31 Mayıs 2021 Pazartesi

Ahşap Traversler Ve Doğu Leylekistan

Pidecinin üçüncü kat terasına atılmış ahşap masasında; ağaçların arasında ve irili ufaklı taşlar üzerinde serin serin akan derenin, doğanın sesleriyle birlikte yarattığı müzik eşliğinde miss gibi köy tereyağı sürülmüş, kıymalı olanlarını kırmızı pul biber ile tatlandırdığımız  pideleri yine miss gibi köy yoğurdundan ayranla götürüyoruz. Köy peynirlisi ise gözümüzün nuru, şimdilik onunla bakışıyoruz. Sonra kısa bir köy turu yapıyor, kadim caminin kadim mezarlığındaki eskiden yeniye ve ilginç mezarları ziyaret ediyor, dualarını eksik bırakmıyor, ardından, köyün namlı mağaralarını da ziyaret edip yine aynı noktadaki müzeyi de gezerek elbette... Enfes doğanın fotoğraflarını çekmeyi de ihmale bırakmayarak; bu kez ana yolu değil de bağ bahçeler içinden geçen, sadece doğanın sesinin duyulduğu yolu kullanmaya karar veriyoruz. Sanki alacakaranlık kuşağını bir kez daha geçtik ve koskocaman düzlüklerin içinde bir tek biz varız.


Şehirden gelip Tekkeköy İstasyonu'nda durduktan sonra Çarşamba'ya varacak ve artık yok edilmiş tren hattını biraz önce geçtik, alabildiğine yeşil ve ekili alanların arasında tatlı virajlarla kıvrılan yoldan devam ediyor, "terk edilmiş" seyrek evlerinin, alabildiğine yeşilin ve masmavi gökyüzünün altında ilerlemekteyken ve döndüğümüz son virajın ardındaki kavşağa varmak üzereyken görünen eski istasyon binasıysa, çocuk  kalplerimizi anında çalıyor.


Ölü demir yolunun üzerindeki bu eski ara istasyona bayılıyor, kokusunu içimize çekerken bir an öncenin telaşları paçalarımıza yapışıyor, daha araba durmadan üzerine atlayacakken tam çekik  gözlüyü boş istasyon binasının yanındaki yolcu toplanma alanına park edip, önce şöyle bir etrafını dolaşıyor, sonra toz bürümüş, kısmen yıkılmış içine dalıp  poz poz fotoğraflarını  çekiyor, sonra da "Kim bunlar?" diye yolun karşısından bizi izlemekte olan süt imalatçılarıyla tokalaşıp hal hatır sorduktan ve gar bahçesindeki bir tahta masaya oturduktan sonra; kahvenin hemen bitişiğindeki  bakkal amcaya koşuyoruz. Büyüklerden bayram harçlıklarını koparmışçasına bir alışveriş! Elbette tatlı da bir sohbet. Geriye bir an önce telaşlarıyla dönüyor ve  hemen istasyonun yanındaki  kadim bahçesinde, çınar ağaçlarından en kadiminin  altındaki tahta masada buzz gibi kolalarımızı içerken aldığımız dondurmaları, çikolataları, gofretleri ufak ufak götürüyoruz.. Arada mola veriyor, eski usul tahta salıncaklarda  sallanırken, "Bir gün bu yolu kullanarak ve tüm eski köy istasyonlarında mola vererek Çarşamba'ya pide yemeye gidelim," diyoruz.* Üstelik Ercan Nuri Bey... Makinistlerin en popüleri!  Enn Sevdiğim Kadın'ın yayımladığı ahşap traversleri fotoğraflarından şıp diye tanıyor ve soruyor: Neresi bura?


Biz 2019 yılının 4 Mayıs'ında ve Covid-19 ile tanışmaya az kalmışken, kadim çınarların altındaki masada sohbetli bir şekilde tüketirken aldıklarımızı, yolu çaprazlama geçerek yanımıza yanaşan ve az önce yolun karşısındaki kahvede servis yapan genç adam; kahvede oturmakta olan yaşlıların ne için burada olduğumuzu ve bina ile neden ilgilendiğimizi merak ettiklerini ve sorması için kendisini gönderdiklerini söylüyor. Gülümsüyoruz buna... Trenlere dair her şeyi, özellikle de eski istasyonları ve daha çok da devre dışı bırakılmış ama güçlü hikâyeleri olan rayları sevdiğimizi söylüyor, dikkatle bizi izleyen amcalara da el sallıyoruz.

Bir süre sonra da hepsiyle vedalaşıyor, aslında üzerinde çokça seyahat ettiğim raylara paralel yola devam ediyoruz. Güneş çekilme hazırlıkları içinde ve muhteşem. Günün ruhları dürtükleyen saatlerindeyiz... Bağlar bahçeler, eski raylar ve küçük istasyonlar, şirin köy evleri geçerek devam ederken bu sevimli ve yemyeşil yolda, enn sevdiğim kaptanın keskin gözleri bir şey görüyor; sonra yoldan ayrılıp toprak bir yola kıvrılıyor; inanılmaz bir manzara ile karşı karşıyayız. Şırıl şırıl akan derenin üzerindeki köprüye girmeden kıvrılan yola  çekik gözlüyü park ediyoruz. Köprünün yüksekliğini gözetince mevsim geldiğinde altındaki derenin nasıl bir coşkuyla aktığını hayal ediyoruz. Bir süre üzerinde kalıyor, fotoğraflar çekiyoruz. Sonra patika yolda ve ağaçların arasından yürümeye başlıyoruz. Enfes bir sessizlik içinde çocuk heyecanlarıyla yürürken epey ileride bir leyleğin kanat çırpışlarını duyuyoruz.


Şu an zıp zıp zıplayarak dans eden biri var! Bu kez yürümeye biraz hızlanarak devam ediyoruz ki inanılmaz bir manzara göz alıyor. Hemen çalıların arkasında pirinç tarlaları!.. Elbette yörenin ünlü bir pirinci olduğunu biliyorum. Pirinç ve çeltik  fabrikaları olan pek çok müşterimiz var.  Ama bugüne kadar hiç düşünmemiştim bu pirinçler nerede yetişiyor? diye. Dolayısı ile bu benim için de bir ilk. Ve nedense aklıma Ölüm Tarlaları'ndan bir kare düşüyor. Hayal dünyam bir an bizi Uzakdoğu yörelerine taşırken, leylekler, uzak ağaçların neredeyse tepelerine değerek geçiyorlar; bu bize bir seremoni mi yoksa? Muhteşem bir eğlence var burada! Gözümüze takılan ve bize keyif veren bir Abi'yse pirinç tarlası içindeki Çinli rolünde ...


Ona selam edip yürümeye devam ederken ve solistlerinin çeşit çeşit böcek ve kuş sesleri olduğu orkestranın müziğini dinlerken bir yandan; ve gözümüz uçan leylekleri takipteyken, olamaz bir alana varıyoruz. Gün sunuyor: Muhteşem bir imecenin ortasındayız. Yüzümüzde kocaman bir şaşkınlık, zıplayan çocuk ruhlarımız gözümüzün içindeki masala kaçınılmaz olarak dahil oluyor. Sanmayın ki sadece bu genç leylekten ibaret bir imece bu!


Bu kadar olur ama! Bir imece ancak bu kadar masalsı ve inanılmaz olur.... Leyleklerle insanlar elele... Arkadaki henüz sütten mamaya geçmiş balıkçıl bebeleri suyla ve toprakla oyun halinde... Yetişkinlerse imecede. Bizse zevkten dört köşe desem yetmez, ancak nasıl tariflesem bilemeyeceğim bir halde!

Havada suda, karada tarlada kaç leylek fotosu çektik o an sayamıyoruz... Ne pozlar ama.! Tamam Kuş Cenneti başımızın tacı, oradaki Leylek Köyü hakeza... Ama burası?! Burası başka, müthiş bir dostluk ve müthiş bir imece var. Kim bilir kaç yıllarda oluşmuş bir ilişki bu! Ayrılmak zor... Peki her yıl bir sonraki kavuşmayı beklemek? Kimbilir, normalleşme gerçek olursa, hem aslında bu yolu hayal edip ama bu yoldan gitmediğimiz efsane pideciye bu yoldan gidip döneriz belki de?! Ne dersin?;)


Kalıyoruz uzun süre; öyle sıcak ışığı olan bir günde çekirge seslerinin dahil olduğu dostluklar ve öyle coşkun bir eylemsellik içindeyiz ki. Sonra ayrılmaya çok istekli görünmesek de çekik gözlü mavi kuşa doğru yürümeye başlıyoruz. Tam yanaşıyoruz ki sanki bizi görüp de oraya gelmemiş gibi, bir Abi de bize yanaşıyor. "Hoş geldiniz Hocam," diyor!  Hımmm Enn Sevdiğim Kadın'ın çekik gözlüsünün camındaki logoyu görmüş! Israrla bizi evine davet ediyor. O kadar ısrarcı ki gidiyoruz. Önce çaylar geliyor. Yemek teklif ediyorlar. Biraz önce yediğimizi beyan edip, teşekkür ediyoruz. Miss gibi ayransa iki dakikada çırpılıp geliyor, yanında da parmaklarımızı yediğimiz bir hamur işi var mıydı acaba? Küçük bir çiftlik burası ve oğullar, gelinler, damatlarla kalabalık bir aile... doğal olarak da bol çocuk. Çocuklar kocaman kümesin içinde tavuklarla oyun halinde, bir tanesi horozun canını çıkarıyor ama horoz pek mutlu...  Laf lafı açıyor, abi işimin otomobillerle ilgili olduğunu öğrenince de bu kez kalp ameliyatından, onu yapan hocadan bahis olan sohbeti bırakıp bana dönerek kamyonunu anlatmaya başlıyor. Tatlı adam, çok konuşkan ve tatlı bir aile; e buna biraz da doğayı ve akşamın ruhları dürtüklemeye başlayan saatlerini katarsak durum tam anlamıyla pirinç rakısı...


Abi bizi içeriden kokusu gelen yemeklerden yedirmeden bırakmaya niyetli değil. Bir başka sefer için sözleşiyoruz. Sonra herkesle tek tek vedalaşıyor, tabii ki enn sevdiğim kadın kümese girip çocuklarla oynamayı da ihmal etmiyor, batmakta olan güneşi sol çaprazımıza alarak ve Tekkeköy'ün en piyasa mekânlarının olduğu yeni açılan ve modern caddesinden geçerek ana yola çıkıp devam ediyoruz. Sanki çocuklara bir küçük araba ya da henüz çekilmemiş bir loto verdi gibi hatırlıyorum ama bu hatırlamam tümüyle aut da olabilir, çünkü ikimiz de bu işlerle ilgili değiliz. Telefon açıp sorabilirim ancak muallakta kalması da hoşuma gidiyor. Niye gülüyorum ki? Bu yazının başlangıç kısmıyla son bölümü arasında yazdığım ama uzamasın diye çok paragrafı kısaltığım bir yaşanmışlık daha var, sonra zorlama kendini sal, dolu dolu anlat birader, diye düşünüyorum ve çıkarıyor, onu ayrı ama bir devam yazısı taslağı olarak bırakıyorum...


*Bahsi geçen pideyi yemek için Vedat Milor'un da çok övdüğü o pideciye sonra gidiyoruz. Ancak bu yolu kullanmıyoruz! Pideci ve yolu neden kullanmadığımızın nedenleri Oysa ki sadece pide yiyeceğiz sanıyorduk, başlıklı yazının ikinci paragrafında...

24 Mayıs 2021 Pazartesi

Sizi Sıradan Şeylerin Yaşandığı Bir Güne Götürsem...

Meraklı, dönem okumayı seven ve sabırlı okuyucuyum, diyebilenlerden misiniz? Hatta uzun bir ön girişle -ki o bu yazı- başlayan, kendisi de uzun olan yazıları merakla okurum, beni yükselteceğini  düşünür, bir kelâm da katsa çıkınıma, kârdır diyenlerden  misiniz?

Evetseniz, buyurun lütfen, değilseniz size kötülük ederek vaktinizi ziyan etmek istemem, zahmet verdiğim için özür diler, geldiğiniz için de çok çok teşekkür ederim.


Fakat tam da şu anda, "Ama merak da ettim şimdi," dediyseniz, bu yazıyı boşverip doğrudan en alttaki linke giderek o güne ulaşabilirsiniz. Lâkin okumaya karar verdiyseniz ve doğrudan linkteki o yazıya gidecekseniz de en alttaki içerikle ilgili koyu renkli açıklamaya bir göz atmanız yararlı olabilir!

Bu arada, genç bloggerlar devam eden yazıyı okumayacak ve buradan dönüp gideceklerse  hayatla ve yazmakla ilgili tutkuları ve bir hedefleri varsa eğer, aldığımız davetlerin bir kısmından söz ettiğim en alttan ikinci satırdaki ifadeler içinden altı çizili olan
şu yazımdaki ibaresini tıklayarak ulaşacakları yazının tamamını okumalarını öneririm. Eğer isterlerse de o yazının sonundaki linkten giderek bir başka deneyimin paylaşıldığı yazıyı...





Geçen gün bir yazım aklıma geldi, blogların kıymetli olduğu içeriklerin kurumsal kişilikler tarafından paylaşıldığı, hatta  Başbakanlık kanallarından içerik paylaşımı taleplerinin geldiği mektuplardan birine de olumsuz bir yanıt verdiğim yıllardan.* Film galalarına, yenilenmiş tiyatroların açılışlarına, sergilere ve hatta Yıldız Sarayı'nın restorasyonu sonrasındaki bir sempozyuma davet aldığımız, ardından da ünlü rehberimiz tarafından gezdirileceğimiz, ve o toplantıda hayalimde bile kuramayacağım insanlarla yan yana oturacağım bir dönemi de vardı, bu dünyanın. Gurur duyardık yazdıklarımızın paylaşılmış olmasından... Bu davetleri editörden ve Ara Sıcak etiketleriyle duyurmaya da bayılırdım... Elbette ki kasılırdım! Ama bir gün, Kenter Tiyatrosu'ndan gelen ve olumlu ya da olumsuz bir yanıt isteyen davet mektubundan o kadar etkilendim ki onu olduğu gibi ve doğal olarak Seni seviyorum, ifadelerinin de ilave edildiği şekliyle ama kocaman bir heyecanla Enn Sevdiğim Kadın'a gönderdiğimi düşünürken, Kenter Tiyatrosu'ndan gelen ve yerimin ayrıldığını belirten gülücüklü yanıtla gerçeği anladım. Çok hoştu yanıt, çok sıcaktı ve yüzüm kızarmış halde keyifle okumuştum. Bir şarap yazım mesela ülkenin en önemli markalarından birinin sahiplerinden bir hanımefendinin şahsi ve kurumsal twitter hesaplarından paylaşılmıştı... Bunun gibi neler neler...

Güncele ve siyasete dokunuş etiketli yazılar yazardım, tırsmazdım. Bir darbe yaşamış demokrasimiz anlamsız yasaklarla birlikte ucubeye dönmüş olmasına rağmen korkmadan yazabilirdik. Sonra usul usul bir şeyler değişmeye başladı. O güne kadar hiç görmediğimiz şeyler oluyordu ülkede. Birileri zaten barajla kısmen ucubeleşmiş parlementer sistemin altını iyice oyuyordu. Gazetecilerden başladı yıldırmalar... bazı blog yazarı arkadaşlarımız mahkemelerle uğraşmak zorunda kaldılar! Gençler ellerine verilen oyuncaklarla usul usul depolitize ediliyor, gazeteler el değiştiriyordu. Televizyonlar başka bir şeye evrildi.. Oysa biz alışkındık her hafta tüm siyasi liderleri açık oturumlarda hem de devletin tek kanallı ekranında tartışırken izlemeye... Çocuktuk. Sokaklar boşalırdı o akşamlarda... Kimse kaçmazdı rakibiyle tartışmaktan. Eğitimli ve kültürlü insanlardı. Herbirimiz dünya görüşlerimiz özelinde bir başkasını severdik elbette... Onlar ne kadar ağır laflar etseler de birbirlerine, belli bir kültüre erişmiş, eğitimli, dil bilen, yurtdışı görmüş, mesleki kariyerleri tepelerde insanlardı. Tartışmaktan kaçmaz, bunu kendilerini topluma ifade edebilmenin aracı olarak kullanırlardı. İzleyici sevmediğine, tarafı olmadıklarına kızsa da keyif alırdı bu tartışmalardan... Demokrasimizin kırık dökük kabul edildiği yıllarda bile en muktedirlerin dansöz şeklinde karikatürleri yapılabilir, bu ülkede, tirajları tepelerde mizah dergileri yaşayabilirdi. O siyasiler haklarındaki her türlü eleştiriye açık oldukları gibi, saraylarda oturmayı düşünmezlerdi. Özel uçakları yoktu, seyahatlerinde Türk Hava Yolları uçaklarını kullanır, maiyet gazeteciliği diye bir kavram oluşmadığı için de bütün gazeteciler ücretleri patronları tarafından ödenmiş biletlerle binerlerdi o uçaklara. Ellerindeki gücü kullanarak karikatürlerini yapanları ve haklarında yazanları  mahkeme kapılarına sürüklemeyi de düşünmezlerdi, o günün siyasetçileri... Ancak ahlaki sınırlar aşıldığında ve mesnedsiz suçlar yakıştırıldığında haklarını mahkemelerde arar, gazeteler de mahkeme sonuçlarına göre karar aleyhlerinde ise tekzip yayınlarlardı. Bugünküyle kıyaslanamayacak bir kuvvetler ayrılığı ve uygulanmasında kişiye göre sapmaları olsa da demokratik bir anayasımız ve kişilik haklarımız vardı. Barajsız seçim sistemi her oyu anlamlı kılardı. Seçmen asıl patronun kendisi olduğunu hissettiği gibi siyasiler de bilirdi bunu. Bakmayın yüksek barajı övenlerin koalisyon dönemlerini yermesine... İstatiksel olarak, çok partili demokrasiye geçtiğimiz süreçteki en yüksek kalkınma hızları hep halkın oylarının koalisyon ürettiği dönemlere aittir.  İşte, 40 yıl öncenin Türkiyesi'nden bugünlere bakınca, o gün karşı durduğumuz insanların bugün gidip ellerini öpesim geliyor, hatta her türlü eksiğine ve eylemselliğimize rağmen nasıl da kıymetini bilememişiz, diye düşünüyorum!



*Bahse konu gün çok sıradan ve önemsiz olduğu için, 40.000 kişileri aşmış çok daha önemli pek çok yazı karşısında 11 yılda okunurlukta  300 civarı kişi ile sınırlı kalmış. Bu rakam bir sitem değil, ülkemizin ne hale getirildiğine bir örnek... Üstelik ben tüm yazılarımı kendim için yazıyorum. Sayılar mutlu etse de bir hedefe yönelik hiçbir zaman yazmadım... Benim anı defterim, blogum. Olmasaydı bu olanak, bir defter alıp da tek bir satır yazmamış olurdum işin gerçeği. Blogları var  edenlere her zaman  duacıyım!


Yazı çok "sıradan" tanıklıklar içeren, gerçek isimlerle yazılmış gerçek olayları, kişileri ve önemli bir tarihsel sürecin bir bölümünü özet anlatır. Yazı, içinde bir çatışma anından söz eder, anın kısalığına dair ipuçları içine bırakılmış olsa da, okuyucunun zihninde o çatışma anını çok uzun ve zorlu sürmüş hissi yaratarak, büyütebilir. Yazının ana fikri çatışma değildir, çatışma döneme ait "olağan" bir fondur. Yazı anın içindeki çocuğun dilindendir; bu çocuk kadar, diğer çocuklarda da yaşanan anın korkuyla birlikte ne kadar uzamış olabileceğini, o baskı altında hızla akıldan geçenleri, sanmaları, okurken göz önünde bulundurmak gerekir. Dört bölümdür, daha önce okumuş olanlar bilirler! Okuma sabrı ister belki ve o dönem hakkında bir fikri olana da olmayana da birinci ağızdan, döneme ve insana dair bir şeyler katar, diye düşünürüm. Ne yazık ki bir proje dolayısıyla sıfır yazıyla geçtiğim yılda yazıda özet geçtiğim olayları ve daha daha çok tanıklıklarımı da yazsaydım ve yazmalıyım, diye düşünürüm. Çok az insana nasip olacak görevlerin bana verilmiş olmasından bakınca, dünyada bu şansa erişmiş kaç insan vardır, diye düşünmeden de edemem... Büyük bir davadan bahis de geçer yazıda, içinde o günün bilinen kişilerinden Fatsa olaylarının önemli kişisi Belediye Başkanı Terzi Fikri'nin ve dönemin idol pek çok isminin de olduğu kocaman yıllar süren bir davadır o... O günü yaşayan, politik duruşunu açık eder yazıda, ama farklı hatta bir yanıyla karşı cephede de olsalar insanların insan olabildiklerinin de altını çizer... Akisyon, döneme dair gerçekler içerse de yazının ana olayı ve öne çıkardığı dönemin gerilimli ortamı değildir. Başlığında vurgulandığı gibi ana aktör insana dair kıymetli bir duygudur. Dört bölümlük bu yazıya sabır gösterilebilir mi? bilmiyorum. Ama son noktasına varıldığında, verdiğiniz emeğe değeceğinden, okuyanı düşündürtüp bir şeyler kazandıracağından, onu biraz daha makul insana yanaştıracağından, eminim.

*Başbakanlığın söz konusu davetini  bağımsızlık tutkumun altını çizerek, gerekçelerimi de açıklayarak, olumsuz yanıtlamıştım. Bu dahil olmak üzere diğer bir kaç örnek daha merak edenler için  şu yazımdaki bazı paragraflarda, italik harflerle yazılmış olarak var.


Aksiyonlu Günler-Umur 1. Bölüm  içinse buradan lütfen

21 Mayıs 2021 Cuma

TEFRİKA BÖLÜM 4

Tefrika Bölüm 1


...10... 10... 10... 10... 10... 10... 20, 30, 40, 50, 70, 80, 60, 40, 30, 10, 0, 0, 20, 60, 90, 100, 120...

Karşı şeritten, uzun saatler geçirdiğim, sevinçler yaşadığım, hayaller kurduğum, O'nu göremediğim, yanaşıp da hayal ettiğimi gerçekleştiremediğim noktaya son bir umutla bakıyor, tatlı tatlı devam ediyor, artık sinyalizasyonda olan trafik ışıklarını bir bir geçiyor, Ömürevleri Kavşağı'ndan doğruca sahil yoluna iniyor; müzik, camdan giren deniz, gecenin büyüsü ve yüzümdeki afacan mı afacan  gülümseme eşliğinde usulca eve varıyorum.

Sonra ufacık bir hayal kırıklığı olmaksızın, aklımda sesine dair bir iz, hayalimde bir tasarım, sıfır görsel veri ile mutlu, yaşadığı andan keyiflenmiş bir çocuk olarak uykuya yol alıyorum.

Kuş seslerine açıyorum gözlerimi. Gülümsüyorum. Aklımın başa sarmış bant kaydı otomatiğe bağlanmış; ben tavana bakarken ve odaya sabahın enfes kokulu serini dolarken çalışmaya başlıyor. Her bir anı ve duygusunu tek tek sunuyor... Geleceği bilmiyorum. Ama sevdiğim süreçlerin peşinden inançla koşmayı çok seviyorum.

Kalkıyorum, kalbimin taze heyecanı ile duşa dalıyor, akşamın tozunu toprağını akıtıyor, yüzümde inatçı bir gülümseme, ruhum zaten O'nla dolu, alt kata, ofisimsiye iniyorum.

Bilgisayar açılırken bir kahve yapıyorum kendime, buzdolabından kahvaltılıkları çıkarıyor, bir tabak hazırlıyor, baharın ve kalbimin seslerini dinleyerek ve illaki, Sevgili Adı Soyadı, şeklinde başlayan ve üslubu Siz'li olan ve Görüşmek üzere, Sevgilerimle, diye biten, sayılarının nereye varacağını bilemediğim mektuplarımızdan birinde dün akşamı anlatıyorum. O da gelmiş ve benim yaklaşık üçyüz metre üst tarafımda beklemiş ama  ben özünde doğru ama o saatteki servis için yanlış yerdeymişim.  

Gün boyu işlerimizi yaparken O ve Ben, sayısızca ama her biri aynı ifadelerle başlayan ve aynı ifadelerle biten mektup atıyoruz birbirimize... Aslında onların bir sesi ve bir bedeni var! Bu herhangi bir izle somutlaşamamış olsa da var. Bu durumsa anlatılabilir gibi değil. Bir profil resmi çizmiyor aklım, bir beden ve yüz tasavvurum, hayali bir profilim de yok.

Mektuplar mektupları kovalıyor. Hepsi şenlikli, hepsi güler yüzlü, hepsi Siz'li... Dil uyumumuz mükemmel. Günümüze kattığı keyif olağanüstü. Boşluksuz bir ruh hali. Radikal dönüşümler eşiğindeki bana O ne kadar iyi geliyor.

Günler de günleri kovalarken bir gün, buluşma arzusu depreşiyor, usuldan usuldan, sözde çaktırmayarak, buluşma tohumları atıyorum. Bir cinim ben, becerikliyim... sanıyor olsam da  bu kez karşımda bir ben daha var, cin gibi zekâsından öperim onu...

Farkında elbette benim tuzaklarımın, ama oyunu hiç bozmuyor. El yükseltiyor, kışkırtıyor, oyunu yukarı taşıyor.

Görüyorum...

Ama el yükseltmiyorum; aslında ikimizin de farkında olduğu bu cin hali birazcık da mizaha vuruyor, attığım tohumlara düzenli su veriyorum. Farkında olduğunu biliyorum. Oyundan çok zevk alıyorum.

Çok eğlenceli.


Bu uzun ve çok keyifli sürecin içindeyken, bir akşam bira içmeye karar veriyoruz. Sıfır ses, sıfır görüntü, sıfır temas ile...

Tamam bir fotoğraf buluyorum uzun zaman sonra merak edip ama o çalışma mekânından bir kare, o fotoğraf bir kalabalık içinden onu fark ederek bu demem için yeterli cesareti vermiyor bana... Fakat o gülen yüz... ve tazelik... Çok iyi, güvenilir bir ruhun altını çiziyor!

Süreç bir yanıyla beni hayata döndürürken ve çok eğlenceli bir oyun şeklinde sürerken buluşma isteği kafamda netleşiyor. Peki nerede olmalı bu?

Sizce?

Tahmin eden var mı? bilmiyorum. Ama ben şöyle geçiriyorum aklımdan: "Hımmmmmmmm başladığı yerde olmalı. 8.katta da taçlanmalı..."

Anlaşıyoruz.

Elbette bir cuma akşamı için...

Ama hangi Cuma'nın akşamı?

Sonuçta geliyor o Cuma... Saat mutabakatı var, heyecan dorukta... Siz düzeyinde olsa da iletişim birbirimizi yıllardır tanıyormuşçasına bir tazelik... Fakat o heyecan! Tarifsiz. Daha mektup üzerindeyken hayali, titriyorum.

Arabasız gideceğiz, çünkü alkollü araç kullanmama olgunluğundayız artık. Trense zaten canıma minnet... O benden dört durak önce binecek. Trende buluşuruz, demedik, denk gelirsek ne âlâ. "Hımmmm ne giysem acaba?" Jean kesin, en sevdiğimi alıyorum dolaptan.

"Şık, lacivert polo yaka bir tişört?"

"I ıhhh..."


"Gömlek olsun, bir ilk akşam sonuçta."

"O zaman şu, yok şu, şu daha uygun, yoksa şu mu?"

Oysa tık diye satın alan dışarı çıkarken de tık diye şu deyip giyen biriyim. Sonuçta zemini beyaz ama öyle parlak bir beyaz olmayan, üzeri mavi ama seyrek çizgili dolayısı ile spor bir gömlek havasında, kasılıp da göze batmayan ama çok hoş olanı alıyorum dolaptan... Hımmmmm oldu be.! Bir de spor ama düz renk, abartısız ve buluşmaya yakışacak bir ayakkabı.

Çıkıyorum evden. Heyecan dorukta, soğukkanlı, üstelik tecrübeli Buraneros ortalarda yok. İlk buluşmasına giden çocuk tadındaki ben yalnız başına... Bir yandan canlandırmalarım devam ediyor. Şöyle dur, sakin kal, koşa koşa geldim imajı verme, sesinin açığa çıkaracağı; üzerine atladım bak, ben sana zaten yangınım duygusu yaratacak görüntülerden sakın, şeklinde öğütler de veriyorum kendime...

Tren'e biniyorum bizim duraktan. O da bu trendedir, diye düşünüyor, çaktırmadan genel bir tarama yapıyor,  Opera Durağı'na varınca da elimdeki verilere göre, ineceklere bakıp "İşte bu," diyebilirim diye düşünüyorum.

Ne de çabuk varıyoruz durağa!

Oysa en az 12 kilometre. Hız kestik ve durağa yanaşıyoruz. Kapıya doğru hareketlenen insanlar var. Yine çaktırmadan tarayarak, iniyorum. Kioska kartımı okutup iade kısmını geri yüklüyorum. Tarayıcılarım hâlâ iş başında... Rayları tek ben geçiyorum. Diğer yolcular bulvardan karşıya geçiyorlar. Merdivenleri çıkıp Opera Bale'nin ana girişindeki merdivenin korkuluğuna oturuyorum. Heyecansız, ben kimsenin üzerine atlamam, ben zaten ooooo, havamı takınıyorum ama kendimi kandırdığımı da biliyorum. Yalan yok heyecanlıyım. An ve O çok kıymetli!

Tabii ki bir kaç kere kalkıp yerinde duramayan, dolanıp duran sonra gelip aynı yere oturan, sonra bu gömlek de ne böyle jilet gibi, diye düşünüp, biraz çekiştirerek ölçeğinde olmak kaydıyla bilinçli pejmürdelik yaratan ben, sözde soğukkanlıyım... Kazağımı sırtıma koyup, kollarını boynumda mı bağlasam yoksa belime mi sarsam lacivert v yakalı kazağı diye bir karar veremiyorken, sanki farkında değilmişçesine eline al hatta yere değecek şekilde dolaş falan derken ve nasıl söze başlayacağımı bilemezken ben: Bir genç kadın hiç sağa sola bakmadan, gözleri yerde, duraktan bu tarafa doğru yürüyor. Rabbimin hikmeti işte... O'nu ikinci trene bindirip bana zaman bırakmış. O mu acaba? Elinde bir triko hırka var, ucu yere sürünüyor. Kafayı kaldırıp da bulunduğum yere bakmıyor. Sanki merdivenlere tırmanmayıp düz gidecek gibi... Yoksa doğrudan 8.kat'a gidecek kapıya mı?! O da mı ben gibi numaracı yoksa? Oraya giderse, inip peşine takılır, kapıya kadar da ıslık çalarak sanki börtü böcekle eğleniyormuşum ve onla alakalı değilmişim gibi yürürüm. Yukarı bakmadı ama merdivenlere döndü. Sakince çıkıyor. Merdivenlerin ilk kısmını geçti, düzlüğü yürüdü, şimdi ikinci kısım basamaklara başladı. Hâlâ bakmıyor. Son basamaklar, ayağa kalktım, bir tereddütüm var. Bir yandan da trenden indikten sonra baktı ve beni gördü; benim numaralarımdan birini bana yapıyor, diye düşünüyorum. Doğrudan binanın giriş kapısına gidiyor; benimle bir göz teması yok. Oltaya geldiğimi çaktırmadan nasıl aynı yere dönüp oturacağım şimdi, derken ben; kaldırıyor başını ve bana ne de güzel gülüyor. Golü yedim, yalan yok. Gülümsedim, üzerine atladım çoktan da, öyle değilmiş gibi yapıyorum...

8.Kat kıymetli! Öyle bir manzarası var ki anlatılabilir gibi değil; liman sanki dibimizde, gemilere el uzatsanız dokunulacak gibi, ardı, her bir yanı alabildiğine deniz, yükseklik kocaman bir transatlantiğin güvertesindeki yolculuk tadında... Üstelik O'nunla... Asansöre yürüyoruz. Çıkıyor muyuz yukarı, onu hatırlamıyorum, çünkü bilindiği üzere aklımı aldı az önce bu güzel kadın.

Sonuç itibariyle anlıyoruz ki 8.Kat kapalı. Güzel başka bir yer daha var, ona giden yolda bıcır bıcırız. Sen yok, hep Siz! Ayakları yerden kesilmiş zeminsiz bir köpük üzerinde uçar adım yürüyen, biraz çekingen, biraz durumu çaktırmamaya çalışan, hayatının ilk buluşmasındaki deli kanlı çocuk gibiyim. Oh ne âlâ, şimdi üst güvertenin deniz tarafında bir masadayız. Ne güzel gülüyor. Ne aydınlık bir kadın. Ve nasıl keyifli ve sıcak bir sohbet başlangıcı...

Niyetimiz biraydı!

O halde,

"İki bira lütfen."

Ve elbette bira eşlikçisi bir kaç yiyecek... Çoktan sözlerimizde ve gözlerimizde yok olduk bile. Dur durak bilmeden konuşuyoruz. O'na bitiyorum. Anın tüm fotoğrafları aklıma kazınırken kalbim çoktaan O'na, hem de şırıl şırıl akıyor. Ne güzel gülüyor, nasıl bir coşkuyla anlatıyor, öyle bir kazıyor ki kendini aklıma şu an bu satırları yazarken bile o ilk buluşmadaki heyecanımın onuncu yıla giderken gram eksilmediğini görüyorum. Nasıl zengin bir sohbet, nasıl soluk soluğa ve benzerliklerimizle nasıl şaşırtıcı... Gece bitmesin istiyorum. Deniz serinliyor, hava ilkbahar gecesi tadında. İş kazaklara düşüyor. Sabaha varmaya gönülden razıyım. Ortaklığımızı çok seviyorum. Elbette O'nu da... O ilk buluşma gününden, o masadan, bana bir şey anlatırken ki  yüz aydınlığından, gözlerindeki  sıcak gülüşünden, nasıl da kazınmış bir fotoğraf var ki hiç solmuyor. O sürekli hayatımı yükselten, hayallerimin gerçekleşmesindeki en büyük  ortağım... O benim son kalem. Enn Sevdiğim Kadın.*

Bir kaç bira ve  uzun gecenin sonrasında trenle birlikte dönüyoruz. Kalabalık, ayakta ve direklerden birine tutunmuş, aynı şiddetle sohbet ederek geçiyoruz  istasyonları. Bizim istasyona yanaşıyoruz, tren durmak için yavaşlıyor. Ben inme hazırlığındayım ama gözüm ondan kopamıyor. Bir kolum aşağı sarkık, göremediğim boştaki elimi bir elin avucu kavrıyor. O kadar zarif ki... Usulca sıkıyor. Bu bir yanıt! İniyorum, o devam ediyor. Etrafla bağı kopmuş hülyalarda bir çocuk sevinciyle yürüyorum;. kalbimle, ruhumla ve , ağır abi ben olarak coşkuyla... Uçuyorum. O gecenin o yürüyüşümün ardındaki ruhumu ben istediğim kıvamda pek anlatamıyorum ama...
 

Sanırım Göksel güzel anlatıyor!



Bir şarkı da tanımayanlara tanıtmak için, dinlemeye bayıldığım Dolunay Obruk'tan...




18 Mayıs 2021 Salı

TEFRİKA BÖLÜM 3

Öncesi


Tahmini varış süremi göz önüne alarak zaman geçirmeye çalışıyorum. Şaşıyorum kendime. Mola yerinde yemeğini aceleyle yiyip sanki otobüsü kaçıracakmışız endişeleri yaşayan çocuk heyecanıyla titriyorum. Bir yandan da aklım o anın ön izlemesini yaptırıyor bana. Bir ses izi yok, tanımama, işte o dememe olanak verecek o an için görsel bir veri de yok hafızamda; tümüyle hayalimden bir sunum alarak yaşıyorum.

Bu, gerçekleşme anına yönelik heyecanımı iyice yükseltiyor ki aslında bu tada bayılıyorum. Oysa son derece soğukkanlı, en tırstığı anda bile kaderde varsa diyerek içinden gözü kara bir çocuk çıkarabilen de biriyim. Daha 16-17 yaşındayken etrafı çevrilmiş, fena korkmuş ama bunu dışarıya hiç çaktırmamış, kafası dimdik, onu sorguya çekenin gözlerinin içine bakarak içinden öleceksek ölelim demiş, koca koca adamlardan tehdit aldığı her durumda korksa dahi bunu hiç açık etmemiş, o durumlarda ihalelere inadına tek başına gitmiş -babasız- çocuk ben, şu an  kocaman bir adamken diken dikenim, O çocuktan utanıyor, "Bu gece de hava ne kadar serin," diyorum.

Yaşanacak ana rol biçmek, O'nun hayali ve bu taze heyecanlarım beni çok sevindiriyor... Çünkü hissediyorum ki bir hata yapmazsam bu halim yıllar geçse de tazeliğinden hiçbir şey yitirmeyecek! Hislerime bir kez daha çok güveniyorum.

Geçiyorum arabanın direksiyonuna. Bahçeden çıkarken bir an sahilden mi gitsem ikileminde kalıyor, sonra bundan vazgeçiyorum. Havaş tahminimden erken gelirse, diye düşünüyorum. Yolda yakalarsam hızı artırır, onu geçer, ondan önce varırım bekleyeceği noktaya olasılığı ile mutabakata varıyor, ana yola doğru bu huzurla kıvrılıyorum. Müziği çoktan açtım. Trafik kurallarına riayet eden uslu çocuk tadında ilerliyorum. Gözümdense hep o an akıyor. Park edip kapısına yaslanarak beklediğim arabadan, arabasının başında aynı şekilde kapıya yaslanarak  Havaş'ın geliş yönüne bakmakta olan O'na doğru yürüdüğümü görüyor,  kim olduğumu çaktırmadan kuracağım cümlelerin provasını yapıyorum.

Heyecanlıyım, sonuç ne olursa olsun yaşayacağım anın kıymetini bileceğimi biliyorum. Varsayalım ki bu akşam hayalini kurduğum anı yaşadım ve bir sonrası olmadı... Sadece şu ön sürecin ve orada edilecek iki kelâmın unutulmaz anlar arşivimde kıymetli bir yer tutacağından eminim. Ve ben tüm bu düşünceler içinde ve o an'a dalmışken, ayağımın inisiyatif alarak gaz pedalına limit üstü basmış olduğunu, hızımın da cezalık bir noktaya geldiğini fark ediyor ve rica ederek onu pedaldan bi tık yukarı alıyorum. O esnada son tatlı virajı da dönünce uzun düzlüğün sonundaki varış noktasını görüyorum. Havaş'ın tahmini varış süresine göre biraz daha zamanım var! Yavaşlıyor, yoldan çıkıyor ve kenarda duruyorum. Henüz kimsecikler yok ve geç bir vakit olduğu için de oradaki otobüs yazıhanesi ve bakkal kapalı. Arabadan iniyor, kapıya yaslanıyorum. Enfes bir bahar akşamı, derenin sesi pırıl pırıl, geceye yakışır bir müzik geliyor arabadan kulağıma. Heyecanım yerinde, mutluyum.

Epey bekliyorum ki ne gelen var ne giden... Geç vakit servisleri hep böyle olur, diye düşünüyorum. Sonra dere boyunca biraz yürüyor. Aklımın ekranından akan, O'na yanaşıp soracağım anın görüntülerini tekrar tekrar izliyor, gözden kaybetmeden de arabanın yanına doğru dönüyor, ayaklarımı dışarıda bırakarak koltuğa oturuyor, radyoyu biraz kurcalıyor, birşey mi kaçırdım acaba diye endişeleniyor, hesap edemediğim bir nedenle Havaş'ın benden önce geldiğini ve O'nun da misafirleri alıp hemen karşı tepedeki konukevine götürmüş olduğunu, düşünüyorum. Sonra tüm olasılıkları verilerimle test ediyor ve bunun olamayacağına karar veriyorum. Belki de kendimi teselli ediyorum, bilmiyorum.

Aklım realist....

Ya kalbim?

Aklıma sorsam döneceğim, kalbime sorsam diyecek ki, "Bu tattan vaz mı geçeceksin!" İkisini de boş veriyor, beklemenin tadıyla ilgileniyorum. Epey zaman daha geçiyor. "Olsun ama," diyorum, "şu kakafonik böcek korosu, denizden gelen esinti ve dalgaların ritmi ve de kalbimin vokaliyle ortaya çıkan gece ve müzik çok güzel..."

Bekle... Sabrın azalsın... Anın hayalini kur.... Bekle... Umutsuz ol... Bekle... Şeytan dürtsün... Dinleme.... Bekle... Gün değişsin... Bekle... Hayalin siyah beyaza dönsün... Bekle... Bekle... Bekle... Bekle... Bekle.. Bekle.. me.

Yetişkin dayanamıyor, sevecenlikle çocuğu toparlıyor, onu tanıyor, kırmak asla istemiyor. Çocuk bunu hissediyor, gitmeye karar veriyor, arabayı çalıştırıyor ve "Ya ben gidince gelirse," diye çarpan kalbine aklı tam o anda gelip bir öpücük konduruyor. Kontağı kapatıyor.

İniyor, gözleri geliş yönünde, geceye neredeyse sabah serini düşmüş... Dön diyen yanına diyor ki bir kez daha; "Bekle!"

Sonunda realist ve sevimsiz akıl olaya dahil olup kalbi şöylece bir kenara iteliyor. Asla kırıcı değil, olgunlukla ikna ediyor.

Marşa basıp çalıştırıyorum arabayı,  tamamlanmamış ama tadı güzel zaman dilimini kalbime koyup ilk kavşaktan geri dönüyor, makul bir hızla eve doğru yol alıyorum. Eve dönmeden önceki son kavşakta kırmızı yanıyor, durup bekliyorum. Yeşil yanınca devam edecek, bir kavşak sonra geri dönüp bir süre sonra da eve varacağım. Müzik dinliyor, ışığı bekliyor ve yaşanamamış anın gerçekleşmiş olması halini düşünüyorum. Yeşil yanmak üzere... Işık sarıda...

O an karşı şeritten gelmekte olan otobüsü fark ediyorum. Formula birde son düzlüğe varmış pilot hızında geçiyor kaptan. "Yaşasın!!!!" Havaş bu!

Dönüyorum kavşaktan sola ve ikinci kırmızı... Bekliyorum da... zaman beklemez ki. Nasılsa yolda durur diyorum, mesafe çok uzun değil, ama otobüs çok hızlı, bir kez dursa kesin yetişirim. Yeşil olur olmaz dönüyorum. Sonra 2, 3, 4, 5. Gaz pedalı dipte, 70, 80, 90 oluyor, istiyor, kırmıyor düze bağlıyorum. Sonra ikinci katmanda 170, 180, 190 oluyor, yine kırmıyor, onu da düze bağlıyorum. Bir huyum var ki 205'den sonrasına bakmam, çünkü bakamam, yol fena daralır, yolun akışı bilgisayar ekranındaki formula pistine benzer. Birazdan havalanacağız ki artık araba kullanma ile ilişkimi bitirmek isteyeceğim, daha yavaş hayata hazırlık dönemindeyim. Fakat otobüs ortada yok! "Nasıl bir şans ki bu gece arada inecek yolcu yok," diye düşünüyorum. Varmak üzereyim... Otobüs görüş alanıma giriyor. Helâl olsun bana...  İniş hazırlıklarına başlıyorum.

4,

160... 120... 90.

3,

60... 50... 50... 50... 30... 30.

2,

20... 10...10... 10... 10...



Antrakt




4. bölüm...



15 Mayıs 2021 Cumartesi

TEFRİKA BÖLÜM 2

Öncesi


O, arka sıramda ve beş koltuk ilerimde,  en can arkadaşlarıyla oturuyor... O an orada olduklarını bilmiyorum.

Daha sonra arkadaşlarının, "O'na bir bilet alıp bildirelim, gelirse ne âlâ," diye düşündüklerini öğreniyorum ki aynısını ben de düşünmüştüm... Ama sadece O'na bir bilet.

Bu denklik çok hoşuma gidiyor. Yan yana geçsek dahi birbirimizi tanıyacak durumda olamama hali bir yanıyla da pek eğlenceli geliyor. İki tarafın da aklında ne bir ses var ne de bir görüntü. O binada şahsen beni, sadece, konsere gelmiş tanıdıklarımın yanısıra,  bir süre önce aldığım, çok mutlu olduğum ve  unutulmaz anlar hanesinde olmalılar düşüncesiyle paylaştığım mektuplar nedeniyle tanışmak durumunda kaldığım, kurumun insanları tanıyorlar.



                                                                                          * *


"Merhabalar,

Blog sayfanızda Müdürlüğümüz hakkında yazmış olduğunuz yazılarınızı geç de olsa takip edebilme fırsatımız oldu. Temsillerimiz hakkında bu kadar eleştirel gözle bakmanız ve sitenizde yapmış olduğunuz yorumlarınız için müdürlüğümüz adına size sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. İletişim bilgilerinizi bizimle paylaşırsanız sizinle daha yakın ve sağlıklı bir diyalog kurmak isteriz. Blog sayfanızı Samsun Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü Halkla İlişkiler, FACEBOOK sayfamızda paylaştık. Bilgilerinize....

Tekrar teşekkür ederiz."



Bir teşekkür yanıtı yazıyorum. Ve ona çok daha anlamlı ve bir o kadar da zarif bir yanıt veriliyor!

"Merhabalar;

Yapılan sanatın, sanatçının ve bütün teknik ekibin asıl amacı olan izleyicisine bir değer katabilme çabasının, sizinle anlam kazandığını ve diğer izleyicilerimize de yaptığınız çalışmalar ile anlam kattığını görmek, bizim gurur ve mutluluk tablomuzun en güzel rengi olmuştur...

.......

Göstermiş olduğunuz duyarlılıktan ötürü tekrar, şahsım adına tüm Samsun Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü çalışanları olarak size müteşekkiriz. En kısa zamanda tanışmak ümidi ile..."



                                                                                        * *


Opera Bale'nin blogumu fark ettirmesi aslında benim hayatımın akışını değiştiriyor. Bir devrim başlatmıştım ama bu radikal vazgeçişlerle ekonomik tabanlı bir değişim içindi. Aynı zamanda da vicdani nedenlerle ilişki bazında en çok da küçük oğulu düşünerek ertelediğim, adına evlilik denen kurumla ilgiliydi. Ayrı yaşıyor olmak çocuklar için bir bitmişlik hali yerine bir umut taşıyordu, bunu hissediyordum. Bir süre bekledim, sonra bir avukat ihtiyacım olmadığı gibi kendimi savunacak bir durum da yoktu. Karşı tarafın Avukatı ki tanıdığım bir hanımefendiydi konuştum, ikinci duruşma öncesi kafam netti, durum ortadaydı, çocuklar açısından olumlu gelişmelere neden olmayacağını bildiğim hale katlanmanın da bir anlamı yoktu. İkinci duruşmada  karşının sunduğu gerekçelere gülümseyerek burada bir şey yok ki, deyip barışma önerisi sunan hakime, istemediğimi beyan ederek, sonlandırmıştım. Derdim çocuklardı!

Tüm radikal hamlelerimin taçlanmasına sebep olacak, hayatımın en büyük ödülünü yazılarımın paylaşılması sayesinde alacağımdan da, o an için haberim yoktu.

Ve günlerden bir gün şehirle ilgili bir yazımın altında yorum demeyi tercih etmeyeceğim bir mektup görüyorum. Çok hoşuma gidiyor. Bir yanıt yazıyorum. O anki, üst paragrafta değindiğim hayatıma bakınca hayalini bile kurmayacağım bir sürecin başlangıcında olduğumuysa bilmiyorum.

Sonra bir mektuplaşma süreci başlıyor. Gün içinde mektup üzerinden şahane, espirili, asla sarkmayan, ama tonları tutan iki insan arasında son derece medeni ve çok zarif bir iletişim başlıyor. Işıldıyorum. Epey bir süre sonra bir gün, merak ediyorum, bu iletişimin tadı bir yanıyla bana kaybetme korkusu da yaşatıyor, çünkü onunla aramdaki güven ilişkisi muhteşem. Ad soyad giriyorum nete ve ben için ete kemiğe bürünüyor; yüzünde kalbini görüyorum. Bir umudum olmadığı gibi bir beklentim de yok. Aramızdaki mektup arkadaşlığına ve şahsına çok saygı duyorum, asla bir yanlış yapmak ve onu kaybetmek istemiyorum.

Ekonomik kararlarım tek tek devreye girerken, muhteşem bir akıl sakinliğine kavuşuyor, ruhum eski coşkusuna geri dönüyor, kalbim fena atıyor.

Günler günleri kovalıyor...

O arada aynı salonda kimbilir kaç kez bulunuyor, belki önlü arkalı oturuyor, yan yana geçiyoruz. Hissettiğim şu ki yaşanandan çok keyif alan iki kişiyiz. Aşk, aşık olmak sözcüklerinin tanımlayamayacağı, onun çok çok üzerinde, çok özel, çok kıymetli, başka ve farklı bir duygu yaşadığımız. Bir eşikte olduğumu ve o eşiği geçtikten sonra benim bile tarif edemeyeceğim bir zaman dilimine varacağımı hissediyorum. Bu büyü bozulursa endişeleri yaşamıyor sürecin keyfini çıkarıyorum. Sonra o akşam geliyor. Konsere geleceğini bilmiyor ama gece yurt dışından gelecek konukları olduğunu ve onları karşılayacağını, gün içindeki mektuplardan biliyorum.


Konserin Ardından Eve Dönen Ben

Mektuplardan gündüz okuduğumda düz geçtiğim ama ipucu olan cümleyi saati kesinleştirmek için bir kez daha okuyorum. Serseri tarafım heyecanlanıyor. "Hımmmm gelecek yabancı akademisyen grubunu karşılayacak!" Bu serseri ruhumu iyice parlatıyor. "Serinkanlı halim sen neredesin?!" diye aranıyorum. Havaş'ın kaç saatte varacağını hesaplıyorum. Evime yakın ve hiçbir yöne sapmadan dümdüz gidebiliyorum! Uçak saatini biliyor, O'nun olacağı noktayı da kestirebiliyorum. Erken gideceğim, O'ndan önce orada olmak istiyorum. Rolümü iyi oynayacağımı biliyorum. O'nu ilk kez canlı göreceğim, yanaşacağım ve sanki benim de yolcum varmış gibi, servisin ne zaman geleceğini soracağım.

Hepsi bu!

Neden bu kadar üşüyorum ki?!!



Antrakt



TEFRİKA BÖLÜM  3



Sezen Aksu'nun bu klibini fikrime yerleştiren Sevgili Güzellikler Defteri'ne çok teşekkürler....

12 Mayıs 2021 Çarşamba

TEFRİKA BÖLÜM 1

9 yıl önce...

Bir Akşam.

İyiyim...

Hayal bir yol çizmişim, radikal.

Bir kaç yıl önceden beri, az insan, çok sanatla birlikte asfaltını döküyor, ilerliyorum...

Nereye varacağını bil-m-iyorum!..

Ölmek var dönmek yok!


                                                                                         *



Şimdi,

çalsın davullar açılsın sahne,

ve bir alıntı ile başlasın o halde birinci perde!



*


Belki de anlatmanın benim açımdan en zor olduğu gecelerden biriydi Carmina Burana Konseri... Şahane kelimesinin yetmeyeceğinin kesin olduğu, anlatılmaz yaşanır klişesinin belki de ilk kez gerçek karşılığını bulup değer kazandığı bir konser akşamıydı...

Bense, günlerimin hepsini Cuma'ya çeviren sebebimle aynı salonda, üstelik de aramızda bir sıra ve beş koltuk varken ve an itibariyle aynı havayı soluduğumuzun farkında değilken... uzun zaman sonra bir konser salonunda yalnız değildim.

Ve üstelik o gece, ufacık bir izden yola çıkarak tamama erdiremediğim şahane bir serseriliğe imza atacağımın, bu erdirememişliğe ertesi sabah sevineceğimin ve yine o gecenin sabahında; "Her halde bir insanın sahip olabileceği en güzel anlardan biri kendini, çenesi ve yanağı avuç içiyle yumruk olmuş parmaklarının arasındayken; en saf, en farkındasız bir tebessümle ve bütünüyle önündekinden kopmuş, bir önceki akşamı izleyen, hatta o akşamı bitimi upuzun bir şarap gibi gittikçe çoğalarak yaşayan bir vaziyette yakalamasıdır. Ben, kesinlikle yaşamın bahşettiği adamlardan biriyim, bu çok net. Sadece şu sabah yaşadığım, tarif etmeye çalıştığım ana bile asla paha biçilemez." cümlelerini kuracağımın da farkında değildim.

Ama kurdum!



Antrakt




*Alıntı buradan


TEFRİKA BÖLÜM  2

11 Mayıs 2021 Salı

Taze Fotoğrafa Geçmiş Düş-ünce


Çıplak omuzlar, mutfağa gitmiş bedenler, odaya dönmüş bedenler, çatal bıçak sesleri, parlayan kadehler, ufacık öpüşler, sandalyeye uzatılmış bacak, dışarı dönmüş yüz, uzatılmış bacağın üzerinde bacaklar, göğüse yaslanmış sırt, kulağa fısıldanan konuşmalar, boşalan kadehlerin çözen dozu, uçuşan duygular, saçlara dokunan el, lapa lapa yağan kar, taşkın ruhlar, kocaman öpüşler, sıcacık kapuçino, bol çikolatalı pasta, müzik, gece, ben, fotoğrafları çeken zaman. Tazelik kokusu... *

*Fotoğraf sabah erkeninden.



*2008


8 Mayıs 2021 Cumartesi

Karanlık Dükkânlar Sokağı'nda Kaybolmadan

"Yazarımız biraz kasıntı biraz arıza, cama buğu bırakmayı seviyor kabul, ben öbürlerine benzemem havası da atıyor. Onu ilk okurken başlarda kapılmış, sonra arkadaş olur muyum? diye düşünmüş, sonra olurdum ama enn arkadaş olmaz, enn arkadaşlarımla onu bir araya getirmez ama ıssız mahalle kahvelerinde onunla kahve içip donuk ruhundan çıkacak sözcüklerini dinleyip sohbet etmek isterdim. Bir Gençlik'le tanıdım onu ve yukarıdaki izlenimlerle birlikte bir başka tat olarak sevdim, bu kitabı da hakeza öyle... ve genel düşünceden bağımsız olarak gri alanda da olsa, her şey iyi giderken bu ne şimdi halinde de bıraksa...  finalde insanı auta da çıkarsa elinden tutup, dünyasını anlayıp, kalabalıklar içinde yalnız bırakmak istemedim.  Kabul etmeliyiz ki O da öyle biri işte!. Muhtemelen ben onu yalnız bırakmayacağım... Ve grisinin tadını farklı buluyor ve şefkat duyuyorum sanki. Vicdanımı off yapıp bir eleştirmen kimliği takınsam başka tabii ki... O nedenle üzerine yazıp da kamuya sunmadım."



Üst paragrafımı yakın zamanda iki ayrı yerde kullandım; ilki Sevgili Okul Arkadaşım'ın kitap üzerine yazdığı enfes yazıya yorum olarak ki Sevgili Leylak Dalı'nın katılımıyla yorumlar hanesinde çok hoş ve keyifli bir sohbet olmuştu ben için...

Aslında kimse olumsuzlamamıştı ama içimde bir ben var ki çocukluktan beri ötelendiğini ve yalnızlar dünyasında kaldığını düşündüğü kim varsa inadına arkadaş olur, onun tekliğinden iki kişilik bir kalabalık yaratır, aramızda oluşan güven mutlaka o zor  kilitleri açar ve ondan sonrası dibine varılmış  denizdeki istiridyenin içinden çıkan inci taneleri gibidir. Tüm bu deneyimlerime ve inançlarıma rağmen bu farklı haller genelde pek kabul görmeyeceği için tavsiye konusunda hep birkaç adım geride dururum.

Sevgili Ekmekçi Kız bu kitabı fısıldamamış olsa o keyifli yorumlaşma olmayacak, ben de bu kitabı almayacaktım, alsam da yazmayacaktım.

Şimdi düşünüyorum da... ve elbette şu satırları yazarken kitaptan anlar geçiyor aklımdan. Mesela daha önceden tanışıklığım olan ve üzerine çok tanıyan insan edasıyla cümleler kurabildiğim yazarın bu karanlık kitabı kapaktan itibaren 173 sayfa olmasına rağmen, sıklıkla geri dönüş yapma ihtiyacımdan kaynaklı olarak neredeyse 300 sayfalık bir kitap okumuşum hissi yarattı.

Bir labirent okuma diyebiliriz buna...

Bu bir sorun gibi gözükse de kitabı okuma ve daha doğrusu kurguya dahil olup ana karakterle birlikte izleri takip etme ve çözme arzusu, ben için çok da keyifli bir durum aslında! Kanımca bu zorlayıcı kurgu bir ustalık, bilinçli bir tavır.

Karanlık!


Çok isimli ve çok karakterli kitaplar başka ülkelerdense aklımdaki kalıcılıkları açısından okuma esnasında zorlar beni, bazen kim kimdi için geri döner, bakarım. Bu kitabın olay örgüsü ana karakterin yapısıyla o kadar ilişkili ki ve yazar bunu okuyucuya o kadar iyi geçiriyor ki mesela ben, bu gizemli karakterin yanında bir görünmez olarak aynı anlara kendimce sonuçlar üretebiliyordum.

Buna bir kanıt istersiniz elbette!.

Şöyle yanıtlasam bunu, desem ki bir dedektiflik bürosu var ve onun bir de çalışanı... Hımmmm... aklıma gelmişken ve unutmadan iki güzel şehriyle, kafe ve restoranları, cadde ve sokaklarıyla  Fransa var kitabın içinde. Ve ayrıca hem geçmiş hem de içinde bulunulan zaman dilimi... Giz var, gizem var ve bolca da karakter. Kafa karıştıran, beni zorlayan  dönüp arama ihtiyacı duyuran, karmaşık gözüken ipuçları... Elçilikler, belgeler...

Çok mu kafa karıştırıyorum?

Okumaya başladığımda uzun bir süre ben de kafa karışıklığı içinde kaldım. Yukarılarda da belirttiğim gibi sıklıkla geri döndüm. Ama bu hiçbir zaman kitaptan uzaklaştırmadığı gibi ana karakterin yancısı olarak onunla birlikte tahmin edip yanılarak, farklı insanlar tanıyarak, hatırlayamayarak, Paris sokaklarını arşınlayarak zaman geçirmeme neden olduğu gibi bir dönem hakkındaki meraklarıma da katkı verdi.

Tabii ki Paris'e gitmek, kitabın izlerinde dolaşmak arzusu da yarattı betimlemeler. Sonra heyecanın iyice yükseldiği satırların ardındansa final geldi. Yalan yok, bir görkem bekliyordum! Gerçi Sevgili Okul Arkadaşım'ın yazısındaki "İşte o bilmecenin ne olduğu, nasıl hatırlanacağı kitabın yarısından sonra biraz anlaşılır gibiydi, gel gelelim sonunda her şey çözümsüz kaldı bence ve tam bir huzursuzluk hissiyle, "eee, ne oldu şimdi" duygusuyla kapattım kitabı,"* cümlelerinden kaynaklı olarak bilgiliydim ve yüksek bir beklentim yoktu lâkin yine de boşlukta kaldım!

Sonra, "Eyy Sevgili Patrick Modiano, yoksa sıkıldın, daha uğraşmak istemedin ve bir an önce bitsin de kurtulayım tembelliğinin özensiz aceleciliği ile  gaz mı kestin?" diye sormak istedim.

Fakat sonra gerideki bazı izleri düşününce... bir sonuca bağladım, anladım ve askıdan indirdim zihnimi.

Çünkü bizi çözüme götüren karakterin kafasında da sorun var!




Ekmekçi Kız ile tanışmak için buradan lütfen

*Sevgili Okul Arkadaşım'ın yazısının tamamı da burada.


Kitaba fon olan tablo Ailemizin Ressamı'ının ilk tablolarındandır!

4 Mayıs 2021 Salı

Kopyala Yapıştır

... Bahçe kapısını da elimdeki ıslak mendille açıp, sokağa çıkıyorum. Sanki sokağa çıkmanın yasaklandığı bir günde yasağa inat kendini sokağa atmış cesur ve başkaldıran çocuk tadındayım. Elimdeki ıslak mendili sorumluluk sahibi, kurallara uyan bir çocuk gururuyla çöpe atıyor, kendimi bir filmde, bütün insanları yok olmuş bir şehrin sokağında yalnız ve tek insan gibi hissediyor, neredeyse "Ne oldu bu insanlara yahu?" diyecek kadar bilimkurgunun içine dalıyorum.

Çocukluk işte!.. *



... En bayıldığımız, yazı sabırsızlıkla beklediğimiz, tam geliyorken ve tadını çıkarmaya hazırlanırken Covid-19'unun hışmına uğrayan restorana da özlemle bakıyor, işte buna üzülüyorum. Muhtemelen geçen yaz en keyifli işlerimden biri olan, mesai bittikten sonra İskele Kafe'de oturup kitap okumak ve okurken de denizin ortasında kitaba ara verip dört bir yandaki manzaraların tadını çıkararak bazen bir şeyler atıştırmak, çoğu zaman da kahve içmekti ki muhtemelen o da yok, bu yaz...*


Yukarıdaki satırlar 2020 Mayıs ayından. Tam bir yıl sonra dün aynı hattın bu kez batı yönüne doğru yürürken çok uzakta sohbet halinde birkaç bekçi, kumsaldaki bırakılıp gidilen çöpleri toplayan bir kaç belediye görevlisi dışında, beslenme noktasına karnını doyurmak için gelen, karnı doyunca da sohbete daldığımız köpek ve bir yaş daha almış ben dışında yeni bir şey yok; vakit aynı, farksa şimdi tam kapanma dönemi!


Yazı bu yıl da elimizden kaçırıp gelecek yıla mı bakacağız?

Yoksa...

Bir kaç kopyala yapıştır daha mı yapacağız?


 

*Cümleler Mayıs 2020'deki duruma dair yazıdan

2 Mayıs 2021 Pazar

Bukalemun Okuma Fakat

Kapatma bu kez beni de kapattı sanıyorum. Bir türlü yazıya giremiyor, bir yanıyla da blog dünyasından kopmuyor, okuyor, bir daha okuyor, içimden o an geldiğince yorumlar yazıyorum ki bazıları epey uzun. E bunları yapabiliyorsam neden blogumda bir yazı yok, günlerdir? Hımmmm belki de değmez bir duruma fazlası ile değebilecekken boşvere bağladım da ondan.

Oysa dışarı çıkıyorum, sokaklar boş. Ama ben doluyum. Eğleniyorum hayatla ve şu yasaklı günlerle... Mesela önceki gün yasağın ilk günüymüş ama ben habersizmişim! Cuma günü yani... Çıkıp bir şeyler alayım diyorum, daha çok bahar tadını sevdiğim sokaklarda tozutarak, bunu kutlamak istiyorum.

Yolu uzatıyor ve Carrefoursa'ya varıyorum. Bu taze marketin raf düzenini seviyorum. Bir şişe şarap, bir şişe portakal suyu alıyorum. Giderken aklımda alacağım şarap netken, orada aklım çeliniyor. İşin aslı sonradan fark ettiğim üzere şarap rafının düzeni değiştiğinden onu eski yerinde göremeyince yok diye düşünüyor, Cabarnet Sauvignon, Shiraz ve Merlot üçlüsüne kapılıyor, hayal ettiğim, başka çeşitlerini deneyip sevdiğim ve hatta mekânında* şahane bir İzmir akşamı yaşadığımız markanın denemediğim şarabını seçtiğimi anlıyorum.

Bu yazıda kendisi ile ilgili bir fikir vermek isterdim ama henüz şişeyi açmadım. Ramazan geleneği olan bir ailede yetiştiğim için, inanca ve geleneğe saygı duyar, günahmışı hiç umursamaz ama  ramazan bitmeden de içkiye bulaşmam.

Ama polis bana bulaşabilir!

Aslında bu yazıdaki amacım fısıldanan  kitaplar serimden çektiğim kura sonucunda sırası gelmiş olan ve okuduğum kitabı yazmaktı  fakat, madem istemsizce uzattım yazıyı, kısaca polis- ben durumunu da anlatayım.

Dedim ya cuma başladığını bilmiyordum yasakların; işte o bilmez adam ara sokaklarda avarelik yaparak yürüdüğü için de farkında olamamıştı durumun, taa ki dönüşte ana yolu tercih edip eve daha yakın Migros'un önüne varana ve orada iki kibar, sivil ama polis yelekli adamlar durdurana kadar. İlk soruları kolaydı, ben bundan geçerim, diye düşünüyordum. Nereye gidiyor muşum? Sonraki ciddi "Kimliğiniz, lütfen." Elde bir tablet. Yine de telsizle merkeze vatandaşlık numarımı aktarma. Gelen yanıt sokağımın numarası. Sonra yine kibarca bir açıklama: En yakın markete gitmeliymişim. Teşekkür ettiler ve iyi günler dilediler. Bense büyük bir marketin çıkış kapısını tuzakladıkları için takdir etmedim değil kendilerini...

Sonra yol üstündeki peynircime dalıyor akabinde fırından iki pide kapıyorum. Dün yine çıktım tabii ki! Bu kez sahilden yürüdüm. Deniz öyle güzel sahil öyle hoş bir boşluk içindeydi ki o halin fotoğrafını çekip tek kare olarak blogda yayınlamak istedim. Kısmetse bugün bu yazıdan sonra çıkacağım ve ne günler yaşadık biz hatırası olarak belki bir iki satır yazıp bir gün yayınlayacağım.

Bugün aslında elimde yeni başladığım bir kitap var. Kuzeyli tabii ki... Fakat yazarı tanımıyorum. Ama bayıldım. Hem de çok bayıldım. Sonra... aslında bakmayacaktım ama merakımı yenemeyip kimdir diye nete baktım; bakınca bir ikileme düştüm çünkü elimdeki kitap bir üçlemenin ikincisiymiş ve yine anladığım yayınevi daha önce ikinciyi basmadan üçüncüyü basmışmış. Gördünüz mü aymazlığı? Biri ve üçü okuyan şimdi ikiyi okuyacak. Pöhhh!

Neyse ki ben avantajlıyım: Bayıldığım kitabı bıraksam diğerlerini alsam ve sıralı okusam diye düşünmedim değil ama biliriz ki tüme varım ve tümden gelim diye bir şey de var!

İşte ben ortadan başa, baştan sona diye yeni bir yola karar verdim. Bir yanıyla kitap beni aşka getirmişti, hemen bitirip yazarım ben bunu da demiştim ama....

Hımmmm... belli ki an itibariyle bir açmaz içindeyim, kısa keseyim ve asıl amacıma döneyim.

Kusura bakmayın lütfen, bu dilsiz mi acaba endişeleri yaşatıp, sonra birden konuşmaya başlayan çocuk gibiyim bu sabah; güneş coşkulu, gün güzel, çenemse farkındayım ki fena düştü.

Oysa ben, ben için çok enteresan bir okumadan söz edecektim, sadece. Hatırlarsınız fısıldıyan bloglardan kitaplar seçmiştim, işte onlardan en tereddütlü yaklaştığımı, hatta bayağı ön yargılı olduğumu, içimdeki ukalanın laf aramızda biraz burun büktüğünü okumuş, bitirmiştim. Fotoğrafını da özellikle bahçenin bahar yeşilliğinde çekmiş, başlığı yazmış, fotoğrafı yerleştirip öylece bırakmıştım. Ne yazık ki o arada içimde yazmaktan imtina eden bir tembel türemişti, o tembel fısıldanan kitaplar içinden birini daha bitirmişti üstelik! Aslında hiç de tembel değildi, işini sadakatle ve keyifle yapıyordu ama ilham bekleyen "yazar" kasıntılığı içindeydi belki de... bilmiyorum.


Şimdi!.. Gelirsek bu yazının ana konusuna...

Öncelikle kıymetli bloglardan Klio'nun Şarkısı'na teşekkürler. Ve onun nezdinde de kıymetli yazarı Sevgili Sezer'e...  Çünkü ben bu kitapla ve yazarla Sevgili Klio'nun Şarkısı'nda sıklıkla karşılaşmasam, Onun hayranlığının altını çizerek bir yazısının altına biraz da esprili şekilde, "Sayende bir gün İsmail Güzelsoy okuyacağım," diye yazmaz, O da -içinde endişe de barındıran cümlelerle- kitabı öneren bir yanıt vermez ve ben de o güne kadar adını duymadığım, muhtemelen rastlasam da ilgimi hiç çekmeyecek yazarın herhangi bir kitabını hiç bir şekilde almaz ve okumazdım.

Kesin!

Kitabı sırası gelince alıyorum elime. Ön yargım yerli yerinde. Çünkü bir ukalam var; öne atınca ukalam kendini, biraz takılır ve beklerim. O kendini beğenmiş beni küçümser, ama ben önce suyuna kapılıp tepki versem de kendime döner, anlayışla bakar onu da pek umursamam sonrasında.

Alınca kitabı elime, önce, "Kim bu bilmediğim, çok kitap yazmış yazar?" diyerek künyesini okuyorum. Ortak noktamız ilk satırlarda: Kars! Yazar oralı. Birinci golü attı...

Sunuştan sonraki ilk sayfanın ilk paragrafının şu cümlesi: "Aras Nehri, lacivert karanlığın içinde bir bütün olarak uzayıp giden iki ülkenin sınırını çizerek akıp gidiyordu." Ellerim havada, teslim oldum! Beni çekiyor kitap içine. Çünkü içinde Kars geçen ne varsa benim teslim bayrağını çekmem için yeterli! Üstelik kurmaca bir yerleşim var romanda, bir köy, coğrafyanın neresi olduğunu anlıyorum. Bir de onların deyimiyle ve t'si yutulmuş haliyle Doslar Kahvesi ve köyü. Sınırdaki askerler! Bir köprü ve iki taraf askerlerinin olağan protokol toplantıları. Aras'ın buzlarının altında da bir Abi. Dediğim gibi, beni teslim almak için bunlar yeterli. Kars yazılarımı okuyanlar bunu, Kars'ın benim için değerini, anlayacaklardır.

Arada bir içimdeki ukala kafa kaldırmıyor mu?

Hiç rahat bırakmıyor ki, bazen beni bile ele geçirip yandaş yapabiliyor. Bir zaafım var, onu biliyor. Fantastik kitaplara, masallar dışında uzağım, özellikle tercih ettiğim bir tür değil ve bilmeden okuduğum bu tür kitap sayısı çok azdır.

Bazen yazar İsmail Güzelsoy'u taklitçilikle suçlamıyor değilim, bazen zamanda yolculuklarını anlamsız buluyor, biraz ondan biraz bundan oh ne âlâ diye küçümsüyor, sınıfın çok zeki olmayan ama çalışkan, ondan bundan kaptığının orasını burasını alıp kendince bir farklılıkla yazan öğrenci konumuna taşıyorum. Yalan yok... Ama bir yanıyla bakıyorum ki meraktayım. Okuyorum. Görsel hafızam maşallah. Bir film izliyorum. Demek ki dil akıcı, betimlemeler mükemmel.

Bazen çok severek okuduğum ve en kitaplarımdan Benim Adım Kırmızı ile kıyaslıyor; "Bak ona özenmiş işte!" diyor, ukala. Ama ben tam o anda bir bakıyorum ki hooop bir zaman sıçraması daha... Yetişemediğim ama okuduklarımdan bildiğim bir siyasal çalkantı dönemindeyim. Bir gazete!

Sonra hooop bir zaman sıçraması daha... Sanki birbirinden kopuk insanlar dünyasında farklı zaman dilimlerinde farklı hikâyeler içinde absürt ama garip ki birbirinden bağımsız ama anlaşılır mekân ve zamanlarda dolaşıyorum. Arada kahkalar atıyor, bazen üzülüyor, bazen tırsıyorum. Ukalaysa, bunun bir fantastik kurgu olduğunu gözetmeden, benim gündelik yaşamdan koparak girdiğim kitaba kapılıp gidişime, ayar oluyor. Uyumlu ve okuduğundan zevk alan yanım ona müdahale ediyor, kafa tutuyor, işte o zaman dalaşmayı göze alamıyor, tırsıklaşıyor, bunu kendine yediremediği için "E ne yapalım oku bari," deyip kenara çekiliyor.

Derken hooop bir zaman yolculuğu, yer ve mekân değişimi daha...

Uzattım mı?

Daha da uzatabilirim.

Farkındayım!

Çünkü çok güzel bir deneyim, şahane bir arasıcak oldu ben için. 369 sayfalık, 1.Kitap, 2.Kitap, 3.Kitap ve kişilerinin adları ile bölümlere ayrışmış Değmez'i zevkle okudum. Onu büyüklere masallar diye tanımladım. İçerikleriyle dönemleri merak ettiren bu tatlı dilli ve çok karakterli romanın, bilgilenmek isteyenleri kaynak kitaplara yönlendirebileceğini de düşündüm. İlginç ve zevkli bir okumaydı, su gibi aktı. Başta da dediğim gibi bu tarz kitaplar ben için istisna, o nedenle tutkunu olacağımı söyleyemem. Üstelik aynı yazarda takılı kalmayı kişisel olarak sevmem, çünkü daha farklı yazarları tanımak isterim. Türü sevenler içinse biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum ki şu yazıyı daha uzatabilecek olmamı mümkün kılan nedenin; her bir olayını, ilginç karakterlerini ve satırını aklıma nakş etmiş olmayı, yazar İsmail Güzelsoy'un başarması! Çalışkan bir yazın emekçisi olduğu ve yazmayı sevdiği kesin.

Ötesi ise okura, bence okura ait bir durum...


*Mekân

Klio'nun Şarkısı ile tanışmak için buradan lütfen

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP