29 Kasım 2019 Cuma

Ve Sonra Dans Ettik

En sevdiğim kadından gelen mektubun içindeki, "Bu arada söz konusu AVM'de Ve Sonra Dans Ettik adlı film var gördüğüm kadarıyla, kendisine bir daha zorla gittiğinde izlemeyi düşünebilirsin." cümlesi, zaten hayata hep açık olan antenlerimden içime doğru ılık bir güzel akşam sinyali gönderiyor. Filmden hiç haberdar değilim, dolayısı ile takipte de değilim; her ne kadar adı batasıca AVM'ye -bir kez daha- gitmek zorunda kalacak olsam da, sanat aşkına kendimi feda edebilirim. Üstelik de edindiğim bilgilere göre olay mahalli ennnn sevdiğim ülkelerden biri, geçireceğim akşamın ön izlemesi kıpırdatıyor bedenimi, kalbimde bir alkış kıyamet. 

18:45 seansı uygun. Saate göre işi erken terk etmem gerekiyor. Alandaki aksiyon ve vaat ettikleri de güzel ama kapitalizm de bir yere kadar!  Mesafeyi tahmin eder bir saatte çıkıyorum evden. Bankamatikten biraz para çekiyor, Salih Usta'dan da bir poğaça alıyorum. Evden çıkarken, mini sırt çantama ne olur ne olmaz yağmurluğumu, pili değişmiş L23'ü atmış, birini bitirmek üzere olduğum, diğeri de o bitince başlayacağım iki ince kitabı da eklemişim.


Tren nispeten sakin, oturacak  bir yer buluyorum. Akşamın yoğun çalışma anlarından evin huzuruna geçilecek, iş yeri mecburiyetleri ve disiplininden, okul, hoca, not sıkıntılarından ve baskısından kurtulma, bağımsızlıkların ilan edilme saatleri. İnsanların yüzleri günün sıkıntılarından yavaş yavaş sıyrılmış olsa da gelecek kaygılarının, belki de ödenmek zorunda kalınan borçların yorucu izlerini taşıyor olsa da; yine de mesai saatleri dışında olmanın anlık huzurunun, karanlıktan kaçılıp da sığınılan geçici aydınlığın içinde... Akıp giden manzaralara ve kitabıma sığınıyorum. Bir de küçüklerin kaygısız cıvıltılarına...

Nursel Duruel bilmediğim bir yazar; kısa biyografisi iyi sinyaller vermişti ama! Anlatım dili incelikli ve şiirsel. Öyküleri sıcak, insana dair... özellikle seslerin arşivlendiği bölümle ve oradaki görevli ile ilgili hikaye, farklı bir konuyu içeriden bir gözle okunuş manasında fark ettirdiği gibi, sevimli sevimli düşündürtüyor da, beni. Akşamın sakin ve telaşsız güzelliği eşliğinde, huzurlu ve ağır yükleri geride kalmış, yaşayacağı güzel saatlerinin ön izlemesini yapmış, tadını şimdiden hisseden bir canlı olarak trendeyim ve kitabın kalan kısmını zevkle okuyorum.

Samsunspor'da iniyorum, bir kez daha. Asansörü kullanarak üst geçide çıkıyor, yine asansörü kullanarak geçitten iniyorum. Oysa merdivenleri seven biriyim. Lakin inşaatlardan hatıra kalan ikinci dereceden bir menüsküs yırtığım var ve can arkadaşım, doktorum, muayene ve M.R sonrasında ameliyata gerek görmemişti ama merdiven inip çıkmayı yasak ettiği gibi 5-6 kilometreden fazla yürümemeyi de emretmişti! Merdiven konusuna uysam da yürüme konusunda asgari titizlik içindeyim!

Gişenin önündeyim... Önümse nispeten kalabalık; çoğunlukta bileti alacak birer kişi ama karar verecek olanlar çok kişi. Bir kaç salonda farklı animasyonlar var ve hangisi noktasındaki karar toplantıları bitmek bilmiyor. E bir de buna bilet gişelerinin promosyonlu mısır ve içecek satma çabaları eklenince, bekliyorum.

"Ve Sonra Dans Ettik için bir bilet lütfen."

"D-3 Lütfen."

"Ve Sonra Dans Ettik için D-3," diyerek, teyitleşmek için tekrar ediyor gişedeki genç kadın!

"Evet... lütfen."

Biletime bakmadan cüzdanıma koyup, 18.45 yazan filmin 19'da başlayacağını öğrenip, uzayan süreyi AVM'de gezerek değerlendirmeyi düşünüyorum. Gerçi bir şeyler yemek konusunda şimdi mi filmden sonra mı kararsızlığım var ama sonrayla bir şekilde anlaşıyoruz. Hayal Kahvesi bana daha yakın olmak için boşalttıktan sonra yerine gelen şu Lounge'da aklımı kışkırtıyor her seferinde ama?!!

En alt katta çocuklar için havaalanlarını ve uçuşları konu eden, çocukları da olaya katan bir oyun sergilenmekte. Bir süre tepeden cıvıltılarını izliyorum; çocukların bu katılımcı coşkusuna tebessümle... Sonra sinemanın yürüyen merdivenlerine yöneliyorum ki bu kez biletleri kontrol etmeden içeri almayan bir genç kadın var.

"Hoş geldiniz."

"Salon 6, G-3."

" İyi seyirler."

G.3'mü?!!!

Ah benim sesimin şırıl şırıl bir deredeki çakıl taşlarının üzerinden akan serin suyun tadında tuzaklar kuran şiirsel akıcılığı ve pırıltılı tonu... ve elbette benim cazibem; gişedeki genç kadının da aklını başından almış olmalı! E bu duruma biraz da keyfim sıkılıyor tabii ki, D-3'ü sevmişim sonuçta!


Rahat koltuklar ve şık puflarla düzenlenmiş kocaman ve hoş fuayede bir tur atıyor, sonra da terasa yöneliyorum. Manzara enfes lakin L23 duymasın, çıkan sonuçtan pek memnun kalmıyor, gece manzarası için bir sonrasında abisi ile geleyim, diye düşünüyorum. Terasın masalarından birine oturup, montumu da çıkarıp, güzel ve nispeten soğuk havayı bedenimde hissedip, okuduğum her hikayede ilgimin biraz daha katmerlendiği kitap Yazılı Kaya'nın, lezzetli satırları arasında yok oluyorum.

Ve salondayım. En arka sıradaki G-3'e oturuyorum. Alt yazıları okuyamayacağım endişem var! Nasılsa D-3'de boş, diye geçiriyorum içimden ki an itibari ile yalnızca bir kişi daha var salonda.

Sonrasında iki kişi daha ilave oluyor. Reklamlar ve fragmanlar başlayınca da görüyorum ki alt yazılar sorun yaratmıyor, yerimle kaynaşıyoruz, durumdan hoşnudum fakat perdede reklamlar var diye telefonuyla meşgul ve üç sıra aşağımda, ayaklarını ön koltuğun tepesine uzatmış genç kadına ayar olunca bir ayar vermek ihtiyacı hissediyorum. Elbette ki bu hisle kalıyorum  ve  bu akşamı ve filmi ennn sevdiğim kadına bir mektuptaki şu satırlarla anlatıyorum:




"Ay film güzeldi ya, Levan Gelbakhiani  müthiş oynuyor, öylesine sahiciki ve öylesine sevdiriyorki kendisini, sanki bir filmde değil de hayatın içindeymişçesine bir sahiplenmeyle ondan ve duygularından yana oluyor insan... Müzikler âlâ zaten, hakeza danslar da... Duygu resmetmelerse anlatılır gibi değil. Peki ya o güzel şehrin eskimiş, geleneksel ve bayıldığımız avlulu evlerine ne demeli?! Elbette ki kendimi çok ait hissettiğim ülkenin ve şehrin sokaklarına dört gözle baktım;  fakat ilk kez izlediğim ve anlatım diline bayıldığım yönetmen Levan Akin,  filmin önüne geçirmeden, incelikli bir dille sahnelere taşırken ülkenin belirgin renklerini, ana hikayeyi yormadan, bazen flu fonlar şeklinde öyle güzel yerleştirmiş ki bütünün içine; gören birine işte sevdiğim ülke bu, dedirtiyor. Ve Ana Javakishvili, Mary karakterinde şahane; bir dans partneri olmaktan öte, sevmek ve dost, arkadaş ve sevgili olmak nedirin cevabını enfes veriyor; güzel oynuyor ve sevimli kılıyor kendini; tüm duygu renkleri ile.

Ferzan Özpetek tadının izleri vardı filmde, ya da ben öyle eşleştirdim, lakin çok sertleşmese de yönetmen, yine de  savunusunu son derece nahif bir biçimde yapıyor ve mesajını da "sertçe" veriyor. En katı ve hoşgörüsüz kalbi bile yumuşatacağından, en azından düşündürteceğinden eminim. En güzel yanı şu idi kanımca: İki erkeğin yakınlaşması ve sevişme sahneleri "ahlaki" açıdan sert gibi gözükse de ki an itibari ile beni bile, belki de filmin başındaki pornografi çağrışımları yapan -gereksiz- uyarı yazısından kaynaklı olarak rahatsız etti ama sonuçta aşk, sadakat temelli bir duygusal kırılmaya sahne olan sahne, ve bu duyguyu şahane vurgulayan, şaşırtıcı derecede sahici esas oğlan... ve de esas oğlanın çocukluktan beri partneri olan Mary'nin bu ilişkiyi hissetmiş olmasına rağmenki yaklaşımı, en homofobik şahsı bile düşünmeye, daha anlayışlı ve insancıl bakmaya sevk edebilirdi ki kanaatimce eder de. 

Velhasıl-ı kelam yönetmen becermiş bu işi, hem de en katı yaklaşımların kalbinde dahi bir sıcaklığa sebep olabilecek bir şefkatle.  Sinemadaki şahıslarsa şu şekildeydi: Bir adam; muhtemelen bu dünyadaki seks nasıl diye gelmiş olabilir, pornografik beklentilerle tabii ki, belki de sanatsever bir şahsiyetti; salonun ışıkları izlenimlerimi yanıltmış olabilir! Onun arka sırasında "türbanlı,"  spor ve hoş giyimli, ayaklarını ön koltuğun tepesine uzatan, sanatsever, çağın gereklerinin farkında, kendine ait bir dünyası da olan ama bunu biraz da dışa vurmayı seven genç kız... onun bir arkasında yine "türbanlı", türbanını iğne ile tutturtmuş, sinemayı seven, bu sanata ilgi duyan entelektüel bir genç kız daha... Ve bilet veren kızın sonradan D'yi G anladığını fark eden, önce biraz gerilen ama sonra da bundan şikayetçi olmayan, muhtemelen blog yazarı, çok tatlı ve hımmmm bi kadını çok sevdiğini düşündüğüm, ukala, magazin yazarı kılıklı, havalı bi adam. Terasta, göstere göstere kitap bile okudu o adam... ve sanırım bir kez daha bu saatte bir film izlerse, ardından, ışıklı manzara eşliğinde, Lounge'da bira içip bişiler atıştıracak. Üstelik, sanıyorum ki kendisi bu AVM ile ilgili bir inadı kırmak için sürekli taklalar atıyor. Bu ara gelecek çok güzel filmler var. Ken Loach bile son filmiyle geliyor yahu! Bu Lounge'da da bira içilip bir şeyler yenir valla! E manzara zaten süper... muhtemelen istemeye istemeye geldiğim -tabii ki sanat aşkına- bu mekana bundan sonra yine sanat için ve sanat aşkı sonrası o mekan için, isteye isteye gelebilirim! O zaman, bu adı batasıca AVM'nin, sadece bu alanları ve bu alanlardaki olanakları ile ilgili daha inançlı övgüler de yapabilirim sanki! Bakacağız artık!" 

Aklımda iyi bir film izlemenin tadıyla filmi zihnimde çevire çevire dolaşıyorum AVM'de. Yeme içme mekanlarına göz atıyorum. Eğlenceli bir şeyler atıştırma fikri ağır basıyor. Biliyorum ki filmi bir süre yaşayacağım. AVM'nin ve gecenin sakin ve rahat saatleri. Kararımı verdim

"Bir dabıl köfte burger menü, kola şekersiz lütfen."

Tadını çıkarırken, eğleniyorum da. Filmden bana bulaşan, lezzetli bir huzur. Tüm mesajlarını kırıp dökmeden, hoş nüanslarla, tüm sert eleştirilerine rağmen sözel ve görsel tatlılıklarla anlatan filmin bünyemde yarattığı olumluluğun tadıyla son kalan patatesleri de kolayla sonlandırıyor, pek yapmadığım bir hareketle, kalan kolamı alarak usul adımlarla ve ara ara yudumlayarak alt katlara ve dolayısı ile çıkışa doğru yürüyorum.

Yine asansörü kullanarak durağa geçiyorum. Otomattan bir su alıyor ve trene biniyorum. Cam kenarı koltukta bu kez yine bilmediğim yazar Suzan Bilgen Özgün'ün kitabının ilk sayfasını açıyorum. İlk hikayede de kendisine bayılıyorum. İki durak sonra yanıma alan kaplayan bir hanımefendi kap kacakla... onun karşısına da bir kız ve bir oğlan çocuğu, yine ellerinde yüklerle oturuyorlar... belli ki alışverişten dönüyorlar. Çok da hoş sohbetler, sürekli konuşuyorlar, evde gibi... sevimliler de, birbirleri ile iletişimleri sevimli, evin bir odasında gibi. Lakin bir süre sonra kitabımı kapatıyorum, ta ki onlar inene kadar.

Gölgede Kalanlar, insanı hikayelerine katan, mahallemizde olan bitenlermişçesine sıcak, anlatımı ile yormayan ama değen, aynı günde ya da yolda okunup bitirilebilecek, lezzetli bir ara sıcak kanımca.

Her zamanki durakta iniyorum, kartımı okutup ödediğimin bir kısmını geri alıyorum. Eskiden bağ bahçe olan, şimdiyse bir yeni şehrin parçası caddeyi yürüyor, fırından sabah için bir ekmek alıp sahile ulaşıyor, güzel güzel mekanların ışıltılı seslerinin kenarından, Hayal Kahvesi'nin önünden eve doğru yürüyorum. Bahçe kapısını sessizce açıyorum. Amcalarının ve babasının gençlik hayalleri olan aynı ve tümüyle kendilerine ait bir binada oturma arzularını duymuş ve aklının bir köşesine not etmiş küçük ama küçücük bir çocuğun, o hayali gerçekleştirmiş olmasının tadını yaşıyorum.

Ve klavyemin başındayım; fırından yeni çıkmış, sıcacık haberlerimi tebessümle mektubumun içine yerleştiriyor, göndere basıyorum.

21 Kasım 2019 Perşembe

Filmin Tadıyla Güne Devam

 Öncesi

Yeniden Samsunspor'dayım. Filmle tetiklenmiş günü çoğaltmak için, gelecek treni bekliyorum.  Yükünün çoğunu bu istasyonda bırakan trenin istediğim koltuğunu seçebilme hakkımı kullanıp,  solda ve cam kenarındakilerden birine oturuyorum. Antrenman sahasındaki minikler ve tel örgünün dışındaki banklardan zevkle ve büyük hayallerle çocuklarını izleyen ebeveynler, iç ısıtıcı. Yeşillikler içindeki tenis kulübünün şıklığına, onun solundaki göl ve iskelesine ve de bir zamanlar, özellikle gün batarken terasında yemeğin ve içkinin keyfine doyum olmayan belediyenin işlettiği enfes manzaralı ama şimdi içkisiz aile lokantasındaki anılara selam çakıyorum. Kocaman ve de yemyeşil, gün itibari ile piknik şenliğindeki küçük ormanı geçerken, iyice yükselen ağaçların arasındaki anfitiyatrodan gelen yaz seslerine kulak kabartıyorum. Bandırma Vapuru ve kıyısına demirlediği alanın hoşluğu ve elbette Gazi Kovan'ın,* her hatırlandığında göz ucuna mutluluk damlaları getiren hikayesi, vapurun alt salonundaki Atatürk zarafeti, O'na hayranlığımı çoğaltırken, bir kez daha gururlanmama sebep oluyor bu şehir. Su kayağı parkuru, akabinde açık deniz, balıkçı tekneleri ve irili ufaklı su araçları derken; balıkçı barınağındaki yine belediyeye ait lokantada balık yesem mi hayali kuruyorum.


Sol yanım alabildiğine deniz, sağ taraf ise bir süre demir yoluna paralel, akan trafiği ile seyri zevkli kara yolu ve hemen onun bitimiyle başlayan ve yükselen yemyeşil dağın tepesinden arkaya uzanan orman... Ve o ormana doğayla uyumlu, ağaçtan bir restoran yerleştirerek; doğal bütüncüllüğü hiç bozmadan, yıllardır oradalarmış gibi bir uyumla yerleştirilmiş  masalarla piknik alanları da yaratan eski belediye başkanlarını sevinçle anıyorum. Şehri 80 öncesi uzun yıllar, sonra da bir dönem yöneten ve şehre ihanet içinde olan bir başkanın yok edişlerinin; kenti denizden uzaklaştırma gayretindeki peşkeşlerinin; ideolojik ve ticari hainliklerle pek çok eski evin yıkılıp yerlerine ucubeler dikilmesine izin vererek, belki de dünyanın sayılı old town'larından birine sahip olabilecek şehrin bu imkânını elinden almasının izlerini silerek; iki farklı partiden olmalarına rağmen, geçmişi  yok edilmeye çalışılmış şehirden bambaşka bir şehir ortaya çıkarıp, belki de yüz ölçüm oranları ile bakıldığında ülkenin ve belki de dünyanın en uzun ve halkın kullanımına en açık sahillerinden birini yaratan iki başkana** bir kez daha şükran duyuyorum. 

Güzergâhın eski, yani TCDD treninin çalıştığı dönemindense hiç bahsedesim yok. Ne güzeldin sen Çarşamba Treni, deyip geçiyorum. Bugüne ait olanın tadındayım. Sonuçta içine raylar kaçmış bir insanım. Coşkun denize bakıp kitabımı açıyorum. Tarım alanları eksiltilerek yapılmış sanayi sitelerinin içinden geçerken hayıflansam da, sanki, Öksüz Brooklyn'in*** içinden geçiyoruz sanıyorum. Oysa eski ve gerçek tren Kerimbey'den sağa döner, yavaşça inen korkulukların çın çın sesleri ile taşıt trafiğine kapanan ana yolu geçip uzaklara gidiyormuş hissi veren yeşilliklerin içine dalar, küçük ve saklı yerleşimler geçerek Çarşamba'ya varırdı; ne de güzel varırdı! Yine de, aslı bir tramvay olsa da, Kerimbey'i geçerek Çarşamba'ya varmasa da, bu tren de güzel. Eskinin bağ bahçelerinin izi kalmış tek tük evleri geçerken çocuk oluyorum. Küçük bir çam ormanı içindeki, babamın bir arkadaşına, ama klas bir arkadaşına ait olan benzinliği anımsıyorum. Güzel ailemizin izlerini seviyorum. Ve Tekkeköy İstasyonundayım! Bugün şenlikli. Üzerinde formaları ile maça gelen kızlı erkekli gençler, kurdukları masalarla açık hava restoranı tadı veren köfte ve ciğerciler, sıcak simit kokuları, eskilerde stat çevrelerinde tek tük bile görülemeyen kadın sayısının çokluğu, ve tüm bu hoşlukları parlatan enfes bir güneş. Fakat tren her bu, son durağa vardığında hazır olan ring bugün yok, ya da henüz gelmemiş derken geliyor. Binip de kartımı okutmak isterken, şoför yarım saat sonra kalkacaklarını söylüyor. Hımmmm maç yüzünden sanırım! Aslında stat, kapalı salon, taraftarlar, şenlikli açık hava ve satıcılarıyla kalma hissi veriyorsa da alan, gözümde tüten ve hayalimde olan bir şeyler de var. Açtığım kitabımı kapatıyorum ve yürümenin tadıyla yola vuruyorum kendimi.

Artık yeni inşaat alanlarıyla başka ve tarım alanları yok edilerek elde edilmiş yeni ve "modern" bir bölge doğuran ve neredeyse küçük ölçekli bir şehir kıvamına gelen eski köyün merkezine doğru, o nahif halinin izleri yoğun kısmından yürüyorum.  Köyden kalan ve hâlâ var olan izlerin varlığına seviniyorum. Tam merkezine, meydanına gitmek gibi bir niyetim yok. Bir an, köy içindeki, terasını ve oradan gördüğüm ağaçların arasından akan dereyi izlemeyi sevdiğim, hoş düzenlenmiş mekanın; kenarını koparıp kıymasının ortasına konulmuş yumurtasının rafadan sarısına dokunarak götürdüğüm karabiber kokulu pidesinin tadı aklımı çelse de, bundan vazgeçiyorum. Belediyenin muhteşem kararı ile kafeteryaya evrilen, üstelik güzel de evrilen, rayları korunarak etrafında güzel de bir park oluşturulan eski gara doğru yürüyorum. Bir kaç hafta evvel keşfettiğim, sakin, hoş, karmaşadan uzak, çalışanları ile güzel bu alanı ve onun batı yönüne yerleştirilmiş bambu masalarında ve rahat koltuklarında  oturup, bedeni ısıtan güneşin şefkatiyle kitap okumayı seviyorum.


"Merhaba, nasılsınız?"

"Hoş geldiniz."

"Şu üç kuru pastadan ikişer tane ve dört tane de ekler lütfen."

"Bir de sıcak çikolata lütfen."

Kitabımı çıkarıyorum. Soluduğum hava keyifli. Ağaçlar, binanın hoşluğu, görüş alanımdaki bir kaç ev ve  köy tadındaki bahçeleri, mutlu ediyor beni. Okuduğum kitap âlâ... Kalem Kültür'ün her ülkeden hikâyelerle oluşturulduğu konseptin bir ürünü olarak Sessiz Harfler Antolojisi! Ülkeyi zaten çok sevmiştim. Bir sempatim var, fakat bu hayranlık kendi ölçeklerimle ve bana hissettirdikleri noktasında objektif olmayacağım anlamına da gelmiyor tabii ki! Okuduğum ve her biri farklı yazara ait öykülerde bahsedilen alanlarda bulunmuş olmak, ülkenin hissettirdikleri ile doğru orantılı duygular hissetmek, gülümsetiyor beni. Öne çıkardığım hikâyeler ve yazarlar da var elbette. Özellikle iletişim çağının hayatımıza kattıkları dönemlerde yaşayan ve bu döneme dair öyküleri pek de tatlı bir mizahla anlatan daha genç yazarlar...

Fakat eskiler de muhteşem. İşin özü, Çağdaş Gürcü Edebiyatından Sıra dışı Öyküler alt başlıklı bu güzide kitap; az sonra sanki tren gelecekmiş hissi veren bu garın güzel kafeteryasında, günün ruhları dürtüklemeye başlayan hoş güneşli ama nispeten mevsim serini şu saatlerinde, "Ne güzelsin sen hayat," dedirtiyorlar bana. Ana yemek muamelesi yaptığım kuru pastaları bitiriyorum o ara. Daha önce yediğim ve tadına bayıldığım, bazılarının yaptıklarının aksine küçük ölçekli ve aslına uygun ekler ile sıcak çikolatamın keyfini çıkarma vakti. Muhafazakâr bir belediye tarafından işletilen mekanın, yüzü aydınlık "türbanlı" ama gençliği ve zamaneliği buram buram çağ kokan tatlı ve güleryüzlü genç kız, sempatik ve sıcak bir nezaketle bir isteğim olup olmadığını sorarken, kitap okuduğum için pek rahatsız etmek istemediğinin de altını çiziyor. Kendisinin de kitap okumayı sevdiğini belirtiyor. Muhafazakâr kesim olarak tanımlanan bu genç kadınların ne denli kitaba yöneldiklerinin, pek çok fuarda ve kitap satılan alanda tanığıyım. Hatta anne olanlarının, kendilerinden esirgenmiş olan eksiklerini çocuklarına kapattırmak için nasıl bir çaba içinde olduklarının da.

Okuduğum kitabı merak ediyor tatlı, genç ve sıcak garsonum; anlatıyorum, serinin diğer kitaplarından da bahsediyorum. Hatta bir başka seferde ona bir kitap getirmeyi, aklımdan geçiriyorum. Bir de su istiyorum.


Eklere zaten bayılmıştım, bu kez de bayılıyorum. Sıcak çikolatam da pek keyifli ki şeker ilavesine de gerek duymuyorum. Fakat bilindiği üzere fotoğraf makinemin pili bitik, o halde bu fotoğraflar nereden diye bir soru akla gelebilir, dikkatli okuyucular tarafından. Bu fotoğraf iki hafta önce bir vaha gibi cadde aralığından görüp de Gar ile tanıştığım günden. Kitapsa Danimarkalı yazar, soyadı Acaba? dedirten Simon Pasternak tarafından yazılmış, ikinci dünya savaşı sırasında geçen, güçlü tasvirlerle savaşı ve Nazileri ve savaşın öteki yüzünü fon yapan, enfes bir polisiye.

Güneş çekildikçe hava soğuğunu hissettirmeye başlıyor. Kalkma zamanı geldi. Ödeme için kasaya geliyorum. Burnunun kenarında zarif ve minik bir taş olan bakımlı "türbanlı" genç kadına mekanı ve belediyenin tavrını övüyorum. O ise buranın içki içip kavga edenlerin bulunduğu bir harabe oluşunun altını çiziyor. Benim takdirimse yıkılıp başka bir şey yapılabilecek kıymetli bir alanın korunmuş, yenilenmiş ve halkın kullanımına açık hale getirilmiş olmasına.. Müzeyi gezmek isteyip istemediğimi soruyor. Bugün açık olmadığını biliyorum ve bunu ifade ediyorum. O ise benim için açabileceğini söylüyor. Bense, bir hafta sonu en sevdiğim kadınla geleceğimizi ve o gün gezeceğimizi belirtip, teşekkür ediyorum. Kim bilir; belki de canlı müziğin olduğu bir akşam olur bu!..

Parkın içinden geçerek arka taraftan çıkmak için yürüyorum, raylara basmak istiyorum, hatta üzerlerinde yürümek, tam o sırada park alanının dışındaki biraz da yüksek kaldırıma bir taksi çarpıyor, doğal olarak jantlar yamuluyor. Abi düz yoldan gelip de şu küçük virajı nasıl dönemedin ve bu işi nasıl becerdin? diye sorasım geliyor da sormuyorum tabii ki. O hali ile arabayı geri alıp bir süre gidiyor ama arabanın gidesi olmadığı gibi gidecek hali de yok. Aslında o tarafa bir ev için yönelmiştim. En sevdiğim kadının bayılacağı iki terk edilmiş evden biri bu, elbette fotoğraf çekemiyorum ama bu anlatmayacağım ve onun bayılmayacağı anlamına gelmiyor.


Şimdi eskiyi terk edip, tarım alanlarının imara açılmasıyla oluşmuş alanlarda yürüyorum; arada hala eski halinde ekili, içinde inekler, koyunlar, tavuklar olan evlere rastlıyorum. Elbette bu evlerin çocukları, büyüklerin bu dünyadan göçmesini bekliyorlar, ülkenin ne yazık ki gerçeği bu durumu biliyorum. Fakat bu bölgede de bir hoşluk var. Geniş, cetvelle çizilmiş ve birbirini kesen caddeler akıllıca. Üstelik binaların çoğu boş olduğu için bir gerçeklikten öte fantastik bir rüya tadı var. 4-6 yaş çocuğa da mı kuran kursu eleştirisi yaptığım camiyi, mimarisi ve etrafındaki bahçesi, yeşilliği ve çay alanı ve ulvi havası nedeni ile seviyorum. Onun parke taşlı sokağına giriyor, oradan geniş bulvara çıkıyorum. Yeni sosyalleşme alanı olduğu belli bu genç caddedeki bir iki kebapçı ve pastane dikkatimi çekiyor. Ama yıkılmayı bekleyen ve an itibari ile işe yarar malzemeleri hurdacılar tarafından sökülmüş ve an itibari ile sanki bir savaş bölgesindeymiş de bombalardan bu hale gelmiş görüntüsü veren apartmanın, akşamın loşluğu ile buluşunca ortaya çıkan hali; buna bayılacak birini hatırlatıyor hemen bana... kahrolsun ki makinenin pilleri yok. Olsun diyorum, nasılsa birlikte geleceğiz?

Şehrin Kırıntısı adlı en sosyalleşmiş kafeden sağa dönüyor, simit dükkanı iken bir kısmı -yeni-balıkçı ve balık lokantası olmuş mekanda bir gün balık çorbası içmeyi düşünüyorum. Aslında ayaklarımın giresi var da, ben engel oluyorum. İstasyondayım.

Ve akşamın içinden geçecek, geldiğim güzergâhın daha uzağına gidecek, günün ruhları dürtükleyen bu saatlerinde günden biriktirdiklerimle birlikte manzaraların tadını çıkaracağım trendeyim!

Daha ne olsun...? 


*Gazi Kovan

**İki Başkan, linkteki ve linkin yönlendirdiği yazıda adı geçen kişilerdir!

***Öksüz Brooklyn, Jonathan Lethem tarafından yazılmış,  karakterleri ve onların öyküleri ile renkli eğlenceli ve okuması keyifli bir polisiyedir.!

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP