28 Ağustos 2020 Cuma

Atatürk'lü Arma Atatürk'lü Forma!


Ben Samsun'u ve Samsun Halkını gördüğüm zaman, memlekete ve millete ait bütün düşünce ve kararlarımın yerine getirilebileceğine dair bir defa daha kuvvetle inanmıştım. Samsun'luların hâl ve durumlarından gördüğüm, gözlerinden okuduğum vatanseverlik ve fedakarlık; ümit ve tasavvurlarımı olumlu bir inanca götürmeye yetmişti.

                                                                                                                             Mustafa Kemal Atatürk





# Twitter: Atatürk'lü Arma Atatürk'lü Forma

23 Ağustos 2020 Pazar

Ama Pusula Şahane Bir Romandır

 Şuradan başlayan üçlemenin son yazısıdır!


 Son günden sonra

Güneş yatak odamın perdelerini aşarak ve sessizce süzülüyor içeri... Günün en erkeni, şahane bir Öküzgözü-Boğazkere kupajından biraz da serinletilmiş bir kadehi usul usul, hissede hissede dönmüşüm geceye...

Ve güzel uykunun derinlerinden çıkıp kıpırtılı bir heyecana uyanmışım.   

Dün akşam çocuklarla laflamanın vakti uzatması, saatin yatma saatlerine denk gelmesi, yine uyandırırım kaygısıyla ve isteğimi bastırarak ama bu ikircikli halden de kurtulamayarak telefonun tuşlarından uzak tutmuştum kendimi. 

O'nu düşünüyor ve gülümsüyorum.

Sabahın beş buçuk altısı gibi... Yıllardır ve her gün O'na yazdığım ve bana yazılan, sayıları kaç binleri aşmış -kısa, uzun- mektupların tadı geliyor gözlerime, gülümsüyorum. Sonra nedense İskele'nin üzerinde; deri montu, kotu, omuz hizası, muzur kız çocuğu saçları ve o andaki duyguları ile O.  

Çaktırmadan çektiğim ve bayıldığım o an fotoğrafları bir de...

Alıyorum bir kez daha Pusula'yı elime, açıyorum 414'üncü sayfayı: kitabın son bölümü ve bölüm başlığı 06:00.

Ağırlıkla romanın iki ana karakteri arasındaki mektuplar...

İlerlerken ve kitabın lezzeti üzerine düşünürken 446'ıncı sayfada kalıyorum, çünkü: oradaki bir paragrafı bloga taşımalısın, diyor, içsesim. Önce üşeniyorum; yatak rahat, odam sessiz bir huzur veriyor, güneş iyice yayılıyor, cam aralığından denizin kokusu bu huzurlu sabaha usulca katılıyor, dingin ve gülümseyen ruhumun da kıpırdayası yok.

Bir yandan da keskin bir tavsiye içermeyen, alıcıları önemseyen, pişmanlık hissi yaşamalarını istemeyen tereddüt ifadeli yazımı düşünüyorum.

Oysa ben bayıla bayıla okumuştum: ruhunu iyi tanıdığım, zevklerini bildiğim insanlarıma bağıra bağıra; alın, okuyun bu kitabı, derken yazıdaki bu çekingen tavrım neden, diye soruyorum.

Bir kahve istiyor canım. Geçiyorum salonla ona açık mutfağın çalışma alanı olarak da kullandığım manzaraya paralel masasına; açıyorum bilgisayarı. Güneş bu kez sağ yandan verev giriyor ve uzuyor parkelerin üzerinden Batı'ya doğru. Deniz sakin dalgalarıyla bana doğru geliyor.  

Çok Sevgili ....., diye başlayan mektubun özellikle bir bölümünden bazı cümleleri kitaptan bir tat vermek için karar verdiğim üzere yazmaya başlıyorum. O ara tam ben yazmaya başlamışken kankam, şu bayıldığım içsesim, "Şiir," diyor, "şarkı," diyor, "eklemelisin," diyor. "Üstelik mektuptaki "Himzo Polovina'nın yorumunu tavsiye ederim,"  sözlerine kulak vererek..."



Sayfa 446

  
Bosna folklorunda sevdalinka denilen geleneksel şarkılar vardır. İsmi Türkçe bir söz olan sevdadan gelir ki o da "siyah" anlamına gelen sawda'dan alınmıştır..........

                  ........Şimdi hediyen:

                ........Sana bir şarkı, bir sevdalinka sunuyorum: Küçük bir hikâye anlatan Kraj tanana šadrvana. Sultanın kızı gün batarken şadırvanın temiz sularının şırıltılarını dinler; genç bir Arap esir her akşam muhteşem prensesi, gözlerini ayırmadan, sessizce izler. Esirin yüzü her seferinde biraz daha sararıp solar; sonunda bir ölü yüzü kadar solmuştur. Kız ona adını, nereden geldiğini ve aşiretini sorar; adam ona adının Muhammet, memleketinin Yemen, aşiretinin de Asra olduğunu söyler: sevdalanınca ölenler bu Asralılardır, der.

                        Türk ve Arap motifleri taşıyan bu şarkının sözleri sanılacağı gibi Osmanlı dönemine ait bir şiir değildir. Safvet Beg Basagic'in bir eseridir bu -Heinrich Heine'nin ünlü şiiri Der Asra'nın çevirisidir......




Bir çevirmen tarafından iyi ki haddi bildirilmiş, o had bildirmeyle hayatının en güzel yazılarından birini yazmış bir blog yazarı olarak: Bu kitabı anlaşılır dipnotları ile lezzetli kılan Ebru Erbaş'a teşekkür ediyorum.

21 Ağustos 2020 Cuma

Pusula Şahane Bir Romandır... Ama!

Çocuk yazlarımda  Şark'ın Pertek ilçesinde olur, dedemin evinin önünden geçip uzaklara, sınırın öte yanlarına giden çoğunlukla yabancı plakalı arabaların ardından bakar, hangi coğrafyalardaki hangi ülkelere gittiğini bilir, okuduğum hikayeler, gazete yazıları, müziğe yansımış oryantalist izler, duman ve uyuşturucu haberleri, daha çok da afyon aklıma gidilen noktalarla ilgili görseller çizerdi. Ve elbette Çiçek Çocukları, namı-ı diğer Hippiler ve bu kültür ya da akım, yaşadığımız hayatın hayal dünyasındaki figürleriydi. Bu okumayı çok keyifli kılan belki de bu çocuk alt yapıdır, bilmiyorum. Ama son sayfayı kapattığımda emin olduğumsa ilk kez okuduğum, gerçekte bir akademisyen olan yazar Mathias Énard'ın beni çok şahane bir yolculuğa çıkardığı... Üstelik ilk başladığımda ve bir çırpıda 114.sayfasına geldiğim anda yarattığı coşku ile kendimi frenleyemeyip yazdığım şu yazıdaki hissi bir gram eksiltmeden aksine merak ettirip çoğaltarak süren uzun ve keyifli bir süreçti bu.

465 sayfalık bir romandı okuduğum ama Binbir Gece Masalları'nın tüm ciltlerini sanki okumuşum gibi bir hazdı aldığım. Pek çok eski, bildik ünlü yazar, pek çok klasik müzik bestecisi, pek çok eser, ünlü ve eski bir şiirin bir cümlesinden etkilenilerek yazılmış klasik müzik eserleri bilgisi, dolayısı ile müzik edebiyat ilişkisi, aşk, cinsellik, çokça bize ve tarihimize dair unsur, karakter, Ortadoğu'nun yine bildiğimiz, gazete sütunlarında okuduğumuz yakın tarihi, etkileyici çöl akşamları, yıldızlı göğün altındaki çadırlarda soğuk yaz geceleri,  İran'ın, Suriye'nin, daha doğrusu Şark'ın  geçmişi, Batı kültürüne etkisi, yakın tarihte yaşadıkları siyasal hareketler ve savaşlar tüm unsurları ile bir fon olarak ama etkin bir şekilde vardı romanda.


Şahsım adına altını çizmeliyim ki özellikle şu kapanılmış günlerin varlığını yok eden, yolculuğa çıkarıp başka başka hâllere ve mekanlara oturtup, üstelik okurluktan çıkarıp beni olayların içinde görünmez, dolayısı ile tehditlerden uzak bir tanık haline getiren çok keyifli bir okuma süreciydi Pusula. En kitaplarım listesinde ilk andan itibaren müstesna bir yer edinmeyi başarmanın yanısıra, bir eğitim de verdi!

Fakat tüm bu beğenilerime, enn kitaplarımdan biri olmayı başarmasına rağmen tereddütüm ve kanaatim odur ki bir alt yapı ihtiyacı da istiyor bu kitap: Klasik Müzik uzaksa, kitapta adı geçen ama aslında okuyan herkesin hatırlayabileceği yazarlar ve kitaplarıyla ilgili en azından dağarcıkta bir bilgi ya da bilinmeyene bir merak yoksa; her ne kadar üzerinde temellendiği ana hikâye ilgi çekici olsa da zevk alınacak bir okuma olmayacağını, o bölümlerin yorup sıkacağını, atlama hissi yaratacağını da düşünüyorum. Ama tüm bu "olumsuz" nüanslara bilgi ve ilgi olmasa bile öğrenme merakı varsa karakterde, yeni yeni kapılar açacağı kesin olan bu kitap: okunmalı, diye de düşünüyorum.

Ve ayrıca bu yazıdan yola çıkılarak -bir heves- alındığında; hep yanımda taşıdığım, pek çok değişik mekan ve anda açıp okuduğum, günlük hayattan çıkıp içinde kaybolduğum, bana yeni merakların ve kitapların kapısını aralayan, temelde iki ama çok karakterli Pusula nedeniyle inşallah pusulalar şaşmaz ve de bana sayılmaz, diye de ummak istiyorum...


Ama Pusula Şahane Bir Romandır için buradan lütfen!


17 Ağustos 2020 Pazartesi

Sürprizli Bir Gün - Ada

 Öncesi

Akan trafiği bekliyor, uygun anda da karşıya geçip sola dönüyor, eve dönen ineklerin arasından usulca geçiyor, enfes bir köy akşamüstünün içinden -şehirli dünyadan gittikçe uzaklaşarak- devam ediyoruz. Doğayla başbaşayız ve ilk kez girdiğimiz bilinmez yolda az önce bir eşiği geçtik ve bir anlamda başka bir dünyada seyir halindeyiz. Bu his muhteşem. Biraz yokuş çıkıyor, bazen aşağı doğru iniyor, şimdilik bir mesafe tayini yapamıyor, sadece tasavvur edebiliyoruz. Kesin olansa bu bilinmezliğe bayılmanın yanısıra şimdilik hayali bir fikrin sahibi olduğumuz noktanın, hep oturduğumuz, içine uzanan iskelenin ucundan uzak ufuklarına baktığımız Gölün bilinmezimiz olan, fotoğraf makinesi ölçeğinde yaklaşabildiğimiz, üzerine sadece hayaller ürettiğimiz karşı yakasındayız - kıyılarına ulaşmaya çalışıyoruz. Şimdilik yol üzerinde biz dışında bir araç yok. Az önce; hasır şapkalı, güneş yanığı esmer, bağrı açık, terlemiş bir Meksika köylüsünün ve evin geniş avlusunu saklayan, iki yana açılabilen demir kapılı yüksek bahçe duvarının önünden geçip, arkası bilinmez bir virajı dönüyoruz. Önümüzde, üzerinde iki kişi olan bir traktör var. Başlangıçta ve bir süre asfalt olan yol toprak taş şeklini aldığından beri ayrı bir zevk halindeyiz. Gökyüzü şimdilik sonsuz değil, sağımızda yemyeşil ve göğe doğru uzanan yamaçlar, sol yanımızda ise tel örgülerle çevrilmiş bahçeler içinde köy evleri ve bu kez aşağı doğru bir yamaç, küçük ve yeşil bir vadi var; onun derininde de küçük bir dere. Önümüzdeki traktör, köyün bittiği yerde, küçük korunun önünde duruyor. Durunca bir fırsat oluyor bu. İniyorum, çünkü yolu ve mesafeyi soracağım. Görünen o ki bu sevimli koruluktan öte iki tekerlek izini yol bilip devam etmemiz gerek!



"Merhaba,"

"Göle gitmek istiyoruz, doğru yolda mıyız ve ne kadar mesafe var önümüzde?"

"Bu yol biraz ilerde bitiyor, göle gitmez ve orada da bir mezra var."

"Tabelada Ada yazıyor ama?"

"Öyle denmiş ama bir mezra." 

"Göle mesafe ne kadar?"

"20 kilometre vardır ama buradan gidemezsiniz"

Bir tarif veriyorlar ama onun zaten bildiğimiz noktaya götüreceğini düşünüyorum.

"Öbür yanı biliyoruz ki onun da en iyi tanıdığı insanlardan ikisiyiz. Biz olağan ve ezbere bildiğimiz Kuş Cenneti tarafında değil de bu tarafında olmak istiyoruz," diyorum.

Traktörün çamurluğunun üzerinde oturan genç adam anlıyor ve tarifini biraz daha detaylandırıyor. Geri dönüp ana yola çıkmamız, sonrasında bir kavşaktan sapmamız, sonra da iki kere sola sapıp sormamız gerekiyormuş.

Bulunduğumuz nokta manevraya müsait değil; Kaptan geri geri gelirken, Meksika çağrışımı yapan hasır fötr'lü Abiyle karşılaşıyoruz. Anlamış ki bir yeri arıyoruz. O başka bir tarif veriyor, onunki daha anlaşılır. Sonra dönebilmemiz için geri gidiyor, az önce önünden geçtiğimiz yüksek duvarlı küçük çiftliğinin iki kanatlı kapısını açıyor. Çok teşekkür ediyoruz bu tatlı Abiye, avludaki köy tadıysa çağırıyor... O bir kez daha yolu tarif ediyor. O esnada ezan başlıyor, ağaçlık yamacın hemen eteğinde cami -ve ezan günün ruhları dürtükleyen saatine anlam katıyor. 

Sağımda kalan küçük vadiye, akşam üzerinin evlerine, ağaçlara, yamaca yayılmış ineklere, evlerden sızan yemek kokularına bakarak devam ediyor, ana yola çıkıyor, biraz devam ettikten sonra da kavşaktan tekrar sola dönüp, biraz gittikten sonra da küçük yokuşu inip tarifi verilmiş yola giriyoruz.


Yine ilk kez girdiğimiz bir yol ama uzaklarına baktığımızda tanıdık. Kurumuş ağaçlar kesilmiş ve bir tarlanın yanına yığılmış. Duruyoruz, çünkü arka koltukta, bazı dalları arkaya bir şeyler koyup alırken kırılmış ve uzun süredir seyahat halinde olan, aslında birer sanat eserine döndürülmek için sahiplenilmiş dallar topluluğunu akrabalarının yanına bırakmaya karar veriyor, Enn Sevdiğim Sanatçı. Bu arada Göle ulaşma uğraşlarımız içinde üzgünüz ki yolun önemli bir bölümünde fotoğraf çekmeyi ihmal ediyoruz. Oysa neler görüyor, ne anlar yaşıyoruz. Bu güzellikleri fotoğraflamamış olmanın pişmanlığını yaşıyorum, şu an. Bir yanıyla da şöyle düşündüm sanırım, nasılsa yanımda güzel anları kaçırmayan ve bu işi pek de sessizce yapan biri var.

Tepeler tırmanıyor, bazı yerlerde durup traktörün römorkuna toplayıp kasaladıkları sebzeleri yerleştiren ailenin bahçesine giriyor, yol tarifi alıyor, bunları sentezliyor ve devam ederek tariflenen  yol ayrımına varıyoruz. Bu arada da sürekli yükseliyoruz ki bu mantıklı, çünkü iskelenin ucunda her oturduğumuzda bu yakadaki dağları görüyoruz. Muhtemelen, yol ayrımında karar verdiğimiz -şuradan gidelim- tercihimizde bu algı etkin.

Gidiyoruz biraz, sonra sağa dönüyoruz ve yol bir evin bahçesinde sonlanıyor! O ara arkamızdan bir pick-up, iyi tarım tesisinden içeri giriyor, biz dönüyoruz, az sonra o arkamızda bitiyor: En Sevdiğim kadın işaret edince de yanımızda duruyor. Önce tarif ediyor, sonra da "Beni takip edin," diyor. Kısa süre sonra da yanlış karar verdiğimiz anlaşılan kavşağa varıyoruz ve duruyor.

"Buradan aşağı gidin, Yörüklere varacaksınız."

Bizim coğrafya!

Çok keyifli bir yol, koca düzlüklere tepeden bakarak iniyoruz. Büyük Ev'de otururken ve kahvaltının tadını çıkarırken duvarın kenarından akan küçük su kanalından yola çıkarak arklar üzerine konuşmuştuk: Ben bizim oralarda hak saatimiz geldiğinde gidip gözeden çıkan ana kanaldan suyun yönünü değiştirdiğimizden, suyu Dedemin bahçesine ulaşan ark'a yönlendirdiğimden söz ederken  En Sevdiğim Kadın da saatleri gelince gidip pompa yerleştirdiklerinden ve suyu hortumla taşıdıklarından söz etmişti...

Şu an üst fotoğraftaki alabildiğine pirinç tarlalarının kenarındayız ve yolun iki yanında arklar var. Uzağımızda bir noktadaysa muhteşem yağmurlama görüntüleri... "Güneş, öyle güzelsin ki," diyesi geliyor insanın. Muhteşem de bir ıssızlık...


Doğru devam ediyor, bir yolla kesişiyor, gördüğümüz içinde jip olan evlerin ihtişamına şaşırıyor, sonrasında bu ummadığımız durum üzerine konuşurken, bu evlerin sahipleri oldukları belli iki kişinin yanında duruyor ve soruyoruz.

"Gölün bu yakasına nereden gidebiliriz.?"

Eliyle hemen yandaki ağaçların arasına saklanmış dar aralığı gösteriyor daha genç olanı, seviniyoruz. Sonraki cümle ise umut kırıcı.

"Bu araba vurulmaz o yola, yazık!" 

Sonra ilave ediyor:

Traktörlerin gide gele açtığı bir yol olduğunu, arabayla gidilemeyeceğini söylüyor. Hiç mi başka bir yol yok, diye soruyoruz üzüntüyle... Yok, diyor. Eğer sadece yolu gösterip susmuş olsaydı, Enn  Sevdiğim Kaptan kesinlikle girerdi o yola. Ben de olsam aynısını yapardım, çünkü mottomuz şu bizim: Geri viteste bir sorun yoksa yürü! Ama sesindeki küçümseyici ifade ile kocaman bir soru işareti yerleştiriyor Abi kafamıza. Laf aramızda karşı tarafta, su basar ormanlarında, yıllar yıllar önce, daha tımtıfılken altımdaki arabanın gücüne inandığım için tarlanın içinden suyun dibine kadar gidip batmışlığım vardır! Peki siz olsanız gitmez miydiniz şu manzaraya? 

Sonra ne mi oldu?


5.25 kasaya ve motora sahip 6 silindirli arabanın gücünü kullanmaya çalıştım önce ki çıkamayacağımı hiç düşünmemiştim. Bunun sulu ve yumuşak zeminde çok da işe yaramadığını anladım önce, bana Tadella'lar alan kız arkadaşımlaydım, çocuktum; sonra arka teker altına tahta parçaları koyup, bagaja da karşı evden yardıma gelen bir genç adamı oturtup geri vitesin gücünden yararlanarak sağlam toprağa ulaştım, belki de traktöre bağlayıp arka tekeri patinaj yaptığı yumuşak zeminden biraz çektik; o kadar eskide ve o kadar olay var ki, insansız kısımları karıştırmam mümkün.

Bu coğrafyayla bağım o kadar eski olmasına rağmen şu an bulunduğumuz nokta ve ana yoldan buraya geldiğimiz tüm alan bir ilk!

Teşekkür edip devam ediyoruz. Bulunduğumuz yol yeşilliklerin arasından ilerlerken vardığımız köprünün tabelası gülümsetiyor. Durmak mecbur: Tatlı Elma Köprüsü.

Bayağı derin köprünün altı... Bu da sularının mevsimi geldiğinde epey yükseldiğini düşündürtüyor. Bu da bura gençlerinin sular o kadar yükseldiğinde suya köprüden atladıklarını...


Epeyi kalıyoruz köprünün üzerinde, ada bayılmış vaziyetteyiz. Öyle vurgunuz gördüğümüz ilk andan beri, hem kendisine hem yöresine... Öylesine de kucaklayıcı. Fakat biraz sonra anlayacağız ki bu adla ilişkili bir an'ımız var.


Acaba az önceki adam, buna yazık, gidemezsiniz dediğinde Çekik Gözlü Mavi Kuş alınmış mıdır? diye bile düşünemiyoruz.

Derken Enn Sevdiğim Kadın ışıldıyor, Tatlı Elma'yı hatırlıyor. Erkek kardeşimle bir Sürmeli Köyü dönüşünde Delta'ya geldiğimiz gün Tatlı Elma İlköğretim Okulu'nun önünden geçtiğimizi ve bunu konuştuğumuzu söylüyor, ama ben yine de hatırlamıyorken tam... okulun önünden geçiyoruz. Algı şimdi doğru çalışıyor çünkü daha önce sağımızdan gelen yola bağlandık ve hiç geçmediğimiz bir noktada değiliz artık.  

Veee... işte Leylek!

Bir evin bahçesindeki bir ağaçta yuva. Tatlı bir çift, bahçelerindeki su kuyusu ile uğraştalar. O tarafa çağırıyorlar; fotoğraf açısı için. Benim aklımsa "O yoldan Göl'e yürüme gitsek ne kadar sürerdi?" noktasına kilitli. Niye sormadık ki?


Artık Yörükler'deyiz ve az sonra çok sık kullandığımız yola bağlanacağız. Geçen haftaki direklerse boş. "O Gün gördüklerimiz de gittiler mi," diye düşünüyoruz. Sonra hep önünden geçtiğimiz ama hiç uğramadığımız Kafenin bahçesinde oturuyoruz.

"Bir Neskafe lütfen."

"Bir şekersiz Kola lütfen."


Bir sır: Geçen hafta boyu haritada gölün bu kıyısına nasıl ulaşırızı aradım. İlk iş, çekik gözlü mavi kuşla gidilemeyeceği söylenen yere bir göz atıp  yürümeyle ne kadar zaman aldığını öğrenmek olacak. Aklıma gelen bir diğer yol daha ihtimal dahilinde gibi: Çok sevdiğimiz bir nokta var bu coğrafyada: -bazı- balık tutanlar dışındaki ziyaretçilerin bilmediği, ziyaret noktasının uzağında, güneşin şahane batıp, ayın şahane doğduğu ve yükseldiği bir yer: Şurası yani!


Ve oradaki düzlükler içinde iki kesişen yol, iki eski ve küçük köprü var bir de... Denememiz gerektiğini düşünüyorum. Enn Sevdiğim Kadın şu an; çok sevdiği bir yere: denize, dağa, dereye, köye ve de... kitap ve müzik festivallerine doğru yolda... Bir ay yok... Hele bir dönsün!


Enver Abi o gün bize "Motorla gelip alırım buradan sizi," demiş olabilir mi acaba? 

"Göl üzerinde ulaşılamaz bir noktaya doğru, su motorlu küçük kayıkla bir yolculuk?!"

Süpperrrrr!


13 Ağustos 2020 Perşembe

Sürprizli Bir Gün

 Kasım 2017

... Hafta sonu ne de güzel saatleri birlikte geçirmiştik Kuş Cenneti'nde: Subasar Ormanları'nda şahane bir kahvaltı yapmış, bol bol fotoğraf çekmiş, toptancıya balık teslim anına denk gelmiş, göl içindeki bir adada yaşayan ve bizi evine davet eden Enver Abi ile tanışmış, günün finalinde de ennnnnnnnnnnn sevdiğimiz mekânlardan birinde, yine Enn Sevdiğim Kadın'ın Enn Sevdiği Arkadaşı ile  deniz manzarası eşliğinde ve onun da bayıldığı, arabayı kullanacağım için ben hariç şahane bir rakı keyfi yaşamıştık....




9 Ağustos 2020,  Pazar

Kahvaltıyı Delta'da -hiç umudum yok ama bir umut hâlâ- o Güzel Ailenin işlettiğini düşündüğümüz noktada yapmaya karar veriyoruz. Oranın da adını anmak istemediğim şahsa verildiğinden neredeyse eminim! Deltaya belli bir noktadan sonra araç sokulmasına bir süredir izin verilmediği için Bafra'nın içinden geçerek Doğanca üzerinden varacağız ki sevdiğimiz bir coğrafya - yolu saklı ve manzaralı, keyifle ilerliyoruz. İki üç yıldır -neredeyse- araba kullanmıyor, artık yan koltuk zevki yaşıyorum. Kaptan'ı; gerçekten de Ehliyetli Kaptan'ı yan koltuktan izlemeye bayılıyorum, öte yandan "Uçak ehliyeti de alır mı acaba?" diye düşünüyorum. Tank ehliyetim sayesindeyse çok şükür ki -kendisiyle- aşık atabiliyorum! 

Bu arada buluşmamızdan az önce çektiği fotoğraftaki, Sayko'nun önceki doğumundan Benedict'in ağacın çatalından objektife "Nereye,  Sayın Bayan Enn Sevdiğimiz Kadın?" bakışına bayılıyorum. Üzücü haberse Benedict'in -aynı anneden- geçen hafta doğan beş kardeşinden birinin ölmüş olması...


Günün ilk sürprizi içinse küçük köyden çıkmak üzereyken sevinçle ve hasretle duruyor; ineklerin karşıya geçisini izlerken ağıldan çıkarılan mandalarla karşılıyoruz. Bir tanesi tazecik bir Anne; yanında tatlı mı tatlı, neredeyse annesinin bacaklarına yapışmış minicik bir de yavru... Nasıl keyifli bir an. Onlara eşlik eden Abla da çok tatlı, selamlaşıyoruz. Geçişleri tamamlanınca da devam ediyoruz. Bu kez su tedarikliyiz. Eski başkan döneminde yapılan, bulunduğu nokta ile çok uyumlu, hoş ama abartısız, korunaklı alanın dışında, köy gençlerine iş olanağı yaratacak otelin tamamlandığını, öylece de bırakıldığını görüyoruz. Şu anki yönetime uymaz bu: illa devasa, göze sokulacak, birilerine kazandıracak, çevreyle uyum kaygısı taşımayan, doğayla çelişen bir "Eser" yapmaları gerek! 

Varıyoruz Leylek Toki'ye, namı diğer Leylek Köyü'ne. Yine Eski Başkan- Üniversite işbirliği ile kazanılmış, doğal ortama dokunmadan, çok hoş ve abartısız düzenlenmiş ve görünür kılınmış bir nokta. Şu Toki vurgusundaki espriye de oldu olası bayılıyorum. Fakat köyde kimse kalmamış. Bütün yuvalar boş derken tam... bir sevinç çığlığı yankılanıyor. Enn keskin gözler gördü, bir tane var. İlk cümlem: "Bu nasıl gidecek peki?"


Çünkü burada doğdu, geliş yolunu görmedi, üstelik tek başına... Bütün yuvaları geziyoruz ama hepsi boş. "Bak da kışı burada geçirsin," diyorum. Pirinç denizinin kıyısında, devasa bamyaların arasındayız. En sevdiğim kadın son Marteniçka'sını da bir bamya çiçeğinin dalına bağladı, az önce.


Kahvaltı noktamıza yaklaştıkça minik ırmakla yan yana gitmeye başlıyoruz, manzara muhteşem elbette. İnsansızlığın ve pandeminin avantajlarını yaşayan çeşit çeşit yavru kuş, suyun da tadını çıkarıyorlar

Kendine şahane bir yer bulmuş, yavru kuşların gürültücü oynaşlarından bi tık uzak ama onları da seyredebilen sakin noktada, kafası suyun dışında kalmak koşuluyla ırmağa gömülmüş Manda'nın keyfine de edecek bir laf bulamıyoruz.


Kıvrılıyoruz Delta'nın bir zamanlar içinde çok da güzel bir Kuş Müzesi barındıran, kendi ellerimizle tüm gözlem kulelerindeki kameraları kumanda edebildiğimiz, elbette o sahalardaki durumları ekranda gözlemleyebildiğimiz noktasına: Eski canlılıktan eser yok! Yanıltmıyor yeni belediyecilik bizi. Burayı da malum kişiye vermişler; canlı ve kalabalık ailenin yerini, burayla hiçbir duygusal bağı olmayan insanlar almış. Mekân ve dış alanı kuş uçmaz kervan geçmez olmuş. Oysaki cıvıl cıvıl insan kaynar, çocuklar at biner, kimi kahvaltı ederken kimisi kahvesini ya da çayını içer, küçük taylar masa masa dolaşır, kahvaltı etsek de etmesek de kahvemizi içer, ardına da manda sütünden enfes dondurmalarımızı  yerdik. Ve elbette çocuk kahkahaları kaplardı dünyamızı.  

Yıkılmış kahvaltı hayalimizin üzerine  bir de  Cennetin yok oluşuna üzülüyoruz. Yeni bir kahvaltı noktası içinse bellekte turlar atıyoruz. Yola çıkınca da doğayla yeniden senkronize oluyor güne kaldığı yerden devam etmeyi başarıyoruz. Manda Yoğurdu, Manda Sütü, Manda Peyniri, İnek Yağı bulunur levhaları asılı hoş evlerin önünden, köyün içinden geçerken, "Hepsi manda da neden yağ inek?" diye soruyorum. Ora mı bura mı derken de bir karara varıyoruz. 



Güne Fil Öpücüğü


İstikamet Bafra, doğanın tadını çıkara çıkara ilerlerken, Allahın takdir-i ilahisi, defalarca geçtiğim, defalarca geçtiğimiz bu yolda bir an gözlerim sağ yanımızdan gelip yolumuzla kesişen toprak yola kayıyor. "Durur musun?" diyorum, şaşırıyor. Sonra geri geliyor biraz. Ve Kampoçya!

Kıvrılıyor, biraz uzağında da park ediyoruz. Bayıldık. Uzaktan ve yaklaştıkça poz poz fotoğraflarını çekiyor, bir yandan da tahminler yapıyoruz. Görüntü bir yeme içme noktası olduğu doğrultusunda ve hatta balık yiyip rakı içilebileceğini bile düşünebiliyoruz. Fanteziler diz boyu... Doğa, sıcak yaz kokusu ve ıssızlık muhteşem bir senfoni. Debisi yüksek suyu takip ediyor, her  mesafeden fotoğraflarını çekiyoruz. Günün bonusu bu! Tartışmasız... 


Üstelik arka tarafta kocaman da bir balkonu var. İnle cinse top oynuyorlar. Muhtemelen içinde kalanı keyfini çıkarıyordur, diye düşünüyor, sevimli köpek dışında da kapısı açık olmasına rağmen bir canlıya rastlayamayınca  heveslerimizi toparlayıp, köpekle sohbet edip, hayal kırıklığımızı da yanımıza alıp çekik gözlüye dönüyor, son kararımız Büyük Ev'e doğru yol almaya başlıyoruz.

Daha buralara varmadan önce ana yoldaki bir kavşaktan geçerken Enn Sevdiğim Kadın bir sevinç çığlığı atıyor. Sebebini daha soramadan, gözlerim onun baktığı yöndeki beyaz tabelalara kaymışken ve o zıp zıp zıplarken, onlardan ayrı ve tek mavi tabeladaki "Ada" sözcüğünü görüyorum. Kader! Doğarken yazılana bir ekleme yapana şükür!..


Artık Bafra merkezdeyiz. Çekik gözlü mavi kuşu park ediyor, hikâyesi ve elbette sahibesi çok özel Büyük Ev'e doğru; eski evli sokaklarının tadını çıkara çıkara kasabanın, yürüyoruz. İlk açıldığında gelmiş, çok beğenmiş, sahibesi ile uzun sohbetler etmiş, çokça fotoğraf çekmiş ama üzerine bir türlü yazamadığım Büyük Ev'deyiz. Tatlı bir genç kız karşılıyor. Geçen yılki masamızın olduğu kısma geçiyor, aynı yere oturuyoruz.

"Bir serpme kahvaltı lütfen."

Tek olduğunun, bu nedenle biraz gecikebileceğinin altını çiziyor Genç Kız ki bendeki ilk notu olumlu. Daha sonra bir Genç Adam ilave oluyor ve ikisi birlikte pek de güzel idare ediyorlar ortamı. Bu arada mekâna eşya ve objeler anlamında ilaveler olduğunu fark ediyor, bu gelişimi de olumlu buluyoruz.


Bu güzel mekânı var eden yukarıdaki fotoğrafta filin öptüğü Genç Kadın. Suphan bir mühendis, uzun yıllar bir ünlü gıda markasında çalışmış. Aynı zamanda da bir gezgin, couchsurfers. Fotoğraf yanlış hatırlamıyorsam Tayland'da uluslararası ünü olan Yeni Zelandalı bir fotoğrafçı tarafından çekilmiş ki o hikâye de ilginç. Şu an kendisi öğreniyoruz ki tatilde, dolayısı ile hatırladıklarım bir ihtimal teyide muhtaç ama yanıldığımı da sanmıyorum. Döndüğünde soracağım ve varsa düzeltmem gereken bir nokta gereğini yapacağım. Gezilerden birinde Tayland'da kalmaya karar veriyor ve iş ararken de yolu bu fotoğrafçı ile kesişiyor ve onun asistanı oluyor; bir yandan işe güce yardım ederken arada bir de yukarıdaki fotoğraftaki gibi modellik yapıyor. Zor ve az rast gelinir bir fotoğraf olduğunun altını çizmeme gerek var mı? bilmiyorum. Zorlu bir çekim anı olduğunu ve iki canlı arasındaki duygu alışverişinin yarattığı güvenin ve sempatinin dışa vurduğu bu fotoğrafı çok kıymetli buluyoruz.  


Donanıyor masa. Menemene bayılıyoruz ki hafif bir füme tadı alıyorum; bunu ifade ettiğimde aynı tadı Enn Sevdiğim Kadın'ının da aldığını görüyor ve bu menemenin mekâna özgü nüansları olduğunun altını çiziyorum. Gözlemenin içinde peynir var, ama yalnız bir peynir değil bu: ya tatlandırılmış bir salça ya da ketçap ile harmanlanmış... Ben ilk anda ketçap peynir ikilisi diye düşünsem de, sonuçta sorguya muhtaç bir durum olduğuna karar veriyorum. Uzun saatler ve sohbetler boyu sürüyor kahvaltımız; eşlik eden müzikler güzel, yanımızdan, bizi üfüren pervaneden gelen serinlik kalınası kılıyor mekanı. Karşı duvardaki Kızıl Gerdan'sa estiriyor Delta havasını...

"İki kahve lütfen."

"Biri orta olsun lütfen."

"Benimki de sade lütfen."

"İki de soda lütfen."


İki gence bayılıyorum, arada kalabalıklaşmasına rağmen mekân öyle güzel idare ediyorlar ki, en ufak bir serzeniş yok. Genç Kız'ın kardeşi olabileceğini düşünüyorum; bir sonraki gelişte soracağım bunu. Eğer değilse de daha güzel: göz arkada kalmadan mekanın bırakılabileceği elemanlara sahip olmak kıymetli. 

Bafra'ya gelip de ona özgü dondurmadan yemeden gitmek olmaz. Olmamalı!

Balkaymak'da dondurma yiyelim mi? diyorum. Enn sevdiğim kadın geçen gün Suphan'ın bir arkadaşının dondurma işine girdiğinden ve yeni bir marka yarattığından söz etmişti ki masanın üzerinde dondurma çeşitlerinin yazılı olduğu bir seramik var. Seçimlerimizi yapıyoruz ve dondurma dolabına gidiyor, soruyor ve O; yani Mr. Ozz'un dondurması olduğunun teyidini alıyor. Seçtiklerimizin siparişini veriyor ve dönüyor.


Çok afedersiniz, kaseyi görünce bir "O haa!" çıkıyor ağzımdan. Öylesine bol ve kocaman bir kase; üstelik miktar fiyat ilişkisine bakınca da farklı yerlerde yediklerimin en ucuzu. Sunum da gayet güzel.

Veee lezzet! On numara beş yıldız. Yerken konuşuyoruz. Enn Sevdiğim Kadın ve Ben aynı kanaatteyiz. Klasik Bafra dondurmasının o yanık süt tadını koruyarak ama eskinin Roma Dondurmalarını da hatırlatan bir tat. Muhteşem bir sentez. Ben çocukluğumun bayıldığım Roma Dondurmalarının arayışındayım uzun süredir ki bulamıyorum. Bu dondurma ikimize de onu hatırlatıyor. Çok beğeniyor, çok eğlenerek ve zevkle tüketiyoruz. Özellikle çilek, içindeki izlerden kaynaklı olarak doğal meyve tadının yanısıra doğal meyve kullanıldığı noktasında cümleler kurduyor bize... Hakeza limon ve muz da! Soracağız bir sonrasında ve yazacağım elbette ama altını çizersem eğer, son yıllarda yediğim en güzel dondurma bu. Kesin!


Bu çok keyifli zaman dilimi için iki gence teşekkür ediyor, bu kez şaşırtan toplam tutarı ödüyor, yol boyu geçen sefere göre bayağı ucuz kalan fiyatın deneme yanılma sonucu oluştuğunu düşünüyor ve bunun Bafra ölçeğinde doğru bir karar olduğunun altını çiziyoruz. Sonra yaya olarak bir Bafra turu atıyor, önceki yıllardan bir gün uğradığımız kitapçının olduğu eski çarşıya gidiyor, alanın tadilatta olduğunu görünce de sıra sıra çayhanelerin olduğu araç trafiğine kapalı dar arastadan geçip çekik gözlüye varıyor ve yola çıkıyoruz. Vakit akşama doğru yol alırken ve biz Samsun istikametindeyken Enn Sevdiğim Kadın sol şeride doğru yanaşıyor.  

İşte bunu hiç beklemiyordum, bir başka zamana kalır diye düşünürken ve bundan eminken ben, O sola sinyalini çoktan veriyor, hız kesiyor ve kavşağa giriyor. Karşımdaki, ışıl ışıl parlayan mavi tabeladaysa ADA yazıyor.


Sürprizli Bir Gün - Ada için buradan lütfen

10 Ağustos 2020 Pazartesi

Ara Sıcak



...... Hafta sonu ne de güzel saatleri birlikte geçirmiştik Kuş Cenneti'nde: Subasar Ormanları'nda şahane bir kahvaltı yapmış, bol bol fotoğraf çekmiş, toptancıya kasa kasa balıkların tartılarak teslimine -ilk kez- denk gelmiş, bu ıssız alış-veriş anına bayılmış, göl içindeki bir adada yaşayan ve bizi evine davet eden Balıkçı Enver Abi ile tanışmış, sonrasında küçük balıkçı kayığı ile  dönüşünü izlemiş, el sallaşmış, yeniden kitaplarımızı ve kahvelerimizi alıp sandalyelerimizden bu kez farklı gözlerle karşıya bakıp: "Bir gün mutlaka," diye iç geçirerek... hep karşımızda kalan ama o gün haberdar olduğumuz  Ada'nın, hayallerini kurmuştuk!......

                                                                                      
                                                                                   Pek Yakında!

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Cennetin Müziği

Şen ola Bayram diye...


Bayramsa eğer vermek de gerek hakkını. Boyun eğmemek gerek gündeme, çıkarmak gerek tadını. Mottomuz bu! Enn Sevdiğim Kadın'la bir karar verdik, tıpkı pandemi öncesi bir gün yaşamak için.

Onu çok özledim, her gün konuşsak, süreç içinde bir gün yüzyüze görüşsek de sağlık önde gelir, dedik hep, sakındık, canımızdan önce sevdiklerimizi. Günler geçti, korkunun yerini akıl aldı ve artık bir alışkanlık oldu pandemi. Üstelik bir tık yukarı sıçradık, ürkeklik bilinçle yer değiştirdi ve yeni bir normalimiz oldu. Ufak alıştırmalarla adaptasyon sürecimiz de tamamlandığına göre; elbette -artık- olağanımız olmuş tedbirler çerçevesinde; dönebiliriz, eski sevdiklerimize...


Gözümüzde en tütenle açılışı yapmaya karar veriyoruz. Bayramın ilk günü, öncelikleri olan insanlarımızla telefon aracılığı ile bayramlaşıyor, günün gereklerini yerine getiriyor ve yaşamımızın en kıymet verdiğimiz alışkanlıklarından biri için saat mutabakatını yapıyor, mini sırt çantama bir yedek tişört ve pandemi sürecinin güvenlik konsepti gereği ekstra üç maske, kolonya, ıslak mendil gibi rutinlerin yanına -sonrasında bir hata yaptığımı kabul ederek- profesyonel yerine bir küçük fotoğraf makinesi de ekliyorum.

Rotam pandemi öncesi gibi: Önce bankamatik, sonra Atakent İstasyonu. İlk yanılgım, okulların uzun süredir kapalı ve sefer sayılarının bu süreçte azaltılmış olduğunu öngörememiş olmam. İlk tren bir kaç dakika sonra geliyor fakat onun son durağı Rektörlük. Bense devam edecek olana binmeliyim. 13 dakikası var. Toplamda ben durağa vardıktan 18 dakika sonra hareket edeceğim. Oysaki  20 dakikada varırım demiştim. Sayko uygunsuz bir merdivenin altında gece doğum yaptı, beş güzel yavru var ve Enn Sevdiğim Kadın uygun bir yere nakillerini sağlamak durumunda; bir de barınak hazırlayacak, onlar için. Bu zaman bir avantaj olabilir!
 

Trendeyim, kaç ay sonra bir ilk - özlemişim. Bazı koltuklar uyarı ve engellerle kullanılmaz kılınmış ki zaten tatil günleri bu saatlerde pek yolcu da olmuyor. Tadını çıkarıyorum. Tırmanmaya başlayınca ineceğim durağa, kalkıyorum. Denizi trenden ve tepeden izlemeyi seviyorum. Enn Sevdiğim Kadın ve çekik gözlüsü olağan noktadan hareketleniyorlar ve ben merdivenleri indiğimde buluşuyoruz. Temassız bir kucaklaşma. Gözlerimse pervasız.

Üst geçitten kıvrılıyor ana yola iniyoruz. İki hafta önce kapalı olan şerit açılmış, asfalt yenileme gidiş yönümüzde tamamlanmış. Güzergâhı bugünlük uzatmıyoruz. Özlediğimiz başka noktalar da var ki onlarla özlemi, şuraya geçen yıldan bir fotoğraf koyarak halledebilirim.


Tedirginliğimizse Leylekler, bir an önce özlem gidermek gerek! Göç hazırlıkları başladı, vakit dar ve 7-8 ay daha beklemek uzun. Ana yoldan ayrılıp Delta'ya kıvrılıyoruz. O an, kendi yaptığı dondurmayı satan çocukluktan kalmış Abi ile karşılaşmak istiyorum, ama bunun mümkün olmadığını bu koşullarda, biliyorum. Konuyuysa hiç açmıyorum. Yarısı bisiklet dondurma arabasının başında, nesilleri tükenmiş dondurmacı Abiyi şirin köy camisinin kapısında nasıl bir hevesle beklemiş, sonra onunla biraz sohbet edip nasıl bir zevkle yemiştik küllahtaki karışık dondurmalarımızı, geçen yaz.


İlk iki noktadaki -bildiğimiz- yuvalarda kimseyi göremeyince şöyle bir buruluyoruz: "Hoş geldiniz," diyemedik, hoşçakal için de hayal kırıklığı yaşamak istemiyoruz. Birinci kahvaltı noktamız kapalı ki o rezervdi zaten. Hedefimiz başka! İkinci kahvaltı noktası da kapalı ve üstelik içerisi boşaltılmış. İçindeki hediyelik eşya bölümü, verandası ve genç çalışanları ile ne güzel bir kahvaltı, kahve ve bu yöre üretimi ile yapılmış Salep noktasıydı oysa...

Köprüyü geçiyor, derenin suyunun azalmış olduğunu fark ediyoruz. Doğanın rengi, yeşilin tonu muhteşem. Bir an, zaman kavramı rutinini yitirmiş olduğundan sanırım, ara vererek gelmiş olmanın yanılgısıyla tonu farklı ve sıradışı buluyorum. Sanki uzun ama çok uzun zamandır görmemişiz gibi bir şaşkınlık hali benimkisi: Enn Sevdiğim Kadın'ın cümleleri ile bir mirengi noktası alınca zaman aralığı daralıyor birden ve anca adapte oluyorum; hasret boşluğu çekiliyor aradan ve kaldığım yerden devam ediyorum.


Gözlerimiz bildik yuvalarda. Veeeeeee..... işte oradalar! Bunlar yavrular, doğumlarına tanık olamadık ki henüz ergenlik yolundalar, gagalar henüz kızarmamış ve muhtemel ki son kalan eşyaları toparlıyorlar. Önce şöyle bir bakıyorlar, anlamaya çalışıyorlar: muhtemel ki ebeveynleri bahsetmiş bizden. Kaç yılların tanışıklığı sonuçta. Kısa sürede de kaynaşıyoruz. O arada bir müzik kaplıyor ortalığı, sesin geldiği yöne bakıyoruz, bir solfej defterinin sayfası gibi üzerinde notalar... Bir Sol Anahtarı eksik ki bir fikrim var. Enn Sevdiğim Kadın'sa karşı bu parlak zeka ürünü fikrime!  Doğal olana dokunulsun istemiyor, asla! Oysa "eski başkan olsa, bir sol anahtarı olsa başta," derdim, demiştim. Konuşlanıyoruz karşısına Tel Orkestrasının, hem dinliyor hem basıyoruz deklanşörlere. Başlangıçta bir kaç taneydiler aslında. Ya sonra?!


Yayılmış Delta'ya "Enn Sevdiğimiz Kadın'la Buraneros gelmiş," haberi. Üçken beş, beşken on, onken yirmi oluyorlar. Maestro kaldırıyor bageti ve önce iki solist kemanla başlıyor, hoşgeldiniz, müziği... ardından tüm yaylılar katılıyorlar. Sonrasında nefesliler yakıp yıkıyor ortalığı, vurmalılarsa sevinci ve coşkuyu yedi düvele ulaştırıyor. Gözler nemleniyor, mutluluk sel oluyor, özlemin tadı göğe eriyor ve Muhteşem bir kucaklaşma.


Bu şimdilik, bu yıl için bir veda busesi belki. Oysa ki süreç normal devam etse, şu Covid-19 hayatımıza katılmasa, geçen yıl mart ayının onyedisinden alt fotoğraf gibi baharın coşkusunu yaşarken, daha sulak günlerini de görecek, Su Kuşlarının balesini de izleyecektik. Bir his var ama içimizde, haber gittiğine göre Delta'nın her köşesine ve henüz varmamışken biz Göle; yeni sürprizlere de gebe olabilir gün! Ve biliriz ki her an şapkadan tavşan çıkarabilir bu yöre.


Asıl kahvaltı noktamıza yol alırken, yol kenarlarına dikilmiş Izgara, Bafra Dondurması gibi reklam levhaları sinirleri ayaklandırıyor, üstelik de zevksizliğin üst düzeyden birer örneği. Belediye-yöre kadınları işbirliği ile tadımıza tat katan noktanın işletmesi bir yandaşa verilmiş. Dünyanın en enn ennnn özel doğal yaşam alanlarından birinin getirildiği nokta fena üzüyor bizi.

Kahvaltı noktası kapalı, açık olsa da biz için bitmiştir artık! Hiç uğramadan park edip çekik gözlü mavi kuşu, sularla kaplı olduğu için giremediğimiz alanın mevsim gereği olarak suların çekildiği coğrafyasına yayılıyoruz. İbibikler çok keyifli, etrafta otlayan ineklerle selamlaşıp hâl hatır soruyoruz.


Üç dönem şehri yöneten, iktidar partisinden ama zihniyetinden olmayan, kazanacağından emin olduğumuz için oy vermesek de sevdiğimiz başkan Yusuf Ziya Yılmaz'ın döneminde nasıl bir mücadele ve emek verdiğini, yüzlerce kaçak evin nasıl yıkıldığını, kaçak mahallelerin sökülüp atıldığını, kaderine terk edilmiş bir mezberelikken yıllar süren, bilime dayalı bir çabayla uluslararası standartlara ulaştırıldığını bilenler olarak bu yeni duruma, birileri için kazanç alanına çevrilmesine, peşkeş çekilmesine üzülüyoruz. Üstelik de biliyoruz ki bu alanın müdavimleri, bu yeni işletme anlayışının müşterisi asla olmayacaklar. Ancak ve ancak, şehir dışından gelen ve daha önceki durumu bilmeyenler için birer uğrak yeri olabilirler ki, gönüllülük gerektiren bu noktanın umulan kazancı yaratamayacağı kesindir. Üzücü olansa mecbur oldukları için aday yaptıkları eski başkanı, kazanacaklarından emin oldukları süreçte milletvekili yaparak, Muzaffer Önder ile başlayan ve Y. Ziya Yılmaz'la devam eden son dört dönemde parlatılmış, çoğunlukla belediyenin açtığı işletmelerle turizm potansiyeli yükselmiş Şehri, yandaşlara yağmalatmanın yolunu açtılar. Ama anlayacaklar ki yanıldılar! 


Bu minvalde yürürken  güzel mi güzel ahşap yollarda ve azalmış suların üzerinde, bir korna sesine dikkat kesiliyoruz. Farkedince gülümsüyor pek de seviniyor, hatta kahkahaya evriliyoruz. Sesin geldiği noktayı bulduk. Bir Uzun Bacak bu. Afacan mı afacan. Bütün olumsuzlukların silindiği bir nokta ve andayız. Delta sonuçta bizim! Ama Uzun Bacak, yeni alınmış bayram hediyesi bisikleti ile tur atan tatlı bir çocuk. Sürekli korna çalarak, arada bir durarak, yüzümüze peşi sıra gülücükler yerleştiriyor. Hay sen çok yaşa emi! 

Mesafeden dolayı ekranda kendisini  pek seçemesem de fotoğraf makinesinin kamerasını çalıştırıp ses kaydı yapmayı, kısmen de onu kadraja almayı başarıyorum. Bir gülümsesek mi acaba?


Bugün Manda Senfoni ortalarda yok, göremiyoruz; Enn Sevdiğim Kadın yaylaya çıktıklarını düşünüyor. İnşallah yayla dönüşü görüşeceğiz.

Uzun ve zevkli bir yürüyüşle kimsesizliğin tadını çıkara çıkara: börtü böcekle, arada bir sazlıklardan havalanan ördeklerle, karabataklarla selamlaşa selamlaşa varıyoruz karnaval alanına. Bir bayram günü ve bütün kuşlar toplanmış bu geniş havzada. Fakat henüz alana girmeden, tahta yolun alt kısmında tek başına takılan Minik Balıkçılı fark ediyoruz: belli ki küskün, dondurma istedi de almadı mı acaba ebeveynleri, diye düşünüyoruz. Onu anlıyor, kendi çocukluğumuza tebessüm yolluyor, derdine ortak oluyor, coşkuya katılmak için yanıp tutuştuğunu hissediyor, onun bu çok şirin çocuk inadını kırmayı başarıyoruz.


Nasıl olsa kahvaltıyı Delta'da yapacağız diye düşününce su falan almayı da düşünmemiştik ki fena halde susamış durumdayız. Biraz önce içmek için şüpheli lavaboda serinletsek de kendimizi, sonrasında iki küçük ağacın gölgesinde dinlenirken iki bankta: şu an okuduğum, bir önceki yazıda söz ettiğim kitaptaki coğrafya geliyor aklıma. Oradan el alıp, bulunduğumuz ağaç altını ona çok benzetip uzun uzun anlatıyorum -çocuk gözlerimden- gelen geçen turistleri, Hipileri, Şark coğrafyasının o günlerdeki anlamını ve Mercimek'in altından geçen yolun kenarındaki durağı. Ama bunlar açlık hissini ötelese de karın doyurmuyor tabii ki. Kahvaltı saatini mecburen boş geçince, öğleni de aşınca açlık iyice  hissettiriyor kendisini. Yola çıkıp arkadan dolaşarak Leylek Toki'ye yakın mekanda bir şeyler yesek fikrimizden, onun da o güzel Aileden alınıp yandaşa verilmiş olma ihtimalini gözeterek, vaz geçiyoruz. Hımmmmm Dedem'de pide yiyebiliriz!

Dönerken susuzluk dibe vuruyor: İlk kavşaktaki köy bakkalının önünde duruyoruz, bakkalı işleten genç adama bayılıyorum, sonuçta aldığım iki su ama hizmeti ve nezaketi görmek gerek. Bir sonrasında ciddi bir alışveriş yapmayı ve ona "İlk malı müşteri alır, sonrasında mağaza satar," cümlemi sarf edip sonrasında övgüler dizmeyi düşünüyorum ki az önce geçen yıldan bir keşfimiz olan toprak yola sapmış, yukarıda bir yıl önceden sulak fotoğrafı olan alanın sular çekilmiş halini aynı açıyla çekerken, şu ileri tarafta bir piknik güzel olabilir, demiştik!

Serbest çağrışımın hası ben buna derim işte...


Gelirken hem karşılama senfonisini dinlediğimiz hem de genç leyleklerle tanıştığımız yuvada dönüşte şimdi görüyoruz ki üç olmuşlar. Ben üçüncünün biraz da iri olmasından kaynaklı olarak ebeveyn olduğunu düşünürken, konunun uzmanı, onun da yavru olduğunu söylüyor. İnip biraz izliyor, onunla da tanışıyor, vedalaşıp, seneye görüşürüz diyerek devam ediyoruz. Ve elektrik direğinin üzerinde iki genç leylek daha... Bunlar cezalı olabilirler ki sanırız suçları hafif! Fakat bir sonraki direkteki biraz daha yoldan çıkmış olmalı ki belki annenin, belki de öğretmenin saçlarını diken diken yapmış: çünkü tek ayak üzerinde bekleme cezası almış. Yardım etmek istiyoruz ama çok delikanlı, minnetsiz, kafayı çeviriyor. Son sözü sorulduğunda, burnundan kıl aldırmamış, başını göğe yükseltip "Neyse cezamız, öderiz bedelini," demiş, belli ki... Hay haylaz çocuk, güldürdün bizi yahu. 


Susuzluk sorununu bir nefeste hallettik ama bugün bayramın ilk günü olduğunu hesap etmeyerek açlığa tavan yaptırdık. Dönüyor kaptan Dedem'e doğru: bir aile işletmesi ve ayranlarına ve turşularına ve de pidelerine bayıldığımız bir nokta. Çok doğal olarak da kapalı. O halde her seferinde ölüp bittiğimiz, kendisini de çok sevdiğimiz, kelle paça çorbasına ve dahi ayıklanmış ve de fırındaki tandırdan yeni çıkmış kellesini pul biber ve kekiğe bana bana yemeye bayıldığımız Abi'ye...  o da kapalı. O zaman yemeklerinin güzel olduğunu düşündüğümüz, bir sabah Sürmeli Köyü'ne* giderken uğrayıp çorba içtiğimiz Lokanta'ya... Dış masada bir Abi var ama içeride hayat yok gibi. Soruyorum. Kapalıymış ama ileri de açık bir lokanta varmış.

Önünden geçiyor, az ileriye park ediyoruz. Onu her geçişte görür ama yıllardır dondurmacı sanırdım. Fakat benden daha dikkatli olan farkındaymış. Oturuyoruz masalardan birine: merdivenle çıkılan, ana yola bakan hoş bir veranda. Bir genç kız menü ile geliyor. Şaşırıyorum, çünkü özenle hazırlanmış güzel kapaklı ve umduğumun ötesinde çeşidi olan bir liste var önümde. O mu, bu mu derken, Vali kebabı aklımı çelse de iki farklı seçimde karar kılıyoruz.

"Bir Adana kebap lütfen."

"Bir yoğurtlu Adana lütfen."

"Biri şekersiz iki de kola lütfen"


Hoş servislerle hoş tabaklar halinde geliyor yemekler. Ummadığın taş baş yarar demişler ya, benim halim öyle. Tamam bu ilçede ve yol üzerinde çok sayıda uğradığımız, gözdemiz olan nokta var fakat burası hiç bir dönem bir uğrasam duygusu yaratmamıştı. Pandeminin yarattığı bir kazanç oluyor, çünkü hem kebapları hem atıştırmalıkları hem de hizmeti çok beğeniyoruz. Fakat yazarken düşünüyorum ki hayatın normal günlerinde bir kez daha uğramayız da sanki buraya. Çünkü önceliğimizde olan çok yer var, bu yörede.

Mavi Kuş'u bıraktığımız yerdeki dondurmacıysa aklımızı çelmişti. Şirin bir dükkan, iki güzel, cıvıl cıvıl genç kız ve genç bir adam. Hijyen mükemmel. Pedallı dezenfektan ve uyarı yazıları yerli yerinde, mekan pırıl pırıl. Dondurmaları seçiyor, dış masalardan birine oturuyoruz. Zevkli bir noktada, Engiz-Balkaymak'da zevkle yiyoruz; limonlu, çilekli, cevizli, parça çikolatalı, sade dondurmalarımızı. İkincide gözüm var. Risk almak da istemiyorum ve bu nedenle yarım istiyorum. Fark ediyorum ki seçim yaparken, yarım dondurmam için bile yeni eldiven açıyor genç adam. Aslan yattığı yerden belli olur derler ya, ilk izlenimin ne kadar çok şey anlattığı kanıtlanmış oluyor böylece.

O ara her şeyin makinede ve 60 derece de yıkandığını vurgulayan mini tabelayı da fark ediyorum. Kredi kartı ile ödeme kabul etmiyorlar, ücretleri bizim mahalleye göre bir tık yukarıda gibi, ama olsun. Hak ediyorlar! Sevdik, şirin bulduk, memnun kaldık ve muhtemel ki -alt çıkıştaki bol kepçe dondurmacı duymasın ama- kendisi uğrak noktalarımıza ek oluyor.

Bir de  Sütlaç yese miydik, Muşta'da?



*Daha fazla Kızılırmak Kuş Cenneti için, buradan lütfen!

*Sürmeli Köyü


İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP