30 Kasım 2021 Salı

Lütfen Biri Beni Yere İndirsin!

"Çok havalıyım çokk!!!"

Hem de fazlası ile havalardayım.

Oysa ne serinkanlı bir insanım.



Ahh benim çocuk sevinçlerim işte!

Yıllardır zincirleyemediğim, tutmaya her yeltendiğimde elimden sıyrılmayı başaran coşkularım, sevinçlerim...

Tek derdimdir samimiyet.

Fena halde severim.

Tuttum mu asla bırakmam.


Dün tanısam bile, uyarsa renklerimizin tonu, yüzyıllardır tanıyormuşum gibi bir dil oluşur anında.



"Okurum.

Duygu okurum ben!"


Ve anlarım!

Hiç de yanılmam!

Momentos, blog tarihimin çok uzağından olmayan ama beni aniden ve ne sebeple olduğunu şu an heyecandan hatırlayamadığım bir zaman diliminde çeken ve bırakmayan bloglardan biri.

Podcast'lerinin sıkı takipçisiyim:

Çünkü ben okurken düz olan bir yazı, Sevgili Momentos'un sesinde boyut kazanmakla kalmıyor ve hatta üç boyutlu hava atmalara nal toplatıyor.

Bugün kendi yazımı...

Bilmiyormuş, hiç okumamış, ilk kez dinliyormuş gibi dinlemek istedim ve bunu, seslendirmek için izin talep eden Sevgili Momentos'un yorumuna cevaben yazdım.

"Ahh bir yere inebilsem..."

Neredeyse benim unuttuğum bir yazımdı!

Şaşırdım!

Gittiğimdeyse hem şaşırdım hem de çok sevindim.

İzin istiyordu.

"Benim yazım için!?"



"Çok havalıyım çokk!!!"



Bir dinleyin, sonra isterseniz beni yere indirin.

Hem de yaka paça!!!.


Momentos Blog + Podcast ise burada!

29 Kasım 2021 Pazartesi

Asansör Müziklerinin Altın Çağı- Billy Vaughn &

Müzikse söz konusu olan ilk başvurduğum, altını defalarca çizdiğim, eski müzik dergilerindeki o nitelikli tadı dibine kadar hissettiğim blog Zihnin Arka Sokakları, önceki cumartesi günü Kapak Olsun başlığı ile bir yazı yazmıştı. Çok keyifle okudum ve özellikle kapak üzerine cümlelerine gülümsedim. Çünkü tanımadığım pek çok yazarı kapaklarla kurduğum bağ neticesinde tanıyıp sevdiğim gibi plaklarımın çoğunu da kapaklar sayesinde edindim ve sevdim.

Elbette plak alırken önceliğim bildiğim, dinlediğim, okuduğum ya da bildik insanlardan aldığım tavsiyelerleydi. Ama onların yanı sıra kapağından etkilendiğim ya da şöyle bir elime aldığımda iyi anlaşabileceğimizi fısıldayan ve bir hikâyesi olduğunu bana sezdiren pek çok da plak aldım. Eğer Sevgili Zihin o yazıyı yazmasaydı, büyük ihtimalle bu hissiyatla ilgili bir tetiklenme olmayacak ve -belki de- seri olacak bu yazı yazılmayacaktı.


İlk plaklara koştum bu sabah. Önce kimden başlasam noktasında karar veremedim. Bir an adını sanını o güne kadar hiç duymadığım gibi, hiç bir yayın organında rastlaşmadan karşılaştığım, en az 35 yıl önce aldığım plağın bana göz kırptığını fark ettim. Daha bilinenlerin ısrarlarını görmezden gelerek, odaya onunla döndüm. Önce şöyle bir göz gezdirdim. O yıllarıma gittim. Yıl bana çok hoş ama aksiyonlu bir akşamı hatırlattı. "Ne hoş bir akşamdı ama!" dedi iç sesim.

Aslında bir kaç gündür, lise yıllarında tanıştığım bir kişiyi ve o günleri yazma arzusu sürekli dürtüyordu beni. Sevgili Okul Arkadaşım da hatırlayacaktır diye umuyorum. Okulumuzun karşısındaki Selçuk Abi! Kasetlere kayıt yapan ve o yılların en iyi cihazlarına sahip olduğu gibi arşivi en sağlam, kendisi de  dükkânın adıyla anılan ve o adla efsaneleşen Timpa Selçuk üzerine bir yazı düşünmekteydim. Çoğu zaman yürürken o yılları ve sonrasını hatırlıyor, çoğu zaman cümlelerim aklımda, adımlarımın ritmiyle akıyordu. İşte tüm bunlar bir araya gelince de plağı kaptım, fotoğrafları çektim ve dedim evet, asansör müziği diye küçümsenen ama ardında dev orkestralar ve şefler olan bir müzik vardı bir zamanlar!


Hawaiian Songs Delux adlı albüm 80'li yıllarda çıkmış olmalı. Ben de almışım. Ancak içindeki pek çok şarkının 45'lik olarak çıkış tarihleri 1950-56 arası. Billy Vaughn bir saksofoncu ve orkestra (Big band) şefi. Ülkemizde popüler olmamış biri, bilinirlik açısından bir Paul Mauriat değil, Fausto Papetti hiç değil.

Alttaki ilk şarkı albümün 1. yüzündeki ilk parça... Diğeri, yani Hawaiian Wedding Song ise aynı yüzün 8.parçası.








*Kapak Olsun başlıklı yazı.

26 Kasım 2021 Cuma

Düğün Dernek Ve Karantina

Kısmen vahşet içerir!


Çok hevesliydim. Geçen cuma gününden itibaren başlayacak ve geniş aile için bir arada olma fırsatı yaratacak önemli bir mutluluk anını doya doya yaşayıp hafta başında da büyük bir keyifle tam da magazin tadıyla ve daha çok fotoğraf kullanarak güle oynaya yazacaktım. Ankara tayfası kardeşin evinde, İstanbul tayfası otelde, bir kişi de benim evimde konaklayacaktı.

Konuklar geldi. O akşam şirket çalışanlarının da katılacağı, menünün pide olduğu iş yemeğinin yanı sıra kadınlar grubunun katılacağı kız evinde kına gecesi vardı. Gerekli dağıtımlar yapıldıktan sonra bizce şehrin en iyi, aynı zamanda ülkenin pidecileri arasında önde Turhan Usta'da tüm kuzenler bir aradaydık. Kısa bir konuşma ardından yemek başladı. Sohbet de çocukluk anılarından başlayıp, uzadıkça uzadı. Yalnız pideciden önce kına ile yemek saati arasındaki boşlukta, zaman geçirmek için elbette, ben, kuzen Oğuz ve yakışıklı Asker Kuzey, aynı mıntıkadaki Muşta Lokantası'nda alemin en şahane sütlacını yemeden durmadık ki, bu fırsatı boş geçmek bize de yakışmazdı.

Biz, yani erkek ağırlıklı ailenin erkek tayfası pidecide sohbetin dibindeyken, ailenin kadın kısmı kına evinden kesintisiz haber akışı yapıyordu ki an itibari ile damadın yani Alp'in davul ve zurnacılarla kına evine yaptığı baskının canlı görüntüleri masamızdaydı.

Sonra, bıraktıklarımızı kız evinden alıp eve geldik. Vakit günü devirmişti ve yarın büyük gündü.

Sabah kahvaltıya kardeşe indim. Güle oynaya, bol sohbetli ve de esprili kahvaltı gerekli enerjiyi verince artık Asker Kuzey ile seri operasyonlara çıkabilirdik. Ankara'dan epey silah ve cephaneyle gelmişti. Önce operasyona dair gerekli istihbaratları yaptık ve bir brifingle son şekli verilmiş planlarımızı gözden geçirdik. Operasyonun gerektirdiği silahları seçip, cephanelerimizi yanımıza aldık. Son derece sessiz, işaretlerle konuşarak, çok kısa sürede ve hızla bir çok hedefe baskın yaptık ve çok şükür ki hiç sağlam adam bırakmadık. Kusura bakmayın lütfen, biraz da vahşiydik. Çünkü bazılarını tavana astık ve pişirdik, sonra döner gibi kesip isteyene ekmek arası isteyene dürüm yaptık. Üzgünüm ki gün içinde bunları tekrar etmek durumunda kaldım ki erkek nüfusu çoğul ailelerde kaçınılmaz bir durum bu. Elbette çocuklar için zararlı gibi gözüken bu hâl çok şükür ki ailemizin içinden bugüne kadar bir canavar çıkarmadı. Sanırım genlerimizde vahşilik yok ve bunun bir parodi olduğu duygusu nesillerden nesillere komik bir eğlence gibi aktarılabiliyor. En büyük olarak tüm nesillerle çarpışmalara katılmış, onlara öncülük etmiş ben bu olduğuma göre, ne kadar sert görünsek de güzel insanlarız ki aramızdan henüz bir arızalı da çıkmış değil.


Gelin alma saat 14:30'da. Gelin arabası küçük kardeşin üç harflisi. Çok sade ve şık süslendi ve hazır. O ara konvoyu oluşturacak diğer arabalar da bizim kapının önünde sıra olmaya başladı ve davullar gümbür gümbür vurmakta. Gençlerimiz bir yandan oynarken bir yandan da diğer arabaların aynalarına renk renk ama sade ve şık tüller bağlıyorlar. Tabii ki gelin arabasını damat kullanacak.

Konvoy gidişi sahilden yapıyor ve gelin evinin önündeyiz. Gelin arabası siteden içeri girdi ve yerini aldı.

Vursun davullar bir kez daha!.

E gelin evi naz evi. Olsun o kadar. Bekleriz. Çok eğleniyoruz ama. Sanki bir kaç saat evvel ateş saçan vahşiler biz değiliz. Asker Kuzey en salon adamı haliyle geceye hazır. "Komutanım koruma yapalım mı?" diye sordu. Gerek görmedim. Dedim "Keyfine bak sen." "Benim koruma ekibim şu an   görünmez moddalar ve gerektiğinde gerekeni yapacaklar."

Gelini kaptık. Yelken Kulübe kadar 15 kilometre civarı yolumuz var. Biz Kuzen Oğuz'un yani Asker Kuzey'in babasının arabasındayız. Gelin arabasının kuyruğundan ayrılmaya niyeti yok ama üçüncü şerit de bizimmiş gibi davranıyor. "Oğlum Kulübü kapattık yolu değil," demek zorunda kalıyorum. Oradan haraketle de havamı atmadan duramıyor ve yıllar yıllar öncesi gelin arabası olduğumda damadın başına neler getirdiğimizi anlatıyorum.*


Kulübe önden giriyoruz. Asker Kuzey ile gerekli önlemleri almamız, ortalığı kontrol etmemiz gerekiyormuş, öyle dedi. Kıramadım.

Nikâhı ilçe belediye başkanımız kıydı ve İstanbul Sözleşmesi'nin altını bir güzel çizdi ve bol bol alkışı aldı. Bir buzlu votka kola içtim ki ikinciye gittiğimde kızkardeşin, yani taze kayınvalidenin  kendi yapımı koca bir şişe vişne likörünü barda gördüm. Bir an votka vişne geçse de aklımdan dedim zaten votka ile yapıyor bunu. Bahçeye çıktım ki bizim üçüncü kuşak gençler ateş başında, biz ikinci kuşak olsak da aramızdaki iletişim pek genç. Çok hoş sohbetler ettik; ayışığının altında ve denizin kokusunda. Uzun süredir görüşemediğimiz pek çok insanla bir araya gelmek pek hoştu. Düğün bitimindeki büyük aile yemeği de kızkardeşte, yani benim alt katımdaydı.


Günün sabahı

Annem çok erken ölen babamın bir hayalinden söz ederdi. Büyük çocuk bendim. Bir torunu olduğunda,  o zamanlar şehrin en şık alışveriş noktası olan, trafiğe kapalı Mecidiye Caddesi'nde  omuzlarına oturtup dolaşırken o ne isterse alacağı bir alışveriş arzusuydu bu. Ne yazık ki değil torun, çocuklarının evlenişini bile göremedi. Ama bu isteği benim zihnime nakş oldu. Geniş ailenin tüm çocuklarını mutlu etmek için elimden geleni ardıma koymadım. Küslüklere hiç izin vermedim ki içimizden çok şükür ki arızalı insan hiç çıkmadı.

Şu an en küçüğümüz 5 yaşındaki Kuzey. Üstelik Fenerbahçeli. O halde yapılacak şey belli. Fenerium'a gidiyoruz.

Fikrim net. Fakat anne, baba ve babanne, yani biricik halam müdahil. Dedim karışmayın ama onlar sürekli müdahil. Dedim arkadaşlar lütfen. Dediler ortak ödeyelim. Ahh arkadaşlar demek, bir bilseniz diye konuyu açmak vardı da tabii ki o topu sahaya hiç sürmedim ama baskımı artırdım, sesimi yükselttim ve konu kapandı.. Annesi bayrağı geri bıraktırdığını görmediğimi sandı! 

Düğün akşamındaki aile yemeğine katılmadım. Gelinle damat yoktu ve haklı olarak gençler alemlere akıyordu. Olsalardı "her şeye rağmen" kesin katılırdım!

Halam aradı, çok ısrarcı oldu. Dedim Enn Sevdiğim Kadınla konuşuyorum.

Pazar sabahı erkek kardeşte kahvaltıdaydık. Asker Kuzey için başarı belgesi içeren bir sertifika hazırladık. Elbette çok da güldük, başarı dallarına. Halama bilirsin beni dedim ve gerekçelerimi anlattım. Sanırım hak verdi. Kahvaltı sonrasında deniz kenarında midye kabuğu toplamaya karar verildi. Eve montumu almak için çıktığımda ve kapıyı açtığımda telefon çalıyordu. Yetişemedim. Tırtıl'dı. Geri aradım. Korona pozitif çıktım, dedi. Şaşırtıcı derecede soğukkanlıydım ama içim gitti. Aşıları tamdı. Ama şu yazıyı keyifle yazma hayalim suya düştü. Ne blog okuyasım geldi ne de yazasım. Yataklara düşmesem de çalışma alanım yatağım oldu, aslında hoşuma da gitti. Kargo'dan gelen kitaplarımı bile orada inceledim. Telefonlar, okumakta olduğum kitap, iş defterlerim hepsi yatağı benle paylaşıyorlar. Her gün aynı saatlerde konuşuyoruz. Hatta pizza ısmarlim sana dedim, istemedi. Üç gecedir gece ateşi yok. Test bilgisi ilk anda  aile doktorumuz Oğuz'un telefonuna da düşmüş ve hemen aramış, ilaçları konusunda gerekeni söylemiş. Dün sadece sıkıldığını söyledi. Biliyorum dedim. Sosyal medya var da dedim ama kesmedi, yine de 14 günün yarısı gitti.


Durum iyi yani, karantinası Aralık 3'de sona erecek, siyasetle de bir partide aktif olarak ilgilenen ve kurucu il sekreterliğinden istifa edip, bunu çok da şık bir şekilde duyurduktan sonra üniversite şehrinde aynı partide devam etmekte olan bu ateş çocuğu evde ve pasif bir hayatta tutmak tabii ki zor. Ama katlanıyor. Ve karantina sonrası giremediği sınavları var.

Ancak... Ne olursa olsun kapalı ve kalabalık alanlarda maske şart!

Duyurulur.


*Bir Nikah Günü

18 Kasım 2021 Perşembe

BirikiGünlük

Şehire inmeyi kafaya koyuyorum. Kaçta çıkacaksın diye soruyorum; 7:30'da, diyor kardeş. Aşağı biraz daha erken iniyorum. Havada yağmur kokusu var ve yağmurluğum sırt çantamda. Bir alaylı meteorolog olarak gökyüzüne bakıyorum. Bulutlar dolu fakat belli ki bizim güzergâhımızda olmayacaklar. O ara dün yaşadığım âna gülümsüyorum; hayatım boyunca çok sıklıkla başıma gelen bir durum. Hatta yazılarımdan birinde söz etmiştim ve şu minvalde bir cümle kurmuştum hatırladığım: Mesleğim ile ben arasında kurulamayan bağ.

Bir genç öğretmendi, yıllar önceydi, güzel yazılar yazıyordu, hiç bir fiziksel veri olmamasına rağmen birazdan anlatacağım olaydaki kişi ile aynı şeyi aynı eminlikle söylemişti.

Öğleden sonra sahil üzerinden yürüyor, bulvarı izleyeceğim masalardan birine oturuyor ve oturmadan önce de bir Triliçe ve bir çay siparişi veriyorum. Kitap okumaya niyetim yok ve yürüyen insanlarla bulvardaki akışı, boş insan tadıyla, avare avare izlemek istiyorum. O ara genç kız servis için masama geliyor. Doğrudan siz üniversitede hoca olmalısınız, diyor, gülümsüyorum. Bir yanıt vermiyorum. Sonra soruyorum, nasıl o kanaate vardığını. Görüntünüz, diyor. Değilim, diyorum. O zaman doktorsunuz, diyor. Yine gülüyorum. Eczacı desen yaklaştın derdim ama biz doğrudan organ satıyoruz. Espri yaptığımı düşünüyor. Sonra açıklıyorum. "Oto yedek parçacılığı denen bir meslek var bilir misin, şimdilerde, daha servisleşme nedeniyle eskisi kadar bilinir mi emin değilim. Bize sorulduğunda kısaca parçacı derdik ki bunun parça kumaş satmakla ilişkilendirildiğine çok tanık oldum." Gülüyor. "İşte ben o mesleğin içine doğdum; okula bile gitmezken babam ustaydı. Sonra bu işe başladı. Mağazaya ilk kez 6 yaşımda gittim. Ondan sonra da her yaz." İlgisini çekiyor ve devam ediyorum. "Doktorluk ve eczacılıktan farkımız, bizim hastamız tedaviye yanıt vermezse doğrudan organ nakli yapabiliyor olmamız. Raflarımız organ dolu." Gülüyor.

Nerede okuduğunu soruyorum, Amasya'da elektrik elektronik okuduğunu söylüyor. "Güzel şehirdir, askerliğimi orada yaptım, ondan biriktirdiğim şahane anılar dışında da ben çok severim" diyorum. Fikrime sanırım pek katılmıyor.

Sonra diyorum ki şu sırt çantası, kitap ve gözlük bana sınıf atlatıyor, akademisyen ya da doktor algısını yaratan semerim. Gülüyor ve sanırım artık kankayız: bu çok tatlı,  daha önce fark etmediğim ama beni fark eden ve ilk kez bana servis yapan genç kız ile.


Kardeşle varıyoruz şehire.  Ayak arada yine yoklar diye ilaç yazdıracağım. Komik bir durum aslında; 200 metre ilerimizde sağlık ocağı var. Ama gittiğimiz ocakta da Oğuz var. Çocukluğunu bilirim. Ve doktorluğuna çok güveniriz. Fakat son gittiğimde yoktu ve ameliyat olduğunu öğrenmiştim. Numaramı giriyorum ve yanıp sönen adı görünce sevinçten ölüyorum. İşe başlamış. Tanrım büyüksün!

Odasının kapısındaki koltuklardan birine oturuyorum. O sabırla ve özenle hastalarının dertlerine çare oluyor. Kapısı her zaman açık. O ara yanıma biri oturuyor. Tanıyorum ama maske tereddütte bırakıyor. Sıram geliyor ve geçiyorum. İlacımı yazıyor, saçlarının uzadığını fark ediyorum ki önceki geldiğimde yönlendirildiğim doktor her şeyin yolunda olduğunu söylemişti. Sevinçle çıkıyorum ve hâlâ dışarıda oturmakta olan kişiye, "Sen Köy Hizmeleri'ndeki satın almacı Abi'sin değil mi?" diye soruyorum. Evet O. Pandemi tokalaşması yapıyoruz, sonra sohbet. İşi soruyor, ben emekli olduktan sonra bir süre devam ettiğimi, sonra farklı bir işle uğraştığımı, kardeşin de bir üst segmentte  işe devam ettiğini söylerken yanımdaki kişi sen kaç yaşındasın ki emekli oldun diye soruyor. Sence kaç, diyorum. En fazla 50 diyor. "Normalde 45'de olacakken iki yıl vurmuştu ve 47 yaşımda Bağ-Kur emeklisi olmuştum. İş sorulunca emekliyim demeyi seviyorum, hatta çoğu zaman dedemden miras kelime tekaütüm'ü kullanıyorum," diyor, yaşımı söylüyor ve maşallahına gülümsüyorum. Abiyle ve onunla vedalaşıyor, ve çıkıyorum.

Sırt çantamda sabahın erkeninde emektar Kılıçdede Fırını'ndan aldığım poğaçalar var. İlaçlarımı eczaneden alıp sırt çantama attıktan sonra istasyona doğru yürürken bulvarın kenarındaki banklardan birinde tam da eski, bahçeli, çok şirin ve müstakil gar lojmanlarının önünden bulvarı, rayları ve sabah telaşlarını seyrederek tatlarını çıkarıyorum.


Tren sakin. Kitabımı açıyorum. Mesaime ucundan da olsa yetişeceğimi düşünüyorum. Biraz rötarla da olsa tahminimden 10 dakika gecikerek iş başı yapıyorum. İşler bir kaç gündür ciddi bir yükselişte. Rabbim başımızdaki ekonomisti başımızdan eksik etmesin diyeceğim de, tabii ki demiyorum. Çünkü ekonominin gerçeklikleri açsından bakarsak yokuş aşağı tam gaz gidiyoruz.

Öğleden sonra biraz geç saatte yemek için çıkıyorum. Adem Usta'ya vardığımda görüyorum ki treni kaçırmışım. Oysa hayalimde sebze yemeği vardı ama sona kalan olarak tabağa doldurulmuş ve miktarı gözümü korkutmuş ama enfes gözüken haşlamaya razı oluyorum.


Gün içinde Zafer'le sıklıkla konuşuyoruz. Biraz piyasalar üzerine, biraz askerlik muhabbeti. Onun da içinde  olduğu yazımdan söz ediyorum. Okuduktan sonra arıyor. Önce hatırlayamadığını söylüyor, dedim zaten sen olayda figürandın, hemen hatırlamaman normal. Sonra ondan öğreniyorum ki biz terhis olduktan sonraki bir depremin ardından orduevi boşaltılmış ve komple yıkılmış. Onları da Tugay'a bando bölüğüne göndermişler. Epey komik olaylardan söz etti. Hurma zeytinin altında, masaya düşen hurma zeytinler eşliğinde, kadim Yunan  zeytin ağaçlarının olduğu bahçesinde sızma yağ olmak üzere toplanan zeytinler arasında rakısını yudumlarken...

Tabii ki buluşma planlarını tekrar ettik..

Sonra attım kendimi dışarı. Sahilden yürüdüm. Aklımda Triliçe ve çay vardı. Pastaneden içeri girince fikrim değişti. Amasya konuşmuştuk. Benim yakın tarihte gerçekleşecek bir Amasya planım vardı ve enn sevdiğim kadınla az önce Zafer'in hemen ardından tatlı tatlı konuşmuştum. Üstelik yeni kankamla da ortak yanımız Amasya idi. O halde şehzadeler şehri şu sıralar hayatıma bu kadar dokunmuşken...



"Hoş geldiniz."

"Nasılsın?"

"Teşekkür ederim, siz?"

"İyiyim, teşekkür ederim."

"Bir dilim Şehzade ve bir çay lütfen."

14 Kasım 2021 Pazar

CumartesiGünlük

Çarşamba günü başlayıp perşembe günü devam eden sağ ayak iç tarafındaki ve dolayısı ile aynı bölgenin tabanında oluşan ağrı pek yabancım olmasa, yere basmadıkça sorun çıkarmasa da hayat akışıma sekte vurdu. Gerçi 10 şiddetinde bir deprem eğer sağ bırakırsa beni, hayatla ilişkimi engellemeye muktedir olamaz, ama kendimi sokaklara atamayacak olmak da sanki bir yoksunluk tokaçı gibi fikrimi döver durur!

Oysa önümüzdeki hafta sonundan sonraki hafta sonu Amasya'dan Bildiriyorum başlığı altında yayınlayacağım günlerin hayali ile meşguldüm. Ya geçmez ve bu hayale engel olursa tedirginliğim vardı ama artık çocuk da değildim. Şu bilgisayarı icat eden dedim bir kez daha. En sosyalsiz hayatta bile insanı sosyal hayatın içinde tutabiliyor. Ona epey epey geç bulaşmış biri olarak esiri olmasam da varlığından mutluydum ve sokakla bağım kopmuş bir anda dünyanın her yanına ulaşabiliyordum. İşim sekteye uğramıyor, hatta ülke ekonomisi fikrime yeni yeni komiklikler katıyordu. İki gün önce TL değeri daha düşük olan bir yatırım dolar olarak daha yukarıdayken, aynı yatırım dünyanın tüm ekonomistlerini ve hatta mezarda olanlarını mezarlarında ters çevirecek bir biçimde iki gün sonra TL olarak yükselmişken dolar bazında iki gün öncenin gerisinde kalabiliyordu. Ve tüm bunlara rağmen memleketin en baba şirketlerinin hisseleri 2 yıl önceye göre yarı fiyatınaydı!

Cuma günü içimdeki cengaver ayaktaki ağrıya açıkça meydan okudu. Bir kez de Gürcistan seyahati öncesi başıma gelmişti ki o yazılarımın girişinde söz etmiştim kendisinden. Bu kez de alt edebilirdim onu: Bir tedavi yazdım kendime ki elimin altında her zaman varlar... Ve ikinci gün başladım. Cuma günü sabah çivi çiviyi söker eylemimi zorlansam da başarıyla yerine getirdim; yürüdüm ve alışverişlerimi yaptım. Cuma akşamüstü pes ettim sesleri gelmeye başlamıştı ayaktan ama kulak asmadım. Bildiğim yolda devam ettim ve cumartesi sabah ayak beyaz bayrak sallıyordu.

Öğleden sonra saat ikiyi geçmişken çıktım evden. Planlarım doğrultusunda önce Adem Usta'ya gittim ve hayalim sulu yemeklerinden olsa da mecburen bir tavuk döner yedim. Bir Tayyip hayranıdır ve o konuşacaksa ya da haberlerin saatiyse televizyon hepimiz duyalım diye açıktır. Çıkarsız inanmışlığın sevinciyle duyurmak ister hepimize...  Enn sevdiğim esnaflardan biridir kendisi; hem yemekleri lezzetli ve temiz hem de fiyatları uygun. Misal estetik açıdan da çok hoş, yanında garnitürü ve mini pilavı olan tavuk döner tabağı 17 TL.

Oradan çıkınca hemen sokağa kıvrıldım ve Bredblok'a uğradım. Nohut mayasından Kumru ekmeği yapıp yapmadıklarını sordum ve bu konuda bir bilgileri olmadığını anladım.

Artık hedef noktam olan küçük kahve dükkânında ve aynı masamdayım.

Bir genç hanım geldi ki geçen gelişteki olmayan kişi olduğunu düşündüm ve "Bir Amerikano, lütfen," dedim.

Kitabımı açtım ve masama vuran güneşin ve pazar gününe göre daha canlı bulvarın keyfi ve çalan müzikler eşliğinde içinde yok oldum.

Sevgili Momentos'un chanson'lardan bir demet çalınsa önerisi aklımdaydı, konuşacaktım ancak geçen gelişte olmayan ve bu mekânın her şeyi olduğu belli oğul yine yoktu ve bir karşılığı olmayacağı için konuşmanın manası da yoktu çünkü içtiğim Amerikano'nun fiyatını bile neredeyse arayıp soracaklardı ki son dakikada buldular.

Amerikano başarılı değildi, usta işi çift espresso hazırlanıp üzerine sıcak su ilave edecek bir düzenekleri yoktu ve şu Nestlé'nin yarı profesyonel cihazları gibi bir cihazla hazırlanıyordu ama olsundu.

Kendine has bir tadı vardı, mekân şirindi: tabii ki dert etmedim, ona dünyanın en güzel ve özel Amerikano'su muammelesi yaptım. Mini kurabiyemi zevkle yedim ve sonra yine parkın içinden geçtim.

Fikrimde parkta kitap okumak vardı; fakat güneş düşmediği için soğuktu ve ben de tren raylarına paralel giden kaldırımda yürümenin keyfini çıkardım.


Bu kedilerle çoğu sabah olduğu gibi bu kez akşam üstü karşılaştım. Komik dostlarım benim. Genelde sabahları ekmek ya da börek, poğaça falan almak için Salih Usta'ya sahilden gelip şu çöp kutusunun önünden devam eden sokaktan ulaşırım. Bu kediler her sabah aynı nizamda orada toplaşmış olur ve hepsinin başları dikilmiş, gözleri apartmanın üst katlarına bakar vaziyettedir ve ben bir gün fotoğraflarını çeksem derim. Bu kez akşam üzeri ve sokağa kıvrıldım. Az önce ekmek almış onu da sırt çantama koymuştum. Bir an dürtüldüm ve sırt çantamdan fotoğraf makinemi çıkarmaya karar verdim; sanırım ekmeğin kokusunu aldılar, ya da onlara bir şey vereceğimi sandılar ve peşime takıldılar.

Oturdum kaldırıma. Eski pozisyonlarını alsınlar diye bekledim ama nafile.

Kısmet olursa bir başka gün ve özellikle sabah, işlem tamam inşallah.


Kedilerden sıyrıldım, daha çok gençlerin ve sosyalist izler taşıyan entelektüel abilerin takıldığı Tabure'nin de yer aldığı kafelerin olduğu sokakta yürümeye devam ederken bir gün kitabımla Tabure'ye gelmeye karar verdim. Hiç gelmediğim ama hep köşesinden kıvrıldığım Mavi Bar'ın önünden karşıya geçtim ve sahildeyim. Sıralı gidersem son fotoğrafın olduğu noktadayım. Sanki deniz güneşin ışığı ile aydınlanmış bir sahne. Bir bankta oturuyorum ve o kısımda ışıklar sönmüş sanki. Usta bir fotoğrafçı için büyük bir fırsat. Sanki iki farklı zaman dilimi aynı anda yaşanıyor. Güneşli bir gün ki tümüyle denizin üzerinde. Öte yanda usul usul geceye karışan bir kumsal. Kaldırımlarsa bütünleştikleri kumsalla birlikte akşamı çoktan etmiş geceye doğru kolkola yol alıyorlar. Bir süre oturuyorum bankta. Ay şu anda bir ağacın üzerinde. Biraz ileride bir grup genç de kumların üzerinde ve tadı buralara uzanan bir sohbetin içinde. Yürümeye devam ediyor bir yandan da ağaçın üzerindeki Ay'ın fotoğraflarını çekiyorum.


Sanki her 15 dakikada bir biz karanlığa gömülürken deniz üzerindeki canlılar gündüzü yaşamaya devam ediyorlar. Ruhum müzik istiyor. Neden mp3'çalarımı yanıma almıyorum bilmiyorum. Hımmmmmmm bunu düşünmeliyim. Üstelik cuma günü sabah hayat önüme iki enfes sanatçıyı attı. İkisinden de zerre kadar haberim yoktu. Yoksa ben pandemide hayattan koptum mu?

Kopmadığımı biliyorum, dert ettiğim de yok ki bukalemun bünye yeni durumu çoktan kabullendi ve bir süreçten sonra onunla bütünleşti. Ancak elimizden alınanlar gerçeğini de görmek lazım. Evet henüz bir canlı konsere gitmedim. Eksik parça bu. O halde ilk hedef bir konser!


Bu sahneyi çok sevdim. Uzun süre izledim. Uzun bir Hint filminin final sahneleri gibi. İki karga ki birinin betonun ardında kaybolmuşken birden bazı savaş uçakları gibi dikine kalkıp kaldırıma konması çok afacan gelmiş ve bu hal içimi ısıtıp bol bol güldürmüştü beni.

Brenna Mac Crimmon. Dünya yansa haberim olmayacaktı. Vikipedi bilgilerine göre Kanadalı, Balkan müzikleri üzerine tez yazmış bir müzisyen. Uzun yıllardır varmış ve söylermiş de ben duymamışım. Üstelik Selim Sesler'le bir albüm yapmış, Baba Zula'nın bir albümünde yer almış, sular seller gibi Türkçe konuşabilen bir kadın.

Bana bir algoritma kıyağı. Caz dinliyor, oradan oraya sıçrıyordum. Önce buyur şuna bir bak diye önüme yine bilmediğim Nim Sofyan'ı* attı. Onu "Vay be!" diye diye dinlerken de Brenna'yı ki Fatih Akın iki şarkısını filmlerinde kullanmış. Bir bakayım diye tıkladım. Cumartesi gecesi saat kaçlarda yatana kadar tüm albümlerini ve içinde olduğu albümleri dinledim. Bayıldım ve iki sanatçıyı iki tadımlıkla kişisel tarihime kaydetmeye, bilmeyenlere bildirmeye karar verdim.









*Nim Sofyan: Balkan ve Asya müziklerini yer yer funk ve caz tınılarıyla yorumlayan müzik grubu. Gitarist ve solist Alp Bora'nın Viyana'da kurduğu Nim Sofyan şimdiye kadar Divane, Agora ve Düm Tek adlı üç albüm çıkarmıştır.[1] Grup adını Anadolu müziğindeki 2/4'lük zamanlama için kullanılan bir terim olan nim sofyandan almıştır. Kaynak Vikipedi.

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP