26 Temmuz 2019 Cuma

Oysa ki sadece saçlarımı kestirecektim...

Gün ışımak üzere. Gökyüzü yeni doğumun sancıları içinde. Bir kez daha doğdu doğacak güneş... Salonla ona açık mutfağın çalışma alanı olarak da kullandığım manzaraya paralel masasında, bacaklarımı karşı sandalyeye uzatmış bir vaziyette düne bakıyorum.  Karşı ağaçta yaşayan karga ailesinin küçük kargası çatal bir tonda ve kelimeleri agucuk gugucuktan öteye taşıyamaz bir hal içinde gaklıyor. Anne ile baba, bir dakika bile gözetimsiz bırakmıyorlar, o nereye onlar da oraya. Gerçi emekleme evresini geçti. Düşe kalka da olsa kısa mesafeleri uçmayı beceriyor artık. Yumurtayı ondan önce kıran ki çok zekiydi ve aynı oranda da meraklı bir afacan... adamımdı... yok oldu sonradan. Basketbol sahasına ilk indiği gün ne çekmişti o anne baba! Şimdilerde bazen yuvanın içine eğildiklerinde o yaralandı ve yuvaya mı taşıdılar, orada mı bakıyorlar, diye de düşünüyorum; ilk doğduğunda yuvanın içinden uzattığı gagasına annenin bıraktığı yiyecekleri hatırlayınca.

Nasıl da yoğun bir gündü, yuvadan sahaya indiği... Sürekli gözetleyen ve alanda dolaşan kedilere sürekli taarruz eden bir anne baba... Akşam üstü küçük ve henüz ergen ağacın dallarına tırmandığını görmüştüm, yapraktan yaprağa atlamaya çalışıyor ama fena halde de ürküyordu. Bir sonraki bakışımda büyük ağaçta, sonrasında da yuvaya daha yakın bir yerde gördüm onu; acaba anne baba mı çıkardı diye de düşündüm. Rahatlamıştım. Bir sonrasında yine sokaktaydı ama! Şimdilerde, hâlâ iyileşemedi belki, diye teselli ediyorum kendimi. Dördünü aynı karede bir kez daha fotoğraflayacağım umuduyla!


Bir de benim kiracılarım var. Serçe ailesi. Çocuklar burada doğdu, dört oğlan. Şu manzarayı gören penceremin üzerindeki çatının hemen altından dönen damlalığın içini ev bellemişler! Oğlan demem evden tüyme biçimlerinden, belki kız kardeş de onlarla takılıyor bilemem. Benimki uzaktan bir kanaat. Şöyle şeyler söylesem mesela; önce biri hooopp diye oradan inip Fransız balkon korkuluğunun üst profiline konuyor ama göz hep yukarıda... biraz sonra hoooppp öbürü... sonra da öbürü. Bu kankalık nedeni ile cinsiyetleri konusunda haklı olabilir miyim? İki kardeş, altı kuzen toplam sekiz erkek oyunlar oynarken dışarıda kalan bir kız kardeşim var da alt katımda, onun sızlanmalarından aslında bu tespitim. Gerçi yeni nesilde de durum onikiye iki. "Annesi gibi bahtsız kızım," der başka bir şey demez.


Bu kez hepsinin gözleri yukarıda.... hadi oğlum, der bir telaş içindeler. Ben öyle okuyorum iç seslerini. Sonra bir tanesi havalanıyor ama damlalığa girmiyor, muhtemelen sessizce sonuncuya sesleniyor. Sonra o da geliyor. Dördü camın önünde laflıyorlar bir süre. Muhtemelen evden nasıl çaktırmadan çıktıklarının tadını çıkarıyorlar. Sonra yukarıya bir bakış ve pırrrrrrrrr. Aslında bu iş bir süredir olmuyor;  bu aralar ince uzun ama çok zarif bir kuş konuyor aynı yere... anne mi diye düşünsem de bu genç. Acaba diyorum. Çocukların her biri bir yuva kurdu da... en büyükleri evi devraldı da.... bu yeni gelin mi? Geçen gün misal iki tane minicik kuş, tam anlamı ile Tornado savaş uçağı gibi indiler aynı yere. Kafaları ve bedenleri ıslaktı, saçları da sanki jöle ile dikleştirilmiş. Dedim banyodan mı çıktılar acaba? Sonra yumurtadan mı diye de düşündüm....


Gün dün aslında ve ben saçlarımı kestirmeye gidiyorum. Bir an önce halledip işime yetişmek istiyorum. Mesaim 10'da başlar, 13'de biter benim. O arada da ya kitap okur ya da çıkar, bir iki yere takılıp sohbet eder, belki yemek yer tekrar 14'de başlayan mesaim için dönerim; saat 18'de de paydos. Gerçi yaptığımı işten saymıyorlar. İnşaatlar bitip herkes yerine yerleştikten sonra uğraştığım şey fasa fiso geliyor. Fikir almaya gelen de çok, heveslenen de... Onlar oynamak olarak niteledikçe işimi, ben bir oyun olmadığının altını çiziyorum, doğru bir mantık örgüsü ve örnekleme ile anlatıyor ve bunun ciddi, birikim ve hayata verilmiş doğru emekle şekillenmiş öngörü, çok kaynaklı medya, uluslararası ilişkiler ve en azından yakın coğrafyada yakın bir siyaset takibi, çokça da sakinlik gerektiren bir iş olduğunu anlatıyorum. Oyun derseniz hiç girmeyin bu topa diyorum. Sanırım algıları değiştirmekte de başarılı oluyorum.

Neyse... Varıyorum berbere, dükkanda allahtan olmasını istediğim kalfa var; boşta biri varken ona olmayıp da bir başkasının işini bitirmesini beklemek incitici geliyor bana. Tıraşla birlikte sohbet de başlıyor. Fakat benim gözüm muhtemel ki tatilde bizim çocuk boş durmasın bir zanaat öğrensin, diye çırak verilmiş çocukta. Yaşının daha küçük olduğunu düşündüğüm çocuk bir şey alması için dışarı gönderilince ve o işi yapmadaki becerisinden yola çıkınca, soruyorum.... 6.sınıftaymış. Futbolcu olmakmış istediği.

Tıraş bitmek üzere ve bahşiş meselesini düşünüyorum. O ara pek kayda değer şeyler olmasa da kitap okuduğunu öğreniyorum. Mesela Saftirik. İşim bitiyor, kalfaya ellerine sağlık, çırağa da seninle görüşeceğiz deyip çıkıyorum. Yönüm eve doğru değil. Sevdiğim bir kırtasiyeci var; küçük bir rafında  kitaplar olan... 1.5 metre civarında bir raf ama! Fakat hanımefendi genelde birer, bilemediniz ikişer adet olmak kaydıyla öyle güzel kitaplar seçiyor ki... Benim aklımsa net, söz konusu erkek çocuklarsa da mutlak. Rafa bakınırken Define Adasını görüyorum, elim uzanıyor, sonra çekiliyor. Nasılsa bu cepte diyorum, ötekinin olacağı konusunda şüpheliyim. Fakat var... bir tane... nasıl bir sevinme... Alıyorum. Poşeti ile dönüyorum berbere.


Üst fotoğraftaki kitapsa benim.  Çok kıymetli! Bayram sath-ı mahali günlerden biri. En sevdiğim kadın geliyor. Elindeki kağıt poşet bana.

Şimdi ben onun yüreğini öpmem mi... iyi ki ennnnnnnnnn sevdiğim kadın sensin demem mi... ayaklarını yerden kesmem mi...  Ne güzzel bir kadınsın sen yahu!  da dedim.

Sen memleketi alt üst et ve sahaflardan kitabın kaybolmuş kitabım halini bul. Bununla yetinme! Macaristan'dan o kitabın yüzüncü yılı anısına basılmış hatıra parayı ve kartı getirt. Sonra o kartın arkasına, pulun altındaki kısma "Kedves Ö.B.Z. Szeretlek, E." yaz, üstelik de soyadımı öne koyarak. Bununla da yetinmeyip kitabın orijinal kapağını, boyadığın kutunun üzerine dekupaj tekniği ile baskıla... bu da yetmesin... kitapla birlikte kutunun içine ipler,  dantel gibi zemin üzerinde "mutlu ve hep çocukluk tadında bayramlar..."  yazan not, bir mavi balon ve renk renk misketler,  çikolatalar, şekerlemeler de koy. Ellerinle topladığın küçük küçük kır çiçeklerini -asla- unutma... Ve o gün, 12 yaşımda o kitabın kapağını kapattığım anda hissettiğim bütün duyguları geri çağır. Bir gün, bir sohbet esnasında elden ele dolaşan en kıymetli kitabımın gittiği yerden gelmeyip de kayboluşu üzerine üzüntülerimi anlattığım cümlelerimden yola çıkarak üstelik.


Onu  bulmuş olmanın sevinci ile yürüyorum. Berber dükkanı kalabalıklaşmış. Patron da iş başı yapmış ve iki de müşteri berber koltuğunda... Çırağa işaret ediyorum. Saç kesme eylemleri duruyor; gözler ve kulaklar bize dönük. Uzatıyorum poşeti.

"Bu kitabı aldığım  çocukların hepsi çok başarılı ve güzel insan oldular, mesleklerinin doruğundalar."

"Eminim ki sen de olacaksın... ama öncelikle güzel insan!"

"Futbol oyna. Ama futbol için okulunu asla bırakma."

"Bir sonraki gelişimde konuşacağız kitabı, fikrini merak ederim."

"Şimdilik hoşça kal."

Sonra Salih Usta'ya uğruyorum, neşeliyim ve de mutlu. Bir başka kuşağın, önünde uzun bir yol olan ilk çocuğu bu çırak. Müge geliyor gözümün önüne. Geçen yaz, yıllar sonra onunla karşılaşma anımız. Yelken Kulüp'te... Evleniyor Müge. Annesi aradığında mutlaka olmanı istedi diyor. Çok ama çok önemli ve nitelikli bir holdingin hukuk departmanında Müge. Oturtulduğum masada iş arkadaşları var, İstanbul'dan gelmişler... ve aileden insanlar. Gelinle damat  masaları dolaşıyor. Tebrik etmek için ayağa kalkıyorum. Müge boynumda, ama nasıl bir ağlama... kalıyoruz, dakikalarca. Damat iyi biri, ailesini biliyorum. Sizi tanımayı o kadar istiyordum ki, diyor.  Evlendiğimde ve henüz çocuğum yokken, üst kat komşumuzun kızıydı Müge; 6.kat düğmesine basamaz ve üçüncü kata yetiştiği için boyu, orada inip yürürdü. Kitap okurken ben, arkama geçip beni taklit ederdi. Okumaya başlayıp da kalın harfli hikayeleri geçtiğinde ilk -çocuk-romanını birlikte gidip almıştık. Kalbi zengin ve derindi. Ayrı anne babanın çocuğu olmanın hüznü vardı gözlerinde. Sonra aynı saatlere yakın döndüğümüzü anlayınca, asansörün önünde bulmaya başladım onu. Birlikte çıkmaya başladık. Onun kitabı yanlış hatırlamıyorsam Küçük Kadınlar'dı.

Tereyağlı, kaşarlı milföy ve iki de tavuklu, domates ve biberli pastane pizzası dilimi... double shot, süt köpüğü bol bir de macchiato yapıyorum yanlarına... Ekranımı açıyorum. Mesaime az bir gecikmeyle de olsa başlıyorum.

İşler yolunda.


Bir çocuğun yaşamına dokunmak isterseniz, ona bu kitabı alın! için buradan lütfen.

2 yorum:

  1. Küçük Kadınlar, benim de kitaplarımdan biriydi, yazarın kendisi gibi olan Jo'yu çok severdim. Gerçi, severek okuduğum ve içinde kaybolduğum kitap pek çoktur, Pal Sokağı'nın Çocukları onlardan biriydi.
    Çocuklara okumayı sevdirmek özellikle günümüzde ek çaba istiyor. Sizinki gibi incelikli düşünce ve davranışlar değerini bulur ve unutulmaz, bence.
    Ne güzel yapmışsınız.

    YanıtlaSil
  2. Küçük Erkekler'i de analım o zaman; sanırım ki aynı dönemin insanlarının anılarında iz bırakan, belki de onları biçimlendiren kitaplar benzerdi. Bir de televizyon kanallarının o dönem açısından, hayatların içine müdahil olmamasının avantajlarını da yaşadık gibi. Bizim evde mesela akşamları -lise öğrencisi- halam kitap okurdu; kalabalık aile de radyo tiyatrosu dinler gibi dinlerdik:))

    Çok uzun yıllardır, ufacık bir ışık gördüğüm çocuklara alırım, ve sonuçları da mutluluk verici; mesela sanayi sitesinden, üstelik de diplomalı bir babanın ve varlıklı ailenin ilk torunu olan ve 9 yaşında iken henüz okumayı beceremediğini fark ettiğim bir çocuk var ki; o ilk kitaptan sonraki gelişimi ve şu an geldiği nokta başlıbaşına bir hikaye konusu.. belki yazarım bir gün:)

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP