30 Ekim 2020 Cuma

Biri Maceralı Biri Şiirsel İki Güzel Okuma

Alain Guyard; hayal dünyası üzerine araştırmalar yapan, üniversitelerde ve liselerde felsefe dersleri veren, bu eğitim programını kodese taşıyan; yazı dili zaman ve mekâna uygun ve de hiç tanımadığım bir yazar ki bu Türkçe'de çıkan ilk romanı.

Edepli bir kaç okumanın ardından  konu suç dünyası ve onun mekânı kodes olunca doğal olarak  kitabın dilindeki -evlere şenlik- argo kullanımı, terbiyeme dokundu! Okuduğum süre boyunca çevirmen Nazlı Ceyhan  Sümter'e -alışana kadar yadırgayıcı gelse de bünyeye- sakınımsız, başarılı ve sansürsüz aktarımından dolayı sürekli övgüler gönderdim.

Çok zevkli bir okumaydı. Karakterler ilginç, anlatım ve çeviri şahane, sürekli ters köşeye yatıran, sürprizler yapan, akıp giden, suç mu desem, polisiye mi desem, macera mı desem, düzen eleştirisi mi desem bilemediğim ama bayılarak okuduğumu ve çok eğlendiğimi bildiğim, bunun filmini yapsalar dediğim, yorucu olmayan eğlenceli bir ara sıcak diye nitelenebilecek ama hiç de hafife alınamayacak, entelektüel düzeyde bir avantür film tadında, güzel bir okumaydı!

İçki, kadın, suç örgütleri, uyuşturucu, seks, felsefe, güzel Fransız şehirleri, barlar, kulüpler, bahisler, karakterlerin geçmiş hikâyeleri, silah, gelenekler, Kant, Sartre, Schopenhauer, Marx, Sokrates ve diğerleri... hepsi Kodes'de! Okur da kitabın içinde... Üstelik bazı karakterleriyle Fransa hükümetinin bazı Afrika ülkelerindeki operasyonları üzerinden siyasal eleştiriler de yapan, bunları içeriğinden küçük bir kitaba pek güzel yerleştiren, dilimin ucuna gelmişken esirgemeyeceğim üzere fırlamanın âlâsı ve hergelenin önde gideni, sevilesi bir yazar Alan Guyard; dolayısıyla başkarakter Lazare Vilain!

Nasıl bir yazma ve tasvir becerisi ise okumuyor, sanki tüm mekânlarda; misal barlarda dumanaltı oluyor, Kodesdeki nemli, pis ve rutubetli kokuları dahi alıyorum.  Oysaki topu topu 264 sayfalık bir kitap. Sanki beni uykumun bir yerinde aldılar bahse konu anlatımların içine, yani mekânlara soktular, bir sürü tanıklıkla birlikte bir sürü insanla tanıştım, tüm dış mekânlarda bulundum, bahis oynadım, içtim, yedim sonra da bir baktım ki yatağımdayım. Küçükken babannemden dinlediğim, kulaklarına asılınca emir bilip hikayedeki karakterleri sabahına yetiştirecek Cin hikâyeleri gibi!

Yani, geniş bir skalada farklı türde kitaplar okumayı ve keşfetmeyi seven ben, Kodes'e bayıldım; çok zevkli bir okumaydı, bir kez daha altını çizersem... eyvallah! Fakat sizin kitap yelpazeniz nereden başlar nereye uzar bilemem ve yanıltıcı da olmak istemem açıkçası, biraz da bu nedenle kitaptan, arka kapağında da olan bir bölümü şöylece bırakıyorum:

"Seni canlandıran nedir, hocam? Seni, Lazara Vilain'i hayatta tutan? Bize neden bulaşıyorsun? Kimsin sen? Bunun bir eğlence olduğunu mu sanıyorsun? Hayatın bir oyun olduğunu falan... Hayır, hayat bir oyun değil... Bir savaş, bir sınıf savaşı ve benim kocam bu uğurda canını verdi(...)

Sana bir şey söyleyeyim mi... Bir züppe gibi daldın bu işe; herhalde sefaletin ön sıralarında oturmak tatlı geldi(...)

Bir burjuvaya dönüşüyorsun, olan bu. Yasadışı bir burjuvasın ama neticede bir burjuvasın."







Ve jale Sancak... Ve Tanrı Kent



"Jale Sancak işte; güzel insanların, mekânların ve duyguların efendisi; gözlemleri kudretli, kalemi masalcı, gözlemci ama eleştirel ve duygulu kadın... Bir de yumuşakça ve sevgiyle de anlatılabildiğini gösteriyor ya kendisi, tüm sert eleştirileri.... Şu yanımdaki kahvesi dabıl şat, şekeri tek, sütü dik duran esmer şekeri aşmış ölçüde, kahvesi 4 dakika dinlendirilmiş, sütü mikrodalgada 40 saniye ısıtılmış ama senkronize edilerek aynı anda kahve ile buluşturulmuş sütlü sabah kahvesi tadında kendisi, kesinlikle! Çok seviyoruz kendisini, elde değil!*"

 



                                                                             ...........


"Kitapları kurcalarken iki kitap yapıştı elime; şimdilik birinden söz edeyim sizlere....

Yıllar önce, her zamanki tavrımla kapağına bakıp içinde dolaşarak, hakkında hiç bir bilgiye sahip olmadan o anki kararımla satın aldığım, ama bu kez kitap adının kararımda fazlasıyla etken olduğu, Jale Sancak 'ın ''Bu Gece Pera'da''sıdır bu.

Kitabı her elime aldığımda, sevdiğim şehrin sevdiğim semtinin sokak aralarında, o sokakların mekânlarında dolaşmış olmanın keyifli soluklanmaları esnasında, kahramanlarının yamacında çay içerken bulurum kendimi...**


 

Daha önceki yazılarımdan alıntıladığım cümlelerimden anlaşıldığı üzere ne kitabı çıksa, bazıları onun derlediği seçkiler de olsa alan, okuyan, Onun duygularına hayran bir okuruyum.

Onun dilinin sıcaklığından, kalbinin güzelliğinden ve hayatın köşe bucağından bulup çıkardığı kahramanlarından ve o hayatları duyarlı dokunuşlarla ve edebi bir gazeteci lezzetiyle hayatıma katıyor olmasından mesudum.

Bu mesud insan aslında 2017'de çıkmış ama kaçırdığı, ancak 2020'de başka bir yayınevinden çıkınca fark ettiği kitabı elbette hemen almış, Cola'nın buz ve limonla aromalanmış, bitince yeni bir bardağı çağıran son yudumu gibi sona bırakmıştı.

Bir başka kitaptan ona geçince başlangıçta o şiirsel dile ve kurmaca olmayan şiirsel hikâyelere adapte olmakta zorlandım. Ne zamanki onun hissiyatları ile aynı düzleme geldim, işte o zaman akıp gitti kitap.

Konu İstanbul, kahramanlarımız semtler ve o semtlerdeki küçük hayatların sarsıcı hikâyeleri.

Okurken; bildiğim, gezdiğim ve sevdiğim semtlerin küçük hikâyelerini onun gözünden okumak kaçınılmaz olarak gaza getirdi beni. "Ah İstanbul'da olsaydım şimdi!" dedim: Çünkü hikâyelerin izinde dolaşmak, bildiğim, gördüğüm semtlere biraz da nüanslı dokunmak istedim. İstanbul'da yaşayanlara özendim, "Onun anlatımı üzerinden şehri fotoğraflamak ne güzel olurdu," dedim.

Tanrı Kent, Kıyıya yüz süren dalgaları dinle, alt başlığı ile Hasköy; Birden üç el silah sesi, alt başlığı ile Nişantaşı; Kasette Müslüm Baba, jiletler aleste, alt başlığı ile Fener; Geyikler ırmaktan su içer duvardaki resimde, alt başlığı ile Gazi Mahallesi; Denizin türküsünü söyleyen eski iskele, alt başlığı ile Ortaköy; Buralarda potinler Gucci marka, alt başlığı ile Etiler gibi onsekiz semtindeki onlarca karakteriyle her biri sekiz on sayfayı geçmeyen öykülerde akıp gidiyorken: Arabesk aşklar, raconlar, eski hâlleri işgal etmeye başlayan yeni hâller, zaman içinde semtlerdeki küçük hayatların büyük hayatlara yenik düşmesi ile başlayan doku değişimleri, Nişantaşı'nın iki yüzü  arasındaki uçurumlar, Ortaköy karakterleri, Sulukule'de başkaya evrilen ve onu var eden dokunun kenara itilmesine ve yok olmasına neden olan rant hikâyeleri, yazlık sinemalarıyla birlikte film anonsları yapan araçların sokaklarından yok olduğu Kuzguncuk ve bunları oya gibi işleyen, kısa hikâyelerde kocaman sepya  fotoğraflar çekerek dünü yaşatırken, bakmadıklarımızı da görmemizi sağlıyor ve aynı zamanda bugünün renkli fotoğraflarını da kazıyor zihnimize, jale Sancak. 



Ve aslında; "Yüksekkaldırımdan yukarıya, genelev sokağına vuranlar, delikanlılar, ergenler, sancısı tutmuş adamlar... Yukarıdan, Galip Dede Cadde'sinden, bir kadının içinde kaybolma arzusuyla şahlanıp genelev sokağına inenler. Hiç gitmediğin, lakin yüreğinle anlamaya çalıştığın uzak, tenha, umursanmamış yalnızlığa mahkûm edilmiş şehirlerden kopup gelenler... Yılışık gülüşlerin bir kıyısında utanç, arsız bakışların arkasında hüzün ve öfke, pervasız sözlerde korku gizli." cümleleri ile sert bir giriş yaptığı ama olağanüstü güzel renklendirdiği Galata ile başlıyor bu okuma... ve sonrasında seline kaptırıp orasından orasına sürüklüyor, İstanbul'un!
.





*Yazarın onu tanımayanlar için iyi bir başlangıç olacak Uyanan Güzel adlı son romanı ile ilgili ve yazının ikinci paragrafından alınmış cümleler.

**"Bu Gece Pera'da"dan  bahisli yazıdaki filmden sonraki paragraftan.

22 Ekim 2020 Perşembe

Zorunlu Keşif

*Aşağıda linki verilmiş konser eşliğinde okumak tercihe bırakılmıştır!


Sonuçta bildiğimiz yumurta....

Kahvaltı işe başlama saatine yakın bir zamana denk gelirse ve zaman darsa, kolayıma gelen bir hızla, Annemin ve Babannemin deyimiyle Yağda Yumurta kurtarıcım olur. Kimilerinin sahanda yumurta dedikleri fast yemek yani...

Standart başlangıç ocak üzerinde önce boş döküm tavanın, sonra ilave edilen yağın ki tercih edileni tereyağıdır, kokusu ortalığa yayılana kadar ısıtılması...

Hatta biraz yanmadan yakılması, sonrasında yumurtanın kırılması makbüldür.

Beyazı pişmeli, sarısı ise ekmek dokunulunca dağılma derecesinde olmalıdır!

Bir kaç seferdir, kahvaltının acele halledilmesi gereken bir kaç sabahta yumurtayı önce beyazı gibi bir ayrım yapmadan doğrudan koyup sonra çatalla şöyle bir karıştırıp, üzerine de minik ve kübik kaşar dilimleri ekleyip biraz sonra tavanın altını kapatarak peynirlerin tavanın ısısında erimesini beklerken ve  kızarmakta olan dilim ekmekler tamam noktasına gelince ve yumurtanın krema tadındaki haline ve de aromalanmış yağına banarak yemeyi sevince... Bu sabah, daha hızlı halletmem gerekti kahvaltıyı ve sanırım bu da iyi oldu!

Tıpkı Arşimet'in suyun kaldırma gücünü bulması gibi tavayı önce boş haliyle ıstmak için ocağa koyduğumda ve orta gözü en kısıktan biraz fazla açtığımdan; haddinden fazla ısındı tava. Sonra yağı, -aslında tereyağı olmalı ama ben sızma zeytinyağını tercih ediyorum ve bu tat hoşuma gidiyor- koyup da altını kısmayı unutarak başka bir şeyle meşgul olunca, tava ufak çaplı bir isyanla ve çıtırdayan bir sesle, işe dalmış beni feryat figan çağırdı. Biraz telaşlandım elbette... Fakat yanaşıp da dinleyince anladım ki o kadar da abartılacak bir durum yok; sadece, durum gereği yeni bir kısa yola ihtiyaç var.

Tavayı aldım ocaktan ekmek tahtasının üzerine koydum ve O patlayan seslerle cızırdarken yumurtayı kırdım. Çatalla, beyazın ve sarının kendilerini ifade edebilecekleri ama aynı zamanda kolektif bir tat oluşturacakları şekilde, hızlı ama narince karıştırdım ve hâlâ cızırdamakta olan tavaya küçük ve kübik dilimlenmiş kaşarları yaydım.

Kahve için vakit yoktu, onu bu ritüele katamadım ama sonuç muhteşemdi ve böylece bir kaza sonucunda oluşmuş kremamsı ve nüanslı bu tat, kişisel literatürümde yerini almış oldu.

Güzel bir işbaşı ve elde kahve kokusu...

Güneş muhteşem!

Açıkta bir yük gemisi... Deniz pırıl pırıl. Sol taraftan iki beyaz balıkçı teknesi bu kareye kafa uzatıp, usulca dahil oluyorlar.

Kıyıda sessiz ve uysal birer çocuk oynaşlığında dalgalar... 

 



Odaya yayılansa  Anja Lechner- François Couturier ikilisinden harika bir müzik!*
 

 



*Yaklaşık birbuçuk saatlik enfes bir konser içinse buradan lütfen: Anja Lechner-François Couturier.



 


16 Ekim 2020 Cuma

Kadınları Anlarmış Gibi Yapma Sanatı

“Tanrının kendilerine verdiği tırnakları beğenmeyip, takma tırnak edindiler. Tanrının verdiği göğüsleri beğenmeyip silikon taktırdılar. Tanrının anatomik yapılarına göre verdiği popoyu beğenmeyip, cerrahi müdahalelerle kendilerine yeni popolar yaptılar. Tanrının verdiği boyla yetinmedikleri için topuklu ayakkabılarla gezdiler. Tanrının verdiği göz rengini beğenmeyenler, lens takıp kendi seçtikleri renkle dünyaya baktılar. Diyeceğim o ki Tanrı bile kadınları memnun edememişken biz kim oluyoruz da onları memnun edebileceğimizi düşünüyoruz.”



Demiş; 37 yıl Zimbabve'yi yöneten Diktatör Robert Mugabe. Selahattin Duman da bunu almış ve bence eleştirel bir cinlikle kitabın arkasındaki tanıtım yazısının içine koymuş. Sunuşu okurken "Halt ediyorsun," dedim mi hatırlamıyorum. Belki tanıdığım kadınlar üzerinden hareketle bakmış ve yazarın genellediğini düşünerek bunu bir aşağılama olarak yorumlamış olabilirim! Muhtemelen okudukça yumuşama ve yazarın asıl amacını anlama, ve belki de kendisine hak verme ihtimalim olabilir!

Benim en sevdiğim köşe yazarlarından biridir Duman. Birçok gazeteci gibi yeni Türkiye'de sütunundan kovulmuş, o kovulunca sabah çayım neşesiz kalmış, yokluğunu hep hissetmişimdir.

Sıkı okuyucusuydum. Güncel olaylara mizahla dokunması, özellikle de Seyrek Bıyıklı Asabi Şahsiyet ya da Uzun Boylu Asabi Şahsiyet tanımlaması, politik taşlama türündeki yazıları ve bazı cümlelerin içine yerleştirdiği Osmanlıca kelimeler, eskinin önemli şahsiyetleri ve olayları üzerinden güncele -özgün üslubuyla- tatlı tatlı çakmaları  kahkahalar attırır, güne iyi başlamama sebep olurdu. Yazdığı gazetenin alıcısı değildim ama Sanayi Sitemizde komşular arası güzel bir ilişki vardı ve birbirimizle gazete takası yapardık.

Bu kitapla rastlaşana kadar yazarla aramızda uzun süreli bir kopukluk oldu, gazetelerde rastlamıyordum. Kitabı okumaya başlayınca merak edip nette aradım ve Haftalık Gazete'de yazdığını görünce de sevindim.

Kitaplaysa Eganba'da kitap seçerken rastlaştık; merakım kadınlar üzerine bir şeyler öğrenmek değildi, çünkü konunun kitabını yazmasam da başıma açılan bir felaket olarak -epeyi- evvel zaman önce mimlenmiş, o mim sayesinde de içimi dökmüş, sonuçta da, gariptir ki kadın okuyucuların hak verdikleri, en sevdiğim yazılarımdan* birini yazmıştım.

Kitabı çoğunlukla gülümseyerek okudum, "Usta formundasın," dedim sıklıkla. Fakat bazen aşırı buldum, zorlamayla yazılmış hissi veren bir kaç yazıyı sevmediğim gibi seviyesinden rahatsız oldum, "Buna kadınlar müdahale etmediler mi acaba?" diye düşündüm, Duygu Asena göndermeli tatlı yazılarını hatırladım. Muhtemeldir ki bir kaç kadın yazarla bir kaç polemik yaşanmıştır sandım, sonra da köşesinden düşen yazarı ben unuttum ki kimler unutmamıştır, dedim.


Kısa sürede biten, akıcı ve keyifli bir okumaydı, diye düşündüm finalde. Bazı yazıları kabaca ve abartılı bulmuştum, tamam. Ama düşününce, "Dünya benim tanıdıklarımdan, savunduklarımdan ve tanık olduklarımdan ibaret değil ki," dedim. "Bir kayırmacılık içgüdüsüyle objektif bakamadın belki efendi," diye sorguladım kendimi. Yeni bir devirdi ve ne yazık ki saygı, eğitim ve ilişki kalitelerinin düştüğü bir zaman diliminde yetişmek zorunda kalmış; kullandıkları dil, davranış biçimleri farklı, niteliksiz yayın organları ve sosyal medya üzerinden sunulan örneklerle yaşayan, buna özenen insanlar da vardı. Ve bu bir kısım için, özendikleri ve öykündükleri kişilikler fenomendi!

İşte o zaman standartımın dışına çıkarak, aslında gördüğüm ve bildiğim davranış biçimleri üzerinden düşünmeye, bu gerçeklikleri tanıklıklarımla eşlemeye başlayarak yazara kızmaktan vazgeçtim. Bildiğim Selahattin Duman hem nalına hem mıhına vuran biriydi ve bu kitabın ana fikri de kadındı, diye düşünülse de aslında erkeğe de çakıyordu. Başyapıt muammelesi yapılacak bir kitap değildi sonuçta. Ama komik gerçekliklere bir resmi geçit yaptırırken, görmezden geldiğimiz, belki hayatımızda yer vermediğimiz ama varlıklarına tanık olduğumuz -eskide pek olmayan- zaman hallerini de iyi bir gözlemci vasfıyla sıralıyordu yazar. Okuyucuya, yani bana bir tatil tadında, ciddi iki kitap arasında ve şu sıkıntılı pandemi sürecinde, kafayı takmadan ve yormadan çokça eğlenceli bir zaman yaşatıyor, bolca da güldürüyordu.

Evleneceğin kız ille de kır düğünü diyorsa... Sosyal medyaya takılan kızın yakasını ko gitsin... Ayağının bir numara küçük olduğunda ısrar eden kızlar... Angelina Jolie dudağı yaptıran kızlardan kaç... Bilgi yarışmaları kızlara yasak olsun, kültür kızlardan korunsun... Koçyiğitlerden biri festival kızının eline düşmeyegörsün... Master yapmaya doymayan kızlar "para tuzağı" gibidir... Kuaför çıkışı görmediğin kızla sakın evlenme... gibi başlıklara sahip, gülümsetirken fark ettiren 40 civarı, bir kaçı en azından bana sayfa doldurmak için hızla yazılmış tadı veren -yazarın deyimiyle- risale var 236 sayfalık kitapta. Yeniyetme bir delikanlının pek tatlı şımarıklığında, büyümüş de küçülmüş yaşlarımın bilgiç hallerinden birinde olsam muhtemeldi ki bayılırdım ve ne kitap ama kategorisine çıkarır, arkadaş buluşmalarında kitaptan edindiklerimi bir güzel de satardım! 

 

Ama şimdi; "Erkekler evlenmeden önce; evlenecek erkek çocukları olan anneler hemen; açık vermek istemeyen kızlar da istedikleri zaman okusun ve bu kitaptaki uyarıları alacak erkeklerden önce pozisyon belirlesinler," diyerek, bu kitabı satın alsınlar gibi bir öneri de bulunmayacağım tabii ki.

Benimkisi, kendi akıp giden zamanıma enn kitaplarım mertebesinde olmayan ama güldüğüm ve gazete yazılarını sevdiğim bir yazarın kitabını katmak, ondan söz ederken zamandaki bir başka dünyanın farkına varıp gerçekliğini kabul etmek, düşünmek ve eğlenirken -yazarak- paylaşmanın tadını çıkarmak.

  Hepsi bu!



*Mim-Kadın ne ister?


*Haftalık Gazete, Sebahattin Duman yazıları.

13 Ekim 2020 Salı

Tek Yumurta İkizi Değiller Ama...

Yavaş Hayat başlıklı yazımın bir bölümünde, "Bir isim koydum; La Gazetta dello Sport ile El Pais arasından La'yı seçtim, ironik seçimim Asparagas'ın da As'ını attım," diye söz etmiştim, blog adımla ilgili olarak...

 



Geçen gün Mussano gelip de söyleyene kadar blog adımın sadece bana ait ve benim imalatım bir sözcük olduğunu düşünüyordum. Ne olur ne olmaz, diye, Google'a aratmış ve o tarih itibariyli La Paragas geçen tek bir ifade ile karşılaşmamıştım. Özgün bir ad olduğuna kanaat getirmiş ve kullanmıştım.

 



Bahse konu yazımda da ifade ettiğim gibi sonraki yıllarda çok olmasa da -ki o da bir şarkının adı olarak- başka La Paragas görmeye başlamıştım ama bir dilde, özellikle de  dünyanın ortak dili olması amacıyla yola çıkılmış bir dilde kelime olabileceği aklımın kıyısından bile geçmemişti.



Mussano onca yıl sonra merak edip, "İspanyolca ya da İtalyanca'da bir anlamı var mı?" diye, Google Translate'de aramasa, O da, "Yok ama bir de Esperanto diline bak," diye uyarmasa varlığından hiç haberdar olmayacaktım.



Alınca Mussano'dan haberi, Google Translate'e "Esperanto dilinden çevirir misin bir kez daha?" dedim. "Şemsiye," dedi. İçeriklerimle bağdaştırdım, kan çekti.

Sevindim.



Gülümsedim....



Bloguma ithafen yapılmış bir şarkı demeyeceğim elbette;

O halde Guillermo de la Roca'dan geliyor: La Paragas.





9 Ekim 2020 Cuma

Takıntının Mutlu Sonu

Şuradan başlayan  üçlemenin son yazısıdır.


Nedense bir mekânda bira içme seçeneklerim içinde O yoktu ve bu normaldi: Tıfıl çağlara, özenme yıllarına, ilk bira mekânlarının açılmaya başladığı zamanlara dönme, o yıllar tadında ama yetişkin halimle bir keyif anı yaşamaktı arzum. Bu minvaldeki ilk fıçı biramı bir okul çıkışında, o zamanki evimize yakın ve ilk açılan konsept dükkânlardan birinde üç arkadaşımla içmiştik. Hatta birer bira bardağı  olsa da içtiklerimiz, kafalarımız bayağı iyi olmuştu. Sonra devam etmedim, saklanarak içmeyi manasız buldum. Fuarın tadının olduğu yıllardı ve Efes Pilsen fuarın içinde, yaz akşamlarına yakışan çok hoş ve yetişkinliğe imrendiren bir mekân yapmıştı. Red Kit'de ya da kovboy filmlerinde gördüğümüz kulplu bira bardakları ile içiliyordu. Yaşımsa 16-17 civarı... Babayla geçirilecek üç, dört yılımız kaldığını, o acıyla yüzleştiğimde neler olacağını henüz bilmiyorum. Dikildim babamın karşısına, izin istedim. İçme demedi ama sosyal bir içici olamazsam sonunun nereye varacağını söyledi. Yaşıma hiç vurgu yapmadı, çocuk olduğumun altını hiç çizmedi, "İçki seni içmesin," dedi.

  Gözümde biriken bu ıslaklık da ne ki?

Arkadaşlarla ufak tefek, çocukça ve çok ama çok seyrek içmeler dışında 18'e gelene kadar hiç bir mekânda oturup da içmedim, sadece yaşım bir an önce büyüsün istedim ve onun beni içmesine hiç fırsat vermedim; anları keyiflendiren bir eşlikçilik ilişkisiydi bizimkisi, birbirinin bağımlısı iki varlık olmadık, olamadık ama sevdik birbirimizi. 


                                                                                      ****


17 Ekim 2012: Bir akşam üstü banklarda kitap okuyordum.



..."Aslında kitabı okurken ve saat 19'dan sonrayken yanımda biri vardı, o da benim gibi kitap okuyordu. Denizdeki teknelerden sandık sandık balık kokusu geliyordu. O an ona döndüm. Biraz ileride küçük bir balıkçı lokantası tadında şık ama sade mekânda, dışarıdaki deniz kokan masalardan birinde bir 35'lik rakı, beyaz peynir, kavun ama illaki Süheyla... Belki kalamar, belki karides güveç eşliğinde zorunlu olarak bu kez balıkların donakalacağı bir sabaha kadar değil de kapanma saatine dek sürecek, bir teklifte bulundum."...*




3 Haziran 2016: 

Kapalı bir gün. Bir sonbahar esintisi tadındaki ikindinin akşama yakın saatleri.  Hayal edilip de kurulan cümlelerden dört yıl sonra mekâna doğru yürüyoruz. Tanınan ailelerden birinin aynı alandaki iki yazlığından birinin evrilmesi ile oluşmuş bahçeli, hoş bir lokanta; önünden geçerken sürekli çağırıyordu, etkilemişti, güzel sinyaller veriyordu ama yoğun bir iş döneminin tam da göbeği zamanlardı... 

Giriyoruz içeriye, eski zaman tadında bir garson ve hoş bir karşılama. Sanki Siyah-beyaz bir  Yeşilçam filminin lokanta sahnelerinden birindeyiz. Yol kenarı dış masalardan birine karar veriyor, oturuyoruz. Yönetmen sinyali veriyor ve şahane bir yağmur başlıyor... Kapatılan üst yağmurluğa pıt pıt vuran damlalar, çalan şahane şarkılara eşlik ediyor. Günün en güzel saatlerindeyiz ve bizden başka kimse yok. Mekânla kaynaşma had safhada, sevdik birbirimizi. 

"Bir beyaz peynir lütfen,"

"Bir kavun lütfen,"

"Ve bir 35'lik rakı lütfen." 

Onlar masada yerini alırken  mekânla ilgili izlenimlerimiz de olumlu yönde ilerliyor. Hımmmm hoş ve lezzetli bir meze tepsisi... Geleneksel mezeler ve zengin tepsisiyle biz varız ya, diyor mekan.


"Beyin lütfen,"

"Arnavut ciğeri lütfen,"

"Pilaki lütfen,"

"Deniz börülcesi lütfen,"

"Humus lütfen."


Yokluğunu hissettiğim, çok özlediğim bir mekân var, şehirden bahis olunca Enn Sevdiğim Kadın'a sıklıkla anlattığım bir efsane: Gar Lokantası. Yaşı bizden çok çok büyük, mimari muhteşem, garsonları, dekoru ve müdavimleri sanki bugün çekilen bir filmin geçmişi yaşatan sahneleri gibi. En genç müşterileri ben ve arkadaşlarım: büyüklerimizden gördüğümüz bir rakı kültürümüz var ve masanın adabını bilir, güzel de donatırız. O eski, şık ve güzel hikâyeler anlatan binayı hafifçe kıvrılan bir viraj yüzünden yıktılar ve bir efsane yok oldu. Peşi sıra da önce işhanı olan, sonra bir katı oğul tarafından lokantaya çevrilen ama eski tadını yitirdiği için yok olan Cumhuriyet'le birlikte bir kültür de bu şehri terk etti. Pek çok yeni yer açıldı elbette... ama o günleri tıfılken bile yaşamış olanlar için bir anlam ifade edemediler; meyhane adabı, insan kalitesi değişti. Uzun süre sonra ilk kez bu akşam, eskinin o solunası tadı buram buram! Az önce bahçemizden toplanmış Nergisler vazoda. 



                                                                                          *****


 

Eylül 2019:

Akşamüstü şu sahil boyunda en sevdiğimiz mekâna gideceğiz. Patates kızartması, sigara böreği ve çöp şiş... ve de biralı bir masa hayalim var. Ama kapıyı da aralık bırakmışım. Hımmm bir rakı masası da pekâlâ olabilir... Bugüne kadar, özellikle yazın hep rakı içmişiz. Sadece bir kez, bahçede oturulamayacak bir mevsimde de şarap. Sevdiğimiz kim olsa ve çıkacaksak bir yemeğe, kesinlikle buraya geliriz. Adını vermiyorum; üç yıldan fazla bir süredir onun üzerine yazılacak bir yazı bekliyor...

Oturuyorum mekânı da gören bir banka. Tatlı ve ılık bir rüzgâr, okşuyor yanaklarımı. Güneş henüz çekiliyor ve bir süre sonra ay devralacak geceyi. Biraz daha zamana ihtiyacı var, o nedenle gözüm mekâna dönük... Bekliyorum. Fakat!

Telefon. Tek tuş. Ve O.

"Nerdesin?"

"Pelitköy."

"Sanırım bu akşam açmamışlar."

Gözümse mekânda, sanki ışık görüyorum. Gönül işte! İstiyor.

"Açık sanki," diyorum. En son gittiğimizde çalan çocukları bizzat masadan kalkıp giderek kutlamıştık. Hanımefendi ne kadar sevinmişti, sonra masamıza gelip sevinçli bir heyecanla açıklamalar yapmış, sokakta çaldıklarının, rast geldiğinin, burada çalmaya cesaret edemediklerinin, bunun bir deneme olduğunun, bizim onları cesaretlendirdiğimizin altını çizmiş; tekrar tekrar teşekkür ederek ve başarısının onaylanmasının tadını, gülen bir yüzle, çok  tatlı bir coşkunlukla çıkarmıştı. Bir keman ve bir çello! Muhteşemdiler...  O, bir ay yok! Orada olmalıyız! Nasıl huzurlu bir repertuvar ve nasıl huzurlu bir çalmaydı o. Ne de güzel bir geceydi! Üstelik hanımeli kokulu, dolunaylı, deniz esintili kadim sokaklardan yürümüştük eve... Temaslı! İlk kez yaptıkları vişne taneli ve likörlü çikolatalarından ikram etmişlerdi bize. Ne kadar da güzeldiler.**



2 Ekim 2020 Cuma

:

En Sevdiğim Kadın dün dünyaya geldi. İlk kutlamayı enn sevdiği arkadaşlarından biriyle yaptı. Bugünse enn sevdiğimiz gün. Her biri masal tadında bir sürü gün yaşadığımız, ama pandemiye yenik düştüğümüz için ara verdiğimiz, ama bu şehirdeki enn sevdiğimiz mekânda buluşacağız.

                                                                           ................

Maskemi takıyor, asansörün düğmelerine elimdeki ıslak mendille dokunuyor, kapıyı ve bahçe kapısını onunla açıyor, olağandışı günlere rağmen yaşamın olağanmış gibi devam ettiği sahil boyunca yürüyor, mekâna varıp, hâl hatır sorup her zamanki masamıza oturuyor, sipariş için gelen garsonu şimdilik erteliyorum. Yönüm bahçe kapısına dönük. O'nu bekliyorum.

Enn sevdiğim, enn bayıldığım kadın biraz sonra giriyor kapıdan, selamlaşıyor personelle, hâl hatır soruyorlar; onu izliyorum, ve buna bayılıyorum.  

Telefon ne güzel bir araç ki fiziki olarak hiç bir boşluk duygum oluşmamıştı, sanki dün yüz yüzeyedik gibi hissim, o bir aylık yokluğu kenarımdan bile geçmemiş, bu kaçıncı bile olsa bir özlem boşluğu yine oluşmamış bünyemde. Ya da bir kez daha onunla aynı masada olmak zaman boşluğunu unutturuyor, sanki o hiçbir zaman hissetmediğim boşluk, bir kez daha zamanda bükülüyor.

"İki bira lütfen."

 



Bu mekanda bir ilkin akşamı! 



Geliyor alemin en zengin meze tepsisi ama bu kez seçim biraz zor oluyor: zor oluyor çünkü Rakıya çok yakışan bu mekânda ilk kez ve hayal ettiğim, hatta bunu pandemi sürecinden çıkmadan yapılacaklar listesine kaydettiğim ve üçlemenin ilk yazısında "Canım, mekânlardan birine oturup bir şeyler atıştırıp bira içerken -ki hayalim kızarmış parmak patates, yanına biraz kızrmış sosis, belki de bir atıştırmalık tabağı eşliğinde-kitap okumak istiyor: Gün ışığında, yüksek volümlü müzik ve insan gürültüsünün henüz mekânlara çökmediği saatlerde, günün ve denizin sakinliğinde yaşansın, diyor," cümleleriyle ifade ettiğim üzere seçimimiz, Bira.


"Dil lütfen."

"Salatalık turşusu lütfen."

"Arnavut ciğeri lütfen."



"Kalamar lütfen."

"Patates kızartması lütfen."


Aslında gelirken aklım Rakı'ya meyletmemiş değildi ama bilindiği üzere bir mekânda bira takıntım da devam etmekteydi. Masada da bu tereddütü yaşamaya devam ediyorum elbette... Bir yanıyla da bir kutlama akşamı olduğunu düşünüyorum. Yadırgatıcı bir yanı da var tecihimin; öyle ki mekân sahibi sohbet için geldiğinde masamızda bira görünce şaşırıyor ve hatta yadırgayıcı bir vurgu ile soruyor.

Kalamar'a bayılıyoruz. Yumuşatılma ve kızartılma becerisini takdir ediyor, lezzetinin altını çiziyoruz. Kendi yaptıkları turşu enfes. Ve ben için bira turşu eşleşmesi ilk.

Gökyüzü çok güzel. Patatesler muhteşem bir kızartma becerisinin eseri. Hava karardıkça Ay daha görünür oluyor, üstelik bir kez daha dolunay! Eşlikçisiyse pırıl pırıl: Ben Venüs olduğunu düşünürken Enn Sevdiğim Kadın Mars olduğunu söylüyor. Teknolojiden yararlanınca da Mars olduğu kesinlik kazanıyor. Venüsse öte yanda. Şahane bir akşamı yaşıyoruz; Mekânın, yani Restaurant Hut'un bundaki rolü yadsınamaz. Bir tek gün bile herhangi bir üründe bir eksiklik hissettirmemiş olmaları bir başarı elbette, ama personelin disiplinli, güler yüzlü ve belli ki eğitimli tavrı ve elbette bütün bu güzellikleri bütünleyen mutfağın sırları, tartışılmaz. O halde, Korona Günlerine...



"İki Bira daha lütfen!"

 



Bu yazı daha uzun, daha keyifli devam ediyor olabilecekti aslında: Önceki yaz bir heyecanın önizlemesini yaşamış, bundan, yani önizlemesinden çok büyük bir zevk almıştık. Benim için çok kıymetli bir Dost, kalemi çok güçlü güzel bir Kadın, Sevgili Eşi, Annesi ve Babası çıktıkları Karadeniz Turu'nun bir ayağında burada olacaklardı. Planların alternatifli eskizleri yapılmış, teyitleşilmiş, Kardeşim Tırtıl'la Macaristan, Çekya, Avusturya, Almanya güzergahında olduğu için onun bahçe katı, binamızın en keyifli dairesi hazırlanmıştı. Elbetteki yemek akşamı için enn sevdiğimiz mekândaki altı kişilik rezervasyon cepteydi. Heyecanlıydık! Amasya'dan yola çıkacakları sabah telefonum çaldı; yola çıktıklarını haber vereceğini ve iki seçenekli buluşma noktasından birinde buluşup onlara katılarak rehberliğin tadını çıkaracağım güne başlayacağımızı düşünmüştüm. Başka bir şehirden aldıkları bir acı haber nedeniyle ne yazık ki aramızda bir saatlik yol kalmışken, gezinin devamı iptal oldu. Oysa ki bu mekânda ne keyifli bir masada ne keyiflerî paylaşacaktık. Ertesi gün hayatlarında görebilecekleri en güzel pideyi, ve belki de eşi benzeri olmayan kelle-paçayı tadacaklardı. 

 Program sürekli gelişiyor, rezervasyon hâlâ geçerli, ve ucu açık. Yaz çok.



 Bilginize! :)





*Cümlelerin geçtiği yazının tamamı.

**Paragrafın olduğu yazının tamamı içinse buradan lütfen.


***Balıkların donakaldığı bir akşama dair.

3 Ekim 2020 Cumartesi

Bira Takıntısı Hâlâ Dürtüyor

Özerk Merkez Bankası'nın başındaki bağımsız kararlar alma yetisine sahip, elbette özellikle atanmamış, emir yerine kendi kararlarını alabilen Başkanı ve yine bağımsız kurulları,  her an politika faizi artırımı yapılacağını öngören oyuncuları yanıltmayarak, gereğini yapıyorlar! Bu arada her olayı abartarak olduğundan büyük bir başarıymış gibi duyurmaya bayılan kişi mikrofon karşısında değil. Piyasa oyuncuları denen kitle ise sahada! Günün yoğun ama birilerine av keyfi yaşatırken, birilerini de acılı isyanlara sürükleyeceği, aslında her biri  manipülasyon alanı olan forumlarda da her zaman olduğu gibi öfke sözcükleri ile acılı iç döküşlerin olacağı, kimsenin kendi hatası olduğunu kabul etmeyeceği, kapitalizm denen nesnenin bir kazananlar ve kaybedenler oyunu olduğunu bilmeyen, hâlâ bunu anlamayan cümlelerin olacağı kesin. Devletin Bankaları ve elbette yandaşlar alıcı konumunda el ovuşturuyor. 



Gong çalıyor ve öngörüler tüyo almışçasına gerçekleşiyor; bir sürü hisse kırmızıya bürünüyor, istenen panik ne yazık ki oluşuyor. Kısa süre içinde de, bir bilet alıp rüyalar kurmak, şans oyunları oynamaktan farklı olmayan bir hayal ve anlayışla zenginleşeceğini düşünen  kitle aynı tekrarları yapmaya devam ederek ve bir kez daha; ev ya da araba almak için biriktirdiği parayı kurtlar sofrasında hiç ediyor. Sonra, maaşımı yatırmıştım, gibi pek çok kadersizlik vurgusu, sıra sıra geliyor! Forumlardaki acılı çığlıklar, hâlâ gaz veren uyanık önermelerle iç içe geçiyor, hisseler fakirden zengine doğru el değiştiriyor. Bu oyunun defalarca tekrar ettiğini bilen, büyük hayallerin uzun emek süreçleri ve bilgiye verilen, gündem takip eden bir değerler silsilesi ile gerçekleşeceğini bilenlerin daha profesyonelleri, akşam açacakları viskinin tadını düşünüyorlar.  Bu son derece aktif, neredeyse gözümü ekrandan kaldıramadığım günün ve öngörümden kaynaklı hedef fiyat konulmuş onbir emirden onunun gün içinde gerçekleşmesinin ardından kendimi temiz hayata atmak üzere, son verilerimi kaydediyor ve ekranımı kapatıyorum.



Son sayfalarında olduğum, bir nefeste bitecek kitabım da mini sırt çantamda. Kirli ama temiz kalanlar için aslında zevkli ve aslında eğlenceli  bir dünyadan temiz, mavi, ufak hislerle mutlu olabilen insanların dünyasına çıkıp, sol, proleter ve insan kimliğimi kuşanmak iyi geliyor bana. Ay olması gerektiği kadar güzel, deniz mutedil, iskele ve ucundaki kafe davetkar... 

Masaları ve oturakları yüksek olmasa bu akşam kesin gideceğim ve bence bölgenin en güzeli, terası neredeyse karşı kıyıyı görecek, bünyeyi olağan hayatın kirlerinden bir gemi güvertesindeymişçesine  kurtarıp bir masalın içine dahil ederek kendi masalını yaşatacak kadar güzel! Fakat niyetimde kitap okumak, onun dünyasında takılıp kendisi ile ilgili- artık- bir fikrim olan kahramanın hayatına, onun kadınlara bakışıyla ilgili, özellikle kadınlardan birinin finali nereye taşıyacağı konusundaki öngörümün doğruluğunu test etmek, kitabın saf, gerçekçi ve temiz dünyasında yok olmak istiyorum. Dolayısı ile mekânda bira kısmı şimdilik kalabilir.



İskeleye şöyle bir göz atıyor, önünden geçerken ona sapmadan devam ediyor, onunla bir akşamı yaşamam, gönlünü almam, onunla bir Korona Günleri hatırasını akıp giden zamana bırakmam gerek, diye düşünüyorum. Genç, müşterisi  nitelikli bir kahve mekânının; bize yakın bir yerde ama sahilden içerde ve yeni açılmış, hoş dekorasyonu ile dikkatimi çeken bir yerde tabelasını görünce geçenlerde bir gün: ilk yerinin kapandığını düşünüyorum ki bunu enn sevdiğim kadınla da paylaşıyorum. Sırf bu nedenle şu an ilk yerine doğru yürürken bir an Kahve Dünyası aklımı çelmeye çalışsa da, önünden geçmekte olduğum Palmiye Kafe göz kırpsa da ki onunla bir kaç gün önce bir öğle arası özlem gidermiş, canlı plajının kenarındaki kafesinin denize bakan masalarından birinde Cola içip hamburger yemiştim. Üstelik parmak patatesleri sona bırakmış, plajın kalabalığının yazı normalleştirmiş olmasına sevinmiş, korana sanki buraya gelmemiş bir keyifle öğlenin ve güneşin ortama kattığı Copacabana tadını benimsemiş, rolümü güzel oynamış, şahane bir keyif yaşamıştım.

Bir yandan merakımı gidermek için yürüyor, bir yandan da bu merakım nedeniyle yürüyeceğim mesafeyi gereksiz bulup dönmeyi düşünüyorum. Hiç gitmemiş olsam da daha çok genç, ama dünyanın farkında gençlerin takıldığı ve sahipleri de genç bu mekânın-şu anki zor koşullar nedeniyle- kapanmış olmasını, eksikliği hissedilecek kalitesinden dolayı istemiyorum. Yaklaştıkça bir korku da yaşıyorum ama, önümdeki ağaçları geçince bir ohh çekiyorum. Yaşamın farkında, elindeki kahve bardakları ile piyasa yapmayan, kahvenin ve sohbetin tadında kızlı erkekli gençleri görünce seviniyor, bu sevinçle de geri dönüyor ve sevdiğim kitap okuma noktalarımdan birine, sevdiğim Triliçesinden yeme fikriyle bir fırın-pastaneye doğru, yürümeye daha keyifle devam ediyorum.


                                                                                        ****


"Dört tane ekler lütfen."

"Bir de bardakta çay lütfen."

 




Reyonda ve etrafta aranmama rağmen görüyorum ki Triliçe yok. Bunu sıkıntı etmiyorum çünkü eklerini de seviyorum ve gördüğüm üzere hacimlerini biraz daha büyültmüşler... Oturuyorum her zamanki, Down Sendromlu gençlerin çalıştığı, belediyemize ait kafenin de içinde olduğu Down Park'a komşu masama. Mekân sakin; eklerim ve çayım geliyor. Burada kahve içmiyorum: gördüğüm üzere bir kahve düzenekleri yok ve gelen kahve granülün suya karıştırılmasından oluşacak. Ayrıca fırın ile çayı daha ilişkili buluyorum. 



Bu akşam aslında çantamda iki kitap var, çünkü Elden Düşme Dünya son düzlükte ve ben pastalarımı bitirmeden o bitecek. Diğer kitapsa  Altenburg'un Ceviz Ağaçları. 



Hımmmmm eklerim çok lezzetli ve çayın aldığı dem şahane...


O ara bir çift geliyor mekâna; menüyü istiyorlar ve çökertme sipariş ediyorlar. Yemek olmadığını söylüyor genç ve tatlı kız! Düşünüyor ve üzülüyorum ki aslında çok da eski olmayan bu işletme, büyük hedef ve hayallerle yola çıkıp hayatın, hayallerin aksine acımaz halleri ile de yüzleşmiş ve üretim noktasında küçülmüş. Üzülüyorum çünkü ticari kurnazlıklardan çok kalplerinin sözünün peşinden giden ve tatlı hayalleri paranın önünde gelen ve güzel hislerin yansıdığı mekanların müşteriye keyif veren halleri yok olmasın istiyorum.

Çünkü ötekilerden çokça var! 



Çayım, eklerim ve bense mutluyuz. Okuduğumuz kitap ilk andan beri, bir yaşamın ve bir tadın içine davet etmişti bizi ve o hayatın tanığı olmak da -bizim- mutlu zamanlarımızı yükseltmişti. Başlangıçta bazı hallerine karşı olsak da samimiyetli anlatımını sevdiğimiz karakteri, ve onun ilişki halinde olduğu Ablayı sevmiştik. Ve şu an kitabı,  bu sevginin daha yükseldiği bir son bölümle bitiriyor, sonra gülümseyen bir zihinle onu tekrar aklımızda akıtırken buluyoruz kendimizi. Elbette geçirttiği hoş saatler ve okuma süreci için yazar Wilhelm Genazino'ya ve karakterlerine teşekkür ediyor, şu karantinalı günlerden uzaklaşmak ve biraz düşünürken gülümsemek için de iyi bir seçenek olduğuna karar veriyoruz, Elden Düşme Dünya'nın .

O ara bir çift daha giriyor içeri, profiterol ve çay ama fincanla siparişi veriyorlar. Konuşmalar bir iş görüşmesi gibi, reklamcı olduklarını düşündürtüyorlar ve adamın konuşmaları aynı zamanda bir eğitmen olabileceği hissi veriyor. Genç kadına oranla konuşmaya daha egemen bir tavrı var. Üslup, hakim olabileceği kadın karşısındaki üsten ama yumuşak, biraz flörtöz ve biraz da buradan bir ekmek çıkar mı? şeklinde gibi geliyor; çaya, eklere, kitaba ve bana. Kitaba göre biz daha masumuz, çünkü aklımızı kötücül düşünmeye sevk eden kitap! Tamam kitaptaki karakterler de kötü insanlar değiller, yaşadıkları ülkenin özgürlük sınırları ve birey olabilmiş, toplumsal baskıların en azından ilişkiler bazında görece daha özgür bıraktığı kadınlar ve erkekler, ama bir şey var ki cinsiyetlerin genetiğine yerleşmiş ön almaların zafiyetlerinden ve tuzaklarından da pek kurtulabilmiş değiller.

 

"Bir çay daha alabilir miyim lütfen?"



Fincanla istemememin sebeplerinden bir diğeri de aslında okuma ve yeme sürecim nedeniyle çayın soğuyacak olması. Sıcak çay ve çeviriyi yapan Tahsin Yücel'in 1948'de yazılmış Altenburg'un Ceviz Ağaçlarına yazdığı sunuşu okuyorum. Yazar André Malarux bir direnişçi ve 10 yıl Fransa'nın Kültür Bakanlığını yapmış önemli bir edebiyatçı olmanın yanısıra önemli bir kişilik. Kitapta yol alırken çayım da bitiyor; onu kapatıp çantama atıyorum. Ödememi yapıp bir de ekmek alıp, teşekkür edip çıkıyorum sokağa. Migros'a uğrama fikrim var. Down Parkın önünden geçerken içinde ve kaferyanın açık alanında oturan insan kalabalığına seviniyor ve bir gün kahvaltı için buraya gelmeye karar veriyorum. Ömürevleri ışıklardayım. İçimden bir müdahale Migros yerine iskeleye yolluyor beni.




Geçen yıllarda sıklıkla geldiğim, bir şeyler atıştırıp çokça kitap okuduğum, neredeyse denizin ortasındaki kafeteryasına doğru yürüyorum. Bir kez daha aydınlatmasına kızıyorum, çünkü çok beyaz ve çok fazla aydınlık; oysa manzara ile uyumlu yumuşaklıkta bir ışıklandırma gerekti ona. Çokça balık tutan insan var yol boyunca, bir iki kare fotoğraf çekiyorum. Sonra geri yürüyüp Migros'a uğruyor; bir Tuborg Malt Filtresiz 50'lik bira, bir paket cips ve bir kaç ihtiyacı alıp sırt çantama atıyor ve yeniden deniz kenarına inip eve doğru yürüyorum.




Satın aldıklarımı ve çantamdakileri balkona çıkarıyor, karantina odasında giyecekleri çıkarıp, giderken çıkardıklarımı giyiyorum. Sonra balkona çıkardığım ve masaya bıraktığım birayı ve cips paketini alıyor, önce suya tutuyor, sonra deterjanladığım süngerle köpüklüyor, sonra akıtıp kuruluyorum. Yarısını bardağa boşaltığım biram, cips tabağım, ve az önce BaşkaFırın'da başladığım kitap el altımdaki sehbanın üzerinde, hemen yanındaki kanepeye uzanıyorum. Müzik tercihim Lounge.

Kitabın dünyasındayım,  fakat bu bira takıntıya dahil değil? 

 

Ve bu kitabı bırakıp başka bir kitaba başlamaya karar vereceğimin henüz farkında değilim!



Bu bir üçleme! 



Yani...



Dürtü devam ediyor! 

 

 




Devam yazısı Takıntının Mutlu Sonu


İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP