16 Mart 2026 Pazartesi
Ya O Arkadaşlarım Olmasaydı?
Anlatmakla bitmez!
Muhteşem bir ekiptik, ve o oranda da özel. Kaç asker vardır, üniformalarını çıkarıp sivil kıyafetleri ile gecelere akma cesaretini gösteren, bilmiyorum. Ve bilhassa gecenin bi yarısı karar verip bulundukları şehirden çıkıp bu satırları yazan kişinin babasından kalan araba ile gece bir başka şehire gitmeyi göze alabilen kaç asker? Elbette yaptıkları, aslında yapamadıkları ile yapmışlar gibi hava atan, geceleri yakıp gittiklerinden söz eden kaç asker?
Daha önce de başka bir yazıda muhtemelen söz ettiğim üzere bir gece, bizim deli dolu, o oranda cesur ve gözü kara 3 asker karar veriyorlar, yakındaki bir şehre kaçacaklar, şehrin adı Çorum, bizim askerlerin birliği ise yazıldığı üzere Amasya! Çorum tarafının komutan şöförü ve muhafızı çok havalı, sözde gözü karalar, geceleri yakıp yıkıyorlar, nerelere gitmiyorlar ki hayal dünyalarında; hava atmaktan da geri durmuyorlar. O halde geliyoruz diyorlar bizim taraf, bir akşam aniden karar verip... Gelin diyorlar ötekiler ve sanıyorlar ki bu askerler nasılsa gelemezler, çok eminler ve aslında haklılar da... Sizce asker aleminde kaç asker gece, üstelik izinsizce, üstelik özel araba ve sivil kıyafetlerle birliklerinden çıkıp bir başka şehire gitmeye cesaret edebilirler?
O gece geliyor, sivil kıyafetler giyiliyor ve yaşça kendilerinden büyük Aziz de son dakikada ve üstelik sorumluluk alarak bu gençlere katılıyor. Bu satırların yazarının babası o askerken ve bir kaç günlükken öldü, genç için büyük bir yıkım! Sırtındaki yük ve sorumluluklar çoğaldı. Ama bu durum içine doğmuştu, babanın erken öleceği ve sırtına binecek sorumluluklar için de hazırdı.
Arkadaşları acıyı dindirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. O artık babanın boşluğunu da doldurmak zorunda olan bir abi. Elbette sorumluluklarının farkında, her seferinde ve yıllar boyunca bu arkadaşlarım olmasa ne yapardım ben diye düşünüyor. Kafayı sıyırmamak mümkün değil. Daha önce de -muhtemelen- yazıldığı üzere küçük kardeş okulu bırakmak zorunda kalan taze bir liseli! Kolej'de öğrenci bir de kız kardeş var. Ve başarıyorlar tüm bu olumsuz koşullara rağmen. Abi bir yanıyla da babanın görevlerini üstlenmiş durumda. Sırtındaki yük ağır ki yıllardır aynı soruyu sorup duruyor kendine, bu arkadaşlarım olmasa ruh halim nasıl olurdu ki acaba? Başarabilir miydim?
Küçük oğlumu ziyarete gidiyoruz, şimdi asker olan o. Ve ne tesadüf ki o da benim tugayımda. Ziyaret bahçesinde oturuyoruz, onun bir asker arkadaşı da bizimle. Elbette amca, ben ve şirketten bir gönüldaş da... Sohbet çok keyifli, 20 ayımı geçirdiğim birliğim artık savaşçı değil, tanklar yok, oysa tankımı son kez öpmeyi ne kadar istemiştim, hevesliydim. Elbette o günler bir film şeridi gibi akıyor zihnimde. Oğlum filinta gibi. İstesem birliğin içine girebilirim, ziyaret bahçesinde kalmayı tercih ediyorum çünkü içeri girsem hayal dünyam hüsrana uğrayacak. Oysa çayları içerken bir yandan geçmişi geçmiş haliyle anlatmak daha güzel. Elim telefona gidiyor ve asker arkadaşlarımı arıyor ve nerede olduğumu söylüyorum. Onlar da gelmeyi düşünüyorlarmış meğerse... O şahane ve gözü kara geçmiş bir film şeridi gibi akıyor gözlerimden... Ve bu fotoğraf, daha doğrusu yamaçtaki evler, benim için çok kıymetli... Yıllardır hep korktum, bir gün yok olurlarsa diye... 45 yıl önce ve elbette askerliğim sayesinde tanışmıştım onlarla ve kimbilir kaç kez önlerinden geçtim ve kimbilir kaç kez korktum yok olurlarsa diye. Şimdi içim rahat, artık hiç eskimeyen dostluğumuzun yılların ötesinde var olan fotoğrafları elimde... Bu kez fotoğraf makinemle onları tanıştırmış olmak çokkk mutlu ediyor beni... Son 15 gündeyiz, muhtemelen, belki son kez belki de iki kez daha birliğimdeyiz, oğlumla aynı Tugay'da askerlik yapmış olmak... artık tanklar ve tankım orada olmasalar da şahane bir şey...
Yemin töreninde buluşmak üzere!
15 Şubat 2026 Pazar
Canlar
Bu yakın tarihteki ikinci buluşmaydı ve erkekler üzerinden gidersek 4 numaralı erkek kuzenin ve pek sevdiğimiz gelinimizin evlerindeydi.
Hımmm dedim henüz masa vakti gelmemişken. Hımmm diye düşündüm bir süre ve ne alsam ne alsam acaba diye düşünürken ben, kitap olsun dedi iç sesim.
Sonra bizim pek yakışıklı gençler için hangi kitaplar olsun diye düşünmeye başladım ve hangi kitaplar tercihimle kısa bir toplantı sonrasında mutabakata varıp, onaylayıp kabul ettik.
Çok yakışıklı ve güzel gençleri olan bir aile olmamız yine gururlandırdı beni. Kendimle de gurur duydum, en büyük erkek çocuk kategorisinde ben vardım artık; ardımda kardeşim. Ve görüntü Kahraman dedem için söylenen sözü hatırlattı birden bana, çünkü liderliği henüz kızlardan biri alamamıştı ama ben ve erkek kardeşimden bir iki kişi sonrasında en büyük genç kızımızın alma ihtimali vardı.
Elbette yola çıkınca ve üç harfli akşamın içine keyifle akarken enn sevdiğim kadına uğradık; yoğun çalışıyordu ve bu nedenle ve son dakika kararıyla gecemize katılamayacaktı.
Hazırlıklarım tamdı, Gürcü şarapları candı, bir de görüntüsü çok hoş, ebadı tek kişilik bir pasta aldım ve kapısına dayandım. Açılan kapının ardından dengemi korumaya çalıştım ki kapıyı açan kadına kaçıncı kere, bir kez daha çok keyifle ve gururla bayıldım.
Dilim bir süre tutuklu kaldı, halime gülüşürken de dilim açıldı. İçim sel oldu aktı, öpüştük ve ben uçar adımlarla arabaya geçip kaptanın yanına oturdum.
İstikamet üç numaralı kuzenin eviydi artık, sevgililer gününde olduğumuz da bilinçteydi. Yakışıklı delikanlılarımıza da gün içinde kitaplar seçilmiş, akşam masasına oturmadan önce de teslim edilmişti ve mutlulukla teşekkür edip sarılmaları da pek keyifliydi. Çok eğlendik, haşarılıklarımızı bir kez daha gururla konuştuk, her bir gencimizin başlangıçlar evresinde oldukları kariyerleri ile yine çok gurur duyduk, bu aileyi gururla ayakta tutmamızın sebepleri, küçüklerimizin göremedikleri Kahraman dedeye ve Babıda'ya selamlarımızı yollayıp, dualarımızı okuduk.
Evet, hiç tartışmasız kusursuz ve geniş bir aileydik. Bu sürekliliğin de asla kesintiye uğramıyacağının inancına bir kez daha keyifle...
ve gururla sarıldık.
Enfes bir sofra pek tatlı, çok sevdiğimiz, gelin demeye dilimizin varmadığı, kardeşlerimizden biri olarak kabul ettiğimiz tam anlamıyla bir hanımefendi, mutfağı şahane ev sahibesi tarafından kurulmuştu.
Aslında kocaman bir hayalim vardı ve aynı zamanda yaman bir çelişki olarak tembelliğim de... Hikâyenin bütüncül gelişimini anlatabilecek son kişi bendim, elbette parça parça olsa da yine de epey bir şeyi satırlara dökmüştüm. Gece tüm bunları düşünürken, başta Kahraman dede ve Babıda olmak üzere elleri öpülesi, boyunlarına sarılınası tüm büyüklerimizi böyle sevgi dolu ve kusursuz bir aile yarattıkları için minnetle andım ve bu duygunun kısmen de benim sayemde, bebesinden enn büyüğüne tüm karakterlerce benimsenip sahiplenilmesinin gururunu bir kez daha yaşadım. Bu enfes, çok keyifli ailenin her yaştan gençlerinin pırıl pırıl gözlerindeki aidiyet duygusunu bir kez daha fark edip satır satır ve yeni baştan ve kaçıncı kere görünce...
Anladım ki bizim sevgililer günlerimiz bir değil bir yılın içindeki 365 gündü!
Eve dönerken ve üç harfli enfes bir hızla akarken kardeşle duygularımız üzerinden akşamı konuştuk, elbette neredeyse bebelikten başlayan haşarılıklarımızı, içimizden birinin boş bir evin çatısında dolaşırken çatının zayıf noktasından içine düşmesini falan... Ve benim liderliğimde oluşmuş çetemizin yapmış olduğu "Apaçiler geldi," sözünü çevre halkına kabul ettiren çılgın, aynı oranda gözü dönmüş haşarılıklarımızın izlerini de sürdük bu enfes akşamda...
4 Şubat 2026 Çarşamba
Sabahın Köründe Bir Fotoğraf Üzerine Tahmin
Acaba diyorum bir yandan da!
Acaba?
Erasmus görmüş şahıs uyanınca soracağım, şu an anlaşıldığı üzere sorma şansım yok.
Yoksa ben bu fotoyu bi yerde gördüm ve beğendim de mi buraya sokuşturmayı düşündüm... desem de yine de duruma net bir yanıt veremiyorum. Tüm bunlara rağmen kareyi çok sevdiğim kesin, üzerine bir dolu satır bile yazabilirim lakin şimdilik serinkanlı durup Polonya yaşamış şahısın uyanmasını bekleyip durumu duruma göre netleştirmeliyim. Şu an benim evdeki Leh şahsın uyanmasını da an itibariyle epeyi beklemem gerekiyor!
Şimdilik,
bu süreçte beynimi tırmalamaya devam edebilirim...
Gün henüz ışımadı, saat 05:14, bense bilgisayarın başına geçeli tahminen yarım saat oldu.
Uyku tutmadı beni, gel sen tut.
Bu ifadeyle nerede rastlaştım bilmiyorum ama çok sevdiğim kesin. Üzerine düşünsem ve ufak bir arama yapsam kesin bulurum ama bırak öyle kalsın diyor içsesim. Fakat tembelim de...
İçimde bir ateş harlanıyor, beni aradan çıkarmayı kesin kafaya koymuş, bana sen şöyle bir kenara çekil dedi ve "uyku tutmadı gel sen tut," üzerine bir araştırma yapmayı düşün dedi. Ben daha çabuk bulabilirim sanki, diyorum, uyku tutmadı kısmını referans olarak önüme koyuyor ve kollarımı sıvıyorum.
Lakin ne yapsam ne etsem de bulamıyorum, yoksa ben mi icat ettim diye düşünüyor, ayaklarımı da yerden kesiyorum fakat henüz emin değilim.
Yoksa diyorum sonra?..
Ve neden bugün ve birden önüme düştü ki diye yeni bir sorgulama içinde buluyorum kendimi. Eğer bunu bir yerde okumadan ben yazdıysam alkışı hak ettiğimi düşünüyorum ama bir kadın elinden çıkmış olmasını daha çok istiyorum.
Yoksa ben,
bu tür durumlar içinde kalıp o türden ve bana yönelmiş cümlelerin tadını çıkarıp hava atmayı mı seviyorum?
Gün henüz uyanmış değil, bir tembel teneke ezanı dinliyor ve ben tembel teneke olarak bir romantizm duvarına çarpmış aklımdan ve de fır dönenler üzerinden araştırmalar yapar haldeyim. Lakin yıllar yıllar eskisi cümleden çok da eminim ama, diyorum. Sonra, bu enfes ifadeyi bünyeme katan kim idiyse; aklıma düşmüş ve merak içinde ve sabahın bu saatinde bir türlü uykuya dönemeyen beni uyandığımda;
işte bu, diyerek uyandırsın istiyorum!
Ne hava atarım ama!
13 Ocak 2026 Salı
Çok Matrak Akşam
Sonra bir an durdum, bu kez ikizi mi acaba dedi içsesim. Tesadüfün böylesine gülümsedim, coşkuyla el salladım, kar yağınca yine buraya gel aynı noktada buluşalım dedim.
Yağmur şiddetliydi, canım bira çekti, sabır dedim ama bünye küser gibi oldu. Kırma dedim ve bir koşu şuracıktaki markete gitsen ne olur ki dedim kendime. Kendim bir kısa süre sonra beni hiçe sayıp hadi dedi, canım çekmişti; yağmurluğumu aldım, mini sırt çantam zaten bizi izlemekteymiş fark ettim, hadi gel sen de dedim ve bir sevinç alkışı koptu. Yalnız dedim, markette her şeye el atmak yok, seçimleri ben yapacağım. Biraz mırıldansalar da mutabakat sağlandı. Bi bira ve iki küçük paket kavrulmuş tuzlu fıstık aldım. Güle oynaya ve hatta yağmurla da güle oynaya ve şakalaşarak eve geldik. Televizyonla yeniden selamlaştım.
O arada çilingiri hazırladım. Televizyonu açtım ve çokk keyifle kış sporlarını izledim, biramı ve fıstıklarımı saldırmadan sakince ve edebiyle yiyip içtim!
Ve hatta üzerlerine bir de futbol maçı izledim.
Sonra kankalarıma hadi dedim şimdi uyuma vakti, herkes yatağına sıçan deliğine dedim ve onlar tekerlemeye yine güldüler. Biraz mırın kırın etseler de maçın bitimiyle birlikte çoktann yataklarına boylu boyunca serildiler...
11 Ocak 2026 Pazar
Siz Yine de Gelin Beni Dinleyin
Yaşanış ve Bloğa Yazılış Tarihi Aralık 2009
Değişen ve gelişen ne?
Dün; farkında mısınız bilmiyorum ama bir toplantıda başbakanımız, güneydoğu başta olmak üzere ülkenin değişik yörelerindeki eylemlerde taş, molotof atan çocukların ıslah edilmesi konusunda dahiyane bir çözüm üretti. Duyarlı ve duygulu insanlarımıza seslendi. Yine en zeki ve en pragmatiğinden çözümü buldu. O çözümü bulunca, benim aklım da en direğinden sapkın fikirlere gark oldu. Anında aklıma düşen Franco İspanya'sının klasik uyku hapı, ideolojiler üzerinden günlük yaşam analizleri yapanların olmazsa olmaz klişesi üç f (fado, futbol, fiesta) oldu...Akıl bu ya, sapınca sapkın yollara, bir de bakınca gündemdeki karmaşaya, iyi niyetinden ve saflığından hiç şüphem olmayan sayın başbakanın entelektüel düzeyinin yetersizliğine kesip cezayı, hiç sosyoloji diye bir bilimin varlığına atıf yapmaksızın; bu çocukların, büyüklerin adına 'düşük yoğunluklu savaş' dedikleri ne idüğü tanımlanamamış bir karmaşa içinde çocuk bile olamamış hallerini düşündüm. Her biri, yoksulluk ve yokluk denen ağacın dallarından düşe kalka heba olmuşken; tıpkı ve senelerce üzerine sözler söylenmiş, kitaplar yazılmış, çözümler aranmış Almanya'da doğan ikinci üçüncü kuşak Türkiyeli çocukların düştüğü durumun aynısını, üstelik de kendi ülkelerinde yaşadıklarını düşündüm. Bir insanın kendi topraklarında ötekileştirilmesinin, yabancılaştırılmasının yarattığı kimlik sorunlarının, küçük yüreklerdeki ağırlığının altından kalkamadım. Bir yandan ergenlik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalan bu çocukların, hiç çocuk olamama hallerinden bakarak, her şeyi kader olarak adlandıran büyüklerin vurdumduymaz siyasetlerine ve o siyasetlerin empati yoksunu basit ve faşizan çözümlerine kızdım.
Bu kızgınlığa alaycı bir bakış yükleyip şöyle bir göz attım yaşama. En kenarından mahallelerin en ücralarında dolaştırdım aklımı. O aklım gördü ki, bu ülkede bir çocuğun en kolay ulaşabileceği şey top. En ücra bakkalda fiyatı iki ekmek parasını geçmeyecek fiyata plastik toplar görmek olası. Ve bu ülkenin her sokağında, en ücra çayırında, en piknik alanında, en okul bahçesinde, evinin odasında top peşinde koşan çocuklar görmek en sıradan olgu... Televizyon ekranlarında, yazılı basının sayfalarında tonlarca top üzerine yazı, söz, fotoğraf ve gündem var. Sonra düşündüm ki; onca topa rağmen bu ülkenin başbakanının kastettiği toptan yetişmiş bir adam çıkamamış bu ülkeden dünya arenasına... Ama baktım ki bir de; yazın dünyasından, bilimden, müzikten, resimden bir sürü insan sunmuş bu ülke... Hatta her ne kadar kendisi ve ödülü tartışılsa da nobel ödülü almış bir yazarımız bile varmış. Ödül üzerine ödüller alan filmlerimizi yazmıyorum bile...
Kısacık bir yazı planlamışken yine sözü fazlasıyla uzattım farkındayım. Niyetim bir paragraflık bir yazıda bir öneri paylaşmaktı. Yazıya o niyetle başlamıştım. Sözüm ona, başbakanın ''bu çocukların elinden taşları alıp yerine top verelim'' cümlesinden hareketle, hazır yılbaşı gelmişken ve sevdiklerinize hediye de alacakken diye başlayan, çocuklara kitap alın diye devam eden ve bunu düşünenlere bir seçenek olması açısından bir kitap önerisini içinde barındıran 'parodi' tadında bir yazı hevesiyle başlayıp kervanı yolda dizmeye kalkınca ortaya çıkan yazı; üzgünüm ki bu oldu.
Bu ülkede ne yazık ki bazen gülmek isterken bile insan takılıp kalıyor hüznün oltasına bir şekilde; hele çocuklar söz konusu olunca...
Son sözüm şudur efendim: Siz gelin başbakanı dinlemeyin beni dinleyin, bu yılbaşında bir çocuğa iz olun. Ona bir kitap alın. Eğer aklınızda bir kitap adı yoksa; belki daha önce de okuduğunuz BİR ÇOCUĞUN YAŞAMINA DOKUNMAK İSTERSENİZ; ONA BU KİTABI ALIN başlıklı yazımdaki önerime kulak verin.
Görsel: La Loba
Galeri : DeviantART
19 Aralık 2025 Cuma
Uyanış
Üzerindeki reçineleri temizleme gayretinde savrulan bir dünya insanıydım.
Bir bankı gözüme kestiriyor, bacaklarımı kayaların üzerinden denize uzatıyor, cebimden çıkardığım kitabımı açıyor, kısa bir sürede kapatıyor, dalgaları izliyor, yeniden yürümeye başlıyordum. Yemek yemeye niyetlendim vazgeçtim. Uçak tepemden geçti bu kez ona sarıldım ve izlemeye başladım ki o alçalma sürecindeydi. Önce doğrudan denize doğru uzadı, şimdi sağa kıvrılacaksın ve alçalmaya başlayacaksın diye mesaj yolladım. Sonra ben de kalktım ve ona paralel biçimde alçalmaya başladım. Sonra bir markete girip gofretler aldım. Çıktığımda eğitim uçuşunda olan helikoptere rastladım ve onunla da sohbete başladık ki sıkıldım ve selam çakıp yoluma devam ettim.
Ne yapsam ne etsem olmuyordu. İkinci gün de benzer şekilde devam etti. Ve kalemi kırmaya karar verdim, birden cesaretlendim. Silahlarımı kullandım ve gece güzel bir uyku çektim,
yarım yamalak da olsa!
Devrim için erken kalktım. Gün ışımamıştı. Balık tutan bir iki kişi iskelede vardı. Selamlaştık, kısa sohbetler ettik, deniz de küstahtı anladım, henüz balık tutamamışlardı düzeni kurmuş olsalar da iki kişi...
Allahtan fotoğraflar için uygun zaman gelmişti. Gökyüzündeki şov muhteşemdi. Enfes bir müzik kulaklarımdan ruhuma iniyordu. Dirilmiştim ve çekimler sonrası kendime ziyafet çekmeye karar vermiştim. Tüm fotoğrafları iskelenin üzerinden çektim. Ama önce çekeceğim açıya karar verdim; ben de denizin içindeymişim gibi olsun istedim.
Tak tak.. iki poz!
Sonra sayıyı çoğalttım, sabrettim ve istediğim fotoğrafları zamanı da ayarlayarak, günü gündüze yaklaştırarak, istediğim tatta oluşturdum, sevindim güldüm. Ama günün rengi ve günün ışığa kavuşma çabası muhteşemdi.
İçten içe kendimi de alkışladım...
Mutluydum, dirildim ve içimdeki çapaklardan da kurtuldum, ben bendim artık. Son iki günün üzerime boca ettikleri el ayak çekmeye başlamışlardı. Kovalamaya gerek duymadım, kendi hallerine bıraktım.
Sonra keyifle toparlandım. Balık tutan arkadaşlara rastgele dedim ki an itibariyle balık yoktu, dua edeceğim dedim, gülüştük vedalaştık. Keyifliydim, fotoğraflardan istediğim sonuçları almıştım. Yazıya yerleştirmediklerim için dedim ki: Çocuklar bunlar yazı için belli bir saate göre çekilmiş tadımlıklar. Farkındaysanız günü ışıttık, renk farklılıklarını tattık. Şimdi sıra en sevdiğimiz mekânlardan birinde enfes böreklerin tadını çıkarmada, artık kafamız da parlak, ruhumuz şenlendi araz çıkaranın poposuna da tekmeyi bastık...
da dedim.
Ve az önce hayatımda ilk kez olan bi dangalaklıkla uzun zamandır aramadığım enn sevdiğim kadını aradım, onun geri dönüşü ve enfes sesi ve sözcükleriyle birlikte bir kez daha dünyaya döndüm.
Şimdi iki beni karşıma alacak ve çocuklar neydi bu olup biten diye elbette hesap sormayacağım,
çünkü anda olduğu gibi ben de kendi halime çok ama çokk güleceğim!
15 Aralık 2025 Pazartesi
İki Yaka Bir Araya Gelir
Mekân gönlümüzde yer tutanlardandı ve ilk kurulduğu yerinden kopmuş, yıllar yıllar sonra bizim mahallede, yürüme mesafesinde, denizin kokusunun hissedildiği bir yerde, hoş ve katlı bi binada yerleşmişti. Tıfıl yıllarda tıfıl arkadaşlarla gidilmiş hallerini de hatırlatıyordu; o masalardan eksilmiş arkadaşları da... Ve yeri değişmiş olsa da bizim dibimize ulaşmıştı, şahaneydi.
Bi sonraki akşam için hayal kuruyordum. Olur da o akşama yetişmezse diye, olacağı güne de kabuldüm.
Geçmiş yıllar öncede, yaş en çılgın yıllarındayken, o masada geçen anlar akıyordu; eski bir sevgili ısrarla kafatasımı delip beynime, oradan da kalbime inme çabaları içindeydi. Gülümsüyordum. Onu son buluşmamızın akşamında evine bıraktığımda sona geldiğimizi fark etmişti, bir umut kurduğu son cümlesi beynimin içinde çınlıyordu. Onu kırmak da istemiyordum ama sonrası olmazdı olamazdı. Sonuçta kapıdan döndüğümde o son öpücüğün vedam olduğunu anlamıştı. Tüm haklılığıma rağmen kırmışmıydım, evet. Daha sakin daha saygılı bi veda ila elveda diyebilirdim.
Demedim!
Otobüs garındaydım, o yoldan gelmişti, bir masada buluşmuştuk, sanayi sitesinin bizim işyerinin dibine bi kaç metre uzağında bir masadaydık. Yemek yedik, nasıl bir ruh haliyse ve elbette çocukluk etkisi ile ve soğukkanlılıkla buraya kadar diyebildim. O bi süre sonra şehrine döndü, yıllar sonra yılın öğretmeni olduğunu gördüm bi gazete haberinde; tesadüfen.
Olgun bi kadının güzelliği vardı bedeninde...
Enfes bir akşam, tam rakı masalık. Enn sevdiğim kadın şehir dışından dönemedi. Masa üzgün, olsun dedi ve ekledi; bir başka akşam için bekliyorum.
Bazı kıymetli ilişkilerin ve anıların bir zaman diliminde şak diye ortaya çıkmasını seviyorum. Çoğu zaman saklıdalar, hiç ses etmiyor, parmak ucu adımlarla yürüyorum. Tetiklendikleri anlarda bir zaman şeridi şırıl şırıl akıyor zihnimden, anılar dokunacağım kadar yakın oluyorlar bana. Boşa geçirilmiş bir hayatın esiri olmadığıma seviniyorum. Kırdığım kalplerde bile yerimin özel olduğunu biliyorum, ama ben de o unutulmaz anların, anıların kıymetini biliyor haklarını teslim ediyorum. Bir yerde otursak o günleri o günlerin kahramanları ile konuşsak diye hayal ediyorum.
Aslında yazacağım yazı ve fotoğraflar güne dairdi, şu anki içerikle hiçbir bağı yoktu, geçmişe ayrılmış bi yer de yoktu. Yürürken herşey kendiliğinden oluştu. Daha çok fotoğraf koyacak onlar üzerinden bugünü ve çevreyi anlatacaktım. Fakat anladım ki yazarken iç sesleri ve duyguları hiçbir şekilde klavyeye hissettirmemek gerekiyormuş,
ve kendi haline bırakmamak da...
Olsun dedim sonra, bu da böyle bi yazı işte, kumandayı kalbim ve parmaklarım ele almış bana da anlatacak bi şey kalmamış!
2 Aralık 2025 Salı
Çocuklarımla Bir Günbatımı Rüyası
Bir önceki akşam pek tatlı ve girişken kızımızın doğum gününü enfes bir mekânda, ailemizin diğer gençlerinin katılımıyla ve keyifle kutladık, gecenin sponsoru şahane bir adamdı; amca yani...
Keyifliyim, pazar günlerini de sevenlerdenim. Evden çıkıyorum, güzel şehrimizin uzun plajlarının ve enfes denizinin kenarından usulca geçiyoruz. Bildiğim pastanenin bildiğim ama daha önce hiç gitmediğim, güzel kızımın da daha önce çalıştığı sakin ve sessiz manzaralı şubelerinden birine doğru, deniz boyunca -çok hoş kelimeleri dilimizden dökerek- gidiyoruz. Dizi dizi plajların önünden güzel güzel cümlelerle ve neşeyle akıp geçiyoruz. Sanırım ben güzel kızımın girişken, atak, güler yüzlü, çalışkan ve yürekli halini yaş evrelerini de gözeterek pek seviyorum. Deniz esintili hoş mekâna varıyor ve hoş masalarından birine oturuyoruz. Önce kahve siparişi veriyor sonra kahveye enfes ve kremalı pastalarını ilave ediyor ve keyifli bir sohbetin kapılarını da ardına kadar açıyoruz.
O sırada bir gün önce çektiğim fotoğraflar aklıma düşüyor. Fikrim hemen topa giriyor ve bu taze fotoğrafları yazında kullanmalısın diyor. Hem aynı denizin uzantılarında bir yaşam diyerek beni bünyemin diğer paydaşları ile birlikte uyarıyorlar. Öneri aklıma yatıyor ve fotoğrafları kullanmaya karar veriyorum.
Tatlı kızım okuluna dönecek, ondaki özgüvene bayılıyorum. Bugünümüz çok güzel, sonramız için bir fikir yürütmek istemiyorum. Önümüzde bir süreç var ve şimdi tadını çıkarma zamanı. Sohbet gittikçe gelişiyor, zaman bize yetişemiyor. Kulaklarını bize dikmiş olduğunu fark ediyor, zamana çaktırmıyor bu keyifli sürecin tadını çıkarıyorum. Sonra toparlanıyoruz; şimdi bizim mahalledeyiz ve küçük kardeşin evinde. Otomobil yarışlarını izlerken sohbeti güle oynaya ve keyifle çoğaltıyoruz. Konuya kısa da olsa askerlik giriyor ve anılar da peşisıra dökülüyor. Kokteyller kardeşten, deneyseller ve sürücüye yasak çünkü o kızımızı evine bırakacak.
Zaman hızla akıyor yine, vakit geliyor ve o tekerleme bir güzel akşamın finalinde yine dile geliyor.
Herkes evine sıçan deliğine...
Ben bu satırları sabah erkeninde yazarken de pek tatlı kızım yeni yaşıyla birlikte otobüste ve okuluna doğru yol alıyor...
O'nu çok sevdik,
ve seviyoruz...
Sınavlarında başarılar diliyoruz!
24 Kasım 2025 Pazartesi
Biz Biraz Olsa da Büyüdük mü Acaba?
sabah kahvaltısı planlanmış!
Bu da işime geliyor çünkü hava tam anlamıyla yaz tadında, ben sabah kahvaltıya katılacağım çünkü yeni başkan sınıf ve sıra arkadaşım!
Velhasıl istikamet Şehir Kulübü!
Hazırlanıyorum, okula ve pazar gününe yakışır, spor bir giyim tercih ediyorum. Sonrası için bir planımız var, enn sevdiğim kadınla konuşuyor, anlaşıyor ve mutabık kalıyoruz. Benim okul buluşmamın ardından ve gün ikindiye yol almaya başlarken onunla buluşacağız.
Çok keyifli okul buluşmasının ardından usul usul dağılıyoruz, heybelerimiz doldu, çok eğlendik, geçmişi yad ettik, sohbetlerimiz senfoni tadında bir lezzet içerdiler ve son sarılıp öpüşmelerin ardından dağıldık.
Oysa benim için gün yeni başlıyordu.
Enn sevdiğim kadınla mekân seçiminde mutabıkız, bu güzel ve güneşli günde istikamet elbette Çarşambalılar Lokali olmalıydı. Enn sevdiğim kadın otobüsle gelmeyi tercih etmişti ki bu da bana şehir içinde bir kaç tur atma fırsatı veriyordu. Son turumda yönü lokale çevirdim, ağır adımlarla, şımarık bir çocuk tadında mekâna vardım.
Kenar masalardan ve miss kokulu olanlardan birinin altında oturdum.
Masa açmadılar, çünkü kiminle buluşacağımı ve hangi masada oturacağımızı en iyi onlar biliyorlardı. Hava tam anlamıyla missti ve çiçek kokuyordu. Zaman biraz uzamıştı, aslında uzayan zaman değildi de içimdeki heyecandı... Onu bir an önce görmek istiyordum sanırım, ve sarılıp öpmek.
Yerimde duramıyordum, gözüm onun gireceğinden emin olduğum bahçe kapısındaydı, yine de dayanamadım ve aradım. Varmasına az kalmıştı. O demir kapıdan süzülürken içim zıp zıp zıplamaya başladı. Ayaklandım, sarıldım ve her zamanki masamıza doğru yöneldik.
Ekranda maç vardı, spor severler yerlerini almışlardı. Bu hal görsel olarak da sevimliydi. Arka masamıza bir kadın grubu geldi, şahaneydiler; muhtemelen beyler maç alanındaki masalara şutlanmıştı; ablaların her biri genç kız tadındaydı. Meze seçimlerimizi enn sevdiğim kadın yaptı, buz gibi 35'lik rakı, masadaki yerini aldı lakin ben yine ve hâlâ gözümü ondan alamıyordum. İlerleyen zamanlardaki sohbet, iyice çözülen dilimden akanlar, rakının muhteşem eşlikçiliği ile sürekli gelişen keyifler... ve istenen bir 35'lik daha...
İçimde bi uzman türemişti, sanki yaşadığımız keyfi kategorize etme çabası içindeydi, gülüyordum, kendi haline bıraktım.
Gece ne kadar güzel akıyordu ve ben artık hiç şaşırmıyordum lakin bu muhteşem anları yazıya dökebilecek beni de bulamıyordum. Oysa yıllardır aynı kadınla aynı aşkı yaşıyordum, biraz rutine döner ve aynıyla benzeşir, benzeşiriz sanıyordum. Oysa her seferinde ilk akşamlarını yaşayan bir çift görüyordum.
Son trene yanaşma vakti gelmişti, kalktılar ve yokuşu inmeye başladılar. Birlikte yürüyorduk fakat ben arkamızdan yürüyen bir gözlemci olduğunu da farketmiştim. Çünkü o kişi yine de yaşadığı anları, geçirgen duyguları anlatmayı pek de beceremiyordu.
Tren geldi, bindiler, arkalarından baktım, hâlâ derin, eğlenceli ve mutlu bi anın tadını çıkarıyorlardı. Gülüyorlardı ve sanırım;
her geçen dakika birbirlerini daha çok seviyorlardı!
20 Kasım 2025 Perşembe
Yaz Tadında Bir Sonbahar Akşamı
... iç sesimle.
Yöresel ifadeleri yaşatmak ve öğretmek gerek, yeni nesile.
Söz yüzükleri parmaklarında, gecenin bitimine yakın bir zamanda artık baba demek istiyor ve bunu kullanacağını ifade ediyor tatlı kız.
Bir fikir beyan etmiyorum.
Masa mezelerle donanıyor. Manzaramız deniz, mekân sakin, müzik güzel.
Mahalle bizim, ev biraz biraz ötede. Masa çok keyifli, sohbet kaynaktan şırıl şırıl akan su gibi.
Zamanın kumandası bizde, sakin bir dere gibi akıyor akşam.
Kelimeler güzel, cümleler şık, gelmiş geçmiş masada. Her ne kadar fikirde olan marka rakılar, mesela Kulüp olmasa da... Sevilenlerden bir 35'likle açıyoruz geceyi.
Zaman bende diyor gece, şüpheniz olmasın, akacağım yavaş yavaş.
Pazar akşamı sakin, iskele ışıl ışıl.
Mekânda akşam sakini bir kaç masa ve adap bilir insanlar.
Muhteşem bir gökyüzü, sakin bi deniz.
Çok özel de bir anlam ve enfes de bir hikâye var masada, şahane.
Enn Sevdiğim Kadın'la yemeğe çıktığımız ilk gün; gündüz rakısı, gün aydın, deniz muhteşem, ince bir yağmur, mevsim sonbahar, deniz sakin mekân kimsesiz, karşımda enfes bi kadın; ilişkinin hiç bitmeyecek tatlı anları. Sözcüklerimizin buluşması anlatılabilir gibi değil. O an yılların nasıl pozisyon aldığını ve her bir günü hatırlıyorum, aslında hiç unutmuyorum. Coğrafyanın o anını, akşamın ruhları tetikleyen saatlerini, üzerindeki kıyafetlerini tek tek yazabilirim. İnce bir yağmurun altında enfes bir sonbahar gününde onun sözlerinde yok olmak olağanüstü güzeldi. Yılların içinden gelip geçerken biz, yılların biz için uzun ve enfes hikâyeler yazacağını bilmiyoruz henüz. Süreci masadaki gençler de tahayyül edemiyorlar. Masamızdaki bahsi çokça geçen kadınla henüz tanışmadı genç kızımız,
eğer yanlış hatırlamıyorsam...
Pek tatlı genç kız geceye kayıt düşecek fotoğraf için hazır, üçümüzün içinde olduğu üç poz çekiyor. Enn sevdiğim kadın festivalde... Şu an dönmüş durumda. Bu masanın kalabalık bir tekrarı olacak elbette, ama öncelikle kızımızın okuluna dönmesi gerekiyor.
Gece topraktan yeni çıkan bir kaynak gibi akıyor, rakının keyfi yerinde... Tam da o sırada ben artık baba demek istiyorum diyor bir ses, boşluk bırakmadan bir ilave yapıyor ve altını kalın kalın çiziyor!
Baba...
İkinci 35'lik masada, deniz şarkı söylüyor. Sohbet güçlü ve keyifli... Birlikte bu masada bir fotoğrafımız olmalı diyor gençler...
Pek tatlı genç kız ayakta, telefonunun kadrajı ayarda, gülümseniyor ve andan bi görüntü hayata kaydoluyor. Ama sohbet...
Muhteşem.
Bir kitabı olmalı bu akşamın.
Bir genç kız, çok tatlı, girgin, artık baba demek için kararlı, amca ifadeleri ikiden bire düştü, kardeş masada değil, amca yani; bir düğüne katılmak zorundaydı ve henüz masaya oturulmamışken ve evden yeni çıkılmışken, bahçe kapısından taze ayrılmışken o köşeyi döndü ve yola koyuldu. Bizse deniz ile sohbet ede ede sevdiğimiz mekâna varmış idik... Akşamsa elinden geleni yapıyordu, zamanı şahane kullanmış, masanın ve akşamın keyfini adeta damıtmış idi... Muhtemel ki yaşamın enn güzel akşamlarından birinde enfes bir masada güzel müziklerin çaldığı bir mekânda güleryüzlü ve mutlu şarkılar söylemişti hayat.
Son yudumlar bitti, iki 35'liğin hakkı verildi, zaman dolu dolu ve su gibi aktı. Oğlumuz, kızımızı -yürüyerek- evine bırakmak üzere hazırlandı. Vedalaşıldı, bir ses baba demek istiyorumun ilk adımını attı.
Ve çok tatlı ama çok tatlı festival kızı festivalden dönüş yolundaydı, döndü, telefonla uzun uzun konuşuldu, muhteşem bir konser başlamak üzereydi!
Trense bize doğru yanaşmaktaydı, en sevilen kadın çok keyifli ve pırıl pırıldı, evine vardı, yavru kedilere masallar okuyup, besleyip uyutmadan da kapısını açıp evinden içeri girmedi. Taa ki benim telefonum çaldıktan yarım saat sonraya kadar...
O sohbette çookkkkk güzeldi...
Çookkkkk ama!
29 Ekim 2025 Çarşamba
Nakarat- Maviye Bayılmak
Bu notlar hayal dünyamda ciltlendi hep.
Seyahati seviyorum,
tıfılken beni tutabilene helal olsun diyordum,
hayal ülkelerim vardı görmeyi istediğim...
ama zaman geçtikçe gördüm ki ben bunların hepsine gitmişim -sanki- dedim.
Tıfıllığıma rağmen öyle anlatıyordum ki kesin gitmiş bu çocuk dedirtiyordum.
Sonra,
baba erken gidince ben büyüdüm birden,
yolculukları yine sevdim, gittiğim her yeri ne olursa olsun sevdim, daha doğrusu başkalarının sevmeyeceği, fark etmediği yerler ile çok iyi arkadaş oldum;
onların da beni sevdiklerini gördüm.
O sevilerdeki ortaklaşmalarımız şahaneydi.
Bir fark ettim ki çok yaşamış, çok görmüşüm;
artık gittiğim ya da gideceğim yerlerin çok önemi kalmamış bende onu fark ettim...
Ben istersem, gittiğim sıradan bir yerde bile kimselerin göremediği güzellikleri görüyor, anında da kanka olabiliyordum.
Erken büyüdüm!
Şimdilerde yeniden çocuğum,
bu kez tecübelerim de var. Tüm o yerlerle
bebelikten arkadaşmışız da ben farkında değilmişim. Baba sağ iken ama, çok biriktirmişim...
ama çok!
Tam da bu nedenle aynı sokaklarda yürüyüp farklı hikayeler ve tatlar bulabiliyorum. Şu an bilmiyorum,
o gün gelince ne olur onu da bilmiyorum.
Bürokratik işlemler artık benlik değil, yine de zaman ne der, ne gösterir,
şu an onu da bilmiyorum;
belki biliyor görmezden geliyorum.
Negatifle kankalığa daha yakınım sanki...
Yerlerden çok yolculuğun tadını ve vardığım yerin arkadaşlığını seviyorum ben,
o nedenle bana her yer güzel,
uzak yollarla işim yok,
yolculuğun sade ve tarafımdan çoğaltılmış, kalabalık tadı bana yetiyor sanki...
Ve gerçeği hiçbir zaman hayalin güzelliğinin önüne geçemiyor!
Bu yazı için sevgili Evren'e teşekkür, onun bir yazıma yazdığı yoruma verdiğim yanıttan evirdim çünkü bu yazıyı, ve ayrıca bu sabah gökyüzü bana muhteşem danslar sundu, ortalık sakindi ve kimseler göremedi bu emsalsiz şovu! Ayrıca iki fotoğrafta da varolan anın güzelliğini kayda düşmem için çok destek oldular bulutlar... ve tez zamanda da yok oldular. Bu karşılaşmalara bayılıyorum, denizin, bulutların, bizden bu kadar diyerek ve selam çakarak yok olmalarını seyretmek de muhteşem!
4 Ekim 2025 Cumartesi
Yaşamak
Sırt çantamın içine bir iki şey atıyorum. Evden çıkarken ve binanın çıkış kapısını açtığımda mini mini kedi yavruları ile karşılaşıyorum. Yemek kapları silinip süpürülmüş. Afiyet olsun. Şimdi oyun zamanı. Hoşçakalın, görüşmek üzere diyor yola revan oluyorum. Hedefim batı yönü. Acaba mekânlardan birinde oturup kahve içsem mi diyorum. Sonra aynı kahveyi kendim yaparsam çok kâr ediyorum diye düşünüyorum. Ve kahveden vazgeçiyorum. Uzun bir yürüyüşün sahil boyunca tadını çıkarıyorum. Dönüş hazırlıkları içindeyim, eve doğru yürümeye başlıyorum. Deniz muhteşem. Nerede takılsam ve bir şeyler atıştırsam diye düşünüyorum. Ve bir gün enn sevdiğim kadınla şu mekânda rakı içsek diye aklımdan geçiriyorum. Mekânla ilgili bir fikrim yok. Bir ara sokağa döndüğümde görmüştüm kendisini. Denize dikey inen bir sokak; sahile bir kaç adım. En sevdiğimiz ve bira için gittiğimiz mekânlardan biri ile sırt sırta.
Dönüş yolunda Niyazi Abi'ye rastlıyorum. Oltalar çeşit çeşit, kendini balık tutmaya arz eylemiş, evine yakın, emekliliğinin tadını çıkarıyor. Açık denizdeki bulutlar muhteşem. Yazıda kullandığım fotoğraf o güne ait değil, şu an çektiğim fotoğraflarsa enfes bir renk cümbüşü, bulutlarla muhteşemler. Onları başka bir yazıda kullanmayı düşünüyorum. Niyazi Abi ile vedalaşıyorum. Bir iki gün önce ortaokul arkadaşımla rastlaşmıştık. Şu seyirlik BMW'si olanla yani. Bloga fotoğraflarını koymuştum hani... Uzun konuşuyoruz. Tur vapurlarına bakıyorum bir yandan; yürümeye başlayıp da Oktay'la vedalaştıktan sonra...
Gürsel'i ziyarete gidiyoruz bir iki gün sonra, ilkokul arkadaşlarıyız, kızlarla telefon bağlantısı yapıyoruz. Sohbet nefis, o kadar yıl sonra aramızdaki bağın ve sevginin yüceliğini koruyor olması muhteşem diye düşünüyorum.
Mahalleme vardım, bizim köşedeki midyeciye takılıyorum, onla da memleket hallerine dalış, aynı zamanda akan hayata bakış, keyif bizim coğrafyaya düşmüş sanki, insanlar da siyasetin ve ekonominin geldiği noktayı silip atmışlar hayatlarından,
kısa bir an için olsa da.
Bugün midye satışları iyi, abinin dünkü umutsuzluğu terk etmiş gözlerini. O gözlerin gülüşleri bugün muhteşem. Etkim olduğu için sevinçliyim. Hayat herkes için zor ama bu zoru kısa anlığına olsa da umutlarına yükledi şimdi; onu gülücükleri ile görmek, insanı yeşertiyor sanki.
Fikrim hafta sonunda bir rakı masası diyor ve iki gündür beni dürtüyor. Aklımda enn sevdiğim kadın olsa da bugün ya da yarın o masada tek oturmayı bile düşünebilirim. Çünkü kendimle karşılıklı içmek de bu türden havaların olduğu günlere pek yakışıyor.
Aslında günün finalinde Palmiye Kafe'deyim, bu akşam kendimi dibine kadar şımartma fikrindeyim. Bir fincan çay ve üzeri limon kremalı, üçgen kesim bir dilim buzdolabından çıkmış enfes görünümlü pasta ile bir fincan çay siparişi veriyorum. Masama bakan kızı çok beğeniyorum, gördüğüm enn güler yüzlü ve sıcak garson diyebilirim. Georgi Gospodinov'un Doğal Roman'ına kaldığım yerden devam ediyorum. Sonrasında niyetim; günü çok özel bir dondurmacıda ve gecenin yıldızları altında hayaller kurarak, renkli dondurma toplarını tek tek ve şımarıkça tüketerek tamamlamak...
Yazı boyunca O'ndan söz etmediğimi kim söylüyor bilmiyorum. Tamam bugün tek takılıyorum... ama bünyemin her santimetrekaresinde hep O var, bunu kendime ve okura -belki- hissetirememiş olsam da O var, seziyorum!
27 Eylül 2025 Cumartesi
Toplantı
Palmiye Kafe
Sabahın en sakin saatinde fırından dumanı üzerinde ekmekler, cami avlusundaki minik dükkândan da poğaçalar aldım; elbette bir de içi tahin dokunuşlu enfes bir açma. Bugün önemli bir gün, akşam telefonuma bir mesaj düştü, aynı mahallede büyüdüğümüz sınıf başkanımdan; şimdi ilkokuldayız. Benim eve yakın deniz kenarında bir mekânda toplaşacağız. Çok uzun zamandır görmediğim, artık başka şehirde yaşayan gözü kara ve eylemci bir arkadaşım bizimle. Organizasyonu yapan da her zaman olduğu gibi ilkokuldaki sınıf başkanımız. Kendisi bu işleri çok gönülden yapıyor ve O bizi bir araya getirmese sanki biz yokuz.
Şu an çalışma masamdan coşkun denize bakıyorum; zaman yine evriliyor. İlkokul öğretmenimizi, Gülseren Kaya'yı bir kez daha anmadan geçemiyorum. Çünkü bizi yontan, her birimizden emsali bulunmaz biblolar çıkaran kişi O. Deniz müthiş, yükselen dalgaların üzerinde sörf yapan köpükler muhteşem. Gün kış tadında, güneş saklı. Ben ilkokul sınıfımda sıraları dolaşıyorum. Biraz sonra görevli arkadaşlarımız sıcacık süt güğümlerini getirecekler, poğaçalar fırından yeni çıktı. Miss gibi kokuyorlar. Yazıyı burada kesmeye karar veriyorum, uzun bir yazı olmasını istemiyorum; çünkü şu an geçmişteyim ve o günlerin tadını çıkarıyorum. Elimdeki işleri en azından öğle sonrasına kadar savsaklamış durumdayım. Bir korkum var derinimde, bu hava şartlarında iptal olur diye toplantı...
Bana bir nefes mesafede mekân, işim kolay, lakin bakıp göreceğiz, hava şartları engel olabilecek mi hiç bitmeyen arkadaşlığımıza...
Mini mini birler tadında yürüyorum. Fotoğraf makinem yanımda ama onu kullanmak istemiyorum, bugünü anlatmaya tek fotoğraf yeter diye düşünüyorum. Başkanımla sık görüşebiliyor olsak da Uğur'la çok uzun zaman oldu görüşmeyeli, Palmiye Kafe'ye yaklaşıyorum, buluşma saatinin son bir dakikası. Endişem var, ya tanıyamazsam diye! Kapıdan giriyor yola bakan masalardan en dipte olana oturuyorum. O sırada biri geçiyor kocaman camın önünden, biraz kilo almış olsa da bu Uğur, aynı mahallenin çocuğuyuz, tanımasan çok ayıp olurdu diyor içsesim, o mekâna kıvrılıyor, kendisi uzun zamandır şehrimde oturmuyor.
Mihrap yerinde, biraz kilo almış olsa da... Elbette kucaklaşmaca, Hüseyin başkanım benim soluma oturuyor, ikimizin cephesi de Uğur'a dönük. Mini mini birler bugün için tamamlandı. Sohbet koyu, lise yılları önde, serde devrimcilik var. Ortak anılar masaya seriliyor. Öyküler tadından yenmiyor. Başkanım Gürsel'i arıyor, onu telefonda yormak istemiyoruz, selamlarımızı Hüseyin Başkan yolluyor. Sonra laf lafı açıyor. Gelmişimiz geçmişimiz masada. Her şey başkanımızın telefonunda, çokkk uzun zamandır görmediğim kız arkadaşlarım var, Hüseyin başkanın telefonundan bakıyorum, yolda görsem kesinlikle tanımazdım diyorum. İnsan ezberinde olan karakterlerinin yeni hallerini çoookkkk uzun zaman sonra görünce tuhaf oluyor, oysa Hüseyin Başkan'ın böyle bir sorunu yok, o bağlantıyı yıllardır kopartmıyor. Ben ilkel bir telefon kullanıcısı olduğum için telefonun derinlerine dalıp cevherler çıkarabilen sonra onları da saklayan biri değilim, bu belki de iyi bir durum; şu an tüm kız arkadaşlarımızın içlerindeki genç kızı yok etmedikleri enn son hallerini görebiliyorum, onlarla gurur duyuyorum.
Sonra dedikodu yapıyoruz elbette, sokakta görsem kesin tanıyamazdım diyorum ve bu halin Hüseyin Başkan'ın sayesinde ortadan kalkmasına seviniyorum. Bu yetişkin kadınlar benim için artık, çok iyi yetiştirilmiş, yetişmiş ama ruhlarını yitirmemiş hep genç ve şahane kadınlar.
Çokkk uzun kalıyoruz, masadan kalkmaya niyetimiz yok, öyle güzel konuların, anların, insanların içinden geçiyoruz ki gün yetmez filmin sonuna varmaya. Aşk mevzusuna hiç girmiyoruz, sanırım bunu özellikle yapıyoruz çünkü her birimizin hayatı kimler geldi kimler geçti şeklinde... ama içimizde bir burukluk yok mu? Bu duygu ilkokulda erkekler bir arada oynarken kızları oyunlara almamak üzerine, oysa sınıfta ve bahçede yürürken, top oynarken, farklı, tatlı sözü olan çocuklar da bizdik.
Dışarı çıktığımızda kendimi zaman tünelinden geçmiş gibi hissediyorum. Zihnim boşalıyor ve tüm o anları, çocukluğu başımdan aşağıya boca ediyor. Güzel kızların artık güzel genç kadınlar olduğunu görmek beni çok sevindiriyor, yıllar sonra bu güzel kalpli kadınları görmek başlangıçta beni şaşırtmış olsa da hissediyorum artık: Bunlar benim güzelliklerinden hiçbir şey yitirmemiş iyi kalpli arkadaşlarım. Tüm bu süreçte bir umudu da yeşertiyor bünyem. Keşke diyorum, şu hayattan göçmeden biraraya gelebilsek; çünkü fotoğraflar arkadaşlarımı artık hayal olmaktan çıkarmış durumda. Ortak yaşanmışlıklarımız sınıfımızın ziftli tahtalarının kokusunu hissetmek kadar yakın bana ve çok hoş. Ve sanırım ben, tüm arkadaşlarım içinde en çok ilkokul arkadaşlarımla geçirdiğim ve sonrasında uzak kaldığım sınıf arkadaşlarımı ve onlarla geçirilen zamanları özlüyorum. En çok güven duygusunu onlarla yaşadığımı ve biriktirdiğimi hissediyorum. Tüm arkadaşlarımı koşulsuz seviyorum ve onlarla aynı sınıfta okumuş olmanın hayatın bana sunduğu enn büyük şanslardan biri olduğunu biliyorum.
Öyle derin bir duygu ki bu! Çoğu zaman sandıklarda saklanmış olsalar da bugünkü buluşma gibi olağanüstü bir sevgi ile özlemin kokusunu açığa çıkarıyorlar.
Öğretmenimizi ziyaretimizde ve onun bir kaç gün sonraki ölümünde hepimizin ortak duygusu şuydu tartışmasız: Başka öğrencileri kıskanmasın ama Gülseren Kaya'nın enn sevdiği sınıfı ve öğrencileri bizdik!
Sanırım...
Ve Hüseyin Başkan'ımıza sevgiler; onun liderlik ruhu bizi birbirimizi görmesek de duygusal manada ve derinlerimizde saklı hislerimizin ışığında, tüm arkadaşlarımızla bir arada tutmayı başarıyor. Teşekkürler başkanım, sen olmasan bu yazı da olmazdı, emin ol!:)
12 Eylül 2025 Cuma
Konuşurlar, Denizle Bir de Benimle
Biraz önce komşum, mahallelim ile kankalarımın önünden geçtim ve elbette günaydın deyip selamlaştım. Görüldüğü üzere popüler mekânlardan Hayal Kahvesi ile fotoğraflarını da çektim. Gün iyice aydınlanıp gözleri ovuşturduktan hemen sonra ve sabah mahmurluğundan kurtulunduğu anda binbinlerin hepsi park yerinden ayrılacak, görev başına geçip yok olacaklar. Bense aynı ritmle yola devam ediyorum, fikrimde henüz bir icraat yok. Fikrimde enn sevdiğim kadın ve bazı planlar var. Turu tamamladığımda kendimi şımartacak pastalar ve anne kurabiyeleri alıp keyfini çıkaracağım. Mesela içi çikolatalı ay çöreği gibi. Eve varınca da sert bir filtre kahve bunlara yakışır diye düşünüyorum.
Kumsalı bitirip de denizin kıyısındaki kayalıklara vardığımda fikrime bir şeyler oluyor. Çok ısrarcı ve bugüne kadar yapmadığım için de beni eleştirip bir yandan da dürtüyor. Kaçıncı kere buradan geçiyoruz ve senin aklına bir gün bile gelmedi fotoğraflarını çekmek diye tam gaz ayarı da veriyor.
Üstelik çok da haklı.
Sayısızca kaya var, çoğunun üzeri resimlenmiş. İlk kez bu kadar derin bakıyorum, oysa sürekli önlerinden geçiyorum. Elbette bu kez kendime ayarı ben veriyorum. Biraz da sohbet edip gönüllerini alıyorum ve ekliyorum: Lütfen kusuruma bakmayın, kabul ediyorum ki bugüne kadar sizin fotoğraflarınızı çekmeyi, sizinle sohbet etmeyi düşünemedim. Ama hayat iyi ki dürttü beni ve kendime getirdi bu sabah. Oysa emeğe çok duyarlı da bir insanım diyorum, onlar gülümsüyorlar. Bu başımıza ilk kez gelmiyor diyorlar. Vakurlar.
Bir yandan fotoğraflarını çekerken bir yandan da sohbet ediyoruz. Sohbet pek hoş ve gün aydınlanmasına pek yakışıyor. Elbette bunun bana bir ders olduğunu anlıyorum, lakin onlar çok olgunlar; hiçbir olumsuzluk yokmuş gibi davranıyorlar. Bazılarından özür diliyorum, sizin fotoğraflarınızı da çektim, izin verdiniz çok teşekkürler diyorsam da içim buruk, utanmış durumdayım. Özürüme özür ekliyor ve diyorum ki yazı boyutum ve okur durumları nedeniyle sizi bir başka yazıma konuk etmek istiyorum. Gülüyorlar, telaş etmememi söyleyip kendi ömürlerinin uzun olduğunu dolayısı ile bir gün kendilerinden söz etmem için zamanlarının da çok olduğunun altını çiziyorlar. İçim rahatlıyor.
Deniz usulca bir müzik çalmaya başlıyor. O sırada yanımdan güzel bir kadın geçiyor. Verdiğim emeğe gülümsüyor. Gülümsüyor ve günaydın diyorum. O da günaydın diyor ve gülümseme ile birlikte yürüyüşüne devam ediyor. Bizse sohbete devam ediyoruz. Açık denizde balıkçı tekneleri. Zihnimde kahve tadı dönüyor.
Müzik emsalsiz, duru denizde bir vaha sanki. Kadın çok güzel, neşesinde coşku var, kendisini bir yerlerden hatırlıyor olsam da bir türlü çıkaramıyorum. An büyüleyici ve o nedenle zihnimi zorlamıyorum. Allahı var güzel kadın, kimdir diye sorgulamıyor, zihnimin şaşkınlığına ve karmaşasına da şaşırmıyorum. Ancak bu kesinlikle O diyorum. Bir türlü kendime gelemiyor, adını dilimden hayata döndüremiyorum. O ise farkımda, yine de ana hiç dokunmuyor, beni düşüncelerimle ve anla başbaşa bırakıyor. Gülümsüyor, etki alanının farkında.
Derine dalmış, derin düşüneni hiç rahatsız etmek istemiyorum. Uzaklara bakışı ve düşünce dünyasında yol alışı etkiliyor beni, bazı çıkarımlar yapıyor olsam da şu an bulunduğu dünyasına ve ruh haline dokunmak istemiyorum. Aslında çok etkileyici bir an, dünyadan uzaklaşmış kendi dünyasında bir karakter, çok etkileniyorum ve sessiz adımlarımla önünden geçiyorum. Bir gün diyorum, uzun uzunnn konuşuruz nasılsa. Ardımdan gülümsediğini de biliyorum. Dönmüyorum, aramızdaki bu oyunu seviyorum ve hınzırca gülümsüyorum. O farkımda değil sansam da biliyorum ki her şeyin farkında. Oyunu sevdim, haftaya kalmadan görüşürüz.
Ve star. Çok beğendim, çok etkilendim. Beş dakikada öyle tahminler yürütüyorum ki üzerine. Ses vermese, milim kımıldamasa da, hınzırlığının farkındayım. Uzun kalıyor, uzun bakıyorum. Onda bir milim bile değişiklik yok. Taş gibi ama taş değil. Bir sonrasında diye aklımdan geçiriyorum. O ise beni çoktan çözdü farkındayım. Özür dilemeyeceğimi biliyorum. Bundan öte aramızda enfes bir oyun çevireceğimizi biliyor. Yazıyı ipuçları ile bırakıyor, bazı yazıların şifrelerine gülüyor, hayatıma girmiş karakterlerle benzerliklerine bayılıyorum. Başka başka yazılar için hayaller kurarken, bundan öte bu kankalarımla daha sık görüşüp, hayata dair daha derin sözcüklerle kurulmuş, kurulacak cümlelerin hayalini kuruyorum. Ve enn sevdiğim kadını fena... çok fena halde özlüyorum.
Eve Dönüş yolundayım...
31 Ağustos 2025 Pazar
Sözümüz Vardı Ey Dostlar!
Özgüven muhteşemdi, ben bir savaşçıyım tavrı dikkat çekiciydi, ve aynı oranda ben bu savaştan geri adım atmam tavrı da muhteşemdi.
O gerçekliğinde nasıl başı dikse ben de rolümü bazen topu boş sahalarda dolaştırarak güzel oynuyordum.
İki genç de kararlıydı ve hiç de geri adım atacak durum verileri sağlamıyorlardı. Bir zaman sonra ben pes ettim, onlardan gelen, gelecek kararlılık noktasında değil ama, direnişlerini sevmiştim. Ama o an konuyu orada bıraktım, konuşmayı ilgisiz alanlara çekmeye çalıştım. Bir fikir de oluşmuştu kafamda ve bana lazım baklayı da çıkarmıştım ağızlarından. Bir yıldan önce evlilik yok noktasında mutabık kalmıştık. Genç kızın okulu bitecek, o arada Tırtıl'ın başvurduğu bedellisinin tarihi belli olacak ve son karar bir yıl sonraki duruma göre onlar tarafından verilecekti. Ultimatomlarım tamamdı.
O halde istemeye gidilebilirdi. Bu buraneros'un ilk kez kız isteme eylemi olacaktı aynı zamanda.... Ve bakalım nasıl bir performans gösterecekti!
Cumartesileri severim. Saatler ayarlandı. Bizim takımın gençleri kızlı erkekli hazırlar, ben de hazırım. Erkek kardeşim olayın başından beri çiftin yandaşı. Benim tarafımda tek bir soru var, aileyi tanımıyorum. Gideceğimiz ev bize yakın, kızımızla tanışma evresinde edindiğim izlenimler, haklılığı ile meydan okuyuşu, sözlerini başı dik savunması ve elbette altını bir kez daha çizeceğim üzere sahiciliği olağanüstü.
Ve karşılaştığım kalabalık aile muhteşem, en küçük çocuğundan en büyük insanına kadar... Bizim yetiştiğimiz, büyüdüğümüz süreçte tüm büyüklerimizi kaybettiğimiz, büyükler kategorisinde kız kardeşim, erkek kardeşim, halam ve benim kaldığımız ailemizle çokça benzeştirdiğim, o tadı aldığım bir aile ile karşı karşıyayım. Bu beni çok mutlu ediyor; hem oğlumun seçimi hem de tanıştığım güzel aile gözümü arkada bırakmıyorlar.
Ve buraneros iş başında. Kendinden çok emin, soğukkanlı ama sıcak. Koltuğundan kalkıyor ve kız babasının karşısında şimdi. Dimdik. Sözcükleri kısa, net, kendinden emin ve sıcakkanlı. Kız babası biraz bekliyor ve sonra ayağa kalkıyor, hayırlı olsun dilekleri ile tokalaşıyorlar, sıcacık bir final. Aile fertlerinin yüzünde sıcacık gülüşler. Evin küçük çocukları, ablalar, teyzeler herkes mutlu, yüzler güleryüzlü. Pastalar kesilebilir, ikramlar şahane... Ama en çok o kaynaşma, yüzlerdeki iyi niyet ve mutluluk muhteşem. Evet biz de sizi sevdik, iyi yetiştirilmiş olduğunuz kesin ifadeleri pırıl pırıl. Lakin tüm bunlara rağmen buraneros fotoğraf makinesini yanına almamış olmanın pişmanlığını yaşıyor. Mesele o salonda olan bitenleri çekememiş olması değil, çünkü çok hoş ve güleryüzlü bir hanımefendi tüm fotoğrafları büyük bir ustalıkla çekti, enfes videolar oluşturdu.
Mesele buraneros'un yüksek kattaki dairenin balkonundan kocaman bir alana yayılmış olan ve muhteşem duran çatı ormanlarını çekememiş olması!
Yazıdaki fotoğraf ise bu sabahın en erkeninde... Buraneros uzun bir yürüyüşün dönüşünde bu sabah birden bu anla göz göze geldi ve çekti fotoğrafı; yüzleri gülen uzun bir yürüyüşün hatırına. Mutlu ve hatta seçimleri nedeniyle aferin oğluma diye bir mesaj da yolladı evrene... Ve elbette tüm bu güzel anlara ve ifadelere karşı "hayat bu," cümlesi de bir opsiyon olarak, bence yazının tam da şurasında durmalı!
Ama bir de bu gecenin devamı var elbette, Hut'a gidelim dedi gençlerimiz, telefonla yer ayırtıldı, masa amca hediyesi olarak donandı, Buraneros'un telkini ile Kulüp rakısının yeni versiyonunda karar kılındı. Rakılar keyifle içildi. Sohbetler genç ve neşeliydi. Sonuç itibariyle şahane bir mutluluk günü geceye katıldı, gittikçe çoğaldı. Sonrasında herkes evine sıçan deliğine tekerlemesi ile birlikte bu muhteşem gecenin sonuna varıldı. Oğlumuz genç kızımızı evine bırakmak üzere ayrıldı, bizlerde güzel bir ailenin çocukları olarak evlerimize doğru yürümeye başladık. Elbette tüm masayı ödeyen küçük kardeşten de teşekkürü eksik etmeyerek...
30 Ağustos 2025
17 Ağustos 2025 Pazar
Balık Avında Uyuyan Adam
Güneşi gırtlağından yakaladım. Koşu insanları ve yürüyüşçüler genç adımlarını öne atarak yürümeye başlamışlardı. Deniz mutedil, dalgalarsa müzik notaları tadındaydılar. Arada tanıdıklarla rastlaşıyor, spor yapan insanların çokluğuyla coşuyordum. Sabah insanı olmak şahane bir şey diyor, erkenciliğe selam çakıyordum. Yaşam ise bu eylemlerimin karşılığını bana kusursuzca veriyordu. Müzikçalarını kenara bırakmış, sabah sporunu keyifle yapan genç kıza bayılmıştım, onun fotoğrafını seçtiği yer dolayısı ile çekmeden duramazdım. Bu gizli ve izinsiz bir çekim olacaktı ama çekmezsem de hayat bir eksik kalacaktı. Sonra şöyle düşündüm: Bir sabah dedim, oradan geçerken bunu ona söyler, bloguma bakmasını öneririr, izinsiz olması nedeniyle de ve sakıncalıysa da özür diler ve yazıdan çıkarırım dedim.
Tam o sırada hayat bana sadece benim duyabileceğim bir ıslık çaldı. Kafayı o yöne çevirdim ve deklanşöre bastım. İçimden bir keşke ayağa kalktı. Bana çok çok güzel bir açı daha var dedi ve işaret etti. Bayıldım, hayata teşekkür ettim... Hem de çok teşekkür ettim. Banklardan birine oturdum. Makinemi ayarladım ve iki kare çektim. Ona günün fotoğrafı adını verdim. Çünkü yakıştırmıştım. Balık avında uyuyan adam. Güzel bir başlık diye düşündüm. Çektiğim fotoğrafı çok sevdim.
O ara genç kıza biraz daha yaklaştım. Ne tatlı dedim. Denize uzayan iskele üzerinde açtığı müzik ile dans ederek spor yapan bir genç kız. Bir ara gidip ondan izin almayı ya da fotoğrafı biraz daha yakın plan yapmayı düşündüm. Sonra bundan vazgeçtim. Dimyata pirince giderken bulgurdan olmayı istemedim.
Bu sabah gemi azıya almıştım. Yolu iyice uzattım. İlaç saatime yetişebilecektim. Kafeler henüz açılmamıştı ve benim ilaç saatime de epeyi vardı. Günü senkronize edebilmeyi yine başarmıştım. Daha önce vazgeçtiğim bir şey için hayat bana bir olanak daha sunmuştu. Sabah erkeninde genç sörfçüler eğitimdeydiler. Bayrakları asılı, aileleri oradaydılar. Sanırım bugün de dün gibi sınav vardı. Bir süre izledim. Kıyıya varmak üzerelerken de olay yerini terk ettim. Yolu uzatmaya karar vermiştim. Bu enfes günün tadını çıkarmak boynuma borç idi. Bir açık mekân bulursam sabahın bu erkeninde hayat bana bayramdı.
Yarışı sonuna kadar izledim. Bolca fotoğraf çektim. İzinsiz oldukları için yine yakın plan kullanmadım. Biraz da günü ve hislerimi öne çıkarmak istedim sanırım. Ben günle ortaklaşmış, duygularımı onunla da tanıştırmıştım. Bundan iyisi ise şamda kayısı idi. Ama bir sonrasında biraz daha geç gelip, gözüme kestirdiğim mekânlardan birinde en erken açılış saatinde kahve içmeyi kafama koymuştum. Yönümü eve doğru çevirdim. Oysa eve trenle dönmeyi düşünmüştüm. Sanırım bunca güzelliği benimle paylaşan hiçbir şeyi yalnız bırakmak istemedim. Belki biraz da bencil idim. Onlarsız olmayı eve varana kadar istemedim.
Kıyı boyu, ucuna kadar yürümeye devam ettim. Yeni açılmış mekânları sevdim. Eskilerden sevdiklerimi ve bende izi kalmış olanları gülümseyerek hatırladım. Aheste adımlarda değil de artık dönüş yolunda yürüyüş adımlarımla ve yolun karşı tarafındaydım.
Bu trenli ve okul otobüslü ve çok sevimli mekânı daha önce görmüştüm. Saat itibariyle kapalıydı. Yaratım süperdi. Aklıma not aldım ve bir gün uğramayı düşündüm. Merak ettim sadece yoksa yeme içme adına bir ortaklaşma olmadı aramızda.
Veee geri dönüş yolunda önünde kaldığım, aslında aklıma kazınmış olan insansız ama oltalı sandalyeye bulunduğu yer itibariyle de bayılmıştım. Bu kez yaklaştım. Yine insansızdı. Değişik fikirler ürettim. Muhtemel ki dedim, bir arkadaşı uğradı onun teknesi ile denize açıldılar, abi de dönüşe bereket dedi, oltlarına güvendi ve dönüşte ganimeti toparlayacak. Ve aslında dönüş yolumda başka fikirlerim de vardı. Sonra dedim, sen hazır eve varmışken otur oturduğun yerde, fotoğrafları hazırla, yazıları tembele bırakma... bitir ve yayınla bugün dedi.
13 Temmuz 2025 Pazar
Enfes Bir Yaz Akşamı
Oysa gün bugünü ilmek ilmek örmekteymiş de bundan bir tek benim haberim yokmuş. Kısmen kısa bir tur sonrasında fotoğraf makinemle eve dönüyorum. Disko henüz uyanmamış ki genele bakarsak spor yapanların dışındaki insanlar henüz tatil uykusundalar.
Cumartesi öğleden sonra ritmine kavuşacak hayat. Bu kesin!
Öğleden sonra bizim köşedeki midyeci ile siyaset ve ülke gündemini konuşuyoruz. Sözde barışın, göstermelik olduğu konusunda hemfikiriz. Buna rağmen Dem'lilerin heyecanına da anlayışlı, inançsız ama sempatik bakıyoruz.
Bir kez daha sıçramak niyetinde olan birinin muhalefete düşmemek için araçsallaştırdığı bir icraat olduğuna eminiz çünkü, o gücü yitirdiğinde başına neler geleceğini hepimizden çok o biliyor.
Akşam üzeri nadir anlardan biri yaşanıyor ve cep telefonum çalıyor. Çokkk sevdiğim biri, bir blog yazarı. Kalemi genç bir blog yazarı. Açıyorum telefonu, büyük sürpriz şehrimde oldukları. Üzerimi değişip hızlı adımlarla mekâna doğru yürüyorum. Ve uzun bir yürüyüşün ardından el değiştirmiş mekâna varıyorum. Buram buram yaz kokuyor hava. Elbette öpüşmece... O minik ve çok tatlı kız yazmıyor artık. Oysa muhteşem bir kalemi vardı ve enfesti yazıları.
Bir genç anne şimdilerde, evlendiği adam da şahane, eskiden beri tanıyorum ama an itibariyle zincirin halkalarını birbirine bağlamakta zorluk taşıyorum.
Bir ilacın etkisi altındayım.
Arkadaşları kısa romanlar yazma hevesinde. Tutkusu muhteşem. Yalnız diyorum, bana umut bağlama. Kurgu benim işim değil ve bugüne kadar hiç denemedim de, ama olanı, gördüğümü yazmak konusunda iyiyim diyebilerim. Mevzu üzerine biraz daha konuşuyoruz. Keyifli insanların olduğu bir masada olmak beni de sevindiriyor. Bir de ilacın yarattığı etkiden kurtulsam hayat tam anlamıyla bayram olacak. Neredeyse adımı bile hatırlayamayacak bir etki altındayım. Oysa onlar bizim binaların inşaat aşamalarını, bizim eve geldiklerini bile hatırlıyorlar.
Zaman ilerledikçe sislerim dağılıyor, eksikleri idare edebilmiş olmam konusunda kendimi takdir ediyorum. Masamıza bir hanımefendi daha katılıyor, ilacın yarattığı baskı gittikçe yok oluyor. Yanlışlıkla zaman aralığını şaşırıp da ilacı farkında olmadan iki tane mi içtim diye düşünüyorum. Şu ansa her şey yolunda.
Eve geldiğimde Captaiin'in 2008'de bir liseli olarak yazdığı yazılarını tekrar okuyorum. Bir kez daha hayran oluyorum. O bir mühendis ve anne şimdilerde, yazmıyor olması ise edebiyat dünyası için bir kayıp bence. Blogumdaki captaiin etiketli yazıları okumayanlar için tavsiye ederim gönül rahatlığı ile... Ve blog sayesinde tanıdığım insanların çocukları ile birlikte mutlu bir hayat sürdürüyor olmaları da çok sevindiriyor beni. Her ne kadar 15-16 yaşlarındaki bir genç kızdan çıkan koskocoman potansiyel ve yazılar yarı yolda kalmış olsa da... Kim bilir, gün gelir ve bir ilk kitap şaşırtır ve sevindirir beni ve biz okurları!
Enfes akşamın akıp giden saatlerinde birbirimizle vedalaşıp ayrı yönlere giderken yüzümde enfes bir gülümseme oluştu, 2008'li yıllarda yazılarını bayılarak okuduğum bir genç kızın yürüdüğü yollara ve vardığı noktalara bir kez daha bayıldım. Ve diğer katılımcılarla birlikte keyifli sohbetlerin döndüğü nitelikli insanların olduğu nitelikli bir masada oturmuş olmak bana çok iyi geldi... Hatta yepyeni yollar açıp yepyeni hayaller bile kurdurdu!
1 Temmuz 2025 Salı
Say ki Kış
Nevralji ile yemek yeme anları dışında aramız iyi, huyunu kaptım ve ona uyuyorum şimdilik. İlaç baskılayacak gibi ki yeme anları dışında hayatıma pek müdahil değil. Onun pek müdahil olmayacağı yiyeceklerle idare ediyorum durumu. Bir kaç gün daha idare ederim sanırım. Sonra duruma göre Oğuz'a giderim. Sonra o ne derse o, ki nevraljim ilk ortaya çıktığında konuyla ilgili doktora gönderen o olmuştu. Ve şükür ki bir hap bugünlere güle oynaya getirmişti beni. Umutluyum,...
Güneş çalışma odamın jaluzilerinde. Pırıl pırıl. Şu an beni rahatsız eden bir şey yok. Sabah 06:14. Yatağa dönmekle dönmemek arasındayım. Kafayı yastığa koyduğumda uyuyacağımdan emin olsam döneceğim. Çatıya yerleşmiş kuşlar işbaşında. Sürekli çıkıp bir süre sonra dönüyorlar, sanırım kahvaltı hazırlıkları. Yazarken r'ler için sürekli geri dönüyorum. O tuşa biraz daha güçlü basmam gerekiyor. Oysa toplu iğne işçiliği ile tuşun etrafını temizlemiştim. Fotoğrafı tesadüfen buldum. Neden daha önce kullanmadım diye düşünüyorum çünkü kıştan çekilmiş başka fotoğraflarla birlikteydi. Görünce ayaklarım yerden kesildi ve bu cümleyi yazarken de cümledeki ilk r'yi yine atladım. Ama fotoğrafı yerleştirdim bu arada. Jaluzilerdeki güneşe bayılıyorum. İçim ısındı desem yeridir. Kitaplarıma zarar vermesinler diye şu an kapalılar. Çalışma odamı seviyorum. Etrafımda kitap rafları jaluzimin hemen ardında güneş. Kendini hissetirmesi hoş, biraz sonra güneş biraz daha yer değiştirecek ve ben jaluzilerin tamamını açacağım ve denizle günaydınlaşacağım. Solan kapaklarını hatırlamıştım kitaplarımın günlerden bir gün, o günden beri sabah güneşi çekilene kadar açmıyorum onları, ama arkalarındaki güneş afacan, bana sabahın geldiğini hatırlatıyorlar hep. Yatağıma dönsem ve biraz uyusam.
Derken yatağıma dönüyorum,
uyursam ne âlâ...

