8 Ağustos 2019 Perşembe

Bir Kitap Okurken Oltalarıma Havai Fişekler Takıldı

..."Şimdilerde, hâlâ iyileşemedi belki, diye teselli ediyorum kendimi. Dördünü aynı karede bir kez daha fotoğraflayacağım umuduyla!" demiştim bir önceki yazımda. Umut etmek başarmanın yarısı derler ya... inansam mı acaba? Başardım... Başardılar! Önceki sabah dördünü aynı karede fotoğrafladım. Mutlu aile sabah keyfindeler. Üstelik de neredeyse üç hafta ya da bir ay sonra... Çok seviniyorum. Ağacın en yüksek katlarından birine kurdukları yuvada iki çocuk dünyaya getirmişti anne baba. İki yumurtadan iki çocuk. Gagadan gagaya besleme evrelerinden, ilk uçuş evrelerine kadar kaç kare fotoğraf çektiğimi bilmiyorum. Onlar biliyor mu acaba? Ne güzel yerde bir yuva ve sonra dört olmayı başarmış, mutlu bir aile. Çocuklarına alan açan, bazen uygun açılara yerleşerek onların özgürce gelişmelerine göz kulak olan, tehdit hissettiklerindeyse, kim olursa olsun saldırmaktan çekinmeyen bir anne baba. Kazandılar!

Bir filtre kahve o halde kendime; suyun incecik ilave edildiği, yarısında karıştırıp köpüğü yüzeyine taşınan, su tamamlanınca bir kez daha karıştırılıp 2 dakika 35 saniye dinlendirilen bir kahve!

Üstelik elimde bayıldığım bir kitap var. Yine adından, kapağından ki yazar tarafından çizilmiş, ve renklerinden yola çıkarak aldığım, yazarını hiç tanımadığım, bayılınca başka kitabı çıkmış mı diye araştırdığım ama anladığım üzere ülkemizde çıkan tek kitabı ile... huzurlarımızda: Karen Köhler! 


Kitaba cumartesi akşam üstü başlıyorum. İlk hikâye beklentilerimin, hislerimin ve arka kapaktaki tanıtımın bende yarattıklarının aksine dramatik bir hastalık üzerinden şekillenmiş, beni de biraz germiş, daha doğrusu ne gerek vardı şu güzel günde hüzne, diye el çektirmeye yöneltmiş hatta çektirmiş olsa da yazarın farklı üslubu, akıcılığı ve zenginlikle kullandığı dil yeniden elime aldırıyor onu. Sonra yazarla frekanslarımız örtüşüyor, birbirimize benzediğimizi hissediyorum. Tanışıklığımız var sanki. Hızlı kararlar alabilmemiz, insanları anlamamız, marjlarımız, ama en önemlisi yüreğimizin götürdüğü yere gitme becerimiz, gözü karalığımız, gerektiğinde tek başınalığımız, yalnızlığımız ama kalabalık yalnızlığımız ve de şefkatimiz örtüşüyor da sanki! Dramatik duran hikâyede bile tatlı, şefkatli bir mizahın saklanmış ip uçlarını görüyorum zaman içinde.. Devam ediyorum. Bırakamıyor, neredeyse sabaha varıyorum. Üstelik ilk hikâyede IL COMANDANTE demişti; BUENA VISTA SOCIAL CLUB demişti; ve hatta HASTA SIEMPRA...

Sonraki Hikâye bende fena bir heyecan yaratıyor. Kıpır kıpırım. Öyle büyük bir zevkle dalıyorum ki hikâyenin içine, adeta mekân değiştiriyorum. Oradayım. Geceyi de, onun serinini de, yiyecek olarak önüme koyulanları da hissediyorum. Dahil edildiğim ama görülmediğim hikâyeye bayılıyorum. İçimden satırlar akıyor. Duramıyorum. Duracağım da yok!  "Şu anki hislerimi paylaşmalıyım," diyorum. Sonra sabaha bırakmak istiyor bir yanım, yatağımdayım. "Yok yok şimdi," diyor öte yanım.

Geçiyorum salonla ona açık mutfağın çalışma alanı olarak da kullandığım manzaraya paralel masasına; açıyorum bilgisayarı. Saat gecenin yarısı. Yoksa çoktan mı geçmiş? Heyecanım diken diken. Yüzümde bir tebessüm. Mutlu, afacan ve Sevgili bir tebessüm. Dokunuyorum tuşlara. Sel gibi...


Sevgili E.D.

"Kitabı okuyordum ve ikinci hikâye ki bayıldım kendisine, bir an canlandırdı gözümde, okuduğum hikâyenin anlarının etkisi tartışılmaz tabii ki... kalkıp bunu seninle paylaşmak geldi içimden... Sonra, yat sabah yazarsın, dedim, unutmaktan korkmadım da heyecanı yiter diye korktum:))

kitabı bayıla bayıla okurken, asıl kahramandan ve diğer kahramandan ve yoldan yola çıkarak tetiklenmiştim, gerçi hikâye de bir film gibi akmıştı... bak resim yeteneğim olsa karakterlerin tamamını çizebilirim bile:))
Neyse... hayal ettiğim şey şuydu -aslında bir hayal kurdum da diyemem, bir an öyle olduğunu hissettirdi beynim bana ve bu çok hoşuma gitti: hava kararmışken bize bir esiyor ve Büyük Ev'e gidiyoruz, bişeyler içiyoruz; çay kahve falan gibi, biraz da Suphan'la sohbet... ve sonra dönüyoruz, yolda dört şişe bira alıyoruz... gece ve camları açık arabanın... bir de gecenin serini camdan içeri giriyor. Sanki uzun yol ve buradan çok uzakta bir yerdeymiş gibi ama öte yandan biliyoruz ki burası... bi de Hara'nın, şu hani yeni pidecide yaptırıp da onları yediğimiz korunun ve göle doğru uzun ve bomboş düzlüğün olduğu noktayı düşün; ora mesela Amerika'da ve de Kaliforniya'da kocaman bir ıssızlık içindeki bir yolda,  gecenin ortasındaymış hissini yaratabilir mi?.. bende yarattı valla... sonra eve geliyoruz... patates kızartıyoruz, sosis, kroket falan... gece, balkondaki masa... ve bira içip sohbet ediyoruz; Kula, Yanık Ülke, Çanakkale, Çanakkale'deki o restoran sohbete dahil:)

 Yol, gece ve ıssızlık bir hoşuma gidiyor ki benim... ama en çok neye seviniyorum biliyor musun?.. Daha birinci hikâyeyi bitirdiğimde Eganba'ya girip beş yıldız vermiştim kitaba, sonra dedim ki oğlum bi bitseydi de öyle verseydin, yanıltmasaydın milleti. Şimdi içim rahat, o yazardan kötü hikâyeler çıkmaz sanki!

Bu arada saat 2.05, aslında 22 gibi uyumuş, sonra bir hikâyelik zaman dilimi önce uyanmıştım, üstelik de güzel uykuydu... ama ben saatin geceye daha geç, gün ışımasına daha yakın olduğunu düşünmüştüm ve belki de bundandı hikâyenin içine girmem."

..............

..............

Görüşmek üzere,
Sevgilerimle

B.



Göndere basıyor, mektubu yolluyor ve kitaba dönüyorum!


Hızlı Tramvay raylarının üzerindeki köprüde durduk; soğuktan donmuştuk.

Elimizde senin eski olta takımın vardı. İkimize birer olta. Gökyüzündeki gümbürtüler çoktan bitmişti, biz de boş şişelere havai fişekler soktuk, misinalarımızı cisimlerin ahşap uçlarına bağladık. Commencing countdown, engines on.* Çakmaklarımızı ikimiz aynı anda fitillere tuttuk, sonra hızla oltaları elimize aldık. Üç. İki. Bir. Havai fişekler tıslayarak göğe doğru vınladılar, misinalar onları yine de dizginliyor sayılırdı, derken tepemizde patladılar. Oltalarımızla havai fişek tuttuk. Geçtiğimiz yılbaşındaydı bu.

Dokuz öykünün tam ortasına denk gelen beşincinin, ve otuz bire bölünen ayın günlerinden on yedincisinden satırlar, yukarıdakiler. Bu bölüm farklı eylemler olsa da bana bir yazımı hatırlatıyor.

Bağımsız gibi görünen öyküleri bitirip de kapattığımda kitabı, aslında bir roman okuduğumu düşünüyorum. "Sibirya ne alaka?" demiyorum. Kitaptaki hayat izlerinde kendi hayatımdan izler bulmak, hayranlığımı ve onunla bağımı bir kat daha artırıyor. Hangi öyküyü öne çıkaracağımı bilemez hale geliyorum. Fakat; başka hayatlar üzerinden, miş gibi yazılmış öykülerin satır aralarında başka hayatlara saklanmış ben izlerini seziyorum. Hatta görüyorum. Duygulu bir başkaldırının ve duygulu ama gözü kara bir kalbin varlığını seziyorum; aynaya baktıklarında yüzlerine su atıp, saçlarının dibi ıslak, hayatın göbeğine kılıç sallayan -yaramaz- çocuklardan olduğunu düşünüyorum yazarın.

Nedense bundan da eminim!

Sanki?


*David Bowie şarkısı: Space Oddity
 **Bir yazım.

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP