13 Eylül 2019 Cuma

Rock City

Bayramın arifesi. En sevdiğim kadın gidiyor. Her senenin aynı yerinde, çok sevdiği bir yere. Denize, dağa, dereye, köye ve de... kitap ve müzik festivallerine. Bayram öncesi arife. Gün içi kardeşle mezarlık ziyaretlerini tamamlamış, bir bayram klasiği olan aynı çikolatalardan almış, eve dönmüşüm. Akşamüstü şu sahil boyunda en sevdiğimiz mekâna gideceğiz. Patates kızartması, sigara böreği ve çöp şiş... ve de biralı bir masa hayalim var. Ama kapıyı da aralık bırakmışım. Hımmm bir rakı masası da pekala olabilir... Bugüne kadar, özellikle yazın hep rakı içmişiz. Sadece bir kez, bahçede oturulamayacak bir mevsimde de şarap. Sevdiğimiz kim olsa ve çıkacaksak bir yemeğe, kesinlikle buraya geliriz. Adını vermiyorum; üç yıldan fazla bir süredir onun üzerine yazılacak bir yazı bekliyor...

Telefondan tek tuşla çeviriyorum numarasını. Mekânda buluşacağız. Bana bir kaç adım denebilecek kadar yakın mesafe. Eğer hemen çıkarsam ve oturursam her zamanki masamıza; bir süre oyalanmam gerek. Önden gidip de onsuz bir masaya oturmak istemiyorum! Birlikte girmeliyiz. Nahif bir talep gönlümden, kıramam. Sabırsızım da öte yandan.

Çıkıyorum evden; onun önüne çıkan kaldırımı tercih etmiyor, karşıdan yürüyorum. İskele göz hizamda. Adımlarımsa geri viteste sanki. Aslında oyalanıyorum. Meselem onunla dışarıda karşılaşmak; gelişini izlemek ve onunla girmek içeri. Nedenini sorasım da yok. Bu halimin tadını çıkarıyorum.

Oturuyorum mekânı da gören bir banka. Tatlı ve ılık bir rüzgâr, okşuyor yanaklarımı. Güneş henüz çekiliyor ve bir süre sonra ay devralacak geceyi. Biraz daha zamana ihtiyacı var, o nedenle gözüm mekâna dönük, bekliyorum... Fakat(?)

Telefon. Tek tuş. Ve O.

"Nerdesin?"

"Pelitköy."

"Sanırım bu akşam açmamışlar."

Gözümse mekânda, sanki ışık görüyorum. Gönül işte! İstiyor.

"Açık sanki," diyorum. En son gittiğimizde çalan çocukları bizzat masadan kalkıp giderek kutlamıştık. Hanımefendi ne kadar sevinmişti, sonra masamıza gelip sevinçli bir heyecanla açıklamalar yapmış, sokakta çaldıklarının, rast geldiğinin, burada çalmaya cesaret edemediklerinin, bunun bir deneme olduğunun, bizim onları cesaretlendirdiğimizin altını çizmiş; tekrar tekrar teşekkür ederek ve başarısının onaylanmasının tadını, gülen bir yüzle, çok  tatlı bir coşkunlukla çıkarmıştı. Bir keman ve bir çello! Muhteşemdiler...  Bir ay yok! Orada olmalıyız! Nasıl huzurlu bir repertuvar ve nasıl huzurlu bir çalmaydı o. Ne de güzel bir geceydi! Üstelik hanımeli kokulu, dolunaylı, deniz esintili kadim sokaklardan yürümüştük eve... Temaslı! İlk kez yaptıkları kendi çikolatalarından ikram etmişlerdi bize. Ne kadar da güzeldiler.

Hımmmmm... Ömürevleri ışıklarda iner bu durumda; oraya yürümeliyim, hem de vakit geçer. Mekâna da biraz daha yakından bakma fırsatı! Fakat o da ne, mekân gerçekten kapalı. Olmamalı! Telefon. Tek tuş. "Sanırım mekân kapalı, ama dur, sanki de açık. Kapalı bölümde bir kaç ışık görüyorum."

Onun gelmesini beklediğim, denizin esintisinde ve mekânı görebildiğim başka bir banka tekrar oturuyorum. Sonra pek rahat edemiyor, emin olmak için tekrar kalkıp yürüyorum; kapalı. Kesin!

Telefon. Tek tuş.

"Gerçekten kapalı burası."

İnebileceği noktaya yürüyorum, ay ilk izlerini atıyor gökyüzüne. Köksal Abi'lerin evinin köşesinden dönerken sundurmanın altındaki yıllanmış Mercedes'ine göz atıyorum. Bu kuşak üzerine kesinlikle yazmalıyım! Satırlar ve karakterler geçiyor gözlerimin içinden. Bulvara paralel yan yolun hemen kenarındaki mini parkta, trafik ışıklarına yakın banka oturuyorum. Yüzümü yola dönüp arkalığına sol yanımla yaslanıyor, kolumu da bankın arkasına doğru atıyorum. Yolun akışını izliyorum. Ya yeşile denk gelirse minibüs! O zaman burada durmaz.

Hesap ettiğim başıma geliyor ve minibüs ışıkları ve kavşağın tamamını geçtikten sonraki yaya geçidinde duruyor. O, iniyor ve birinci yolu geçiyor. Bana kırmızı yanmakta... Ona paralel karşıya geçtiğimde önünde olmak istiyorum. Sanki yeşil yanmayacakmış gibi geliyor. Havada tatlı bir rüzgâr, çok hafif. Güneş usulca çekildi. Ama Ay var! Çekilen güneşle birlikte nem. Birinci ışığı geçince kırmızıya yakalandı. Onu izliyorum. Ona bayılıyorum! Birinci yolu ve ikinci yolu aynı anda geçiyorum. O da ikinciyi... Aynı hizadayız. O beni Migros'un önünde bulacağını hesaplamış. Rahat. Bense Migros'tan biraz daha ona yakın bir yerdeyim. Geliyor. Saklanmış gözlerim onu izliyor. Yürüyüşüne bayılıyorum. Saçlarının ve bedeninin hoppidi hoppidi gelişine... Ya yanık ve pürüzsüz teni. Bu akşamın hikâyesinin çooooooooookkkkkkkkkkkkk ama çoooooookkkkkkkkkkkkk güzel yazıldığını hissediyorum. Fragman muhteşem. Kararmakta olan hava öylesine detaylı planlanmış ki!

Şimdi bir sorunumuz var! Nereye gideceğiz, bir B planına gerek duymamışız. Durum şu ki o bana bırakacak, ben de ona. Gönlümde o an bir yer var ama sevdiğimiz mekânın kapalı olduğundan emin olunca... onun ne düşüneceğini de yorumlayınca... saklı tutuyorum. Onun gönlünde de var mı? önemli olan bu! Olmayacağını düşünmüyorum. Sevdiğini biliyorum. Fakat belki orada olmayı istemez, diye düşünüyorum. Ben topu kendi sahamda gezdireceğim. O seçsin istiyorum. Bir iki yer terennüm ediyoruz. Cool Chicken's'ı istemeyeceğinden eminim, Olimpiyat nispeten uzak ve bu akşam için onu da tercih etmez diye düşünüyorum; tek seçenek olarak Big Yellow Taxi ağır basıyor. Dilimin ucunda ama direnebiliyorum. Onu izliyorum. Bu anları da çok seviyorum. "Rock City," diyor. "Rock City!.. Hımmmm..." Cool takılıyorum(?)

Aslında canıma minnet... ama altı iyice çizilsin diye bekliyorum. Hiç çaktırmıyorum; içimdeki havai fişek festivalini... sesleri bir milim bile dışa yansımıyor çok şükür ki... Bu konuda becerikliyim. Şahane bir istemem yan cebime koy edam var. İçim zıp zıp zıplıyor öte yandan. Anlaştık, kesin, hissediyorum; Rock City'ye gidiyoruz.

Önce Migros. Duman tedariki için!

Yürürüz aslında ama, nem var. Bir de eve göre ölçeklemişim ki bulunduğumuz nokta daha uzak. Polo yaka, dark lacivert tişörtüme ve en sevdiğim jean'ime ter bulaşsın istemiyorum. Hoooop Minibüsteyiz. Çocuk gençliğimin geçtiği coğrafya... ne anılarım var! Daha önce  de anlattım ama yine anlatmam lazım. Hava atmalıyım ona. Anlatıyorum; yıllar öncesinden, ilk ilk gençlik ve ülkenin karanlık yıllarında  bir toplu suikastı nasıl önlediğimi... tüm karakterleri ve o karakterlerin bugünleriyle birlikte... Bir de ihbar üzerine bir araba jandarmanın geldiği, gecenin bir yarısında ana yolun orta çizgisindeki saman yakma ve onu arkadaşların evinin terasındaki duvarın ardına saklanarak izleme olayını... Kaçıncı kere?

Sokaklar öyle güzel ki... Al işte martı festivali! Gökyüzünde bir toplu gösteri... Günün rengi muh-te-şem.. Denizin kokusu, yaz, yıllarım ve yanımda cıvıl cıvıl bir kadın. Benim! En sevdiğim! Birlikte giriyoruz içeri. Bildiğim bir bahçe, tanıdığım insanların binası ve biz gibi eskisi buranın: Gözü kara bir genç adam çok takdir ettiğim bir gözü karalıkla açmıştı burayı; bir hayalin gerçekleştirilmesinden öte bir şey değil gibi gelmişti, fakat yaşattı; bahçeye açılan bir giriş katından bozularak düzenlenen bu mekânı...



Vay!

Yıllardır bildiğim, hep istediğim ama kapısından içeri adım atmadığım yeni devralınmış mekândayız. Kaderime yazılmış güzel akşamlardan biri... hissediyorum. Vay be, Rock City!.. İlk görüşte Aşk benimkisi!.. Geçen yıllara hiç acımıyorum. İlk olmasına çok seviniyorum. Ama çok! Her yer öyle güzel düzenlenmiş ki... farklı bölümlerde farklı masa ve yerleştirmelerle farklı zevklere dönük ama bir ayrışmaya da neden olmayan bir bütünlükle bayılınası bir mekân yaratılmış. Neonlar, kararında ışıklar, hoş kapalı alan, bir kaç basamak merdivenle çıkılan veranda, kırmızının ağırlıkta olduğu lavaboları ile ve de çalışanları ile şahane bir yer. Alanın diğer bölümündeki minibüsten evrilmiş, bütünlüğe de gayet güzel entegre edilmiş kahve arabası pek güzel. Deniz, doğanın kokusu, bizim mahalle, ağaçlar, çiçekler, böcekler ve tatlı esinti; siyah, dokusu incecik,  dekoltesi hımmm, v yakasının kenarından geçen şeffaflığı ile bakılası bluzu, yırtık kotu, bileğinde her birinin bir hikâyesi olan hoş aksesuarları ve siyah saçları ile geceme renklerin en en âlâsını  katan şahane bir kadın... üstelik tam karşımda.  Daha ne olsun!

Çalan müzik güzel, canlı performans içinse hazırlıklar yapılıyor; eğlenceli ve yorumlarımızla renklendirdiğimiz bir soundcheck evresi. Elde tabletle ayarları yapan, arada  üçlü yorumlar yapıp, en iyiyi bulmaya çalışan ekibi izlemek hoş. İlk masadan vazgeçip de geldiğimiz yeni yer bizi baş başa bıraktığı gibi, müzik sohbet ilişkisini de daha kullanışlı hale getiriyor ki sahneyle göz kontağı ve iletişim açısından daha uygun.

Sıcak ifadesi ile bir genç adam geliyor. Menüye göz atıyoruz; hoş buluyorum. Sigara böreğini övüyor, en sevdiğim kadın.

O halde?

"Bir sigara böreği lütfen."

"Bir bira tabağı lütfen."

"İki de malt bira lütfen."



Tüm hücrelerim gülümsüyor. Ne güzel bir mekân, ne güzel bir hava, ne güzel bir kadın... Göze çok hoş gelen sevimli bir tabak. Sigara börekleri âlâ... ya peynirde ya da ona eklenmiş, ne olduğuna çok kafa yormadığım ve pek anlayamadığım bir katkıyla, özünü bozmayan ama farklı ve güzel bir nüansla katmerlenmiş, hoş bir lezzet. Üstelik de pek az yerde rastlanacağı gibi çıtırlığı yerinde. Anne eli değmiş olabilir!

Mekânın denize bakan tarafındaki, bira mekânlarının ilk açılmaya başladığı yıllarda sıklıkla gördüğümüz gibi yüksek masalı ve yüksek tabureli bölüme komşu ama ondan bir tık yukarıda, geceyi ve denizi bize taşıyan verandada hoş bir masadayız. Sol tarafımızda, bize dikey gelen bölüm hoş bir kafeterya tadında, hatta çok hoş bir yazlık evin şık balkonu gibi... Soundcheck evresi tamam ki ses düzeni de standart üstü zaten.

Yeniyetme bir delikanlı şımarıklığındayım, keyfim fena, gülümsemem yerinde ve çenem yerlerde...  Her şarkıyla bir anı çıkıp geliyor ve masanın baş köşesine konuyor. Misal bana "Baba ne zaman jazee Blue dese, ben kendimi şehrin dışına atar, km saati tırmanırken, bakabildiğim son nokta 205 olur...du*"cümlesini kurduran bir şarkı çalınıyor o an...  Sonra yine geçmişten bir şarkı "Virajlardan birinde limit üstü hızla önündeki arabayı sollayıp karşılarına çıkan otobüsün soluna, kendinin sağına dalıp makastan çıktığında sola yüklediği arabanın sağ tekerleğinin çamurluğa değen sesine arka koltuktan gelen "Altından geçseydin bari," cümlesine, "Az sussaydınız da karşıdan gelen arabanın sesini duysaydım," esprisiyle karşılık verdi. Bu minvalde bir ritimle, arabanın gücünü, limitlerini sonuna kadar kullanarak, yaklaşık bir saat kırk dakikada vardılar o kente.**"  cümleleriyle bahsettiğim geceyi...

En sevdiğim kadın masanın ben tarafında artık, dibimde; sol bacağımı dizimden büküp bankın üzerine koyuyorum... şimdi bütünüyle ona dönüğüm; saçlarının kokusunda başım dönüyor ve birlikte söylüyoruz şarkıyı... Metal çay tabaklarını davulun zili, sert yastıkları da bateri yaptığım, geleceğe hayaller kuran minicik yıllarımdan  bir şarkı çalmakta: Resimdeki Gözyaşları. 45'lik plakların yıllarına yetişmiş midir şarkıyı söyleyen bilmiyorum fakat blues'a yakın çaldığı gitarı konuşturan genç çocuk ki bas'ı da çok güzel çalacağı konusunda hemfikiriz, kesinlikle sadece duymuştur, yaşamamıştır ama yaşamışçasına bir güzellikle çalıp söylüyorlar.

Sonraki şarkı bir ahh çektirmeden önce masadaki boşları almaya geliyor çok ama çok tatlı bir genç kız. Çoğu zaman çalan müziklerin ritmine kendini kaptırıp da dans adımları ile dolaşıyor masaların arasında. Çok sevimli buluyoruz kendisini.

"Bir sigara böreği lütfen."

"İki de bira lütfen."

Another Brick In The Wall'u çalıyorlar. Üstelik çok da güzel çalıyorlar. İşte inşallah bir gün yazacağım efsane geziden bahsetmek için bir fırsat!

Şarkıya kapılmış giderken ve o günü bir kez daha anlatırken bir de de itirafta bulunuyorum: Aslı O'na yazılmış bir mektup olan, sonra yazıya evirdiğim o günlerin 8. paragrafında bahsi geçen karakterle ilgili olarak! Nedendir bilmiyorum; bu şarkıyla o muhteşem ve kapıdan girdiğimiz anda bizi etkileyen dansın sahibinin bir genç kadın olduğunun altını çizmek istemiştim; yaklaşık yedi yıl önce... oysa ki ne kadar gereksiz ama bir o kadar da nahif bir nedense olduğuna sonradan çok da gülmüştüm;  aslında genç bir erkek, muhtemeldir ki gay olduğunu düzeltmemiş, duyguyu sempatik bulmuş, olduğu gibi bırakmıştım.*** Laf aramızda ben o mektubu yazarken, sevimli bir yeniyetme delikanlı şımarıklığıyla En Sevdiğim Kadın'ı tavlamaya çalışıyordum!

"Bakar mısınız?"

"Hesap lütfen!"


Hesabı ödüyor, iki güzel genci boş geçmiyor, teşekkür edip çıkışa yöneliyoruz. O an bir şarkıya devam etmekte olan ikilinin önünde kalıyor, gecemize kattıkları renk ve emekleri için sessizce bir kez daha alkışlıyor ve yürüyüp çıkıyoruz.

Gecenin içinden geçiyoruz.

Sonrasında tren durağına...

O'nun dönüş treni olmayacağı endişesi... Gerekirse bir taksiye atlarım ısrarım.

O'nun bu saatte bulamazsam endişesi... Son trene yetişeceğim  emin ol, ısrarım.

Son durak ki aslında artık bazı seferler için son durak değil, denk gelsek lojmanların durağında inebilecekti!

Ring bekliyor. Tren benim gidiş yönüme yanaşıyor. O yarın gidecek.

Bir ay yok!

Ama yarın, var!

Son trendeyim. Telefonum çalıyor.

"Evdeyim."

"Seni seviyorum." 


Durağı kaçırıyorum. Araya açılan sessiz yolla eve daha yakın ama sık kullanmadığım durakta iniyorum. Geceyi keyifle yürüyorum.  Bahçe ve binanın kapısını sessizce açıp-kapatıp asansöre biniyorum. Evdeyim.

Telefon. Tek tuş.

"Geldim."

"Seni seviyorum."




10 Ağustos 2019

*Film Gün ve Hissiyat
 **Romanımsılardan birinin 4.paragrafı
***Çok anlatılmış ama yazılamamış bir eylül hikayesinin 8.paragrafı



4 yorum:

  1. Nasıl da keyifle beklemişsiniz. ;)
    Merak ettim, "Film Gün ve Hissiyat" "Gün Film ve Hissiyat" yazılarındaki filmi anlattınız mı, sonradan? :)

    YanıtlaSil
  2. O serinin üçüncü yazısını -çok istememe rağmen- ne yazık ki yazamadım; yoğun bir iş sürecinin başlangıcıydı:) Eksik yazılarımı -zaman zaman- tamamlamayı istiyorum:) Filmi o yazılardan bir gün önce yazmıştım ki o yazıları tetikleyen de o olmuştu: Pariste Gece Yarısı:)

    YanıtlaSil
  3. Yazınızı ve link verdiğiniz filmi anlatan yazıyı okudum.
    Sizinkilerin yanında benim yazım oldukça kuru ve didaktik kalıyor, şöyle: http://ekmekcikiz.blogspot.com/2011/10/geceyarisindan-sonra-paris.html
    Şimdi yeniden filmin sound-track'ini dinledim, filmle ilgili hatırladığım düşünceler doğrulandı, sizi kızdırmayı göze alarak söyleyeyim, bence müzikleri filmden daha güzel. :)

    YanıtlaSil
  4. Söz manasını dinleyenden alır derler ya, bana hiç de kuru ve didaktik gelmedi yazınız; ayrıca filmi görmemiş biri olsam ve o haldeyken okusaydım; öne çıkarılan şarkılardan ve de vurgulanan noktalardan hareketle filmi izlerdim. Ayrıca beni kızdıramadınız, kimse de kızdıramaz bu filmle ilgili olarak, çünkü müzikleri ruhuma fon olmuştu ve ben filmin içindeydim:)

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP