ıslandıkları için kaymaya pek müsait görünüyorlar. Kısmen erimiş karların yarattığı kayma korkusu bir dikkatle inerken biz, yanımızdan, otoyolda nal toplatan Ferrari hızında geçiyor bir genç. Bina çok hoş ama! Özellikle estetik yoksunu kazma yöneticiler ve yaratılıcıktan uzak ezberci mimarlar kesinlikle görmeli. Daha ilk gün çok uzaktan, evden görünce vurulmuştum. Karşı kıyıdan her geçişimizde ben, hep selam çakmıştım kendisine. Ama şimdi, önüne inmişken, daha büyük bir saygı duyuyorum bu şehre, mimarlarına* ve yönetenlere. Burası bir kamu binası çünkü: Gürcistan Kamusal Hizmet Binası. İçinde Gürcistan Ulusal Bankası ve bir kaç bakanlık barındırıyor. Şu an kapalı, ah bir fazla günümüz daha olsaydı keşke, ya da gündüz gelmeyi düşünmüş olsaydık daha önce.

Girişi arka taraf sayarsak ön cephesi Kura'nın dibinde. Alabildiğine nehir ve yeşillik. Tarih manzaralı çalışma ofisleri. Nehrin üzerinde  katamaranlar... Onların önünden geçerken yarattıkları dalgalar, binanın kıyısına vuruyorlar. Elinde kahvesi pencereden, binalara boğulmamış güzel manzarayı seyrederek çalışanlar ya da aynı manzaraya bakarak kafede bir şeyler atıştıran insanlar... İmrendirici.


Binanın içine şöyle bir göz atıp, kapalı saatleri olduğu için girememenin hayıflanmasını yaşayarak geniş otoparkını geçip yemyeşil parkın içinden  mahallemize doğru yürüyoruz. Nehri karşıya geçmek için köprüye giriyoruz, üst araçlara ait ve biz "gizemli" bir koridorda yürüyoruz. Köprüaltı ile çok uyumlu "esrarengiz" bir adam ve bol miktarda boş şişe var, sandık benzeri kutularda. Sanki bir şişe toplama merkezi gibi küçük ve kapalı bir de oda.

Ahhh... keşke girmeseydik köprüye, görünmez olalım hemen! Biraz ileride iki sevgili, çok gençler. Güzeller. Bu eski köprünün, gecenin en güzel saatinin bu dakikalarına öyle hoş bir renk katıyorlar ki; sırtını ve bacağının birini büküp ayak tabanını arkasındaki duvara yaslamış güzel ve zarif bir genç kız, önünde bizden çekinerek pozisyonunu değiştirmiş, ondan azıcık uzaklaşmış saygılı bir genç. Yakışıklı, sevimli bir çocuk. Göz gözeler. Aşk gözlerinden akıyor. Mahrem şeylerin tatlı, sıcak ürpertisi mekânla çok uyumlu. Kesinlikle böldük. Sessizce ve görünmez adımlarla yanlarından geçip köprünün üstüne çıkıyoruz. Çooook güzellerdi ya!


Ve Saarbrücken Meydanındayız. Leo Tolstoy'a selam çakıp eve doğru yürüyoruz. Sonra Fabrika'ya doğru kıvrılıyoruz. Artık yağmurluklar üzerimizde. Kocaman bir hostel olan eski fabrikanın bu kez içine giriyoruz. Gençler cıvıl cıvıl. Daha önce de bahsettiğim gibi kocaman bir oturma salonu, kocaman bir mutfak ve yemek salonu var. Oturma salonunda bir de kafe. Öğrenci olmaya imrendiriyor kesinlikle.

Dışarıdaki mekânlara şöyle bir göz atıyoruz. Vakit geç. Evde, masamızın üzerinde hâlâ bir şişe şarap var!


Pazar Pidesi, Bit Pazarının Nurları ve Tbilisi'ye Veda

*E.T.  yol arkadaşım tarafından yeni kültür merkezinin mimarisinin yarattığı sempatiye bir atıftır.
*Mantar örtülü binanın  ve E.T.'nin tasarımları  İtalyan Massimiliano ve Doriana Fuksas tarafından yapılmış. Daha fazla görsel ve diğer ilginç projeleri için Fuksas'ı tıklayın

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP