21 Kasım 2019 Perşembe

Filmin Tadıyla Güne Devam

 Öncesi

Yeniden Samsunspor'dayım. Filmle tetiklenmiş günü çoğaltmak için, gelecek treni bekliyorum.  Yükünün çoğunu bu istasyonda bırakan trenin istediğim koltuğunu seçebilme hakkımı kullanıp,  solda ve cam kenarındakilerden birine oturuyorum. Antrenman sahasındaki minikler ve tel örgünün dışındaki banklardan zevkle ve büyük hayallerle çocuklarını izleyen ebeveynler, iç ısıtıcı. Yeşillikler içindeki tenis kulübünün şıklığına, onun solundaki göl ve iskelesine ve de bir zamanlar, özellikle gün batarken terasında yemeğin ve içkinin keyfine doyum olmayan belediyenin işlettiği enfes manzaralı ama şimdi içkisiz aile lokantasındaki anılara selam çakıyorum. Kocaman ve de yemyeşil, gün itibari ile piknik şenliğindeki küçük ormanı geçerken, iyice yükselen ağaçların arasındaki anfitiyatrodan gelen yaz seslerine kulak kabartıyorum. Bandırma Vapuru ve kıyısına demirlediği alanın hoşluğu ve elbette Gazi Kovan'ın,* her hatırlandığında göz ucuna mutluluk damlaları getiren hikayesi, vapurun alt salonundaki Atatürk zarafeti, O'na hayranlığımı çoğaltırken, bir kez daha gururlanmama sebep oluyor bu şehir. Su kayağı parkuru, akabinde açık deniz, balıkçı tekneleri ve irili ufaklı su araçları derken; balıkçı barınağındaki yine belediyeye ait lokantada balık yesem mi hayali kuruyorum.


Sol yanım alabildiğine deniz, sağ taraf ise bir süre demir yoluna paralel, akan trafiği ile seyri zevkli kara yolu ve hemen onun bitimiyle başlayan ve yükselen yemyeşil dağın tepesinden arkaya uzanan orman... Ve o ormana doğayla uyumlu, ağaçtan bir restoran yerleştirerek; doğal bütüncüllüğü hiç bozmadan, yıllardır oradalarmış gibi bir uyumla yerleştirilmiş  masalarla piknik alanları da yaratan eski belediye başkanlarını sevinçle anıyorum. Şehri 80 öncesi uzun yıllar, sonra da bir dönem yöneten ve şehre ihanet içinde olan bir başkanın yok edişlerinin; kenti denizden uzaklaştırma gayretindeki peşkeşlerinin; ideolojik ve ticari hainliklerle pek çok eski evin yıkılıp yerlerine ucubeler dikilmesine izin vererek, belki de dünyanın sayılı old town'larından birine sahip olabilecek şehrin bu imkânını elinden almasının izlerini silerek; iki farklı partiden olmalarına rağmen, geçmişi  yok edilmeye çalışılmış şehirden bambaşka bir şehir ortaya çıkarıp, belki de yüz ölçüm oranları ile bakıldığında ülkenin ve belki de dünyanın en uzun ve halkın kullanımına en açık sahillerinden birini yaratan iki başkana** bir kez daha şükran duyuyorum. 

Güzergâhın eski, yani TCDD treninin çalıştığı dönemindense hiç bahsedesim yok. Ne güzeldin sen Çarşamba Treni, deyip geçiyorum. Bugüne ait olanın tadındayım. Sonuçta içine raylar kaçmış bir insanım. Coşkun denize bakıp kitabımı açıyorum. Tarım alanları eksiltilerek yapılmış sanayi sitelerinin içinden geçerken hayıflansam da, sanki, Öksüz Brooklyn'in*** içinden geçiyoruz sanıyorum. Oysa eski ve gerçek tren Kerimbey'den sağa döner, yavaşça inen korkulukların çın çın sesleri ile taşıt trafiğine kapanan ana yolu geçip uzaklara gidiyormuş hissi veren yeşilliklerin içine dalar, küçük ve saklı yerleşimler geçerek Çarşamba'ya varırdı; ne de güzel varırdı! Yine de, aslı bir tramvay olsa da, Kerimbey'i geçerek Çarşamba'ya varmasa da, bu tren de güzel. Eskinin bağ bahçelerinin izi kalmış tek tük evleri geçerken çocuk oluyorum. Küçük bir çam ormanı içindeki, babamın bir arkadaşına, ama klas bir arkadaşına ait olan benzinliği anımsıyorum. Güzel ailemizin izlerini seviyorum. Ve Tekkeköy İstasyonundayım! Bugün şenlikli. Üzerinde formaları ile maça gelen kızlı erkekli gençler, kurdukları masalarla açık hava restoranı tadı veren köfte ve ciğerciler, sıcak simit kokuları, eskilerde stat çevrelerinde tek tük bile görülemeyen kadın sayısının çokluğu, ve tüm bu hoşlukları parlatan enfes bir güneş. Fakat tren her bu, son durağa vardığında hazır olan ring bugün yok, ya da henüz gelmemiş derken geliyor. Binip de kartımı okutmak isterken, şoför yarım saat sonra kalkacaklarını söylüyor. Hımmmm maç yüzünden sanırım! Aslında stat, kapalı salon, taraftarlar, şenlikli açık hava ve satıcılarıyla kalma hissi veriyorsa da alan, gözümde tüten ve hayalimde olan bir şeyler de var. Açtığım kitabımı kapatıyorum ve yürümenin tadıyla yola vuruyorum kendimi.

Artık yeni inşaat alanlarıyla başka ve tarım alanları yok edilerek elde edilmiş yeni ve "modern" bir bölge doğuran ve neredeyse küçük ölçekli bir şehir kıvamına gelen eski köyün merkezine doğru, o nahif halinin izleri yoğun kısmından yürüyorum.  Köyden kalan ve hâlâ var olan izlerin varlığına seviniyorum. Tam merkezine, meydanına gitmek gibi bir niyetim yok. Bir an, köy içindeki, terasını ve oradan gördüğüm ağaçların arasından akan dereyi izlemeyi sevdiğim, hoş düzenlenmiş mekanın; kenarını koparıp kıymasının ortasına konulmuş yumurtasının rafadan sarısına dokunarak götürdüğüm karabiber kokulu pidesinin tadı aklımı çelse de, bundan vazgeçiyorum. Belediyenin muhteşem kararı ile kafeteryaya evrilen, üstelik güzel de evrilen, rayları korunarak etrafında güzel de bir park oluşturulan eski gara doğru yürüyorum. Bir kaç hafta evvel keşfettiğim, sakin, hoş, karmaşadan uzak, çalışanları ile güzel bu alanı ve onun batı yönüne yerleştirilmiş bambu masalarında ve rahat koltuklarında  oturup, bedeni ısıtan güneşin şefkatiyle kitap okumayı seviyorum.


"Merhaba, nasılsınız?"

"Hoş geldiniz."

"Şu üç kuru pastadan ikişer tane ve dört tane de ekler lütfen."

"Bir de sıcak çikolata lütfen."

Kitabımı çıkarıyorum. Soluduğum hava keyifli. Ağaçlar, binanın hoşluğu, görüş alanımdaki bir kaç ev ve  köy tadındaki bahçeleri, mutlu ediyor beni. Okuduğum kitap âlâ... Kalem Kültür'ün her ülkeden hikâyelerle oluşturulduğu konseptin bir ürünü olarak Sessiz Harfler Antolojisi! Ülkeyi zaten çok sevmiştim. Bir sempatim var, fakat bu hayranlık kendi ölçeklerimle ve bana hissettirdikleri noktasında objektif olmayacağım anlamına da gelmiyor tabii ki! Okuduğum ve her biri farklı yazara ait öykülerde bahsedilen alanlarda bulunmuş olmak, ülkenin hissettirdikleri ile doğru orantılı duygular hissetmek, gülümsetiyor beni. Öne çıkardığım hikâyeler ve yazarlar da var elbette. Özellikle iletişim çağının hayatımıza kattıkları dönemlerde yaşayan ve bu döneme dair öyküleri pek de tatlı bir mizahla anlatan daha genç yazarlar...

Fakat eskiler de muhteşem. İşin özü, Çağdaş Gürcü Edebiyatından Sıra dışı Öyküler alt başlıklı bu güzide kitap; az sonra sanki tren gelecekmiş hissi veren bu garın güzel kafeteryasında, günün ruhları dürtüklemeye başlayan hoş güneşli ama nispeten mevsim serini şu saatlerinde, "Ne güzelsin sen hayat," dedirtiyorlar bana. Ana yemek muamelesi yaptığım kuru pastaları bitiriyorum o ara. Daha önce yediğim ve tadına bayıldığım, bazılarının yaptıklarının aksine küçük ölçekli ve aslına uygun ekler ile sıcak çikolatamın keyfini çıkarma vakti. Muhafazakâr bir belediye tarafından işletilen mekanın, yüzü aydınlık "türbanlı" ama gençliği ve zamaneliği buram buram çağ kokan tatlı ve güleryüzlü genç kız, sempatik ve sıcak bir nezaketle bir isteğim olup olmadığını sorarken, kitap okuduğum için pek rahatsız etmek istemediğinin de altını çiziyor. Kendisinin de kitap okumayı sevdiğini belirtiyor. Muhafazakâr kesim olarak tanımlanan bu genç kadınların ne denli kitaba yöneldiklerinin, pek çok fuarda ve kitap satılan alanda tanığıyım. Hatta anne olanlarının, kendilerinden esirgenmiş olan eksiklerini çocuklarına kapattırmak için nasıl bir çaba içinde olduklarının da.

Okuduğum kitabı merak ediyor tatlı, genç ve sıcak garsonum; anlatıyorum, serinin diğer kitaplarından da bahsediyorum. Hatta bir başka seferde ona bir kitap getirmeyi, aklımdan geçiriyorum. Bir de su istiyorum.


Eklere zaten bayılmıştım, bu kez de bayılıyorum. Sıcak çikolatam da pek keyifli ki şeker ilavesine de gerek duymuyorum. Fakat bilindiği üzere fotoğraf makinemin pili bitik, o halde bu fotoğraflar nereden diye bir soru akla gelebilir, dikkatli okuyucular tarafından. Bu fotoğraf iki hafta önce bir vaha gibi cadde aralığından görüp de Gar ile tanıştığım günden. Kitapsa Danimarkalı yazar, soyadı Acaba? dedirten Simon Pasternak tarafından yazılmış, ikinci dünya savaşı sırasında geçen, güçlü tasvirlerle savaşı ve Nazileri ve savaşın öteki yüzünü fon yapan, enfes bir polisiye.

Güneş çekildikçe hava soğuğunu hissettirmeye başlıyor. Kalkma zamanı geldi. Ödeme için kasaya geliyorum. Burnunun kenarında zarif ve minik bir taş olan bakımlı "türbanlı" genç kadına mekanı ve belediyenin tavrını övüyorum. O ise buranın içki içip kavga edenlerin bulunduğu bir harabe oluşunun altını çiziyor. Benim takdirimse yıkılıp başka bir şey yapılabilecek kıymetli bir alanın korunmuş, yenilenmiş ve halkın kullanımına açık hale getirilmiş olmasına.. Müzeyi gezmek isteyip istemediğimi soruyor. Bugün açık olmadığını biliyorum ve bunu ifade ediyorum. O ise benim için açabileceğini söylüyor. Bense, bir hafta sonu en sevdiğim kadınla geleceğimizi ve o gün gezeceğimizi belirtip, teşekkür ediyorum. Kim bilir; belki de canlı müziğin olduğu bir akşam olur bu!..

Parkın içinden geçerek arka taraftan çıkmak için yürüyorum, raylara basmak istiyorum, hatta üzerlerinde yürümek, tam o sırada park alanının dışındaki biraz da yüksek kaldırıma bir taksi çarpıyor, doğal olarak jantlar yamuluyor. Abi düz yoldan gelip de şu küçük virajı nasıl dönemedin ve bu işi nasıl becerdin? diye sorasım geliyor da sormuyorum tabii ki. O hali ile arabayı geri alıp bir süre gidiyor ama arabanın gidesi olmadığı gibi gidecek hali de yok. Aslında o tarafa bir ev için yönelmiştim. En sevdiğim kadının bayılacağı iki terk edilmiş evden biri bu, elbette fotoğraf çekemiyorum ama bu anlatmayacağım ve onun bayılmayacağı anlamına gelmiyor.


Şimdi eskiyi terk edip, tarım alanlarının imara açılmasıyla oluşmuş alanlarda yürüyorum; arada hala eski halinde ekili, içinde inekler, koyunlar, tavuklar olan evlere rastlıyorum. Elbette bu evlerin çocukları, büyüklerin bu dünyadan göçmesini bekliyorlar, ülkenin ne yazık ki gerçeği bu durumu biliyorum. Fakat bu bölgede de bir hoşluk var. Geniş, cetvelle çizilmiş ve birbirini kesen caddeler akıllıca. Üstelik binaların çoğu boş olduğu için bir gerçeklikten öte fantastik bir rüya tadı var. 4-6 yaş çocuğa da mı kuran kursu eleştirisi yaptığım camiyi, mimarisi ve etrafındaki bahçesi, yeşilliği ve çay alanı ve ulvi havası nedeni ile seviyorum. Onun parke taşlı sokağına giriyor, oradan geniş bulvara çıkıyorum. Yeni sosyalleşme alanı olduğu belli bu genç caddedeki bir iki kebapçı ve pastane dikkatimi çekiyor. Ama yıkılmayı bekleyen ve an itibari ile işe yarar malzemeleri hurdacılar tarafından sökülmüş ve an itibari ile sanki bir savaş bölgesindeymiş de bombalardan bu hale gelmiş görüntüsü veren apartmanın, akşamın loşluğu ile buluşunca ortaya çıkan hali; buna bayılacak birini hatırlatıyor hemen bana... kahrolsun ki makinenin pilleri yok. Olsun diyorum, nasılsa birlikte geleceğiz?

Şehrin Kırıntısı adlı en sosyalleşmiş kafeden sağa dönüyor, simit dükkanı iken bir kısmı -yeni-balıkçı ve balık lokantası olmuş mekanda bir gün balık çorbası içmeyi düşünüyorum. Aslında ayaklarımın giresi var da, ben engel oluyorum. İstasyondayım.

Ve akşamın içinden geçecek, geldiğim güzergâhın daha uzağına gidecek, günün ruhları dürtükleyen bu saatlerinde günden biriktirdiklerimle birlikte manzaraların tadını çıkaracağım trendeyim!

Daha ne olsun...? 


*Gazi Kovan

**İki Başkan, linkteki ve linkin yönlendirdiği yazıda adı geçen kişilerdir!

***Öksüz Brooklyn, Jonathan Lethem tarafından yazılmış,  karakterleri ve onların öyküleri ile renkli eğlenceli ve okuması keyifli bir polisiyedir.!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP