9 Haziran 2013 Pazar

Benimkinin adı Mayıs

"Üzerinde sahibinin adı olmayan bir hayat yoktur"*






3. milenyumdan bu sabahki!



Sevgili Mayıs,

Günaydın:))


Şahısla konuyu kapattım artık, çünkü sonunda gerilecek olan benim, bugünden sonra gelip yalvarsa bile yerimden kımıldamayacağım ve isterse amcasıyla halledecek işini. Eğer bunu yapmazsam; azıcık kendini zorlaması gereken her durumda benzerini yapacak, bir hedef için mücadele yerine konformizmi seçecek, doğru yerdeki konformizme eyvallah tabii ki, ama buna hayır! Çünkü ben ona git güreşçi ya da başka bir şey ol demiyorum, istediği ve sevdiği bir şeyin yolunu gösterdim, gerekeni yaptım. Tabii ki bunun bir çözüm yolu var, ama bunun için olayı kendi çıkarı için manipüle etmeyip de aklın doğrusunda gidecek bir başka ebeveyne ihtiyaç var.

Gerçi mektuba başlarken bir konuşma yaptım "Ne yapıyorsun bugün?" diye, arkadaşıyla bisiklete bineceklermiş.

"Gelecek misin buraya?" dedim, bakacakmış.

Ben de bakacağım.

Ben en iyisi bu konuyu kenara alıp keyfime bakayım, bundan öte.

Aslında sabah uyandığımdan beri de bakıyorum. Hatta uyandığımda "Ne güzel uyuyorum kaç zamandır ben." bile dedim ve hatta bu sabahki uykumu, ara uyanmalarda hissettiklerimi, rüyamın çeşitliliğini ve sahiciliğini çok sevdim. Her şey yolunda gitti şu ana kadar yani: Idefix'in dergisinde iki güzel dosya okudum, bir kitabı not aldım, şu adı Alper olan yazarın Afili Filintalardan olduğunu ve ana sayfada çıkan yeşil kapaklı, çocuk kahramanlı kitabın ona ait olduğunu öğrendim.

Sonra gidip Salih Usta'dan güzel bir çeşitleme yaptım, ekranı açtım ama posta kutumu sonraya bıraktım:)) Önce olan bitene bir göz atmaya karar verdim. Posta kutusunu sonraya atmamın sebebi de gündemden kaynaklı oluşabilecek tatsız ruh halini yeniden gülümsetmekti sanırım.

Çay eşliğinde atıştırırken; sanırım bunu şundan da yaptım, sanırım değil şu an eminim. Çünkü bir refleks olarak gelişen, benim istem dışı sandığım ama benden evvel aklımın olaya el koyup gayet akıllıca yaptığı bu sıralama o kadar güzel oldu ki: Şu an kendini çok güzel bir tatilde işinin ehli bir tur operatörüne teslim etmiş, ne yapsam ne yapsam telaşlarıyla hiç uğraşmadan istediği her şey gerçekleşmiş, mutlu, mesut, seven bir gezgin tadında hissediyorum.

Bu arada posta kutumu açtığımda çökmeleri beni uyuz eder seviyeye gelen, tüm iyi niyetli direnmelerime rağmen bu halini düzeltmeyen Mozilla ile işimin bittiğini de beyan etmek isterim. En azından mail kutusunun açılacağı ve açık kalacağı durumlarda kendisi devre dışıdır, bundan böyle.

Sabah Kanat Atkaya'nın yazısından önce daha ağır yazarları okumuştum ama Kanat kardeşim "budur" dedirtti ve keyfimi bir kat daha yukarı taşıdı. Araya umutsuzca Yılmaz Özdil'i aldım, başlık kontenjanından, ki iyi ki almışım; sevdim yazıyı içeriğinden kaynaklı olarak. Ama Gülse Birsel işte! Lafları gediğine koymuştu ki "kızım sana söylüyorum" minvalinde okuduğum en güzel yazıydı, sonuçta mizah işte.

Valla tüm o sokakları dolaştığımdan emin olabilirsin, waffle'lara da bakmadım değil, ancak senden bir adım önde olarak zaten biliyordum seveceğini şehri diyebilirim; son iki-üç yıldaki gelişmelerden kaynaklı olarak. Hatta Uğur Mumcu'dan devamla Adalet Parkı istikametine yönlenilse o caddenin, göbekten sonraki bölümünün de hoş çağrışımlara sebep olacağından emin olduğumu söyleyebilirim.

Sanki ben de birazdan kitabımı alıp eylem çocuklarının kamp yaptığı, Deniz Kafe'nin karşısındaki bölgeye gidecek gibi hissediyorum kendimi.

Ben de teşekkür ederim.

Ben de çok özledim.

Seni seviyorum.

 
Görüşmek üzere,
Sevgilerimle

B.


*Nabokov

*Fotoğraf: Bizim mahalledeki köprü, tabii ki L23

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP