4 Şubat 2023 Cumartesi

15. Yıl Özel Sayı-2

Bu sabah, biraz da kalan ay sayısı  15 yazı için yeterli olmadığından, çifte kavrulmuş tadında bir ekle,  Ağustos 2010 -  Temmuz 2011 döneminden, rast gele demeyip, ben için  duyguları güçlü ve tadı özel bir geceyi seçtim.


O Ne Şenlikdi Allahım!





31 Aralık 2010

Bu şehirde yaşıyor olduğuma bir kez daha şükrettiğim şahane bir akşamdı. Aslında tüm konser boyunca, geceyi hangi kelimelerle yansıtabileceğimi düşünmüştüm. Bir sürü kelime içinden en çok muhteşem'in, dünkü güzellikleri gerektiği gibi yansıtabileceğini sanmıştım. Gecenin her saniyesinde iç sesim, diken diken olup sürekli aynı nidaları atsa da, yine de sözcüğü ortamı anlatabilmek için yeterli bulamamıştım.

Geceyi anlatabilecek bir sözcük arıyordum. Yoktu...

Evet! Geceyi, dün gecede hissettiklerimi, tanıklıklarımı anlatabilecek, geceyle eşleyebileceğim bir sözcük benim lugatımda, dili kullanabilme becerilerim içinde yoktu. Çaresizdim...

Bu sabah dahi, Bitsy ile geleneksel sabah ritüelimiz süreci boyunca, dudağımın kenarındaki gülümsemeye yerleşmiş olan kocaman bir mutluluk, kocaman bir umuttu.. Dün geceki konserin her bir saniyesini yeniden yaşıyor, yaşadığım kentle benim, hatta ailemin tüm fertlerinin kurduğu bağ, ve yeri tartışılmaz sadakat üzerine düşünüyordum.

Evet! Biz bu şehirde yaşamayı çok ama çok seviyoruz. Oysa ki köklerimiz, kökenimiz bu şehirden değil...

Ata topraklarına yaptığımız yolculuklardaki mutluluğumuzun, gittiğimiz farklı farklı kentlerin tadlarının dibine vurmamızın temel sebebi, tıpkı şairin dediği gibi, buraya döneceğimizi biliyor olmak...

İnanın kelimelerle oynamayı bu kadar seven ben bile bu bağı, Samsun Devlet Opera ve Bale'sinin bu şehire kattıklarını, onu nasıl çoğalttıklarını anlatmayı beceremiyorum. Şu anki duygularım; derli toplu, kısa ve öz bir yazı olsun çabalarım nedeniyle önüne koymaya çalıştığım tüm setlerimi yıkıp geçiyor; tüm direnç noktalarım bir bir yıkılıyor. Bir konser yazısı yazma niyetiyle oturduğum klavyenin başında, hangi ânı, hangi ânın önüne koyacağımın şaşkınlığını yaşıyorum. Dün geceki muhteşem coşkuyu, şahane katılımcılığı, esprili sahneleri, her biri birbirini tamamlayan bir sürü güzel ânı anlatabilmek arzusu yüzünden, kendimi tanıyamadığım kadar anormal ama aynı zamanda son derece coşkulu, şapşaşkın bir karmaşa içindeyim. Tüm duygularım aklımla, duvardan duvara çarpan ateşli bir oynaşmanın engellenemez, lezzetli, bi o kadar ahlaksız, en terlemiş, en çoşkun anlarını yaşıyor. Bir türlü toparlayamıyorum yazıyı... Öylesine muhteşem bir tat ki bedenimin her hücresini sarıp sarmalayan...

Emin olun, dün akşamın, yani şahane akşamın; o salonda bulunan -istisnasız- herkese yaşatığı lezzet ile o salonda bulunanların yüreklerinden çıkıp havada uçuşan, sonra birbiriyle buluşup kollektif bir haza ulaşan duyguları üzerine bir yazar; içinde sevinçler, coşkular, kahkahalar olan kocaman bir roman yazabilir. İnanın birisi de o romanı alıp, kamerayı konser salonundan hiç çıkarmaksızın, Brezilya dizilerinin ruhuna rahmet okutacak uzunlukta bir seri çıkarabilir. Ve bir kez daha inanın, o anları hiç yaşamamış, konser salonlarında hiç bulunmamış, klasik müziğe son derece uzak, en ücralardan bir televizyon izleyicisi bile dizisini izlerken, çayını höpürtedip, keyiften göbeğini kaşıyabilir...

Şimdi siz, bu yazıya bir şekilde ulaşıp da okuyanlar, belki de sanıyorsun ki müthiş bir tarafgirlik ve abartı var şuraya dökülen hissiyatımda... Ahh şu an ve dün gece, o muhteşem anları yaşarken içimden geçenlerin ne olduğunu bir bilseniz! Ya da ufacık da olsa bir kamera kaydını koyabilseydim şuraya, beni anlardınız.

Dün, onca konser izlemiş ben en çok; tanıdığım, sevdiğim her insanı ellerinden tutup getirmek, o salondaki şahaneliğe tanıklık ettirmek istedim. Şimdi tüm bu satırları yazarken bile öyle bir coşku var ki içimde, tarifi olanaksız.

Evet bir süredir yeni yıl 2011'i öteki yıllardan daha farklı bir heyecanla bekliyorum. Hayatımda bir yılbaşında ilk kez tüm zamanlarımdakinden daha coşkuluyum. İçimde, yeni yılla ilgili tarifsiz sevinçler var. Ve biliyorum ki; eğer ölümler ya da çaresiz hastalıklar olmazsa, benim ve kocaman ailem için şahane bir yıl olacak...

Evet bu yılbaşı, üç yakışıklı delikanlımız, üç üniversiteli sırığımız aramızda yoklar... Onlar bi başka şehirde bir araya gelip kutlayacaklar yılbaşını... Biliyorum ki kızlar yine etraflarında pervane olacak... Ve çok iyi biliyorum ki; biz gerçekten birbirinin keyiflerinden, neşelerinden beslenen de bir aileyiz. Bu akşam ki masamızdaki sohbette en çok onları konuşacağız. İt duruşlarına tebessüm edip genç heyecanlarını okşayacağız. Hatta Facebook sayfalarına koyacakları fotoğraflarına, ailemizden face kullanan bazı büyükler " Maaşallah 3 silahşörler gibisiniz," benzeri yorumlar yazacaklar.

Sanmayın ki ben bu kadar yoğun duygular, umutlar, heyecanlarla abarttım konseri...

Evet! Konser gelecek güzel yılın müjdecisi, işaret fişeği gibiydi.

Evet! Ana yemeğin güzelliğini sinyalleyen şahane bir antreydi.

Evet! En küçük hücreme kadar hissediyorum ki şahane bir yemek önümüzde ve ona yıllarla biriktirilmiş, şapşahane bir şarap eşlik edecek...

Dilerim herkese; mutlu, ama çok çok mutlu, içinde bir sürü bonusun saklı olduğu, yollarınızın o bonuslarla kesiştiği, güleryüzlü, yeni, yepyeni bir yıl... Kutlu olsun efendim, gelip yazılarınıza yorumlar bırakamasak da hepinizi-tüm samimiyetimle söylüyorum ki- çok ama çok seviyoruz.



Şahane orkestramızın bu yılki yeni yıl konserini izlerken düşünmüştüm. İçinde bulunduğum salonun görkemine bakmış, o sinema salonunun küçücük sahnesini hatırlamıştım. Binaya girerken hediye olarak verilen küçük kadife kesecikleri uzatan Samsun Devlet Opera ve Balesi'nin Noel Baba kıyafeti giymiş kızlı erkekli çalışanlarının iyi yıllar dileyen karşılamasıyla ısınmıştım. O günkü konserin atmosferinden yola çıkmış, günümüzdeki katılımın yaş gruplarına mutlu olmuştum. Çok güzel bir kültür merkezine sahip güzel bir kentin şanslı insanı olma halimi sevmiştim.

Yeni Yıl Konseri'nin finalinde çalınan Jingle Bells'e izleyicinin coşkulu katılımını daha da renkli kılan balon ve konfetilerin arasından neşeyle dışarı çıkarken, yüzümü okşayan şefkatli soğukta son bir özet yapmış, elimi attığım cebimdeki kırmızı kadife keseciğin içinden çıkardığım nazar boncuğunu, güzel binamızın bahçesine savurmuştum.*

*Aslında bir zamanlar nefret ettiğim, ama iyi ki de yazdım dediğim Klasik Müzik'le tanışma hikâyem Bir Konser Teması Üzerine Çeşitlemeler'den...


2 Şubat 2023 Perşembe

15. Yıl Özel Sayı-1

Bu sabah, Ağustos'da 15 yılı tamamlayacak blogumun her yılından bir yazıyı bu yıl içinde paylaşmak, onları da 15. yıl özel sayı başlığı altında toplamak geldi içimden ve ilk bir yıllık zaman diliminden (Ağustos 2008-Temmuz 2009) ilk yazı için  rast gele dedim ve yazı adedi kadar numaralar arasından birini çektim... Ve rast geldi!


Hayat Dersleri





5 Şubat 2009

İspanyol Pansiyonu
yazıma çok hoş bir yorumla katkı yapan sevgili Arzu'nun: ''Hayat okulunda öğrenecek daha çok şey var çünkü:)'' cümlesi; bir sitede (Siberalem) yer alan hakkımdaki kısa bir özet, sevdiğim kitaplar, filmler, şarkıcılar gibi soruların yanıtlarını da içeren profilimden etkilenerek ve orada yazılı eğitim durumumla ilgili beyanımdan yola çıkıp bana övgü dolu mesaj atan, yanlış anlaşılabilme olasılığına karşı da çok zarif bir cümleyle bu hassasiyetini vurgulayan, ülkenin çok önemli üniversitelerinden birinde öğretim görevlisi bir hanımefendiyle, özellikle bu şaşkınlık üzerine yaptığımız yazışmaları hatırlattı. Aslında onun bakışının temelinde kendi camiasından da bakarak ülke insanındaki- o hanımefendiye göre- genel bir eksikliğe serzeniş de vardı.

Kendi adıma çok özel nedenlerle böyle bir eğitim yapamamış ve bunun eksikliğini hiç duymamış olsam da sözünü ettiklerimin hiç biri "üniversite de neymiş, okunmasa da olur"un bir savunusu değildir. Aksine, gençlerin bunun için sonuna kadar çaba göstermeleri gerektiğine inanan biriyim. Ama, hayatın sonu ve her şeyi de değil elbet! Çünkü, o gün yazdıklarımda da vurguladığım gibi... neyse girizgahı fazla uzatmadan o zaman neler demişim buyrun bir göz atalım.

''Zaten toplumun statü konusundaki genel yargıları bu kadar ortadayken ve her birimizin en azından bilinçaltı bakışında, karşımızdakini bilmeden dinlemeden, sadece giyim kuşam, ekonomik durum, mesleki ve toplumsal statüye göre değerlendirme duygusu varken, bu şaşırmalar son derece olağan. Üstelik buna alınganlık gösterecek biri olsam oraya yazmaz ve de üç yıllık liseyi bile beş yılda bitirebilmiş olduğuma vurgu yapmazdım. Bunu bazı düşünüş biçimlerine, özellikle üniversite kazanamamış çocuklarının sürekli başlarına kakarak hayatı dar eden, üniversite diplomasının ya da herhangi bir okul diplomasının her şey olduğuna inanan ebeveynlere ve insanlara eleştirel bir bakış olması anlamında özellikle yaptım.

Bir de şu bakışın aslında ne kadar yanlış olduğunun da bir eleştirisi olarak düşünülebilir bu... Neyi düşünürüz hep: Üniversite mezunlarının her anlamda daha yetkin, daha donanımlı, daha bilgili olduklarını... Oysa üniversite, sizi yalnızca mesleki anlamda eğiten, yetiştiren, bu konuda donatan bir kurumdur. Elbette daha sosyaldir. Kültürel etkinliklere, sempozyum, panel benzeri tartışma ortamlarına sıklıkla sahne olmak gibi avantajları vardır. Ama bunların hiçbiri, bireyin bu yönde talepleri, eğilimleri ve merakları olmadan ilgileneceği olaylar değildir. Sonuçta siz üniversiteye belli bir taleple, birikimle geldiğinizde bu kültürel olanaklardan yararlanırsınız; bu tür ilgileriniz yoksa, bunların hiçbirine katılmazsınız.

Sizi kültürel anlamda geliştiren, olgunlaştıran olay doğduğunuz evde başlar. Aile fertlerinin size karşı tutumları, evinizin küçük mütevazi kitaplığında gördüğünüz kitaplar... Amcanızın siz okumayı yeni söktüğünüzde elinizden tutarak götürdüğü kitapçıda sizin için aldığı, eve gelir gelmez soluk soluğa okuduğunuz, cildini kapağını sevdiğiniz, okşadığınız, sizi başka bir boyuta taşıyan, hayaller kurduran ilk kitap... Sonra halanızın her ay sonunda maaşının bir kısmıyla sizin için aldığı kitaplar... Dayınızın her sizi ziyarete geldiğinde sizin için aldığı kitaplar... Bir diğer amcanızın sizi götürdüğü maçlar... İlkokul öğretmeninizin sizi fark eden sevecenliği ve ilgisi... Sinemaya giden bir aile... Size plaklar almanız için para veren bir babaanne... İlkokul mezunu ama ufku ve düşünce dünyası geniş, elinden geldiğince önünüzü açan bir anne baba... Tüm birikiminizi paylaşabileceğiniz arkadaşlar... Bunların tümü varsa ve siz merak ediyorsanız kendinizi geliştiriyorsunuz. Yoksa, bomboş geldiğiniz üniversitede kimse al bunu oku diye elinize bir şey tutuşturmaz. Zaten sizin alışkanlığınız, birikiminiz yoksa, tutuşturulsa da fark etmez. Yani, aslında insanı geliştiren okul eğitiminin yanı sıra, kendisi ve hatta hayatın ta kendisidir; kendinizin talepleri ölçüsünde...

Ve gerçekten ağaç yaşken eğiliyor. Çünkü bunu kendi çocuklarımı yetiştirirken de görüyorum. Her şey aile ortamında başlıyor ve hayat yolunda yürürken size eli değen insanların güzelliği ile şekilleniyor. Ve insan olma yolunda ilerlerken; paradan puldan, statüden, bunların tümünün sağladığı güçten daha değerli şeyler olduğunu görüyorsunuz. Düştüğünüzde onlar sizi ayağa kaldırıyor: Sevgi ve samimiyet... Beni yetiştiren, temeli atan tüm insanlarda olan cinsten... İçten, hiç bir hesabı olmayan ve alabildiğine karşılıksız...

Ben de hayatın içinde dolaşırken sizinkinin daha ötelerinde bir çok farklı şaşırmalarla karşılaşıyorum. Mesleğim gereği sıklıkla, özellikle yakın çevreye müşteri ziyaretleri yaparım. Ve her meslekten, her ekonomik durumdan ve kültürden insanlarla karşılaşırım. Bir de, özellikle taşradaki hayatın işleyişi, ilişkileri ve mantığı ilgimi çeker. İyi bir gözlemci olarak bu sosyal yapılarla ilgilenirim. Örneğin, taşrada bir oto tamircisiyle bir kaç kez sohbet ettikten, birbirimizi daha yakından tanıdıktan sonra bir gün bana ne mezunu olduğumu sordu. Aslında kendisi de ilgili, belli ki okuma hevesi yarım kalmış birisiydi. Ben lise mezunu olduğumu söylediğimde, onun ufku ''tahsilli insanın hali başka oluyor'' diyecek noktadaydı. Yani üniversiteden bakınca liseyi azımsarken, ilkokuldan bakan biri için nerdeyse erişilmez bir nokta gibiydi.

O, yaşadığı yerin ekonomik durum ve tanınmışlığı anlamında önemli insanıyken; ben, onun bakışında, kentte bir sıkıntısı olduğunda çözecek dostları olan, yaşadığı kentteki ilişkileriyle hastası olduğunda ya da bir kamu kurumundaki sorunu çözmesinde yardımcı olacak, paraya ihtiyacı olduğunda onu kentte parasız bırakmayacak güveni sağlayan, onu ziyarete gelmiş çayını içen, bunun gururunu oradaki dostlarına da gösterebildiği, oradaki itibarına itibar katan biriydim aynı zamanda... Ve onun bu iç seslerinin hiç birinde de yadırgatıcı bir yan yoktu. Çünkü içtenliği tüm bunların yalnızca insani duygular olarak yorumlanmasını sağlıyordu. Elbetteki farklı bir karakterde aynı şeyler çıkarcılık olarak da yorumlanabilirdi. Benim bakışımlaysa: Aslında ikimiz de birbirini anlamış, sevmiş, saygı duymuş, bir dostluğu paylaşmanın keyfini yaşama noktasında bir müşterekte buluşmuş, eşit iki insandık. Ve ben aslında oradan ne kadar çok şey öğrenerek çıkmıştım ki bunları bir yazıya konu yapabildim.

Bu yazdıklarım statü eleştrisi üzerine ya da sizin yazdıklarınıza atıf değil; sadece, değerlendirme biçimlerimizde, kendi gözlemlediğimiz somut verilerden ziyade, dışardan yüklenmiş önyargıların ne kadar etkili olduğuna vurgudur. Çünkü kendimizi ifade etme biçimlerimizde hep dışarıya gösterme duygusu vardır. Bu duygu da akışkandır. Bir şekilde her birimize değişik oranlarda bulaşmıştır. Ve bunu aşabilmek için çok fırın ekmek yememiz gerekir.

Ben bunu yapmaya çabalayanlardanım. Ayrıca Türkiye'deki insanlar konusunda umutsuz olmayın, inanamayacağınız kadar iyi, insan olma vasfı yukarılarda kalabalıklar var, anlatacaklarımla umutlarınızın nasıl yeşerdiğini göreceksiniz.''

Demişim.

28 Ocak 2023 Cumartesi

Maskeli Balo

Film, afişini gördüğüm anda ilgimi çekmişti. Süre uzundu. Nicolas Bedos tanıdığım bir yönetmen değildi. Sevgili Filmgündemi'ne gideceğimi vurgulayan ve çok da keyif alacağım hissimin altını çizen yorumuma, gülümsemeyle gelen yanıt yaş tahtaya basıyorum düşüncesi yaratmadı değil bende. Ancak hisler benimdi ki bugüne kadar da pek yanıltmamıştık birbirimizi.



İsabelle Adjani dışındaki kimseyi tanımıyordum, belki de hatırlamıyordum. Aslında sinemadan biraz kopmuştum, pandemi yasakları nedeniyle ve hep yazdığım üzere televizyondan da film izlemiyordum. Hayat normale dönüp yasaklar kalkınca da tutabilene aşk olsun beni olmuştum. Ve bu kez cuma gecesi 18:45 seansı için sinemadayım.

Elbette önce Migros ve klasik sinema alışverişi...

Gişe boş, D-3'üm elimde. Genç kızın geçen hafta kullanmama rağmen hâlâ puan param olduğu uyarısına biriksin dedim ve kullanmadım. Biraz teras keyfi ve koltuğumdayım.

O an komşum, engelliler için ayrılmış iki koltuk meselesi ve rampa aklıma geliyor ve görüyorum ki rampa gerçekten yok. Konuyla ilgileneceğim demiştim ve ilgileniyorum; aslında diğer AVM'deki salonu görünce de anlamıştım. Salonun ikinci bir giriş kapısı var ve onlar aynı zamanda yangından kaçış kapısı ve hemen perdenin önündeki geniş bırakılmış düzlüğe açılıyor ve engelli kardeşlerimiz oradan giriş yapıyorlarmış ki bu daha uygun bir durum bence de. Üstelik koltuğa geçmeyi düşünmeyecekler için tekerlekli sandalyelerini park edebilecekleri, önünde bariyer olan yer de ayrılmış.

O halde Paribu Cineverse'lere bir alkış.

Bu akşam beş sinemaseveriz, antrakta kaçımız sağ kalacak göreceğiz.

Ve film başlıyor. Fransız Riviyerası'nda Cote d’Azur'un muhteşem görüntüleriyle başbaşayız... Film müzikleri muhteşem ki bunun altını peşinen çizmek isterim. Yönetmen geçer notu aldı benden, ve görüntü yönetimi ve mekân seçimleri şahane. Yani benim açımdan her şey yolunda. Oyuncu tercihleri açısından da bir şikayetim yok.


Fakat Margo Hansen karakterine bayıldım. Çılgın ama duygusal alt yapısı ile etkileyici bir uçurucu... Tuzağına düşmemek zor. Dolayısı ile ona hayat veren genç oyuncu Marine Vacth'un da... İsabelle Adjani ile epey oldu görüşmeyeli, biraz yaşlanmış. Ama yine de Adjani işte. Alışkın olmadığım bir rolde, bir anlamda yardımcı kadın oyuncu bile denebilir ama başrollerden biri... Belki de ben zihnimde eskittim kendisini ve kaba bir tutumla üzüp, ayıp ettim ve farkına varınca da ayıbın, özür dilettim ukalama... Rolünün hakkını verip gereğini yapıyor elbette, özellikle tiyatro sahnesindeki performansı ve şarkı söyleyişi mihrabın yerli yerinde olduğunun altını çiziyor. Pierre Niney, Adrien Saillard rolünde ve kumpascı, ama bir Margo Hansen değil, zil zurna bir aşık ama.

Maskeli Balo mizah alt yapısı üzerine inşa edilen bir suç filmi. İsabelle'i -biz hep 17 kaldığımız için- belki de başta yadırgadım ki altını biraz önce çizdiğim üzere bu benim ayıbım ama sen de bir zamanlar gençtin, diyerek teselli ettim ki bu tam anlamıyla bardağı kırmak, kaş yapacağım derken göz çıkarmaktı ki gülümseyerek ve büyük bir olgunluk ve öz güvenle utancımın içinden çekip aldı beni.

Françoise Sagan’ın öykülerinden derlenerek Bedos tarafından yazıldığını öğrendiğim senaryoyu beğendim ben, filmin akışını da... diğer izleyiciler de beğenmiş olmalı ki salondan antrakta çıkıp da sayıyı düşüren olmadı. Seks içeren sahneler bol ve cüretkârdı. Filmde mahkeme salonunda yaşananlar ve hayatın normal akışı iç içe geçirilmişti ve bence bu izleyiciyi diri tutmak adına hoş bir senkronizasyondu ve iki farklı andan edinilenleri bulmacanın parçaları gibi film süresince bir araya getirmek keyifliydi. Ve lokanta sahibi Giulia (Laura Maurante) bir entrika kurgulayıcı ve intikamcı kadın rolünde pek tatlı bir şeytandı.

Bir yap-boz tadında, zorlamayan, hoşlukları bol, altını çizdiğim gibi müzik, parti, içki, entrika, aşk, seks, falan filanların ilmek ilmek ve sakince bir araya geldiği bu enfes bulmaca; kafa karıştıran bir çorba olmamıştı ve olan biten keyifle izlenip anlaşılabiliyordu.

Yani en azından ben mutlulukla izledim.

Buna kadınların tarafından bakınca feminist bir film denebilir mi?

Feminist akımın altın çağlarını genç dönemlerde yaşamış biri olarak derim ki feminizm denen şey bir etiketti ve modaydı, geldi geçti. Artık aklı başında kadınlar erkek yancısı değiller; tüm duygusal yapılarına rağmen bir çoğu ayakları yere basan, aşkı da dibine kadar yaşayan güçlü bir hoşluk içindeler.

Ve salondan filmin Anne-Sophie Versnaeyen elinden çıkma enfes müziklerini bitirip çıktığımda tüy gibi hafiftim. Sıkı filmler sürecimin ardından yine sıkı ama eğlenceli bir film izlemek; bir bağın içinde kurulmuş bir restoranda enn bayıldığım kadının gözlerinde kaybolarak çok nitelikli bir şarabı içmek kadar olmasa da... ki bunu hiç bir film başaramaz! Ama o hoşlukta, ayakların yerden kesildiği ve bünyenin hafiflediği, çok keyif aldığı, eğlendiği ve 5 yıldızlık olmasa da güzel bir sinema akşamı için çok doğru bir filmdi, şahsım adına.

Bu halet-i ruhiye içinde yürüyen merdivenleri indim, devam ediyordum ki biri seslendi; sese döndüm ki "Bu akşam yok," diye düşündüğüm, önündeki çocukların koltuk seçmesini bekleyen çok tatlı gişecim; döndüm ve koştum demeyeceğim tabii ki, çünkü yok öyle bir şey; uzaktan el sallaştık ve seslendik birbirimize.


26 Ocak 2023 Perşembe

Büyük Laf Etme Sonra Büyük Sürpriz Çarpar Seni

Çok haklısın, çok da keyif aldığını anlıyorum ancak ben şarkıları, söyleyenlerden ayrı düşünüp daha çok seviyorum belki... mesela koşa koşa gidip şunu görim, imza alim gibi heyecanlarım da yoktu. Plaklarını, kasetlerini alır, dinler, kendilerini sever, konserlerine giderdim o kadar... Düşündüm de posterini astığım kimler vardı diye, pek hatırlayamadım.


Yukarıdaki italik lafları bundan bir hafta önce çok keyifli diyalogları olan ve bir 45'lik plağın fotoğraflarını ekleyerek ve çok hevesle yayına verdiğim postun yorumlar kısmında ediyorum. Ve aradan daha bir kaç gün geçmeden, plağı yerine götürdüğümde bir başka plağı ararken Melike Demirağ geliyor aklıma: Plakları olduğunu biliyorum ve Arkadaş'ın elimde olmasını dileyerek ve heyecanlanarak kurcalamaya devam ederken geri getirilmeyenlerden olduğunu anlıyor, üzülüyorum; ama hayat bana kıyamıyor sanırım ve bir sürpriz yapıyor.  Arkadaş yağmadan dönememiş üzüntümü bile silecek bir sürpriz bu; aklımın ucunda bile olmayan bambaşka bir şey! Üstelik çok kıymetli. Çünkü:


Elimdeki iki plaktan biri imzalı! Önce inanamıyorum. O konser gününü, sonrasını ve geceyi çok iyi hatırlıyorum ama imza ne iş? Şaşkınım. 1978 nere 2023 nere? Onca yılda elimden kaç kez geçmiştir hesap edemem. Sonra acaba bu imza baskı mıydı plak kapaklarında diye düşünmeye başlıyorum ve aynı plak kapağını internette arayıp buluyorum. Yok... imza yok ve elimdeki imza orjinal. Ben bunu nasıl becerdim diye düşünmüyorum çünkü denemem bile, onca kalabalığın içine girip bir imza için yırtınmam, huyum bu! Beynimdeki arşiv çalışıyor. O geceyi bütün detayları ile hatırlıyorum çünkü, imza hariç!



O Gece

Olağanüstü coşkulu kapalı spor salonu, solun çok güçlendiği ve iyi organize olduğu yıllar, devrim şarkıları söyleniyor salonda, nefis bir bahar akşamı, her birimizin içinden Che Guevara'lar fışkırıyor ve ben iki aşkın arasında göz yaşları döktüğüm sırada; yıllar yıllar sonra yazılarımda şu cümleyi kuracağımı henüz bilmiyorum: "Aradaydım. Yaşamımın sonraki hiç bir döneminde bir kez bile tekrarı olmayacak şekilde hem de..."

Sloganların ardı arkası kesilmiyor akşam boyunca, konser aralarında marşlar söyleniyor ve o gece Arkadaş kaç kez isteniyor sayamıyorum.

Konser bitiyor, kızları evlerine bırakıyor ve soluğu Birtat'da alıyoruz. Beş arkadaş enfes pastaları enfes limonatalarla götürüyoruz. Bir süre sonra Bora da katılıyor bize, o konseri organize eden, aynı zamanda fuar içi kapalı devre radyo ve siyah beyaz televizyon yayınları yapan Tulga Gerçek Reklam Ajansı'nda çalışıyor. Anlatmaya Melike ve diğer alt şarkıcıların konser sonrası diskoya geçtikleri ile başlıyor, esrar partisinden çıkıyor... O anda fark ediyorum ki biz çöküyoruz; çünkü olayı hemen bir seks partisine bağlıyoruz. Melike'mizi öyle hayal edemiyoruz, o kutsal bakiremiz bizim; öyle kalmalı. Az önceki şen şakrak sohbetin zerresi bile masada değil artık. O halde kafa çekmeye gitmeliyiz. Gelsin biralar. "Oğlum yarın okul var," lafları havayı dövse de iş arabeske bağlanacak ve biralar içilecek, Melike bize bunu nasıl yapar! İki bardak bile çokken üçüncü yeni yetme bünyeleri yıkacak kesin, sonrasını lavoba paklar. Masa pek efkârlı, zihinler kurmacanın esiri ki kısa sürede sıyrılacak gibi değiller. Eve geldiğimde ilk işim Suzi'nin yanındaki posteri sökmek oluyor. Oysa biz onu Joan Baez katlarına çıkarmıştık. Olmamıştır diye diye teselliler yaratıyor, yarattığıma inanıp uyuyorum.

Ertesi gün okul, Bora gecenin yorgunu ve sınıfta değil, hepimiz mevzudan uzak. Okul çıkışı eve geliyor, kotumu giyiyor, bir şeyler atıştırıp bir şeyler okuyor ve günün ruhları dürtükleyen saatinde derneğe gidiyorum; ortalık ıssız ve loş, O'nu bekliyorum. Biraz sonra O, yani Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün Neyleyim Ben konservatuardan geliyor. Gitarı ve vokali bir kez daha aklıma karışıyor...Teselliyi O'nun dizlerinde, sesinde ve gitarının tellerinde buluyorum.

Sonra gitarını kenara bırakıyor ve gülüyor, çünkü ilacımın kendisi olduğunu biliyor, gülümseyerek bu çocukça tavrıma; böyle anlarda en bayıldığım şeyi yapıyor; parmakları saçlarımda dolaşıyor. Sonra dudaklarımda enfes bir ıslaklık ve sonra ruhumu sarıp sarmalayan şefkatli bir yumuşaklık. Ve iki dal filtresiz sigaradan biri bana...


İki gün ve gece boyunca plak yanımdayken dün gece bir anda aydınlanma yaşıyor ve konser ertesinin en önemli ânını, dolayısı ile eksik parçasını hatırlıyorum ve anormal bir rahatlama ile şu cümleleri ekleyerek beklemekte olan yazıya, huzura eriyorum: Ben 45'liği Bora'ya verdim, çünkü O tüm gün ve gece boyunca Melike Demirağ ve ekibiyle ve alt kadrosu ile birlikte olacaktı. Kolay işti onun için ve o akşam Birtat'a konuklar için tatlı bir şeyler almaya gelmişti ve bizle rastlaşınca da iki lafın belini kırmıştı. Her ne kadar anlattığı esrar kısmı normal bir durum olsa da Türk filmlerinin etkisindeki ve şartlandırdığı biz, belki de dönemin -yerli- seks filmleri furyasının etkisiyle olmayacak bir yakıştırma yaparak, evleneceği Şanar Abi'ye de gıyabında ayıp etmiştik.

Bir ertesi sabah, kabı imzalı plak okulda ve elimdeydi. O ise hâlâ bizim Melike'mizdi!




İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP