31 Ocak 2020 Cuma

Benim içim sıkılamaz mı?

Pazartesi


"Bin türlü kararsızlıkla dolu bir sabaha ulaştım hamdolsun, ki geçen hafta sonundan beri bir kayıp hafta ben için diyebilirim; bir keyifsizlik, bir buçuk hastalık, bir isteksizlik sorma gitsin.

Dün bile, öyle böyle işte!.. Bu sabah da bir şehre ineyim, bir inmeyeyim hali, bir tembele bağlayıp sığıntı sığıntı yaşama isteksizliği ki sorma.:)

Çektim kılıcımı sonunda, dedim bana bi daha geçen hafta sonundan başlayıp bugüne değin süren günler bahşetme Rabbim, bozuşuruz.:)

Bir satır yazma isteği yok yahu, coşkulu bir yaşanmışlık yok, sanat faaliyeti yok... Kuşandım kılıcımı ve çıkıyorum cenge; önce sırf iş olsun diye Atasam'a gideceğim aktarmalı, çıktımı alacağım, oralarda ya da adı batasıca AVM'de bişiler atıştırırım; belki de oradan eczaneye bağlar, Oğuz'a uğrar, oradan Çiftlik, Hakan, Meydan falan yapar, yeni AVM için Türk-iş'te iner, sonra da bu cenaha doğru yürürüm. İş paydos! Yüreğim ne derse o! Yeter laaaannn gelmeyin üstüme, naramı da atarım!:)

Kolay, afiyetli, neşeli bir hafta olsun, kumbaralarımız neşe ile dolsun, taşsın inşallah...:)

Öyle işte!

Yolcu, ellerinizden öper az sonra yola çıktı."

Diye yazdım, göndere bastım ve koyuldum yola.

Bir kahvaltı kararsızlığı yaşasam da istasyona doğru yürürken netleşti kafam, bir grip başlangıcında gibiyim geçen cumartesiden beri, ayarlarım bir türlü yerli yerine oturmuyor. Bir tavuk suyu çorba ile başlayalım o halde. Mahallemizin kadim esnaf lokantasına uğruyorum, çorbama bol limon, az karabiber, çok az da pul biber atıyor ve güne şifalı bir başlangıç yapıyorum. Trendeyim, yanımda güzel de bir kitap var, elim gidip gidip geri geliyor. Cumhuriyet Meydanı'nda iniyorum. İlk adım iskelesine doğru yürüyor, çok uzun zaman sonra manevra yapan bir trenle karşılaşıyor, onun geçişini bekliyor, buna da seviniyorum. Fuarlı yıllara bir özlem selamı çakıyorum ki tam da üst geçidin olduğu noktadayım; ahşap merdivenli köprünün üzerine çıkıp, altımızdan geçecek trenin tadını çıkardığımız çocuk zamanda... Rus Pazarı'nda tur atıyorum, cıvıltısızlığı memleketin hali ile ilgili ip uçları veriyor. Çıkıyorum pazardan aydınlık ve güneşli güne yeniden, bu kez minibüse biniyor, Atasam istikametine doğru gidiyor, ırmak boyundaki ağaçlara seviniyor, coşkuyla bir oraya bir buraya savrulan serçelerin bu afacan haline bayılıyor, sekreterden kontrol sonuçlarımın çıktısını alıyorum. Durumun normal olduğunu biliyorum, telefonla almıştım bir hafta önce zaten. İş olsun diye geldim!

Sonra bayıldığım coğrafya boyunca yürüyor, kendimi başka bir şehirde gibi sanıyor, enn sevdiğim kadına buraları gezdirmeyi bir kez daha düşünüyorum. Irmak boyundaki banklarda ve ağaçların altında kitap okuyup bir şeyler atıştırmayı seveceğini, Derebahçe'nin köy ve mahalle izleri bırakan evlerine, sebze ekili bahçelerine, sokaklarına, internet üzerinden ürün satan saklı yedek parça dükkanına ve doğal halle çelişseler de modern kafelerine bayılacağını biliyorum. Küçük koruyu şimdilik saklı tutuyorum. O ara bir teyze ki manav teyze, kamyonetin üzerindeki muz kolisini yere indirmemi rica ediyor; kucaklıyorum koliyi, o ara teyzenin manavını görüyorum, oraya kadar götürebileceğimi söylüyorum ve götürüyorum. Allah razı olsun, diyor, teşekkür ediyor. Hayırlı işlerin olsun, diyorum teyzeye.

Yürüdüğüm yol üzerinde O'na ayrıca ve özellikle göstermek istediğim bir kahvehane var ki bir an fotoğrafını çekip, mekanın altını çizmeyi düşünüyorum ama bundan hemen vazgeçiyorum. Fakat durup, bu özel mekana doğru bakarak bir ön izleme yapmaktan da kendimi alıkoyamıyorum. Ağaç altı köşe masalardan birinde, İngiliz tuğlalı bu şirin mekanın duvar dibinde, yolu seyrederek çay içerken görüyorum kendimizi ki tam o an bayılarak okuduğum Ben û Sen'den izler ve onun müdavimleri geliyor aklıma... Alın işte bir GYM Center ve de sauna daha! Şu kadim balıkçının şık restoranında, arka camın önündekilerinden, mahalle ve demir yolu manzarasına mazhar bir masada, uzun ufuklara, görkemli dağlara bakar gözlerle taze balık yemek nasıl olur? Hımmmm güzel olabilir, alkolsüz olsa da mekan.. Bir kaç dakika önce önünden geçtiğim ve her daim bayıldığım sürpriz bir noktadaki küçük kahveci dükkanına, O'na kahve almak için uğrasam mı diye düşünüyor, bundan vazgeçiyorum. Kırmızı ışık yeşil olduğunda bir elindeki bastondan destek alarak çok ufak adımlarla karşıya geçmeye çalışan amcaya yardım edebileceğimi söylüyor, o onaylayınca boştaki koluna girip kırmızıya evrilmeden ışık, onu karşıya geçiriyorum. Ne de güzel gülümsüyor! 56'lara doğru sapmayı düşünüyorum varınca kavşağa, buradaki canlılığa bir nebze seviniyorum. O tarafa yürümekten vaz geçiyor, eski Tekel binalarından adliyeye evrilen yeşillikli alanı bir kez daha beğeniyor, bölgeye kattığı canlılığı onaylıyor, yayalara öncelik tanıyan taksi şoförüne elimle selam verip teşekkür ediyor, ev şirinliğindeki küçük kafenin su börekleri ve de karalahana çorbası bir kez daha aklımı alıyor ama ben gülümseyerek eczaneye giriyorum. "Çocuklar gribim desem değilim, yandım bittim desem o da değilim ama yine de bir şey var, bir enerji yoksunluğu içindeyim. Bana bir şey önerir misiniz?"

"Herkes aynı."

Güzel cevap. Aile doktorumuz Oğuz'a danışmaktan vazgeçiyorum. Eski ve kadim pastane Efes'te salep içme fikrim var. Vedat'a uğruyorum, sigorta acentası, elimizde büyüyenlerden, eylem maceralarımı dinlemeye bayılan miniklerden ki şu ana yolda saman eylemi gecesinin tanıklarından biri kendisi. Henüz işe gelmemiş, çocukluk, ilk gençlik arkadaşlarımın, bizi ağzı açık dinleyen en küçük kardeşi; sarışına yakın kumral, renkli gözlü ve üç çocuk babası bir genç adam şimdi. Benimle özellikle tanıştırdığı bir voleybolcu kızla çıkardı ve onunla da erken bir yaşta evlendi. Mesutlar.

Önceki ve takdir ettiğim başkan döneminde hoş bir açık hava AVM'si şeklinde düzenlenen, bu durumu da zaman içinde işsizliğin nedeni sayan bir avuç esnaf ve 400 kişi toplamlı bir anket sonucunda yeni belediye başkanı sayesinde tekrar trafiğe açılmasına karar verilen ve biz kuşağı için çok ama çok özel bir anlamı olan İstiklal Caddesi'nde (Çiftlik) yürüyorum. Efes Pastanesi'nin önüne vardığımda bir iki yıl önceki halinin aksi soluk, ışıksız ve silik şu anki durumu üzse de beni yine de içeri giriyorum. Yanılmıyorum; maalesef ki Efes'te salep yok, hayat da! Üzücü bir durum, canı gitmiş gibi sessiz bir pastane. Memleketin durumu benden beter yani! Mado'nun önünden geçerken geleneksel salep afişi dikkatimi çekiyor, ama inancım sıfır. Önce dış masalardan birine oturuyorum, ısıtıcıya bir tık uzağa... sonra içeri geçmeye karar veriyorum.

"Bir salep lütfen."

Bir küçük kap dövülmüş ceviz ve yine aynı ebatta bir miktar kuru üzüm, bir küçük zencefilli kurabiye ve bolca doldurulmuş mini tarçın kabı ile hoş bir sunum. Ama şeklen geleneksel, yoksa mikrodalgadan geçip de geliyor. Olsun, ben gelenekselin tadını çıkarıyorum; bir kaç kaşık öğütülmüş cevizi içine atıyor, biraz üzüm ilave ediyor ve usul usul karıştırıyorum, sonra da üzerine bolca tarçın serpiyorum. Sonrası eğlenceli bir oyun; kah kaşığı daldırıp üzüm, ceviz, tarçın ve salep birlikteliğinin tadını çıkarıyor, bazen de doğrudan fincanı alıp yudumluyorum. Mekan hoşuma gidiyor ve bana da gelişimim konusunda iyi geliyor.

Varıyorum Hakan'a. Epey kalıyorum orada. Hakan fotokopi işi ve toner dolumu yapıyor, elimin değdiği çocuklarından sanayinin. Aynı hatayı sürekli yapıyor, dertsiz başına kesin bir ortak buluyor, sonra kesinlikle sorunlarla ayrılıyor ama yine de bir şekilde yükseltebiliyor kendini. Her zamanki gibi demiştin abileri dinliyorum. Çıkıyorum oradan ve bu kez caddeyi geri doğru yürüyorum, Et Lokantası'na uğrayacağım, kesin. Deva İşkembecisi aklımı çelmeye çalışsa da Et Lokantası'ndayım. İki kişilik masalardan birine oturuyorum. Bir kadın grubunun yemeği var sanırım, lokanta canlı. Şehrin kadim yıllardan bu yana en iyi öğlen menüsü çıkaran üç üst segment lokantasından son kalanı. Ötekiler Cumhuriyetle yaşıt Cumhuriyet Lokantası ve Oskar ki artık yoklar. Bir sürü yemek içinde kararsızken dolmalar gözüme çarpıyor. Patates püresi de hemen yanındaki Rostoyu işaret ediyor ama?!.. 

"Karışık lahana sarma, yanına da bir miktar yoğurt lütfen!"

Tadını çıkara çıkara yiyorum dolmaları; bir eski zaman filminin lokanta sahnesindeki adama özenmiş genç çocuk gibi ki lokanta zaten hoş bir şıklığa sahip, beyaz tabakların üzerine hoş bir dizaynla yerleştirilmiş kolalı peçeteleri olan nadir yerlerden biri. Eski usul soylu bir Lokanta yani. Cumhuriyet'i örnek alarak bu mekanı yaratan ama asla Cumhuriyet yapamayan Ulutan Abi'yi de saygıyla anıyorum. Tadım gittikçe yükseliyor. Usul usul fabrika ayarlarıma dönüyor gibiyim.

Minibüsten tam da Armada 1 Özel Kız Öğrenci Yurdu'nun önünde iniyorum. İçeri süzülüyor ve güzel müdiresi, çok da sevdiğim komşum Saadet Hanımın karşısına çöküyorum. Kulak çınlamamın ve doğrudan ayaklarımın beni içeri taşımasının sebebi de anlaşılıyor. Çalışanlarından tatlı bir genç kız hafta sonu Sinop'a gidecekmiş ve benim yazımdan notlar çıkarmış kendine. Çaylar geliyor, konu konuyu açıyor ve gün akşama varıyor. Şimdi daha da iyiyim. Eve geçiyor, hiç alakadar olmadığım işimin son haline bakıyorum.


Dün Pazar

Aslında arızanın başladığı cumartesinin haftasındaki pazar günü başlamıştım kendimi iyileştirme programıma. Şu geçtiğimiz pazar yani. Önce yeni keşif noktalarımdan birine pazar pidesi keyfi için gitmiştim.

"Bir açık kıymalı ve yumurtalı pide lütfen."



Mekanın kış bahçesindeyim, bu ikinci gelişim ve ilk geldiğimde hem pidesini hem mekanı, hem de çalışanlarını sevmiştim. Türkçeyi tatlı dille konuşan güleryüzlü, sempatik ve bunda da samimi genç kız istersem üst kata çıkabileceğimi söylüyor; bu bölümü sevdiğimi ve burada kalmak istediğimi belirtiyorum. Sanırım garson problemi var ve bu nedenle de müşterileri bir arada tutmak istiyorlar. Sakıncası varsa yerimi değiştirebileceğimi söylüyorum ki bir genç çiftin özellikle kadın olanı istemesine rağmen üst kata çıkardılar ki olaya müdahil oldum. Ben, dedim, buradayım işte! Erkek garson fırsat vermedi, onlar da diretmediler. Sonuçta benimle ilgilenen genç kız, bir sakıncası olmadığını ve kalabileceğimi söylüyor. Onun incitilmesini istemiyorum.

Önce keşkeğimi ve salatamı getiriyor, turşuyu istemiyor ve geri yolluyorum. Tüm bu süreç içinde de kitabıma göz atıyor, bir yandan da enfes keşkeğimin tadını çıkarıyorum. Pidem çıtır çıtır ve ince bir hamur, son derece iyi kavrulmuş, soğanı kıvamında lezzetli bir kıyma ve tam da olması gereken kıvamda bırakılmış yumurta ile gelen şahane bir pide. Bir fincan çayla birlikte onun da tadını usul usul çıkarıyorum. Ana caddenin ardında tam köşebaşındaki, ağaçlar içinde apartman olmayı bekleyen son evlerden biri manzaram. Köydü burası yahu, hem de ne güzel bir köy! Naz bir kaç yıl önce, ben inşaatları bitirmek üzereyken tam, sormuştu, kaplumbağaları... alıp eve getirdiğimiz kaplumbağaları; nereden almıştık dayı, diye. Burnumuzun ucundan, demiştim.


Bir çay daha içip, ödememi yapıp, ustaya teşekkür ediyorum. Geçen geldiğimde bir kadın elinden çıktığını düşünüp de kim yaptı diye sorunca keşkeği; pide ustasının elinden olduğunu öğrenmiş ve çok başarılı bulduğumun altını çizmiştim, dolayısı ile teşekkür doğrudan ustaya bu kez. Tatlı ve Türki Cumhuriyetlerden olduğunu düşündüğüm garsonum diğer arkadaşları ile yemekte, uğrayıp bizzat ve bir kez daha teşekkür edip ona, çıkıyorum caddeye. Bir Forrest Gump efekti var bende, o ataletten kurtulmak için elimden geleni ardıma koymuyorum ve uzun bir tura çıkıyorum, Cağaloğlu'nda. Bir kaç yüz metre sonra, geçen yıl çocuklarla gittiğimiz, çok sevdiğim, dış masalarında oturduğumuz ve geçen günlerden birinde oraya gitsem dediğim kebapçı dükkanının kapandığını görünce üzülüyorum. Oysa ne kadar çok kapanan yer görüyorum! Sonra ara caddelerden dönüyorum, fitness salonlarının çokluğuna bir kulp takıyorum; yeni sosyalleşme alanları! Hiç değilse sanal değil! Sonra bölgedeki değişim hızını düşünüyorum; dünyanın gelişmiş tüm ülkelerinde yüz yılda oluşmayacak yapılaşma ve hızlı değişimin on yıllarla ifade buluşuna şaşırmıyor ama insana uzun yaşıyormuş hissi verdiğini düşünüyorum. On yıl öncesini biliyorum ama sanki gerçekten yüzyıl önceymiş gibi uzak hissediyorum. Usul adımlarla ara sokaklardan eve doğru yürüyorum. Sahilde bir tur atıyor, eve ve kendi banklarıma varmadan ama mıntıkamdaki bir banka oturuyorum. Güneş güzel, martılar pür neşe. Açıyorum kitabımı.


Tam başlıyorum okumaya ki bir kadın sesi, "Buraneros." Kafamı kaldırıyorum ki burnumun dibinde bir genç kız ve bir köpek. Gülümsüyor. Bir de adımı seslenen kadın. "Figen!"  Boşananlar kulübünden, çocuklarımın annesinin arkadaşı, büyük oğullarımız aynı sınıftaydı ayrıca, hatta bebeklik arkadaşıydılar. Bir kaç gün önce daire bakıyorlardı ve sevdiğim, kendi işlerimizi de verdiğim emlakçıya yönlendirmiştim onları. Köpeği tutan genç kız gelini, ufak tefek tatlı bir kız. Yeni aldığı deniz manzaralı bize de yakın daireyi konuşuyoruz, iyi yaptığını söylüyorum; mutfağın duvarını da yıktırmış. Salona açık ve deniz gören mutfak! Ucuza aldığının altını da ayrıca çiziyorum. Biraz daha sohbetten sonra vedalaşıyoruz. Kitabı, duraklama döneminde olduğum için gıdım gıdım okuyorum, normalde bitmiş olması gerekirdi ama bu yavaşlık da hoşuma gidiyor çünkü kendimi uzun süredir Cezayir'de yaşıyormuş gibi hissediyorum. Genç bir kadın yazar Kaouther Adımı, Fransa'da yaşıyor. Kitabın baş kahramanı bir kitabevi, Vraies Richesse. Üstelik zamanlar arası yolculuklar tadından yenmiyor. Üstelik bildiğimiz tanıdığımız pek çok yazar var öykünün içinde... Bir de günlük var; arada bir önümüze çıkan ve güzel izler bırakan. Fakat bu zaman yolculukları çok güzel ve de çok zevkli; bir bakıyoruz yıl 2017, bir bakıyoruz yıl 1938. Satır satır yaşadığımı rahatlıkla söyleyebilirim kitabı. Öyle uzun bişi de değil, 186 sayfa ki şu yazıyı yazarken hala bitirmemiş durumdayım. Son yüzyıldır O'nu, kitabı ve Cezayir'i yaşıyorum sanıyorum. Eğri zamanıma doğru denk gelmiş bir kitap diyebilirim. Beni mutlu ediyor. Bir fikir veriyor, bir hayal kurduruyor. Gözüme kestirdiğim bir yer de var!


Birazdan toparlanıyorum, eve doğru yönelirken güneş aklımı çeliyor, martılar ve sahil, güneş, babamın ağaçları, açıktaki gemiler ve iskele kışkırtıyor ve yürümeye karar veriyorum. Yeni ve kocaman kahve mekanı açılmış, bir tane açılmak üzere ve devasa bir tane için de cooming soon levhası asılmış ama biraz daha dekorasyon işi var. Ellerinde kahve bardakları ile şu güzel mahallenin, havanın, denizin, sohbetin tadını çıkaran insanlar... Ne güzel! Dönüyorum ve bir süre sonra yürüyüşe çıkmış erkek kardeşimle karşılaşıyorum; yeni açılan AVM'ye gidiyor. Pazartesi günü gitmeyi düşüneceğim ama sonra bundan vazgeçeceğim AVM'ye, City Mall. Bir an tereddüt yaşasam da yol gözümde büyüyor. Biraz daha banklar, biraz daha kitap...

Şimdi evdeyim, salona açık mutfağımdan denize bakıyorum. Elimde bol limonlu sıcacık ve de şekersiz bir kant. Altındaki tabağa boşaltılıp soğutularak içirildiğim kant yıllarımın uzağında bir yaştayım. Gülümsüyorum.

Bir de Seni özlüyorum.



*Devam yazısı: Hayaller Gerçekleşmelerin Önizlemesidir!


14 Ocak 2020 Salı

Füruzan'dan Özür Diliyorum Bir De La Gomera İzliyorum

Bir türlü elim gitmiyordu, sebebi ne onu da bilmiyordum. Düşünmüyordum da! Tamam yerli yazarlara mesafeliydim, dünyayı merak ediyordum. Üstelik daha ortaokuldayken -2.sınıftayım diye yazmışım kitaba- iki ciltlik, 1237 sayfalık koca iki tuğla Sefiller'i yalayıp yutmuştum. Neredeyse, gençler için kısaltılmışı olmasa  arada bir göz attığım Das Kapital'i dahi yalayıp yutacaktım fakat onca kitaba rağmen, şu yaşa kadar bir Füruzan okumamıştım, okumuyordum. Onun kitaplarından yapılmış film izlemişliğim de vardı üstelik. Ve üstelik ağırlık yabancılarda olsa da hiç yerli yazar okumuyor değildim. Mesela kullanmaya bayıldığım günün ruhları dürtükleyen saatleri ifadesi Adalet Ağaoğlu'nun yıllar önce okuduğum Romantik Bir Viyana Yazı adlı ben için muhteşem, tadı kalıcı romanındandır.

Derken bir gün İstanbul'da, Haydarpaşa Garı'nda, kitap fuarında,* Kadıköylü olduğunun altını sıklıkla çizen, o an için hâlâ  tek bir kitabını bile okumamış olduğum Füruzan, duygulu, sıcacık ve etkileyici bir üslup ve küçük bir kız çocuğu tazeliğinde, doğrudan yüreğe işleyen kelimeleriyle yaptığı kısa konuşmasıyla bir anda ruhumu ısıtıverdi, ele geçirdi! O duygu, o güzel ve içtenlikli kelimeler şırıl şırıl yüreğime akarken, o küçücük kıza, o naifliğe koşup sarılasım da geldi. Buna rağmen her kitap siparişimde listeme bir kitabı giriyor fakat daraltma yapınca da ilk çıkanlardan biri o oluyordu. Sonunda, en son siparişimde, kısalığını da gözeterek bir kitabını siparişe ilave ettim!


Enn sevdiğim kadın geleneksel bir yemek için Ankara'da. Sırt çantama önce büyük fotoğraf makinesini ve biri bitmek üzere olan iki kitabı atıyor, sonra büyük makineden vazgeçip biri L23 olmak üzere iki küçüğü alıyorum yanıma. Trendeyim. Sınavları biten öğrenciler memleketlerine dönünce, futbol maçı da yarın olunca yolculuk sakin; açıyorum bayılmakta olduğum kitabımı, kaldığım yerden devam ediyorum. Güzergâh artık malumu üzere, çok zevkli. Hava soğuk fakat güneşli. Gözlerimin içinde, önceki gitmelerde aklıma yazdığım su böreği dilimleri dönüyor. Bu kez çay ama! Kahvaltımı orada yapacağım.

Trenden inip ringe geçiyor, küçük bir çevre turundan sonra da iniyorum çarşı içinde. Şoföre teşekkür etmeyi ve iyi günler dilemeyi de ihmal etmiyorum. Esnaflı ve parke taşlı sokaktan geçerken bir an tandırı efsane minik ve kadim köy lokantasının fotoğrafını çekmeyi düşünüyor sonra da laflamak durumunda kalacağım için bu fikrimden vazgeçiyorum. Garın sokak içinden görünüşüne bayılıyorum, sanki ona ilk kez geliyorum, kucaklarını açmış beni bekliyor sanıyorum.

Su böreği ne yazık ki yok. Olsun! Fakat mekânda artık alıştığım ve sevdiğim çocuklar da yok.

"Bir peynirli börek lütfen."

"Dört tane ekler lütfen."  

"Bir de çay, fincanla olsun lütfen."



İlk cümlelerinden beri bayılma halimin devam ettiği ilk Füruzan kitabım, YKY-Doğan Kardeş-İlk Gençlik Serisi'nden. Daha enteresanı bu seçme öyküleri hazırlayan, kendisinden "bilmediğim bir yazar, kısa biyografisi iyi sinyaller vermişti ama! Anlatım dili incelikli ve şiirsel. Öyküleri sıcak, insana dair.." diye bahsettiğim, Nursel Duruel! Bu bilgilerin tümünden yoksun bir bilinçle, kısa bir tadımlık mantığıyla seçmiştim, Yaz Geldi'yi!

Onca izi kalmış kitap okuyan ben, kocaman bir hayranlıkla Füruzan'a, diline, kahramanlarına, doğrudan yüreğime inip beynime kazınan görsel şenliğine bayıla bayıla tadını çıkarıyorum hayatın; eski dostum bir garda. 70'lerin başında yazılmış her bir öyküsü koca bir roman tadı veriyor bana. Şaşkın ve hayran bir okuma anının keşkeleri dönmüyor fakat başımda. Mutluyum, iyi ki, diyorum. İyi ki bu ara, iyi ki geçmiş de değil, diyorum. Bu tazeliğe bayılıyorum...

Okuma ile bağım da tazeleniyor, çiçekler açıyor. Sanki ilk alınmış ciltli kitaplarım Altın Masallar'ın, ve önünde nasıl uzun bir yol olduğunu bilmeyen, kitabın kokusunu seven, o ilk kitabının ilk sayfasını açmak için aceleci bir merakla ve bir an önce eve varma telaşındaki çocuk gibiyim.

"Bir bardak çay lütfen!" 



Bugünün planında bir de film var, 16.15 seansı benim için uygun ki film ardı için de bir planım var. Kapatıyorum kitabımı, ödememi yapıp teşekkür ediyor, parkın içinde süzülerek yürüyor, sevdiğim alanların üzerinden geçerek istasyona varıyorum. Açıyorum kitabımı yeniden, bu kez ara istasyonda iniyor ve en sevdiğim iki arkadaşımdan birine gidiyorum. Sonra da onunla en sevdiğim diğer arkadaşıma. 16.15 için bir sorun yok ki gideceğim sinemanın olduğu AVM'de yol üstünde. Fakat laf lafı açıyor, laf açıldıkça keyifler artıyor, çaylar kahveler Türk'ten başlayıp çeşitleniyor derken.. film saati hayal oluyor.



Bu filmi izlemesem kendime küfrederdim... 



Gitme konusunda kararsızlık ve bir üşengeçlik yaşasam da öğlene doğru çıkıyorum evden, ne güzel ki tren tıka basa gelmiyor. Mavi koltuk boş ama ben ayrılanları nedeniyle oturmuyorum. Tavrımla da örnek teşkil edemiyorum ne yazık ki ve bir genç adam gelip oturuyor! Herkesin gözü meşgul, ellerinde telefonlar, görmezi oynuyorlar. Dürtmezseniz de fark edemiyorlar! Şu teyzeye bir yer bulmalı.

"Çok meşgulsünüz farkındayım, şu teyze, göremediniz elbette!"

Yolda inenler olunca, oturuyorum bir koltuğa, açıyorum kitabımı. Özür dilerim, Füruzan. Hiç eksilmeyen, kendimi fark ettiğim her anda fark ettiğim tebessümüme bayılıyor, sonra yeniden kitabın sıcacık dünyasına dalıyorum. Bu yaz neredeyse öykülerle dünya turu yapmış ben, çok farklı ülkelerden yazarların öykülerini okumuş ben, Füruzan'la gurur duyuyorum. Ona bayılıyorum. Onu seviyorum.

Ve bir kez daha Samsunspor! Hava sert ve yağmurlu, ama kuvvetli değil yağmur; tadı çıkarılası. Asansör, üst geçit, bozuk asansör ve merdivenler... Adı batasıca AVM dışarıdaki sakinliğin aksi bir kalabalıkta, pazar gününü ve çevreden gelen kalabalığı da düşününce, yakışır.

Doğrudan en üst kata yönleniyorum, seansa az bir süre var. Film sonrası için bir mekâna göz atıyorum. Manzaraya karşı bira; yanı için düşündüklerim de var elbet. Plana dahil bir durum!

"La Gomera için bir bilet lütfen!"

"La Gomera oynamıyor."

"Nasıl olur, internette gözüküyor ve afişin ışığı da yanıyor."

Dönüp bakıyor genç kız.

"Maalesef bize düşmemiş, oynamıyor."

"Seans ışıkları da yanan afişin işi ne o zaman?"

"Afiş var ama bize gelmemiş."

"14.15'de ne var, bir bakar mısınız lütfen."

"Islıkçılar."

"Aynı film, afiş La Gomera olduğu için, onu söyledim."

Öğrendi genç kız!  

"D 4 lütfen!"

Biletimi çok hoş güvenlik görevlisi genç kadına gösterip, onun iyi seyirlerine teşekkür ediyorum. Kata çıkıp, terasa yürürken şeytan dürtüyor ve biletime bakıyorum. G 4! Bingo!.. Ya benim dilimde bir sorun var, ya da beni kollayan bir Rab. Geçen sefer aynı nedenle oturduğum G 4'ü sevmiştim aslında, bilet almadan önce de aklımdan geçirmiştim ama ekrana bakınca D 4'ü seçmiştim, çünkü onu da seviyordum. Benim kaderim güzel örülürken aslında bazılarının kaderi de çiziliyormuş ki o an için farkında değilim!


Terasta biraz deniz soluyor ve salona geçiyorum. Basamakları çıkıp koltuğumun koridoruna giriyorum ki bir ön koltuğumdaki kısmen toparlanan genç kız bana ayar oluyor, fark ettim; bunu da erkek arkadaşına ifade etti! Bacak bacak üstüne atıyor ve kitabımı açıyorum. Salon dolu olmasa da bu film için kalabalık: Ağırlıkla genç çiftler ve mantıklarından bakılırsa da doğru bir tercihle arka sıraları seçmişler. Ama yanılmışlar, gerçek filmlere kimse gelmez sanmışlar! E çocuklar salonu gözleyen kameralar var, diyeceğim ama insan algısı işte, karanlığı görünce umursuz oluyor sonuçta. Rahat olun mesajını elimden geldiğince veriyorum, gözlerim off'ta, anlarım halinizden diyorum, duruşumla. Öte yandan bu çağda bile sinema koltuğunda film için bulunmayıp da  fırsat yaratma mantığı, fazlaca zavallı geliyor bana.

Tıfıl çağların okullu aşklarından birinde, bir sinema salonunda, ellerinizdeki sıcak sanki yüreği gibidir. Yoksa çalan şarkı mıdır, tetik tetik vuran bütün hücrelerinizi; ''Ne yaparım ben şimdi?'' dediğinde Asya...** yazmışlığı olan romantik de bir çocuğum ben oysa... ama diğer çocuklara eyvallah olsa da bu kız hırslı ve de tehlikeli. Oğlanı uyarsam mı acaba?


Film şu güzel kadınla başlıyor, kim olduğu henüz meçhul. Erkek karakter ilginç. Opera müziği, şarkıyı söyleyen ses çok güzel. Anlatımın görsel dili ilk andan itibaren ben kaliteyim, diyor, yönetmeni bilmiyorum ve izlediğim ilk filmi ama ruhunu hissettim. Bir fırlama... kesin. İlk yarıda olan biten karmaşık gibi. Nereye gidiyoruz, kim kim, kim iyi kim kötü farkında değiliz ama film beni ele geçirdi çoktan. Meşguliyetimiz puzzle'ın parçalarını bir araya getirmek. Mizahsa bal gibi. Sinemasever için ama! Filmle ilgili olan, ona dahil olabilen, buna niyeti olan için yani... Filmin başındaki uyarının hakkını veren bir seks sahnesi var ki filme henüz girememiş tüm izleyenlerin çakralarını açıyor. Bir süre devam ediyor mahrem anların ıssızlığı. Sanki salonda kimse yok.

İtalyan Usulü Soygun'un tadını alıyorum filmden.*** Ama onla kıyaslamıyorum. Örgütlenme ile aksiyon ve karakterlerin çeşitliliği bunu düşündürten. İlki eğlenceli bir filmdi, soygun muhteşemdi. Bu da eğlenceli ama daha sert ve gizli örgütler dünyasını da açık edip, edeplerini de sorgulayan, politik bir tavrı da olan bir film.

Islık dili biz Karadenizde yaşayanlar için malum, varlığını biliyoruz. Sanki film akarken karakterlerden birinden böyle bir dilin aslında olmadığı gibi bir şey duyuyorum ya da böyle bir izlenim aldım ki bu dil kesinlikle var.

İkinci yarıda bütün dağınık parçaları bir araya getiriyor izleyici ki bu çok zevkli. Filmin içinde, ona dahil bir karaktermişiz de haberimiz yokmuş sanki. Çok eğlendim, merak ettim, dikkat kesildim, güldüm, heyecanlandım, Bükreş'e gitmeyi hayal ettim ve final sahnesi ve finaldeki bildik müziklere, ustalara saygı göndermeli klişelere ise bayıldım. Tebessüm ettim ve ruhundan öperim Sayın Yönetmenim, dedim, son isim de geçene kadar bekledim ve salondan çıktım.

Mutlu izleyici şimdi bu mutluluğunu çoğaltacak. Hayal Kahvesi taşındıktan sonra yerine açılan mekânı yazmıştı aklına, bir önceki gelişinde. Günü taçlandırma, mutluluğu artırma niyeti baştan belli. Bir umutsuzluğu da var aslında. Bir izlenim gerçi bu sonuçta?! Akşamın ışıkları usul usul yanıyor ve cam önü bir masadaki soğuk biranın ve ona uygun yiyecekli bir tabağın, üstelik de çok eğlenerek izlenilmiş film tadıyla katmerlenecek olması, ruhu fena kışkırtıyor!


İçeri adımımı attığım anda emin oluyorum aslında, mekân çok şık ve hoş. Bir genç kız yaklaşıyor, güler yüzle. Sanırım bira ve alkol yok sizde, diyorum ve durum netleşiyor. Hayal kırıklığı yok ki bir umut Hayal Kahvesi'nin yerine gelmiş olmasıydı... Çıkıyorum, bir şeyler yeme fikrim var. Bir an, hemen yandaki Anemon'a geçmeyi, onun enfes manzaralı restoranında bira içmeyi düşünüyorum; niyet sağlam ve hatta kendimin oradaki ön izlemesini de yapıyorum. Sonra bundan vazgeçiyorum. Bunu enn sevdiğim kadınla yapmalıyım, diyorum. Sonra bazı mekânlar daha geçiyor aklımdan, bu doğrultuda yürürken, kapandı diye düşündüğüm ve çok üzüldüğüm kadim bir lokantanın ki adı Gar, ama bu esnaf işi... Gardaki Gar Lokantası bir efsaneydi; o binayı aklı evveller yok edip bulunduğu yerden daha geride yeni bir bina yaptılar ve halt ettiler ki onun acısını bu esnaf lokantasının tadıyla dindirmek istiyorum. Önünden geçtikten biraz sonra bütün fikirlerimi revize edip geri dönüyorum.

"Az, sulu köfte lütfen."

"Az, pilav lütfen."

"Pilava biraz kuru fasulye atmamı ister misiniz?"

"Evet, lütfen."

Pilavda arpa şehriye var yahu!

Bu lezzetle bu kez dolmuşa biniyorum, trenden vazgeçtim; zaman kaybetmek istemiyorum ve bizim mahallenin büfesinin önünde ineceğim. Revize edilmiş fikirlerim var!

Dolabı açıyor, bu kez bir kutu Budweiser, raftan da bir küçük paket fıstık alıyor, soğuğun ve yağmurun tadını çıkara çıkara eve geliyorum. Ken Loach'ın şahane filmi Meleklerin Payı'nda gördüğüm ve hemen aynılarından aldığım lale ağızlı ve ayaklı viski kadehlerimden birine yarısını doldurup biranın, küçük kase fıstığımı da yanıma alıp ekranımı açıyor ve bu yazının ilk satırlarını yazmaya başlıyorum.

Dışarıda kar soğuğu enfes bir kış var. Deniz mutedil.



*Garda Kitap ve Füruzan bahisli o gün.

**O çocuğun unutulmaz günlerinden ve filmlerinden biri bahisli film yazısı.

*** İtalyan Usulü Soygun 

9 Ocak 2020 Perşembe

Bugün Bir Tırtıl Dünyaya Gelmişti

Ne de iyi etmiş ne de hoş gelmişmiş...


Benim küçük oğlum ki adı Tırtıl'dır; birlikte uyurken, sırtımı dönmeme bile izin vermezdi. Sıcak kanlı ve girgin bir çocuktu, çok da sempatik; yolda durdurulup sevilen cinsten. Hayvanlarla arası müthişti, insanlarla da; sokakta, pazarda, nerede olursa olsun rast geldiğimiz sokak köpeklerine sarılır, öper, okşar, dili döndüğünce sohbet eder, nasihatlerinin ardından vedalaşırdı. Bahçede otlayan, pek çok yetişkinin yaklaşmaya korkacağı koca ineklere yanaşır, toparlar, küçük oyuncak arabasını burunlarının üzerinde yol olmuş beyaz tüylerinde sürer, ilginç gelen kuyrukları ile oynar, arada bir okşar, arabayı burun deliklerine sokar, sonunda da boyunlarına sarılabildiği ölçüde sarılıp yanaklarından şapur şupur öperdi. Bir hatalarını gördüğünde de ayar vermekten vaz geçmez, nasihat eder, elindeki küçük pet şişe ile de ufak ufak vurur, nasihati aldıklarına karar verince de başlarını okşardı.

Şaşardık ineklerin tepkisizliğine, onlar araba buruna geldiğinde, garaja girmeye hazırlandığında şöyle dönüp bir bakar, yeme işini bırakır, sanki "Çocuk işte!" dercesine gülümserlerdi. Bir gün kaz yavruları alındı eve... onlar büyüdüler tabii ki, büyüdüklerinde bizim Bitsy'den bile ürkütücü oldular. Önlerine kattıklarını kovalamaya başladılar!

Ah Bitsy ya! Bir efsane ve bilge Bitsy: Çok uzun yaşadı, ne hikayelere imza attı, yıllar yıllar sonra bir gün fena acılar içinde kıvrandı, indim başına, yandaki kız öğrenci yurdundan tatlı bir genç kız ki veterinerlik son sınıftaydı, geldi, baktı, muayene etti ve hocasına götürmemizi önerdi. Götürdü iki kardeşim hocanın muayenehanesine, profesör hocamız daha fazla acı çektirmeyelim, dedi. Uyuttu. O zaman kadim evimiz eski halinin sonlarındaydı, yerine yeni giysilisini yapıyorduk, bizse bir diğer parselin içinde ama caddenin kenarındaki, ilk biten çok katlı binamızda geçici olarak, oturuyorduk. Bitsy'yi, en uzun ömürlü efsaneyi o gün için, inşası bitene kadar geçici olarak terk ettiğimiz kadim evimizin güzide bir köşesine gömdük, bir kaç yıl önce. Şimdi üç kardeş, giysilerini değiştirmiş, yeniden doğmuş ama ruhu ve hikayesi çok eski evimizin katlarındayız. Bitsy de son can dostumuz olarak bahçemizin en nadide köşesinde, bir zeytin ağacının altında.

Aslında bizim canlarımız diye bir yazı yazsam, ne efsanelerle birlikte bir hayat bizim ki bakın, deyip, fena hava atarım! Daha bir haftalık taze askerken mesela evden, kız kardeşin kaleminden gelen bir mektupla göz yaşları döktüğüm ama sonunda çok da güldüğüm bir Turbo hikayemiz var ki, enteresan! Ya da bu aslında insanmış denen başka bir efsanemiz, Miço'dan söz etsem; bayramlık koçlar yüzünden, onların peşine gittiği bir esnada trafik kazası geçirmesinin ardından, onu doktora yetiştirebilmek için, daha taze ehliyetli bir çocukken içimden geçirdiğim, şimdi trafik durdursa, bak çocuk köpeğe çarpmış ve de ağlıyor diye düşünse, endişeleri yaşayarak yetiştirdiğim andan, onu karanlık bir odaya koyun, dört beş gün orada kalsın önerisine uyduğumuz, bebe mamaları ile beslediğimiz evreden bahsetsem, uzar gider bu yazı.


Tırtıl, gurbette ilk yılı olan, minicikken bir soruma verdiği yanıtla koca bir ders almama, bunu da bir yazıya*, sonraki bir yanıtıyla da aynı konuda ikinci bir yazıya sebep olacak kadar da düşünce ve sorgulama yeteneğine sahip;  sol ayağı müthiş, klas ve de teknik, lider ruhlu, ceza yayı üzerinden sol ayak içi ile gamsızca ve kendinden çok emin plaselerle çok şık goller atan, girdiği ilk seçimde kuvvetli ve enfes bir propaganda ile oyları silip süpürüp, okul başkanı olduktan sonra ilçe başkanlığını da bir ilköğretim öğrencisi kız çocuğuna özellikle bırakıp başkan yardımcısı olan, Saray'dan gelen uçak biletleri ve davetle ili temsilen oradaki bir toplantıya katılmış, Saray gören, Saray Sofrasına oturmuş bir küçük Reis'tir, aynı zamanda. Üstelik kendisi o aralar, bizzat gidip, ben çalışmak istiyorum, diyerek başvurduğu, bildik bir mekanda okul dışı saatlerde çalışıyordu da. Belediye Başkanlığı seçim sürecinde de hep sahadaydı ki başkanı seçimi kazandı! Her ne kadar aynı yönde ama çatışan siyasi fikirlere sahip olsak da... gençlik diyor, sonrasında geleceği yeri de öngörebiliyor, hep sakin kalmayı başarıyorum, yani.. alevlendirmiyorum!

Ben güya, kısa bir yazıyla, okul başkanı olduğu geçen yılda tüm seçim vaatlerini -mesela kızların kullandığı alana boy aynası koydurmak gibi-  yerine getiren, yine vaatlerinden biri olan, okulunun futbol takımını, amcasının sponsorluğundan da yararlanarak, önce ilçe sonra da finalde benim Lisemin takımını yenerek ilk kez il şampiyonu yapan küçük oğulun, Tırtıl'ın doğum gününü kutlayacaktım. Ah ben işte, şu kalemi elime alınca dur durak bilmeyen ben... işte! Daha neler neler yazardım oysa! Bakın kazlar meselesini unutacaktım az kalsın, ördeklerden ise hiç söz etmeyeceğim. Bu kazlar büyüyünce büyük tehdit oldular ve insanları kovalamaya başladılar. Hiçbirimiz yanaşamaz hale geldik. Öyle de sevimli bir çete tehdidi ki gülsek mi ağlasak mı arada kaldık. Ama başlarına bir bela musallat olacağından, onları önüne katıp sürüyecek, ayar verecek, parmak sallayıp saygıya davet edecek kişiden henüz haberleri yoktu!



Hala sohbet ettiğimizde, o yılları konuştuğumuzda, deriz ki: Şu kazlar ya, bir tek Tırtıl'la nizama giriyorlardı, bi tek ondan tırsıyorlardı.

Fakat benim yakışıklı oğullarım ve geniş ailenin yeni nesil yakışıklıları bana bir kötülük yaptılar, buna bir kuzenimi de katabilirim: Ailedeki 1.86 ile en uzun boylu insan bendim, geniş ailenin 3. kuşağının ilk çocuğu olarak uzun yıllar liderliğimi sürdürdüm. Sonra halamın oğullarından ikincisi geçti beni, sonra da 4.kuşaktan gelenler yüzünden, otoyolda nal toplayan Ferrari'ye döndüm. Küme düşmedim ama zirveye baya uzak kaldım. Şu an itibari ile sıralamadaki yerim altıncılık. Liderse Mussano. Hepsi de 1.90'nın üzerinde. Çok da yakışıklılar. Yeminle! İkili üçlü gezdiklerinde, teyzeler durdurup, allah nazarlardan saklasın demiyorlarsa, iki gözüm önüme aksın!

Tırtıl Oğul'un bir hedefi vardı, siyasete yakındı, liderlik vasfı güçlenmişti, hocaları güçlü İngilizcesi ve Tarih nedeni ile bu yönde ilerlemesini öneriyorlardı ki aile genlerimizde var bu; sosyal bilimlere yatkınız.  Dershaneye yazdırdım, her ebeveyn gibi... zorla!  Her ne kadar karşı olsam da sistem insanı düşüncede ve vicdanen zorluyor, ne yazık ki!. Tıpkı Anadolu Liseleri sınavları öncesinde olduğu gibi ki ona iki ay para ödememe rağmen bir gün bile gitmedi. Birlikte oturan bir aile de değildik ve bir düzen kırılması içindeydik. Üniversite içinse iki kere gitti ve yine bıraktı; ikna edemedik, ne abisi ne ben. Kendine güveniyordu, kendim çalışacağım, dedi. Sipariş ettiği kitapları aldım. Dedim o zaman bana öyle dandiklerden olmayan beş üniversite yaz, sınav sonrası görüşelim senle.

Ben yazdım sonuçta, beşlik listeyi. En başa iki önemli ve kadim Üniversiteyi koydum. Şimdi istediği ve beni de kıskandıran şehirde, İzmir'de istediği üniversitenin, istediği bölümünde. Fakat son sınavdan çıktığında dediği, matematik soruları kolaydı ama sonraya bırakmıştım, cümlesini cevapsız bırakmadım. Ya.. dedim, gitseydin dershaneye matematikten başlardın sınava! Şikayetçiyim sanılmasın, kulaklara küpe olsun benimkisi ki bu oğlan bilir işini! Kendini bilmese, emin olmasa, olmasak; sınavdan iki hafta önce, amca yeğen yapmazlardı bir Orta Avrupa turu; hesap kitap adamı kardeşim, vermezdi ödülünü peşin peşin!

Laf aramızda; bir de harmandalı oynar ki, yakıştıra yakıştıra... Atatürk görse alnından öper. Mezuniyet töreninde yakıp yıkmışlığı vardır, Yelken Kulübü.

Ama yıllardır sakladığım bir şey var ki ona dair,  bugün paylaşmazsam çatlarım. Muhtemelen de kızar!!! Ama ben için öyle bir andı ki... öyle gülmüştüm ki... kişisel tarihim için şuraya not düşmezsem, yazık ederim.

Bir gün, onlar anne evindeyken, Mussano ile MSN'den yazışıyoruz, Tırtıl'ı ekmemiz gereken bir eylem yapacağız, muhtemeldir ki ona fazla bir filme gideceğiz, Mussano da lise başlarında muhtemelen. Uyardı, Tırtıl yanımda ve okumayı çözdü, açık etme. Aslında yazmayı da halletmişti; kelimeleri ayırmadan cümleler kuruyor, sesli harfleri de hiç kullanmıyordu.

Yine çok uzatıyorum farkındayım, son sadede geliyorum. İlkokula başladıktan bir süre sonra, MSN üzerinden arkadaş sohbetleri arttı doğal olarak, aynı evde olmayınca denetlemek de güçleşti tabii ki... dedim şifreni bana da ver. Verdi. Bir gün girdim, bakim dedim bizim oğlan neler yapıyor?

Gördüğüme çok güldüm. Olduğu gibi kopyaladım ve muhtemelen 11-12 yıldır da saklıyorum. Kısmet bugüneymiş!

sanalika gibi kendi adamını yapıon
hayvan alıon
evin oluo
para kazanmak için paintball futbol tenis bide kumar oynuon
sevgilinle öpüşebilion



*Bir yazı Saflık.

***Ev kılığını değiştirme aşamasına gelmişken, arka bahçedeki son etkinlik: Performans Alanos

3 Ocak 2020 Cuma

Mektuplarıma Değişik Zamanlarda Kitaplar Sızmış

... Bu arada Herta Berlin* abla hakikaten ilginç; ilk defa bu üslupta bir romana rastlıyorum; bir okur için sıkıcı ve zor olabilir ama ben okuyorum valla; bişi de anlıyorum, ama kendisine hayran kaldım mı, hayır! Bir kere ideolojik ve siyasal yaklaşımı açısından ve fotoğrafından yaptığım karakter analizinden yola çıkarsam; abla sen halt etmişsin, derim! Lakin bir roman işte bu, diye bakarsam, şimdilik bir sorunum yok kendisi ile. Yeni başladığım kitabının girişindeyim, kendisi ile iyi bir ilişkimiz olacak gibi! Tilki ise garip bir okuma serüveni oldu benim için, farklı bir üslup okey, itici duruyor alışkın olmayan bedende, buna da okey, bu da ne lan yazar bayan, diyorsun, buna da okey, ama sonuçta merak edip bitiriyorsun; hatta aklında olaylar ve karakterler kalıyor, görsel manada da bir film izlemişim ben yahu, diyorsun... Enteresan bir durum yani?!!



... Az önce bitirdim Vahide'nin hikayesini; ödüm koptu mutsuz sonla bitecek diye! Jale Sancak işte; güzel insanların, mekanların ve duyguların efendisi; gözlemleri kudretli, kalemi masalcı, gözlemci ama eleştirel ve duygulu kadın... Bir de yumuşakça ve sevgiyle de anlatılabildiğini gösteriyor ya kendisi, tüm sert eleştirileri.... Şu yanımdaki kahvesi dabıl şat, şekeri tek, sütü dik duran esmer şekeri aşmış ölçüde, kahvesi 4 dakika dinlendirilmiş, sütü mikrodalgada 40 saniye ısıtılmış ama senkronize edilerek aynı anda kahve ile buluşturulmuş sütlü sabah kahvesi tadında kendisi, kesinlikle! Çok seviyoruz kendisini, elde değil! Ama balık pişirici abi ve Hristo da muazzam.



... Önce, dedim abi sen ilk ya da ortaokul öğrencileri için mi yazdın bu kitabı. Sonra aldı götürdü beni. Yazarın üslubundan yola çıkarak sen ne uyanık bir adamsın lan, dedim. Fırlama bi şahsiyet, fırlama bir üslupla öyle akıcı bi roman yazmış ki, neredeyse 160 sayfalık kitabın yarısına geldim. Sanki bir film izler gibiydi?! Valla ben ünlü bir yönetmen olsam, bunu film yaparım; eğlenceli ve aslında eleştirel bir -siyasal- gözlem romanı kendisi. Sevdim yani; kitabı bitirmek üzereyim; bugün, olmadı yarın işlem tamam gibi. 10-15 sayfa falan kaldı ki bu sayfalarının hepsi dolu bir kitap sayfası da değil. İlginç bir kurgusu var kendisinin, toplam sayfanın üçte biri boş; herhalde iki, üç farklı olayı ayrı ayrı yazmış, sonra bir paralel evren kurgusu yapmış, dolayısı ile bazı sayfaların yarısı boş kalmış! Fantastik ögeleriyle birlikte çok eğlenceli yahu...



... D vitamini candır bayanım, taze bedenlerin ihtiyacıdır kendisi, for example çocukluk. Bu arada Mucizevi Mandarin, ya!.. Ben; şu ukala, yerli yazarlara mesafeli duran mal ben yüzünden neler kaçırmışım aslında! Gerçi kuraklık mevsimlerinin yüzünden deyip suçu inşaatta çalışan, hem proleter, hem kapitalist bene de atabilirim. Bayıldım kendisine, bu kadar duru ve de edebi ve de bir film izletircesine yazmak yaa... aynı ben!!! Bir de işin içine başka ülkeler, başka şehirler girince bana sahip olmak çok kolay gibi... Prag candır, henüz kitabın ortasındayım ama içinde Prag geçince işte, memleket hasreti gibi tüttü gözümde; kendimi bizim mahallede bir barda görüverdim, biralar masaları dolaşan trenlere yüklenerek geliyordu. Kapitalist yanım verimliydi, biraz da onun özgüveni ile coşmuş ve şımarmış olabilirim!! Lakin bayanım; kitaptan önce mi yoksa kitabın etkisi ile mi oldu şimdi ayıramıyorum; muhtemel ki kitaptan önceydi ve benimle aynı segmentte sayılabilecek bir yazar da bahsedince sütlü neskafeden; dün aldığım bisküvilere eşlik için yapayım dedim kendime bir sütlü kahve. "Yeni yazacağım romanın," düşlerini kurarak tüketeceğim kendisini... Üstelik hava ve saha şartları okumaya müsait, içimde fena halde yazma arzusu var ve ben ne yapacağını şaşırmış, bir şaşkınım. Okusam mı yazsam mı ikilemi arasındayım lakin tembel yanım oku da bitir şu kitabı, diyor. Yazmak için bana bulaşma beni rahat bırak, diye de açıklama yapıyor. Öyle işte, malum, disiplinli bir şekilde sabah rutinlerini halletmem lazım. Sonra da kitabı bitirmem!..


 
... Valla bırak bırakabilirsen listesinde önemli bir yer tutar kendisi! Bir de insanı bir başka dünyaya taşıyor ve sanki bir başka yerde ruhunu dinlendiren bir insan şekline sokuyor. Üstelik sen de yaz, gez- toz, yemek ye, sanat olaylarını takip et şeklinde motive de ediyor. Meraklandırıcı, eğlendirici, heyecanlandırıcı bir film kesinlikle. Sonuçta Fransa işte! Yazarı tanımlamam gerekirse kısaca şöyle diyebilirim; piçin önde gideni. Fena bir hergele ve okuyucuyla bir oyun oynuyor ve seni de o oyuna dahil ediyor; akıcı ve gündelik bir dil, muhteşem kurgu ve illaki hergele bir tutum. Başka kitaplarına bakacağım kendisinin. Tam bir tatil, yol, canım sıkıldı, şu dünyadan kopayım kitabı!. Sanki Piazza denilen mel'un yerin terasında dünyanın en güzel manzaralarından birine bakarken tüketilen hamburgerin ve kolanın keyfi tadında... Her ne kadar bu benzetmem özendiğim anlatılar üzerinden olsa da, aynı mekanda insan sanki Avrupa'nın en güzel yerinde tatildeymiş gibi de hissedebilir kendisini. Bir serotoninlenme hali yani, diye de düşünüyorum; bahse konu yere gıcık olan biri olarak!

 

... İsmail Kadare candır bu arada, sanırım diğer kitapları ile de ilgileneceğim. Okuduğum kitabın ilk sayfasından beri, A..ha bir Kasabanın Sırrı daha, diyorum; biraz da Tütün-Sarı Dünya'nın mizahlandırılmışı. Abi hem iyi bir gözlemci hem de mizahı çok güzel... hem de ideolojinin pratiğini eleştirme biçimi süper; üstelik kısacık kitapta! Kesinlikle filmlik bir kitap! Bir de klişeleri öyle tatlı kullanmış ki, üstelik bir işgali anlatırken. Nazi Subayı ise enteresan bir kişilik, anlatının başarısı sayesinde, kendisini resmedebilirim bile.



... Dün şu Gözlemevi adlı kitaba başladım, önce kavramakta güçlük çektim, girişi pek etkileyici idi; bluz, meme, tuz tadı gibi kelimelerin geçtiği bölüm: insanın hayal dünyası işte, gördüğü güzel şeyleri hatırlıyor! Ve planktonlar var, kitabın içinde! Sonuçta "it" yüzünden yarım bıraktım. Fakat bu sabah baştan başladığımda, bazı şeyleri oturttum, daha anlaşılır oldu her şey ve bayıldım üslubuna. Tamam anlamadığım mevzular var içinde, en azından teknik durumları bilmiyordum, lakin tümden gelim metodu sayesinde, bilinçsizce tabii, her şey anlaşılır oldu birden. İlginç bir kitap ve ben sevdim.  Kısa olması itibari ile de bugün muhtemelen biter. Yazarın diğer kitapları ile de ilgilenmek elzem oldu!



... Okuduğum yeri geri dönüp tekrar okumaya başladığım kitaplar ki bu tadına bayıldığımdan değil, kendimi verip de anlamadığımdan geri döndüklerim; sonrasında en sevdiğim kitaplar hanesinde kendilerine ait müstesna bir yer buluyorlar. Gerçek Hayat bunlardan yeni bir tanesi. Ondan çok şey öğreniyorum; bazen, okumaya ara verdiğim esnada üzerine blog için hayalimden çok güzel yazılar yazıyorum; gerçi  yazar da benim yazılarımdan alıntılar yapmış, benim benzetmelerimden kullanmış kitabında, mesela asılı kalmak, gibi... Şu romandaki kadın yazarlar meselesine de dalmak, kitaplarını okumak istiyorum; bugüne kadar, bildiklerimin hiç birinde yazdıkları ve hissiyatları üzerine bir merak oluşmamıştı. Ama kitap ve elbette ilk kez okuduğum yazarın saygı dili sayesinde bu kadın yazarları kendi kitaplarından okumam, onları, ilk kadın yazarlarımızı daha çok tanımama ve belki de kendilerini kahramanlarım yapmama sebep olabilir! Oylum Yılmaz kesinlikle güzel ve okuru besleyen bir roman yazmış; takdir ettim fazlası ile kendisini, bir hayranıyım artık. Kitap bugün bitecek; bir de bir gün birisi filmini ya da dizisini yaparsa... demiştin, dersin. Ben kesin yapardım. Kısa senaryosu bile hazır. Kafamda!!



... Olayın diğer tarafındaki küçük hikayelerden oluşan, kesinlikle küçük ama çok etkili bir kitap; ikinci dünya savaşı ve arkasını, oradaki sivil ve masum hayatı merak edenlere kesinlikle çok şey katıyor ki benim 10 sayfam kalmıştı sabah... ve gün içinde hiç fırsatım olmadı, birazdan tamamdır ama! Kitabı çok beğendim: içinde tren var, üstelik istasyon istasyon geziyoruz ve bu istasyonlarda büfeler var, ayrıca tren restoranlarında takılıyoruz, gittiğimiz mekanlarda bahşiş veriyor klasik müzik çaldırıyoruz, bazı otellerde kalıyoruz ve iz sürüyoruz, anılar da var elbet! Bir de 131 sayfalık bir kitapta bunları anlatmadaki lezzet önemli! Haa, konuya ilgisi olmayan, içinden trenler geçmeyen biri ne der, onu da bilemem!



... Bu arada kitap çok güzel, ilk yirmi sayfada makinistler, şahane bir baş makinist ve lokomotifler vardı. Ve Platonov ya! Bi ara keşke yaşayan bir yazar olsaydı da daha çok kitabını okuma şansım olsaydı, diye düşündüm. Dün saat geç olmasına rağmen 50. sayfayı geçtim ki valla şahsımın son dönem performansı açısından büyük başarı! Üstelik okuma konusunda fena gaza getiriyor insanı Platonov şahsı! Kitabın 406 sayfa olduğu düşünülünce ben bu kitabı en fazla, en tembel okuma modunda dahi 10 günde bitireceğim gibi gözüküyor. Kendisine Mutlu Moskova'dan** beri bayılmaktayım ayrıca. Kitapta da 130'a falan geldim yahu! Bugün iki yüzü bile bulabilirim, öyle bir potansiyel görüyorum kendimde, hatta dün yatarken okuyordum ki gözüme kirpik değince istemesem de, gözyaşıları arasında bırakmıştım. Sovyet Devrimine başka bir taraftan bakmak güzel oluyor, adamın dili zaten çok sevimli, ince de bir mizahı var ki tadından yenmiyor. Bir de hep trenler, istasyonlar işte... Bir de Rusya yahu!



... Bu Lupita Ablanın hikayesinin dili de Sombrero gibi, past continuous tense... hatta ben Sombrero'yu okurken yazarın Latin olduğunu bile düşünmüştüm bi ara! Dolayısı ile aynı sesleri ve vurguları yaparak okuyorum, gözlerimle. Lupita tamamdır, her ne kadar bitişi çok yumuşak olsa da -genel gidişi bir polisiye olarak alırsak- bitiş hafif kalsa da güzel kitaptı vesselam. Bir kere Meksika'yı tanıdık... benzer ülkelerdeki siyaset kirliklerini bir kez daha teyit ettik... ayakkabı kutularının sadece ayakkabı kutusu olmadığını ve evrensel bir değer olduğunu öğrenmekle ülkemin bunun dışında kalmamış olmasına sevindim! Artçıları güzel bir romandı ve genel gidişi de şahane idi, kesinlikle! Bak, tekila içesim geldi birden! Yüksekova'nın canını yerim ben be; kardeş şehri de var artık! Yalnız kitaba gittikçe daha çok bayılıyorum. Bir politik kara mizah romanı olarak değerlendirmek gerek sanki, o zaman her şey yerine oturur gibi. Bu yazar abla Sombrero'nun yazarından daha edepli ve de daha edebi bi fırlama... Çok takdir ettim kendisini!




*Hertha Berlin futbol takımı üzerinden, yazarla ilgili ilk izlenimlerim sonucunda mektupta yer alan, karşının algılayabildiği esprili bir göndermedir! 

**Mutlu Moskova, için buradan lütfen!

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP