22 Temmuz 2021 Perşembe

Bize Operasyon Çektirenin Karizmasını Çizeriz

R. epeyi ünlü, İstanbul Jet Sosyetesi'nin gözde bekârlarından, tanıdıktan sonra farkettiğim üzere magazin basınının cemiyet haberleri köşesinde her daim yer bulan, ailesi o zamanlar bir elektronik devinin sahibi olan, ne yazık ki bazı çevrelerce "azınlıklar" diye tanımlanan kesimden bir asteğmen olarak Orduevi'ne transfer olmuştu... Ama nasıl?

R. ile tanışmış olduğumuz dönemde biz de henüz usta askerlikte yeniyiz: Acemi birlikleri Amasya olan daha sonra arkadaş olacağımız yeni şoförler ve muhafız, benden önce olsa da Tugay içi dağıtım olarak yeni atanmışlardı. Ben de Ankara'dan gelince ve bin türlü numara çevirip de bölükte kalmayı başarınca; bizim henüz efsane olmayan efsane ekip tamamlanmıştı. Gün saymakta olan, teskereye gidecek eski ekipten görevleri devralmıştık. Artık yeni konaklama yerlerimiz Tugay'da bağlı olduğumuz birliklerimiz değil de dış görev emriyle Orduevi'nin koğuşlarıydı. Serbest çalışıyor gibi gözüksek de resmiyette kendi birliğimizin, dolayısıyla askerliğin kuralları geçerliydi.

Ama, bizim umurumuzda mıydı?!

Gündüzleri çoğunlukla Tugay'daki garajda hazır bekliyor, şoförü olduğumuz komutan bir yere gitmeyecekse tüm mesai süresini orada geçiriyorduk. Mesai bitiminde de herkes evine... Yani Orduevi'ndeki lojmanlarına. Bizim lojmanımız tabii ki koğuş.

Şu ana kadar yazılan kısmın aslında bir değeri yok ancak geri dönüşle ortaya saçılacak olayların varacağı noktalar için önemli. Çünkü biz hayatın neresi olursa olsun işlerini iyi yaparken, kendi kuralları ile de yaşayan çocuklarız!





Günlerden bir gün

Garajda ve Ford'un içinde müzik dinleyip laflarken biz, santraldeki arkadaşımız Karargâh'tan çıkıp "Telefon var," diye işaret ediyor. Burayı kısaca anlatıp olaya bağlanmak istiyorum. Arayan Komutan'ın eski ekibinden Komutanlık'taki postası; Amasya'ya bir arkadaşının geldiğini, asteğmen olduğunu, Turban'da kaldığını, onunla tanışmamızı ve onu Orduevi'ne aldırmamızı istiyor. Biz Komutan'ı analiz etme sürecini aşmış durumdayız, o da bize güveniyor ve artık biliyoruz ki bizi seviyor. Geldiğimiz noktada bizle ilgili ispiyonlara kulak asmayacağını biliyoruz, hatta somut iki olayda kızları ve eşi tarafından savunulacağımızı da... Bu konunun detaylarından bir başka olayın yazısında mutlaka bahsedilecek... Bu arada yüzümüze gülen ama arkamızı kazan iki başçavuş var Orduevi'nde, istihbaratı aldık.

Karar verdik; onların ayağını kaydırıp R.yi Orduevi'ne getireceğiz.

Sıkıyönetim Halkla İlişkiler'de tanıştığım Samsun'lu bir çavuş var. Bir akşam ona uğradığımda kendi başçavuşları ile bizim Orduevi'nin iki başçavuşunun Turban'a kumar oynamaya gittiklerini söylüyor. Cemal'le Apo da komutanı Emniyet'e getirecekler. Önce Cengiz'i arıyorum ve anlıyorum ki Apo'lar henüz konutun önündeler, Komutan hâlâ evde. Araç koduna anons yapıyorum ve birisinin hemen evin köşesindeki kantine gitmesini, telefonla konuşacağımı söylüyorum. Santraldan kantini bağlatıyorum ve Operasyon Turban'ın anlık bilgilerini veriyorum. Onlar evden alıp yola çıktıklarında konuyu açıyorlar. Emniyete uğramadan doğru Turban'a yöneliyorlar ki Halkla İlişkilerin önünden geçerken Cemal işlem tamamdır, gidiyoruz kornasına basıyor.

Ve suç üstü.

Hemen ertesi sabah eski görev yerlerine, Tugay'a gönderiliyorlar.

Onların boşalttığı göreve de R.'nin gelmesinin yolu açılıyor ve bizim referansımızla da geliyor. Aradan epey bir zaman geçiyor, R. bir düzen kurmak istiyor ama biz yüzünden istediği -bizce de gereksiz- otoriteyi bir türlü kuramıyor, çünkü biz askerler lehine korumacıyız.

Biletleri haftalar öncesinden tükenmiş bir konser akşamı var Orduevi'nde... Aziz muhteşem bir fix menü hazırlamış. O genel servisi organize edecek ama sadece Komutan'ın, Vali'nin ve eşlerinin olduğu masayla ilgilenecek. Biz de hemen sahne arkasında, sahneye çıkış kapısı da olan çay ocağındayız. Gecenin kadrosu o günden bakınca şahane. Ama detayların bir önemi yok; ana konumuz o günkü tavrımıza neden olan -bize- operasyon.

Geceninse o günden bakınca iki yıldızı var. Biri Bedia Akartürk. Diğeri ise Sibel Egemen. Sibel Egemen önemli çünkü R. ile tanışıyorlar ve yakınlar. R. için kıymetli! Önce alt kadro sanatçıları gelip çay ocağından geçerek sahneye çıkıyorlar. Onların ardından da biz yaşlarda, Orduevi Orkestrası eşliğinde biri solist diğeri yan flüt çalan konservaturda öğrenci iki genç kadın sahne alıyorlar ki biri tıpkı Itır Esen; aklımı alıyor ama bir kız arkadaşım var; hayatımın en zor döneminde bana yoldaş olan.

Birazdan sahneye Sibel Egemen çıkacak... R. çay ocağına geliyor önden, boşaltılmasını istiyor. Diğer çocuklar çıkıyorlar. Biz kımıldamıyoruz. R. gözleriyle yalvarıyor ama burnundan da kıl aldırmıyor sanıyor. Sonra rica ediyor, sonra çekilmezsek Sibel Egemen'in sahneye çıkmayacağını söylüyor ama bizi komutanla tehdit edemiyor, çünkü ondaki kıymetlerimizi ve neler yaptığımızı ve yaptırabildiğimizi artık biliyor. Çaresiz. Askerliğin genel kuralları itibariyle rütbe gücü bizden büyük, emir verebilir ve biz açısından da emre itaatsizlik ceza gerektirir, ama!

Biraz tehditkâr konuşmaya meylediyor. Apo Colt'unu çıkarıyor, mermiyi sürüyor ve silahını R'nin eline tutuşturuyor... Biz de silahlarımızı çıkarıp masanın üzerine koyuyoruz. R. bu kez ricacı gözlerle bana bakıyor. Bu duruma müdahil olacağımı düşünüyor ki haklı, normal koşullarda boşaltırdım... boşaltırdık orayı.

Kımıldamıyorum.

Hiçbir davranışımız sebepsiz değil. Çaresizce dışarı çıkıyor. Yan binaya geçip kuaförde beklemekte olan Sibel Egemen'i alıyor, zaten dar bir koridor gibi olan mekânda milim kımıldamayan dört kişilik ekibin arasından geçiriyor. Sibel Egemen'le göz göze geliyoruz. Biz öyle çocuklar değiliz, sebebi de siz değilsinizcesine gülümsüyorum.

O sahnedeyken biz de Akartürk'ün Samsun doğumlu kızı ve diğer sahnesi bitenlerle birlikte kuaföre geçip Aziz'den gelenlerle donattığımız genç, taptaze masada, silah muhabbetli pek neşeli bir keyif yapıyoruz.

Elbette ki bira şişelerinin kapaklarını tabancalarımızla açma ritüelini eksik bırakmıyoruz.

Korkmayın, ateş falan etmiyoruz, mekanizma üzerinde bir iki hareket yaparak namlu ucunu alt desteğiyle birlikte açacak haline getiriyoruz: Önce şarjörü bir tık aşağı alıyor, sonra namluda bir çekme hareketi ile kundaktaki mermiyi sıçratıp havada kapıyor, tüm emniyet tedbirlerinin ardından da ucu alttan destekli bir açacak şeklini almış kısma kapağı sıkıştırıp açıyoruz. E alkışı da alıyoruz.

Elbette bu genç kadınlarla askerlik hatırası tek tek, toplu fotoğraflar da çektiriyoruz ama hiçbirini bu yazıda kullanmıyoruz...



Bu günü yaratan Bize operasyon'la ve o operasyona da operasyonumuzla devam edecek...

20 Temmuz 2021 Salı

Paparazinin Bayram Kısmeti

Çok erken uyanıyor... Çatıyı mesken bellemiş Kırlangıç bebeleri uçuş eğitiminde... Japon Kamikazeleri halt etmiş, hızla çıkıp alçalarak bina duvarına -en fazla 15 santim aralıkla- paralel uçarak pencereden dışarı bakana nazire yaparcasına burnunu sıyırıp geçiyorlar... Hız müthiş, genelde aralarında bir iki metre bırakarak ikişerli ekipler halinde uçuyorlar, sonra binalar koridorundan çıkınca sola, denize doğru yatıp Türk Yıldızları gibi dikilerek bütün filo tepede buluşuyorlar; sonra bir dalış, sonrasında dağılmaca... Uçuş varyasyonları had safhada, o kadar tatlılar ki, anlatılamaz, videoları da çekilemez çünkü en az beş kamera lazım! "Biraz sonra arka fonda toplu geçişleri göz açıp kapayıncaya kadar görünecek..."

Sabah erkeninde hâlâ uykuda insanlar sayesinde deniz, çeşit çeşit kuş ve sabah sesleriyle mutlu olan bizim paparazinin gözüne bir çatının ucu takılıyor, taa uzaklardan da sanki Puhu sesi geliyor. Önce üşeniyor, sonra ekmek parası deyip makineyi kapıyor, zumluyor ama daha ötesine giderse ortaya titreşimden başka bir şey çıkmaz kararıyla öyle bırakıp, izlerken tam ekranda çözülür bu iş, diye düşünüyor. Sıcak haber tripod gerektirmediği gibi uğraş da istemez, hiç kurguya falan da gerek yok deyip, kaydını ham haliyle yayın ekibine teslim ediyor.

Yayın ekibiyse bu romantik anlar asla müziksiz olamaz, diyerek çok sevilen şarkıcının, sevilen bir şarkısında karar kılıyorlar.*

Sevgilerimiz ve İyi Bayramlar, dileklerimizle...



Luz Casal- Piensa En Mi.*

*Beni düşün. Google, çeviri.




18 Temmuz 2021 Pazar

Hazmı Zor Bir Kitap Müziğini De Kendi Seçtirmeli

Fonda müzik isterim derseniz, tık lütfen.



Sabah ezanı okunurken uyandım, geç yatılmış derin bir uykuydu. Bozuk ve dengesiz hoparlörün sesi geceyi metalik ve ideolojik bir boğuculukla parça parça ediyordu. Konu ne olursa olsun liyakat önemli diye düşündüm. Özellikle ulviyetli bir söyleyiş gerektiren ulvi hallerde...

Hayatımın en güzel yaşanmışlıklarından, ruhumla dinlediğim Polis filmindeki o an... Sonra bir Sinop erkenindeki hissedişle bana şu cümleleri yazdıran ses: "Sabahın bu hoşluklarına ilaveten, kulakları ayağa diken, hayran hayran dinleten ulvi ses tüm fısıltıları öteleyen bir kutsiyetle odayı dolduruyor. Muhteşem bir okuyuş, ve muhteşem de bir müziği olan bu ses doğrudan ruhuma akıyor. Her şeyi terk edip onunla baş başa kalıyorum. Bu muhteşem okuyuşun temiz ruhlu karakterini resmediyorum. Haluk Bilginer'in oynadığı Polis* filmindeki anı da aşan bir hayranlıkla dinliyorum genç olduğunu düşündüğüm bu aydınlık yüzü."*

Sonuçta bu sabah, özensiz, kelimelerin anlaşılmaz olduğu metalik an uykumu kaçırıyor; geçiyorum bilgisayara, bir süre oyun oynuyorum; ruhum dönüyor, gözlerim özlüyor ve tekrar geçiyorum yatağıma. Derin bir uyku ve enfes bir uyanış. Domates, salatalık, biber dilimliyor, tabağa beyaz peynir, deri ve Bergama tulumu ekliyor, kaşarı es geçiyor, yeşil kırma zeytin ve siyah zeytinle tamamlıyorum kahvaltı tabağımı. Peynirler hariç diğerlerinin üzerine kuru fesleğen serpiyorum, sonra da yine peynirler hariç sızma zeytinyağı gezdiriyorum biraz. Kahve istemiyorum. İki dilim ekmek de kızardı. Şimdi tabağı çalışma odasına bilgisayarın karşısına taşıyorum. An itibariyle bloglarda okunmamış taze yazı yok. Bir Bergama yazısı yazma sorumluluğu var artık üzerimde. Ondan başlarım demiştim ama!!!..

Sonra beni bir telaş alıyor, onunla başlarsam akıcı olamayacağımı düşünüyorum, sonra en baştan başlasam diye bir karara varıyorum çünkü çok ama çok yıllar önceden bir hikâye; tarihe kayıt düşülecek anlarıysa mutlak ve ayrıca içinde insan olmayan fotoğraf neredeyse yok. O zaman, bütün bunları düşününce, normal akışıyla yazmaya karar veriyorum; bir anlatı şeklinde, bir anlamda kervanı yolda  dizerim diye düşünüyorum. O yıldan sadece o geziye ait bir minik not defterim de vardı ama nerede? Hatta albümdeki her bir fotoğrafın gün ve saatini de yazmıştım albümün içindekiler bölümüne... Bulamıyorum. Olsun, geçmiş de olsa şu coşkun ruhum çok becerikli, alıyor beni ve götürüyor zamanın orta yerine...

Sonra bilgisayarı kapatıyor. Gün içinde gelecek kitaplarımın meraklı tadıyla uzun zamandır orada, okunmayanlar bölümünde bekleyen ve Enn Sevdiğim Kadın'ın bana aldığı Kitabı çekiyorum.

Yoğun bir inşaat döneminde kitap okumaktan uzak kalınca yeniden o sıcaklığı tesis etmek biraz zaman almıştı. Elime çok kere almış, biraz okumuş ama içine bir türlü girememiştim. Şaraba dair sevdiğim ve çok kullandığım Sideways'deki o sözü evirirsem: Bekler her kitap belli bir ânı! Bu bir çizgi roman. Bu sabahın huzurlu ve coşkulanmış haliyle ona heveslendim ve berrak bir akılla başladım okumaya ve kapılıverdim kendisine... Kalınlığından da tırsmıştım muhtemelen. Göz ucuyla şöylesine değince değil de bütünleşince onunla ve dahil olunca içine, su gibi akmaya başladı. Sevdim, kaynaştım ve o da kabul etti beni içine...


Çizgiler hoş, hikâye daha hoş. Bir çocuk, bir çocuk kadın, sonra kadın, sonra büyümüş aynı çocuk ve kadın arasında İslam ve Ortadoğu mitolojisi ile harmanlanmış bir sevgi hikâyesi. Masalsı, sert, mistik. Karar verdim ki bugün ve yarın mesaim bu kitapla... Hatta dip notlardan hareketle ki oralarda hangi surelerden alıntılandığı yazıyor; bu yüzden yanıma Kuran'ın Türkçe çevirisini de alarak devam etmeye karar verdim. "Bir de Tevrat çevirisi olmalıydı," diye de düşündüm tabii ki!

Bir yazı düşlemeye başladım. Yazacaksam bir fotoğraf da olmalıydı elbette. O arada, gün boyu kanepeye uzanıp kitabı okumayı düşünürken ben, bir de müzik çınladı kulağımda, ulviyet içeren ama modern de dokunuşları olan.

Gözüm uzun çalarlarlarımın olduğu noktaya takıldı. Acaba yağmalananlardan kendini kurtarabilmiş miydi?

Kalktım, gittim ve sırayla bakmaya başladım plaklara. Oradaydı, tıfıllık çağlarından, 78'lerdendi, buldum ve çıkardım. Sonra kitapla birlikte fotoğraflarını çektim. Pikap başlığım inşaat sürecinde üst üste taşınmalardan dolayı yok olmuştu; Spotify'dan buldum grubu, dinledim. Sandstorm adlı parça tamamdır, diye düşündüm önce; sonra bir ampül yandı, çünkü diğer parçalar tarzları dolayısıyla anlamsız düşecek ve albümün tamamı kitapla senkronize olamayacaktı. Sonra Emel geldi aklıma. Tunuslu Emel. Onun The Tunis Diaries albümünü tıkladım Spotify'da. "Tamamdır!" dedim: Uzanılmış kanepe, fonda Emel ve bu hafta sonu hep Habibi.


Naif bir kitap diyerek başladım dün. Yer yer sertlikler iç yaktı. Duygular, iç yakışlar, heyecan, korku, kaygı peşpeşe dizilirken derinlik de usul usul aklı kurcalamaya ve bu karmaşa ile de sorgulatmaya başladı. Bir ara "Ara versem," dedim ama merak ve akıcılık rahat bırakmadı, dürttü, tahrik etti ve tekrar elime aldım. Çizimler ve desenler ve de bölüm başlıkları, bazıları bildiğimiz duyduğumuz, anımsayacağımız mitlerin başarıyla çizgiye ve konuşma balonlarında söze dönmüş halleri etkileyiciydi. Okuyucuyu bir yan karakter olarak, kenardan bir izleyici şeklinde de olsa dışarıda bırakmadı kitap ve  beni içeri alıverdi. Kitabın kurgusunu ve desenlerini çok beğenmiştim, başlangıçtaki bölüm adları heyecan vericiydi, ilkokuldayken yazları şahane bir hocadan dersler almıştım: Binanın en altındaki alçak tavanlı, kısmen karanlık ama camlardan içeri düşen aydınlıkla kutsiyetli mekânda doğru bir insandan eğitim almanın anıları bir bir geçmeye başladı gözümden. Öyle güzel bir insandı ki cinsiyet ayrımı yapmaz, bir önceki, Dedemin Namaz'a gittiği Cami'nin hocası gibi kısa kollu gömlekle gittik diye uzun çubuğu ile kollarımıza vurmaz, arada tenefüs verirdi. Bir an ders aldığımız alçak tavanlı, içine düşen ışığının ulvi kıldığı, miss gibi gül suyu kokan, rahleleri özenli ve bayıldığım alanı hissettim; hemen kapı önündeki bahçede, çocuk seslerimizle kızlı erkekli bağrış çağrış oynamamıza ses çıkarmayan güzel yürekli, ak sakallı, aydınlık Mümin Hoca'yı bu vesileyle şükranla andım.


Hayattan güzel şeyler biriktirmiş olduğumu da düşündüm, Habibi'yi okurken. Dini yasaklaycı zihniyetlerden değil de sevgiyle, hoşgörü ve anlayışla anlatanlardan ve sorgulamamıza anlayışla yanıt verenlerden öğrenmiş olmanın bana kattıklarının tadını çıkardım ve fazlasıyla zevk aldım kitaptan. Bölüm aralarındaki çizimlere de bayıldım. Elbette sertlikler, bıraksam mı dedirten anlar, bu kadarı da fazla dedirten olaylarla da karşılaştım; ama bu karmaşa aslında bir yaşam gerçekliğiydi ve yazar da bu anlamda fantastik dokunuşlarla doğru bir iş yapmıştı. Belirtmeliyim ki kitapta cinsellik ve çıplaklık da var, hatta bir yaşam gerçeği olsa da fazlasıyla incitici, üzücü, elden bırakmayı düşündürtecek, kendi düzleminde insani dursa da bazı bünyelerin kabul etmesinin zor olacağı ölçekte olaylar da var. Bu nedenle de arka kapağına 18+ ve 18 Yaş Üzeri ibareleri konmuş.


Bazı ölçütlerden bakınca şiddetle tavsiye ederim diyemeyeceğim, Türkçe'ye Melek Berfin Işık tarafından çevrilen Habibi; 1975 Michigan-Traverse doğumlu Craig Thompson tarafından iyi bir araştırma sonucunda yazılıp, çizilmiş ve Flaneur tarafından da ülkemizde yayımlanmış. Toplam sayfa sayısı 672. Ana iki karakteri Dodola ve Zem olan Habibi'yi iki günde bitiririm diye düşünürken dün başlayıp bitirdim. Arapça yazıların kitabın son sayfalarında tercümeleri ve kaynakları var; okuma esnasında gidip bakılmasını öneririm, ayrıca bazı anlar için "Kur'an Bakara, 30" gibi dip notlar düşülmüş, merak edilirse kontrol edilebilir. Kitabı incelemeden almamanızı öneririm. Ne çıkarsa bahtıma diyebilenlerdenseniz mesele yok. Alırsanız okumaya başlamadan önce son sayfalardaki Notlar bölümüne göz atın, hatta oradaki notların sayfa numaralarını bir kağıda yazın ki o sayfalara geldiğinizde gidip notlardan okuyun, çünkü bazı hallerde sayfa altlarında belirtilmemiş bir durum bu!

Kitabın Amazon'daki güncel fiyatı ise 104,60 TL.


*Sinop'daki o an yazının ikinci fotoğrafından sonra!

*Polis

16 Temmuz 2021 Cuma

Un Ringraziamento Speciale*


Sevgili Okul Arkadaşım'a...

Sevgiyle...






O yazmasaydı, bu keyiften yoksun kalacaktım.

Bugüne kadar hep İtalya'dan getiren olursa içtim.

İlk şişeyle gelen promosyon kadeh uzun süre boş kalmıştı.

İlk kez bu yöntemle yapmaya karar verdim ve onun tarifiyle yola çıktım.

Limonları Finike'den, Portakal Bahçem'den istedim ki miss kokuyorlardı...

Tarifin bütün aşamalarına titizlikle uydum. Sabrettim.

Günü doldu, şişeledim.

Soğuttum.



Veee tadım!



......



Bu mudur?

Evet...

Limonçello budur!







Ve Sevgili Okul Arkadaşım'ın yani Sevgili Ekmekçi Kız'ın tarafımdan yapılmış ve bayılınmış limonçello tarifi içinse buradan lütfen.

Kesinlikle soğuk ve kararında içiniz!





*Özel Bir Teşekkür, Google çeviri.

13 Temmuz 2021 Salı

İleri Üçlü

İkindinin akşama yakın zamanları, pencereden bakıyorum; güneş batıya çekilmiş, ön bahçenin önemli kısmına binanın gölgesi düşüyor, arka bahçe ise tam anlamıyla güneşlenmelik. Ön bahçe günün ruhları dürtükleyen bu saatinde bana uyar. Bir tuğla ile ilişkimizse uzun süredir devam etmekte; Bolaño'nun Vahşi Hafiyeler'i. Biraz ağırdan aldığım çok keyifli bir roman; onu okurken araya arasıcak tadında kısa öykü kitapları da sıkıştırıyorum. Hiç okumadığım ve hiç bilmediğim yazarlarla tanışıyorum. Bir tanesini bilmemem çok normal ki yazarın ilk kitabı; yine içgüdüsel bir satın alma... İki üç sayfalık öyküler; iddiasız, yalın, iç döküşlü, mizahi dokunuşlu, hesaplaşmalı ve sıcacık. 95 sayfada 18 hoş öykü: Derya Sönmez'den Sırça Kanatlar.


Diğeri ise arka kapağındaki cümleleri ile beni 102 sayfada Ankara'yı mesken tutmuş martılardan Galapagoslu Yalnız George'a, Tarlabaşı'nın karanlık köşe bucaklarından Balat'ın ayazmalarına, büyük kentin kalabalığındaki kimsesizlerden aynı şehrin sokaklarında kendi cemaatini oluşturmuş, kulağı küpeli köpeklere.. Gerçeküstü bir düşten, rengârenk 9 öyküye dahil ederek bu katılımdan zevk almamı sağlayan, hayata soldan bakan Elvan Çubukçu'nun ikinci öykü kitabı Köpek Düşü.


Maskemi takıp iniyorum bahçeye, onu çıkarıp çantama atıyor, biraz fotoğraf çekiyorum. En alt katımızda bir getto var. Mahallenin tüm kedileri orada. Bir sürü yeni yavru ki artık usul usul ergen oluyorlar. Bir kaçı bahçede, bir kaçı da arabaların üzerinde güneşlenmekte. Alıyorum sandalyemi, güneşe açıyorum kitabımı. Tabii ki Vahşi Hafiyeler. Artık Fransa'dayız. Sahilde ise şenlik var. Bir an konser olduğunu düşünüyorum. Biraz kitap sonrasında muhtemel ki dayanamayıp gideceğim. Ama şimdi güneş, çimen ve bahçe kokusu...


Şu kedi beni tırsıtıyor. Yeni nesilden kendisi. Bir kedi olduğundan şüpheliyim. Uzun boynu, gözleri ve bakışındaki sert ve vahşi ifade vaşak kırması olabileceğini düşündürtüyor bana. Şimdilik sadece bakışıyoruz, henüz bir temasımız ve sohbetimiz yok.


Beyaz papyonlu, siyah ve bir önceki nesilden kedi ise konfor düşkünlüğü ve ciddiyetli gamsızlığı ile favorim, bir temasımız olmasa da göz göze geliyoruz sıklıkla. Arabalardan birinin tavanına yayılmak, iyice mayışınca da siesta en büyük keyfi. Ekmek elden su gölden bir hayat bunlarınki, çift daire genişliğinde bir kapalı yaşam alanı, el vurmadıkları, bakımına hiç karışmadıkları bir bahçe ve enfes yemeklerinden yararlandıkları altı daire. Bir elleri yağda bir elleri balda...

Arka bahçedeyse zeytin ağacının altında bir mezar var: Son ve en uzun, son ana kadar bu bahçede yaşayan ama en korumacı, havlaması ve kafa tutması boyundan büyük Bitsy'nin...

O bir teriyer efsanesi, hikâyelerinden kitap olur... Biz ilk biten binaya geçmiş, eski ve kadim evin yıkımı başlamışken  canını yakan bir şey onu inletip duvarlara tırmandırmaya başlayınca komşu kız öğrenci yurdunda kalan bir öğrencinin kontrolü sonucunda onun önerisiyle hocasına götürdüğümüz ve muayenenin ardından son haddeye varmış kanser olduğu anlaşılan ve hocanın acı çektirmeyelim uyutalım dediği ve öyle ölen, yerine bir köpek koymayı düşünmediğimiz, düşünemiyeceğimiz en emektar ve  en unutulmazlarımızdan birinin mezarı...


Kitapla aram çok iyi, Roberto ile de anlaşıyoruz. Çok karakterli bir roman olması, o karakterleri üniversite öğrenciliklerinden beri takip etmek, okumayı uzun zamana yaymam nedeniyle akılda kalıcılık açısından sıkıntı yarattır mı acaba? diye endişe etsem de fark ediyorum ki hiç de öyle değil. Sanki onlar benim hayatıma değil de ben onların yaşamına dahil olmuşum. Hatta bazıları ile diğerleri hakkında dedikodu bile yapabilirim. Bir paralel evren durumu.

Sanırım araya başka kitaplar alsam da uzun bir süre daha Bolaño'nun kitabında takılacağım; sonuçta alkol var, taze şairler, ilişkiler, aşk, seks, edebiyat, barlar, uyuşturucu, şehirler, kısacası insana ve bohem hayata özenmek manasında ne aranırsa kitapta. O ara benim aklımda ise dondurma dönüyor. Toparlansam, kitabı da çantaya atsam, önce konsere takılsam sonra iskeleye doğru yürüsem, dondurmamı İskele Kafe'de yesem, o arada belki kitabımı açsam, o sırada iskeleye balık tutmak için giden Naz ile erkek arkadaşına "Rast gele!" desem, diye düşünüyorum.

Konser sandığımın konser değil bant kaydı olduğunu, alandaki basketbol sahalarında da belediyenin sokak basketbolu turnuvasına dahil maçlar oynandığını, alkışların sandığım gibi konsere değil oyuna yönelik olduğunu anlıyorum. Kahraman halkımızın özellikle genç kısmının maskelerinden sıyrılmış olduğunu görüyor, ne olacak bizim halimiz diye düşünürken ve yürümeye devam ederken iskeleden vazgeçip meydanındaki amatör tiyatro gösterisine biraz bakıyor, sevdiğim dondurmacıya varıyorum. Oh ne âlâ! Burada da pandemi bitmiş, çok şükür. Lebalep. Anında yeni plan, geri dönüş ve ilk Migros'a dalıyorum.



Mini nevalemi alıyor, bir an karasız kalsam da yine sahile iniyor, ağır adımlarla yürüyorum. Şimdi evdeyim, çalışma odasında pencereler denize nazır ve açık. Sarı votkam üç haftalık bekleme süresini doldurmuş, süzülüp şişelenmiş ve içime hazırdı ama biraz daha dolapta bekletmek istemiştim. Migros'tan bir 50'lik malt bira ile tussuz kavrulmuş fıstığı kapmıştım az önce. Yani bira, şat sarı votka ve fıstıktan oluşan İleri Üçlü ile takılmak bence iyi fikir. Elbette müzik. Sonuçta bi şat iki şata dönüyor, bira 25'lik kadehte bir devir yapıyor, o ara Enn Sevdiğim Kadın'a sarı votka başarımı anlatıyorum ki 6.kattayken yapmıştım ve birlikte içmiştik, dolayısıyla keyfime keyif katıyorum. Elbette can tertibim, alemin ve Bodrum'un en şahane garsonu, bar insanı, barmenlerin kralı, ilk sarı votkayı onun yapımıyla askerde içtiğimiz, yaşça bizden büyük, yani devre kaybı Aziz'i sevgiyle anıyorum. O zamana kadar bilmediğim sarı votka konusunda ustam, bana, bize el veren O.


Ve fakat pazar günü yiyemediğim dondurmayaysa dün akşam gidiyor, daha sakin bir ortamda sade, karamel, parça çikolatalı, çilekli, cevizli bir kase dondurmamı keyifle yiyorken tam ben, ortam bir anda lebalep oluyor. Tırsıyorum ki allahtan bitmek üzereydi... Şükür ki dondurmadan eksik kalmıyorum. O yürüme esnasında iki mekânla ilgili olarak geleceğe dönük planlar kuruyorum. Biri için önceden Berkay'ı arar ki burası bir balık lokantası, şu kapalı tuttukları üst kattan, taa Kiev'i görecek pencere önü masalardan birini ayırtırım diye düşünmekle birlikte, ama en sevdiğimiz mekân da çok özel, diye de düşünüyorum ve ikili bir planı sonuca bağlıyorum. Ben aslında bu ön izlemelerimi çok seviyorum.

Şimdi, lafı daha uzatmadan, ben dokunuşlu Aziz Üstat' dan el alınma sarı votkayı kısaca tariflesem ki şeker dokunuşu benim tercihimdir, diyorum.

Fotoğrafta görüldüğü üzere benim oynar kesicili şahane bir soyacağım var; bir limonun kabuğunu hiç koparmadan zar inceliğinde soyabiliyorum; bunu yaparken de beyazını hiç almamayı başarabiliyor ama çok çok az miktarda, kabuğun minik girintileri arasında yer yer o beyazın olmasını istiyorum. Ebadına göre 5 ya da 6 tane hakiki Finike limonunun kabuğunu cerrah titizliği ile alıp bir kavanoza koyuyorum önce, sonra dört-beş adet tane karabiber ekliyorum, sonra 70'lik votkayı boşaltıyorum ve bir tane de  yarım şeker boyutunda esmer kesmeşeker ilave edip kapatıyor, 3 hafta buzdolabında bekletiyorum. Sonrasında da süzerek şişeliyor, buzdolabına içilmeye hazır halde bir süre daha bırakıyorum.

Sonuç pek âlâ!



İstanbul'da yaşasaydım... İkinci iğne de tamamsa, bir öğle sonrası can bir arkadaşımla Ayaspaşa Rus Lokantası'na gider, bir karaf sarı votka ile iki kişilik Etli Votka tabağı söyler, yarım karafını dolapta bekletir yarımını masaya ister ve o kadim mekânın loşluğunda, Rus tınıları eşliğinde keyfime keyif katardım.

Benden söylemesi:)

Daha fazla Ayaspaşa Rus Lokantası ise şurada!

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Sen Hakkaten Doktor Musun Abi?

Geçen hafta cuma günü akşamüstü bilgisayar karşısındayken sol kolumun dirsek ucu çalışma masasına temas ettiğinde bir sızı hissediyorum. Elimle dokunuyorum ki bir hassasiyet var; fakat bir temas olmazsa bir sızı hissetmiyorum. Umursamıyorum. Geçici bir durum olduğunu düşünüyorum. Yatarken de kolumun o noktası yatağın neresiyle temas ederse etsin bir yanma var.

Ertesi gün üzerine ağrı ile ilişkili bir jel sürüyor, bir yandan da nette araştırıyorum. Genel veriler üzerinden vardığım sonuç bunun Tenisçi Dirseği olduğu noktasında. Gerçi keyifli ve uzun bir telefon görüşmesi esnasında bunun bilgisayarda çalışmakla alakalı olduğunu söylemişti, Enn Sevdiğim Kadın.

Sonra, salı gününe kadar tenisçi dirseği tedavisinde uygulanan hareketlerle ilgili bir video buluyor ve her sabah videodaki hocayla birlikte o hareketleri yaparken gün içinde de buz tedavisi uyguluyorum.

Öyle etkili bir ağrı yok fakat dirsek ucunda bir şişlik de mukim.

Karar veriyor, biraz da eğlence olsun diye salı günü sabah kardeş işyerine giderken, ona takılıp şehir merkezine iniyor, çocukluğunu bildiğim, her zaman ilk danışma noktamız olan aile hekimimize uğruyorum. O ise şöyle bir göz atınca ortopediste görünmemi öneriyor.

Eve trenle dönüyorum ki ne kadar özledim pandemi sürecinde onu.

Çok güvendiğimiz, bizim için küçük oğuldan kaynaklı olarak çok kıymetli ortopedistimizden randevu almak için nete giriyor ama izinde olduğunu görüyorum. Oğuz önermese umurumda olmayacak bu şişlik için, sonuçta bize yakın bir hastanedeki ortopediste gitmeye karar veriyorum. Çarşamba günü randevu için nete girdiğimde tüm saatlerinin neredeyse boş olduğunu görüyor, oradan dönüşte de bir öğle yemeği keyfine karar veriyorum.

Çünkü gün, sabahın enn erkeninden beri güzellikler vaad ediyor.



Varıyorum hastaneye, ödememi yapıyor ama doktoru beklemek durumunda kaldığımı anlıyorum. Haberdar edecekler kendisini. Odasının olduğu koridora geçiyor, sekreterin uzattığı kağıtları imzalıyor, koltuğa oturup beklemeye başlıyorum. Zihnimde bir profil var, kimdir nedir diye nette bakınmış, hakkında olumlu bir iki yorum da okumuştum. E durumum da pek ciddi olmadığına göre bir sorun yok.

Biraz sonra sekreter doktorun geldiğini bildiriyor; "Önümden geçti de göremedim mi?" diye düşünüyorum. Varıyorum bir kaç adımda kapısının önüne, benden sonra gelen iki kişi daha beklemekte... Giriyorum içeri, odada bir kişi var ama ben herhalde yanlış odaya geldim diye düşünüyor, dışarı çıkıp oda kapısındaki adı okumaya çalışıyor, oradaki iki kişiye de "Yanlış mı geldim acaba?" diye soruyorum. Eski hasta oldukları belli iki kişi doğru olduğunu söyleyince tekrar giriyorum içeri.

Fotoğraftaki kişi ile içerideki kişi arasında bir bağ kuramıyorum çünkü ben, ben boylarda daha kalıplı bir kişi beklerken dalgacı tipli, kırlaşmış at kuyruğu saçlı, jean üzerine önlüklü, çizgi filmlerde rastladığımız türden kısmen arızalı bilim adamı tipli bir şahısla karşılaşıyorum.

Odaya bana görünmeden nasıl girdiğini önce anlayamıyor, sonra çözüyorum: Odasının alt katı acil girişi, girdiğim kapının yanında bir kapı daha var. Bu tespit bir senaryo yazdırıyor hemen ama bu benim dalgacı kafamla ilgili değil! "Daha önce gördüğüm örneklerden yola çıkarak, ve profilin sevimli de gelen özelliklerinden hareketle öğle arası iki tek attı ve ne yazık ki ben gelince keyfi masada bırakıp gelmek zorunda kaldı. Her an masaya dönebilir!" diye düşünüyorum. Onu çocukluğumun, bir örneğini görmediği motor kaputları ve çamurlukları parmakları ile dokunarak, şalama ile ısıtıp kaputun ya da çamurluğun altına dayama koyarak çekiçle nokta nokta orjinali gibi düzelten efsane kaportacılardan Paşa Usta'ya benzetiyorum.

Kafa dengi bir muhabbete hoş geldim yani.

Diyorum ki ben teşhisi koydum ama doğru mu bilmiyorum: Tenisçi Dirseği. Diyor ki değil, sıvı birikmiş. Eliyle şöyle bir yokluyor. Yeni olmadığını söylüyor, bilgisayarla ilişkimi soruyor, diyorum ki bütün gün birlikteyiz. Hem iş diyor hem de blog yazıyorum diye ekliyorum. Blog kısmı ile ilgileniyor. Keyifli, çatlak profesörle ondan pek emin olamayan hasta arasında eğlenceli bir sohbet. Seslenmesiyle iki şırınga geliyor o ara. Tüccar değil, hastaneye para kazandırmak gibi bir derdi yok, film falan uğraşmayalım, diyor. Ben onun yönlendirmesi ile muayene yatağının ucuna ilişiyorum. Dirseğim hazır. Şişliğe bir iğne. Sonra bir başka şırınga ile bir iğne daha giriyor içine. Gözüm orada, hedef şaşmıyor, güzel. "Ağrıdı mı?" diye soruyor. Yok, diyorum. "Ağrı kesici yaptım da ondan," diyor. Espri ondan bakınca komik duruyor, gülümsüyorum. İletişim makara tadında, hoşuma gidiyor; eğlenceli bir an ama asla saygısızlık yapmıyorum.

Biraz sıvı çekiyor ama tamamı için umutsuz, bana gösteriyor. Sonra bir kez daha dalıyor, azıcık daha geliyor, sonrası nafile... Bandajlıyor orayı. İlaç yazacak, bilgisayara giriyor fakat bilgisayar benim Türk vatandaşı olmadığımı söylüyor. O vatandaşlık numaramı yanlış girdiğini düşünüyor ve tekrar etmemi istiyor. Tane tane tekrar ediyorum. Bilgisayar Türk vatandaşı olmadığım, yabancı uyruklu olduğum konusunda ısrarcı. Sekretere başvuruyor. O arada kafasında binbir çözüm  olan bilim adamı gibi odada dolaşıyor. Sekreter de deniyor ama bilgisayar kendinden çok emin. Sonuçta sistemde bir arıza olduğuna karar veriyorlar. Günde üç kez püskürtülecek bir sprey ve günde bir kez kullanılacak bir anti inflamatuar yazıyor. Bir de dirseklik gibi bir şey vermeyi düşünüyor, sonra çizgi filmdeki profesöre dönüyor, "Bu sıcakta şimdi rahatsız eder seni," diyor. Bilim adamlığı ile dalgacı, daha doğrusu eski usul doktor hali arasında bir süre bocalıyor ve nihayetinde gerek görmüyor.

10 gün sonra kontrolüm var. Ona mı gitsem yoksa esas doktorumuzu beklesem mi? diye düşünüyorum. Ağrı sızı yoktu zaten, yine yok. Sıvı yok olmaz da bir operasyon gerekirse diye düşününce ise, doktorumun kim olacağı çok net sanırım:)

2 Temmuz 2021 Cuma

Sabah Ekmek Kokuyor

Öncesi

Yüzlerde boş bir ifade. Bu adam ne diyorcasına şaşkın bakışlar...

Tekrar soruyorum.

Hamur yoğuranlar, kasadaki adam adını ilk kez duydukları bir ekmeğin şaşkınlığı ile boş boş bakıyorlar hâlâ... Donuk bir an. Kocaman bir söz boşluğu. Şaşkınlık.  Fırının sıcağı vursa da ekmek kokusuyla birlikte yüzlerimize, sabahın erkenindeki bu an sanki rüya. Altını çiziyorum bir kez daha: "Buradan aldım, alıyordum, burada tanıdım, bildim ekmeği ben..."

Tık yok.

Kendimden şüphe duyuyorum. Sanki zihnimin bana bir oyunu. Bir yanılsama... Öylesine boş bakışlar. Anlatıyorum, anlatıyorum... ama nafile. Unutturulmuş! Rüya şaşkınlığıyla çıkıyorum dışarı. Sabahın ayazı vuruyor yüzüme. Başka başka fırınlara da soruyoruz. Yok. Sanki hiç olmamış. En son ne zaman aldığımı bilmiyorum. Oysa zaman dün almışım gibi; zihnim bir boşluktan bakmıyor, son anla soruyor elbette... Ama yine de nasıl hatırlamaz 30'lu yaşlar civarındaki bu insanlar? diye düşünüyorum. 5-6 yaşlarında ilk kez gittiğim babamın tamirhanesinde içtiğim, soğusun diye önce çay tabağına boşaltılmış oraleti bile hatırlayan ben, şaşkınım. Üzülüyorum. Burası Havza; kurtuluşa giden yolda önemli bir kavşak. Atatürk'ün ayak izleri var. Bulunduğumuz noktanın daha yukarısında biraz sonra uğrayacağımız ev; O'nun Sivas, Erzurum öncesi kaldığı, belki uyumadan ya da bir kısa kestirme ile kongrelerde yapacağı konuşmaları düşündüğü, son notlarını aldığı ev ve o ekmekle, Ata Ekmeği ile yaptığı kahvaltı, ne olacak?!

O ekmek sanki burada hiç olmamış...

Keyfim sabah ayazında buz kesiyor, sonra yere düşüp parçalanıyor.

 

Sonra bir gün, aradan geçen epey zaman sonra bir sabah semtimdeki, sevdiğim ve her zamanki fırınıma ekmek almaya gidiyorum. Yeni ve zenginleştirilmiş bir tabela asılmış; yeni sahibi olduğunu düşündüğüm kişi o tabelaya bakıyor, fırının adını değiştirmemiş. Dikkatimi çeken bir detay var; ürün yelpazesi içinde onun adı. Ata Ekmeği. Soruyorum. Yapmayı istiyor, heyecanı var. Kıpır kıpır. Havza'da yaşadığım andan söz ediyorum. Daha da coşkuyla anlatıyor. Özel bir ekmek olduğunun altını çiziyor. Doğal yöntemlerle yoğrulmalı, katkıları var ve doğal, ve en önemlisi Karakılçık buğdayından un olmalı ama gerçek bir değirmende ya da eski usul bir un fabrikasında özüne sadık kalarak üretilmeli... "Bulacağım ve yapacağım," diyor. Bilen biriyle rastlaşmanın mutluluğuysa heyecanını harlıyor, "Senin için yapacağım," diyerek de gaza basıyor.


Enn Sevdiğim Kadın'ı ekmekle tanıştıramamış olmanın üzüntüsü içimde. Heyecanlarım golü yedi tamam ama en çok yok oluşa ve belki de kısa bir zaman dilimi içinde hatırlanmayacak kadar unutuluşuna üzülüyorum. Bir gelenek yok oluyor... Atatürk Sivas'a gittiğinde de, Erzurum'da da ona bu ekmek yapılıyor. Oysa bu bölgede Ladik gölünden çıkıp Havza üzerinden Yeşilırmak'a giden, bütün ırmaklar kuzeye akarken o inadına güneye akan ve bu nedenle de adı Tersakan olan gürül gürül çay üzerinde ve yemyeşillikler içinde sıra sıra değirmenler var. Sonra usulca usulca yerlerini büyüklü küçüklü fabrikalar almaya başlıyor, sonra tepeden geçen bir duble yol yapılıyor ve yeni Türkiye düzeninde bir sürü özel şey göz önlerinden ideolojik yaklaşımlarla usul usul kalkıyor. Sanki bilinçli bir kıskançlıkla unutturuluyor.


Çarpık yapılaşmanın içinde yenilenmeye çalışılan evlere ulaşınca fabrika ayarlarıma dönüyorum. Gözlerimizi çirkinliklere off konumuna getirip ruhumuzu diriltiyoruz. Irmak kıyısındaki diğer pazar yerini geziyor oradan taş binasıyla sevimli ilkokula yürüyoruz. Bahçe duvarına çıkıp pencereye adımını atıyor ve sınıfın içine bakıyor enn sevdiğim, aynı zamanda bir afacan olan kadın. Bu an kaçmaz! Elleri ile demire tutunmuşken ve dikkatle adımını pencereye atmak üzereyken... klik. An artık zihnimde ve bir fotoğraf karesinde... Çok eğleniyoruz. Yeni okul binasına da selam çakıyoruz ki eğitim şart. Bu eğlenceli adımlarla taş döşeli ara sokakları ve eski bir kaç evi daha talan ederek tepeye, şifalı sular, oteller ve hamamlar bölgesine doğru tırmanmaya başlıyoruz.


Bu sevimli ve virajlı yokuş üzerinde bayıldığım bir şey var: İlçe itfaiyesi. Minik bir binanın altındaki mini garaj ve orada bekleyen iki aracın bana oyuncak hissi veren hali her seferinde çocuk sevinçlerimi zıplatıyor ve çok mutlu ediyor beni. Onun hemen köşe başında da Atatürk'ün kaldığı ev. Elbette müze. Şu saatte kapalı ama merdivenlerini çıkıp pencerelerinden içeriye göz atmamıza engel değil bu...

Ve tam hamamlar, oteller ve güzel camiler bölgesine varmak üzereyken; yeşile çalan köy mavisi tonlu pencere ve kapı ahşapları muhteşem, içerisi her daim loş, taban döşemeleri mazotlu tahta, manzarası panoramik, kadim bir kahve var. Müdavimleri ve çerçevelerle aynı tonda ama daha mavi simit sandığı ile o kadar geçmişten ve o kadar tatlı ki... Önünde mini bir havuz, elbette fıskiye, çam ve şahane söğüt ağaçları... Kuşbakışı Havza. Az sonra varacağız. Loş ve bir kaç yaşlının olduğu iç kısma geçeceğiz, vadiyi gören kenar pencerelerden birinin önündeki masaya oturacağız; soba çıtırdıyacak ve ben "İki çay lütfen," diyeceğim. Sonra da kapının hemen yanındaki minik, camekanlı tezgahtan dumanı üstünde iki simit alarak çayların yanına ekleyeceğim.

Son virajı bu hevesle dönüyorum. O da ne?!! Yok. Yıkılmış ve yerinde betonu bol ucube bir park oluşmuş. Ağızlarından ecdat lafını düşürmeyenlerin gazabına uğramış... Issızlık!

Yılmıyor, gözlerimizi off yapıp çirkinliklerden azade kılıyor, uçurumun kenarına yanaşıp ardımızda o kahve varmışçasına ilçeye ve uzaklarına bakıyoruz. Önceki yazıda fotoğrafı olan perili köşkse bizi bizden alıyor. Nedense o an zihnimde Rock  Müzik çalıyor. Bir pansiyonmuş anladığım... Ne de yakışmış doğaya ama zevk yoksunu, içinde hamamları da olan yeni ve çarpık otellere yenik düşmüş. Oysa orada kalıp, eski hamamlardan birine gidip, sonra dönüp o evde uyumanın keyfi ne de güzeldir! Eski hamamlar yeni yapılmış otellere nazire yapıyor. Hakeza kadim, kasılmayan, zarif ve sıcak camiler de yenilerine... Bu minvalde en tepeye varıyor, oradaki türbe ve minik külliyeyi ziyaret edip dualarımızı ediyor. Biraz daha geçmiş soluyor. Sonra da kardeşle buluşmak için başka başka sokaklara ve güzel evlere dala dala geri dönüyoruz.


Merzifon girişinde, tam garajların önünde kardeşle vedalaşıyor, otogarın kenarındaki çocukluktan beri bayıldığım kırık dökük ahşap dükkânlı, ağaçları güzel mini bulvardan yürüyor, Ankara tadı veren otelin fotoğrafını çekiyor, o esnada bir Merzifon gecesi düşlüyor, ilçenin dinamizmine, yani merkezine doğru ilerliyor ama bir boş dükkanın önünde mecburen kalıyoruz. Bir zamanlar BİM olduğunu anlıyoruz. Cama yapıştırılmış sızlanmayı okuyor, okudukça bir karakter tasavvur ediyor, güldükçe gülüyoruz.

 

Not: Uzun zamandır Havza'ya gitmedim, bir yiğit geçmişi hatırlayıp da ekmeği yapmaya başladı mı bilmiyorum. Ancak Sivas'da, Ankara'da ülkenin başka şehirlerindeki bazı fırınlarında -özüne ne kadar sadakatle olduğunu bilmemekle birlikte- yapıldığını, netten edindiğim bilgiler ışığında biliyorum.

Devam edecek...

26 Haziran 2021 Cumartesi

Ne Güzel Bir Gün

Öncesi


Hafta sonları özellikle gelmenin yanı sıra bu istikamete her çıktığımızda mutlak uğradığımız bir yer var. Ağamız bu klasiği ihmal etmiyor ve ana yoldan usulca ayrılarak park ediyor. Sıcak arabadan inince yolculuğun ve mahmurluğun en güzel eşlikçisi sabah soğuğu suratlarımızı okşarken, sakinlik elimizden tutuyor. Buzz gibi sularda ellerimizi, yüzümüzü yıkıyor, ciltlerimiz ve ruhlarımızı da bu sayede iyice diriltiyoruz. Sabah erkeninin titreten bu tatlı ve temiz soğuğunda mekânın yamaca çıkıntı bölümüne geçiyor ve her zamanki masamıza oturuyoruz. Enfes bir manzara. Epeyi aşağıda, çakıl taşları üzerinden usulca akan bir dere ve onun iki kenarından yükselen yemyeşil yamaçlar... Burası yolüstü menemencileri ile meşhur Çakallı.

Kağıtlar masaya seriliyor, siparişler veriliyor; miss gibi köy tereyağı, bal ve bir kaç zeytin tadımlık olarak yerlerini alırken, dumanı üstünde yöre ekmekleri miss kokularını yayıyor.

Onlarla tatlanırken ve açılırken hücreleri damakların... Tereyağı kokan baş döndürücü menemen ve kavurmalı yumurta masadaki yerlerini alıyor. Ve tabii ki karışık bir turşu tabağı...

Gelsin kaynak suyundan çaylar!

Şimdi istikamet Havza.

Kardeş bizi ilçe girişinde bırakıyor ve sanayi sitesine müşteri ziyaretleri için dönüyor...




O'nu bir ekmekle tanıştırma anını planlıyorum; ama ben için izi çok kıymetli, hayatımın en sevimli, en özel istasyonlarından birini, siloları ve pazar yerini es geçmeden... Bir an var; hafıza kartımda yer etmiş ve hiç silinmeyecek, O'na heyecanla anlatmam gereken bir an! Kaç 10 yıl sonra aynı anı yaşayarak anlatıyorum enn sevdiğim kadına ve kaç yıl sonra şu satırları yazarken yakalıyorum yine yüzümdeki o şefkatli ve kıymetli gülüşü.

"İşlerimi halletmiş, pazarda dolaşmış, bir küçük lokantada enfes ve tekmil bir işkembe çorbasının tadını çıkarmış, akşamın loşluğunun çöktüğü minik istasyona varmış, biletimi alıp Sivas'tan gelecek treni beklemeye başlamıştım.  Pazarın kurulduğu bir gündü, bense yirmilerin başındayım, askerlikle işi bir arada götürüyorum. Genel bir müşteri ziyaretleri dönüşü müydü yoksa haftasonu eve gelişim miydi çok hatırlamıyorum; belki de tek bir noktaya tahsilat için yapılmış bir ziyaretti, bilmiyorum... Amasya'dan otobüsle varmış, işi halletmiş, onunla devam etmek için Sivas'tan gelecek treni bekliyordum. Akşam üzerinin loş ışığı ile aydınlanıyordu küçük ve eskinin güzelliğini taşıyan bekleme salonu. Bir iki öğrenci, şık mantolu, orta yaşın üstü zarif çantalı, avukat olabileceğini düşündürten zarif bir hanımefendi, eskinin şirinliği buram buram istasyon, boş vagonlar ve zaman eskisinden ışınlanmış, tombulca, temiz yüzlü, emekliliği gelmiş ama tren aşkı sönmemiş çok sevimli gişe memuru ve ben; bir rüyanın oyuncuları gibiydik. Gününse ruhları dürtükleyen saatleri...*

Bir kasketli, köylü ve o gün kurulmuş pazarda ürünlerini satıp nafakasını çıkarmış yüzünde emek ve hayat izleri olan baba ile saçları iki uzun örgülü, güzeller güzeli, ak yüzü köy, tatlı mı tatlı ama yaşından daha sorumlu minik kız girdiler içeri. Sanki bir romanın sayfasına gömülüymüşüm gibi hissettim; sanki an sayfalarda önüme çıkmış, kelimeler görüntüye dönüşmüş de ben kitabın içinde karakter olup bütünleşmişim gibi bir hoşluk hali. Küçük bir mekânda ne kadar uzak olursa o kadar uzaktaki ahşap banklardan birine oturdular, çıkınlarını açtılar... O ne güzel bir sofraydı. Beni buyur ettiler. Afiyet olsun, dedim. Elimi kalbime götürüp gülümsedim, teşekkür ettim.  Öylesine doydum ki ben; onların birbirlerine bakışlarından, gülümsemelerinden ve gözlerinin içinde yankılanan sohbetlerinden... O yüreği kocaman minik kızın babaya yarenliğinden, hizmetindeki olgunluğundan...

Şimdi trendeyim, hareket memuru işareti verdi, keskin bir teşekkür düdüğü öttü, usulca  hızlanıyoruz...

Kafam pencere camındayken; kenar bir köşeye, istasyonun demir parmaklı penceresinden içeri süzülen ışıkla birlikte, yük vagonları düşüyor... Akşamın karanlığı usulca çökmüş. Muhteşem bir an daha. Kalbim sıcacık. Bir filmin rolü tamamlanmış figüranıyım sanki. "Birbirlerine bu kadar sevgiyle ve alın teriyle ve bu kadar sevinçle bakan birilerini gördüm mü daha önce?" diye soruyorum kendime."



Bir ekmek satıcısı var Havza'da; minicik bir mekân ve eskiyi hatırlatan. Önce ona uğruyoruz. Enn Sevdiğim Kadın'ı özel bir ekmekle tanıştırmak istiyorum. Ata Ekmeği! Atatürk Havza'da konakladığında ona yapılan ekmek... Her gelişimde o ekmeği aldığım fırına doğru yürüyoruz. Hevesle giriyorum, işçiler ekmek yoğuruyorlar. Onlara günaydın ve kolay gelsin, kasaya hayırlı işler dileyip "Ata Ekmeği lütfen," diyorum...


Sabah Ekmek Kokuyor...

*Yazılarımda sıklıkla ve çok severek kullandığım bu ifade Adalet Ağaoğlu'nun bayıldığım ve enn kitaplarımdan Romantik-Bir Viyana Yazı'ndandır.

23 Haziran 2021 Çarşamba

Işınlanma

Sonraki durağımız Merzifon'du ki yola çıkışımızın asıl nedeni de oydu. Yıllarca ve defalarca önünden geçtiğimiz ama içine girmeyi hiç düşünmediğimiz bir yerleşimdi. İlginçti, çünkü stratejik bir hava üssü vardı. O üssün insanlarından kaynaklı olarak da bir sosyal hayatı. Otobüslerin yolcu alıp bıraktıkları haraketli bir nokta olması sebebiyle de Ankara ve özellikle de İstanbul yolculuklarımda verilen 15-20 dakikalık molalar, -sorunlardan uzaklaşma fırsatı olarak da- çocuk ben için çok keyifliydi. Önce minik ve derme çatma ahşap bakkalından uzun yol  için abur cuburlar alırdım. Onlardan birini açar, hemen garajların yanındaki orduevi, radardaki Amerikalıları ve bir turnuvada karşılaştığımız epey etkili ve güçlü lise basketbol takımları ile hayal dünyamda yer etmiş ilçenin o dar alanında ona dair minik keşifler yapmanın tadını çıkarırdım... Sonraki yıllarda bir iki kez içine girmiş, belli caddesi dışındaki sokaklarına hiç dalmamış, en fazla üs komutanlığına gidip fatura bırakıp ödeme almıştım. Kısacası bu ilçeyi bir gezgin gözüyle talan edeyim, diye, hiç düşünmemiştim. Ve belki de enn sevdiğim kadını tanımamış olsaydım hâlâ o noktada kalacaktım...

Bundan altı-yedi yıl önceydi, ve benim 2014'ü sadece dört, 2015'i de sıfır yazıyla geçtiğim, radikal kararlarla birlikte başlayan yoğun bir iş döneminin içinde, bir enfes gün olmanın yanı sıra verdiği tat açısından da enlerden ve ayrı tutulası gezilerden biriydi.


İlçenin sanayi sitesindeki müşteri ziyaretinin ardından Amasya-Tokat istikametine gidecek kardeşle vedalaştıktan sonra tatlı bir yokuşun ardından ilk vardığımız nokta bir pazar yeri: Çok hoş, zaman eski, bir ışınlanma zamana ve fazlası ile etkileyici... Yol üstüne masalarını ve taburelerini atmış çay ocağıysa çok davetkâr ve sevimli... Minderlerine belli ki değmiş kadın eli... Ev titizliğinde bir mekân. Güleryüzlü bir genç adam, önce hoş geldiniz diyor. Masanın üzerindeki her ne kadar yakın durmasam da Aydınlık Gazetesi içimi yakın kılıyor. Bir ayrımcılık hali olarak değil, ama aldığım his bir Alevi olduğunu söylüyor ve belki de bu durum içinde bulunduğumuz anı daha da sempatik kılıyor. Keyifli dakikalar geçiriyoruz ve hatta bir daha geldiğimizde pazardan aldıklarımızla kahvaltıyı burada yapalım  istiyoruz.

Bu sabah keyfi için iki genç ve kardeş olduklarını düşündüğümüz adama ve hangisinin eşi olduğunu bilmediğimiz ama tahmin ettiğimiz genç kadına teşekkür ediyor, bu şirin pazarın orası burası derken de bedestana varıyoruz. Öncesinde pek çok yere göz atarak geziyor, bu genel  taramanın ardından bazı noktalara ince işçilikle tekrar tekrar dokunmayı düşünüyor ve sabahın sonrasında bunu gerçekleştiriyoruz.


Biz bu planların keyfiyle ve bir ön izleme tavrıyla arşınlarken sokakları bir Abi ve dükkân gözümüzü alıyor. Ve aslında ruhumuzu da zıplatıyor. Çocuk sevinçlerimiz kalplerimize el çırptırıyor. İçinde bulunduğumuz zaman bir kez daha geri sarıyor. Tavaf ediyoruz. Dar sokaktan Enn Sevdiğim Kadın, bir hayal insanın bütün dikkati yaptığı işteyken çok güzel, yakın plan bir fotoğrafını çekiyor. İzinsiz, doğal ve eylemin yarattığı his muhteşem. Aynı açıdan ben de bir tane çekiyorum ama onunki çok çok güzel. Kendi çektiğimi önce yazıya koyuyorum fakat o anı ve duyguyu yeterince veremediği için de kaldırıyorum. Ondan istemiyorum şimdilik ki, çok yoğun. O günü anlatmaya başladığıma göre devam ettiririm yazmayı diye düşünüyor, o zaman sürecinde de ondan fotoğrafları alırım nasılsa noktasına varıyorum.


Sonra giriyoruz kapısından içeri. Kibarca karşılıyor bizi. Paha biçilmez bir olgunluk, şahane bir nezaket ve tadına doyulmaz bir sohbet başlıyor. İzinsiz çektiğimiz fotoğrafları söylüyoruz, gülümsüyor. Anlıyoruz ki buna alışkın. Çay öneriyor, teşekkür ediyoruz. Ama sohbete ve anın tadına doyamıyoruz. Sonra izniyle fotoğraflarını çekmeye başlıyoruz ki  alışkın bir manken edasıyla verdiği son derece doğal pozlarına bayılıyoruz. Teşekkür edip dışarı çıktığımızda o ana kadar geçirdiğimiz kısa zamanın bile heybemize neler neler kattığını konuşuyor, önümüzdeki saatlerin merakıyla düşüyoruz yeniden sokaklarına kasabanın...



Ne Güzel Bir Gün

20 Haziran 2021 Pazar

Leyla'dan Geçilmez

Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?

Ömer Hayyam





"Biz son zamanlarda 'Leyla'ya' dadandık. Denemediyseniz, bir tadın derim," yazmıştı Sevgili Şule; Lucien Arkas Bağları'nın Punto'sundan da bahsettiğim bundan iki önceki yazıma yorumunda... Onu okuduğumda: "Leyla'yı görüyorum hep, daha çok roze ve beyazını, hatta rozeden mi başlasam yaz niyetine diye düşünüyorum da şimdi..." diye yanıtlıyorum.


Peker Reis'imiz ne der hep:

"Söz namus!"

Ben de aynen öyle davrandım. Dün öğle üzeri çıktım yola, önce bir arkadaş ofisine uğramam gerekti. Uğradım, iki lafın belini kırdık, bir kaç proje gördüm, normal çayları bitmiş olduğu için bir fincan elma çayı içtim, iki üç dedikodu yaptık eve döndüm. Sonra da bir şeyler atıştırsam dedim çünkü iç sesimin alarmı çalıyordu ve uyarırken bazı fikirler de veriyordu. İç sesi biraz erteledim, dinlemedim. Aldım telefonu elime. Tek tuş. Enn Sevdiğim Kadın karşımda... O'na bir teslimatım var; Sarı Votka ve Limonçello imalatlarımdan artan kokulu Finike limonları... Gerçi bu ara başını kaşıyacak vakti yok ama hani olursa, bir tren yolculuğu bana dedim. Önümüzdeki hafta enn sevdiğimiz mekânda rakı içeceğiz! 

Evden çıkarken, burgerlerini ve bahçesini sevdiğim yerde cheeseburger, yanında patates ve kola fikrim ağır basıyor; lakin geçen gün, yine sıklıkla söz ettiğim ve sevdiğim lokanta Adem Usta'da da bulgur pilavını görünce dayanamamış, az pilav üstü bir porsiyon tavuk döner ve cacık söylemiştim. Eğlenceli bir öğlendi; tabağın domates, biber ve küçük dilimlenmiş lavaşların ressam titizliği ile yerleştirilmesinden kaynaklı olarak estetik güzelliğini uzun süre seyretmiş, yiyince de tadına bayılmıştım.

Velhasıl bir türlü dizginleyemediğim aklım çeliyor beni ve 20 metre ilerideki burgerden vazgeçiyor, Adem Usta'ya dalıyorum.

Bulgur pilavını göremiyor, tam Güveç'e meyletmişken yok herhalde diye soruyorum. Kapaklı tencerenin içindeymiş. O halde, az bulgur pilavı üzerine bir porsiyon döner ve cacık.

Kesinlikle çok keyifli ve muhteşem bir zaman dilimi; iyi pişirilmiş bulgur pilavı döner birlikteliği muhteşem ve kıvamı yerinde, iri rendelenmiş salatalıkları taptaze ve diri, tuzu ve sarımsağı sakin cacık harikulade!

Üstelik 20 TL!

Esnaf lokantacılığı budur işte!

Oradan çıkınca bir an CarrefourSA'ya uzasam diye düşünüyor, gözümün önündeki Migros'da karar kılıyorum. Bir iki şey ki bunlardan biri Ülker'in yeni ürünü marşmelovlu donat! Diğeri de tabii ki Leyla. Alıyorum.

O an bir eşlikçi fikrim yok. Biraz serinletir, bir, bilemedim iki kadeh içerim diye düşünüyorum. Sonra aklım çeliyor beni. Midye, diyor içsesim. Hemen denizin dibinde, eşi ve iki küçük çocuğu ile arabasının arkasında midye satan ve hakkaten bunları lezzetli ve temiz yapan, dili biraz yağlamacı da olsa çalışkan biri var. Gelince eve Leyla'yı koyuyorum dolaba; buzdolabına değil ama! Niyetim saat 21 civarında dokunmak Leyla'ya. O ara midye konusundaki tartışma sürüyor zihnimde. Vakit yaklaşırken de üşenme yürü diyorum; sonra maskemi takıp varıyorum. 15 tane midye diyorum, o hesap düze bağlansın diye 17 tane vereyim 20 TL olsun diyor. 1,5 liralık midyeleri komşuyuz diyerek 1,25'den verdiğinin de altını çiziyor.  Dönüyorum eve. Leyla bekliyor.



Onun hakkında hiçbir şey okumuyorum, referansa güveniyorum. Endamını ve etiketi çok beğeniyorum; Leyla'ya yakışmış!

 

Saat 21'e yaklaşırken bir kadeh Leyla'yı üzerini kapatarak  buzdolabına koyuyorum. Midyeler dolapta zaten. İdeal serinliğe ulaştığında ikisini birden çalışma odasına taşıyor, müziğimi de açıyorum. Bloglarda vakit geçirmeyi istiyorum. Leyla'yı bir süre seyrediyorum.  Renk ve saydamlık beni benden alıyor. Çalkarası roze için kalifiye bir üzüm. Kendisiyle anlaşacağımızı düşünüyorum. Bir One night stand olmayacak bu... kesin.

Hımmmmm... koku.

Çilek... Hatta çilek reçeli...

Hımmm... Ama ev çilek reçeli değil...

E ben severim bunu!

Ev yapımı olmayan, küçük paket reçel meraklısı bir çocuğum ben, hem gül reçeli ile çilek reçeli birbirinin farklı tonu gibidir.

Valla sevdim, Leyla'ya aşık olabilirim.

Onunla geçen zamanların eğlenceli olacağından eminim sanki.

Bir yudum...

Hisset...

Hissediyorum.

Hissettiğin ne?

Yetişme sürecimde özenerek edinilmiş eylemler ışığında ve kendim olarak, dilimdeki, damaktaki ve bitimdeki evreleri ve de serinletilmiş, limon tadı varla yok arası midye dolması ile uyumunu topyekün değerlendirdiğimde, hissettiğimi ifade edebilir miyim?

Bekliyor.

Hayatıma hoş geldin, Leyla.



Ve çok teşekkürler Sevgili Şule. :)

17 Haziran 2021 Perşembe

Yüz Yıl Önceden Yüzyıl Sonraya Bir Aktarım

Ayrıntı Yayınlarının Türkçe Klasikleri serisi ilginç gelmişti, aldım. Tasarımı ve kapak malzemesi ve renk hoşuma gitti. Dili yazıldığı döneme sadıktı. Kitap, okunmayanlar bölümünde yerini aldı. Tuğla arası kapsamında değerlendirmek istemedim onu ama dün akşam bir kitap alıp da uzansam ve sonra da uyusam, diye düşününce göz atmak maksatlı olarak onda karar kıldım. Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali ve dil içi çevirileri yapan Duygu Turp Kaya'nın yararlı ön açıklamalarını okuyup romanın ilk sayfalarına başladığımda, bazı sözcüklerin günümüzdeki karşılıklarını sayfa altından okumak sıkıntı verse de kitabın 22. sayfasına geldiğimde durum bayağı ilginçleşti! Yazar, 16 Şubat 1330'da, ki bunun Miladi karşılığını 1912 olarak tespit edebildim, Heybeliada'da bitirmiş romanı. Sonra okuduklarımdan yola çıkarak dedim ki yazar 100 yıl sonrasını öngörmüş!.. Belki de bu ülkenin geleneği bu dedim.  Bal tutan parmağını yalıyor. Aslında biraz tereddüt ettim: Okuyup bitirsem ve o zaman kitap hakkındaki düşüncelerimi yazsamla, şu bir kaç paragrafı olduğu gibi yazsam arasında kaldım. Ve nihayetinde bu da böyle bir yazı olsun diyerek, kitabın üç sayfasını halimizi iyi anlamak adına buraya taşıdım. Okuyuculara bir kıyak olarak da bazı kelimlerin bugünkü karşılıklarını hemen yanlarına iliştirdim.







Sayfa 22 , 23, 24'den...

..... Onları bugün affettik, unuttuk. Lâkin tarih sayfalarına, beşeriyet-i ayiyye (gelecekteki insanlığa) gözyaşları döktürecek, ateşten, kandan, irinden, melanetten satırlar nakşettiren, bugün içinde kavrulduğumuz yangının kundakçılarından birtakımları da daha büyük servetlerin verdiği refah ve gurur ile pencerelerinden bu haşr u neşri (toplanıp dağılma) seyrediyorlar. Aç halk birbirini didiklerken onlar tok, endişe-i ferdadan (yarın endişesi, gelecek kaygısı) azade, rahat ve huzur içinde lehlerine yeni bir inkilâp için fitne düşünüyorlar.

Öyleleri var ki İstanbul'un en çukur, en havasız, en karanlık mahallelerinden, en adi evlerinden Taksim'in, Şişli'nin, en âlâ, en mualla, en muhteşem kâşanelerine (büyük, süslü ev) fırladılar.

Zavallı gazeteci, sen bunlardan birinin bahriye tayinatından (erzak, yiyecekler) her ay beş yüz çift ekmeği ne yaptığını düşünüyorsun... Bu kadar ekmeğe ne miktar katık lazım geleceğini bir hesaplasana... Belki yemiyor, satıyordu. O halde bu harp zamanının kepekli kuru ekmeğini irtikap eden bir doymak bilmezin hâsebül-vazife (görev sebebiyle) elinden geçen bilyonlarla sarı liraların cazibeleri önünde çevirmeyeceği entrika mı tasavvur olunur? Beş yüz ekmeğe razı olalım efendi. Afiyetle yesinler...  Ah sen hakikati bilsen, vücudundaki kan, tahamülünden fazla fayrap (ateşi harlama) edilmiş bir makine gibi damarlarını patlatır... Biz canımızı aç kurtlara, peynir tulumlarını kedilere emanet etmiştik, şimdi neye çırpınıyoruz bilmem!..

Evet, Hacı Ferhat Efendi, yağmur yağar iken küpünü doldurmuştu. Servet serveti cezbeder. Talih yardım etti. Zorbaların içinde kulaç attıkları yağma deryasından hanesine bir nehir akmaya başladı.  İki kızı vardı, ikisini de birer zabite verdi. Damatlarından biri levazıma yerleşti. Öteki bilmem hangi komisyonda mühim bir mevki tuttu. Levazımdaki damadı kıymet ve kadir ve ehemmiyetçe Reis İsmail Hakkı Paşa'nın yalnız iki gözü değil bir çift eli ve tek bacağının mütemmimi (tamamlayan), müttekası (dayanmaya yarayan şey), bastonu idi. Onun levazım umurundaki reviyeti (bir işin her yönünü düşünme), kârşinaslığı (iş bilirlik), ve himmetiyle tek bacak Reis artık topallamıyor, sekmiyor, aksamıyordu. Paşadan himmet, damattan gayret öyle bir ticarete koyuldular ki milyonlar önlerinde taklak atıyordu.   En büyük tüccarlar, Kamhiler filanlar yanlarında aciz birer gölge gibi kaldılar.

İkinci damat elinde tekâlif-i harbiye* kamçısıyla bir ticaret evinden, bir depodan içeri girdimi hokkabazların tılsımlı değnekleri gibi bunun ucunu nereye uzatsa, önünde yüzlerle fıçı fıçı yağlar, teneke teneke gazlar, çuval çuval şekerler, gazevilerle* pirinçler, balya balya yünler, pamuklar, kumaşlar, işaret ettiği tarafa akıp gidiyordu. Bu eşya meyanında bazen levazım-ı askeriyyeye* bir vech-i lüzumu tasavvur olmayan ponjeler*, süreler, güpürler, dantelalar, yelpazeler, ajurlu ipek çoraplar, kolonyalar, lavantalar vesaire vardı. Bu zabıt bir kağıdın üzerine iki üç rakam çızıktırınca piyasadaki eşyanın tekmilini kaldırabilmek kudretine haizdi. Şaşılır....

2021'den sevgiler... Durumda bir değişiklik yok!


*Tekâlif-i harbiye: Türk ordusunun eksiklerini gidermek ve Yunan kuvvetlerine maddi anlamda olabildiğince denk bir ordu oluşturmak gayesiyle yayınlanan emirler.

*Gazevi: içine pirinç konan kap.

*Levazım-ı askeriyye: Askeri malzeme.

*Ponje: Bir tür ipekli kumaş.

15 Haziran 2021 Salı

Bir Kaç İyi Şey... Veeee Çooook Şahane Bir Şey!

Erken kalkıyorum; her zaman olduğu gibi. Önce çalışma odasına geçiyorum ki denizin üzeri çıldırmalık.  Böyle merhabaya can kurban! Gökyüzünün melekleri yine konuşturmuşlar... Güller açtırmayı iyi biliyorlar ve her gün başlangıcında pandemiyi eğlenceye çevirmeyi başarıyorlar!

Bir kahve yapsam... Denizin kokusunu eve doldururken onu derin derin solusam ve hatta elime de bir kitap tuttursam... mı?

Hımmmmmm... Müzik?




Geniş bir kahvaltı istemiyorum. Daha önce tarifini yazdığım, Trabzon/Vakfıkebir ekmeğinden tek dilim üzeri ve orjinalinden biraz zenginleştirilmiş Alanos usulü kumruları hazırlıyor, fırına yolluyor, 195 derecede 14 dakika 30 saniye olan pişme süresi içinde zeytin tabağını hazırlıyor, yumurtayı pişmeye bırakıyor, fırının son 5 dakika 40 saniyesinde de filtre kahvemi hazırlamaya başlıyorum; o demlenirken de yumurtayı soyuyor, ikiye bölüp zeytin tabağına ilave ediyor, üzerlerine de pul  biber, nane esintili kekik serpip, sızma zeytinyağı gezdiriyorum.

Fırın sesleniyor!

Bir Alkış?

Bana!

14 dakika 30 saniye içindeki senkronizasyon başarım için... Sonra hepsini bir araya getirip çalışma masasına konuşlanıyor, kuş sesleri eşliğinde şarkılar dinliyorken  blogları ve öncelikle de sevilen köşe yazarları olmak üzere gazeteleri okuyor, bu esnada da ne var ne yoksa silip süpürüyorum.




Çok fazla uzak olmayan bir evvel zaman önce, Spotify açıkken ve ben çalışıyorken o an dinlediğim şarkıcının albümü bitiyor. Sonra, biraz arabeske vuran ama bunu kaliteli yapan şarkıcıları dinliyorum... Öyle damardan vokaller değil tercihim, eğlenceli olsun istiyorum. Bitiyor albüm. Göz at'ı tıklıyor, yenilerde ne var ne yok diye aranıyorum. Şöyle biraz pavyon ağzına çalan ama gazino yıllarındaki solist altlarının tınısına dokunan bir ses ama özellikle bir kadın sesi istiyorum. Bir albüm dikkatimi çekiyor. Kapağı ki  tuğla duvarlı bir alanın fon olduğu bereli, mantolu bir kadın fotoğrafı...* Etkiliyor.  Tıklıyorum. İşte bu! Ben bir isterken Rabbim iki veriyor. Dinliyorum. Öylesine derken kulak kesilmekle kalmıyor fena halde de eğleniyorum. Çok ama çok hoşuma gidiyor, popüler biri olmadığı kesin.. Hatta diyorum ki "Kim hangi pavyonda keşfetti acaba?" Fotoğraftaki yaş hiç taze değil ama edası cuk oturmuş. İki kere üst üste dinliyorum. "Bu ne iş?" diye düşünüyor, "Hele bir bak, başka albümleri var mı? diye dürtüyorum... İsmini tıklıyorum, Spotify saçıyor önüme. Bir "Vayyy beee!!!" çıkıyor ki dilimden; karşı duvardan gidip gidip geri dönüyor. Yağmalıyorum. Yok böyle bir şey! "Ne kara cahilmişim ben ah... ah... ahhh!" diye dövünüyorum.  Utanıyorum ama bunun sorumlusu sen değilsin diye de teselli buluyorum. Bu arada sanatçıya kendimi affettirebilmek için çabalıyorum.

Sonra bir gün Sevgili Momentos* blogunda Ayşenur Kolivar'ın Lazca bir şarkısını paylaşıyor, o paylaşıma şöyle bir yorum yazıyorum: "Sıkı dinlediğim bir grup vardır, Koliva... Bir de Mircan Kaya! Muhtemelen dinlemişsinizdir diye düşünmekle birlikte bir ihtimal daha önce dinlemediyseniz, diye düşünerek, onu da dinlemenizi öneririm. Lazca caz da söyler, Gürcüce de, ve Türkçe dahil üç dilde türküler de. Popüler kültürün sunduklarından olmadığı için kariyeri de pek bilinmez, diye düşünürüm. Özel bir sanatçıdır, vasıtanızla bilinsin istediğim bir kıymettir. Eğer daha önce dinlemediyseniz mutlaka dinlemelisiniz!"

Çok hoş bir yanıtın ardından,  adını başlığa çıkararak daha çok insana ulaşmasını sağlayacak bir paylaşım yapıyor blogunda.  İşte tam o sıralarda ben satın almak için kitap bakınırken; 10 parmağında 10 marifet olan ki bunlardan biri akademik kariyer -üstelik dünyanın dört bucağında- Mircan Kaya'nın bir de kitabı olduğunu görüyorum. Üzerine atlamam kaçınılmaz! Listeme ekliyor ve hemen... ama hemen siparişi veriyorum. Elime geçer geçmez de bir hafta sonu güneşinde bahçeye iniyor, annesinin dilinden,  coğrafyadaki yaşamı gözler önüne serdiği, olağanüstü bir hayat içeren, zihne şarkılar söyleten ve hoş bir kurgusu olan Gece Karanlık Çekirge Ve Sen adlı ki 2014'de çıkmış tek kitabını bir solukta okuyor, arka kapağını kapattığımdaysa elimden bırakmıyor, anın bu tadını hafızamda döndürüp duruyorum.  Yüzümde paha biçilmez bir tebessüm, kalbimde enfes bir sıcaklık...




Yolu uzatıyor ve Carrefoursa'ya varıyorum, demiştim. Sonra "Bu taze marketin raf düzenini seviyorum." diye eklemiş sonra da şöyle devam etmiştim, kısa dönem önceki bir yazımda: 

"Giderken aklımda alacağım şarap netken, orada aklım çeliniyor. İşin aslı sonradan fark ettiğim üzere şarap rafının düzeni değiştiğinden onu eski yerinde göremeyince yok diye düşünüyor, Cabarnet Sauvignon, Shiraz ve Merlot üçlüsüne kapılıyor, hayal ettiğim, başka çeşitlerini deneyip sevdiğim ve hatta mekânında şahane bir İzmir akşamı yaşadığımız markanın denemediğim şarabını seçtiğimi anlıyorum. Bu yazıda kendisi ile ilgili bir fikir vermek isterdim ama henüz şişeyi açmadım. Ramazan geleneği olan bir ailede yetiştiğim için, inanca ve geleneğe saygı duyar, günahmışı hiç umursamaz ama ramazan bitmeden de içkiye bulaşmam." diye bir not düşmüştüm.

İşte o şarabı bayram sonrası açmış, bazı akşamları tek bir kadeh olmak kaydıyla, bazen yanına atıştırmalık bir şeyler hazırlayarak içmeye başlamıştım. Aslında daha önce söz ettiğim aynı markanın İDOL'ü için gitmiştim ama üst paragrafta söz ettiğim karışıklık nedeniyle de PUNTA'sı ile dönmüştüm. İnanır mısınız, bir kez daha fiyat kalite noktasından bakınca (44,90TL) ve hatta bundan da öte içim keyfiyle şarap şaşırttı beni. Fakat özel bir yemek akşamının şarabı olmadığını da söylemeliyim!.. Çünkü Shiraz'ın katılımıyla bir tık daha tatlanmış Punta yalnız başına bir akşamın altından kalkabileceği gibi yemek söz konusu olduğunda işin özü, arafta kalsam da, olumsuzluğa daha yakınım. Fakat, şu pastanelerde olan ve arasına peynir ve yeşillik  koyulmuş sanırım sakallı denilen minik sandviçlerle de keyifler yaşatabileceğini düşünüyor, hatta yine tatlıya yakın pastalarla da belki olabilir diye düşünmekle birlikte, denemediğim için şimdilik bir şey söyleyemiyorum. Ama bu yazmaya susacağım anlamına gelmiyor tabii ki... Çünkü çok keyif aldığım bir sürü şey sanki bana sürpriz olarak ben dışında planlanmış ve o güç tarafından da bir bir aklıma sokulmuş olmalı diye sürekli şaşıran, ama çok da mutlu, coşkulu ve doğal olarak çenesi düşmüş bir adam haline dönüşümü gülerek izliyorum.






Gabriel Garcia Marquez tıfıl çağlarda okuduğum Yüzyıllık Yalnızlıkla hastası olduğum bir adam! Benim Hüzünlü Orospularım'sa hep elimin gittiği ama çocuk aklıyla hep çekimser kaldığım, fazlası ile merak ettiğim bir kitabı. 11.06.2020'de bir toplu siparişle alıyorum. Ama okumuyorum. Bu ara Roberto Bolaño'ya sarmış vaziyetteyim ve elimde bir tuğla sayılabilecek Vahşi Hafiyeleri var. Hoşuma gidiyor, hem kurgusu güzel hem gençlik, benzerlikler falan derken akıyor ancak ortalarına gelince tuğlanın, diyorum ki: "Bununla birlikte hap gibi yutulacak ama "kocaman" bir kaç kitap daha okuyup, okunmayanlar hanesindeki sayıyı düşürsem biraz."

Aklıma yatıyor ve Mircan Kaya ile ilk arasıcağı yapıyorum ve ardına da Marguez'i ekliyorum.  90 yaşını kutlayacak bir Abi. Gün görmüş, zengin bir ailenin son ferdi; ilginç bir karakter, gazetede köşe yazıyor, klasik müzik dinliyor... Kitapsa şarkıların adlarını ve bestecilerini söylüyor. Duygularının ve maceralarının takipçisiyiz. Anlatım bence muhteşem, ortaya saçılanlar da gerçek bir gözlemin ürünü. E duygu da içeriyor, bayağılık yok, romantizm var. Kısa bir roman olsa da ara sıcak muammelesi yapılamayacak kadar da edebi...  Gerçekçi dil bazı anları rahatsız edici yapabilir diye düşünülse de bazı kalemlerde anlam bulabiliyorlar ki bence bu o türlerden biri. Ben bir tek kişi özelinde -ki o yazıları okumuş olanlar anlayacaklardır- şöyle şeyler geçirdim içimden: "Bazı "Orospular" iyi ki tanıdım diyecek, sözcüğü başka bir seviyeye taşıyıp sevimli kılacak ve arkadaşlıkları, kişilik özellikleri nedeniyle unutulamayacak ve roman tadında, upuzun bir yazıya konu olacak kadar kıymetlidir!..."





Mircan Kaya yorumlaşmasının içinde akordiyon sözcük olarak geçiyor ve plağı yerinden almama neden oluyor bu. Dokunduğumda bir zaman yolculuğu başlıyor. Plakçı dükkanlarının neredeyse manifaturacılar sayısında olduğu yıllara uçuyorum. Para atılarak müzik dinlenen cihazlardan ilkinin geldiği Kilim Pastanesini hatırlıyorum ve onun çapraz köşesindeki, bu plağı aldığım mağazayı,  onu bir an önce dinlemek için uçarak eve gelişimi de. 
 

Sonra bu albümü youtube'da buluyorum ve linkini yazdığım yoruma ekliyorum. Ve bütün gün de akordiyon sesi eşliğinde ne güzel yaşadığımı düşünüyorum.

O aralarda blogrolumda Sevgili Elisabeth'in taze yazısını fark ediyorum.* Okuyorum ki etkileyici... Bir kitap; yazarını bilmiyorum. Altına şu sözleri yazıyorum:
 
" Küçük şeyler mi?

Yoksa insanı çoğaltan koskocaman şeyler mi?

Hatta yıllarına sevilme ve sevme izler bırakacak!..

Ne çok soruyorum değil mi?

Yoksa okuduğumu ve ardındaki kalbi anlamıyor muyum? dersin.

Olamaz mı?


Bu arada yazarı tanımıyorum ama kitap ilgimi çekti.

Şimdi de yazarla tanışmaya gidiyorum. Yazını sevdim:)

Ne kazançlı bir gün."



O da şöyle yanıtlıyor: "Okusan ve sevsen nasıl mutlu olurum. "insanı çoğaltan koskocaman şeyler" o kadar güzel bi tanım ki... teşekkür ederim:)"


Okuyorum bir cumartesi öğle sonrası... Bahçede oturuyor, bir yandan bodrum katı mesken bellemiş kedi ailelerinin güneşe serilmiş yetişkinlerini ve de oyun halindeki bebelerini izlerken kitabı bitiriyorum. Sonra da Sevgili Elisabeth'in yazısına dönüp; "Kitabı aldım ve okudum, çok sevdim, hatta bir yazı yazarsam büyüklere şahane masal diye söz ederim kendisinden dedim. Çok teşekkür ederim. Bir gün bizim efsane kedilerimizden de söz ederim belki. Süheyla ve sana mutluluklar," Yazıyorum. 


Vahşi Hafiyelerle başbaşayız...
 
 




*Sevgili Momentos'un yazısı için buradan lütfen

*Sevgili Elisabeth Vogler'in yazısı içinse buradan lütfen.


*Mircan Kaya'nın Bir akşam sen ve ben, adlı albümü.

12 Haziran 2021 Cumartesi

Alelade Bir Yaz Sabahı

Bu sene baharla birlikte  salona açık mutfağımın çalışma alanı olarak da kullandığım manzaraya paralel masasını terk etmeye karar veriyorum ve tekrar kitapların, plakların, CD'lerin, dergilerin, geçmişten gelen tüm fotoğraf ve belgelerin ve gerçek çalışma masamın olduğu ve güneşin ilk düştüğü odaya geçiyorum.

Denize bakan pencerenin Fransız korkuluğunun üzerine kuşlar konuyor. Mevsimlerden Aşk! Çatının hemen altından geçen damlalıksa bir getto!

Kuşlar!..

Muhteşemler...

Her ne kadar ilk yaz sabahlarının ışıkları ile birlikte aşk oyunları  pek pervasızca olsa da Allahdan jaluziden kaynaklı olarak, muhtemelen beni göremedikleri için huzurlarını da kaçırmamış oluyorum.*

Öylesine kavak yelleri ki ne ben ne de dünya, umurlarında değil! Sabahın körünü bir kaç dakika geçmişken ve çoğu gettolarında uyuyorken mesela -ki benim de uyuduğumu düşünüyor olmamalılar-  bir tanesi sessizce sıvışıyor ve gelip Fransız'ın üzerine konuyor. O ara gözleri yukarıda... Hadisene ya da nerede kaldın dercesine bir bakış... Seslenmiyor, ayak ucunda yürüyor. Ufaktan havalanıyor, gettonun bir kaç adım uzağında ve havada asılı kalıyor, sonra aynı yere dönüyor. Gözler hâlâ yukarı bakıyor. Diğeri geliyor... ve sonra. Yazan tam da buraya bir adet necefli maşrapa koyuyor!


"E gençlik başta duman," diyorum. Görmezden geliyor hiç de rahatsızlık vermiyorum. Kendimi yetişkin sandığım çocukluk günlerime gidiyorum. Şanslıydım! 15 dönümlük alanda beş evdik. Köydük. Ne şans ki bu beş evde ben yaşlarda -gelenlerini gidenlerini saymazsak- 8 kız yaşıyordu. Bir de sol sınırımızda kamp, sağ sınırımızda da yemyeşillik içinde lojmanları, sosyal alanları ve kurum binası olan ve hâlâ yerinde duran bir resmi daire vardı. Tabii ki o lojmanlarda da kızlar... Ve nasıl oluyorsa o mesafeden soyunurken beni görüyorlarmış! Gecelerin uzadığı, buraların boşaldığı sabahlarda okula şehirden memurları alacağı için erken yola çıkan dairenin servisiyle gidiyordum. Ders saatine epey vakit kaldığı için de aynı okulda okuduğumuz  kızla henüz gözlerini ovuşturmakta olan caddelerde yürümek, ikimizin de çok hoşuna gidiyordu. Çünkü yaz sonuyla birlikte mıntıkada kıtlık baş gösteriyor ve o kız bana iyi geliyordu, ancak O birazdan bahsi geçecek olan değildi.

Yazlar elbette başkaydı. El ayak çekilip, ev halkları uyuyup da sessizlik saçılınca geceye; en görülmez ve duyulmaz sandığımız saatlerde bizim evin kılık değiştirmemiş halinin arkaya düşen mutfak balkonunun  altına geçmek keyifli, aynı oranda da meraklı, bir o kadar da çocukça bir eylemdi ben için! Ama akşam boyunca o anı bir türlü eve gitmeyi bilmeyen grup üyeleri bir an önce gitsinler diye sabırsızca beklemek de zordu, ama kıymetliydi. Çünkü o balkonun altına saklanarak ilk öptüğüm kız olarak tarihime kayıt düşenle acemice öpüşmek, o tadı keşfetmek ve zamanla geliştirmek fazlasıyla heyecan vericiydi. Sanki karanlığa seslenen anne ya da baba sesleri bize ulaştığında; geçen zaman bir dakikaymış gibi gelirdi.

Önceki sabah Sevgili Okul Arkadaşım'ın yazısındaki  Put The Blame On Mame adlı şarkı aslında bu yazıya sebep oldu... Bir zaman yolculuğunun fitili o siyah beyaz klibi izlerken ve ezelden bayıldığım o şarkıyı dinlerken ateşlendi. Aslında benzine kibriti çakan jaluzilerin arasından odanın yabancı yazarlar ve okunmayı bekleyen kitaplar hanesinin bir kısmına düşen güneşin izleriydi.

 Ben dünyaya dönemedim.

Ama bir kızın hayallerini yıktığım için üzüldüm.

Elbette çocuktuk ve önümüzde uzun yıllar vardı. İçselleştirdiğim bir durum değildi, sevmek ve aşk da söz konusu değildi. Ama öpüşmek güzeldi. Gündüzleri mağazada ölesiye çalışıyor, sürekli kendime iş yaratıyordum. Çünkü akşam, yol kenarında, bahçe duvarının üzerinde kalabalık oturmanın pek bir önemi kalmamıştı. Vakit tez geçmeli, el ayak çekilmeli, sadece ikimize kalmalıydı gece...

Sonraki yıllarda özellikle askerden döndüğümde onun beni sevdiğini, hayallerinde yerim olduğunu, umduğunu  anladığımda, artık kocamandık; bir başkasıyla çıkıyordum ve onun ruh halindeki psikolojik destek almaya neden olan karmaşanın sebebinin ben olduğumu bilmiyordum. Çocuk günlerde de aşık değildim ve sonraki yazlarda tüm yaklaşımlarım arkadaşçaydı. Fırsatı çocukça ve çocuk kalbiyle de olsa kabul ediyorum ki ganimete çevirmiştim. Beklentilerini fark ettiğimde ve içine düştüğü ruh haline baktığımda ve kısa süreli hayal kırıklığının yarattığı sarsıntıyı hissettiğimde çok üzülmüştüm. Sonra evlendi ve  bu şehirden gitti. İyi arkadaşız ve sıklıkla karşılaşıyoruz, kırgınlık bir çocukluk anısı olarak geride, başım sıkıştığında yanımda... Ve komşuyuz.

İşte sabah, içeri düşen güneş, parlayan ipiyle camın önünde tepeden inmekte  olan örümcek, denize ve odanın içine vuran muhteşem güneş hep birlikte ruhu tetikleyerek keyifli kılınca sabahı... Ben  Sevgili Okul Arkadaşım'ın yazısını* okuyup paylaştığı şarkıyı bitirince ve altına "Linke gittim tabii ki, epey erken bir saatte dinledim. Sonra o bana bir fotoğraf çektirip bir de yazı yazdırdı... ve o sayede bir de keşif!"  cümlelerini de içeren bir yorum yazınca; Youtube bunu da  seversin diyerek Avalon Jazz Band'i önüme bırakınca; aklıma direk Juliet geliyor. Blog dünyasında henüz yeni bir hevesle takılmaya başlamışken, belki de ilk paylaştığım klip onun Avalon adlı, dinlemekten bıkmadığım şarkısıydı.

Bir an "Acaba?" dedim.

Ama demekle kaldım, çünkü ilgisi yokmuş.

Sonra Avalon Jazz Band'in sitesini buldum.** Sonra da Spotify'da takipçileri oldum. Besame Mucho'yu  onların yorumuyla dinlemeye başlamıştım ki yorumlarına ve neşelerine ekstra bayıldım. Sonra pek çok şarkılarını dinledim... Bir tadımlık sunmalı, belki kendilerini ben gibi bilmeyenler de vardır diye düşünerek paylaşmalıyım, dedim.

Aslında bütün numara jaluzilerin arasından yere süzülen güneşin ve odaya dolan ışığının yarattığı etkideydi... O köşeyi çekmeden duramadım. Yere oturup da vizörden baktığımdaysa ruhum ayaklandı. Bir alt yazıyken düşündüğüm... Bir sürü şey... Bir anda...

Duygularımın tadında dökememiş olsam da yazıya...

Diriliverdi!



*Kuşların kısa bir hikayesi ise şu yazının ilk fotoğrafının altındaki paragrafta

*Sevgili Okul Arkadaşım'ın yazısı

**Daha çok Avalon Jazz Band içinse buradan lütfen.

8 Haziran 2021 Salı

Deltanın Bazı Sırlarına Ulaştığımız Gün

"Oh ne âlâ yasaklar kısmen bitti." Dedim...

Dedi.

Oysa tam kapanmada sanki umutlarımız da içe kapanmıştı ve Ben dahi insan ve hayat boşluğu ile dolu, sanki hep tekrar edecekmiş gibi, biraz biraz dalgaya vurdurarak Kopyala Yapıştır başlıklı bir yazı bırakmıştım tarihe... Ama çok şükür ki çok uzamadan, çantadan tavşan çıkarabilen muktedirimizin gönlü hoş iktidarı sorunu birden halledip, salıverdi iplerimizi...

E biz de unutmayı sevenler kulübünden olduğumuza göre!!!

Mekânlar gümbür gümbür gümbürdedi birden. Misal benim mahallede denize nazır iki katlı mekânın üst katında eski Türk filmlerindeki gibi renkli ve yanıp sönen ışıklar altında ve henüz gün geceye yeterince dönmemiş bir akşam üstünde dans eden genç kızlar ve erkekleri görünce ki sosyal mesafe hak getire... Alkol duvarını henüz aşma saatlerinde değilken üstelik an itibariyle... "Rabbim sonumuzu hayretsin," diyerekten çekiyorum la havle...

Eve doğru devam ediyordum ki karşımdan gelmekte olan bir genç kız grubu, etek ve bluz boylarından ve yırtmaçlarından anlaşılacağı üzere, seyir halindeydiler akılacak geceye... Kendimden utandım elbette... "Yuhh sana dinazor nedir bu yüzündeki maske?" Dedim...

İki kocaman kahve mekânındaki kısmen ferahlığa kanaat notuyla geçer verirken ve devam ederken yola ve varmak üzereyken ona, umutla düşündüm ki bu bir marka sonuçta! Lakin Hayal Kahvesi nam diyara vardığımda, "Ohh... masalarda üç sandalye, ne güzel," diyecektim ki tam; "Hadi dış masalar tamam da, sanki dışarıymış gibi gözüken ama aslında pek dışarı gibi durmayan kısımda, kapalı günlerin gelir açığını kapatmak için sanki unutulmuş da mesafe..." dedim.

Sonra benim demode kafam uyandı tabii ki işe...

Lebalep olmalıydı memlekette her köşe!

Sonra içimden şüpheci, dedikoducu, paranoyak, geyikçi bir kaç kişi daha çıkıverdi; "Ben de olsam öyle yapardım olsaydı o zekâ bende," diye başladılar: "Bu alkolikler ve dahi göbeği, omuzları açık, etek boyları bilekten epeyi epeyi yukarıda, göğüs çatalları ortada ve bizden ırak ve de bir kısmın "Z Kuşağı... Z Kuşağı," diye parlattığı ve umut pişirdiği ile kısmen bu kuşaktan sayılabilecek -ki ben saydım- yetişkinleri de tez vakte kadar telef olursa..."

Nasreddin hoca geldi aklıma o ara ama ben de kendimi asansörün kapısında buluverdim. Sonra... Enn Sevdiğim Kadın'la çooookk uzun, çoookkk tatlı sohbetin içinde diyar değiştirirken ve az önce saçmalayan, hatta kendince esprili olduğunu sanan kişiyi de bir yandan soyunurken ve normalime ulaşmışken... "Bir manin yoksa eğer," diyerekten bir teklifte bulundum. Kulağıma zıplayan bir bedenin ayak sesleri geliyor...

                                                                                            ....


Cumartesi saat 13 civarı...

İçinde fotoğraf makinemle birlikte bir şişe olan sırt çantasıyla ve dahi elinde yine bir şişe ve kitaplar olan bir torbayla ve elbette sırt çantasının askısından geçirilmiş yağmurluk ve poları ile trene yürümekte olan ayaklarımın sesi...

Sokaklar ve hayat lebalep... Ne güzel!

Varıyorum istasyona...

Sevinçli bir çocuğum an gereği çünkü: Nihayet HES kodumu yükleyebildiğim Samkart'ımı ilk kez okutacağım ve uzun zaman sonra trene ilk binişim olacak bu! O ara oturduğum banktan Feşmekan'a göz atıyorum. İlk ve son gelişim Pedersen Hoca ile olmuştu ve ne de unutulmaz bir gündü.* Mekâna "Taze haftanın içinde bir gün, mutlak seninleyim," diye sesleniyorum. Ve varıyorum Rektörlük Durağına...  Kartımı okuturken gözüm park yerinde... İşte orada! Sol kapı açık, yanaştım, sağ ön kapıyı açtım. "N'aber?" Sırt çantam ve torba arka koltukta...

Başım dönüyor birden...

Tazelik kokusu geliyor. Gözlerim O'na kitleniyor.

Boynuna atlayasım var da aramıza Covid-19 giriyor.

Bir Çıtır'ın yan koltuğundayım.

Güllerim açılıyor.


Sohbetli sohbetli gidiyoruz. Hava bir kapalı bir açık. İşi şansa bırakmamalıyız babından öncelikle pideleri garantiye alalım diyor ve üç ay sonra bir kez daha Dedem'e varıyoruz.

"Bir kıymalı ve bir köy peynirli pide, paket lütfen."

Geçen geldiğimizde başlamış olan tadilat tamamlanmış; dış masaların olduğu alan dış masa ihtiyacı nedeniyle biraz genişletilmiş ama bu nar ağacına patlamış; çünkü yok. "İşte bir pandemi zararı daha..." Ülke ölçeğinde şöyle bir düşünüyorum o an ve ortaya çıkan tahmin ürkütüyor beni...

Ve işte! Cennete kıvrılan kavşaktaki hoşgeldiniz direğinin üzerinde bir Leylek... Gelmiş! Yoksa... yoksa orada bir küçük baş mı var? Süpeerrrrr! Bakkala geçiyorum. İki kola, iki su ve elbette BizBize markalı gofretleri kapıyorum. Bu kez vanilyalının yanına bir de kakaolu ekliyorum ve o ara gözlerim Dark olana da takılıyor ama, abartma diyerek geri çekiyorum onları.


Ve yaşasın! Osmanlı Yörük Çadırı açık. Aradaki üç ay zihnimde yok. İçim Tirit çağırıyor lakin hoş bulduk. Ne tatlı insanlar, bu kez daha önce görmediğimiz bir genç kadın ve bir genç adam var. El mi değiştirdi ki diye düşünmeden edemiyorum. Sonra öbür ablaları da görünce bir ohh çekiyorum. Mevsimi olmadığı için Tirit yok elbette. O halde sac kavurma!


O nasıl bir sac kavurma ama! Muhteşem ötesi. Miss gibi salata ve ev yapımı turşular... Miss gibi köy ekmeklerini bana bana götürüyoruz. Tadı tuzu, acılığı yerli yerinde... Kaz tiridindeki başarının bir tekrarı bu. Missler gibi, lezzeti başdöndürücü bir ayran! Bayılıyoruz geçirdiğimiz zamana ve şaşırıyoruz ödediğimiz paraya... çünkü?


Çıkarken damakları zevkten on köşe insan hallerimizle ellerine sağlık, diyoruz genç adama ve "Tiritten geri kalmadı, ama sizin tiritten," diyerek de altını kalınca çiziyoruz. Dünya Çevre Günü bugün. Ben bilmiyorum tabii ki, öğreniyorum. Oysa jandarmanın taksisini ve karşılaştığımız bir kaç çakarlıyı görünce anlamalıydım gari.... Ve ve ve an itibariyle geçen yıl son dakikada gördüğümüz, sona kalmış Leylek, yeniden yuvasında. Bir sürü naz, bir sürü cilve... Kızdı mı yoksa nerelerdeydiniz, diye bize? Ve nihayetinde, epey kareden sonra, bize çektirmenin hınzır gülümsemesiyle veriyor pozunu.


"Bugün madem Dünya Çevre Günü," diyor Enn Sevdiğim Kaptan ve dalıyor bugüne kadar hiç sapmadığımız bir yöne... Önce bir tahmin savaşı içinde buluyorum kendimi. "Burası geçen yıllardan birinde daldığımız patikanın solu tercih ederek girmediğimiz devamı olabilir," diyorum. Bu olasılık ikimizin de kafasına yatmış şekilde devam ediyoruz çünkü az önce selam vererek motoruyla geçen Abi, düşünüyoruz ki o saklı köyden.


Ve bu yeni güzergaha yeni doğmuş bebek şaşkınlığındayken henüz biz, bir nokta diyor ki "Durun yolcular!.." Hadi gelin de durmayın. Repertuarda olmayan kuş sesleri dikiyor kulaklarımızı. Ama minicik minicik göller?!

Şımartıyor doğa... Bir kitapçı, kafe ve de bir kaç odası olan bir plan atıyorum ortaya; tam da bir alttaki fotoğrafın olduğu nokta da... Oradan blok blok apartmanlara bağlıyorum işi, bir çocuk şımarıklığı ile uzattıkça uzatıyor, işi havuzlu villalara kadar taşıyorum. Maksadım O'nu kışkırtmak lakin oltaya gelmeyeceğini de düşünüyorum ama o kadar güzel ki ortam şımarıklıklar yapmadan da edemiyorum; çünkü onun vereceği tepkiyi seviyorum.


Ve bir süre sonra varıyoruz o hayalleri ortaya saçtığım noktaya... Hem de tam geçerken gözümün bir ağacın köklerinin altındaki oyuğa takılmasıyla... Geri geliyoruz ve iniyoruz çekik gözlüden. Ağaç bizi çağırıyor; itirazsız yürüyoruz. Ve... ve... ve!


Burada epey zaman geçirdikten sonra bir gün bu noktada piknik yapmaya karar veriyoruz. Sonra bu yeni keşif yolda devam ediyor, daha önceden keşif bir patika ile hayal ettiğimiz gibi kesişmediğini anlayınca vardığımızın o eski günkü dönüş yolu olduğuna karar vererek sola, o kavşağı bulmak maksadıyla dönüyoruz ama bir yağmur inceden inceden uyarıyor; ıslak bir zemindeyiz ve yağarsa sorun yaşarız düşüncesiyle geri dönüyoruz. Bir süre sonra sola bir bakıyorum ki dar bir koridor; sık ağaçlar arasında ve saklı. Duruyoruz. İniyor ve dalıyoruz. Saklı bir cennet daha... Dişi Tarzan işbaşında, uzun şarmaşık gibi tepeden aşağı sarkan dallara asıldı çoktan... Kuşlarla iletişim kurarak ve yola izler bırakarak yürüyoruz, derinlerine. Yürüyoruz... yürüyoruz.... yürüyoruz ve! Su üzeri nilüfer tarlası... Enfes bir çadır kurma noktası. Sessiz doğanın derinlerinde saklı cennet bir nokta daha. Gece... ateş... ve doğanın müziği! Nasıl ama?

Şimdi mandaların peşindeyiz, onlarsız bir delta düşünemeyen birisi var! Toplanma bölgelerinde yoklardı. Yol boyunca göremedik ve mutlak görmemiz gerek... Ama önce benim marteniçkamı bağlamam lazım çünkü hayallerimiz büyük. Enn Sevdiğim Kadın Sahil Kafe'nin yoluna sapıyor, her zamanki ağaçların önünde duruyor ve ben nihayet asıyorum marteniçkamı... O ara ayak üstü üç dilim pide götürüyorum, ve kolalarımızı içiyor, denizi seyrediyoruz.  Deniz kumları epey taşımış ve neredeyse toprak yolu geçilemez kılmış ama olsun, bizim kaptan tropy sever! Veee işte oradalar! Sahil Kafe dolaylarında, silip süpürülmüş kaçak yazlıklar mıntıkasında.


Sevinçli, zıplamalı bir buluşma. Üstelik yanlarında bebeleri de var. Acaba diye düşünerek, biraz endişe ile yanaşıyoruz ki birisi bizi tanıyor. Bir sorun yok, ayak üstü iki kelam edebiliriz. O ara ben de bir koşu gidip koca sahilde tek kalmış teknenin fotoğrafını çekebilirim. Hatta şuraya da beş yıldızlı bir otel kondurabilirim. Lakin yine bir itiraz. Mandalar çok tatlı, güneşe öyle bir yatmışlar, öyle bir gevşemişler ki ben de olsam kıpırdamam. Tanışıklık verenle iki lafın belini kırıp diğerlerine de iyi günler dileyerek en sevdiğimiz ara yola tam giriyorduk ki bahçe çitine asılı maskeyi fark ediyor kaptan. Çekmeli ve pandemi koleksiyonuna eklemeli...


Günün ruhları dürtükleyen saatlerini galeriç ormanlarının içinden geçerek kutluyor, son düzlükte, günün pastoral ışığı fren yaptırıyor.  İniyoruz bir tablonun içine. Bir örneği ilk kare olan fotoğraflar çekiyoruz üst üste. Sonra, ana yola çıkıp bize numara çeken leyleğin ahşap telefon direği üzerindeki evinin dibinde duruyoruz. Bu kez gülümsüyor... Gayet de güzel pozlar veriyor. Bugün aslında coğrafyanın  kocaman bir sürprizi var; Doğu Leylekistan'a bir nazire mi yoksa bu?!

Pirinç tarlaları...

Hem de ilk kez, bu yıl. Düne kadar mısır ve buğday tarlası olan yerler pirinç tarlası halini almış... Ve tarihe güzel bir not! Fotoğraf çekmiyoruz çünkü daha ışıklı bir planımız var. Ve fakat o kadar yakışıyorlar ki deltaya ve batmakta olan güne...

Hımmmmmm dondurma yemeliyiz...

Çünkü az önce minik ve çok şirin caminin önünden geçerken, bisikletinin diğer yarısı dondurma tezgahı olan ve tam da bu caminin önünde beklediğimiz, gelince de aldığımız külahtaki dondurmaları çocukluk tadında götürdüğümüz ve bir yandan da tatlı tatlı sohbet ettiğimiz Abi'yi andık. Özledik.


Uğrak noktalarımızdan birindeyiz. Ama Enn Sevdiğim Kadın arabanın bagajını açmalı önce!.. Çünkü kocaman ama masum bakışlı bir sokak köpeği gözümüzün içinde. Bir ölçek mamayı her daim bagajda olan torbanın içinden aldı, onu çağırdı ve ağacın altına döküp mamayı, buyur etti. Yeriz biz o kuyruğu ve bakışı

Biz de çocuk şenliği içinde köşebaşındaki mekâna uçabiliriz.

"Sade, limonlu, çilekli, karamelli dondurma lütfen."

"Parça çikolatalı, cevizli, sade, çilekli, karamelli dondurma lütfen."


Yolda giderken ve vakit günün ruhları dürtükleyen saatindeyken müzikçalardan bir şarkı beni benden alıyor: Öyle bir içime işleyip yükseltiyor ki... Sözlerinden bir cümle tümüyle içgüdüsel bir coşkuyla elimi hareketlendiriyor... Ve vites kolunun üzerindeki zarif elin üzerine götürüyor. Dilim bunun altında kalmıyor, yürek ona eşlik ediyor ve ağzımdan kontrol dışı iki kelam çıkıveriyor

"Bu şarkıyı sana ben söylemeliydim!"



*Feşmekan'da Bir Öğle Arası


Çünkü iki kase dondurmanın 30 TL'ye vardığı noktada (geçen yaz iki kasesi 16 TL idi) iki kişi doyuran, yanında salatası, turşusu, koca iki bardak ayranı ve ekmeği olan yemeğe 55 TL. şaşırtıcı. Şaşkın ekonomimiz hakkaten uçuyor!

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP