15 Şubat 2026 Pazar

Canlar

Önceki hafta kuzenler masası kardeşte kurulmuştu, muhteşem bir sofraydı, sofrayı gören masanın da başı dönmüştü. En küçük erkeğimiz de masada yerini almıştı. Sohbet başından sonuna çok keyifliydi. Bu bloğun tembel yazarı o günü o gün yazmalıydı lakin bir tembel teneke olduğu için süreçte yazmamıştı.

Bu yakın tarihteki ikinci buluşmaydı ve erkekler üzerinden gidersek 4 numaralı erkek kuzenin ve pek sevdiğimiz gelinimizin evlerindeydi.

Hımmm dedim henüz masa vakti gelmemişken. Hımmm diye düşündüm bir süre ve ne alsam ne alsam acaba diye düşünürken ben, kitap olsun dedi iç sesim.

Sonra bizim pek yakışıklı gençler için hangi kitaplar olsun diye düşünmeye başladım ve hangi kitaplar tercihimle kısa bir toplantı sonrasında mutabakata varıp, onaylayıp kabul ettik.

Çok yakışıklı ve güzel gençleri olan bir aile olmamız yine gururlandırdı beni. Kendimle de gurur duydum, en büyük erkek çocuk kategorisinde ben vardım artık; ardımda kardeşim. Ve görüntü Kahraman dedem için söylenen sözü hatırlattı birden bana, çünkü liderliği henüz kızlardan biri alamamıştı ama ben ve erkek kardeşimden bir iki kişi sonrasında en büyük genç kızımızın alma ihtimali vardı.


Elbette yola çıkınca ve üç harfli akşamın içine keyifle akarken enn sevdiğim kadına uğradık; yoğun çalışıyordu ve bu nedenle ve son dakika kararıyla gecemize katılamayacaktı.

Hazırlıklarım tamdı, Gürcü şarapları candı, bir de görüntüsü çok hoş, ebadı tek kişilik bir pasta aldım ve kapısına dayandım. Açılan kapının ardından dengemi korumaya çalıştım ki kapıyı açan kadına kaçıncı kere, bir kez daha çok keyifle ve gururla bayıldım.


Dilim bir süre tutuklu kaldı, halime gülüşürken de dilim açıldı. İçim sel oldu aktı, öpüştük ve ben uçar adımlarla arabaya geçip kaptanın yanına oturdum.

İstikamet üç numaralı kuzenin eviydi artık, sevgililer gününde olduğumuz da bilinçteydi. Yakışıklı delikanlılarımıza da gün içinde kitaplar seçilmiş, akşam masasına oturmadan önce de teslim edilmişti ve mutlulukla teşekkür edip sarılmaları da pek keyifliydi. Çok eğlendik, haşarılıklarımızı bir kez daha gururla konuştuk, her bir gencimizin başlangıçlar evresinde oldukları kariyerleri ile yine çok gurur duyduk, bu aileyi gururla ayakta tutmamızın sebepleri, küçüklerimizin göremedikleri Kahraman dedeye ve Babıda'ya selamlarımızı yollayıp, dualarımızı okuduk.

Evet, hiç tartışmasız kusursuz ve geniş bir aileydik. Bu sürekliliğin de asla kesintiye uğramıyacağının inancına bir kez daha keyifle...

ve gururla sarıldık.

Enfes bir sofra pek tatlı, çok sevdiğimiz, gelin demeye dilimizin varmadığı, kardeşlerimizden biri olarak kabul ettiğimiz tam anlamıyla bir hanımefendi, mutfağı şahane ev sahibesi tarafından kurulmuştu.

Aslında kocaman bir hayalim vardı ve aynı zamanda yaman bir çelişki olarak tembelliğim de... Hikâyenin bütüncül gelişimini anlatabilecek son kişi bendim, elbette parça parça olsa da yine de epey bir şeyi satırlara dökmüştüm. Gece tüm bunları düşünürken, başta Kahraman dede ve Babıda olmak üzere elleri öpülesi, boyunlarına sarılınası tüm büyüklerimizi böyle sevgi dolu ve kusursuz bir aile yarattıkları için minnetle andım ve bu duygunun kısmen de benim sayemde, bebesinden enn büyüğüne tüm karakterlerce benimsenip sahiplenilmesinin gururunu bir kez daha yaşadım. Bu enfes, çok keyifli ailenin her yaştan gençlerinin pırıl pırıl gözlerindeki aidiyet duygusunu bir kez daha fark edip satır satır ve yeni baştan ve kaçıncı kere görünce...

Anladım ki bizim sevgililer günlerimiz bir değil bir yılın içindeki 365 gündü!

Eve dönerken ve üç harfli enfes bir hızla akarken kardeşle duygularımız üzerinden akşamı konuştuk, elbette neredeyse bebelikten başlayan haşarılıklarımızı, içimizden birinin boş bir evin çatısında dolaşırken çatının zayıf noktasından içine düşmesini falan... Ve benim liderliğimde oluşmuş çetemizin yapmış olduğu "Apaçiler geldi," sözünü çevre halkına kabul ettiren çılgın, aynı oranda gözü dönmüş haşarılıklarımızın izlerini de sürdük bu enfes akşamda...

4 Şubat 2026 Çarşamba

Sabahın Köründe Bir Fotoğraf Üzerine Tahmin

Fotoğraf nereden gelmiş ve benim çalışma masama konmuş bilmiyorum. Acaba diyorum, Polonya'dan olabilir mi? Henüz sormuyorum. Fotoğrafın kıyısına ad koyduysam da bizden olmayabilir diye de düşünüyorum lakin o zaman niye bizim fotoğrafların arasındaydı ve onu bilgisayarıma transfer ettim diye bir sorgulama içine giriyorum.

Acaba diyorum bir yandan da!

Acaba?


Erasmus görmüş şahıs uyanınca soracağım, şu an anlaşıldığı üzere sorma şansım yok.

Yoksa ben bu fotoyu bi yerde gördüm ve beğendim de mi buraya sokuşturmayı düşündüm... desem de yine de duruma net bir yanıt veremiyorum. Tüm bunlara rağmen kareyi çok sevdiğim kesin, üzerine bir dolu satır bile yazabilirim lakin şimdilik serinkanlı durup Polonya yaşamış şahısın uyanmasını bekleyip durumu duruma göre netleştirmeliyim. Şu an benim evdeki Leh şahsın uyanmasını da an itibariyle epeyi beklemem gerekiyor!

Şimdilik,

bu süreçte beynimi tırmalamaya devam edebilirim...

 



Gün henüz ışımadı, saat 05:14, bense bilgisayarın başına geçeli tahminen yarım saat oldu.

Uyku tutmadı beni, gel sen tut.

Bu ifadeyle nerede rastlaştım bilmiyorum ama çok sevdiğim kesin. Üzerine düşünsem ve ufak bir arama yapsam kesin bulurum ama bırak öyle kalsın diyor içsesim. Fakat tembelim de...

İçimde bir ateş harlanıyor, beni aradan çıkarmayı kesin kafaya koymuş, bana sen şöyle bir kenara çekil dedi ve "uyku tutmadı gel sen tut," üzerine bir araştırma yapmayı düşün dedi. Ben daha çabuk bulabilirim sanki, diyorum, uyku tutmadı kısmını referans olarak önüme koyuyor ve kollarımı sıvıyorum.

Lakin ne yapsam ne etsem de bulamıyorum, yoksa ben mi icat ettim diye düşünüyor, ayaklarımı da yerden kesiyorum fakat henüz emin değilim.

Yoksa diyorum sonra?..

Ve neden bugün ve birden önüme düştü ki diye yeni bir sorgulama içinde buluyorum kendimi. Eğer bunu bir yerde okumadan ben yazdıysam alkışı hak ettiğimi düşünüyorum ama bir kadın elinden çıkmış olmasını daha çok istiyorum.

Yoksa ben,

bu tür durumlar içinde kalıp o türden ve bana yönelmiş cümlelerin tadını çıkarıp hava atmayı mı seviyorum?


Gün henüz uyanmış değil, bir tembel teneke ezanı dinliyor ve ben tembel teneke olarak bir romantizm duvarına çarpmış aklımdan ve de fır dönenler üzerinden araştırmalar yapar haldeyim. Lakin yıllar yıllar eskisi cümleden çok da eminim ama, diyorum. Sonra, bu enfes ifadeyi bünyeme katan kim idiyse; aklıma düşmüş ve merak içinde ve sabahın bu saatinde bir türlü uykuya dönemeyen beni uyandığımda;

işte bu, diyerek uyandırsın istiyorum!

Ne hava atarım ama!

2 Şubat 2026 Pazartesi

Vakit Yok, Gemi Kalkıyor Artık!

Bu ara gemilere takmış durumdayım. İçim ahh o gemide ben de olsaydım tadında. Çalışma masamdan bakıyorum. Bu kez geçmişten bu fotoğrafı bir anda hatırlıyor, minik çocuk makinesi ile daha geniş açılı çekiyorum. Renk değişti ve miço iskele alabanda dedi. Ben de ona selam çakıp "Pruvanız neta, dümeniniz viya, rüzgârınız kolayına, bahtınız açık olsun," dedim.
O coşku esnasında bir mantar şişeden kurtulup havaya uçtu. Elbette gemidekiler ve karadakiler arasında da koskoca bir alkış koptu. Kısmetin böylesi dedi karşılıklı iki grup. Oysa zaman eskideydi. Fotoğrafı bir anda ve bugün ve bir başka zaman esnasında rastlantı ile bulan Bay Buraneros yine de havalara zıpladı ve güle güle diyerek el salladı. O gemide ahh ben de olsaydım demedi, sadece düşündü, zamanı kavramaya çalıştı ve bir anda geçmişte çektiği bu fotoğraf aklına geldi, gülümsetti ve hatta zaman ona,

vay be dedirtti,

çünkü gemi duymasın ama kendisi unutulmuştu. Ve bu gemi de o zamanda başka gemilerle birlikte uzun yol yarışındaydı.



21 Ocak 2026 Çarşamba

Sahil Boyunca

Deniz enfes, kaba dalgalı lakin zarif de.

Sahil boyundayım, elimde makinem, açıkta kırmızı geminin siyahı.

Aklım şen şakrak, geçmişten geleceğe enstantaneler sıralıyor,

gelmişinden geçmişine.

Dalgalar betonlara vurdukça ben boynumu aşar yükseklikteler. İlk duvarda kırılıyorlar lakin arkaları boş değil.

Siyah gemi günlerdir açıkta. Merakım yok, kırmızıyı yolculadık. Dönüş yolunda adımlarım ağır, yaşamla sohbet güzel, martılar coşkulu.

Zihnimde enn sevdiğim kadın.

Disco bana doğru koşuyor, az önce martılarla oynaştaydı, fark edince yanaştı,

bakışları, sev beni diyor.

Önce ilgilenmiyorum. O havlamaya ayarlı ve başlıyor. Gülüyorum ve elbette oyun da olsa kıyamıyorum,

oturdum, yanaştı bir kez daha,

ve eylem sevmeye dair.

Onunla vedalaşıyorum. O sırada gözüm öndeki binanın en üst katına takılıyor. Bir fotoğraf önüme düşüyor. Orası en sevdiğim kat, manzara muhteşem. Yatak odası full deniz. İlk kez dün sahil boyu yürürken ve dalgalara bakarken ve geçirdiğimiz enfes günleri düşünürken bir anda durdum.

Ömrümü enn sevdiğim kadınla o katta geçirsem sonsuza kadar,

dedim.

Bu anlık bi duyguydu, ama çokkk güzeldi. O nedenle bir yaz akşamında o katta kurulmuş masadan bir fotoğrafı buldum ve yazının baş köşesine koydum. İleriki zamanlarda o emekli olunca mesela,

o kata geçebiliriz, diye düşündüm.

Hayal ettim.

Ve enn sevdiğim kadını ne kadar çok sevdiğimin altını bi kez daha çizdim.


Bugün gün pırıl pırıl, dalgalar kırılırken köpüklü ama dünkü kadar coşkun değil. Güneşse muhteşem. Kendimi sokağa atacağım,

deniz boyu yürüyeceğim...

ve kendimi bir kafeteryada şımartacağımsa kesin.

Hayallerim köpük köpük,

fotoğraf makinemle çok oynadım ve onu bir gözden geçirmem gerek.

Kahve çekirdeklerini öğütüp şımartsam mı kendimi diye düşünüyorum. Deniz kıyıda köpüklü, ardı sakin, güneş enfess...

O halde hurra!

İstikamet sahil boyunca dans...


Güneşe sevgiler, köpüklerle dans eden martılara çokkk alkış.

Fotoğraf yok,

saat 11.55,

birden, bi kaç dakikalığına, onsuz olmak geldi içimden...

13 Ocak 2026 Salı

Çok Matrak Akşam

Şakır şakır yağmur yağıyordu. Denizdeki dalgalar almış başını gidiyordu. Pencerinin önünde dikilmiş açık denizdeki park etmiş gemilerden birinin sallantılarını izlerken kıyıya vuran yüksek dalgaların köpürtüsü ile coşuyordum. Fotoğraf makineme koştum. Şu denizde park etmiş, kıyıya yakın geminin fotoğrafını çekmeliyim dedim ona; sanki tanıyordum, bir önceki kışta yaklaşık aynı noktada park etmiş gemi olduğunu fark etmiştim, tesadüfün böylesi dedim ve uygun açıdan ona bakıp selam yolladım. Göz göze gelmiştik, o da bana el salladı ve küçük bir ricada daha bulunup o açıda kalmasını istedim, hızlı olmalıydım ve hızla, onun da yardımıyla sanırım bir yıl sonra istediğim fotoğrafı neredeyse birebir elde ettim. Çocuk sevinçlerim zıp zıp zıplıyordu. Yoksa ikizi mi diye düşünmeye başladım. Bir kez daha el salladım ve gelecek yıl da görüşelim dedim.


Sonra bir an durdum, bu kez ikizi mi acaba dedi içsesim. Tesadüfün böylesine gülümsedim, coşkuyla el salladım, kar yağınca yine buraya gel aynı noktada buluşalım dedim.

Yağmur şiddetliydi, canım bira çekti, sabır dedim ama bünye küser gibi oldu. Kırma dedim ve bir koşu şuracıktaki markete gitsen ne olur ki dedim kendime. Kendim bir kısa süre sonra beni hiçe sayıp hadi dedi, canım çekmişti; yağmurluğumu aldım, mini sırt çantam zaten bizi izlemekteymiş fark ettim, hadi gel sen de dedim ve bir sevinç alkışı koptu. Yalnız dedim, markette her şeye el atmak yok, seçimleri ben yapacağım. Biraz mırıldansalar da mutabakat sağlandı. Bi bira ve iki küçük paket kavrulmuş tuzlu fıstık aldım. Güle oynaya ve hatta yağmurla da güle oynaya ve şakalaşarak eve geldik. Televizyonla yeniden selamlaştım.


O arada çilingiri hazırladım. Televizyonu açtım ve çokk keyifle kış sporlarını izledim, biramı ve fıstıklarımı saldırmadan sakince ve edebiyle yiyip içtim!

Ve hatta üzerlerine bir de futbol maçı izledim.

Sonra kankalarıma hadi dedim şimdi uyuma vakti, herkes yatağına sıçan deliğine dedim ve onlar tekerlemeye yine güldüler. Biraz mırın kırın etseler de maçın bitimiyle birlikte çoktann yataklarına boylu boyunca serildiler...

11 Ocak 2026 Pazar

Siz Yine de Gelin Beni Dinleyin


Yaşanış ve Bloğa Yazılış Tarihi Aralık 2009

Değişen ve gelişen ne?


Dün; farkında mısınız bilmiyorum ama bir toplantıda başbakanımız, güneydoğu başta olmak üzere ülkenin değişik yörelerindeki eylemlerde taş, molotof atan çocukların ıslah edilmesi konusunda dahiyane bir çözüm üretti. Duyarlı ve duygulu insanlarımıza seslendi. Yine en zeki ve en pragmatiğinden çözümü buldu. O çözümü bulunca, benim aklım da en direğinden sapkın fikirlere gark oldu. Anında aklıma düşen Franco İspanya'sının klasik uyku hapı, ideolojiler üzerinden günlük yaşam analizleri yapanların olmazsa olmaz klişesi üç f (fado, futbol, fiesta) oldu...

Akıl bu ya, sapınca sapkın yollara, bir de bakınca gündemdeki karmaşaya, iyi niyetinden ve saflığından hiç şüphem olmayan sayın başbakanın entelektüel düzeyinin yetersizliğine kesip cezayı, hiç sosyoloji diye bir bilimin varlığına atıf yapmaksızın; bu çocukların, büyüklerin adına 'düşük yoğunluklu savaş' dedikleri ne idüğü tanımlanamamış bir karmaşa içinde çocuk bile olamamış hallerini düşündüm. Her biri, yoksulluk ve yokluk denen ağacın dallarından düşe kalka heba olmuşken; tıpkı ve senelerce üzerine sözler söylenmiş, kitaplar yazılmış, çözümler aranmış Almanya'da doğan ikinci üçüncü kuşak Türkiyeli çocukların düştüğü durumun aynısını, üstelik de kendi ülkelerinde yaşadıklarını düşündüm. Bir insanın kendi topraklarında ötekileştirilmesinin, yabancılaştırılmasının yarattığı kimlik sorunlarının, küçük yüreklerdeki ağırlığının altından kalkamadım. Bir yandan ergenlik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalan bu çocukların, hiç çocuk olamama hallerinden bakarak, her şeyi kader olarak adlandıran büyüklerin vurdumduymaz siyasetlerine ve o siyasetlerin empati yoksunu basit ve faşizan çözümlerine kızdım.

Bu kızgınlığa alaycı bir bakış yükleyip şöyle bir göz attım yaşama. En kenarından mahallelerin en ücralarında dolaştırdım aklımı. O aklım gördü ki, bu ülkede bir çocuğun en kolay ulaşabileceği şey top. En ücra bakkalda fiyatı iki ekmek parasını geçmeyecek fiyata plastik toplar görmek olası. Ve bu ülkenin her sokağında, en ücra çayırında, en piknik alanında, en okul bahçesinde, evinin odasında top peşinde koşan çocuklar görmek en sıradan olgu... Televizyon ekranlarında, yazılı basının sayfalarında tonlarca top üzerine yazı, söz, fotoğraf ve gündem var. Sonra düşündüm ki; onca topa rağmen bu ülkenin başbakanının kastettiği toptan yetişmiş bir adam çıkamamış bu ülkeden dünya arenasına... Ama baktım ki bir de; yazın dünyasından, bilimden, müzikten, resimden bir sürü insan sunmuş bu ülke... Hatta her ne kadar kendisi ve ödülü tartışılsa da nobel ödülü almış bir yazarımız bile varmış. Ödül üzerine ödüller alan filmlerimizi yazmıyorum bile...

Kısacık bir yazı planlamışken yine sözü fazlasıyla uzattım farkındayım. Niyetim bir paragraflık bir yazıda bir öneri paylaşmaktı. Yazıya o niyetle başlamıştım. Sözüm ona, başbakanın ''bu çocukların elinden taşları alıp yerine top verelim'' cümlesinden hareketle, hazır yılbaşı gelmişken ve sevdiklerinize hediye de alacakken diye başlayan, çocuklara kitap alın diye devam eden ve bunu düşünenlere bir seçenek olması açısından bir kitap önerisini içinde barındıran 'parodi' tadında bir yazı hevesiyle başlayıp kervanı yolda dizmeye kalkınca ortaya çıkan yazı; üzgünüm ki bu oldu.

Bu ülkede ne yazık ki bazen gülmek isterken bile insan takılıp kalıyor hüznün oltasına bir şekilde; hele çocuklar söz konusu olunca...

Son sözüm şudur efendim: Siz gelin başbakanı dinlemeyin beni dinleyin, bu yılbaşında bir çocuğa iz olun. Ona bir kitap alın. Eğer aklınızda bir kitap adı yoksa; belki daha önce de okuduğunuz BİR ÇOCUĞUN YAŞAMINA DOKUNMAK İSTERSENİZ; ONA BU KİTABI ALIN başlıklı yazımdaki önerime kulak verin.

Görsel: La Loba
Galeri : DeviantART

3 Ocak 2026 Cumartesi

Yılınbaşında

Yeni yılın ilk günü ya da eski yılın son günü, şu an pek hatırlamıyorum.

Bende her zaman olduğu gibi heyecan tavan.

Enn sevdiğim kadınla buluşacağım.

Ben başka bir yer düşünürken O Discoburger diyor; bizim evin dibi, aslı ev ve yeni hali güzel detaylarla oluşturulmuş pek sevimli bir bar, çocukluğumun bir kaç adım önü, aşkla sevilesi bir mekân, sakin.

Başka yerlerde kıyametler kopuyor. Bizse dalgaların sesindeyiz. Sohbet çok keyifli, kelimeler pırıl pırıl akıyor.

Ahh çokk sevgili kar!

Sizin için yağıyorum, diyor. Bir koşu eve gidiyorum. Onun için aldığım hediyem evde,

şimdi sırt çantamda,

çocuk sevinçlerimle dönüyorum.

Mekânın kedisi onca hengâmeye rağmen uykuda ve hemen arkamızdaki masanın koltuğunda. Dünya umurunda değil, sanırım o da mekânın boşluğundan ve huzur veren ortamından mutlu.

Karşımdaki çıtırın gözlerinden, sözlerinden ve kelimelerinin şırıltısından kendimi alamıyorum.

Kelimeleri sakin bir dere gibi, yürekten cümleler şırıl şırıl akıyor. Onca yıla rağmen onu hâlâ taptaze duygularla seviyor olmama bayılıyorum; ilk buluşmasındaki çocuk heyecanım muhteşem.

Coşkuluyum, onunla bir gelecek dilimin ucunda, hayallerim derya deniz, bir çevre temizliği için biraz zamana ihtiyacım var.

Mutluyum, bir koşu ve pek heyecanla eve geçiyorum, onun için aldığım ve içimi mutlu eden hediyem şimdi sırt çantamda.

Bu anlara, koşuşturmalarıma bayılıyorum, heyecanım yeni yetme bir delikanlı kıvamında. Hediyem benim sırt çantamdan onun sırt çantasına transfer oluyor.

Gelsin ikinci biralar... Aksın cümleler ve ben onun konuşurken yüzünde oluşan mimikleri ile kelimelerinin oluşturduğu senfonide yok olayım.

Kar muhteşem, mekân sıcacık. Kedi uykusundan uyandı ve şöyle bir tur atıp aynı yerine döndü ve uykuya daldı. Bir iki masaya yine çok tatlı bir iki genç çift geldi. Ortam çok keyifli, gümbürtüsüz ama doya doya yaşanası bir an.

Kar dozunu biraz daha artırdı, bir yılbaşı ancak bu kadar romantik ve keyifli olabilirdi.

Hani bazı akşamlar ya da anlar vardır, elinden tutarsınız ve salmak istemezsiniz, o ruh hali muhteşemdir.

Tam da bu andayız.

Sıcak, sımsıcak, çok sevimli, enfes müzikler çalan, sakin, huzurlu bir mekân ve dışarıda enfes bir kar.

Elbette müzik seçimleri, sesin dozu muhteşem. Bizim mahalle, bizim sokağın kenarı, denizin dibi ve muhteşem dakikalar...

Daha ne olsun diyor insan...

Sohbet keyiften ölmeye devam ediyor. Ben bu tatlı, çokkkk tatlı, gözlerimi alamadığım kadını dinlerken bir yandan, hiç eksilmeyen ama hiç eksilmeyen gülümsememle şansıma şükranlarımı yolluyorum.

Tam da bu an işi arabeske vurmanın zamanı diyor iç sesim; ona uyuyorum.

Gelsin fıçıdan buzz gibi biralar, kedi enn sevdiğim kadının kucağında, aralarındaki ilişki muhteşem.

Masa pek hoş, enfes bir burger tabağına üç enfes çeşit turşu eşlikçi, patates dilimleri sürreal, minicik kayıklar gibi incecik, denizin sesi çalan şarkılara vokal, karşımda sanat eseri bir kadın ve dilimde olup da şu an kuramadığım ama zamanını bekleyen sessiz ama coşkulu cümlelerim...

Otobüs durağına yürüyoruz,

ayak seslerimizde kar.

Bir minübüs yanaşıyor,

Gidince ara beni diyorum,

arıyor.

Kafamda pırıl pırıl planlarla eve doğru yürüyorum.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Sabaha Yakıştı Be

Kurcalıyordum. Gökyüzünde şenlik vardı. Bi şarkı birden önüme çıktı. Yoruma selam çaktım, içim kaynadı. Sevdim, çok sevdim. Gülümsedim! Enn derin duygularım eşliğinde bir selam daha çaktım; çaktığım selamı da bulutlara gönderdim. İçim iyice dürttü, arabeske de selam dur dedi ve ekledi: Bu şarkının bu yorumunu kesinlikle paylaşmalısın dedi. Emir telakki ettim ve başım gözüm üstüne dedim; bir kez daha selam durdum, paylaştım ve hazırolda içtenlikle ve bayıla bayıla bekledim. Ve hatta bana böyle şarkıların bu gibi enfes yorumları ile gelin dedim. Aslında bir yazı fikrim yoktu, inatla bir tembelin dibini kazıdım ve bünyemin dayanılmaz dediği bu enfes yorumu bayıla bayıla ve kaç kez dinledim.

Tavsiye ederim!


İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP