24 Mayıs 2021 Pazartesi

Sizi Sıradan Şeylerin Yaşandığı Bir Güne Götürsem...

Meraklı, dönem okumayı seven ve sabırlı okuyucuyum, diyebilenlerden misiniz? Hatta uzun bir ön girişle -ki o bu yazı- başlayan, kendisi de uzun olan yazıları merakla okurum, beni yükselteceğini  düşünür, bir kelâm da katsa çıkınıma, kârdır diyenlerden  misiniz?

Evetseniz, buyurun lütfen, değilseniz size kötülük ederek vaktinizi ziyan etmek istemem, zahmet verdiğim için özür diler, geldiğiniz için de çok çok teşekkür ederim.


Fakat tam da şu anda, "Ama merak da ettim şimdi," dediyseniz, bu yazıyı boşverip doğrudan en alttaki linke giderek o güne ulaşabilirsiniz. Lâkin okumaya karar verdiyseniz ve doğrudan linkteki o yazıya gidecekseniz de en alttaki içerikle ilgili koyu renkli açıklamaya bir göz atmanız yararlı olabilir!

Bu arada, genç bloggerlar devam eden yazıyı okumayacak ve buradan dönüp gideceklerse  hayatla ve yazmakla ilgili tutkuları ve bir hedefleri varsa eğer, aldığımız davetlerin bir kısmından söz ettiğim en alttan ikinci satırdaki ifadeler içinden altı çizili olan
şu yazımdaki ibaresini tıklayarak ulaşacakları yazının tamamını okumalarını öneririm. Eğer isterlerse de o yazının sonundaki linkten giderek bir başka deneyimin paylaşıldığı yazıyı...





Geçen gün bir yazım aklıma geldi, blogların kıymetli olduğu içeriklerin kurumsal kişilikler tarafından paylaşıldığı, hatta  Başbakanlık kanallarından içerik paylaşımı taleplerinin geldiği mektuplardan birine de olumsuz bir yanıt verdiğim yıllardan.* Film galalarına, yenilenmiş tiyatroların açılışlarına, sergilere ve hatta Yıldız Sarayı'nın restorasyonu sonrasındaki bir sempozyuma davet aldığımız, ardından da ünlü rehberimiz tarafından gezdirileceğimiz, ve o toplantıda hayalimde bile kuramayacağım insanlarla yan yana oturacağım bir dönemi de vardı, bu dünyanın. Gurur duyardık yazdıklarımızın paylaşılmış olmasından... Bu davetleri editörden ve Ara Sıcak etiketleriyle duyurmaya da bayılırdım... Elbette ki kasılırdım! Ama bir gün, Kenter Tiyatrosu'ndan gelen ve olumlu ya da olumsuz bir yanıt isteyen davet mektubundan o kadar etkilendim ki onu olduğu gibi ve doğal olarak Seni seviyorum, ifadelerinin de ilave edildiği şekliyle ama kocaman bir heyecanla Enn Sevdiğim Kadın'a gönderdiğimi düşünürken, Kenter Tiyatrosu'ndan gelen ve yerimin ayrıldığını belirten gülücüklü yanıtla gerçeği anladım. Çok hoştu yanıt, çok sıcaktı ve yüzüm kızarmış halde keyifle okumuştum. Bir şarap yazım mesela ülkenin en önemli markalarından birinin sahiplerinden bir hanımefendinin şahsi ve kurumsal twitter hesaplarından paylaşılmıştı... Bunun gibi neler neler...

Güncele ve siyasete dokunuş etiketli yazılar yazardım, tırsmazdım. Bir darbe yaşamış demokrasimiz anlamsız yasaklarla birlikte ucubeye dönmüş olmasına rağmen korkmadan yazabilirdik. Sonra usul usul bir şeyler değişmeye başladı. O güne kadar hiç görmediğimiz şeyler oluyordu ülkede. Birileri zaten barajla kısmen ucubeleşmiş parlementer sistemin altını iyice oyuyordu. Gazetecilerden başladı yıldırmalar... bazı blog yazarı arkadaşlarımız mahkemelerle uğraşmak zorunda kaldılar! Gençler ellerine verilen oyuncaklarla usul usul depolitize ediliyor, gazeteler el değiştiriyordu. Televizyonlar başka bir şeye evrildi.. Oysa biz alışkındık her hafta tüm siyasi liderleri açık oturumlarda hem de devletin tek kanallı ekranında tartışırken izlemeye... Çocuktuk. Sokaklar boşalırdı o akşamlarda... Kimse kaçmazdı rakibiyle tartışmaktan. Eğitimli ve kültürlü insanlardı. Herbirimiz dünya görüşlerimiz özelinde bir başkasını severdik elbette... Onlar ne kadar ağır laflar etseler de birbirlerine, belli bir kültüre erişmiş, eğitimli, dil bilen, yurtdışı görmüş, mesleki kariyerleri tepelerde insanlardı. Tartışmaktan kaçmaz, bunu kendilerini topluma ifade edebilmenin aracı olarak kullanırlardı. İzleyici sevmediğine, tarafı olmadıklarına kızsa da keyif alırdı bu tartışmalardan... Demokrasimizin kırık dökük kabul edildiği yıllarda bile en muktedirlerin dansöz şeklinde karikatürleri yapılabilir, bu ülkede, tirajları tepelerde mizah dergileri yaşayabilirdi. O siyasiler haklarındaki her türlü eleştiriye açık oldukları gibi, saraylarda oturmayı düşünmezlerdi. Özel uçakları yoktu, seyahatlerinde Türk Hava Yolları uçaklarını kullanır, maiyet gazeteciliği diye bir kavram oluşmadığı için de bütün gazeteciler ücretleri patronları tarafından ödenmiş biletlerle binerlerdi o uçaklara. Ellerindeki gücü kullanarak karikatürlerini yapanları ve haklarında yazanları  mahkeme kapılarına sürüklemeyi de düşünmezlerdi, o günün siyasetçileri... Ancak ahlaki sınırlar aşıldığında ve mesnedsiz suçlar yakıştırıldığında haklarını mahkemelerde arar, gazeteler de mahkeme sonuçlarına göre karar aleyhlerinde ise tekzip yayınlarlardı. Bugünküyle kıyaslanamayacak bir kuvvetler ayrılığı ve uygulanmasında kişiye göre sapmaları olsa da demokratik bir anayasımız ve kişilik haklarımız vardı. Barajsız seçim sistemi her oyu anlamlı kılardı. Seçmen asıl patronun kendisi olduğunu hissettiği gibi siyasiler de bilirdi bunu. Bakmayın yüksek barajı övenlerin koalisyon dönemlerini yermesine... İstatiksel olarak, çok partili demokrasiye geçtiğimiz süreçteki en yüksek kalkınma hızları hep halkın oylarının koalisyon ürettiği dönemlere aittir.  İşte, 40 yıl öncenin Türkiyesi'nden bugünlere bakınca, o gün karşı durduğumuz insanların bugün gidip ellerini öpesim geliyor, hatta her türlü eksiğine ve eylemselliğimize rağmen nasıl da kıymetini bilememişiz, diye düşünüyorum!



*Bahse konu gün çok sıradan ve önemsiz olduğu için, 40.000 kişileri aşmış çok daha önemli pek çok yazı karşısında 11 yılda okunurlukta  300 civarı kişi ile sınırlı kalmış. Bu rakam bir sitem değil, ülkemizin ne hale getirildiğine bir örnek... Üstelik ben tüm yazılarımı kendim için yazıyorum. Sayılar mutlu etse de bir hedefe yönelik hiçbir zaman yazmadım... Benim anı defterim, blogum. Olmasaydı bu olanak, bir defter alıp da tek bir satır yazmamış olurdum işin gerçeği. Blogları var  edenlere her zaman  duacıyım!


Yazı çok "sıradan" tanıklıklar içeren, gerçek isimlerle yazılmış gerçek olayları, kişileri ve önemli bir tarihsel sürecin bir bölümünü özet anlatır. Yazı, içinde bir çatışma anından söz eder, anın kısalığına dair ipuçları içine bırakılmış olsa da, okuyucunun zihninde o çatışma anını çok uzun ve zorlu sürmüş hissi yaratarak, büyütebilir. Yazının ana fikri çatışma değildir, çatışma döneme ait "olağan" bir fondur. Yazı anın içindeki çocuğun dilindendir; bu çocuk kadar, diğer çocuklarda da yaşanan anın korkuyla birlikte ne kadar uzamış olabileceğini, o baskı altında hızla akıldan geçenleri, sanmaları, okurken göz önünde bulundurmak gerekir. Dört bölümdür, daha önce okumuş olanlar bilirler! Okuma sabrı ister belki ve o dönem hakkında bir fikri olana da olmayana da birinci ağızdan, döneme ve insana dair bir şeyler katar, diye düşünürüm. Ne yazık ki bir proje dolayısıyla sıfır yazıyla geçtiğim yılda yazıda özet geçtiğim olayları ve daha daha çok tanıklıklarımı da yazsaydım ve yazmalıyım, diye düşünürüm. Çok az insana nasip olacak görevlerin bana verilmiş olmasından bakınca, dünyada bu şansa erişmiş kaç insan vardır, diye düşünmeden de edemem... Büyük bir davadan bahis de geçer yazıda, içinde o günün bilinen kişilerinden Fatsa olaylarının önemli kişisi Belediye Başkanı Terzi Fikri'nin ve dönemin idol pek çok isminin de olduğu kocaman yıllar süren bir davadır o... O günü yaşayan, politik duruşunu açık eder yazıda, ama farklı hatta bir yanıyla karşı cephede de olsalar insanların insan olabildiklerinin de altını çizer... Akisyon, döneme dair gerçekler içerse de yazının ana olayı ve öne çıkardığı dönemin gerilimli ortamı değildir. Başlığında vurgulandığı gibi ana aktör insana dair kıymetli bir duygudur. Dört bölümlük bu yazıya sabır gösterilebilir mi? bilmiyorum. Ama son noktasına varıldığında, verdiğiniz emeğe değeceğinden, okuyanı düşündürtüp bir şeyler kazandıracağından, onu biraz daha makul insana yanaştıracağından, eminim.

*Başbakanlığın söz konusu davetini  bağımsızlık tutkumun altını çizerek, gerekçelerimi de açıklayarak, olumsuz yanıtlamıştım. Bu dahil olmak üzere diğer bir kaç örnek daha merak edenler için  şu yazımdaki bazı paragraflarda, italik harflerle yazılmış olarak var.


Aksiyonlu Günler-Umur 1. Bölüm  içinse buradan lütfen

18 yorum:

  1. merhaba!
    son linki de okuyup geldim. yani uzun da olsa yazılanları okuyandanlardanım. 10 yıldır blog aleminde olsam da bahsettiğin
    blog dünyası işlerinden bihaberim. alexa mı blooxa mı nedir onlar. ya da
    gelenler ne kadar kalmış, günde kaç kişi bakmış merak etmem. yalnızca
    blogu açtığımda takipçim arttsın istiyordum. bir ara oturduğum ilçeye yakın blogçular toplanmışlar beni de davet etmişlerdi. tüm
    saflığımla katıldım. ben amacın yeni insanlar tanımak olacağını
    sanıyordum ama gelen bloggerlar -ki hepsi 20 yaş küçüktü benden-
    bir yerlerden reklam alma , ürün tanıtma peşinde oldularını
    gördüm. eleştirmiyorum bunu, bir tür iş sonuçta bu da ama
    benim blog yazma amacıma uygun değildi.
    sonuçta başbakanlıktan mesaj hiç bir zaman gelmedi ama gelse de
    dediğin sebeplerden kabul etmezdim.
    şu anda içimden geldiği gibi yazıyorum , blog üstlerine
    taşınıyorum mu bilemem ama çok da umrumda değil.
    ülkenin okuma durumu içler acısı. bir görüntüye bile artık saliselerle
    yarışarak bakılıyor. her şey gibi bu da tüketiliyor.
    gençler artık ne politikayla ne de yurtta olanlarla ilgileniyor.
    çok değişik zamanlar..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Günaydın,

      Merhaba!

      İlk başladığımda ki senden bir iki yıl önce sanırım, bilgisyarı bile yeni almıştım, internete ve bilgisyar dünyasına çok uzaktım. Bir sinema sitesinde film yazarak başladım ilk, sonra blog keşfi falan derken düzenli yazmaya başladım; bir yandan da öğreniyorum, o dönem çok ntelikli bloglar var ama... hem kendi aralarında hem de yazma konusunda çok aktifler ki sen de bilirsin. O zaman kolektif bir anlayış da vardı, sözünü ettiğim platformlar yazıları yayınlıyorken aynı zamanda bir tür blogcular derneği gibi işlevseldiler... Doğal olarak hedefi gerçekten yazmak olan insanlar birbirlerini bulabiliyorlardı. Dolayısı ile bu mecralar kurumların blogların gücünü farketmelerine imkan sağlıyordu. Sonra sonra bir çok blog yazarı kitap çıkardı ve sahayı terk etmeye başladı... Ben hayatını bir blogger olarak sonlandırmakta kararlı kalanlardanım:) Şimdi daha profesyonel kurumlar var, firmalar ve kurumlar adına takip yapan ve onlarla ilgili değerli buldukları yazıları onlara ulaştıran... Bloxo gibi yarı profesyonel birliklerin bir önemi kalmadı:) Ama hâlâ blog okuyan, takip eden bir okur kitlesi var, ne yazık ki bunların içinde gençlerin sayısı o günlerle kıyaslayınca çok az, gençlerin bir kısmı burayı biraz da sosyalleşme alanı olarak kullanıyorlar... Kızmıyorum çünkü içinde bulunduğumuz ülkede her şey başkalaştı, bunu biraz düşen eğitim kalitesi ile açıklayabileceğimiz gibi, bence benim ilkokul öğretmenim ve sen gibi öğretmenlerin ne yazık ki sayılarının okullarda azalması, bu niteliklere sahip yeni öğretmenlerin de ne yazık ki ideolojik sebeplerle ve dar kalıplara sıkışmış itaatkar insan yetiştirme mantığı yüzünden gözardı edilmesi diye düşünüyorum... Aslında kıymetli bir insan potansiyeli olduğu bu ülkenin, inkar edilemeyecek bir gerçek ki sanırım öncelikle şu yönetim sistemimizin normale döndürülmesi ve dünyaya açık, bilgi üreten, araştırmacı, bilgiyi doğru tüketen ve paylaşan insanların, öncelikle eğitimcilerin, önünü açmak gerek. Çok teşekkür ederim sana; bu benim için yorumlaşmanın ötesinde çok keyifli bir sohbet oldu:)

      Sil
    2. Ben teşekkür ederim :)

      Sil
  2. işaretliler okundu ara sıcakta moladayım:)

    YanıtlaSil
  3. Ahaaa böyle davetler mi varmış devlötümüzden zamanında. Tembel blogger olunca kaçırmışım bak. :)) Şimdilerde ise hepimizi bi güzel fişlemişler. Misal adı batasıca Feysbuk'a göre "Facebook'taki diğer insanların kötü amaçlı olduğu yönünde şikayet ettiği içerikler içerdiği için" blogumla ilgili paylaşım yapamıyorum. Ha yan tükkanları Instagram da boş durur mu? Profilimde sadece sayfa linki var diye işlem yapmamı tümden engellediydi de silene kadar izin vermediydi. Terbiyesiiiiz beeen, ne ayıp şeyler yazdıysam artık. Daha usturuplu blog sahipleri de var ama. Onları paylaşmak istediğinde ""kullanıcı platformu durdurdu: Kullanıcı Facebook platformunu kullanmayı durdurduğu için girişilen eyleme izin verilmiyor." mesajı çıkıyor. Ah yine terbiyesiz ben! :))

    YanıtlaSil
  4. Devletimiz hem akıl küpü, hem şair, hem de derindir, o zamanlar işte bakmışlar bakmışlar bloglarımıza, başı ezilmesi gerekeneleri zapt-ı rapt altına almak için sevecenlikle yaklaşıp şöhretinize şöhret katalım diye kanatlarının altına almak istemişler:) Sonra bamışlar ki bazıları kafa kaldırmayı düşünüyor, onları da kibarlıkla tırsıtmışlar, hatta bazılarını bu yaştan sonra kendimi açık edip de başıma iş mi alsam şeklinde düşündürterek cümlelerini alakasız yazılar içine saklamaya zorlamışlar:) Allahtan kapalı cümleleri anlayabilecek kadar zeki olanlarımız var işte; bir süre terbiyemize mukayyet olup yazmamız gerek, anladığım benim bu:)

    YanıtlaSil
  5. Çok tebrikler efendim. T.C. Başbakanlık BYEGM olsa gerek:)
    Blog yazmanın en güzel yanlarından biridir yazıların farkedilmesi. Ancak, linklerimizin tezlerde kullanılması kadar güzeli yoktur. Yazabildiğimiz sürece yazmak, terapi etkisi alıp mutlu olmak dileğiyle...

    YanıtlaSil
  6. Çok teşekkür ederim Sevgili Zeugma, evet paylaştığım linkteki mektuptan da anlaşılacağı üzere orası. Kariyerim henüz bir teze linklenecek seviyeye gelemedi, biraz daha gayret edersem ve daha çok çalışırsam belki; o tadı alanlara da şahsınızda saygılarımı sunar, selam ederim.:) TRT Ankara Radyosu'na kadar şimdilik kariyer:)

    YanıtlaSil
  7. Sevgili Okul Arkadaşım,

    Bloguma bir çeşit günlük gibi davrandığım, gündelik hayat şeylerini (gailelerini, yaşantılarını vs.) paylaştığım için olsa gerek, pek kimselerin dikkatini çekmedim bugüne dek. Öyle kendi kendime yazıpdururum. :) Okuyanlar sağolsun.
    Eskiden yazan bir blog arkadaşım, "içine yazılar yazdığım bir şişeyi denize salıyorum, burayı okuyorsanız onu siz bulmuşsunuz" derdi. Benimki de o hesap, şişeyi kim bulursa...

    Bu arada, yazıya bağladığınız aksiyonlu günleri daha önceden okumuştum, ben mi buldum siz mi bağlantı vermiştiniz hatırlayamadım.
    Ne günlerdi o günler, diyerek satırlarıma son veriyorum.
    Baki selam. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Okul Arkadaşım,

      Bilinçli değildik hepimiz elbette blog yazmaya başladığımızda ki ben film yazılarımı bir yazımda bahsettiğim gibi taşıyarak ve sonra devam ettirerek girmiştim bu dünyaya; sonra tiyatro, işte opera bale falanla devam etti, o dünyalardan insanlar kolay ulaşabiliyorlardı ve o zamanlar bir kez daha tekrar edeceğim üzere google henüz kapitalist zihniyete ulaşmadığı için bu yazıları önlerde indexliyordu, mesele bu aslında... Kurumlar da bedava reklamları için atlıyorlardı bunların üzerine ve bir halkla ilişkiler çerçevesinde blogları kullanıyorlardı:)

      Aksiyonlu günler-umur, blogdaki seçki başlığı altında var, belki oradan ulaşmışsınızdır, hatırlayamıyorum ama belki de bir yazının içinde paylaşmış olabilirim.

      Evet kesinlikle ne günlerdi... yazıda bahsettiğim 17 yaşımda etrafımın çevrilmesi olayını da bütünlük açısından tamamlayıcı olması için kısa zamanda yazmayı düşünüyorum ki oradaki bazı karakterlerin ileriki yıllarda nereye vardıklarından da söz edeceğim, yer yer de o günlere döneceğim sanırım:) Ben de kahve eşliğinde bu keyifli iletişimi sonlandırırken, görüşmek üzere, diyorum.

      Bilmukabele:)

      Sil
  8. Bahsettiğin zamanların siyasetçilerinin televizyon görüntülerine ya da eski siyasi karikatürlere rastladığım zaman onları aynen Orhun'a gönderiyorum "Eskiden durum buydu" diye. Söyleyecek ve üzülecek şey çok... Neyse...
    "Umur" başlığı altındaki dört yazıyı okudum. Heyecanlandım demeyeceğim, bende baskın olan duygu hüzündü. Özellikle 3.yazıdaki sözlere gönülden katılıyorum. Bu ülkenin gençleri güzel günler görsün.
    Kalemine sağlık. Dolu dolu bir hayattan süzülenleri okuyana yaşattığın için:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim güzel sözlerin için Sevgili Sezer, evet o günler bugünden bakınca fazlaca hüzün içeriyor. Mümkün olduğunca o kısma girmek istemiyorum ama sanki bir masalmış gibi unutturulan o günleri de yeni nesillere anlatmak açısından sorumluluk olarak alıyorum. Bu tür yazılarımdan birinin altını çok kıymetli bir öğretmen yazdığı yorumda bunları anlatmanın tarihe bir sorumluluk olduğu noktasında bir vurgu yapmıştı. O çerçevede ara ara yazmaya devam edeceğim sanırım:)

      Sil
  9. Uzun upuzun da olsa; belki tanış olmanın verdiği bir gururla -eh hadi klasik itirafımı ve son noktada tespitimi de söylemeden geçmiyeyim - "adam yazıyor ama ne yazmak" halini de duyguma ekleyerek, akıp giden kelimelerin peşi sıra gidiyorum, istemsiz bir sürükleniş gibi sonra bir kırılma noktası: merak.
    Sen bunu öyle iyi kotarıyorsun ki... O noktadan sonra hayal ve gerçek içiçe geçiyor.
    Velhasıl kıymet bilinir elbet, kimi zaman davul zurnayla, kimi zaman sessiz ve derinden.
    Senin yazma biçiminin tarihin izlerini taşıyan hali öyle kıymetli ki...
    Hep yaz.

    YanıtlaSil
  10. İkinci yazma dönemim başladı sanırım, üstelik şimdi daha keyifle...

    YanıtlaSil
  11. bir kamp çadırının içinde uzanıyorum. dalgaların sesi ve zifiri karanlık sarmalıyor beni. aklıma nedensizce fuayeden yazılar okumak geliyor ve işte buradayım. kelimelerin telaşlı ama bi o kadar da sakin akışı arasındayım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fuayeden Yazılar zıp zıp zıpladı! Ne kadar sevindik O ve ben:) Kalemine ve minicik videolarını ve inceden mizahına bayıldığımız, doğayla içiçeliğine -bir yandan kıskanıp- fazlasıyla özendiğimiz ve keşke daha çok yazsa diye de özlediğimiz Sevgili Burcu, nasıl mutlu etti acaba bizi? Hem de bir kamp çadırından! Vaayy be:)

      Sil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP