29 Eylül 2021 Çarşamba

27 Eylül 2021 Pazartesi

Az Konuşmak İyidir Kitaplar Hep Renklidir

İnternette, bir kitapçıda, kitaplara bakıyordum. Volvo Kamyonlar gözümü aldı. Ben de onu aldım. Malum ki, sıklıkla dile getirdiğim üzere kuzeyin ve yazarlarının hastasıyım. Fakat Bu Norveçli'yi tanımıyordum. Edepsiz diye mi pek bilmiyorum ama o güne kadar gözüme çarpmamış olması da enteresan.

Böyle durumlar için sıklıkla kullandığımız ve aslı şaraba dair olan ve Sideways'den aşırma cümleyi bir kez daha kullanıyoruz: Bekler her kitap belli bir ânı!

Vitrin her zaman önemli ve bir satıcı bilmeli ki 3 saniyesi var. Bu bir üstat tespiti. Kendisi Benotton'ın kurucusu. Kulağa küpe bir söz!

Kastı şu: Öyle bir vitrin yapmalısınız ki önünden geçen ve o an için fikri vitrin olmayan insanı yakalamalısınız. Öyle bir vitrin yapmalısınız ki onu bu üç saniye içinde baktırmak için bir yem bulmalısınız.

Ben işte bu kitapla öyle karşılaştım.

Volvo Kamyonlar!

Beni gözümden yakaladı ve çekip aldı. Üstelik dumanı üstündeydi. Taze sandım ama sonra öğrendim ki aslında öyle değilmiş.

Çok uzatmayayım, hemen sipariş verdim; başka bir kaç kitapla birlikte. Gelince kitaplar, koliyi açmanın, onlara dokunmanın hemen ardından, okunmayanlar bölümüne yerleştirdim.

Elimdeki sıkı bir kitabın ardından da lay lay lom bir kitap okusam dedim; onlar diğer kitaplarla kaynaşıp ortama alıştıktıktan kısa bir süre sonra, ve mesleki formasyondan da kaynaklı olarak  158 sayfalık bu kitabı diğer bekleyenlerden özür dileyerek çekip aldım raftan.

Yazar Erlend Loe bir cin. Ana karakteri gibi de edepsiz. Bir de  epey yaş almış bir hanımefendi var. Kafası hep güzel. Bunlarla sınırlı değil elbette. Aşklar var. İlişkiler var, falan. Kısacası okuma boyunca biribirinden ilginç çok insan katıyor hayatımıza Sevgili Erlend. Ve fakat, ilk kitabın kapağından anlaşılacağı üzere bir de Geyik var!.. Önemli bir şahsiyet. E bir geyik varsa o zaman doğa ve doğal yaşam da olmalı! O da var. Porno film dünyası, ondan bir kesit, oranın ilginç karakterleri, farklı etnik kimlikler, maketler yapan ve bir hikâyesi olan Abi, ummadık anlarda rank diye çıkıveriyorlar önümüze.

Sonra...

 
Kaptırmış gidiyordum ki Volvo Kamyonlar'a -yazarı bilinmiş olduğu üzere tanımıyordum- merak edip kimdir, necidir diye araştırmaya karar verdim. Neredeyse bir ben bilmiyormuşum diyecektim ki tam, özel bir okuyucu kitlesi olduğunu anladım. Buna bir klan da diyebiliriz. Fanlar kulübü desek daha mı iyi acaba?

O arada, okur kitlesini ve dolayısı ile yazarı daha yakından tanımak üzere ora bura gezerken ve bakınırken, aslında elimdeki kitabın tek değil üç kardeşin ortancası olduğunu öğrendim.

Derim hep, beni kollayan bir ilahi güç var diye.

Şükrederim!


İşte bu fark edişle diğer iki kitabı da aldım ve toplam sayfa sayısı bir tuğla oluşturan takım tamamlanmış oldu.

Klandan bir güzel insanın, ülkemizde bu üçlemenin yanlış sırayla yayınlandığını ve son çıkmış olmasına rağmen Volvo Kamyonlar'ın aslında ikinci kitap olduğunu yazmış olduğunu da gördüm.

Diğer iki kitap gelince yine de künyelere baktım ve gördüm ki, klan mensubunun söylediği doğruydu: Norveç'deki yayın sırasına göre ilk kitap Doppler ki kahramanımızın adı, ondan sonra Volvo Kamyonlar ve sonrasındaki de Bildiğimiz Dünyanın Sonu'ydu.

"Artık bu bilgiler de cepte olduğuna göre Volvo Kamyonlar'daki bayıldığım abla Maj Britt'le şimdi vedalaşabilir, kısa zaman sonra tekrar görüşeceğimiz için onu özlemenin tadını da bir süre çıkarabilirim," dedim.

Ve Doppler ile baştan aldım. Pastanedeydim. İki kişilik masanın Lozan Caddesine bakan koltuğuna oturmuştum. Konsept kahvaltıydı ve sıcacık su böreği; yanına da çay söylemiştim.

Aman aman... Kapıldım gittim.

Güldüm edepsiz cümlelerde, yüzüm kızardı, utandım. Sonra alıştım. İnceden bir modern dünya, sistem, doğaya eziyet eleştirisi de sezdim. Pek çok özel, farklı etnisiteden insanla daha da yakınlaştım. Norveç özelinde kuzeyde yaşamanın ne olduğunu bir kez daha anladım. Biraz tazelendim. Finli ve İsveçli Penfriend'lerimi sıklıkla andım.

Onu sonra, benim için de bir ilk olan Gloria jean's Coffese'e taşıdım. Bir Amerikano söyleyip yanına da frambuazlı cheesecake ekledik. Birlikte denize ve yoldan geçenlere baktık. Servisimizi yapan genç kıza güzellemeler yazdık.*

Sonra birden içim sızladı ve dedi ki: "Bugünün koşulları o yıllarda olsa kesin oralardaydın, hep dile getirdiğin kültürü bizzat yaşamış olacaktın."

Buna pek kulak asmadım, çünkü o yaşta mektuplaşmanın yarattığı hayallerin de tadını çıkarmıştım.

Pandemiye küfür edecektim ki tam, dilimin ucundan aldım.

Çünkü dünyanın en ilginç beş tren hattından söz eden bir belgeselde rastlaştığım treni araştırmış, bulmuş, intrerrail biletlerini erkenden almayı tasarlamıştım. Ve en az 15 gün, ama özü bir aylık bir tur planlamış, bunu da enn sevdiğim kadınla paylaşmıştım. Mutabıktık.

Bu yaz muhtemelen oralarda olacaktık.

Neredeyse bir nefeste okuyup bitirdim üçlemeyi. Daha ilk kitap Doppler'i bitirmemiştim ki Ernerd Loe'nun ülkemizde çıkmış tüm kitaplarını aldım. Onları fazla ciddiyetli kitapların ardından arasıcak yapma fikrindeyim. Hafif oldukları için değil, eğlenceli oldukları için...

Ama!

Dilek Başak.

Muh-te-şem.

Dili bilmem. Dolayısı ile orjinalinden bir kıyas yapamam. Ama hislerime ve ruhumun aldığı tada güvenirim. Bu nedenle, mükemmel bir çeviri olduğuna eminim hatta abartmadan Norveççe aslından okudum bile diyebilirim.


*Linkteki yazının 15.fotoğrafının üst ve alt paragrafı.


Bir kaç gün önce üçlemenin son kitabı Bildiğimiz Dünyanın Sonu üzerine yazılmış yazıya bir yorum yazdım ve son cümlesi şu şekildeydi: Sondan başa gelim de ilginç olabilir!

25 Eylül 2021 Cumartesi

Aşk Aşktır Ve Bu Film De Onu Pek Güzel Anlatır

Kasım 2019*

"Ay film güzeldi ya, hem de çok güzel! Levan Gelbakhiani müthiş oynuyor, öylesine sahici ki ve öylesine sevdiriyor ki kendisini, sanki bir filmde değil de hayatın içindeymişçesine bir sahiplenmeyle ondan ve duygularından yana oluyor insan... Müzikler âlâ zaten, hakeza danslar da... Duygu resmetmelerse anlatılır gibi değil. Peki ya o güzel şehrin eskimiş, geleneksel ve bayıldığımız avlulu evlerine ne demeli?! Elbette ki kendimi çok ait hissettiğim ülkenin ve şehrin sokaklarına dört gözle baktım; fakat ilk kez izlediğim ve anlatım diline bayıldığım yönetmen Levan Akin, filmin önüne geçirmeden, incelikli bir dille sahnelere taşırken ülkenin belirgin renklerini, ana hikâyeyi yormadan, bazen flu fonlar şeklinde öyle güzel yerleştirmiş ki bütünün içine; gören birine işte sevdiğim ülke bu, dedirtiyor. Ve Ana Javakishvili, Mary karakterinde şahane; bir dans partneri olmaktan öte, sevmek ve dost, arkadaş ve sevgili olmak nedirin cevabını enfes veriyor; güzel oynuyor ve sevimli kılıyor kendini; tüm duygu renkleri ile.

Ferzan Özpetek tadının izleri vardı filmde, ya da ben öyle eşleştirdim, lakin çok sertleşmese de yönetmen, yine de savunusunu son derece naif bir biçimde yapıyor ve mesajını da "sertçe" veriyor. En katı ve hoşgörüsüz kalbi bile yumuşatacağından, en azından düşündürteceğinden eminim. En güzel yanı şu idi kanımca: İki erkeğin yakınlaşması ve filmin ve de tek taraflı gibi gözükse de aşkın ve saf duygunun önüne geçmeyen, kısacık ama vurucu sevişme sahneleri "ahlaki" açıdan sert gibi gözükse de ki an itibari ile beni bile, belki de filmin başındaki pornografi çağrışımları yapan -gereksiz- uyarı yazısından kaynaklı olarak uyuz bir önyargının esareti ile rahatsız etti ama sonuçta aşk, sadakat temelli bir duygusal kırılmaya neden olan sahne, ve bu duyguyu şahane vurgulayan, şaşırtıcı derecede sahici esas oğlan Levan Gelbakhiani ve de esas oğlanın çocukluktan beri partneri olan Mary'nin bu ilişkiyi hissetmiş olmasına rağmenki yaklaşımı, en homofobik şahsı bile düşünmeye, daha anlayışlı ve insancıl bakmaya sevk edebilirdi ki kanaatimce eder de.


Velhasıl-ı kelam yönetmen becermiş bu işi, hem de en katı yaklaşımların, en ahlakçı duyguların kalbinde dahi bir sıcaklığa sebep olabilecek bir şefkatle.

Sinemadaki şahıslarsa şu şekildeydi: Bir adam; muhtemelen bu dünyadaki seks nasıl diye gelmiş olabilir, pornografik beklentilerle tabii ki, belki de sanatsever bir şahsiyetti; salonun ışıkları izlenimlerimi yanıltmış olabilir! Onun arka sırasında "türbanlı," spor ve hoş giyimli, ayaklarını ön koltuğun tepesine uzatan, sanatsever, çağın gereklerinin farkında, kendine ait bir dünyası da olan ama bunu biraz da dışa vurmayı seven -ki bu halini o kadar güzel anlayıp o kadar çok sevdim ki- genç kız... onun bir arkasında yine "türbanlı", türbanını iğne ile tutturtmuş, sinemayı seven, bu sanata ilgi duyan entelektüel bir genç kız daha... Ve bilet veren kızın sonradan D'yi G anladığını fark eden, önce biraz gerilen ama sonra da bundan şikayetçi olmayan, muhtemelen blog yazarı, çok tatlı ve hımmmm bi kadını çok sevdiğini düşündüğüm, ukala, magazin yazarı kılıklı, havalı bi adam. Terasta, göstere göstere kitap bile okudu o adam... ve sanırım bir kez daha bu saatte bir film izlerse, ardından, ışıklı manzara eşliğinde, Lounge'da bira içip bişiler atıştıracak."


*Alıntının olduğu yazının tamamı.

23 Eylül 2021 Perşembe

O Halde Börek

Üçleme bu bölümle başlamıştı...



Müzik de ruhun gıdasıdır ki bazı coğrafyaların müziği miss gibi börek kokar!




Çıkıyorum evden. Bahçe kapısından sokağa geçiyorum. Biraz önce aramama geri dönmüş ve sekize on kala çıkarız demişti, kardeş. Misafiri var ve ben sokak sabahının tadını çıkarırken bir yandan, bekliyorum. O ara jaluzileri inik çalışma odamın pencerelerine bakıyorum. Fransızın üzerinde iki kuş. Derin bir mevzuya şırıl şırıl akıyorlar. Öteki odanın penceresinde de durum aynı. Bir kaç poz çekiyorum fotoğraflarını. Biraz sonra hoop üsteki damlalığın içine... Orası evleri.

Saat de sekizi geçti ve kardeşten iz yok. Yanaşıyorum salon penceresine doğru. Kanepede uzanmış, bakışları sokak yönünde değil. Telefonuyla meşgul. Belli ki vakit geçiriyor ve anlıyorum ki misafir henüz hazır değil. O ara araba bipliyor. Kilitler açıldı diye düşünüyor, kapıya hamle yapıyorum. I-ııh açılmadı. Sıcacık böreğe ve hayal ettiğim ana yetişemeyeceğim diye tedirgin ve heyecanlıyım. Bu nedense bir gerginliğe sebep olmuyor. Mutlu bir sabahtayım. E günlerden cumartesi...

Geliyorlar, kapı açıldı. Günaydınlaşıyoruz ve ben arkaya geçiyorum.

Keyifli bir yol. Bir 12 kilometre sonra şehir içine kıvrılıyoruz. Oradan üst bulvara. Onun kavşağından sola dönüyor, bulvardan ayrılıp yokuşa sarmadan önce, "Beni şu köşede bırak, girme o yola boşuna," diyorum. "Yürüyecek misin?" diye soruyor. "Şurası zaten," diyorum. O an, bana serbest çağrışım yolunda bir senaryo yazıldığını bilmiyorum. İçine iyi bir fotoğraf makinesi koyduğum ve bir de kitap olan sırt çantamı alıyorum; askısından geçirdiğim ince hırkamın yere değen kapüşonunu toparlıyorum. Sağdaki kocaman bahçeli, içini çok iyi bildiğim, en can iki arkadaşımdan diğerinin biz lise yıllarındayken oturdukları ama şimdi kaymakamlığa ait bir bina olan ki buna da yıkılıp da yerine apartman dikilmediği için çok çok sevdindiğim eski Rum evine bakıyorum.

Ondan sonra yolum Börekçi. Fakat o arada hayatımda önemli yeri olan ve aşağı doğru yokuş bir sokağı geçiyorum. Ve onu, şu yazının şurasına gelince anca fark ediyorum. O evden bir sevgiliyi, gördüğüm en güzel gelini, çocuklarıma bir tatlı anneyi, kırmızı ışıkta arabanın önünden geçen kızı  almıştık. Gelin arabası üç harfliydi ve metalik maviydi; şu an, az önce beni onun beyazı ile bırakan küçük kardeş askerden izinli gelmişti ve sürücüm oydu. Mahallenin çocukları kesmişti önünü. Bilirim ki isterse sıyırıp geçerdi. Arkadaşlarım çocuklara dalmak üzereydi ki... o müdahale etti ve adetin gereğini yaptı. Sonuçta stajı benim yanımdaydı. İşte ben bir garip cilvesi olarak zihnin, börekçiye giderken bunların hiçbirini hatırlamamış, kaç yüz kere geldiğim sokağa dönüp de bakmamıştım bile. İlginç?!

Kadıköy'ün yokuşuna kıvrılınca yoldan içe doğru, küçük bir alanını bahçeye çevirmiş küçük çay ocağı dikkatimi çekiyor. Ohh diyorum; böreği alır, maskeyi burada çıkarır keyfime bakar, hatta mahalle esnafı ile iki lafın belini de kırarım.

Ve İstanbul Börekçisi'ndeyim. Yıllar sonra...

"Günaydın, hayırlı işler."

Günaydın diyor; temiz yüzü güleç, bembeyaz önlüklü ve beyaz aşçı kepli genç adam. Bu an çok hoş bir heyecanla gülümsetiyor beni. Küçük mekânın kapı girişindeki mini vitrini ile kasa ve de onlardan bir tık içeri doğru da üç masası var. Kapıya en yakın olana oturuyorum. Sabah müşterileri geliyor. Kadınlı erkekli, yaşlı genç. Kahvenin alçak sehpalarında yeme fikrinden vazgeçiyorum çünkü bu sabah devinimi, alışverişteki ve de işe yetişme telaşındaki insanların yüzleri çok hoşuma gidiyor. Sonuçta böreği alıp mini çay bahçesine gitmek yerine burada yemeye karar veriyorum. Patatesli de yaptıklarını öğreniyorum ama ben klasikçiyim. "Bir porsiyon börek; peynirli ve kıymalı karışık lütfen," diyorum. "Bir de küçük çay, lütfen."

Geliyor tabağım. Üzgünüm ki tepsilerin fırından çıkıp gelmesine ve ben oradayken camekanlı tezgaha taşınmasına tanık olamıyorum, çünkü geç kaldım. O ilk kıyır kıyırlık gitmiş, yağ ve hamur nispeten katılaşmış. Isıttırmaya gerek duymuyorum çünkü lezzetten öte bir önceliğim var bugün. Hikâyenin devamı!

Önce bir zincir olup olmadıklarını soruyorum. Olmadığını öğrenince, şu şu mekânlarla bir ilişkiniz var mıydı? diye giriyorum konuya. O dışarıdaki bir beye sesleniyor. Anlıyorum ki patron o. Elindeki çayı ile geliyor ve karşımdaki masaya oturuyor. Sima bir yerlerden gözümü ısırıyor. Diyorum böyleyken böyle... Modern Pazar'ın oradakini biliyor ve ikiliyi hatırlıyor. Ben onun bilmediği evveliyatını da anlatıyorum. Sonra diyor ki benim yerim önceden Shell'in oradaydı. Diyorum biliyorum orayı, mağazaya giderken yürürdüm çoğu sabah ve bir sabah orada görünce dükkânı diğerinin devamı diye düşünmüştüm. Bunu da hiç sorgulamamıştım. Ve alırdım börek poğaça.

Ama bir yirmi yılı var yine de diye ekliyorum. 23 yıl önce Kocaeli'nden geldiğini ve orada başladığını söylüyor. Eskilerin yufkayı nasıl açtıklarından bahsediyorum. Biz de öyle açıyoruz, diyor. Buraya özellikle, sırf  o eski hikâyenin peşine takılarak geldiğimi ve  bu fikrimin nasıl geliştiğini anlatıyorum. "İnternette fotoğrafımız mı var?" diye soruyor. "Evet," diyorum. "Google çekmiş ve haritaya koymuş, ben de oradan buldum ve geldim." Şaşırıyor ve görmek istiyor. Telefonundan açıp gösteriyorum. Sonra da bu hikâyenin buralara kadar taşınmasına neden olan Sevgili Zeugma'nın yazısını...

Keyifli, iki güzel insanla hoş sohbetli güzel bir sabah yaşanan... Dükkânı seviyorum. O kadar tatlı ve meraklı bir sohbetin içinde kalınca zaten ilk anına da yetişemediğim börekten pek bir şey anlayamıyorum ama çok keyif alıyorum. Sohbetin lezzeti, merak, eskiye dönüşler ve çay, böreğe baskın geliyor.

Teşekkür ediyorum, ellerinize sağlık çok güzeldi eskiyi hatırlattı diye ekliyorum. Ama merkezi yerde olmayan bu kıymetli emek için çok da üzülüyorum. Koca bir tabak ve çaya sadece 12 TL ödüyorum ve kilosunu yeni 45 TL'ye çıkardıklarını duyunca ve bunu pahallı bulan tanıdıkları ve geveze birine bakınca da şok oluyorum. Çünkü kardeşim az sonra bir marka börekçiye uğrayacak ve personeli için bir tepsi börek alacak ve iki fiyat arasında yaklaşık 3 kata varan koca bir uçurum olduğunu biliyorum.

Vedalaşırken bu emekçi ve güler yüzlerle, "Bir sabah daha erken geleceğim, o gün önce çay eşliğinde sadece böreğimi yiyeceğim ve görüntüsü kıyır kıyır şu poğaçalarınızın da keyfini çıkaracağım," diye söz veriyorum kendime. Sonra da fotoğraflar çekip bir de keyif çayı içeceğim... Sonra da sadece sizden söz eden bir yazıda belki de böreğinize övgüler dizeceğim." cümlelerini kuruyorum.

"Tekrar çok teşekkür ederim, ellerine sağlık, hoş bir gün başlancıydı, hoşçakalın," diyerek kapıdan çıkarken karşıdaki  bina bir başka sayfayı açıyor. Çünkü o evin katlarında şehrin en popüler kumaşçısı ailenin abisi, yengesi ve eşinden boşanmış ablası, bir katında ise kurucu babası ve annesiyle birlikte, "Kiminin her şeyini sunarak bir türlü yaratamadığı duyguyu: Yalnızca çantasından çıkardığı bir Tadelle'yle yaratabilen, bir kartpostalın arkasına yazdığı şiirle duygularımı göz ucuma yığabilen insan güzelliği..." oturuyordu.

Anıların ve az önce yaşadıklarımın keyfiyle yürüdüm. Hakan'a vardım ve tişört baskısı yapan bir makine almış olduğunu gördüm. Bir fikrim vardı. Eski Büyükşehir Beldiye Başkanı abi ile bir cenazede karşılaşmış ve fikrimden söz etmiştim. Çok hoşuna gitmişti ama sonra bu fikri hayata geçiremeden  o milletvekili olmuştu.

Uzun bir zamandır baskılı tişörtle ilgili benim bir hayalim var.

Yaptırınca blogda paylaşacağım.

Söz...


19 Eylül 2021 Pazar

Sıcak Böreğin Dayanılmaz Hafifliği

Öncesi


Başlangıçta hemen gideyim duygum yoktu. Aslında araftaydım. Erken gitmek makbuldü, onu çok iyi biliyordum. Tepsi fırından tezgaha ben oradayken gelmeliydi ve ben onların tepsiden alınıp camekanlı vitrine yerleştirilmesini beklemeli, sonra da siparişimi vermeliydim.

Hava henüz aydınlanmamış olmalı, sokak lambalarının sıcak ışıkları şapkalarından başlayarak genişlemeli ve bir huni şeklinde inmeliydi  caddeye... Ben yanımdaki o güzel kızın nefesini, sesinin bıcır bıcır kelimelerini yanağımın dibinde hissetmeliydim. Sonra ona, yüzüne bakmadan, gözlerim ileri bir noktadayken, hiiiçç ben sana yangımın rüzgârı göndermeden, en cool halimle iki kelâm etmeliydim. O, tatlı gülümsemesi ve hadi yedim bunu da cinliği ile beni biraz daha kavramalı, yine hin bir gülümseme ile iyice sokulmalıydı bana. Kelimelerinin nefesi, ve onun kocaman sevgisi kışın ortasında bile baharı hissettirmeliydi.

**

Hep de öyle olurdu çünkü!..

Ben biraz hıyardım Erkek adam pozlarımla yürürdüm. İnce lafları bile benden çıkar gibi değil de racon gereği söyler gibi yapardım. Ama bilirdim ki o yemez. Sonra gevşerdim. Ben olurdum. Elimi beline koyar. Onu Osmanlı Bankası'nın  zaman eskisi binasının giriş kuytusuna çeker. Kolumu dolar elimi illaki bel çukurunda tutar, kendime çeker ve tek bir öpücükle; bütün duygularımı deryalar gibi önüne dökerdim. Yazı beklerdim. Onun saç kesimini ve rengini çok severdim. Aramızda çok mesafe yoktu ve onun odası ile benim odam birbirine bakardı. Oradan işaret eder, ben tamam der. Onun elinde bir kitapla yürüdüğünü görür, heyecanlanır; O kurumun ana kapısından çıkıp bizim bahçe kapısını açtığında, evin önüne gelene kadar alt kata inerdim. Gözlerimle dinlerdim Onu. Kalbim atardı. Onu o an odamda görürdüm, fikrim dürterdi. Ama Ona bunu bir türlü söylemezdim.

Tüm okul sezonunda hep yapmayı düşündüğüm şeyi gözden geçirir. Bir an önce gel yaz derdim. Yaz gelirdi. Kıyafetler incelir. Bazı bölgeler açılırdı. İlk yazdı. Kapıdaydı, elinde bir kitap vardı, bahaneydi. Belli ki ilk kez birlikte sahile gidilecekti. Çam ağaçlarının arasından yürüdük. Askılı elbisesi, şahane göğüslerini saklamaya çalışsa da beceremiyordu, belki de elbise bana kıyak atıyordu, hissetmiştim ve bu yüzden de ekstra sevmiştim. İyi ki de beceriksizsin diye bir de göz kırpmıştım. Bahçenin tellerine vardık. Çiti aşıp kumsala, oradan da denizin sesi için kıyısına uzayacaktık. Beklediğim andaydım, hayal olsa da antremanlıydım, bir kış boyu dersimi çalışmıştım. Bir anda sağ kolumu bacaklarının arkasından geçirip, sol kolumun desteğine yatırıp kucağıma aldım Onu. Boynuma sarıldı ve gülüyordu. Sanki bu durumu da biliyordu. Öyle güzeldi ki. Nefesinin sıcağı nefesimi kesti. Aştım tel örgüyü; dalgaların kırıldıktan sonra vardıkları son noktaya kadar taşıdım Onu. Sonra usulca yere bıraktım. Sağ kolum... daha çok da ellerim nasıl mutlu.

Taşırken Onu; öyle güzel, öyle mutlu gülüyordu ki, kendimi bir filmin kahramanı sandım. Bir de şansımız vardı. O zamanlar buralar hep kumsaldı. İki yanımızdaki; biri onlarınki diğeri kamp olmak üzere kamu kurumlarının varlığı, onların denizin içine kadar çektikleri tel örgüler, bizim alanımızı da kimseler giremez yapıyordu.

Oturduk.

Yüzümüz denizde. Ayaklar çıplak, ayakkabılar dört metre geride. Dalga kırılıyor, deniz makara yapa yapa geliyor ve ayaklarımıza muzırca dokunuyor. Sonra çekiliyor.

Biz biribirimize bakıyor, gülümsüyoruz. Sonra gözlerimizi yine ufka dikiyorduk. Elimi eline doğru götürüyorken O onu yakalıyordu ve parmaklar birleşiyordu. Ne de güzel bacakları vardı. Sere serpeliğine bayılıyordum. Dizlerden bükülmüş, etek uçları ıslak, dizin üstünü geçer biçimde çekilmiş elbise ile bütünleşmiş film karelik bir an daha. Çok az konuşuyorduk. Çok gülüyorduk. Arada bir dönüp ânı ve bakışlarımızı yakalıyorduk. Çirkeflik yok. Arzu var. Ama kalpler öyle güzel ki fırsatı ganimete çevirmek fikri asla yok. Yaş 17'nin eşiğinde. Forma numaram hâlâ 16. Uzak ufuklara bakarken aklım bir ön izleme sunuyor, hayalim müdahil gördüklerime, bayılıyor, hevesleniyor, kararım netleşiyor hatta bu önizlerin birinde Ona iyice yanaşıyor, sağ kolumu sırtına koyuyor, onun desteği ve sol kolumun yardımı ile önce kolunu boynuma taşıyor, sonrasında göz göze ve nefes nefeseyken... onu kumlara doğru yavaşça yatırıyorum. Sonra  bir dalga... ama şakacı bir dalga üzerimizi aşıp geri çekiliyor. O yine gülüyor. Ben de muzır bir espri yolluyorum dalgaya. Sonra da Onun dudağından tuzu alıyorum. O zaman mıncırıyordu beni ve daha daha bir keyifle gülüyor, beni sırt üstüme döndürüyor, dalga üzerimden geçiyor, çekilince de bu sefer o benim tuzumu alıyordu. Kaç sefer sonra çekiyorduk kendimizi kıyıya... 

Sırılsıklam sarılıyorduk birbirimize..

Öyle de kalıyorduk.

Güneş iş bende çocuklar diyor, gereğini yapıyordu. Sonra da el ele, ayaklarımız denizde, sınırları aşıp yürüyorduk. Sonra güneş dağların ardına çekilmeye başlarken, ona el sallıyor, kurumun sahil tarafı kapısında vedalaşıyor, bir süre Onu ardından izliyor, dönüp gülümsemesine bayılıyordum.

Geri dönüp bizim bahçe tellerini aşıp eve doğru yürürken, onların ilk lojmanlarını geçtiğimdeki boşlukta onu beni beklerken görüyordum. Sadece gülüyorduk. Bir sonraki aralıkta bir kez daha... Sonra bir kez daha...

 
Ah o araf halller! Ne güzeldi.  Ahh onun coşkulu saflığı, sevgisi, güzelliği... ne güzeldi.

Saatlerce oturduk. Çok az kelâmla o kadar çok konuştuk. O kadar çok ki yankıları kaç on yıl sonra bile duyuluyor. 
 
Çok mu sevmiştim.

Evet çok sevmiştim.

Onla geçen zamanlarım çok güzeldi. Ama ah kahrolası o aşk işte. Ne zaman ve kime çakacağını asla söylemezdi. Onu hiç kırmadım. Hiç kimseye açmadıklarımı ona rahatlıkla açıyordum. İkimizde solcuyduk ama o Halkın Kurtuluş'u sempatizanıydı. Kitap paylaşırdık ama asla iki farklı ve zıt fraksiyonun insanı olarak aidiyetlerimizin teorilerini eleştirmemek için tartışmazdık.

Bir sonraki yıl onlar tayin olup gitti. O bendeki yerini hep korudu. Yarım bıraktığımız anlar aklımda dönüp durdu. Olmaması, olmasından daha iyi geldi bana.

Ara ara düşünürüm. Nerededir, ne yapar? diye. Görsem ve yazdıklarımı ona okusam ne hisseder bilmek isterim bir yanıyla... ama derim ki sonra,  O hep 16 yaşında.

Sonra...

Yıllar yıllar sonra... Bu günden en fazla 4-5 yıl önce bizim ikinci binanın altındaki emlak ofisinde otururken ve  laflarken... kadın elemanlar mutfakta Ankara'dan gelmiş bir müşteri kadınla sohbet edip çay içiyorlardı; bir süre sonra elemanlardan biri mutfaktan çıktı ve yanıma geldi. "Siz 19 Mayıs Lisesi'nde mi okudunuz?" diye sordu. Evet, dedim. "Bayan adınızı biliyor, okulla doğrulamak istedi," dedi. Abisiyle gelmişti ve sorduğunu bilsin istemiyordu. Dolayısıyla anladım ve tek bir kelam etmedim. Karşı karşıya da gelmedim.

Şimdi tam da burada kesmek vardı yazıyı. Ama yapmayacağım. Muhtemel ki dedim: O lojmanlardaki onun arkadaşı kızlardan biriydi, çünkü onun bir abisi yoktu!


Sıcak haber soğuyabilir, ilk yazıyı okuyanlar anlarlar ki bu karakter börek sabahlarında yeri olmakla birlikte börekten önemlidir ve ilk yazıda kendisinden minicik bahsedilmiştir.



Böreğin son hikâyesi ise tek bölümde ve pek yakında... Ve tam da şurada!


Bu da şarkımız; ama farklı bir yorumla.



17 Eylül 2021 Cuma

O Onsuz Olur Peki O Onsuz Olur mu?

Şu şekilde düşünüyordum.

Sezon açılmıştı ve ben bu açılışla siftahı yapmalıydım. Özlemiştim de... Ayrıca bu düşüncemi enn sevdiğim kadınla da paylaşmış, açılışı ne ile yapsam acaba noktasında netleştirici fikirler oluşturmuştum.

*

Aylardır, alışkanlığım olan bir mekânın kenarında olduğu bulvarın karşı kaldırımından  gelip geçerken göz attığımda ona doğru, içimde bir istek oluşuyor, eveti aklımdan geçiriyor, bir yandan da ama daha sezona var diyor, çiftlikte yetiştirilenleri ondan saymıyor, erteliyordum. Bir yandan da merak ediyordum. Nasıl acaba?

Üstelik denizin;  "Buyrun gelin dükkân sizin," dediği günler gelmişti ve sevdiğim türler üzerinde de bir karara varmaya çalışıyordum.

Mevsim birkaçını öne atıyordu. Bu birkaçı önemsemeliyim mi yoksa henüz yeteri kadar soğumadığı için su; kendi var ama biraz daha vakti var dediklerimizden birini mi seçmeliydim?

Sonra dün, henüz bazılarının gelişimi ve kıvama gelmesi için tazeyken mevsim. Kararımı netleştirdim. Sırt çantama bir kitap, okuma gözlüğü, yedek maske, ince bir hırka attım; yağmurluğumu çantamın askısından geçirdim, bahçeye indim ki hava inceden yağıyor. Gökyüzüne baktım; anladım ki niyeti bozuk değil. Yağmurluğu giydim, kapüşonu geçirdim, bir an düşünsem de deniz tarafını, karşısındaki kaldırımdan yürümeye başladım. Günün rengini çok sevdim. Bir ara "Ama o deniz!" desem de kararımda ısrarcı oldum. Vakit ikindiye varmıştı. Çok mu acıkmıştım acaba? Aklım rahat durmuyor,  aklımı çelmeye çalışıyor, başka alternatifler öne atıyordu. Gaza gelmedim ve kararımda ısrar ettim. Ana caddeye doğru bu kez erken bir sokaktan döndüm. Yağmur incecikten bir türkü tadında yağıyor, günün ıslak rengine hoşluklar katıyordu. Sanırım bilinçle davranıyordu ve benim "Ama daha yaz!" vurgumu düşüncelerimden atmaya çalışıyordu. Seçeneklerimden biri ıslık çalınca, çok uygun bir gün aslında diye düşündüm. O ara bir araba park ettiği Ömürevleri Migros'un önünden  geri geri gelip düzelttikten sonra yan yoldan caddeye varmak için manevra hazırlığındaydı. Benim için durdu ve bana yol verdi. İyi insanları ödüllendirmek gerekti.  Teşekkür manasında el işaretiyle lütfen buyurun devam edin, dedim. Teşekkür etti başıyla...

Işıklara gelmiştim ki içimdeki kara niyetli sürekli alternatifler üreterek hâlâ fikrimi çelmeye çalışıyordu. Direndim. Down Park'ın kaldırımından yürümeyi tercih ettim inatla; imana gelir diye. Fikrimin ilk eylemi sonrasında  kapuçinomu orada içerim, sonra onlarla maskeli bir fotoğraf çektirir, pandemi hatırası diye blogda paylaşırım, hem de boyumu posumu sergilemiş olurum diye düşünmüştüm. Geçerken selam çaktım tabii ki kankalarıma. Yolda da Erdoğan'la karşılaştım ve üzerindeki yeni sezon Samsunspor formasını hayırladım. Planladığım ilk mekân görüş alanımda. Aslında yabancısı olmadığım bir yer. Ancak önceki hali artık anılarımda kaldı. Pandeminin ilk yılında ve ilk açıldığımız sürede de geldiğim ve sevdiğim kitap okuma noktamdı. Bir yıl önceye kadar yazılarımda çoklukla olan bir pastane... Ekleri efsane bir pastane... İdi!

Ne kitapları ne keyifle devirmiştim orada. Dünya turlarımı, farklı ülkelerin yazarlarının romanlarında, sanki onun masalarındayken yapıyordum. Süzüldüm içeriye. Mekânın yeni halini de sevdim. Bir sıcaklık vardı ve konuya da yakışır bir mekândı. Oturdum dar, uzun, açılır camların önünde tek sıra masalı verandasına: yeni konsepte uygun yeni masalar olsa da artık aynı noktadaki masayı seçtim ve aynı yöne doğru oturdum. Sol yanım şirin bir park, etrafı renkli, seyrek ve alçak tarabalarla çevrili. Orta yerinde bir de oyun parkı var. Ve elbette Down Kafe. Direk karşıya baktığımda gördüğüm de bulvar.

Bir garson geldi. Maske kurala uygun; öylesine değil. Ciddiyetli bir sorumlukla duruyordu yüzünde. Sevdim kendisini: İş yapışını, ölçülü konuşmasındaki tavrı beğendim. İletişim gayet güzel, duruş güven verici, tavır sıcak ama şık da... Ve olması gerektiği anda var.

"Neler var?" dedim. Aklımdan geçirdiklerimin neredeyse tamamını saydı. "Ama?" dedi düşüncem; "bazılarının daha zamanı var. Su biraz daha soğusun." Hak verdim. Kararım altını çizerek, "Derim ki," dedi. "Şimdi onun zamanı."

Olmaması düşünülemezdi ama yine de sordum. Mesela rakı olmadığını biliyordum. "Var!" dedi. Heyecan yok, çorba içindi. 

"Az balık çorbası lütfen"

"Barbun lütfen," dedim ardından.

Altını çizerek... ve akıllıca ve aslında önerme de içeren, buna yakışan budur tadında bir üslupla sordu: "Tava mı istersiniz?"

"Evet, lütfen," dedim.

Arka masamda iki hanımefendi, ön masamda dört adet inşaat sektöründen olduklarını düşündüğüm ve kalkmak üzere olan, çaylarının son yudumunda dört beyefendi, onların caddeye doğru iki masa ötesinde bir anne-oğul ve onların arkasında da yine iki genç hanımefendi vardı ki günün o vakti için makul. Demek ki daha yeni olmasına rağmen kabul görmüş mekân, diye düşündüm.

Balık seçimimin ardından sormuştu garson. "Salatanız nasıl olsun?" diye. Bir an ekstra ücret mi yoksa yanında mı diye düşündüm. "Yanında başka ne veriyorsunuz," diye sordum. Ve zaten balık- salatacı olmadığım için de teşekkür ettim, istemedim.

Az çorbam geldi. Ancak az deyince ne anladılar da, ya da anlıyorlarsa miktar esnaf lokantaları gibi değildi. Sanki bir tadımlık! Bunu eleştirdim, içsel olarak. Turşu kavurma görüntüde güzeldi. Heyecan verdi. Sonrasına bakacağım. Roka tabağının sadeliğini de sevdim ve pırıl pırıllardı. Az önce sanki, toplanmışlardı bahçeden.


Çorba görüntüde biraz farklıydı, dedim bir tarzları var demek ki. Ekmek dikkatimi çekti. Tahta ve abartısız, sade ve şık bir sepetteydi. Bildiğimiz baston ekmeği şeklinde ama bir kişiye yetecek ölçüde ve özel yapımdı. Önce ekmeğimden bir lokmayı çorbaya batırdım. Onu atınca damağıma ve biraz çiğnedikten sonra, bu kez biraz çorba yolladım. Hımmmmm âlâ! Beğendim çorbayı. Eleştirsem de miktarı finalde dedim ki yaptıkları doğru!

Ve mevsimin ve balıkların gözdesi geldi.

Kocaman bir porsiyon.

Çorbanın haklılığının altını da peşin peşin çizdi.

Az sonra da iki mini minicik ve sıcacık ve kurabiye şeklinde mısır ekmeği konuşlandı masada. Önce yadırgadım alışınca klasiğine. Sonra dedim bu fine dining bir dokunuş. Modern bir esinti.

Hımmmm... doğru seçim, çünkü mevsimlerden Barbun'dayız. Muhteşem bir tava. Enn Sevdiğim Kadın'a bu fikrimi söyleyip düşündüğüm balıklardan da bahsedince mevsime uygunluk adına altını çizmişti. Şanslı adamım! Önce kafa göz, kılçık, kuyruk girişiyorum. Çünkü ne var ne yoksa ağızda dağılıyor. Enfes. Sonra biraz soğumaya yüz tutunca; kafa, kuyruk ve kılçıkları ayıklıyorum. Buna da tava balık üstü balıkhelva aşaması diyorum.

Mısır ekmeği, turşu kavurma, balık, roka sololarında olduğu gibi beraber şarkılarında da muhteşemler. Ne varsa süpürüyorum.



Çay içer misiniz? diye soruyor; ölçülü bir tavırla garsonum. Lütfen, diyor, hesabı da istiyorum.

Çayımı yine kaliteli bir genç getiriyor; Down Park'a bakarak keyifle içiyorum. Mutluyum, çünkü ezeli dostum pastanenin gidişine üzülmüştüm; an itibariyle de gelenin duruşundan kaynaklı olarak seviniyorum. Ama yemekle kitap okunamıyor işte! Çorbada deniyorum, çünkü bu mekânı hep kitap keyiflerimin eşlikçisi olarak hatırlıyorum. Ne yapsam da balığa kitap değil de rakı ve sohbet yakışırın hakkını teslim ediyor, iki yeni ve güzel kitap okuma noktama selam gönderiyorum.

Rakıdan bu aralar ne kadar söz ediyorum, farkındayım. Oysa en son, enn sevdiğimiz mekânda ve pandemide, o mekâna hiç yakıştıramasak da ve hatta onlar da bize inanamasalar ve bunu da ifade etmiş olsalar da... benim hevesim yüzünden bira içmiştik. Yazılarda rakı bir çokluk gibi dursa da bir yıldan fazla bir zamandır, belki de pandeminin başından beri... kokusunu bile unutmuş olabilirim. Üzüldüm şimdi ama!

Kankalarla fotoğrafımı erteliyorum. Çünkü çay, kapuçino hayalimin önünü kesiyor.

Aslında onu belki bugün, belki yarın çektirir, bu yazıyla birlikte yayınlarım diye düşünüyordum ama dayanamayıp yazdım.

Kankalarımla bir pandemi hatırası!

Ne güzel...

Belki de pek yakında...

16 Eylül 2021 Perşembe

Çocuk Sevinçlerim Zıpladı

Sevgili Zeugma dinlediği bir böreği yapmış ve de tarifini yazmıştı.* Ben de büyük bir keyifle yorum eklemiştim. Zevkle okumuş, anılar canlanmış, hayatımın en güzel yılları hanesinde yeri daim, birazdan okuyacağınız yorumda bahsetmediğim ama o sabahlarımda hep olan kız arkadaşımdan da söz edeceğim bir yazı hayal etmiştim.  İşte bu sabahın erkeninde o hayaller içindeyken ve aşağıdaki yorumu genişletip yazıya evirmeyi düşünürken...  Birden... Evet, birden bir ışık yandı ve merak noktamı aydınlattı. Önce yazdığım yorumu, sonra ışık neleri aydınlattı, nasıl bir yolu ışıldattı bir görelim.

 

Blog yazısına dönerse kusuruma bakmayın lütfen:)

Bu böreğin anısı sağlamdır bende Sevgili Zeugma.:) Kendisiyle ilk tanışmamız, babamın mağazası şehir içindeyken ve ben kısa pantolunluyken oldu. Mağazaya yakın adı İstanbul Börekçisi olan bir yer vardı, sahibi roman kahramanıydı benim için. Özel ve kültürlü bir İstanbulludur diye düşünmüştüm ve öyle yer etmişti bende. Oradan milföy tadında kıyır kıyır poğaçalar ve bu börekten alırdık. Sonra mağazalar sanayi sitesine taşındı, bir süre uzak kaldık; ta ki ben liseye başlayana kadar. Sabah okula, komşu kamu kurumunun servisi ile gelir, okul saatinden epeyi önce vardığı için de şehir merkezinde inerdim ve daha gün ışımamışken doğruca buraya. Sonra kapandığını gördüm. Ben büyüdüm, evlendim falan. Şehir merkezinde oturuyorum ve bize yakın bir modern pazar var. Bir gün orada minicik bir dükkân gördüm. Tabela İstanbul Börekçisi. Anılar canlı olsa da umut az. Girdim, ne görim, eski mekânın iki ustası; yaşlanmışlar, oradalar. Sordum. O abi bırakmış işi, kapatmış dükkânı ve gitmiş. Bunlar başka yerlerde çalışmışlar ama bu kalite olmadığından mutsuz olmuş ve bir süre sonra bu yeri açmışlar, ada sadakatle.  Lezzet aynı, hiç fark yok. Dükkânda iki kişi zor oturur. Fakat yufka açmaları beni çok şaşırtmıştı. Oklava kullanmıyorlar, elle hamuru biraz yaydıktan sonra başlarının üzerinde iki el üstünde semazen gibi döndürüyorlardı. Nefis bir şov. Denk gelirsem her seferinde izliyordum. Tabii ki kapıdan. İçeriye girmek ne mümkün, her şey o en fazla 20 metrekare içinde:)


Bu sabahın en erkeninde uyanmış,  daha geniş yazı için yorumumu sayfaya yerleştirmiştim ki o ara biraz blog okuyasım geldi. Gülümseyerek ve keyifle dolaşıyordum blogları, bazı yazıları tekrar okuyor, bu sayede tanıdığım ve sevdiğim insanların varlıklarına bir kez daha seviniyor, pandemisiz günlere dair hayaller kurup o anların önizlemesini yapıyordum. Dışarıda yağmur parlaklığı, çalışma odamda tatlı, huzur veren bir serinlik vardı. Sonra kendi bazı yazılarıma döndüm. Oradaki çok kıymetli izleri sevdim. Tüm bedenim bu hoş sabaha gülümsüyordu ve gün içine dair planlarım vardı. Üstelik hava tam da o planlara uygun, gerçek bir kuzeyliydi ve fazlasıyla heyecan veriyordu.

Derken....

Bir anda börekçi ile ilgili acaba ben yaşlarda birileri bir şey yazmış mıdır? diye düşündüm. O halde Google'a bir danışayım dedim. Mekânın adını yazdım, kimse bir şey yazmamıştı ama Google şıp diye önüme aynı adlı bir mekânı koydu. Haritayı büyüttüm. Kolay bir yerdeydi, üstelik son yerine uzak da değildi. Hatta o pazar yeri Anneler Parkı olunca yıkılan dükkândan sonra buraya mı geldiler acaba? diye de düşündüm.

Heyecanım arttı, çocuk sevinçlerim tavanda ancak şehire inmem gerekiyordu.

Çok heyecanlandım!

Çünkü, eğer hikâye düşündüğüm gibi geliştiyse ve benim çocuk keşfimin epeyi öncesini de düşünürsek, yarım asrı epeyi aştığı kesin bir devamlılıktan bahsediyor olacaktım. Cephesi yine küçük bir dükkân ki umutlu kılıyor beni; ama artık çocuk da değilim.  Ama heyecanlarım çocuk... Ve onlar soruyor: "Acaba... acaba muhtemelen rahmetli olmuş o ustaların çocuklarından biri midir?"


*Sevgili Zeugma'nın enfes börekleri ve tarifi için buradan lütfen.



*Devam yazısı Sıcak Böreğin Dayanılmaz Hafifliği içinse buradan lütfen.

13 Eylül 2021 Pazartesi

Ah Pandemi Dedirten Anlar


25.06.2016 Cumartesi

Mekânı karşı çaprazdan gören, karşısındaki binanın önündeki masalardan birine oturuyoruz. Anında kaynaşıyoruz sokağın tüm paydaşları ile. Hoş geldinize geliyor, sokak sakinlerinin en tatlısı. Tepemizde... Önce biraz sert ve soğuk, kişilik analizi yapıyor, sanırım sonrasında da geçer notu veriyor. Sırnaşma sırası onda, sürekli istemem yan cebime koyun pozlarıyla dolaşıyor civarımızda.

Akşamın ruhları dürtükleyen saatlerinde, bembeyaz örtülü bir masada, sımsıcak bir sokakta ve şairin mekânının tam karşısındayız. Özellikle istediğimiz, şehre onun için geldiğimiz, ilk görüşte kaynaştığımız ve bir çiftin işlettiği mekânın genç garsonu sipariş için geliyor.


"Hoş bulduk."

"35'lik rakı lütfen."

Meze seçimini en güvendiğim kadına bırakıyorum. Sokakta, bir duvarın dibindeyim ve sandalyemin arkasında, gerektiğinde çalıştırmak için oraya koyulmuş şirin bir pervane var. Nerede olduğumuzu hatırlatacak bir de ayna. Oturduğum yerden kalkmaya hiç niyetim yok, keyfim şahane. Onu izliyorum. Zengin meze dolabının başında... İletişim muhteşem.

"Bir Girit ezme lütfen."

"Beyaz peynir lütfen."

"Bir levrek marin lütfen."

"Bir de patlıcan salatası lütfen."



Donanıyor masa. Karşımızdaki kültür merkezinin dış masalarında bir kaç kişi sohbette. Sokaktan, mekânla aramızdan, insanlar geçiyor. Kilisenin çanı çalıyor. Hava henüz anason kokmuyor. Güzeller güzeli bir yaz akşamı. Çalan şarkılar yakışıyor sokağa. Göz alıcı, yeterli porsiyonlarda mezeler ve buzzzz gibi rakı.

"Tek lütfen..."

"İki parmak kalana kadar su ve iki buz lütfen."

'Ben rakıyı içerim abi' hava atmaları, suyu yanında içmeler, sek rakıyı sadece buzla sulandırıp rezil etme çağlarından sonra demlenmeyi öğrenen yaşımdan beri teke düşen içmelerin ölçüsü artık standart. Yalnız dubleden teke düşmemin bir sebebi de masada kalınan süreleri uzatan ve daha da keyifli kılan güzel insanlar.

O halde, yarasın!



Usulca başlıyoruz. Levrek marin nar dokunuşu ve alttan alta hissedilen misket tadıyla şahane bir katılımcı, patlıcan salatası da bir çok yerde masaya gelenlerin aksine henüz baygınlık aşamasında olmadığı gibi az rastlanır bir tazelik ve lezzette... beyaz peynir tabağı Egeli... Girit ezme ise bir assolist varsayılabilir olsa da tevazuyla ve biz birlikte güzeliz havasıyla masada. Kullanılan zeytinyağı ise sanki sarımsak dokunuşlu... ve Egeli sonuçta.


Harbiden meyhaneler devrine ucundan yetişebilmiş bir tıfılım ben. Burası bir meyhane mi yoksa lokanta mı dersek, bizce âlâ bir meyhane. En kralından üstelik. Öyle beş yıldızlı, yapay bir samimiyetle başımızda her daim biten değil de, özellikle yükünü almışken mekân, yanımıza yakın bir yere gelmesini beklediğimiz, gözümüz yakaladığında seslendiğimiz, şıp deyince garsona ulaşamadığımız, gerektiğinde kalkıp da meze dolabına gidebildiğimiz, meyhaneciyle iletişebildiğimiz ve bundan da mutluluk duyduğumuz yerdir meyhane... Buraya kalabalık gelip, mezelerin her bir porsiyonunun masadaki onca kişiye yetmesi gerektiğini düşünüp sonra da küçücüktüler diye eleştirmenin hiç bir manası yok. Keyfine yazık etme kardeşim, ya çok çeşitle tadımlık kur masanızı, ya da iki-üç kişiye bir hesabı yap. Değil mi ama?!

"O halde sıhhatimize!..."



Keyfimiz 90'a takılan gol gibi. Bir çoklarının aksine ne meyhaneciden ne de garsondan bir şikayetimiz yok. Lezzetli mezelerle tadını çıkarıyoruz yaşamın. Üstelik Nazım Hikmet Kültür Merkezinin önündeki gençler gittikçe kalabalıklaşıyorlar... Konu da kaçınılmaz olarak militan günlere geliyor. Bu çocukları o günün gözleri ile bakarak eleştirebilir, hatta küçümseyebilir kendilerini eski tüfek olarak tanımlayan bir kısım statükocu, katı, havalı ve de aslında sadece lafazan kendini beğenmişler... Ama ben onların cinsiyetsiz, sorgusuz, henüz derinlik kazanıp da zenginleşmemiş, inanmışlık yüklü klişelerle bezenmiş, 'aşığınım ama çekingenim' soslu sohbetlerindeki sıcacık samimiyete... bayılıyorum. Cıvıl cıvıl bir gençlik katıyorlar akşamımıza. Masaları birleştiriyorlar şimdi... Uzun masalarına 70'lik rakılar ve mezeler geliyor. Gülüşleri ve müziklerimiz karışıyor birbirine. İstim alıyor gece... Ve sokak.

"Gençliğinize o halde!.."

Sıcak için gidiyor meyhaneci kadına en sevdiğim kadın, ahtapot bacağı ızgarayı öneriyor meyhaneci ki onun âlâsını daha sonraki bir zamanda, kadim bir şehrin kadim bir semtinde ve harbi bir Rum meyhanesinde yiyeceğimizden henüz haberimiz yok. Karar veriliyor...

"Bir karides güveç lütfen."


Hımmmmm âlâ bir güveç, karidesi geride bırakmayan bir sadelikle pişirilmiş, tadı tuzu yerinde, lezzetli suyu tam da ekmek banmalık, üstelik karidesler bu sabah çıkmış denizden...

Ve 35'lik rakının son yudumları...


Saatler saatleri, neşe neşeyi, huzur huzuru kovalarken, ara çaylar da falan derken, katmerleniyor rakının masası. Topyekûn, pek tatlı, "Yaşamak güzel şey be!" kardeşim dedirten bir serkeşlik kokusunun tadı bulaşıyor sokağa... Hülyalanmaya başlayan kafalar, sarhoşluğa doğru usulca giden kelimeler, gülüşler, arafta kalma halleri bir karara varıyor gönüllüce.

"Bir 20'lik rakı lütfen."

"Bir beyaz peynir ve kavun lütfen."

"Bir de bir miktar çörek otu lütfen."

"Hımmmm peynirin üzerine biraz çörek otu ve biraz zeytinyağı?!"


Kahvelerimizi de içince, ödememizi de yapınca, vuruyoruz kendimizi küçük parkın arkasındaki sokağa... duvar yazıları pek manalı ve hatta gece flörtleşmesindeki köpeklerin arkasındaki duvara denk gelen pek manidar: Çare cinsel devrim! Polislerden uyarı alana kadar kilisenin duvar dibine serdikleri tezgahlarında el işi "entelektüel" ürünler satan iki kişi terk ediyorlar bulundukları alanı. Yeni güne devrolan gecenin kokusu muhteşem. Cinliklerine bittiğim kadın bir büfeye giriyor, sözde sigara alacak... ve iki tane küçük, yüksek alkollü bira ile çıkıyor. Bak başıma gelene! Öyle kolay kolay devrilen bir adam değilim ama bazen, mutluluk doz aşımı yapınca, bir mizansen yaratır bünye ki bir votka limonla bile kafa bulmuşluğumuz vardır, en iyi iki arkadaşımdan biriyle şimdi yerinde yeller esen bir otel barında. Hımmmm bir de fıçı bira mekânları ilk açıldığında, okul çıkışı daldığımız bir ilk mekânda hızlıca içtiğimiz ilk fıçı biralarımızın sallantısıyla evlere nasıl gireceğiz korkusu yaşadığımız günü unutmamak lazım.

Bir yandan yürüyor, çokça gülüyor, biraz da usulca, tabii ki kazayla, tatlı tatlı sırnaşıyor, yalandan biraz biraz sallanıyor, yine kazayla dokunuyor, güzel güzel sözler fısıldıyor, kuytulara bayılıyor ve sonuçta pek de sevdiğimiz otelimiz İbis'e varıyoruz. Tatlı resepsiyonistimizle selamlaşıyor, asansöre ulaşıyor, küçük koridoru peltek fısıltılarla geçiyor ve gördüğümüz en güzel otel yataklarından birine atıyoruz kendimizi.

Alsancak Garı ışıklı bir sakinlik içinde...



*Alıntının da içinde olduğu iki zamanlı yazının orjinal hali.

11 Eylül 2021 Cumartesi

Üç Öğün Manzara

Geçen cumartesi sabahı attım kitabımı çantama düştüm yola. Vardım Lozan Caddesi girişindeki pastaneme. Dedim iki dilim su böreği ve bir de çay lütfen.

Açtım son sayfalarında olduğum Doppler'i.

Ona başlayınca tam... böreklerim geldi. Hımmmmmm, dedim mis gibi. Bol ve iyi peynirli. Adeta hamarat bir ev yapımı!

Börek, kitap, bir yudum demi kıvamında çay, iki mini kahkaha eşliğinde bitti kitap.

Çıkardım sırt çantamdan üçlemenin ikincisini.

Volvo Kamyonlar.



İlk anda adapte olamadım Erlend'in cinliğine, sonrasında, kavrayınca kurgudaki şenliği güle güle bir hâl oldum. Şahane abla Majj Britt'le tanıştım.

Keyfim cumartesi tadında.

Bitirdim böreğimi. İçerken keyf çayımı aklım yine dürtü beni. Neredeyse 15 yılı aşmış belki de 20 yılın dibinde bir zaman önceydi. Henüz inşaata boğulmamıştı buralar ve hâlâ köy tadı vardı. Üç yanı bahçe bir pideciye takılır, köy fırınından pidelerinin tadına bayılırdık. Kırmızı ışıkta arabanın önünden geçen kız, Musssano, belki de bebek arabasındaki Tırtıl'la, ya da o henüz hayalde bile yokken belki de; sahilden ayrılır, ekili yeşillikler içinden yürüyerek gelirdik mekâna.

Şu anda, bir yanıyla hissederken gideceğimi bir yandan da yiyebilir miyim börek üstüne pideyi acaba? diye düşünüyorum.

Lakin gözümün önünden de incecik çıtır çıtır bir hamur, bol kıyma üzerinde az pişmiş yumurta geçmekte.

Bir anda orada görüyorum kendimi ve bu önizlemenin tadı kışkırtıyor beni.

Düşüyorum yola. Bir ara vazgeçer gibi olsam da devam ediyorum. Sonunda vardım önüne. Bir tur attım etrafında; gördüm ki bahçe yerli yerinde. Ama dış cephesi ahşaptan ve köy tadındaki mekân, dönüşmüş çağın malzemesine. Olsun, dedim önce. Sonra vazzz... geçtimm!

Yürüdüm... yürüdüm... yürüdüm.


Bande Aceh Park'da mola verdim. Bir ağaç altındaki banka oturdum, uzattım bacaklarımı boylu boyunca. Sabahın sakinliğine açtım kitabımı. Sonra... varınca bizim mıntıkaya, daldım Kahve Dünyası'na. Yerken kahveli, vanilyalı, bal bademli dondurmamı; karar verdim ki tatlı saati geldiyse eğer; bünye için en ideal ileri üçlü bunlar.

Keyifliydi ne diyeyim!

Eve yürürken bir baktım bir banka boylu boyunca bir kadın uzanmış; başında temizlik görevlileri ve bir kaç kişi daha. Su falan vurmuşlar yüzüne. Sonra ambülans çağırsak falan diye konuşurlarken geldi kadın kendine. Bir an, yoksa geçen akşam İskele Meydanı'nın kenarında boylu boyunca bayılmış, polislerin ilgilendiği, sonra sağlık görevlilerinin başında olduğu kadın da bu muydu? diye aklımdan geçirdim.

Coool Chicken'ın önünden geçerken de, akşamüstü, şu terasa bira içmeye geleyim diye düşündüm ama ondan az önce yolun karşısından gelen bir müzik bas bas çağırdı beni. Canlı üstelik. Üç de nefesli var kadroda ve Roman çalıyorlar... Ama nasıl güzel bir tempo, nasıl keyifli, hepsi de siyah pantolon siyah gömlekli.

Geçtim karşılarına oturdum banka. Yüzüm onlara dönük. Sağ yanım koca ağaçlar altındaki tahta masaları ile keyifli mi keyifli piknik alanı, hemen dibi ocakbaşı, örtüler serilmiş sepetler açılmış; istersen de kebapçıdan sipariş ver. Gözlerim müziğe hayran, sanki Gogol Bordello dinliyorum ve Emir Kusturica fiminde bir sahnenin içindeyim. Nasıl muhteşem bir neşeyle çalıyorlar ama.

Sırtımda deniz, çam ağaçlarının kıyısısında, aramızda küçük bir meydan mesafesi, şık hanımlar şık beyler, şık çocuklar ellerde balonlar, nefesliler falan...


Rüya gibi desem yeridir. Kaldım. Çıkamadım. Sonra bitti. Nefeslilerden biri ve bir iki kişi ayrılıp yürümeye başladılar. Önümden geçerlerken bir çıkarım yaptım ve anladığım şu: Bir düğün olmuş şu küçük meydana ve denize bakan şirin butik otelde, belki de sabahlanmış. Eğer şu bir kaç şık hanımefendi ve beyefendi ve küçükler sabah yeniden giyinip gelmedilerse...

Muhtemel ki şu an bir uğurlama. Belki de balayına...

O ara müzik tekrarda.. Su gibi. Çağıl çağıl. Ve kesildi. Ben de yola revan.

Akşam üzeri için kafamda bira, çantamda Volvo Kamyonlar... çantada, yok fotoğraf makinesi düştüm yola. Pazar sabahına yakışır, dedim pide; yaptım planımı vardım eve.


Bu kez yürümeyi göze almadım ve atladım trene. İndim yakın durakta, kiosktan geçirdim kartımı aldım iademi... Geçtim karşıya. Bankamatiğe hal hatır sordum. Yürüdüm, İlçe kadınlarını belediyenin bir hizmeti çerçevesinde Vezirköprü Kanyonu'na götürecek midibüsün yanından geçtim, sola döndüm ve ulaştım Sofram Pide'ye. Bir sarıldı bana... Onca yıl olmuş sonuçta. Sormadı "Çocuklar, abla?" diye. Bir kıymalı tek yumurtalı lütfen, dedim. Oturdum, şirin tarabalı bahçenin ağaç altından yola bakan bir masasına, açtım kitabımı. Fırın aktif, mahalleli evden getirdikleri içlerle pide telaşında, bir ritüeldir aslında ve ne keyiftir tıfılken fırında eve pide yaptırmak.* Önce mini salatam geldi, sonra da pidem. Yumurtaya bana bana, sürenin tadını uzata uzata, keyifle yedim; yıllar ne güzel ki eskitememiş diye sevindim. Çıkınca oradan bir an şu AVM'ye geçsem mi diye düşünsem de doğal hayattan vazgeçme dedim ve bu kez yürümeye karar verdim


Akşam üzeri, hava kararmaya yakın yeniden çıktım evden, düştüm yeniden yola. Sonbahara göz kırpar bir esinti. Üzerimde kapüşonlu ince bir hırka. Gözüm mekânın terasında. Ukrayna manzaralı bira; yanına da sigara börekli, kızarmış patatesli, sosisli bir tabak. Elimde kitabım. Gördüm kendimi orada. İkna olmuştum tam kendimin iknasına ki, "Orası düze göre daha esintili... Sakın !" dedi içimdeki ben; "hatta en fazla 15 dakika sonra inersin alt kata,"yı ekledi.

Dinledim sözünü, teras yoksa ben de yokum dedim ve vardım İskele Meydanı'na. Biraz kulak kesildim, Atakum Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu'na. Sonra İskele Kafe'ye doğru yürüdüm. Sonra iyisi mi ben pastaneme gideyim derken ve devam ederken bir anda bir ışık yandı zihnimde ve dedi ki: "Sen kapanan kitap okuma noktan eski pastaneden hep parka bakardın ama pastanenin keyfi yüzünden hiç uğramayı düşünmezdin. Hadi yürü şimdi Down Park'a."


Vardım önüne, önce dışarıda oturmayı düşündüm ancak uyarıldım, çünkü tatlı bir rüzgâr ve bir serinlik vardı. Oturdum şirin ve minik salonun bahçe tarafına. Cam açıktı ve bir yanıyla bahçedeydim. Şirin menü kitapçığından bir karışık tost ve çay seçtim. Servisimi Erdoğan yaptı. Tanıştığımıza sevindiğimi beyan ettim ve pandemi tokalaşması yaptık.


Mekânı çok sevdim, önceden de şirin buluyordum ama kalabalık olunca kitap için bulaşmıyordum. Havalar Eylül'e varınca ve iskelede her akşam coşku olunca, ortaya çıkan sakinlik kitabın da aklına yatınca... Her şey yolunda. İki garsonumuz var, biri Erdoğan. İkisi de Down, ve işin en hoş tarafı buranın tüm geliri Down sendromlular için harcanıyor. Hımmmm çayım enfes... Ama şu tostun  sunumuna bir bakar mısınız? Nasıl bir hoş akşam ve sanki ben kapatamışım gibi bir mekân ve enfes üçlemenin ikinci kitabı.


Karışık tosttan bir ısırık, bir yudum çay, tebessüm ettiren ilginç kurgulu satırlar, açılmış ve bahçeyle bütünleşmiş sürgülü camdan sızan çiçek kokuları ve akşam serini... Ve enfes bir müzik setinden yayılan enfes bir müzik... İkinci çayı istiyorum. Getiriyor Down kardeşim. Teşekkür ediyorum. Bardağın ağzında küçük bir kırık ve devamında bir çatlak var. Keyfime bakıyorum.  Ne güzel bir zaman dilimi... Nasıl bir keyif. Dünya bir yana dünyanın dışından dünyaya bakan ben bir yana. Bitirince çayımı toparlanıp kalkıyorum. Yönetici ve ahçı konumundaki kişiye teşekkür ediyor, bardaktaki durumu anlatıyor, çocuklar incinmesin diye onlara söylemediğimi ama kendisinin bardakla ve konuyla ilgilenmesini istiyorum.

Tip box'ı görmezden gelmiyor, çocuklara ayrı ayrı teşekkür ediyor, pandemi tokalaşması eşliğinde görüşmek üzere diyerek İskele'den gelen müziğin çekim alanında, yaz akşamının tadını çıkara çıkara yürüyorken... bir anda konseri ilerleyen saatlere erteliyor ve pastaneme doğru dönüyorum.

Şerbeti sarkmayan, fıstığı esirgenmemiş enfes bir şöbiyet; yanına şekersiz bir çay, gülümseten kitap.  Sonrasında ara sokakların geceleri alemdir, tadıyla beni çağıran müzik için İskele Meydanı'na doğru yürüyorum. İskele Kafe orada, çağırıyor ama  uzaktan bir selam çakmakla yetiniyorum. Şarkılar çok güzel.

Sonyaz akşamlarını çokkk seviyorum.


*Ritüel


9 Eylül 2021 Perşembe

Çine'de Çöp Şiş Pahalıya Patlamıştı

Sevgili Okul Arkadaşım bundan bir hafta önce, 2 Eylül'deki yazısının bir bölümünde "Çine'de köfte ve çöp şiş yemek projesi kafaya konulunca, yolumuzu bir dirsek boyu uzatmış olduk ama yediğimiz yemeğe değdi." diye yazmıştı.* Ben de yazının altına "Bir Çine ve çöp şiş hikâyesi yazacağım sanırım, fakat siz döndükten sonra." cümlesini de içeren bir yorum yazmıştım. Neredeyse emeklemeye başlamışken bir yandan da araba kullanmayı öğrenen ben için- şanlı kariyerim açısından- bir leke bırakmış olmasıydı. Tabii ki bu işin esprisi ama içindekiler açısından bakınca insanda bir iz bıraktığı kesin.

Tırtıl henüz planlarda bile yok. Mussano 7-8 yaşında tatlı bir çocuk. Muzip. Kırmızı ışıkta arabanın önünden geçen kızla 12 yılı bulmuşuz ki bunun beş yılında çocuksuz gençlik şeker gibidir demişiz. Flörtöz ama nikahlı bir yaşam, ilik gibi bir genç kadın, yüreği güzel. Swissotel'deki bir Infinity defilesinde onca mankenin arasında ortalığı yakıp yıkmışlığı vardır. Durudur. E sonuçta Çerkez geni bulaşmıştır.


İşte bu kadın, ben ve Mussano hadi tatile gidelim dedik. İlk hedef Kemer. O yıllar Naturland henüz taze. Daha çok Mussano'yu gözeterek, o etkinliklere bulaşmışken, biz de flörtöz takılmaya devam ederiz diyerek, iyi seçim Naturland demişiz. Sonrasında Kaş. Orada da bir akrabamız Ziraat Bankası müdürü. Akşamları Mussano'yu geç saatte emanet eder, biz de müzik eşliğinde bar ziyaretleri yapabiliriz. Sonra Marmaris. Ondan sonraki durak Bodrum. Tepede güzel bir tatil köyü. Bodrum tüm güzelliği ile ayak altında. Enfes bir manzara. Otel müdürü ve sahipleri tanıdık. Mussano da kendiyle yaşıt, pek anlaştığı bir kızla şıp diye arkadaş oluverdi. Hem şafak sayarken yazılarındaki Aziz de artık bir otel sahibi ancak onun mevkisini tercih etmedik. Sonrası Kuşadası ama önce Aydın'a Apo'lara uğrayacağız.

Çıkıyoruz yola, güle oynaya gidiyor Çine'ye varıyoruz. Çöp şişçilerin önünden geçerken kırmızı ışıkta arabanın önünden geçen kız, çöp şiş yiyelim diyor. Oysa en fazla yirmi dakika sonra Apo'lardayız ve ben uzun yolda yanlış bir yola sapmadıkça herhangi bir şey için dönmeyi sevmem. Israr olunca Çine İlköğretim miydi Lise miydi hatırlamıyorum, oradan geri dönüyorum. Trafik kontrolü sonlanmış ve polisler orayı terk ediyorlar.

Gözümüzü kestirdiğimiz bir çöp şişçide duruyoruz. Üç çöp şiş lütfen diyorum. İki kola, bir de bira diyecekken, biradan vazgeçiyorum. Bitiyor yemek. Çıkıyoruz yola. Yeniden okulun önündeki ışıklardayız ve kırmızı yanıyor. Sağda bir kamyon duruyor. Aynadan baktığımda ilk araba, kapalı kasa bir 50 NC Fiat kamyon ve aramızda epeyi mesafe var. Dümdüz yol, onun arkasında da başka bir araba yok. Özellikle sağda durur, solu boş bırakırım ki son dakikadaki kırmızı ile duramayacağını hissedene manevra alanı olsun ve oradan geçip gitsin. Biraz zaman geçti küt diye bir ses, koltuğum geri yattı, ayağım zaten frende. Öndeki kamyonun altında arabanın neredeyse ön cama kadar olan kısmı. İndik. Az önceki polis ekibi geri çağrıldı. Kırmızı ışıkta arabanın önünden geçen kız bir anne, adama daldı. Okul'un öğretmenleri bizi içeri alıyorlar. Su falan içiriyorlar oğlana. Abi gözü yaşlı, özür diliyor sürekli; ne bizi görmüş ne bizim önümüzdeki kamyonu ne de ışıkları. Olduğu gibi giderken anca bize vurunca araba durmuş abi de gürültüye uyanmış. Emniyet kemerleri takılı ve bizde bir şey yok. Kırmızı ışıkta arabanın önünden geçen kızın boynunda bir ağrı. Bir boyunluk takıyorlar ona. Raporlar tutuluyor. Alkol muayenesi, sorunsuz.

Apo'yu arıyorum okulun telefonundan; servisten bir ustayla geliyorlar, biraz ezik yerleri çekiyoruz, motoru açıp bakıyorum, çamurluğun tekerle temasını kesiyorum, araba çalıştı ve gidebilecek durumda. Apolar önde biz arkada varıyoruz Aydın'a. Araba serviste kalsın diyorlar. E diyorum benim işim otomobil, sektöre doğdum ben. Motor kaputunu, farları ve stopları değişin, lastiklere temas edecek yerleri halledin, iki üç gün sonra giderim diyorum ben. Poliçelerin fotokopilerini bırakıyorum.

O akşam bir mekâna yemeğe gidiyoruz Apo, Eşi, küçük oğlu ve biz. Müzikli hoş bir yer, açık hava. Ne rakının tadı tat ne de müziğin. Unutim desen, görmezden gelmeye çalışsan da dürtüyor akıl... Ya, diyor. Ya ayağın frende olmasaydı? Kahvaltıyı Apoların bahçede yapıyoruz. Sıcak poğaçalar alıyor fırından ve al kominist gazeteni getirdim diyerek Cumhuriyet'i bırakıyor önüme. Hiç bir şey çare olmuyor. O "Ya?" hali dönüp duruyor zihnimde. Oysa söz konusu kendim olduğunda sırat köprüsünden ıslık çalarak geçen bir adamım. Lekesiz bir sürücü. Upuzun sürücülük kariyerimin tek kazası şu çöp şiş yüzünden bir Çine hatırası olarak işleniyor yaşamıma. Mussano bir süre her fren yaptığımda dönüp arkaya bakıyor. İğne deliğinden geçecek kadar iyi bir sürücüydüm ben. Suçumun sıfır olması bir şey değiştirmiyor. Sonrasında araba ile ilişkimi azaltıyorum. Yavaş hayat güzel be, diyorum; bir de çocuksuz olmak. Dibe yapışırdı pedal; keyiften uçardı araba. Üç yıl sonra da Tırtıl dünyaya geliyor.

Son üç yıldırsa direksiyona oturmuşluğum yok. Tek olunca uçup gidebilirim, diye düşünmekle birlikte arabalarla ilişkim, ayrı yaşayan insan tadında.



*Sevgili Okul Arkadaşımın yazısısı.

6 Eylül 2021 Pazartesi

Şuraya Bir Link Bırakıyorum

En İyiler-2


Görülen lüzum üzerine,

 13 yıl önceden...
 
 
 
Kadın Ne İster?










Görsel, 1959 Rusya doğumlu, Prag'da yaşayan Marina Zobova'nın Jessica adlı tablosudur.

4 Eylül 2021 Cumartesi

Bahşiş

Bizimle aynı dönemin askeri olmasına rağmen yaşça bizden epeyi büyük Muzaffer anlattı bir gün; öğle yemeği sonrası karargâhın çaprazındaki garajın çardağında güneş rehaveti tadında çaylarımızı yudumlarken.

Aslında o gün Samsun'dan Merkez Komutanı, lakabını Gestapo taktığımız Z. Binbaşı gelmişti ve Komutan'a rapor verecekti.

Biraz önce komutanın odasına girmeden ve hazırlık yaparken parkasını çıkarmış, Muzaffer'e asması için uzatmış, emir kipiyle "Şunu as!" demiş.

Muzaffer de alıp asmamış, manalı bakmış. O da "Sen kimsin ki!" demiş. "Ben Komutanın Postasıyım ve ondan başkası bana emir kipiyle konuşamaz ki o da asla konuşmaz," demiş Muzaffer de.

Oysa kibarlık her kilidi açar, rütbe gücü ile küçümseme edaları da bizim ekibi fena bozar.

Muzaffer bunu anlatınca biz güldük. Karakterle bir çatışmamız olmasa da sıklıkla Samsun'da karşılaşıyoruz. Kendisi Samsun Merkez Komutanı olmanın yanı sıra aynı zamanda da Samsun'daki Askeri Kampın Komutanı. Bu bilgi şimdilik kenarda durabilir, an itibariyle üzerinde durulacak bir durum da değil zaten...

O gün Muzaffer'in bize anlattığı bir başka şey çok ilginçti. Gençlik havasıyla kulağımıza küpe yapmıştık.

Bizim Muzaffer askere gelmeden önce İstanbul'da, o dönemin en özel, İstanbul'un  sosyetesi ve havalı kitlesine hizmet veren, üyelerinin kendilerine verilmiş gümüş anahtarla özel localarına girdikleri, dönemin en önemli assolistlerinin sahne aldığı, menüleri dillere destan, gazinolu yıllara farklı bir konseptle dalan gazino-gece kulübü Gümüşkapı'da çalışıyor. En önemli gazetecilerden gazete patronlarına, fabrikatörlerden müteahhitlere,  sanatçılardan bankacılara kadar ülkenin en bilinen, hangi meslekten cebi dolu insanları varsa buraya üyeler.

Bir T.S.M. şarkıcısının rüzgârının kasırga tadında olduğu yıllar.

Magazin sayfaları Gümüşkapı ile dolu, çocuk merakıyla ve ülkece okuyoruz.

Mekân Maslak'ta ve yine gazetelerden bildiğimiz üzere sahibi on parmağında on marifetli insan örneklerinden biri olan Hasan Kazankaya.

Günlerden bir gün bir grup insan geliyor, Gümüşkapı'ya. Muzafferler de diğer ülke insanları gibi grubu bir masaya alıyorlar. Ancak o dönem namı arş-ı âlâda olsa da şahıs mekânla, Muzaffer ve tayfasıyla ve müşteri seviyesi ile uyumlu değil.

"Donatın," diyor.

Masa donatılıyor ama hizmet kalitesi diğer müşterilere olan gibi değil, fark göze çarpıyor.

Gecenin sonu gelirken masa hesap istiyor, hesap geliyor. Ödeniyor ve bir tomar da bahşiş bırakılıyor.

Muzafferlerin gözleri ışıl ışıl. Mehter marşıyla karşılamaya İzmir marşıyla uğurlama...

Ertesi gün aynı grup, yine geliyor. Sahnede dönemin en popüler assolistlerinden biri var. Muzafferler bu kez kapılarda karşılıyorlar ve gece boyunca masaya pervaneler.

Masaya hoşluklar da yapıyorlar...

Gece bitmek üzere, assolist son şarkılarda. Sahne çiçek bahçesi.

Hesap isteniyor ve ödeniyor.

Bahşiş bırakılıyor... ama yüzler bu kez resmen düşüyor.

Diyor ki masadaki en Heybetli kişi: "Dünkü bahşiş bu akşamki ilgi ve hizmet içindi. Bu da dün akşamki için."

Bu yaşanmışlığın kıssadan hissesi: Aynı yere sıklıkla gelmeyi düşünüyor ve iyi hizmet istiyorsanız, siz bilirsiniz.

Yazı yine bir kıssadan hisse ile ama başlıkla alakasızca ve bir tavrın, akla gelmeyecek bir biçimde başa nasıl bela olabileceği ve kısmen de "etme bulma dünyası" ile ilgili olaylar dizisi ile sonlanacak.

Bir gün kargâhta, namluya mermiyi sürüyor Muzaffer, silah patlıyor ve yerine hazırladığı çömez postanın ayağına geliyor kurşun; hafta sonu ve biz orduevindeyiz. Karargâh karışıyor tabii ki. Sonuçta komutan adamlarını ne kadar seviyor ve kolluyor olsa da hem de karagâhta ve herkesin önünde olan bu durum için yapılacak tek şey, ceza.

Nöbetçi subayı doğal olarak rapor tutuyor.

Çömez'in ifadesi alınıyor; kazaydı diyor ve şikayetçi değil.

Ama bu çare de değil.

Hafta içi ve biz tugaydayken olsaydı kapatabilirdik.

Komutana rapor ediliyor durum. Biz de haberdar oluyoruz.

Mesai günü bir ceza veriliyor mecburen, ama suça göre çok hafif: Muzaffer Amasya'dan Samsun'a sürgüne gönderiliyor.

Z.Binbaşı'nın eline düştü Muzaffer.

Şehre geldiğimde ziyaretine gidiyorum; saçlar kesik ve sivil cezaevinde görevlendirilmiş, sürekli nöbet ve yorgun. Karizma yerlerde.

Oysa Komutan eminiz ki subay gazinosunda görevlendirilsin ve ezilmesin niyetiyle Merkez Komutanlığı emrine göndermişti. Ona yapılan muammeleyse rahatsız edici: "Sen ha, bak elime nasıl düştün," intikamı.

Bu olmaz, olamaz!

Arkadaşımızı asla ezdirmeyiz.

Döner dönmez durumu Apo ile Cemal'e anlatıyorum. Hemen o gün Komutanı alıp eve götürürken konuyu açıyorlar, ilk Samsun'a gidişte de Z.Binbaşı'ya soruyor Komutan: "Muzaffer?"

Tabii ki kem küm.

Komutan ince adam, ayarı inceden veriyor.

Diyor ki: "Muzaffer kampta görevlendirilecek ve benim postam olacak!"

Yani...

"O kaddar!"

1 Eylül 2021 Çarşamba

İster İstemez İmreniyor İnsan

Küçük bir sahil kasabasında yaşamak imrendirici bir özlemdir. Bilirim ki bir çok insanın hayalidir.  Hele o bir de tatil beldesi ve saklı bir yerse ve sosyal olanakları, mekânları hoşa giden biçimdeyse; tadından yenmez bir coşkudur, orada olmak. Kısa bir tatil  için orada bulunanlar ne yazık ki hızla geçen günlerin tadı  damaktayken dönmek zorunda kalırlar ve damakta kalan bu buruk tat nedeniyle de zamanın hızına isyan ederler.

1.315.000'lik bir büyükşehirin 215.000 nüfuslu bir ilçesinin kenar şeridinde yaşayan biri olarak imrenirim ben ama!

Uzun yıllar sonra, şu tür bir yere gitsem ve uzun bir tatil yapsam diye bir düşünce oluştu mu bende. İmrendim mi? Açıkçası onu da bilmiyorum. Çünkü hiç üzerine düşünmemişim, yıllardır. Demek ki istememişim. Genellikle kısa ve hayal ettiğimiz konsepte uygun birkaç günlük seyahatlerim var: Bunlar, ya bir kentin akıl çelen bir mekânı için olur ve civar odaklı bir kaç günü içerir ya da seçilmiş şehrin bir semtine yöneliktir ve onun altı üstüne getirilirken, ulaşımı kolay yerlerine de mesafe gözetmeksizin keyifle uzanılır.

Geçtiğimiz perşembe günü birden benim neyim eksik diye düşünürken yatağımın serininde, uyuyuvermişim. Öyle bir sızma ki anlatamam. İçime öyle işleyip, bilincime öyle bir oturmuş ki bu imrenme; derin uyku-rüya işbirliği içinde uçmuş ve konmuşum ben; bir bilmediğim yere. Hayırlara vesile olsun diyerekten, dilim döndüğünce, anlatayım Sizlere de...

***


Sırt çantama attım bir kitap, okuma gözlüğü, yedek maske. Düştüm yola. Hiç ulaşım aracı kullanmadım. Akşamdı ve canım uzun zamandır yemediğim için Kumpir çekmişti. Bir mekân görmüştüm, rüyamda mıydı, yoksa bilinçaltım mı üretti hatırlamıyorum. Çok beğenmiştim. Bir anda önünde buldum kendimi. Süzüldüm içeriye.

Çok kibar bir beyefendi, bilgisayarın başından kalktı ve karşıladı; elinde bir ince karttan form vardı. Doğrudan dolaba yöneldim: Rus salatası, kızarmış soslu sosis dilimleri, çok az dilimlenmiş yeşil zeytin, biraz kırmızı lahana ve çok az da mısır lütfen, dedim. Ben söyledikçe o işaretliyordu.  Caddeden alçakta kalan mekânın çok hoş dış masalarından birine oturdum. Aramızı yeşilliklerle ayıran kuaför salonundan ve bahçesinden kuru gürültü gelmiyor olmasına sevindim. Hatta oradaki yaz sıcağı sohbete kulak kesildim, dinlemedim, yaz serini kadın konuşmalarının varlığı hoşuma gitti. O ara kumpirim geldi. Çok beğendim görüntüyü. İçecek istemedim. Üzerine mayonez ve ketçap eklemedim. Usulca aldım kaşığıma. Gurmecilik oynayarak gönderdim damağıma. Çok hoşlandım.

Kumpirin hayatımıza ilk katıldığı zamanlar geldi gözüme. Ortaköy'deydik. Enteresan bir durum, şu an da Ortaköy'deyim. Halimden de çok memnunum. Usulca, yaz akşamı tadıyla ve keyifle götürüyorum bu zarif patates, tereyağı, kaşar peyniri ve diğerleri işbirliğini. Hımmm... Tarihi Ortaköy Kumpircisi? Bu ânı Enn Sevdiğim Kadın'a anlattıyorum, sanırım rüyamdaki telefondan. Biz de bizim buradakinde yemiştik, dedi O. Anladım ki mekân franchising'di. Ödememi yaptım, çay ikramına teşekkür etmiş, istememiştim. Ellerinize sağlık, çok güzeldi dedim ve basamakları çıkarak kaldırıma ulaştım.

Sonra... bir kaç adım sonra, ışıklarda bekledim; yan yolu ve bulvarı dikkatlice geçtim. Dikkatimi çeken dar bir sokaktan sahiline indim. Çok sevdim fakat sokağı; denize bir kaç adımda ulaşıyordu ve önünden geçtiğim ve sokağın ucundaki mekânlar çok güzel şeyler vadediyordu. Hah, dedim, şu mekân güzel, orada bir dondurma yesem. Gerçi sürpriz olmayacaktı çünkü dondurmasını biliyor ve seviyordum. Bu kez şöyle dedim genç kadına: "Kaymaklı, çilekli ve bitter çikolatalı lütfen." Sanırım çocukluk halim nüksetti ve çilek, bitter çikolata eşleşmesini merak ettim. Çok eğlendim yerken. Ancak bir daha denememeye karar verdim.

Yürüyordum bilmediğim diyarın kıskandıran sahil bandında ki bir müzik sesi geldi. Anlar benim kulaklarım iyi müziği. Hani kusur bulsalar da severler; çünkü, o gayretkeş sıcaklığı sempatik bulurlar.   Bir iskelenin girişindeydi meydan. Önce uca kadar bir yürüsem mi dedim, ama müzik ve meydandaki coşku ısrarla çağırıyordu. Girdim alana. İnsanlar coşmuştu. İki genç kadın hemen önümde pek de güzel, oynayarak eşlik ediyorlardı sahneye. Küçük iki kız çocuğu, anne anne diyerek sarılıyordu arada bir eteklerine. Genç solistin kitleyle iletişimi çok güzeldi. Ellerimi arkada bağladım, yüzümde bir keyif gülümsemesi, sırtımda sırt çantam... Ancak yoktu o akşam fotoğraf makinesi. Uzun süre dinledim. Bir süre sonra son şarkı dedi solist; ön gruptan anında bir itiraz yükseldi. Gençleri çok iyi anladım. Ben ki yüzümde aptal bir gülümsemeyle kapılmıştım; enerjisi yüksek gençler bu noktada bırakamazlardı. Sonra anlaşıldı ki genç solist espri yapmıştı. Bir sevindim. Bir alkış... Sonra, Güneye Giderken adlı bir şarkı söylemeye başladılar. Fakat solistin ağzı oynamıyordu ve tını biraz farklıydı ve bence duruydu. Gözlerim aradı ve buldu; gitar çalan gençlerden biri söylüyordu. Bayıldım. Sonra ona davulcu katıldı ki o da doğal ve sıcaktı. O ara yüzüme döndüm. Baktım. Benden kopmuştu ve çok eğleniyordu.


Sonra bir baktım sabah olmuş. Bir anda bir yol üstünde buldum kendimi. Bisiklet ve şu Binbin'ler gelip geçiyor ama saat erken olduğu için trafik az.  Yabancısı olduğum için beldenin çektim bol bol fotoğrafını. Sonra bir tık daha yürüdüm ve bir yaya geçidine vardım. O ara ağaçların arasından görünen bir mekâna takıldı gözüm. Hiç yabancı gelmedi. "Allah Allah," dedim, ne iş? En sevdiğimiz, orada rakı içmeye bayıldığımız, mezeleri âlâ mekâna ne kadar da benziyor! İnsanlar gibi, mekânlar da ikiz yaratılmış demek, dedim. Belki de demedim, pek hatırlamıyorum.


Aynı yoldan devam ettim, merakla etrafa bakıyorum. Devam eden rüyamın dün gecesiydi  ama dondurma yediğim yeri, hemen hatırladım. Sonra onun komşularının sıra sıra şu marka kahveciler olduğunu gördüm bu kez. Gördüklerimi sevdim, çünkü hem yeşil ve şirin bir tatil beldesiydi, hem de yapılaşma göz yormuyordu. Ne güzel ki yaşamak istediğim tatili sunuyordu rüyam bana ve bilmediğim bir yerdeydim. Çok enteresan.


Biraz daha yürüdüm, yürüdükçe şaşkınlığım artıyordu. Düşünüyordum... düşünüyordum... ama bulamıyordum. Çünkü birden bir balık lokantası çıktı önüme. Sevdiğim iki insana bir vaadde bulunduğumu hatırlattı bu bana. Taaa Kiev görünüyor gibi bir laf da etmiş olabilirim diye de düşündüm ki bu tür yerler için sıklıkla kullanırım. Tabii ki görünmez. Ancak ufuk çizgisinin ardını hayal etmek keyiftir. Mesela ben askerde ve acemi birliğimdeyken, bir akşamüstü Ankara Etimesgut'tan ufka doğru bakarken, deniz görmüştüm.

Çekerken balıkçının fotoğrafını şöyle şeyler geçti ruhumdan:  Denizden yeni çıkmış balıkları beklerken mesela; illaki beyaz peynir, bir kaç deniz ürünü meze ve buzz gibi rakı eşlik ederken şırıl şırıl bir sohbete... İşte tam o zaman fena kıskandım bu tatil beldesinde yaşayanları. Oraya yürürken bir başka balık mekânı da ilişmedi değil gözüme. Eski yeri ve küçük hali olsaydı ki ne güzeldi gibi bir söz geçti aklımdan ancak ne alaka şimdi dedim, sen nereden bileceksin ki. Bir  yanılsamaydı sanırım, zihnim karıştırmıştı, nereden rüyaya attı, bilemedim. Not aldım ama, uyanınca nasıl bir ilişkilendirme olduğunu düşüneceğim.


Sonra bir an yoksa ben Rio'da falan mıyım dedim. Gözüm alabildiğince plaj çünkü. Şemsiyeli ve şezlonglu olanlar küçük bir ücret karşılığı ama diğer tüm alanlar ücretsiz. Tüm sahil boyunca cankurtaran kuleleri var. Plajlar ve İskele'deki kafeler belediye işletmesi. Ve ucuz. Sahil boyu yol kenarlarında tertemiz duşlar ve tuvaletler, estetik tasarımları ile şıklık sunuyorlar. Yalnız iyi ve özenle yönetilen buranın bazı vatandaşlarının bizim bazı vatandaşlar gibi olduğunu görünce inanın temizlik görevlilerine acıdım.


Biraz daha yürüdüm. İskelenin öte tarafına. Bir kafeterya, plaj daha... yalnız ihmal etmişim ki bu iki plaj arasında ağaçlar altında, halka açık çok hoş masaları ve oturakları olan bir bölüm var. Tıpkı benim bazı yazılarımda sözünü ettiğim; Türkân'dan poğaçalar ve marketten kola alarak kitap okumak için geldiğim yere benziyor. Hatta tıpatıp aynısı. Bu biraz içime su serpti, bu kez kıskanmadım.



Biraz daha ilerlemiştim ki bir şirin bina dikkatimi çekti bu kez. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Çok hoş bir restoranı vardı yan tarafında, akşamları canlı müzik oluyordu. İmrendim. Şu üst odalarda kalmak ne güzel olur, diye düşünmeden edemedim; çünkü anladım ki bu bir butik otel.  Orada karşıya geçmeye karar verdim, basamakları indim ki fark etmemişim, bir binbin ve bir kaç bisiklet gelmekteymiş. Şortlu kadınlar ve iki beyefendi. Durdum ben. Onlar da durdu. Şaşırdım. Bir beyefendi yol sizin, dedi. O zaman fark ettim ki önümdeki, üç metre genişliği var yok bisiklet yolunda bir yaya geçidi. Eyvallah, dedim. Sonra niye kibarca teşekkür etmediğime pişman oldum. O kadarlık İngilizcem var sonuçta. Geçtim karşıya, sonra da tek şeritli ve parke taşlı şirin araç yolunu... Henüz yoğun bir trafik yok şükür ki.


Önüme bu kez iki dondurma mekânı çıktı. Özellikle bir tanesi çok şıktı. Anladım ki bu yöreye özgü bir dondurma üretiyorlar. Balkaymak. Çok erken dedim ama önüne vardığım kahve dükkânına bayıldım. Bir an beynim bir şeyler demeye başladı bana. Önce pek anlamadım. Sonra dur bakalım ne diyor diye dinlemeye başladım: Bana buraya hep bayıldığımı, ama konsept mekânlar açıldığından beri farklı şehirlerde farklı markaların mekânlarına gitmiş olmama rağmen bir kez bile bir Gloria Jean's Coffees dükkânına girmemiş dolayısıyla kahvelerini içmemiş olduğumu söylüyordu. Hımmmm, dedim. İstedim. Düşünmekteyim.


İskeleye tekrar vardığımda aklım bana dedi ki şuradan sola dön ve biraz da mahalle içlerine gir. Işıklarda bekledim. Sonra geçtim bulvarı. Güzel kafeler vardı burada da. O ara kumpir yediğim yerin önünden geçmekte olduğumu fark ettim. "Allah Allah?!" dedim tabii ki. Hava biraz daha ısınmışdı, yürümenin etkisiyle de terliyordum. Bir market gördüm ve girdim. Dili bilmediğim için anlamadım ama anladım ki bunlardan çok var. BİM yazıyordu. Adı şundan yazdım: Bu ülke neresi bilmiyorum ama hani bu ülkeden okuyan genç insanlar olur, ya da böyle şeylere meraklı memleketlim büyükler; bilsinler istedim. Islak mendili alıp kasaya döndüğümde karşı rafta ki burası çikolata rafıymış, bir gofret paketi dikkatimi çekti. Şam fıstıklı ve ezmeli imiş. Aldım. Sonra yerim, dedim ancak bu marka hiç yabancı gelmedi bana. Ampülüm benden atak, bir anda yandı ve enfes dondurmasından hatırladım markayı: Kahve Dünyası.


Çıkınca oradan biraz daha yürüdüm; içlere doğru, içgüdülerimle. O ara tek yönlü bir dar cadde sessizce çağırdı beni. Bayıldım. Bir baktım hemen girişte verandalı, sıcak bir pastane. Hiç yabancı gibi durmuyor. Dedim seviyorsun ya sen mahalleye aitmiş hissi veren abartısız dekorlu mekânları, ondandır. Oysa gurbette, vatan özleminden kaynaklı bir aidiyet duygusundandır diye düşünmüştüm. Karnım acıkmış, fark ettim. Niyetimde su böreği var ama... Memleket hasreti işte. Buram buram. Bunlar bilirler mi ki acaba? O ara şekli bizim gül ve kol böreklerine benzeyen şeylerden birer tane istedim. Bir de fincanda çay. Bir genç kız getirdi; caddeye boylu boyunca bakan masama. Dedim ki kusura bakmayın, takdir edersiniz ki bir rüyadayım ve nerede olduğumun farkında değilim ama öyle hissetsem de yanılıyor da olabilirim: "Ben daha önceleri de buraya akşamları gelmiş olabilirim; fakat siz dahil olmak üzere içerideki herkes bu sabah farklı." O, ben öğrenciyim ve gündüz çalışıyorum dedi. Bölümünü sordum. Yanıtı Hukuk 3 oldu. Takdirlerimi esirgemedim. Bu aralar ince, hemen bitecek, yormayacak, üzmeyecek ve eğlendirecek kitaplar okumayı tercih ettiğimden sırt çantamda Wilhelm Genaziano'nun, O Gün İçin Bir Şemsiye'si var. Seviyorum bu adamı.


Epeyice kalmışım bu sevimli pastanede. O ara içime doğmuş olmalı. Şansımı denedim ve bir Triliçe ile bir limonata istedim. Muhtemelen kitap burada bitecek diye düşündüm. Mekâna olan sevgimin, ve caddenin bir geçmişi olmalı bende diye zorladım kendimi ama rüya gaddar, ser verip sır vermiyor. Sonra bir ilk bu diyor. Bir yanılsama seninki, uyanınca geçer, diyor. Ona inanmıyorum. Lozan Caddesi? diyorum. Sizin tekelinizde mi diyor rüya.



İki saatten fazla zaman geçmiş. Ödeme için kasaya gidiyor, sonra ne kadar ucuz bu ülke diyorum. Sonra üç top dondurma için ödediğim para aklıma geliyor ve keşke bizde de hep mahallenin hava atmayan, lezzetli pastaneleri olsa diyorum. O arada da fırından yeni çıkmış su böreklerini görüyorum ama kader diyorum. Bir an tereddüt yaşıyor sonra geri yürüyorum çünkü korkuyorum kapılıp gidersem caddeye, kaybolurum diye. Belli ki ince ve çok uzun bir cadde. Kimbilir ne sürprizleri vardır. Bu kez direk İskele'ye dalıyorum. Çok sakin. Şu sahilin batı yakasının bir fotoğrafını alsam diyorum. Merak da ediyorum aslında ama ipler benim elimde değil. Bir bakıyorum uyanmışım ve evdeyim. Gün de pazar olmuş. Nasıl bir boşluk duygusu ama. Ve içimde nasıl bir rüyaya dönme isteği. Bugün diyorum, kahve içmeliyim ve gittiğim mekân da ilk olmalı. O ara bloglara göz atıyor, yorumlar yazıyorum. Bunlardan biri şu oluyor: "Sevgili Momentos, az sonra kahve içmek için dışarı çıkacak Buraneros'un henüz içilmemiş, hayaldeki kahvesine çoookkk keyif kattı. Peşin teşekkürlerimle."*

Sonra yine zaman çekip alıyor beni. Dizlerinde sallıyor.

Yeniden rüyadayım.



Çekiyorum kotumu, atıyorum çantama kitabımı, gözlüğümü, maskelerimi ve fotoğraf makinemi. Bu kez diğer kaldırımı tercih ediyorum nedense... Bir kaç adım sonra bunun nedeni belli oluyor. Dün karşıdan fark ettiğim ve çatısından Ukrayna'nın göründüğünü düşünebileceğim, yiyecekleri, müzikleri güzel mekânın önünden geçmeyi, ona yakından bakmayı, hem de güneşte kalmayarak bir taşla çok kuş vurmayı düşünüyorum. Sonra bu kararıma pek anlamı olmayan bir şekilde seviniyorum; çünkü artık iradenin bende olduğunu sanıyorum. Burası bir bira mekânı anladığım. İçeri girmedim ancak bakınca anlıyorum. Ama mesela bir rakı balık akşamının ardından, hani gönüller isterse mesela, orada bira içmek nasıl olabilir? Çüşşş diyorum kendime. Rakı balık üstüne bira ha! Bir kere daha çüşşş!

Sonra rüya içinde hayal kuruyorum. En üst kat. Ön masa rezerve. Bir bira tabağı. Tatlı bir esinti. Kelimelerin dans ettiği bir sohbet. Alabildiğine deniz. Gelsin biralar, gitsin boşlar. Atılsın kahkahalar.



İşte rüya bu ya ben tam kendimin farkında bunları düşünürken bir masada, enfes bir verendada, deniz karşımda, önünden insanların geçtiği; üzerinde Amerikano, bir kitap, gözlük ve frambuazlı cheesecake olan bir masada buluyorum kendimi. Müzik enfes. Ortam çok sakin, çok beğeniyorum dekoru ve yerleştirmeleri. Başlangıçta sesi biraz yüksek bulsam da sonrasında itirazsızca dinlediğim şahane bir müzik eşliğinde keyifle kitabımı okuyorum. Siparişimi alan ve bana servis yapan genç kıza ise bayılıyorum. Siyah bir pantolon bluz, uzun ve at kuyruğu ve sıkı sıkıya tutturulmuş siyah saçlar... Sanki bir Hint-Avrupa ten rengi. Ve müthiş bir zarafet. Hint vurgusunu güçlendiren küpeler...



Elimdeki kitap yine bir günde bitirileceklerden. Ernerd Loe'nun üçlemesinin ilk kitabı Doppler. Bu kadar mı olur? Bir rüyanın böylesi ânına bir kitap bu kadar mı yakışır? Mekânın sakin bir vakti. Bir çift var ki görmüyorum. Konuşmaları yüksek de olsa umursamıyorum. Bir hanımefendi geliyor o ara. Kumral, zarif, ben yaşlarda, kot şortlu ve şık bir bluzla tamamlanmış görünümü ve saçlarında bekleyen gözlüğü ile âna katkısı şahane. Ben kitabım, kahvem ve pastamın tadındayım. Ne mutlu bir rüyanın, huzur veren bir sabahın öğleye yakın saatleri... Hiç uyanmasam. İki saati geçiyorum. Çok nadir kararlarımdan birini veriyorum. Şu güzel Hint-Avrupalı'ya kibarca sesleniyorum.

"Yarım kupa Amerikano lütfen."

Sonra usul usul bitirince kahvemi; kitabımı, gözlüğümü atıyorum sırt çantama. Ödeme için kasaya geliyorum. Ödememi yaparken, her şey çok güzeldi, ancak şu camları bölen kayıt hiç olmasaydı ya da biraz aşağıda olsaydı... denizi kesiyor çünkü, diyorum. Tatlıca gülümsüyor ve herkes aynı şeyi söylüyor diyor. Tip-Box'ı boş geçmiyorum. O sıra Muzaffer'in anlattığı bir an geliyor aklıma. O'nu bir gün -mutlaka- yazmalıyım diyorum. Laf aramızda ben o yaşlarda olsaydım mesela, kesinlikle asılırdım bu kıza. Pimi çekilmiş bir el bombası bırakırdım iki satırlık; bir cümle ederdim; bir hafta düşünmezse de kafamı keserdim. Sonra bir yanıt gelmezse, kesik kafam elimde gider, gülümser, bir Amerikano, bir de frambuazlı cheesecake lütfen, derdim. Masaya geldiğinde gülümsemezse kafamı bir kez daha keserdim.

Bunları düşündüm tamam, inanın onu anlatabilmek için ne söylesem, başka türlü nasıl ifade etsem, azdı. Kendimi feda ettim!

Teşekkür ediyorum bu iki tatlı genç kıza ve çıkıyorum, keyifli keyifli yürüyorum. Enn sevdiğim kadını özlüyorum. Onu düşünürken eve dönülecek noktaya geldiğimi fark ediyorum; bir fotoğraf çekip, bir gün de rüyama buradan ötesi, bulunduğum noktanın batısı nasip olur inşallah diyorum. Sonra bir uyanıyorum ki evden denize bakıyorum. Hiç yabancı gelmiyor. Akşam da Enn Sevdiğim Kadın'a anlatıyorum, olan biten her şeyi.



*Momentos

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP