31 Aralık 2013 Salı

Peynirli Tost Tarifi

Ben bazen hayal yaşarım!

Ama şu canlandırmalara da paha biçmek mümkün değil işte, ve hiç ama hiç bir şey önlerine geçemiyor ne yazık ki! Üstelik bir tanesi var ki, kendisi ile ilgili olarak ikna edilmemin mümkün olabileceği noktasında bir ipucu verilmiş olduğunu fark etmiş olsam da; üstelik de böyle fark edişlerle ikna konusundaki inadım fazlasıyla tutkulu bir hal alsa da; ikna etmeyi göze alan kişi ile bir çekişme içinde olmak da pek keyifli oluyor, takdir etmeliyim ki. Sonuçta kaybeden ben olsam da o sürecin tadından yenmediğini, yenmeyeceğini de gayet iyi biliyorum. Ama kazanan tabii ki ben olacağım.

Hımmmmmmm, ah o sahne! Tarih yazmamıştır.


Çok sakin ve görüntülerden kurtulmayı başarabildiğim bir anda bir kaç satır yazmayı isterim, ancak gelin görün ki kokular, özlem ve şu sahneler arasında pek de mesud olan şahsım; şu saatler içinde kendini bir türlü o alana taşıyamamaktadır. Üstelik saat 9'u geçerken uyanmak şekliyle kendini ifade eden uyku keyfi, ardından yapılan kuymak bile o görüntülerin verdiği hazzın hiç bir noktasına değememiştir. Kendileri fevkalade silik kalmışlardır. O nedenle bir kaç satırlık yazı için biraz daha beklemek gerekmektedir. Lütfen affedin!

Eğer bir gün o sahneleri anlatma fırsatı bulursam, daha doğrusu ikna başarılı olmazsa-ki olmayacaktır-ve ben daha fazla eziyet çektirmeyip de bu güzellikten mahrum etmek istemezsem-ki bu anlamda kıyamadığım, kıyamayacağım gibi, bir sınırım da vardır- ama yine de söylemeyebilirim. Bu tavırdan vazgeçmemin tek sebebi ise şahsın yüzündeki o kazanma duygusunun bana yansımasının keyfi olabilir. Bu konuyu da kolanın son yudumunu beklemek gibi değerlendirirsek, bir kaç asra ihtiyaç var diyebilirim.


Şu üst paragraf izaha muhtaç olacak kadar karmaşık olmuştur muhtemelen. Fakat benim dönüp de bakacak halim yok. Konu sahneler olunca, ben başka şeyler de yazıyor olsam; gerçek, tüm o yazdıklarımdan bağımsız kalıyor ve ben o şahane sahnelerin içinde yaşıyorum. Sanki görünmez bir Tim Burton ve Joe Wright var ve bana istediğim ne varsa onu olağanüstü bir biçimde sunuyorlar. Ah 6. kat işte! Birazdan kendisine gidip varlığı için teşekkür edeceğim ama güzel kılanın ne olduğunu da fısıldayacağım; fazla kasılsın ve asıl sebebin kendisi olduğunu sansın istemem çünkü.



 Bazen de "yazarım"!


Ben daha önce belirttiğim üzere Lovelet'den vazgeçtim gün içinde. Bunun yerine istikametimi batı olarak belirledim, bunda Balık Gölleri derin hayalinin bir yönlendirmesi olduğu kesin diye düşünmekteyim.

Önce uzun zamandır gitmediğim, yeni halini bilmediğim Çakırlar Korusunda bir mola verdim. Mp3çaları, kitabımı ve L23'ü alarak yürümeye başladım. Seçtiğim Lila Downs idi ki kesinlikle muhteşem oldu ortama uyum açısından. Hatta Ranger'lar eksikti sadece diyebilirim. Parkın yeni halini çok beğendim. Güzel yapmışlar. Her ne kadar cangıllar içinde yürüdüğümüz hali daha heyecan verici idiyse de bu hali de kendine has bir güzellik sunuyor. Kitap okumasam da bu anlamda çok güzel olanaklar sunduğunu söyleyebilirim. Ancak iç kısımlardaki iki kafenin kapalı olması üzücü idi. Çok hoş iki yerdeler kendileri. Ayrıca açık olan ve açık alana bakan bir kafe daha var ki kendisinde çay-kahve, kitap keyfi yapılabilir.

Oradan çıktıktan sonra istikamet Bafra yönü idi, hedef ise Merkez Lokantası. Göbekten döndüm, önüne geldim, arabadan indim ve içeri girdim. O esnada döner ocağı köpüklü sabun ile temizlenmekteydi. "Bugün döner yapmadınız mı, yoksa kalmadı mı?" diye sordum. Kötü haber kalmamış olmasıydı. İyi haber ise de pazar günleri de döner bulunduğuydu. Ama sanki oradaki döner hafta içi yenmeli, hissiyatım bu yönde ve bir daha pazar günü oraya gidip de döner yeme teşebbüsüm olmayacak. Bu arada yemekler beni çağırmadı değil ama ben Muşta'ya gitmeyi kafama koymuştum, döner olmayınca!

Muşta işte ya! İzmir köfte, pilav ve ayran üçlemesini ağır ağır ve tadını çıkara çıkara yedim, hatta köfteden bir parça, salçasından bir parça koyduğum kaşığı pilavla da doldurdum ara ara. Süperdi ya! Bir de gittiğim saat çok hoştu! Yalnız Mert porsiyonları bayağı bol tutmuştu ve sütlaca yerim kalmadı. Bunun üzerine paket ettirdim ben de tabii ki. Ancak itiraf etmeliyim ki seni istedim bugün, tüm o mekanlarda olmalıydın. Buradan yoktun manası çıkmasın ama!

Dönüşte yine Çakırlar'da durdum, çağırıyordu çünkü; hava kararmıştı ve ortam muhteşemdi. Lila Downs kesinlikle! Yürürken kız arkadaşının fotoğrafını çeken bir oğlan gördüm. Ha hazır aklıma gelmişken, ilk geldiğimde iki gelin vardı ve profesyonel fotoğrafçılar... Çıkarken de yeni bir gelin arabası gelmişti. Çocuklara yaklaşınca, "Sizin için bir iyilik yapabilirim." dedim. Şaşırdılar. İsterseniz birlikte fotoğraflarınızı çekebilirim, dedim. Bayıldılar. Ancak cep telefonu ile idi ve flaşlıydı, bir kaç pozda iyi bir tane yakaladık, ışık çok patlıyordu. Flaşsız teklif ettim ama kız "Karanlık çıkıyor." dedi. Bir ara benim makine ile çekip, sonra da mail adreslerine yollayayım diye düşündüm fakat vazgeçtim. Bir tur atıp dönerken onlar hala birbirlerinin fotoğrafını çekiyorlardı.

O ara Black Magic Woman'a geldi sıra. Bir banka oturdum. Bir süre kaldım. Gidesim gelmedi. Velhasıl-ı kelam güzel yer Çakırlar Korusu! İnsana "ya bak hayatın şu yıllarını boşa geçirmişim" bile dedirtiyor.

Bir de her mekanda seni düşünmek ve yaşamak çok keyifli bir şey. 

Yalnız hava meteorolojiye göre çalım attı bugün; puslu ve soğuk. Fakat benim havamda bir kayıp yok. Üstelik eve yeni televizyon alındığında servisi bekleyen çocuklar gibi şenim. Bir an önce kurcalamalı ve karşısına kurulup izlemeliyim. Sırf onun için yemekten kısa süre sonra eve dönme planlarım bile var. Hımmmmm, kanepe,  televizyon ve boilermaker!

Yılın özeti bu.



Fotoğraflar değişik zamanlarda; Costal'da, Çakırlar'da, Amasya 'da ve Bizim Mahallede L23 ile... 2013

18 Ekim 2013 Cuma

Kal Gelince Bir Üşengeçlik de Geliyor Haliyle

Uzun bir yazıyı hak ediyor mu bayramda aşık olduğum bir şehirde olmak bilmiyorum. Aslında biliyor ama kıvırtıyorum. Sokaklarındayken hep şunu tekrar ettim oysa: "Amasya, aşkım benim."

Belki de şu cümlenin yansıması idi her şeyi anlatan:"Bir de gayet bencilgezer olarak söylemem gereken bir şey var ki, mekan, bir ev, bir sokak, bir şehir ya da ne olursa olsun orayı bilen değil de yaşayan ve seven biriyle gezmenin insana ve keyfine kattıklarına da ayrıca paha biçemem."

Esnaf tavrına, lezzetine bayılacağınız, maaile çalışılan, pek de eğlenceli bir yemek keyfi yaşatan Sakarya Islama Köfte Salonu'ndan, Yeşilırmak üstündeki minik balkonda içilen kahveden, İlk Pansiyon'dan, Bimarhane'den, Pirler Parkı'nın en eğlenceli yerinden, Ali Kaya'nın restoranında bayram dolayısı ile yapılmadığından yenilemeyen Germeç'ten, uzun yıllar sonra gidilen ama gündüz kapalı olduğu için geri dönülen Büyük Amasya Oteli'nin Ayışığı Bar'ından, güne muhteşem bir final olan Grand Pasha'daki buz gibi biradan ve en önemlisi bir milim glikoz içermeyen tatlıları ve muhteşem ötesi dondurması ile Gazimihaloğlu'ndan söz edip, mekan mekan yazmak isterken şehrin bu ışıklı gününe dair bir yazı, ve rehber olmak isterken okuyana; sonuçta ortaya çıkan bencil bir kaç cümle olmuş. İsterseniz sadece fotoğraflara bakın!



Bir Mektupta Amasya'da Yaşanmış Bir Bayramdan Bahsetseydim.

 
Şu mübarek bayram sabahında fark ettim ki benim aklım kalakalmış; güne adapte olmak, mekana dönmek mümkün değil. Üstelik kalakalan aklım sürekli yazıyor; şu otelin şurası, şu mekanın burası falan derken bir yandan da bir gün öncesiyle gelecek arasında gidip geliyor. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalkmış, ben sadece kuru bir beden olarak sağa sola bilinçsizce hareket ederken o, "Al gözüm seyreyle" tadında sürekli sunuyor. E doğal olarak benim hayta yanım bundan çoookkkk memnun.


Üstelik dünya, işler, rutinler umurunda bile değil. İşin açıkçası iş peşinde koşan, tüm bunlardan uzak sorumlu bir insan olarak ben de kıskanmıyor değilim kendisini. Köpeği beslemiş, inşaatı sulamış, ekmek almaya gitmiş; yıkanıp kuruyup yatak üstüne atılmış, günlerdir sorumlu bir insan evladı bekleyen bilumum çamaşırlara derin bir sorumluluk duygusuyla "Hadi şunlara bir el atalım da ortadan kalksınlar," diye sarılmış; hepsini tek tek askılara asıp dolaba kaldırmış sorumlu şahsım da aslında; bir yandan televizyona bakan "Ah şu hayatı bir de ben yaşasam." diyen ve kendini tam da orada hisseden, saçlarını İstanbullu Kuaför Müjgan'a* yaptırmış kenar mahalleden Ayşe Abla formunda valla. Ne gün yaşamış be adam, diyor.


Şimdi gelirsek özüme: Tek tek cevap vermektense her mektuptaki konulara toptan girmek üzere, ve aslında sabahtan beri yazı hayal eden ama bir coşkunluk içinde telef olmakta olan, iki lafın ucunu bağlayamayan şu garip bir çözüm üretti ve ne var ne yoku şurada topladı. Kendisi valla fena halde şaşkın, üstelik bunun fena halde de farkında.


Tek mesele bunca çok an içinde kaybolmuş olması. O anlar da çok ama çok afacanlar; sürekli sağdan soldan çakıyorlar, her biri bir diğerinin önüne geçmeye çalışıyor, bense bundan şikayetçi değilim ama onlara uyunca hiç bir şeyi düzgünce ve sırasıyla yapamıyorum. Tek çarem var ki o da her şeyi bir kenara bırakıp şu andan kopmak, dünkü zaman dilimi içinde yaşamak. O yüzden şu mektup bir şeye benzemiyor, bir anlam bütünlüğü yok farkındayım.


Bu arada o fotoya ben bayıldım bir kere. Masaüstü bile yapabilirim onu, hatta bir poster haline dönüştürüp, hayalini kurduğum duvarlardan birine bile asabilirim. Ayrıca eller kocamansa, benim büyüklük algımı değiştirmem şart, kesinlikle doktor müdahalesine ihtiyacım var. Ve ayrıca o fotoğraftaki kolların, bileklerin ve parmakların zarafetini fark etmeyecek öküz henüz dünyaya gelmemiş, rabbime sordum. Ve ayrıca bu fotoğraf makinası öndeki görüntüleri arkadakilere göre bir nebze daha öne çıkarıyor. (Bkz. perspektif: ilkokul birinci sınıf resim dersinde öğretmen tarafından verilen bilgi) Ve ayrıca o günkü resmin ve o kadının benliğinin yansıması açısından, çektiğim en güzel canlı fotoğraf olduğunun altını çiziyorum. Ben milim kusur göremiyorum orada. Sürekli ona bakıyorum zaten.


Ve ayrıca fotoğrafçı duygu yakalama konusunda maharetli tamam, ama olmayanı var etme konusunda sıfır. Hatırlarsan hep tekrar ettiğim bir şey var: Bir yönetmen olarak olanı çekme konusunda dünyanın en iyilerinden biri olabileceğimin altını çizerken; film ve benzeri hallerde sahne hazırlamak, oynatmak konusunda sıfır olduğumun altını da ısrarla çizmişimdir.



Kabul ediyorum ki insan anı yaşarken karşıdan etkileniyor, onunla doğru orantılı olarak çoğalıyor her şey... ama bunun koşulu da o duyguların kişinin bünyesinde var olmuş olması, zaman içinde yaşananlarla doğru orantılı olarak gelişip serpilmesi. O nedenle tam da ayna misali bir alışveriş bu. (Buradaki alışveriş, kapitalist dünyanınkinden tamamıyla dışarıda ve matematiği olmayan bir mana içermektedir!)


Yahu ben hayatımın en güzel günlerinden birini yaşamışım, akşam eve gelince ilk işlerimden biri otellere bakmak olmuş, günün tadı damağımda kalmış, her saniyesini yeniden yaşarken ve bizzat yaşamış olmama rağmen ardından ööle bakarken; sanki biri bana anlatmış da bana inanılmaz gelmiş, "Yok olmaz ya böyle bir gün." diyerek, -içimden- "Sen bunu külahıma anlat." cümlesini sıklıkla geçirerek ve suratıma sırıtarak "He he," çeken dinleyen modundayken ne desen boş valla.


Bir de gayet bencilgezer olarak söylemem gereken bir şey var ki, mekan, bir ev, bir sokak, bir şehir ya da ne olursa olsun orayı nefes almanın tadını bilen, tek bir kelime konuşulmayan bir anda bile aynı duyguyu hissettiğini hissettiğin, yanındayken zerre kadar huzursuzluk taşımadığın, kaygısızca konuşabildiğin, çırılçıplak kalabildiğin; bir tek noktasına dokunmadan bile bedenini, kremsi gerginliğe sahip tenini hissedebildiğin, aklından geçenlerin hepsini gözlerinin pek de flörtöz bir hazla yapabildiği ve yaşamayı bilen, şu akustiğin olduğu mekanda anın tadını fark edip zıpzıp zıplayabilen bir kadınla dolaşmanın tadını da ben anlatamam. Bir de o biri böylesine çok sevdiğin biriyse, eşinin benzerinin olabilmesi mümkün değil valla.



 Kısacası: İyi ki seninleyim. Çokkkk ama çokkkkkkkkk teşekkürler gerçekten yaşıyorum dediğim her saniye için.



 *İstanbullu Kuaför Müjgan cümlesi şehirde gerçekten var olan bir dükkanın tabelasındandır.
Fotoğraflar Nikon L23 ile çekilmiştir.

14 Temmuz 2013 Pazar

Bugün Kitabımı da Alıp Gidiyorum


Yola çıktığımızdan itibaren "İnsan bunu daha güzel duyurabilir değil mi?" temalı konuşmalar yapıyorduk. "Sen kendi duyarsızlığını boş ver ötekine çak" davranışını kendi tembelliğine siper etmiş bir ulusun evlatları olarak dilimize yer etmiş tüm cümleleri sarf ettik: "Niye şuraya bir levha koymazsınız maç bu salonda diye... Niye şu işi daha iyi organize edip insanları salonlara doldurmazsınız" diye diye yol boyu yöneticilere çaktık. Bir garip milletiz vesselam. Dilimizin ve aklımızın ayarı yok. Hür irademizin tembelliği ile bazı güzelliklerden kendimizi uzak tuttuğumuzda bile suçluyu hemen bulup ateşimize buz tutmayı iyi biliyoruz. Oysa internet denen bir şey var ve neredeyse şehrin tüm üst geçitlerine asılmış pankartlar.


Bir de eleştirdiğimiz insanlar hiç mi iyi bir şey yapmazlar. Neden onlar da güzel bir şey yaptıklarında işin tadını çıkarıp, "Ya helal olsun!" demeyiz. Tamam şahsımın da mevcut iktidara dönük olarak eleştirdiği pek çok yan var, büyükşehir belediye başkanlığı dışında kendilerine oy atmam, hatta spordan sorumlu bakanlarına da şehrimizin milletvekili olmasına rağmen hiç ısınamam ama bir konuda da haklarını teslim etmek gerek sanki.

Hani içimdeki muhalif ukala zaman zaman kafa kaldırıp "Ya bunlar da diktatörlükle yönetilen ülkelerin temel propaganda aracı işte, bu yapı da onların bir tezahürü, Hitler bile spor üzerinden, orada elde edilecek başarıların yapacağı katkılardan medet umup insanların canını yakmadı mı?" gibi laflar da etti. Ama tüm bunlar yeni açılan ve ilk kez gittiğimiz salon gözüktüğünde ve maç başladığı anda yerini başka bir şeye terk etti.


Mesela şunu düşündüm: Ben şimdi bir Leh ülkesini vatan bellemiş, oranın pek çok şehrini dolaşmış, memlekete geldiğimde kendimi gurbette hissedip o ülkeyi komşu kapısı bellemiş yakışıklı mı yakışıklı bir genç olsam Leh ülkesinin maçlarının hiçbirini kaçırmaz, kamp yaptıkları yere gider sohbetin dibini çıkarırdım, çünkü bilirdim ki en azından takıldığımız mekanlar aynı olan insanlar var orada. Tamam bu cümle birine laf çakmak üzerine kuruldu eyvallah ama kitleye söyleyeceklerim de var elbette.


Böylesine önemli bir turnuvayı şehrimize getirmiş, iftar çadırını kurmuş, belediye otobüslerini bedava ve oraya özel tahsis etmiş, üstelik maçlara da para almıyor adamlar. Ama Türkiye insanından yola çıkarsam bir şeyi eksik yapmışlar; bizzat gelip insanların sıcak popolarını kaldırmalarına yardım edip de her birini otobüslere yerleştirmemişler. Salona vardıklarında kucaklayıp tribüne oturtmamışlar.


Ya benim güzel insanım: Bu U 20 Kadınlar Avrupa Şampiyonası, boru değil. Hiç bir şey yapmazsan koca salonda gümbür gümbür çalan müziği dinle, yeni yapılmış salonu merak et, çekil ücra köşelerden birine dolaş kendi dünyanın içinde. Al çoluğunu çocuğunu götür, görsünler değil mi ama, belki kanları kaynar spora. Mesela ben günden aldığım keyfi anlatamam. Anlatmaya kalkarsam da ilk kuracağım cümle şu olur: Devletimiz şahane bir salon yapmış; her ne kadar bu hissiyatımın dışa vurumu parkesine bastığım, çemberine top attığım, tribünlerinde olmaktan çok keyif aldığım, pek çok konser dinlediğim eski salonun kalbini incitecek olsa da eminim kendisi de adını verdiği bu salonu çok beğenecektir; çünkü ben bayıldım. Hayatımın bir spor salonunda geçirilmiş en keyifli günlerinden biriydi ki dünün gazıyla bugün kitabımı da alıp gidiyorum. Üstelik de klasman maçları dahil dört maç seyretmek üzere; yani ikiden son maçın bitimi 11'e kadar oradayım. Koca salon benim, ve elimde okumakta olduğum şahane bir kitap var. Daha ne olsun. Üstelik de bulunduğu yer itibariyle sıkıldığımda çıkıp gezip dönebileceğim, tekrar içeri girip maç izleyebileceğim ve tandırının suyuna ekmek banmayı sevdiğim mekanın olduğu yere çok yakın.


Aslında eski salona göre kalabalık sayılacak ama bu salonun yuttuğu bir seyirci topluğu vardı dün akşam, bu anlamda pek de günah almasam iyi olacak sanki. Bu şehrin potalarına çokça sayı bırakmış, parkelerinde ayakkabı gıcırdatmış her yaştan pek çok eski sporcu oradaydı. En ateşli taraftar da onlardı. Özellikle hakemlerden erkek olan epey nasiplendi tribünün basketbol bilgisinden; kadın olanı ise lehimize verdiği kararlardan dolayı bağrımıza bastık. Oyuncularımız da nasiplendi tabii ki bu eski kurtlardan: öyle mi şut atılırmış, ya kızım ne yaptın sen, ribaunt ribaunt, bas bas bas, şut gibi talimatlar bol miktarda sahaya yansıtıldı doğal olarak. Garibim oyuncular bunlardan hangisine uyacaklarını şaşırdılar tabii ki. Futbol maçlarımızın bıçkınları da oradaydı ve maç süresince ve maç sonunda milliyetçi duyguları açık edip saldırgan bir tavırdan da geri durmadılar. Polisimiz ise bu şahıslara karşı çok anlayışlıydı. Bir grup İspanyol taraftarı ise takdir ettim. Cesurdular.


Bu arada finale çıkan italyanların 4 ve 5 numaraları oyuncuları Francesca Dotto ve Caterina Dotto ikizdiler ve bu da oldukça hoş görüntüler sundu. Özellikle birbirlerine oyun içinde çak yaptıkları sahneler pek şirindi. 12 numaralı oyuncuları Elisa Penna takımın en skoreri olmamasına rağmen bu maçtaki skoru ve düzgün eliyle göz doldurdu. Belarus ise uzun boylu ve güzellerden kurulu bir takım olmasına rağmen İtalyan kardeşlerin sürüklediği tempoya bir türlü önlem alamadılar ve sonuçta maç başından itibaren hiç geri düşmeyerek finale giden İtalyanların ardından bakakaldılar.


Bizim takımsa oldukça yüksek bir tempoyla başladı yarı finalin diğer ayağına ki "bu çocuklar inşallah bu maçı çıkarırlar" dedim içimden. Seyirci gazı müthiş ama bilindikti. "Vur kır parçala bu maçı kazan" sloganlarının "ne oluyoruz ya" dedirtmesinin yanı sıra, sürekli hızlı hücum tercihini kullanan koçumuz sayesinde iyi savunma arasında eriyen hücumlarımız da çocukların telaşını artırdı. Top İspanyollara her geçtiğinde yuh ve ıslık sesleriyle top yekûn defans yaptı seyirci ama bu da telaşı daha da artırmaktan öte bir işe yaramadı. İspanyollar hakikaten çok disiplinli ve ne yaptığını bilen, hiç de gaza gelmeyen bir takımdı. Onların koçu da da tıpkı İtalyan koç gibi oyuna doğru yerde doğru şekilde müdahale etmeyi bildi. Özellikle 15 numaraları ve turnuvanın 18 sayı ortalaması ile en sokorer oyuncusu Dakar doğumlu Astou Ndour ile 7 numaralı gard Inmaculada Zanoguera izlemesi keyifli oyunculardı. Bugün sıkı bir final olacağı kesin. İspanyollar finali alırlar diye düşünüyorum ama şu İtalyan ikizler de kısa boylarına rağmen pek yamanlar. Gard oynayan Francesca Dotto takımın en skoreri. Televizyon maçları veriyor ve yapacak daha iyi bir işiniz yoksa geleceğin adından çok söz edilecek yıldızlarını izleyin.


Bir de futbol seyircisini kesinlikle salonlara almayacaksın abi. İnsanın maçı kazanan takımı alkışlamasına bile fırsat vermiyorlar, ayrıca alkışlayanı direk vatan haini ilan edip üzerine çullanıyorlar. Hatta çocuklardan birini bugünkü maça nasıl olsa gelecek diye listeye bile yazdılar.


Sonuç itibariyle iki güzel maçı şahane bir salonda izledik. Üstelik seyirci yenilen takımımızı ısrarla çağırdı ve hançeresini yırtarcasına "Samsun sizinle gurur duyuyor" tezarühatı yaptı. Köfte ekmek ve kolayı boş geçmedik. Dönüş yolunda da daimi midyecimizin tezgâhına çöreklenip yığdığımız kabuklar kadar parayı ödedik. Dünün gazıyla bugün de aynı salona dört maç izlemek üzere kitabımızı da alıp gidiyoruz. "Devletimizden allah razı olsun." Güzel tuvaletler yapmışlar ama gel gör ki "bağzı" halkım içine etmeyi gayet iyi beceriyor!


Fotoğraflar Nikon L23 ile çekilmiştir.

11 Haziran 2013 Salı

Bugün Bunu Demek İstedim

Debisi çok yüksek ana arter bulvarın talisinden gelip de göbeğinden yoğun trafiğe bağlananların  yaya ışığına dikkat etmediği, ana yoldan gelenlerin de kendilerine yanan sarıyı ganimet bildiği... Yayalara yanan yeşil ışığın hızlı hareket edilmezse ikinci yolu geçemeden kırmızı olduğu kaza ödüllü kavşağın yaya geçidinden sol elinde ve araçların geliş yönünde tuttuğu 3-4 yaşlarındaki çocuğu ile karşıya geçerken kendini koltuğunda sanan ve bütün dikkatini cep telefonunun ekranına verip sağ elinin başparmağı ile sürekli ve hızla tuşlarda dolaşırken salına salına yürüyen sarışın ve 25'li yaşlarındaki kadının elinden telefonu alıp kafasına çakmak ve "Hanımefendi lütfen telefonunuzu hiç değilse yaya geçidinden, elinizde çocukla geçerken kullanmayın" demek istedim.
 
Ben dedim, siz de deyin! 

10 Haziran 2013 Pazartesi

Dönüş


Sonuçta 160 sayfalık 9 hikâyeden oluşan bir kitap Dönüş ve ben bu tür kitaplarda;  her son sayfada bir etabı tamamlamış, mola verip tazelenmiş ve varışa biraz daha yaklaşmış, yolun tadını dibine kadar çıkaran sürücü gibi hissediyorum kendimi.

O yüzden gözümde büyümüyorlar.

Üstelik bu bir kısa mesafe yolculuğu.

Platonov kendine hayran bırakmaya devam ediyor. Hikâyelerin sonunda insanı üzmemesiyle de can kendisi. Benim adamım.

Şu hikâye çok güzel derken bir başka hikâyede yeniden vuruyor.

Doğu Park sahilinde, yok yok gölün kenarında bitmiş olacak sanki. Ben yanıma bir kitap daha almalıyım bu hevesle.

Öncelikle kitabın ikinci hikâyesinin çok tatlı ve naif olduğunu söylemeliyim.

Adamımın tasvirlerine bayılıyorum ya! 

Derin ama aynı oranda kolay yazılmışlar hissi veren, politik anlamda güzel dokunan, kahkaha attırmayan ama bıyık ucuna şefkatli tebessümler yerleştirmeyi başaran,"Al şimdi şu cümlelerin her birinin başını okşa." diyen, sapına kadar insan bir üslubu var.

Sanırım ben hayatımda ilk kez bu amcanın bütün kitaplarını okuyacağım. Bunda kendi yaşadığımın, -son hikâyeyi kast edersem- sevme ve sevilme biçimimin rolü fazlasıyla var.

Kesinlikle müthiş bir hikâyeydi ve elbette kitap. Mutlaka okunmasını isterim.

Sırada Çevengur var!

Bakacağım artık.



Fotoğraf: Babamın ağaçları

9 Haziran 2013 Pazar

Benimkinin adı Mayıs

"Üzerinde sahibinin adı olmayan bir hayat yoktur"*






3. milenyumdan bu sabahki!



Sevgili Mayıs,

Günaydın:))


Şahısla konuyu kapattım artık, çünkü sonunda gerilecek olan benim, bugünden sonra gelip yalvarsa bile yerimden kımıldamayacağım ve isterse amcasıyla halledecek işini. Eğer bunu yapmazsam; azıcık kendini zorlaması gereken her durumda benzerini yapacak, bir hedef için mücadele yerine konformizmi seçecek, doğru yerdeki konformizme eyvallah tabii ki, ama buna hayır! Çünkü ben ona git güreşçi ya da başka bir şey ol demiyorum, istediği ve sevdiği bir şeyin yolunu gösterdim, gerekeni yaptım. Tabii ki bunun bir çözüm yolu var, ama bunun için olayı kendi çıkarı için manipüle etmeyip de aklın doğrusunda gidecek bir başka ebeveyne ihtiyaç var.

Gerçi mektuba başlarken bir konuşma yaptım "Ne yapıyorsun bugün?" diye, arkadaşıyla bisiklete bineceklermiş.

"Gelecek misin buraya?" dedim, bakacakmış.

Ben de bakacağım.

Ben en iyisi bu konuyu kenara alıp keyfime bakayım, bundan öte.

Aslında sabah uyandığımdan beri de bakıyorum. Hatta uyandığımda "Ne güzel uyuyorum kaç zamandır ben." bile dedim ve hatta bu sabahki uykumu, ara uyanmalarda hissettiklerimi, rüyamın çeşitliliğini ve sahiciliğini çok sevdim. Her şey yolunda gitti şu ana kadar yani: Idefix'in dergisinde iki güzel dosya okudum, bir kitabı not aldım, şu adı Alper olan yazarın Afili Filintalardan olduğunu ve ana sayfada çıkan yeşil kapaklı, çocuk kahramanlı kitabın ona ait olduğunu öğrendim.

Sonra gidip Salih Usta'dan güzel bir çeşitleme yaptım, ekranı açtım ama posta kutumu sonraya bıraktım:)) Önce olan bitene bir göz atmaya karar verdim. Posta kutusunu sonraya atmamın sebebi de gündemden kaynaklı oluşabilecek tatsız ruh halini yeniden gülümsetmekti sanırım.

Çay eşliğinde atıştırırken; sanırım bunu şundan da yaptım, sanırım değil şu an eminim. Çünkü bir refleks olarak gelişen, benim istem dışı sandığım ama benden evvel aklımın olaya el koyup gayet akıllıca yaptığı bu sıralama o kadar güzel oldu ki: Şu an kendini çok güzel bir tatilde işinin ehli bir tur operatörüne teslim etmiş, ne yapsam ne yapsam telaşlarıyla hiç uğraşmadan istediği her şey gerçekleşmiş, mutlu, mesut, seven bir gezgin tadında hissediyorum.

Bu arada posta kutumu açtığımda çökmeleri beni uyuz eder seviyeye gelen, tüm iyi niyetli direnmelerime rağmen bu halini düzeltmeyen Mozilla ile işimin bittiğini de beyan etmek isterim. En azından mail kutusunun açılacağı ve açık kalacağı durumlarda kendisi devre dışıdır, bundan böyle.

Sabah Kanat Atkaya'nın yazısından önce daha ağır yazarları okumuştum ama Kanat kardeşim "budur" dedirtti ve keyfimi bir kat daha yukarı taşıdı. Araya umutsuzca Yılmaz Özdil'i aldım, başlık kontenjanından, ki iyi ki almışım; sevdim yazıyı içeriğinden kaynaklı olarak. Ama Gülse Birsel işte! Lafları gediğine koymuştu ki "kızım sana söylüyorum" minvalinde okuduğum en güzel yazıydı, sonuçta mizah işte.

Valla tüm o sokakları dolaştığımdan emin olabilirsin, waffle'lara da bakmadım değil, ancak senden bir adım önde olarak zaten biliyordum seveceğini şehri diyebilirim; son iki-üç yıldaki gelişmelerden kaynaklı olarak. Hatta Uğur Mumcu'dan devamla Adalet Parkı istikametine yönlenilse o caddenin, göbekten sonraki bölümünün de hoş çağrışımlara sebep olacağından emin olduğumu söyleyebilirim.

Sanki ben de birazdan kitabımı alıp eylem çocuklarının kamp yaptığı, Deniz Kafe'nin karşısındaki bölgeye gidecek gibi hissediyorum kendimi.

Ben de teşekkür ederim.

Ben de çok özledim.

Seni seviyorum.

 
Görüşmek üzere,
Sevgilerimle

B.


*Nabokov

*Fotoğraf: Bizim mahalledeki köprü, tabii ki L23

31 Mayıs 2013 Cuma

Demek ki Neymiş!

Var olanları yıkıp yerine anlı şanlı AVM'ler dikmeyi...

Tarihsel anlamı olan, başta Emek Sineması gibi anısı yoğun mekanları yok edip, yerlerinden söküp,  çakmasını bu AVM'lerin bir köşesine sıkıştırmayı...

 Gezi Parkı gibi Anadolunun her köşesinden insanın izinin ve anısının olduğu mekanları yok etmeyi marifet sananlara kapak olsun!

"Uluslararası Alışveriş Konseyi tarafından organize edilen ve ‘AVM Oscarı’ olarak kabul edilen ‘2013 ICSC Avrupa Alışveriş Merkezi Ödülleri’ sahiplerini buldu. 8 farklı ülkeden 12 finalistin değerlendirildiği sektörün en prestijli ödülleri, Stockholm’de gerçekleştirilen ICSC Avrupa Konferansı’nda açıklandı. ‘Yeni Geliştirilen Projeler’ arasında ‘Medium’ (Orta Ölçekli) kategorisinde İtalya ve Almanya ile yarışan Bulvar Samsun AVM, ‘Avrupa’nın En İyi AVM’si Onur Ödülü’ ve ‘Avrupa’nın En İyi Yenileme Projesi Jüri Özel Ödülü’ olmak üzere 2 özel ödüle layık görüldü."

Daha fazla Bulvar AVM için buradan lütfen: Bulvar Sadece Bir AVM Değildir; Bir Zihniyettir!

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Nazım Hikmet’in O Yüreklerin En Derinine Dokunan Dili Gibi Bir Dilimiz Olmasa da...

Bir mail aldım ve ne yalan söyleyeyim üslubundan ve samimiyetinden çok etkilendim, İstanbul'da olsam kesin giderdim. Paylaşmak isterim, hatta mümkünse paylaşılsın isterim.




"Merhaba..

Nazım Hikmet’in o yüreklerin en derinine dokunan dili gibi bir dilimiz olmasa da; size ulaşabilmeyi çok isteriz...

Her yönüyle bir devrimci, şair, senarist, ressam, yönetmen, oyun yazarı, büyük bir ozan ve daha birçoğu olan Nazım Hikmet’i bir çok yönüyle, sadece anarak değil; o günde Nazım Hikmet’i yaşayarak, bilinmeyen yönlerini de paylaşacağımız bir etkinlik düzenlemek istedik...

Bizler üniversite öğrencileriyiz ve Nazım’ı; şiirleri, senaryolarını yazdığı çizgi filmleri, onun için yapılmış belgeselleri, oratoryosunu izleyerek, bestelenmiş şiirlerini dinleyerek, hep beraber şiirlerini okuyarak, günümüzü Nazımla geçirmek istiyoruz...

Etkilediği bir çok sanatçı dostuna da yer vereceğiz etkinliğimizde (Orhan Kemal, İbrahim Balaban vs.) ...

Vasiyetini yerine getiremesek de onun için Çınar yapraklarına şiirlerini yazarak bir ağaç yapacağız...

Turna kuşlarıyla süsleyeceğiz...

Tüm bunları yüreğimizdeki Nazım’ı anlayarak, tanıyarak yapacağız..

 Nazım’ı selamlayarak, onu bugünde yaşatarak...

İsteyen herkes; ister beş dakika uğrayabilir; isterlerse tüm etkinlik boyunca bizimle olabilirler...

Katılanlara Nazım Hikmet ajandaları, kitap ayraçları, afişler, posterler… hediye edeceğiz...

 Hiçbirinin ücretli olmadığını da özellikle belirtmek isteriz..

 Etkinliğimizi İKİ HAZİRAN PAZAR günü, İstiklal caddesi BÜYÜKPARMAKKAPI Sokaktaki '' Uçanev'' kafede yapacağız..

 Nazım’a saygılarımızı sunacağımız ücretsiz bir etkinliğe katılmak isteyen herkesi davet edebilmemiz için etkinliğimizi duyurmamıza yardımcı olmanızı can-ı gönülden diliyoruz.. Teşekkürlerimizi sunar, iyi günler dileriz..."

12 Nisan 2013 Cuma

Şehir ve Şehir

Kitap, her yılbaşı yeni bir yazarla tanıştırma geleneğimizin bir  örneği olarak Mussano'ya alınmıştı. Henüz kendisiyle buluşma imkanı bulamamış olsa da açılışı tarafımdan yapıldı.


Yılbaşı yaklaştıkça  çocuklara seçilecek kitapları araştırmanın, şahsımı farklı yazarlarla tanıştırdığı gibi  hiç bulaşmadığım türleri de tanımam açısından faydası olur.

Bu yıl, Şehir ve Şehir pek çok yerde karşıma çıkması ve tanıtım yazıları dolayısıyla ilginç gelmiş ve seçim adına öne çıkmıştı. Asıl istediğim yazarın, çok istediğim kitabını tüm çabalarıma rağmen bulamayınca ikinci seçenek olan China Miéville'in  kitabını tercih etmiştim.

Ancak çocuklar için aldığım bu kitapların ve yazarların hiçbirini okumam ben. Gerçi bu geleneği bu yıl "Artık şu dünyada bir Murakami de sen oku" minvalinde bir duyguyla bozdum. Gerçi onu da son iki yüz sayfasında terk edip araya üç kitap  aldım ama kendisi tamamlanmadığı için geleneğin bozulduğunun bir ibaresi de sayılmaz sanki.

Bu geleneği bozan ilk kitap Şehir ve Şehir, türünün severleri ne düşünür bilmiyorum ama tantımında yazan "Okuyucuyu sanatsal doruklara çıkaran bir gerilim romanı," cümlesinin özellikle sanatsal vurgusundan yola çıkarsam beni, edebi anlamda herhangi bir doruğa çıkaramadı. Ancak hem polisiye hem de fantastik öyküleri seven okurlar için bu anlamda bir doruk olabilir; bu noktada benim görüşümün özellikle fantastik öykülere uzak duruşum itibariyle hiçbir önemi yok.

Kitap öyle derin bir edebi dile de sahip değil.  "Vay be!" diyeceğim derin bir cümleye rastlamadım, tüm okuma sürecim boyunca. Benim, bu arızalı tavrıma ve  özellikle iki türe uzak bir okuyucu olmama rağmen kitabın keyifsiz olduğunu söylemem de mümkün değil.

Önemli ve çok keyifle okuduğum üç kitabın ardından fazlasıyla ilginç ve verimli bir ara sıcak oldu kendisi. Sıkı kitap okuyan ve söz konusu türleri seven okur için iki günde bitirilecek, meraklandırıcı bir akıcılığa da sahip üstelik..

Benim asıl altını çizmek istediğim ise akademik kariyeri de olan yazarın derinliği olan ve kapsamlı bir akademik  tezi, didaktik ve statükocu bir öğretmen edasıyla değil de son derece başarılı bir üslupla sıkmadan ve eğlendirerek okuyana geçirmeyi başaran bir yolu seçmiş olması. Tabii ki bu bir roman: Ama olay örgüsünün altında ortaya koyulan insan grupları, ilişkiler ve elbette ki  tutumları, ve bunları yazarın kendi doğrularıyla işleyişi ve dile getirişi özellikle siyasal görüşlere, işleyişlere ve politik tutumların çeşitliliğine merakı olan okuyucuya "evet ya böyle" duygusu yaratan kuramsal doğrular olarak da yansıyor.

Tümüyle kurgusal bir şehirde geçen ama şahsen bana Doğu-Batı Berlin özelinde benzer farklılıkları olan pek çok ülkeyi ve şehiri çağrıştıran Bezsel'in iki farklı ideolojiyle yönetilen iki yakasından iki polisin, bir cinayeti araştırdıkları  bu "varoluşsal polisiyede" yazar: Dünyadaki göçmen hareketleri, onların entegre olmaya çalıştıkları toplumlar içindeki pozisyonları ve o toplumun yerlileri tarafından algılanışları ile dinler üzerine çok didaktik olmayan, ana olayın akışında  olağan bir şekilde yer alan derin analizler ortaya koyuyor.  Tüm bu kıyaslamaları yaparken ve hikayenin alt teması olarak kullanırken asla savunduğu ideolojinin klişelerine sarılmıyor. Bir durum ortaya koyuyor.

China Miéville'in, okuyanı, yer yer kendi bakış açısından farklı düşürse de rahatsız etmeyen, kasılmayan, çok tatlı bir bilmişliği var. Ülkemiz ve yakın coğrafyamızdaki siyasal durum ve olan biten üzerine değerlendirmeler de yapmaya olanak yaratan bu kurgusal kitapta Türkler, İslam ve Atatürk vurgularına rastlamak da kitabı ilginç kılan bir özellik.

Şahsım için -roman olarak- hayran olunası bir kitap olmasa da türü ve sevenlerini göz önüne aldığımda; hem polisiye, hem fantastik anlamda güzel bir bir tadı olan Şehir ve Şehir'in değerli kitaplar seviyesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim sanki..

Ya da öyle olduğunu hissediyorum diyelim.


8 Nisan 2013 Pazartesi

Erasmus'la Yaşamak

5.5 aylık Polonya maceramı noktalayıp yurda ayak bastığım tarih olan 22 Temmuz 2011 gününden bu yana içimde yeniden Varşova sokaklarını arşınlamak, Nowy Swiat'ın hemen girişinde sağ köşede yer alan ve iki yaşlı Polonyalı teyzenin işlettiği, her gittiğimde beni sıcakkanlı gülümsemeleriyle karşıladıkları o küçük, biraz da izbe ama sevimli pub'da Varşova'nın kendine özgü, sert, yoğun birası Krolewski'nin tadına yeniden varmak, Palace of Culture'ın önündeki parkta oturup, onları uyaran güvenlik görevlileriyle gelen geçenden para ya da sigara isteyen evsizler arasındaki tatlı sürtüşmeleri izlemek, hemen karşısındaki Warszawa Centralna'dan trene atlayıp Polonya'daki son iki ayımı öğrenci hayatı anlamında dolu dolu geçirmeme olanak sağlayan 4 saat uzaklıktaki küçük ama bir genç için işlevi son derece büyük bir kent olan Olsztyn'e yeniden gidebilmek gibi özlemlerle yaşamak benim için çok zor oldu.

Rehavete kapılmamak ve kendime olan sorumluluğumu yerine getirmek adına yeniden sıkı bir
şekilde abanmaya mecbur olduğum dersler ve sınavlarla baş etmek bir başka zorluktu.

Bir üniversite öğrencisi olarak elin Avrupalı meslektaşımın sahip olduğu serbest dolaşım hakkını, toplu taşımayı kullanırken ve eğlence yerlerine girerken yararlandıkları %50'lik indirimleri hatırlayıp hayıflanarak, onları Facebook'tan sağda solda fink atarken takip etmek, 'Bizde niye yogh?' diye haykırmak istemek tam anlamıyla felaketti.

Bu 1 sene içinde okuldaki hocalarım, arkadaşlarım, ailem kısacası beni önceden beri tanıyan yakın çevrem tarafından sonradan görme ya da “Avrupa gördü, bi tarafları kalktı” gibi algılanmamak için verdiğim mücadele hepsinden daha da zordu.

Çünkü bir Erasmus'u en iyi ancak başka bir Erasmus anlayabilir. Hatta bazen bu bile yetmeyebilir. Her Erasmus'un yaşadıkları, edindiği tecrübeler ya da fikirler, gittikleri ülkelerde çevreleriyle kurdukları iletişim ve aldıkları tepkiler farklı olabilir. Kimi gittiği ülkelerde daha önceki hayatı boyunca yaşadığı topraklarda öğrendiği şeyleri sürdürerek yaşamaya devam edebilir. Çevreyle fazla ilgilenmez. Yurttan okula tekdüze bir hayat sürebilir. Sadece kendi ülkesinden olan Erasmuslarla takılmaya devam edebilir. (Bu kolonizasyon faaliyetinin kralları biz Türkler ve İspanyollardır)

Kimiyse bi daha mı geleceğiz Erasmus'a diyerek, her anın tadını çıkarmaya çalışır. Kendini sokaklara, yollara, parklara, publara atar. Ota boka burnunu sokar, gittiği her yeni Avrupa kentinde birileriyle tanışıp insanlarla ve kültürlerle ilgili bilgiler toplamaya çabalar. Tüm bu süreç sayesinde de farkında olmadan bilinçaltına bir ton güzel anı atar ve hayatı boyunca bunların tekrarlanacağı anları umut ederek yaşamaya mahkum edilir.

Ya da tam tersi, yeteri kadar donanımı, kültürü ve insani vasıfları olmadığı halde biraz torpille ya da şansla Erasmus'a giderek 'Bari çekileyim bi kenara uslu uslu oturayım, gözlemlerimle bişeyler öğrenmeye çalışayım, kendimi burada geliştireyim' demeden, çevreye uyum sağlama gayreti göstermeden Türkiye'de uyguladığı mafya rejimini orada da sürdürüp çıkardığı kavgalarla, 21. yüzyılda yaşadığını, yani artık sınırların ve milliyetlerin giderek önem kaybetmeye başladığını unutup, biraz da bilinçaltında pompalanan Osmanlı'dan kalan dünya hakimiyeti zihniyetiyle ve insan gibi içmesini bilemediği, yalnızca erkeklik gösterisi sandığı alkolün de gazıyla hem Erasmus yaptığı ülkede kendi halinde yaşayan Avrupa insanının huzurunu; hem de taşıdığı ay-yıldızlı pasaportumuz yüzünden Avrupalıların kafasında olumlu izler bırakabilmek için çabalayan diğer Türk Erasmusların da huzurunu kaçırabilir.

Yurda ayak basınca da Avrupa fatihi edasıyla etrafa caka satar. Artık egosunu sonuna kadar tatmin etmiş, yedi düveli dize getirmiş bir yiğittir o ne de olsa!

Zaten çoğu ülkede bize karşı hala yoğun ön yargılar var. Her üç kişiden biri bize alenen terörist, barbar demekten çekinmiyor. Biraz empati yapın! Türkiye'ye gelen başka ülkeden Erasmuslar ulu orta yerde gruplar halinde dolaşıp içip içip çevreye sataşsa, kızlarımıza laf atsa, sürekli kendi ülkesinin propagandasını yapsa, hala kendi ülkesinde yaşıyormuş gibi hareket etse, sonra da başlarına dert açıldığında Erasmus'un arkasına sığınıp kaçak dövüşse ne tepki veririz acaba?

Her fırsatta genç nüfusuyla övünen, en az 3 çocuk isteyen devlet büyüklerine sahip olmasına rağmen, hala kapsamlı bir gençlik politikası olmayan ülkemizde yaşadığımız koşullar nedeniyle agresif yapılı insanlar olarak yetiştiğimiz bir gerçek. Benim de özellikle son zamanlarda belli durumlar karşısında zaman zaman sinirlendiğim, şirazeyi kaçırdığım anlar oluyor; ancak en azından Erasmus'tayken aynı tavrı sürdürmenin hiçbir manası ve gereği yok.

Yabancı diliniz ile insanlara ve çevrenize saygınız burada iki kilit unsur. Bu ikisi kendinizde ne derecede bulunuyorsa, Erasmus'unuz da o derece hareketli ve eğlenceli geçer. Adaptasyonunuzu ve insanlarla iletişiminizi kolaylaştırır.

Bu arada itiraf edeyim Erasmus'tan önce ben bir koyunmuşum. Yoksa yurt dışına en avantajlı şekilde çıkmanın tek yolunu diplomatik pasaport sahibi olmak sanarak illa diplomat olacağım diye tutturup 18 yaşımda Kırıkkale gibi yaşaması benim için son derece güç olan bir şehre adım atmazdım. Mantığım o zamanlar tekdüzeydi: Ne istiyorsun Mussano? İngilizcemi geliştirmek ve ileride fırsat bulabilirsem bir süreliğine de olsa yurt dışında yaşamak. O zaman Uluslararası İlişkiler mezunu olacaksın. Bu sayede gideceksin Dışişleri Bakanlığı'nın kapısına ben şu şu ortalamayı yaptım, şu kadar dil öğrendim diyeceksin ve en kısa yoldan ancak böylece yurt dışına çıkacaksın.

Erasmus'a gitmeden önce doğup-büyüdüğüm ve bu ülke sınırları dahilinde en çok sevdiğim kent olan Samsun, hayatta istediğim gibi yaşayabileceğimi düşündüğüm tek yerdi. Başka bir şehirde barınabilmek benim gözümde imkansızdı. Ama hayat enteresan ve sürekli ileriye doğru akan bir süreç gerçekten. Samsun'dan sonra hayatıma giren çok daha düşük profilli bir kent olan Kırıkkale'nin bana açtığı Erasmus kapısı Samsun'un yanına Varşova'yı, Gdansk'ı, Olsztyn'i, Krakow'u, hatta Prag'ı, Viyana'yı ekledi.

İşte bir sene boyunca kafamda tüm bu düşünceler ve içimde taşıdığım duygularla, yemeyip içmeyip biriktirdiğim 1000 euro civarı bir parayla, bu kez değişiklik olsun diye vize başvurumu Polonya Ankara Büyükelçiliği yerine İstanbul Başkonsolosluğu'na (Daha doğrusu aracı şirket VFS Global'e) yaparak, yine benim gibi bir senedir Post-Erasmus depresyonundan muzdarip olan, kafasında Erasmus'a dair atomlar parçalayan bir arkadaşımla birlikte yeniden yollara düştüm.

Acaba Erasmusum boyunca en uzun zaman geçirdiğim iki kent olan Varşova ve Olsztyn'de bu süreçte neler değişmişti? Özellikle sahip olduğu eşsiz kampüsü ve Erasmus imkanlarıyla kendi aramızda 'saklı cennet' olarak tanımladığımız ve bolca ortak anılarımızın da olduğu Olsztyn bizim için çok önemliydi. Bir insanın başka bir ülkedeki bir şehri bu kadar benimseyebilmesi gerçekten çok garip bir durum. Bugün Samsun'a bir şey olsa ne kadar üzülürsem, Olsztyn'e de en az onun kadar üzülürüm.

Erasmus olmakla arada tek ama büyük bir fark vardı yalnız. Artık ilk kez yurt dışına çıkmanın verdiği ürkeklik ve tedirginlikle değil, çok daha tecrübeli olarak geçecektik sınırı. Bu da şüphesiz çok daha iyi gözlemler yapmamıza ve yeni maceralara daha güvenli atılmamıza olanak sağlayacaktı.

Mottomuzu ise gittiğimiz ülkelerde tanışacağımız insanlara karşı kullanmak üzere Erasmus'tan, After ya da Pro-Erasmus'a çevirmeye karar verdik. Bize 'Siz burada necisiniz?' diye sorduklarında yeni kimlik tanımlamamız bu olacaktı.

Yazının devamı: Edirne'yi Geçerken

3 Nisan 2013 Çarşamba

Edirne'yi Geçerken

25 Ağustos 2012 sabahı yani geçtiğimiz yaz, yolculuğa beraber çıkacağımız arkadaşım Ahmet'in İstanbul Fındıkzade'deki evinde uyandığımda cep telefonuma bir mesaj düşmüştü. VFS Global, vize başvurumun sonuçlandığını ve pasaportumu Şişli-Halaskargazi'deki şubesine giderek teslim alabileceğimi söylüyordu.

Vize sürecim çok sıkıntılı geçmedi. Polonyalı bir arkadaşımın gönderdiği davet mektubu, banka hesap cüzdanımdaki 1000 Euro (Yaklaşık 4000 zloti) ve daha önce Erasmus sayesinde elde ettiğim 6 aylık D tipi vizem sayesinde Polonya Başkonsolosluğu bana 1.5 aylık bir Schengen vizesi vermeyi uygun bulmuştu sağolsun. Artık zaman kaybetmeden Wızz Air'in internet sitesine girip ucuz charter uçuşlarından birine bilet almak zamanıydı. Bu saatten sonra Lot'tan ya da başka bir havayolundan Polonya'ya bilet almak pahalı olurdu. Bütçemiz belliydi ve zamanımız dardı. Mümkün olan en kısa yoldan ve en ucuz şekilde geçmeliydik Edirne'yi.

Ne yapsak ne etsek diye kafa yorarken, internette Bulgaristan'ın diğer AB ülkelerinden Schengen vizesi olanlara 5 günlük bir transit geçiş hakkı tanımaya başladığı haberine rastladık. Yani benim vizem Polonya tarafından verilmiş olmasına rağmen, AB topraklarına ilk girişimi Bulgaristan üzerinden yapabilirdim. Bu da bize yeni bir fikir verdi. Bulgaristan'a İstanbul-Burgaz otobüs seferiyle geçecek, Burgaz'dan da Polonya'nın güneyindeki şehirlerden Katowice'ye uçacaktık. 60 liraya Metro Seyahat'ten İstanbul-Burgaz seferine, 150 Bulgar Levası (Yaklaşık 150 lira) karşılığında da Wızz'dan 28 Ağustos tarihine Burgaz-Katowice uçuşuna biletlerimizi aldık.

Burgaz'a 6 saatlik bir otobüs yolculuğunun ve sınırı ilk kez karadan geçmenin verdiği heyecanın ardından vardığımızda gördüğümüz manzara bizi hem şaşırttı hem de oldukça etkiledi. Düşük profilli bir kent bekliyorduk; ancak tam anlamıyla bir tatil ve eğlence merkeziyle karşılaştık. Burgaz'da yalnızca bir gece kaldık; ama kentin taşıdığı imkanları görünce 'Acaba kalış süremizi uzatsa mıydık?' diye iç geçirmedik değil.

Burgaz'da neden tatil yapılır?



1-Karadeniz kıyısında olmasına karşın plajı, şehrin genel havası ve farklı ülkelerden turistlerin yoğun ilgisi sebebiyle herhangi bir Akdeniz tatil beldesinden farksız.

2-İstanbul'a sadece 5-6 saatlik mesafede, kendinizi başka bir evrene geçmiş gibi hissedebilirsiniz. Bulgaristan'ın bize karşı geçmişten gelen politik tutumunu, vize ve kontrol işlemlerini az da olsa gevşetmeye başlaması nedeniyle kafa boşaltacak kısa tatiller için tercih edilebilir.

3-Herşey çok ucuz. En azından biz gittiğimizde çoğu Avrupa ülkesi gibi Bulgaristan da krizle boğuşuyordu. Bu durumun etkisi var mıdır bilmem ama, örnek verecek olursam Old Town'ın en lüks mekanında kahve 1 leva. Yani yaklaşık kur hesabıyla yalnızca 1 Lira! İki çeşit yemek ve 6 biraya ödediğimiz para ise yalnızca 24 liraydı. Türkiye'nin herhangi bir tatil beldesinde bu paraya yırtabilmek oldukça güç.

4-Otellerin durumu oldukça iyi. Booking.com aracılığıyla ucuz ve orta halli bir otelde rezarvasyon yapmıştık ve gerçekten iyi bir yerle karşılaşıp karşılaşamayacağımızdan şüpheliydik; fakat gördüğümüz manzara bizi sevindirdi. Geceliği kahvaltı dahil yalnızca 25 liraya çok güzel ve yeri merkezi bir otelde kaldık.

Burgaz'da geçirdiğimiz iki günün akılda kalan bazı olayları oldu. Bunlar daha çok yol bulmak amaçlı kurduğumuz iletişimlerden kaynaklandı. Önce bir bar sahibine kalacağımız otelin yerini sorduk; ancak İngilizce bilmediği için bir karşılık alamadık. Şansımızı Lehçe denemeye karar verdik ve Doğu Avrupa dillerinin birbirine benzerliği sayesinde sonuç aldık. 'Levo, levo, prosto' yanıtı bizim dilimizde 'Abi iki sol yapcan, sonra dümdüz kaptırcan' demekti ve yolu bulmak Türk olduğumuzu duyunca bize Türkçe 'komşu' diye seslenen bir Bulgar çift sayesinde oldukça kolay oldu.

Burgaz'da tek kötü olay havalimanında Katowice uçağına binmeden önce pasaport kontrolünde yaşandı. Diğer yabancılar hiçbir aksatmaya uğramadan direk salona geçerek uçağa alınırken, biz çok daha sıkı bir kontrole ve soru yağmuruna tutulduk. X-Ray'de ötmememize rağmen baştan aşağı iki kez arandık ve pasaportumuz neredeyse cildinin kalitesine, sayfalarının tam olup olmadığına varıncaya  kadar defalarca evrilip çevrilerek incelendi.

Polonya'ya indiğimizde çok daha kibar ve misafirperver karşılanacağımızı biliyorduk ne de olsa, varsın bu küçük aksaklık nazar boncuğumuz olsundu.

Uzun süredir ağlamamıştım; ama Katowice'ye indiğimde çok duygulanacağımı ve Varşova'ya vardığımda muhtemelen oturup hüngür hüngür ağlayacağımı hissediyordum.

29 Mart 2013 Cuma

Kelebeğin Rüyası!

Filme giden:

"Filmin görüntüleri gerçekten müthiş güzel, bir de ben Zonguldak'ı çok sevdiğim için ayrı bir güzel geldi bana... 

Yine de kesinlikle Lovelet bu filme yakışan mekan... 

Bu kadar şiirle dolu bir filmden çıkılacak yer Yeşilyurt'un fuayesi olmamalı!"


Filme gidecek olan:

Hayatımın en güzel akşamlarından biriydi, muhteşemdi, süperdi, öyleydi işte...

Kal vaziyette, aklımdan geçen binbir cümleye bakıp gülüyorum. 

O kadar çok kelime geçiyor ki... 

Öyle tatlı bir karmaşa ki yaşadığım... 

Hepsi de şu anki hissiyatımı ve akşama dönük duygularımı anlatabilmek için. 

Ama! Sanki!  Duyguları en güzel anlatan şey de bu anlatamama hali.


Filme gidecek olan filme gittikten sonra:


"Çok zevk alarak izlediğim filmlerden biri oldu kendisi; ilk yarının bazı bölümlerinde, "Ya! Şimdi bu klişeye ne gerek vardı, hastalığı bu kadar abartarak  yoğun bir dram yaratıp izleyiciye oynamanın bir alemi var mıydı?" gibi entelektüel ukalalıklar resmi geçit yaptı tabii ki... Ama ikinci yarı, özellikle final bölümü tüm bu duygusuz bilmişlikleri silip attı, ben, ben oldum ve filme toplam kalite noktasında pekiyi'yi verdim.

Kıvanç Tatlıtuğ'dan af dilemem lazım; hiç bir dizide ve filmde izlemediğim, kendisini sadece gazete haberlerinden tanıyıp hakkında yargılar oluşturduğum, oyunculuk manasında adam yerine koymadığım şahsını çok beğendiğimi beyan ederek kendisine saygılarımı sunuyorum. Ve ayrıca oyunculuk performansının onu, uluslararası alanda çok önemli bir çizgiye taşıyabileceğinin altını çiziyorum.

Kostüm, mekan, kamera açıları, renk ve siyasi vurgular müthişti.

Yılmaz Erdoğan'ın da şiir yazan biri olması bu filme çok şey katmış... ayrıca kafamdaki Behçet Necatigil imajıyla onu örtüştürememiş olsam da ilerleyen dakikalarda alıştım ve finalde hakkını teslim ettim.

Görüntü yönetmeni kesinlikle can; özellikle kameranın gemiden ayrılmaya başladığı ve finalden bir önceki sahne muhteşemdi. Denizin kenarında ve kayaların üzerinde Suzan ile konuştukları sahnede yakın plan çekimlerde kameranın bulunduğu yer ve açı, anın duygusunu çok güzel yansıtıyordu.

Çok diyaloğa gömmeden kısa ama vurucu şiirler ve cümlelerle bence derdini, ritm kaybetmeden anlatmayı başaran bir filmdi. 

 Çok güzel bir sinema günüydü kısacası... 

Ama madene girmek için yüzlerini çamurla boyamaya başladıkları sahne beni çok gülümsetti; insan sevgiye dair en çok şeyi, parmak uçları ve avuçlarıyla anlatabilir çünkü.

Haskahve'de sokak kısmında oturdum, bir pasta seçtim ki adı Latte Pastaymış; "Kreması fazladır!" diye uyardı çocuk beni. Sonuçta ben de güzelden anlayan biriyim ve fikrimden vazgeçmedim. Yanına da sütsüz bir filtre kahve söyledim, şeker ilave etmedim. Sonuç itibariyle ikisine ayrı ayrı bayıldım, ve ikisini birbirine çok yakıştırdım." demiştim, bundan yaklaşık bir ay önce.

Sonra bu film üzerine uzun süre düşündüm, bir yazı çıkaramadım, izlediğim andaki duygumdan uzaklaştım, bir uzman edasına büründüm ve eleştirel bakmaya başladım. Oysa hissiyatımı anlatırken; Halkevinin duvarının sıvası dahil döneme dair detayların başarılı bir şekilde yansıtılmasını övmüştüm.

O günün koşullarında doğru gibi gözüken modernleştirme çabalarının aslında toplumun ayrışmasına, ve  "modernleşen" kesimde yer alanların farklı bir sosyal ve ekonomik sınıf haline gelmesine neden oluşuna vurgu yapan sahneleri beğenmiştim.

Bu değişimi benimseyen "modern kesimin" aslında süreç içinde yönetenler tarafından makbul görülmesiyle birlikte, kendini ayrıştırıp bir üst sınıfa haline getirmesinin diğer kesimler üzerinde oluşturduğu küçümseyici ve dışlayıcı tavrın bugün geldiğimiz noktadaki ironisine gülümsemiş; Yılmaz Erdoğan'ı aslında filmin ana temasında fon gibi duran bu vurgusundaki -eleştirel- bakışını, altını çizmeksizin ortaya koyma becerisinden dolayı takdir etmiştim.

Özellikle Mediha karakterine ve onu çok başarıyla oynayan Farah Zeynep Abdullah'a bayılmıştım.

Filmin açılışıyla birlikte akmaya başlayan siyah beyaz görüntüler esnasında, -yeni gözdem olan- sinemanın rahat koltuklarına gömülmüşken, en çok da Türk Sinemasının geldiği noktaya övgüler dizmiştim. Muhteşem bir açılıştı.


Belki de, hala akşamın üzerimde kalan kokusu yüzünden filmi abarttığımı düşünerek yazamamıştım o gün bir yazı. Ve bugün, o güne gidip filmi düşündüğümde; bu yazının, o günün ve filmin hakkını veremediğini düşünüyorum.


27 Mart 2013 Çarşamba

Blog, yazanlarından daha kabul görür bir şahsiyettir; yazarlarının yoluna fırsatlar döşer!

"Bu yazıyı eli kalem tutan, meslek ve iş konusunda umutsuz olan gençler için yazdım. Biraz sonra vereceğim örnekleri, blogu oluşturduğumda ben bile hayal edemedim."


Ben bir blog yazarıyım. Şu alemde tanıyan çok azdır; şeklimi şemalimi bilen, benle oturup iki kelam etmiş insan sayısı ikidir. Ama La Paragas öyle mi?

 70 milyon insan içinde herhangi biri olan bizi, gittiğimiz bazı alanlarda itibar sahibi yapan, özel muamele görmemize sebep olan La Paragas'tır. Biz onun tanınırlığı sayesinde adam yerine koyuluruz.

Elbette ben de iyi bir çevresi olan, e nispeten sevilen, saygı gören bir adamım. Mesleğim dolayısıyla bu ülkenin pek çok şehrinde itibarlı sayılabilecek, benim için değerli pek çok tanıdığım da vardır. Ama La Paragas hiç tanımadığımız, hiçbir geçmişimiz olmayan insanlarla bizi tanıştıran, sayesinde itibar görmemize sebep olan bir varlıktır.

Buna pek çok örnek verebilirim aslında: Mesela Erasmus sonrası tekrar Polonya'ya giden Mussano'ya,  yazıların sahibinin o olduğunu bilmeden, "La Paragas diye bir blogda bir yazı okudum ve bu şehri seçtim" diyen pek çok öğrenci vardır. 

Şu gün, özellikle Erasmus için Polonya'ya giden öğrencilerin neredeyse %80-90'ı La Paragas'ı bilir ama bizi bilmezler.  Hakeza üniversitelerin Erasmus koordinatörleri de...  Tıpkı, özellikle sanat yazılarının okurları, mail atanları ve  önemli mecralarda yazılarımızı paylaşan çok önemli insanlar  gibi.

Ama bunlardan herhangi birine "Biz La Paragas'da yazıyoruz." dediğimiz anda karşılaştığımız tablo çok keyifli ve çok hoştur. Normal koşullarda randevuyla bile ulaşamayacağımız insanlarla bir anda sıcak ve eşit dostluklar kurmamızı sağlar.

Bu yazıyı eli kalem tutan, meslek ve iş konusunda umutsuz olan gençler için yazdım. Biraz sonra vereceğim örnekleri, blogu oluşturduğumda ben bile hayal edemedim.

O zaman da blog yazmanın önemli ve geleceği parlak bir iş olduğunu gördüm ve kabul ettim. Ama bir meslek noktasına taşınabileceğini kesinlikle aklımın ucundan bile geçiremedim Ara Sıcak başlıklı yazılarda blogda yazılan yazılar sayesinde tanışılan insanlardan sıklıkla söz ettik. Yazıların bu ülkenin önemli insanlarının ve kurumlarının sayfalarında yayımlanması her zaman gurur vericiydi. Ama bir süredir yaşadıklarımız ve aldığımız mailler, bu mecranın özellikle genç insanlar için bir kariyer alanı olduğunun da işaretleriydi sanki.

 Aslında bu yazı biraz da "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" işlevselliğindedir. Bizim blogun kalemleri tartışmasız iyi iki genç yazarı var: Captaiin ve Mussano. Herhalde bir kızım olsa Captaiin kadar sevemezdim, onu fark ettiğimde yaşı henüz 15'ti. O gün de güzel yazıyordu... ama ondaki gelişimi gördüğümde, bazen, neden daha çok yazmıyor, diye hayıflanmadan edemiyorum.

 Mussano için ise buraya bir kelam dahi yazmayacağım. Çünkü dilimde tüy bitti.

O yüzden size söylüyorum gençler!

Özellikle genç insanlar neden blog yazmalılar noktasına gelirsek : Bu ayın ilk haftasında T.C Başbakanlık yazılı bir mail aldık, önce acaba virüs falan mı diye düşündüm, sonra gov.tr uzantılı maile güvendim ve açtım, altında kurum yetkilisinin adı ve soyadı yazılı mailde şu cümleler yazılıydı:

"İyi günler,

Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) olarak dijital ortamda kaliteli içerik üreten içerik yaratıcılarının sesini geniş kitlelere duyurmak amacıyla bir platform kuruyoruz. Sitenizde yer alan kaliteli içeriğiniz sebebiyle bu platformda sizinle de iş birliği yapmak istiyoruz. Konuya ilişkin bilgi paylaşımında bulunmak üzere size ulaşabileceğimiz elektronik posta adresiniz ve iletişim bilgilerinizi bizimle paylaşırsanız memnun oluruz.

 Görüşmek üzere."

Tabii ki buna sevindim. Ama sapına kadar inandığım, tarafı olduğum birileri dahi iktidarda olsa, ya da başbakan kardeşim olsa,  yine de böyle bir işbirliğini kabul etmezdim. Çünkü ben dilediğimi yazmak isterim, inandığımın ve kendi doğrumun dışında bana yön verebilecek, benim mecramı kullanmanın hesabını yapan,  özellikle propagandaya yönelik hiçbir işbirliğinin içinde olamazdık.

Bundan bir kaç gün sonra bu kez Yıldız Sarayı Vakfından bir mail aldık. O da şu şekildeydi:

"Eğitimlerimize destek veren değerli akademisyen ve sanatçılarının katılacağı ve “Saray Akademi Yıldız” eğitim seminerlerinin tanıtılacağı, sonrasında ise Gezi Yazarı ve Tarihçi Saffet Emre Tonguç eşliğinde Yıldız Sarayı’nda yapılacak küçük bir gezi ile devam edecek bu basın buluşmasında siz değerli Basın Mensuplarını aramızda görmekten onur duyacağız..

Yer: Yıldız Sarayı Tiyatrosu Tarih: 27.03.2013 Çarşamba Saat: 14:30 – 15:30"

 Bu asla kaçırılmayacak bir fırsattı elbette ama bir proje ile ilgili yoğunluk nedeniyle ben gidemeyecektim. Gidecek birini de bulamadım!

Mail gönderilenlerin listesine baktığımda, yan yana gelebilmenin, aynı ortamı solumanın çok zor olduğu, Türk Medyasının önemli temsilcilerinin olacağı bir ortamda bulunmak, medyanın göbeğine paraşütle inmek ve orada bir kaç kişiyle tanışmak müthiş fırsattı, genç bir insan açısından; özellikle de seminer ve konferans verecek akademisyen ve sanatçı listesine bakıldığında...

Ama ben katılamayacağımızı belirten bir mail atmak zorunda kaldım.

Bu olay henüz soğumamışken bir mail daha aldık. Başlığı, özellikle blogların artık ne seviyede bir değere ulaştığının göstergesiydi.

 "Değerli Basın Mensubu,

29 Mart 2013 cuma günü vizyona girecek Sinister - Lanet filmimizin basın gösterimi pazartesi sabah yapılacaktır. Basın gösterimi ile ilgili detayları aşağıdadır. Basın kiti tarafınıza basın gösteriminde dağıtılacaktır.

TARİH : 25/03/2013

YER : Kanyon Cinemaximum Sinemaları

İKRAM : 10.00

GÖSTERİM : 10.30"

 Buna cevap veremeden bugün yine değerli basın mensubu diye başlayan bir mail daha geldi. Yani demem odur ki: Gençler, eliniz kalem tutuyorsa geleceği parlak, sizi başka mecralara taşıyabilecek, ekonomik hiçbir katkı istemeyen, oturduğunuz yerden ve üstelik eğlenerek yapabileceğiniz bir meslek önünüzde duruyor: Blog yazmak.

Ama iş olsun diye değil elbette..

Çünkü bu davetleri La Paragas sayesinde almamıza sebep olan izleyici sayımızın çokluğu değil. "Blogu'nu Yukarılara Taşımak İsteyenlere,Bir Deneyim Üzerinden İki Çift Laf..." başlıklı yazıda bahsettiğimiz nedenler.


5 Şubat 2013 Salı

Anna Karenina Üzerine Kısa... Kısa...

Kitabı okumamış ve hiçbir Anna Karenina filmini izlememiş biri olarak "yeni nesil" filmi aklıma yazmıştım.

Filmi beklerken oluşturduğum algı ise kendini şu cümlelerle ifade etmişti: Fragman epey fikir verdi bana ve yazımın ana temasını belirledi. Okumadığım ama algımda oluşturduğu bir hikayesi ve gücü olan roman ile filmin dozunun tutmadığının sanırım altını çizeceğim. Belki filmi romandan bağımsız bir gözle  biraz da öveceğim, ki kitabı okumamış biri olarak bunu kolaylıkla yapabilirim. Övebileceğim hatta çok hoşuma gidecek özellikleri de var gibi geldi filmin. İki yönlü bir yazı olacak sanki.
"Kitaplar, insanların hayal gücü ya da imgelem dünyasının zenginliği ile örülür. Doğal olarak görsellik hayal gücünü hapseder. Bir kitabın öznel hayal gücüne dayalı olarak farklı algılara açıldığı düşünüldüğünde yönetmenin hayal gücüne hapsolmuş bir film her zaman risklidir."

Benim birinci riskim okumadığım bir roman olmasına rağmen yaşam içinde oluşturduğum, tümüyle bana özgü  Anna Karenina profiliydi. İkincisi ise filmle ilgilendiğim evreden beri kafamdaki Anna için Sophie Marceau oyunculuğu üzerinden bir kadın şekillendirmişken Keira Knightley'nin bu güçlü kadın karakterin üstesinden gelip gelemeyeceği idi.

Filmin ilk bir kaç karesinin ardından, çok beğendiğim yönetmen Joe Wright'ın sinema dilinin, kitabı yorumlama biçiminin ve deneysel tavrının kitabın klasik yapısından tümüyle uzak olduğunu ve kitabın okurları tarafından bu halin hiç de hoş karşılanmayacağını düşündüm.

"Keşke yaşasaydım yerine iyi ki yaşamışım"  felsefesi üzerine oturttuğum filmi genel olarak çok beğendim, romanı okumamış olmam belki de bir avantajdı.

Keira'dan Anna olmuştu. Marceau'lı filmi izlesem muhtemelen onu öne çıkarırdım, ancak ilk kez Anna canlandırması izlemiş biri olarak kaygılarımı gideren bir performansa tanık oldum. Bu olmamış, demedim.

Film bana hikayeyi, sosyal çevresi ve dönemin sorunlarıyla birlikte -hem de- vurucu bir şekilde anlattı. Duyguları geçirdi.

Yönetmeni zaten seviyordum. Bana göre görsel manada da  çok iyi iş çıkarmış, böylesine güçlü bir romandan çok farklı bir dil kullanarak başarılı bir Anna Ruhu yaratmış.

Romanı okuyanlar ve bu konuda tutucu olanlar, bir film gözüyle izlemeyip de kendi imgelem dünyalarında yarattıklarını arayanlar çok eleştirebilirler.

Dün akşam izlediğim filmin tadı bende çoğalarak devam ediyor. Önemli anlar, nüanslar, bir takım simgeleri ve sesi kullanarak yaratılan vurgular bir bir gözümün önünden geçiyor.

Dario Marianelli'nin müzikleri ile muhteşem görsellik ve iyi oyunculuklar bana klip tadında, çok zevkli, ritmini asla düşürmeyen bir 129 dakika yaşattı.

Düşündüm ki ben romanı okumuş, diğer filmleri de izlemiş biri  olsam bu filmi yine de çok severdim.

Tüm bu düşüncelerde duygularımın pek de keyifli olmalarının bir rolü olabilir belki.

Bu filmi 9 ay önce izlemiş olsaydım ne düşünürdüm bilmiyorum.

Ve bunu asla bilemeyeceğim.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Herkesin Bildiği Sırlar

Yine işkembe çorbası, bu kez daha keyifli olsun diye kalın doğraması oyunun ikinci perdesine tercih edilen, bir tiyatro akşamıydı.

Gerçi bir ara dönüp de arkama baktığımda benden başka çıkana da rastlamadım, hatta salondaki çocuklar ve bir kısım seyirci çok da gülüyorlardı ilk perde boyunca. Sanırım bende bir su kaçağı var ya da çoğunluk otoparka ve durağa yakın kapıyı kullandı.

Yavuz Özkan adı aslında irkiltmişti beni ama yine de bir coşkunun esiri olarak aldım işte bileti, almaz olaydım.

Aslında oyunları ne olursa olsun yerin dibine sokmayı sevmeyen, verilen emeğe koşulsuz saygı duyan, eleştirilebilecek noktaları dahi görmezden gelip iyi yanları öne çıkaran, izlediklerini beğenmese dahi parlatmayı seven bir adamdım ben.

Bu yıl bunun doğru bir tavır olmadığını hissettim. Çünkü izlediğim oyunlardaki insanlar sonuçta -üst- bir kurumun oyuncuları, yönetmenleri, teknik ekibi falan... Evet amatörleri, genç oyuncuları desteklemek, beğenmesem de hoş görmek anlaşılabilir bir şeydi şahsım açısından. Oysa egoları sahneden taşmış, ben oldum edasıyla oynayan, ya da bu edayla oyun sahneye koyan ve bunda da başarısız olan insanları neden eleştirmeyecektim ki.

Bu, geçen sene kafama dank etmişti. Bu işten para kazanıyorlarsa ve bunu benim gibi izleyiciler için oynuyorlarsa, işleri buysa, sözümü sakınmamın, beğendiğimi nasıl yazıyorsam, beğenmediğimi yazmamamın ne anlamı var ki diye düşündüm ve "beğenmediğim gösteriyi yazmama" prensibimden vazgeçtim.

Gerçi bu sabah altı çizilmiş bir durumdan yola çıkarak buraya taşıdığım "Kasların öğrenme ve unutma hızı konusunda anlatılanlardan hareketle, kendisi de sonuçta bir kas olan midenin tiyatroya gidildiğini hissettiği anda işkembe çorbasını hatırladığından ve beyne "bu kötü bir oyun, çık işkembe çorbası iç" demeyi öğrendiğinden şüphelenmiyor da değilim." cümlesindeki  gibi de olabilir durumum. Önümüzdeki oyunlara bakacağım artık.

Dün akşam sıcağı sıcağına şu cümleleri kurmuştum bu oyun hakkında: Güçlü bir oyun olmadığı gibi izleyiciye şekerlemeler dağıtan televizyon güldürülerine benzettim ve izleyicinin verdiği tepki ile Yavuz Özkan'ın yüksek sanatının çeliştiğini, kimsenin onun vermek istediğini "alamayıp" oyuna gayet güzel güldüğünü düşündüm.

Oyuncuların hakkını da yemek istemiyorum. Sonuçta yönetmenin istediğini oynamışlar. Söz konusu ilişkiler oldumu insan daha güçlü ve daha derinliği olan bir oyun ve oyunculuklar bekliyor.

Bu sabahsa tüm iyi niyetimi harekete geçirip oyun üzerine iyi şeyler düşünmeye çalıştım ama benim yaşadıklarım ve hayata bakışımla örtüştürebileceğim hiç bir şey bulamadım. Öncelikle iki bedene; sıradan, entelektüel, bohem, şımarık, basit, orta-üst sınıf, vesaire karakterlerin ilişkideki davranışlarını ve ifade edişlerini yüklemiş olmak, sahnedeki oyuncuları değişik elbiseleri sunan manken haline sokuyor ve bu da verimsiz ve derinliksiz kısa skeçlerden öte gidip de bir hikaye bütünlüğü sağlayamıyor.

Cinsellik vurgusu ve espriler hiç zekice değil, abartılı ve seyirciyi -kolaylıkla- güldürmek üzere koyulmuş. En çok çocukların gülmesi de bunun bir göstergesi sanki.

Oyuncuları tanımıyorum bu yüzden performansları konusundaki sözlerimi saklı tutuyorum ama sahnelenme biçimi ve gördüklerim; ilişki olayına düzeyi ne olursa olsun benim verdiğim değer noktasından baktığımda daha vurucu, esprileri daha düzeyli, daha doğrusu ucuz komiklikler içeren değil de tebessüm ettiren bir mizaha sahip, dramatik kurgusu daha güçlü bir oyun olmalıydı bu dedirtiyor.

Bir türlü sevemedim oyunu ki teknik aksaklıklar da vardı. Mesela müzik; şarap içilerek sohbet edilen odada, müzik çalardan çiftin anılarında yeri olan şarkılar şeklinde ve onların inisiyatifi ile çalınıyor gibi bir mizansenle yer almıştı oyunda. Ama ses, diyalogları bastırdığı anda kısılıyor ve dolayısıyla bu durum kurulan mantıkla hiç uyuşmuyordu. Doğal olarak ana kumandadan ayarlanan ses oyuncuların inisiyatifi dışında indirilince izleyende odada çalınan değil de oyunun tema müziği duygusu yaratıyordu. Belki de sadece bende.

Bir de insanlar ayrılık günündeki hesaplaşmalarını illa ki dışarıda şimşeklerin çaktığı, yağmurlu bir günde mi yapmak zorundalar.

Kısacası kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, olan biten hiçbir şey içimde bir sıcaklık duygusu yaratamadı oyuna karşı. Oysa ilişkiler üzerine -çok da keyifle yazdığım- pek çok oyun izlemiştim. Sanırım benim hayata bakışım ve biriktirdiklerim, -net üzerinde yapılmış övgülere baktığımda- bu oyuna yetemedi.

29 Ocak 2013 Salı

Yarı Gölge

Bazı kitaplar zordur. Yarı Gölge benim için bu tür kitaplardan biri oldu. Bu zorluk okunmasıyla değil, insanlara tavsiye konusunda yarattığı tereddütle ilgiliydi.

Kitabı kuzeyli, kuzeyin de İsveç'inden bir yazarın sanarak almıştım. Altını hep çizdiğim üzere çok güvendiğim birinden tavsiye gelmediği sürece tanımadığım yazarların kitaplarını sadece kapaklarına bakarak alırım, dolayısıyla içeriklerinin ne olduğunu pek bilmem.

Kitabı kolisinden çıkarıp da dokunmaya başladığım ilk anda tahminimle ilgili yanılmış olduğumu fark etmiş, ancak yazar Uwe Timm'in Almanya'nın kuzeyinden olması nedeniyle de bir teselli yaratmıştım.

2009 Heinrich Böll Ödülü, kimi okur için kitabı satın almak adına bir referans olabilir. Ben ise kendi ödülünü vermeyi kitapların aldığı tüm ödüllere yeğ tutan bir okurum.

Almanların, anlamsız hayaller sonucu savaşa sürüklenmiş, görev ve ülke aşkının ötesinde idealleri olmayan ''insanları'' fazlasıyla ilgimi çeker. Dolayısıyla Yarı Gölge ödülünden bağımsız olarak ilgime yeni katkılar yapması açısından okuması keyifli ve güzel bir kitap oldu.

Yazar Uwe Timm farklı bir kurguyla alttaki insanların dilinden bir bakış atıyor savaş yıllarına... Başlangıçta yazı diline, kurulan kısa cümlelerle yapılan tasvirlere alışmakta zorluk çeksem de özellikle Etzdorf'un günlüğünden ve onun dilinden anlatımlar, uçuş esnasındaki duyguları ve tasvirleri beni fazlasıyla hikayenin içine çekti.

Kitabı ilginç kılan diğer bir nokta ise mezarlığın sessizliğinde, farklı ve ilginç özellikleri olan ölülerin dile gelmesiyle hikayenin içinde ilerliyor olmamızdı.

Ana teması kadın pilot Marga von Etzdorf'un dramatik sonundaki gerçeğin ne olduğunu aramak olan Yarı Gölge'de, Gaziler Mezarlığına giden anlatıcı orada karşılaştığı Gri'nin rehberliğinde, mezarlardan çıkan sesler ve seslerin sahiplerinin anlatımlarıyla kadın pilotun izini sürüyor.

Onun izini; onun ilgi duyduğu, ona ilgi duyan iki erkek üzerinden sürerken olaya müdahil olan farklı insanların anlatımlarıyla hem olay hem de kadın pilotun duygusal dünyası üzerine kanaatler oluşturmamızı sağlıyor. Yoğun bir siyasal dönemin perde arkasını "küçük insanların küçük hikayeleri" sayesinde daha iyi anlamamıza katkı yapıyor.

Konuya olan özel ilgimin dışında yer yer bu ödülü nasıl almış bu kitap duygusuyla okusam da, üzerine pek parlak laflar edemediğim gibi coşkulu bir yazı da çıkaramadığım Yarı Gölge'yi; farklı anlatım biçimi, toplamı 226 sayfa olan bir kitapta bir ana karakter üzerinden yer verdiği olayların çeşitliliği, ilişkileri, atmosferleri ve merak ettiren akışı açısından tavsiye edebilirim.

Şiddetle değil ama!

20 Ocak 2013 Pazar

Vecede

Bir cenin misali kıvrılıp kalmıştım rahminde yaşamın. Hikâyeye karanfilin ağladığı yerden başlayalım…

 Çalılıkların ardında kıvrılan bir yılandı, ipin üzerinde uzun boylu esmer adama dönüşen. Davranıp belime, silahımı çekinceye dek beni omuzumdan vurdu. Yanımdaydı. Korktu. Uyandığımda, terinde boğulduğum rüyamdan. Aslında benim hikayem -hikayem dediğime bakmayın daha ne görmüşlüğüm var da- yanlış adrese gönderilmiş yanlış mektuplarla başlar. Ve beni ancak bir üvey anne kadar sarabilen ve sevebilen şehrin, kırık ve saydam sokak lambalarının altında, fonda topuk şıkırtısıyla raksa kalkar.

 Ben bu köpek öldüren sevdaya tutulduğumda –sevda dediğime bakmayın daha ne kadar sevmişliğim var da- bütün eklem yerlerim ağrırdı. Düşünmek mi orası Allahlık… Hele yaşamak, hiç sormayın.

Aklım halen çocuk parklarında, ayakkabılarımsa bağcıkları salık, başımda kırmızı bir keple dolaşırdım. İçimde tıpkı bir çocuk kadar masumiyet, bir çocuğun ki kadar heyecan en az bir çocuğunkine eş değer öfke taşırdım.

Ve gün geldi, bir isyan yürüyüşünde panzerlerden sıkılan asetatla zehirlendim. İçimi birden kentin alacalı korkusu sardı. Nabzım asilzade bir şiddet ve kin adına atmaya başladı. O günden sonra çocuk parklarından hiç geçmedim, hiçbir zaman benim olmayan salıncaklarında gökyüzüne dalmadım. Nefsim ve zapt eyleyemediğim öfkemle yıllardır süregelen, iç savaşım fiilen başlamıştı.

Oysa; sadece bir avuç ipek böceğini ateşe vermiştim, oysa sadece bir avuç ipek böceğinden ne dehşet ne görkemli bir yangın yeri husule gelmişti. Ateşi gördükçe öfkeleniyordum, kızıl saçaklarının beyaz derime nüfus edişini tütünle sakinleştiriyordum.

Ben sevdiğim adama kusarken ona yaşamı zehir, kendime zindan ettim. Elimden geleni hatta elimden değil yüreğimden döküleni ardıma koymadım. Bütün kararları içimdeki muhakeme salonunda aldım. Tırnaklarını yediğim ellerim budaklandı. Dudaklarım alkolden ve tütünden ağardı.

Ben aslen bir başkasına yetişirken bir başkasından kaçmıştım. Mücadelemin kurşuni gölgesinde birkaç çağ yaşlanmıştım. Can yakıp, canımı acıtmıştım. Benim olmayan ve zafer sayılmayan zaferlerimin sarhoşluğunda çokça ağlamıştım.

Şimdi kesiği derin kanayan yerlerime dikişi ipliği tutturma derdindeyim. Her sabah ezana uyanan, saçlarının bittiği yerde keşmekeş bir aklı saklayan, küllenmiş vicdanını –geçeceksin bunları- asıl olan vicdansızlığını koynunda yatıran, biraz et biraz kemikten, kof bir kütleden ibaretim.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Ay Ecesi

Yönetmenin çok şey yapmak isteyip de ritmi tutturamadığı ya da bir kısım izleyici olarak yapmak istediklerini bizim anlayamadığımız ama sonuç ne olursa olsun verilen emeği fark ettiğimiz, sonuç itibariyle tüm şatafatına rağmen çok üzgünüz ki zevk alamadığımız bir oyundu bu, yazıya yansıması da bu yönde oldu. İsterseniz okumayın.



Bu da Bizim Hikayemiz


Oyuna internette üzerine yazılan negatif yorumların beni tahrik etmesi sonucu gitmeye karar vermiştim. Herkesin sırtına çıktığı olaylarda mazlumun yanında konuşlanmak, onu anlamak, anladığımla doğru orantılı olarak onu  savunmak gibi bir huyum vardır. Oldukça genç bir yazarın elinden çıkmış metin ve yine genç oyuncular üzerine  kurulmuş oyun bu anlamda benim için biçilmiş kaftandı.

Üstelik çok keyifliydim: Çok severek yazdığım mektuplardan en yakın tarihli olanında kendisinden "Calvino gel de bir göz at, okuyucu nasıl gaza getirilirmiş gör" bile dedim. Bu kısım, yazara duyduğum çok sevecen bir takdirden kaynaklı  şefkatli bir mübalağa olarak değerlendirilebilir: Kendisini Calvino ile kıyaslamak haddim değildir elbet ama üslubunun ve kurgusunun çok lezzetli, hele hele gözlemciliğinin birinci sınıf olduğunu söylemeden geçemem. Çok keyifle okuyorum ve üstelik tam anlamıyla ters köşeye yatırılmış vaziyetteyim." diye bahsettiğim kitabı* da yanıma almıştım.

Beni asla terk etmeyen gülümsemem yerli yerindeydi ve ben zaten özlemenin tadını da dibine kadar yaşıyordum.

Kitapla birlikte çok keyifli bir yolculuk yaptık; hatta o kadar keyifliydi ki ben ancak Cumhuriyet Meydanına gelince fark ettim Opera Durağını geçtiğimizi.  Tabii ki buna da  şükrettim; Gar'a kadar gitmek de vardı!

Neyse ki kitap yürüme evresini sevdi, sonra  gişelere yakın yerdeki cephesi büyük camiye bakan  dört koltuklu bir masaya oturup hoşça vakit geçirdik, hatta genç bir kadın geldi ve "Oturabilir miyim?" diye sordu.

"Tabii," dedik.

 "Buyrun," dedik.

"Lütfen," dedik.

Teşekkür etti ve oturdu. Birazdan bir arkadaşı da geldi  oturdu ama biz yüz vermedik, onlarla takılmadık ve üst kata çıktık.

Zaten geçen yılın başından beri hayat sürekli sunuyordu, ayrıca önümüzdeki yılların büyük ikramiyelerinin tamamını kazanmıştım.

Hayatım fazlasıyla dolu ve coşkuluydu, rabbimden isteyecek hiçbir şeyim de yoktu.

Yani pek mesut ve bahtiyardım. Zaten baştan taraf olduğum oyundan coşkuyla söz etmem,   geceden zevk almam için koşullar uygundu. Üstelik mesafe kısa da olsa fazlasıyla özlüyordum.

Oyuna sempatiyle başladık. Girişini sevdik ama sonrasında  ilk perdesi bitsin diye dua ettik ve zor ettiğimiz arada -tarihimizde- ikinci kez  kendimizi dışarı attık.

Bu hayatta daha güzel şeyler de var deyip işkembe çorbası içmeye gittik, oradan çıktıktan sonra da kokoreç yedik.

Ay Ecesi oyun yerine roman olsaydı, ya da farklı bir biçimde sahnelenseydi çok iş yapardı. Burçak Çöllü herkesin bildiği ünlü Ferhat ile Şirin masalını almış bildiğimiz halini değiştirmiş, hikayenin odağına Şirin'in ablası Mehmene Banu'yu koymuş, bugüne kadar dilden dile dolaşan öyküyü aşk vurgusuna hiç dokunmadan, üstelik derinleştirerek başka bir gerçeklik üzerine oturtmuş.  Çok da güzel yapmış ki kendisini çok takdir ettik. Ellerine sağlık.

Ama kardeşim, içinde aşk, acı, kadınlığından vazgeçmiş bir iktidar sahibi  olan ve sonrasında aşkı, kardeşi ve iktidarı arasında kalan, bu halleri çok güzel cümlelerle ortaya koyan,  dramı önde ve metni güçlü bir oyun böyle mi sahneye koyulur?

Üstelik  yüksek sanattan anlamasak da kötünün ne olduğunu bilen saygılı izleyici çizgimizden bizi saptırmaya, sonra da bunun pişmanlığını yaşatmaya ne hakkınız var.

Tamam bir şey denemişsiniz ama takımı iyi kuramamışsınız, tiplemeleriniz hikayenin gücünü yansıtamayacak kadar çocuksu, mizahınız "komik", danslar, sözleri pek güzel olmasına rağmen şarkılar, insan sesiyle yapılan müzik(akapella) oyunun akışına entegre edilememiş ve ritmi düşürüp izleyiciyi hikayeden kopartıyor.

Mehmene Banu'nun duygularını, Ay Ecesi ile Ay Kız ikilemini, aynı sahnede iki oyuncuyla anlatmanız ne kadar başarılıysa, oyunun birinci perdedeki en dramatik sahnesinde yapılan komiklikler iğrençlik derecesinde basit ve sıradan ve de gereksiz.

Hikayenin ana rengi ile diğer renklerin serpiştirilme biçimlerinin tonu tutmuyor.

Yanımda oturan,  tiyatrodan benden çok daha iyi anladıkları ve daha çok sevdikleri  belli iki teyzeden biri oyun arasında "Çok uzatmışlar tam kendimi kaptırıyorum, tat almaya başlıyorum pat diye oyundan çekip alıyor birisi beni" dedi.

"Çocuk oyunu olsaymış daha iyiymiş" dedi.

Ve ben: İzlediğim bir şey üzerine hayatımın en keyifsiz, en zevksiz ve en  saçma sapan yazısını yazmak durumda kaldım.

Çünkü ben, yaşadığı anın rengine bürünen bir bukalemunum.


* Herkes herkesle dostmuş gibi.../ Barış Bıçakçı

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP