8 Mart 2019 Cuma

Şehrin Ara Sokağında Alemin Kralı

Öncesi

Günün tozu toprağını duşa teslim edip yenilenmenin ardından; damağımızda geçmişten bir lezzetle, şu hayattaki en güzel anlarımızdan birini yaşadığımız, çiçek gibi akşamın izi kalmış mekanına doğru; biraz ayyaş, biraz pervasız ve bayım bayım bayıldığımız ara sokaklarda, bir an öncenin adımlarıyla yürüyoruz. Büyük heveslerle vardığımız sokağa giriyoruz ki... O da ne?!


25.06.2016 Cumartesi

Mekanı karşı çaprazdan gören, karşısındaki binanın önündeki masalardan birine oturuyoruz. Anında kaynaşıyoruz sokağın tüm paydaşları ile. Hoş geldinize geliyor, sokak sakinlerinin en tatlısı. Tepemizde...  Önce biraz sert ve soğuk, kişilik analizi yapıyor, sanırım sonrasında da geçer notu veriyor. Sırnaşma sırası onda, sürekli istemem yan cebime koyun pozlarıyla dolaşıyor civarımızda. 

Akşamın ruhları dürtükleyen saatlerinde, bembeyaz örtülü bir masada, sımsıcak bir sokakta ve şairin mekanının tam karşısındayız. Özellikle istediğimiz, şehre onun için geldiğimiz, ilk görüşte kaynaştığımız ve bir çiftin işlettiği mekanın genç garsonu sipariş için geliyor.

"Hoş bulduk."

"35'lik rakı lütfen."

Meze seçimini en güvendiğim kadına bırakıyorum. Sokakta, bir duvarın dibindeyim ve sandalyemin arkasında, gerektiğinde çalıştırmak için oraya koyulmuş şirin bir pervane var. Nerede olduğumuzu hatırlatacak bir de ayna. Oturduğum yerden kalkmaya hiç niyetim yok, keyfim şahane. Onu izliyorum. Zengin meze dolabının başında... İletişim muhteşem.

"Bir Girit ezme lütfen."

"Beyaz peynir lütfen."

"Bir levrek marin lütfen."

"Bir de patlıcan salatası lütfen."


Donanıyor masa. Karşımızdaki kültür merkezinin dış masalarında bir kaç kişi sohbette. Sokaktan, mekanla aramızdan, insanlar geçiyor. Kilisenin çanı çalıyor. Hava henüz anason kokmuyor. Güzeller güzeli bir yaz akşamı. Çalan şarkılar yakışıyor sokağa. Göz alıcı, yeterli porsiyonlarda mezeler ve buzzzz gibi rakı.  

"Tek lütfen..."

"İki parmak kalana kadar su ve iki buz lütfen."

'Ben rakıyı içerim abi' hava atmaları, suyu yanında içmeler, sek rakıyı sadece buzla sulandırıp rezil etme çağlarından sonra demlenmeyi öğrenen yaşımdan beri teke düşen içmelerin ölçüsü artık standart. Yalnız dubleden teke düşmemin bir sebebi de masada kalınan süreleri uzatan ve daha da keyifli kılan güzel insanlar.

O halde, yarasın!


Usulca başlıyoruz. Levrek marin nar dokunuşu ve alttan alta hissedilen misket tadıyla şahane bir katılımcı, patlıcan salatası da bir çok yerde masaya gelenlerin aksine henüz baygınlık aşamasında olmadığı gibi az rastlanır bir tazelik ve lezzette... beyaz peynir tabağı Egeli... Girit ezme ise bir assolist varsayılabilir olsa da tevazuyla ve biz birlikte güzeliz havasıyla masada.  Kullanılan zeytinyağı ise sanki sarımsak dokunuşlu... ve Egeli sonuçta. 


Harbiden meyhaneler devrine ucundan yetişebilmiş bir tıfılım ben.  Burası bir meyhane mi yoksa lokanta mı dersek, bizce âlâ bir meyhane. En kralından üstelik.  Öyle beş yıldızlı, yapay bir samimiyetle başımızda her daim biten değil de, özellikle yükünü almışken mekan, yanımıza yakın bir yere gelmesini beklediğimiz, gözümüz yakaladığında seslendiğimiz, şıp deyince garsona ulaşamadığımız, gerektiğinde kalkıp da meze dolabına gidebildiğimiz, meyhaneciyle iletişebildiğimiz ve bundan da mutluluk duyduğumuz yerdir meyhane... Buraya kalabalık gelip, mezelerin her bir porsiyonunun masadaki onca kişiye yetmesi gerektiğini düşünüp sonra da küçücüktüler diye eleştirmenin hiç bir manası yok. Keyfine yazık etme kardeşim, ya çok çeşitle tadımlık kur masanızı, ya da iki-üç kişiye bir hesabı yap. Değil mi ama?! 

"O halde sıhhatimize!..."


Keyfimiz 90'a takılan gol gibi. Bir çoklarının aksine ne meyhaneciden ne de garsondan bir şikayetimiz yok. Lezzetli mezelerle tadını çıkarıyoruz yaşamın. Üstelik Nazım Hikmet Kültür Merkezinin önündeki gençler gittikçe kalabalıklaşıyorlar... Konu da kaçınılmaz olarak militan günlere geliyor. Bu çocukları o günün gözleri ile bakarak eleştirebilir, hatta küçümseyebilir kendilerini eski tüfek olarak tanımlayan bir kısım statükocu, katı, havalı ve de aslında sadece lafazan kendini beğenmişler... Ama ben onların cinsiyetsiz, sorgusuz, henüz derinlik kazanıp da zenginleşmemiş, inanmışlık yüklü klişelerle bezenmiş, 'aşığınım ama çekingenim' soslu sohbetlerindeki sıcacık samimiyete... bayılıyorum.  Cıvıl cıvıl bir gençlik katıyorlar akşamımıza. Masaları birleştiriyorlar şimdi... Uzun masalarına 70'lik rakılar ve mezeler geliyor. Gülüşleri ve müziklerimiz karışıyor bir birine. İstim alıyor gece... Ve sokak.

"Gençliğinize o halde!.."

Sıcak için gidiyor meyhaneci kadına en sevdiğim kadın, ahtapot bacağı ızgarayı öneriyor meyhaneci ki onun âlâsını daha sonraki bir zamanda, kadim bir şehrin kadim bir semtinde ve harbi bir Rum meyhanesinde yiyeceğimizden henüz haberimiz yok. Karar veriliyor...

"Bir karides güveç lütfen."  


Hımmmmm âlâ bir güveç, karidesi geride bırakmayan bir sadelikle pişirilmiş, tadı tuzu yerinde, lezzetli suyu tam da ekmek banmalık, üstelik karidesler bu sabah çıkmış denizden... 

Ve 35'lik rakının son yudumları...

Saatler saatleri, neşe neşeyi, huzur huzuru kovalarken, ara çaylar da falan derken, katmerleniyor rakının masası. Topyekûn, pek tatlı, "yaşamak güzel şey be" kardeşim dedirten bir serkeşlik kokusunun tadı bulaşıyor sokağa... Hülyalanmaya başlayan kafalar, sarhoşluğa doğru usulca giden kelimeler, gülüşler, arafta kalma halleri bir karara varıyor gönüllüce.

"Bir 20'lik rakı lütfen."

"Bir beyaz peynir ve kavun lütfen."

 "Bir de bir miktar çörek otu lütfen."

"Hımmmm peynirin üzerine biraz çörek otu ve biraz zeytinyağı?!" 



Kahvelerimizi de içince, ödememizi de yapınca, vuruyoruz kendimizi küçük parkın arkasındaki sokağa... duvar yazıları pek manalı ve hatta gece flörtleşmesindeki köpeklerin arkasındaki duvara denk gelen  pek manidar: Çare cinsel devrim! Polislerden uyarı alana kadar kilisenin duvar dibine serdikleri tezgahlarında el işi "entelektüel" ürünler satan iki kişi terk ediyorlar bulundukları alanı. Yeni güne devrolan gecenin kokusu muhteşem. Cinliklerine bittiğim kadın bir büfeye giriyor, sözde sigara alacak... ve iki tane küçük, yüksek alkollü bira ile çıkıyor. Bak başıma gelene!  Öyle kolay kolay devrilen  bir adam değilim ama bazen, mutluluk doz aşımı yapınca, bir mizansen yaratır bünye ki bir votka limonla bile kafa bulmuşluğumuz vardır, en iyi iki arkadaşımdan biriyle şimdi yerinde yeller esen bir otel barında. Hımmmm bir de  fıçı bira mekanları ilk açıldığında, okul çıkışı daldığımız bir ilk mekanda hızlıca içtiğimiz ilk fıçı biralarımızın sallantısıyla evlere nasıl gireceğiz korkusu yaşadığımız günü unutmamak lazım.

Bir yandan yürüyor, çokça gülüyor, biraz da usulca, tabii ki kazayla, tatlı tatlı sırnaşıyor, yalandan biraz biraz sallanıyor, yine kazayla dokunuyor, güzel güzel sözler fısıldıyor, kuytulara bayılıyor ve sonuçta pek de sevdiğimiz otelimiz İbis'e varıyoruz. Tatlı resepsiyonistimizle selamlaşıyor, asansöre ulaşıyor, küçük koridoru peltek fısıltılarla geçiyor ve gördüğümüz en güzel otel yataklarından birine atıyoruz kendimizi. 

Alsancak Garı ışıklı bir sakinlik içinde...

 

O da ne?!'nin ne'si

Bir şangırtı kopuyor kafamın içinde, camlar parçalanıyor ve şaşkınlıkla birlikte hayıflanma çöküyor bedene. Güzeller güzeli bir akşamın izi sinmiş Ara Sokak kapalı. Toparlanma alameti üst üste yığılmış masa ve sandalyelerin dibindeki, dükkandan gelen tek bir lambanın aydınlattığı masada üç kişi sohbette; mekanın sahibi çift ve bir kişi daha. Önce bittiğini düşünerek ürküyorum. Sonra, yarın Cumhuriyet Bayramı, ondan mı? diye düşünüyoruz. Pazar akşamları kapalı demekki sonucuyla içimize su serpiyoruz. Daha üzücü olansa Nazım Hikmet Kültür Merkezi artık sokakta yok. Gençlik de. Yitik fotoğraflar hanesine bir çentik daha...  İçim düşüyor.

Kıbrıs Şehitlerini kesen sokaklarda dolaşıyoruz. Gözümüz mekanları kesiyor. Şartlanmışlığın verdiği bir abandone durumu var bünyemde... kendimi çekemediğim çok ama çok ender zamanlardan birindeyim.  İki üç tur atıp sonunda ilk uğradığımız popüler sokağın başındaki gireni kapan mekana çöküyoruz. Aslında.... sokakta gördüğümüzde bayıldığımız bir  mekanla kırık bir aşk da yaşıyoruz... Beylerbeyi! Çok seviyoruz kendisini, dışarıda boş bir masa da var lakin bayağı kalabalık, erkek egemen ve gürültücü bir masanın ne yazık ki dibine sıkışık...

Modum düşük, mezeleri seçmekte bile zorluklar içinde kalan bir çekilmezlik halindeyim. Gözümü ısıramıyorlar. Tazelik kokusu ne yapsam ne etsem de bulaşamıyor yüzüme... ben bile tanıyamıyorum kendimi. Beylerbeyi'nin pişmanlığı da iyice çöküyor içime. Geliyor siyah takım elbiseli garson ve meze tepsisiyle bir komi.

"35'lik rakı lütfen"

"Bir peynir lütfen"

"Bir Girit kabağı lütfen"

"Bir şundan lütfen"

"Şu nedir" 

"İçinde şu, şu şu var olan şudur"

"O şu'dan lütfen"

Tatlı mı tatlı kadında bir sorun yok. Bense uyuz bir çocuk şımarıklığının tüm çekilemezliklerinden örnekler veriyorum. Bir çıkabilsem şu ruh halinden. Acaba kulağımdan çekip tokatı bassam düzelir miyim? Şu yan masadaki yat kaptanı adam da bi sussa.

"Tek lütfen..."

"İki parmak kalana kadar su ve iki buz lütfen."


Al işte, Yeni Rakıya Efe Rakı bardağı. Uffffff en sevmediğim marka su. Aman allahım bu buzların hali ne? Hangi çeşmenin suyundan yaptınız bunu ya? Ahhhh ahhhh ah nerede o cam gibi buzlar ah!

Oysa ben bir bukalemunum.

"Seni seviyorum."

"Seni seviyorum" 

İlk yudum...  içimin sesi devam ediyor: "Bu ne ya!" Suyu ve buzu kafama takmak için elinden geleni ardına koymayan dilimi koparsam sorun çözülür mü acaba? Kesinlikle yardıma ihtiyacım var! Şu çocuk şımarıklığım var ya, biliyorum ki asıl beni üzüyor. Şu beni bile şaşırtan halim, kıymetlimin neşesine limon sıkmak isteyeceğim en son hal bile değil. Her şeyin farkında olan bir rüyanın içindeyim ve çıkamıyorum sanki. "Bari buzlar cam gibi olsaydı yaa!.." Mezelere, yememekte ısrarcı ama aç bir çocuk burun bükmesi ile çatal ucu dokunuyorum. "Beyaz peynir neyse...". Girit kabağı ölmüş olsa da içindeki suya batmış yağa zeytinyağı muamelesi yapabilirim yine de. Bak bunun içinde patates ne alaka, üstelik de ölü demeyip, hani bu da yoğurt sonuçta diye düşünürsen sanki becerebilirsin gibi falan derken.... hayata dönüyorum.


Sonrası iyilik güzellik. Yan masa boşalıyor ve hemen çocuklu bir çift ve muhtemelen kayınbiraderleri ile dört kişilik bir aile yerleşiyor. Kaptan bir 70'lik daha istiyor. Hanımefendisi usuldan içiyor. Kaptan jelatinden yeni çıkmış küfürlerle telefonda bir işle ilgili biriyle görüşüyor. Şu pek külhanbeyi ve pabuç bırakmaz hali ayılınca nasıldır acaba? Aile masası ile sohbetleri her ne kadar çocuk için kırmızı noktalar içeriyorsa da kimsenin şikayeti yok. Masadan masaya laf atmalar gönüllüce. Güzeliz. Sokağa hakim olansa ışıl ışıl bir neşe. Son yudumlar.

Beylerbeyi'nin önünden geçerken onda kalan aklımızı da alıyoruz yanımıza. Kıbrıs Şehitlerine çıkınca bir La Puerta esintisi çarpıyor suratımıza. Ne güzel bir akşamdı ama! Sokaklara gire çıka yürürken ve hoşumuza giden bir sokaktan çıkarken... bir palyaço ile karşılaşıyoruz. Full aksesuar bir palyaço ama... kusursuz. Sokak tiyatrosu için lolipop satıyor. Bize uyar. Alıyoruz. Bütün bir para veriyoruz ve gönlümüzden geçen rakamı almasını istiyoruz. Onunsa para üstü vermeye hiç gönlü yok. E biz kaççınn kurasıyız? Samimiyetsizliğin ve sempatik olmayan bir uyanıklığın tüm makyajı dökülüveriyor kaldırıma... Bir anda soğuyoruz. Ama stratejiyi, her ne kadar kullanım çirkin ve kirli olsa da "takdir" ediyoruz!  Dilenmenin ultra hali!


Bir tur daha atıp, sessiz sokakları da arşınlayıp  en başından ve yeniden giriyoruz Cumbalı Sokağa.  Sevdik valla. Hatta çok sevdik sokağı. Baş taraftaki epey cümbüşlü mekanın sokağa atılmış rakı masalarında klas insanlar, sanki bir filme yerleştirilmiş hoşlukta çalıp söyleyen mini bir fasıl grubu eşliğinde, birlikte söyleyerek haftanın yükünü atıyorlar; şık, katılımcı ve gönülden eğlence  tavanda ve sıcacık...  iki adım sonrasında bu kez daha genç insanların olduğu ve bir rock grubunun çaldığı, gözleri genç, gözleri hülyalı hoş bir mekan daha. Sapına kadar renkli bir sokak; hem genç hem olgun. Kakofoni yaratmayan tatlı bir gürültüsü var. Ne ararsan varlar arasında muhteşem bir ahenk... O halde Kırmızı. Nispeten daha sessiz ama başlangıçtaki coşkunun da ulaştığı -ilk görüşte- sevdiğimiz mekanın sokak masalarından birine oturuyoruz.


"İki bira, biri 33'lük lütfen"

Sokaktan insanlar geçiyor. Her biri bir hikaye katıyor. Mesela şu kızlı erkekli genç grup; kızlardan biri sarhoşluğun zirvesinde, diğer kız ve iki oğlan mutedil. İnce ve hoş kız sarhoş ama taşkın değil, sızmış, birinin omuzunda, diğerlerinin desteğinde uyumaya doğru yürütülüyor. Bir derdi olmalı! Alkol arası hap... mı? Üç genç adam ki radara 10 metre önceden yüksek konuşmaları ile girdiler... birinde klavyenin çantası, ikisinin elinde gitar var, az önce çaldıkları mekandan aldıkları paradan hoşnut değiller. Pek minnetsiz ama acabalı, yine de kabadayı, bir daha çalmayalım abi, bize iş mi yok havasında konuşarak yürüyorlar. Adım gibi eminim çalacaklar. Çünkü tam da eldeki bir gelecek ikiden iyidir konumundalar.

"İki bira lütfen"

Terk edilmesi zor bir sokaktayız. Üstelik en güzel saatlerinde. Bir romanda rast gelsek kıskançlıkla imreneceğimiz, okumayıp yaşayacağımız, kendimize döndüğümüzde yüzümüzü tatlı bir gülümseme ile yakalayacağımız lezzette, şahane bir sokak: 1448, Cumbalı ikinci kısım. Hahhh şu abla, ve şu abiler, şu karşıdaki masadakiler mesela... Bir pavyondan buraya düşmedilerse hiç bir şey bilmiyorum ben. Abla Pavyonun gözdesi, bozuk sesiyle sahnelerin assolisti, kocaman kocaman, üstelik siyah beyaza yakın afişleri var. Abilerden biri küçük esnaflar çarşısının büyükçe esnaflarından biri. Ailesini seven bir baba. Öteki abi gençten, arastadan, çekingen ama dili racon bilir, kibar. Hani şu solist altı saçları sarı boyalı olan genç kadın var ya, hani abla onu ona yapar mı acaba? Saygılı. Mesela abla lavaboya yönelse ikisi de ayağa kalkıyorlar. Çiçek aldıkları, sahneyi çiçeğe boğdukları, ayağının dibine çakma şampanya şişeleri doldurdukları kesin. Hesapları da arastanın abisi ödedi. Öyle de babacan. Bi de konuştuklarını duyabilsem. Uzaktan değil ama. O masanın tepesinde ve görünmez olsam, o tatlı, o efendi çapkın ve esnaftan iki adamın, o aşık hallerinin lezzetli sıcağını yakından görsem. Gece boyunca ablanın vicdanı masanın üzerinde. Cüzdan kopartıcı asla değil...

Falan derken hesabı ödüyor,  bayram için donatılmış sokaklardan serotonin yüklü usul adımlarla geçiyor, bu kez açık olan Münire'de kahve içen insanların kenarından yürüyor, bu gezinin oteli bu sokakta ve bu olmalıydı diyerekten asansöre biniyor, küçük koridorda atılan bir kaç adımdan sonra satırlar geceye karışıyor. Onun içinde eriyip sızıyorlar.



Son bölümle bitecek...

20 Şubat 2019 Çarşamba

Bir Günü Bir Yazıya Sığmayan Şehir-İzmir

 Öncesi

Hayatımın, kendi başıma yaptığım çok zevkli, çok genç ve hikayeli, Che Guevera'nın filmi de yapılmış Motosiklet Günlükleri kitabındaki seyahatinin, -o yılın fotoğraflarını kullanarak yazmayı çok istediğim- otomobille yapılmış bir benzerinin, antik zamanlara bir yolculuğun en önemli uğrak yerlerinden birine, yıllar yıllar sonra gidecek olmanın emsalsiz ve kıpır kıpır heyecanı ile uyanıyorum sabaha. Önce, güzel düzenlenmiş ve renkleri doğru seçilmiş banyomuzun keyfini çıkarmalıyız ki tazelik kokan sabaha tazelikle katılabilelim. Bir kahvaltı planımız yok. Ama başka bir planımız var! Ne güzel ki burada da tepemizden uçaklar geçiyor ve neyleyim ki seviyorum alçak uçuşta geçen yolcu uçaklarını izlemeyi...

  

28 Ekim 2018 Pazar

Mini sırt çantalarımıza gerekli olanları yerleştirip, sessizce odadan katımızdaki küçük koridora çıkıp, biraz alçak tonda fiskos yaparak asansörle lobiye iniyoruz. Otelin geneliyle uyumlu, modern çizgiler taşıyan, hoş ve abartısız bir lobisi ve sade bir şıklıkla düzenlenmiş bir kahvaltı bölümü var. Dışarısıysa rengârenk bir canlılık içinde. Mutlu Pazar sunuyor...


Kapıdan adımımızı attığımız an çıtır çıtır, taptaze bir sabaha kurulmuş, aynı çıtırlık ve tazelikte bir pazarla karşılaşmak şahane. Ülkenin bütün yöreleri buraya birer örnek yollamışçasına güzel kokan, üzerlerine serpilmiş minicik çiğlerin tazeliğinde, misler gibi bir sabah. En tatlı yol arkadaşım tezgahlardan birinin başında; çıtır çıtır Amasya elmaları sırt çantasına...

Alsancak'sa henüz sabah mahmurluğunda, sokaklar gecenin yorgunluğunu henüz atamamış bir sakinlikle uyuyor. Dostlar Fırını biraz sonraki kalabalığına hazırlanıyor. Diken diken bir heyecanla en sevdiğimiz noktalardan birine, bir kez daha Gar'a doğru yürüyoruz.


Gar'a paralel geniş bulvara vardığımızda hayat biraz daha  hareketleniyor, perondaysa hafta sonu planlarına bizimle aynı hedefi yerleştirmiş olduklarını hissettiren insanlar ağırlıkta... Bir kaçı  bisikletleri ile oradalar. Pırıl pırıl bir güneş, turist modunda güzel insanlar ve günlük telaşlarının peşinden koşanlar... Her şey yolunda. Tren perona yanaşıyor.

Cumhuriyet Bayramı'na hazırlanan küçük yerleşimler, bayraklarla donatılmış sokaklar, evler, okullar, kamu kurumları, bir bir geçilen istasyonlar derken Kuşçuburun'a varıyoruz. Yaşamımıza izi sinen akşamlardan birinin usul bir rüzgara takılmış kokusu geliyor uzağımızdaki verandadan. Selam çakıyoruz uzayıp giden bağlara...

Torbalı'ya varınca aktarma için iniyoruz. Güzel bir istasyon, canlı. Aslında, hazır aktarma için inilmişken, bir iki saat ayırarak yapılabilecek güzel de bir şey var burada. Özellikle meraklıları için bir toplu gösteri. Türkiyenin en büyük otomobil müzesi Torbalı'da. Hani 'Neredeyse tüm hayatı otomobil dünyasının içinde geçmiş sen niye gitmedin?' diye sorarsam kendime, 'görmediğim ne var ki,' derim. Sonra bu ukala bakışımdan bir kaç adım geri gelir ve öncelikten kaynaklı zaman tayini yapamama mazeretinin arkasına atarım kendimi. 'Lâkin, misal, bir kez daha aynı güzergahta bir seyahatimiz olursa, bir müze sever olarak kesinlikle giderim,' diye düşünürken bizi Selçuk'a götürecek trenimiz perona yanaşıyor.


Artık bina kalabalıklarından iyice sıyrılmış güzergahta, yüzlerinde gergin çizgiler olmayan, günün tadını çıkarma merakındaki insanlara ve bir kaç bisiklete kalıyor tren. Demir yoluna eşlik etmeye başlayan kara yolundaki araçları izlemekse çocukça bir lezzet: Bir tepenin üzerinde oturup, misal Süpürgeç Dağının eteğindeki İskender Emmi'nin yemyeşil bahçesinde, ya da Yumurta Taşında*; önce benden yukarıda, sonra göz hizamda, sonra benim altımda kıvrılarak giden virajlardan toz koparan otomobilleri...  bir tren penceresine eşlik eden kara yollarını... ya da kara yolunda bize paralelken yok olan, sonra bir dağın ardından dibimize sokulan, sonra yine kaybolan, bir köprünün üzerinden geçerken saklandığı yerden çıkıp da altımızda bitiveren, dumanı istimli trenleri izleyen bir lezzet...  Şu ansa, bir tren penceresinden baktığım yolda, uzun yıllar öncesinde, gencecik bir çocuğun direksiyon sallarkenki keyfinin saçlarını okşuyorum. Yüzümde şefkatli bir gülümseme, en iyi iki arkadaşımdan biriyle gittiğimiz güzergah üzerine, güzel güzel cümleler sıralıyorum... Trense, gittikçe yavaşlıyor...


Geçmişin izleri hemen istasyonun çevresinden başlıyor. Bir turizm kasabasında olduğumuzu hissettiriyor yeteri kadar uyanmamış olsa da sevimli sokaklar. Küçük, şirin park, yaşça nispeten daha büyük insanların oturduğu klasik sandalyeleri tahtadan kahve, daha çağa uyanı, turistik eşya satan  dükkanlar ve epey büyük bir taş bina ki içinde müze olan, güneşli sabah ve pırıl pırıl havayla birlikte pek güzel geliyorlar insana... İlk hedefimiz, onun için kahvaltıyı es geçip açlığımızı elma ile dindirmiş olmamıza rağmen yerel bir lezzet. Buralara kadar gelip de yemeden olmaz! İki noktadan birini, Tolga Çöp Şiş'i arıyoruz. Şimdi şık bir bulvar olmuş ana yola çıktığımız anda karşı tepenin üzerinde sütunlar ve kemerler görüyorum. Hiç yabancı gelmiyorlar bana... kesinlikle tanıyorum.  

"St. John ya burası?!"


Oysa ki aklımın ucunda bile yoktu. En sevdiğim kadın doğruluyor, yoksa şaşırmış olmama mı şaşırıyor! Ben için kaç yıl eskide oysa, öyle değişmiş ki etraf. O gün, bir uzun yolun kenarında ıssız ve sessiz bir yerken, bugün neredeyse küçük bir şehir olmuş Selçuk'un iki yakasının tam ortasında.  Uzun yıllardır görmediğim bir dostu görmüşçesine seviniyorum şimdi. Hah Tolga Çöp Şiş de burada! Sevimli, renkli masaları ile şirin mi şirin bir mekan; küçük verandasına kadar uzanan ağaçların dibindeki küçük su birikintisinin şırıl şırıl serinliği ile küçük bir cennet. İki güleryüzlü genç kadın ve bir genç adamdan oluşan sıcacık bir lokanta. Lâkin henüz hazır değilmiş. Olsun... St.John'ı gezer öyle geliriz.

Kutsal alanın geçmişte boş olan arka kısmında yeni bir Selçuk oluşumunu görmek algı açısından sorunlu olsa da memleketin kaderi deyip geçiyorum. Geçemediğim bir şey var ama... duvarlardaki yazıların her yerdeki evrimine bayılıyorum.


"Uzun yıllar önce sanki kaderine terk edilmişçesine kenarda duran alanın çeki düzen verilmiş hali daha güzel mi acaba?" diye düşünmeden de edemiyorum. İncil yazarı ve İsa'nın 12 havarisinden biri olan St.John tarihsel açıdan çok önemli bir şahsiyet, merak edilirse ayrıntılı bilgiler içeren, alanla ilgili detaylı fotoğraflarla desteklenmiş aşağıda verilmiş linke dokunarak ulaşılabilecek, çok da güzel yazıyı* okuyabilirsiniz.


Sanki bu tepenin yıllar yıllar öncesindeki, nizam görmemiş hali kendi doğallığı içinde, bu kıymetli Aziz'in bir obje olmaktan uzak mütevaziliğini öne çıkaran inzivasıyla daha doğal, daha ruhani ve daha sıcaktı gibi geliyor şimdi bana... Buna rağmen fotoğraf çeken insan sayısındaki kadın ağırlığına  bakınca da, bu ilgi ve gelişimin gelecek kuşaklara daha çok bilgi aktarmaya vesile olacağına ve alanın mana ve değerini daha önem atfederek anlamak ve bağnazlıktan uzak bakış açılarıyla özünü hissetmek adına gelişeceği noktasında umutlandırıyor da beni. Eskideki metalaşmamış sakinliğini ve ruhani halini tercih eden bana rağmen geçmişteki yalnızlık ve ıssızlığından kurtulmuş olmasını gözlemlemek de bir yanıyla ısıtıyor içimi. Bir gün kaktüs yapraklarını kazıyarak üzerine kendimize dair izler bırakmaktan vazgeçtiğimizi görürsem de ülkem insanı adına bir aşama daha kaydettik diye sevineceğim sanırım.

Kalenin içindeki taş yollarla döşenmiş, her ne kadar yorucu gibi dursa da yokuşları tırmanırken, kale yaşamı ile ilgili canlandırmalarımız pek eğlenceli oluyor. Ovadaki bir ilaçlama uçağı, iyice alçalıp da ovaya paralel hale geldiğinde muslukları açıp ilaçları püskürtüyor. Hoş zamanlar geçiriyoruz kalede... inerken önümüze serilen geçmişe tepeden ve topluca bakarken genel manzaranın tadını çıkarmayı da ihmal etmiyoruz. Alanın, uzaklara bakarken yorgunluğu soyunduracak, kadim zamanlardan bir serinliğin içindeki kafesi ise çok davetkar, lakin bizi de bekleyen şirin bir serinlik var.

"Hoş geldiniz."

"Hoş bulduk."

"İki çöp şiş ve iki kola lütfen." 

O ara yine nedense Koreli bir ihtimal de Taylandlı olduklarını tahmin ettiğimiz, çoğunluğu gençlerden oluşan kalabalık bir grup geliyor mekana. Fonetikleri ve meraklı soruları cırım cırım ama sevimli de bir müzik katıyorlar ortama.


Mekanın sevimliliğine yakışır bir hoşlukla düzenlenmiş şiş tabakları geliyor. Misssler gibi.... Güzel insanların işlettiği lokanta şirinlikte on numara beş yıldız. Bulunduğu alan ana yol kenarında olmasına rağmen adeta bir vaha. Sanki saklı bir bahçe... Dükkanın giriş kapısını gören bir masaya oturuyoruz. Yaklaşık 5-10 metre derinliği olan 20-25 metrekarelik minyatür vadinin tepesindeki korkuluklara yaslanmış sevimli bir masaya... Vadicikten gelen nemli çiçek kokuları eşliğinde keyfini çıkarıyoruz misss kokan etlerin ve uçlarına yerleştirilmiş tam kıkırdaklaşmamış olsa da küçücük yağların. Hoş sohbetler ettiğimiz lezzetli bir tazelenme anı.

Henüz çöp şişleri bitirmemişken birer tabak daha koyuluyor masaya. Önce şaşırıyoruz, sonra bayağı da iyi olan porsiyonun devamı olduğunu düşünüyoruz... Fakat sonradan gelip de yola daha yakın masalardan birine oturan belli ki esnaftan ve müdavim bir beyefendinin iki porsiyonluk tabağını görünce bir yanlışlık olduğunu düşünerek soruyorum. Anlaşılıyor ki bir yanlış anlama var. Muhtemel ki iki çöp şiş cümlemiz ikişer olarak yorumlanmış. Kalkıyor diğerleri masadan.


En azından benim içesim olmamasına rağmen kolaylıkla da terk edemeyeceğimizi hissettiğimiz sevimli alanda ikram edilen çaylarımızı, sırf bir an keyfi için, zamanın ruhunu hisseder bir yavaşlıkla içmemizin ardından, kredi kartı kullanılmayan mekana ödememizi yapıyor, Efes'e nasıl gidebileceğimizin bilgilerini alıyor, kendilerine geçirdiğimiz bu güzel zaman dilimi için mutlulukla ve gönülden teşekkür ederek düşüyoruz yola.

Bulvarın kenarındaki kaldırımdan tarif edildiği üzere doğruca yürüyoruz, aydın bir kasaba efektini yol boyunca hissettiriyor Selçuk. Kısa bir yürüyüşün ardından varıyoruz otogara. Sol çaprazdan Efes diye seslenen abiyi görünce adımlarımızı biraz daha hızlandırıyoruz. İki kişi daha binince de yola koyuluyoruz.


Yeşil bir yolda ilerleyen kısa bir yolculuğun ardından Efes'deyiz. Giriş kapısının hemen ön kısmındaki canlılık, dükkan çeşitliliği, her renkten insan kalabalığı göze hoş geliyor. Başrollerden birinde şovlarını sergileyen dondurmacılar ve elbette uzun kaşığın ucundaki külahı kapmaya çalışan turistler var. Adeta bir bayram panayırının içine düşülmüşçesine hoş bir neşe hakim coğrafyaya. Epeyi değişmiş buralar, tüm ihtiyaçların karşılanacağı bir giriş olmuş ama girişten  bir süre yürüdükten sonra kalıntılarla karşılaşmak St.John'daki duygunun bir benzerini yaşatıyor bana. Bir hayvanat bahçesine girer gibi hissediyorum kendimi. Bir süre sonra adapte olsam da ortama, o eski duyguyu ne yazık ki hissedemiyorum. Sanki alanın özüyle bütünlük sağlamayan, onu metalaştıran bir takım girişimler geçmişle duygusal bir bağ kurulabilmesi noktasında sınırlar oluşturuyor gibi geliyor bana.

Tiyatro başrolü kapsa da, uzaktan bir kaç fotoğrafını çekip eski zamanda henüz açılmamış bölüm için sağa kıvrılıyoruz. Mutluyuz. Bir başka zaman diliminde, metalaştırılmışlık duygusundan hızla sıyrılarak, geçmişle senkronize olup eskinin ruhunu tüm hücrelerimizde hissederek dolaşıyoruz. Hayatımın bir duyguyu yansıtması açısından, çaktırmadan çekilmiş en güzel fotoğraflarından birini burada çekiyorum: tepede bütün parlaklığı ile bir güneş, eski zamanlardan mermer bir sütün, o sütuna büyük bir sevgi ile yanağını yapıştırmış ve gözlerini mutluluğa kapatmış, yüreği an itibari ile tüm uzuvlarına sıcacık bir şefkat ve sevgi eklemiş, taşlarla aramızdaki ilişkinin “seviyorsam gidip konuşayım bence” aşamasındaki çok hoş bir kadının, reyting rekorları kıran hoş bir fotoğrafını... Efes gittikçe ve kendi hikayelerimizle harman oldukça iyice Efes oluyor bizim için.


Sosyal medya hesapları için özel ama çok da sevimli pozlarla fotoğraflar çeken her yaştan ve her ırktan insanları izlemekse süper. Sonuçta yeryüzünün en güzel alanlarından biri ve günün ışığı muhteşem... İnsan kalabalığından nasibini almamış ve algılarda pek yeri de olmayan alanın tadını çıkarıyor, tüm ücralarına gire çıka neredeyse sebze tarlalarına ulaşıyoruz. Zirai mücadele uçağı hâlâ görev başında fakat bu kez göz hizamızda... yine yukarıdan alçalıyor, alçalırken başlıyor ve  bir gösteri uçağı şenliğinde bırakıveriyor ilaçları sebzelerin üzerine. Ekili alanın bitiminde püskürtme bitiyor ve içten alkışlarımızla yeni hamle için yükselmeye başlıyor.

Bizse Liman'a giden caddeye varıyoruz. Tiyatronun tribünlerine hiç çıkmadan sağa kıvrılıyoruz. Yıllar öncesi ıssızlığından sonra bunca insan kalabalığını görmek sevindirici... Celcus Kütüphanesi tek yüzü kalmış olsa da bir başka elbette ve en çok ilgiyi gören noktalardan biri hâlâ.


Kütüphanenin insan kalabalığını sansürlercesine keyfini çıkarttıran ağaçlar altındaki serin ve nispeten ıssız bir bankta, fiyatı diğer müzelere göre epey yüksek olmasına rağmen kahvelerimizin tadını çıkarıyoruz. Bütün makinelerden ayarlanmış bir ölçü ile aynı endüstriyel kahve aksa da Müze'nin Kahvesi, benzemez kimse sana, diye bir şarkı tutturuyor damaklarımıza. 


İçinde devam eden çalışmalardan ötürü mü bilemiyorum ama Yamaç Evlerinin belki de şimdilik saclarla kapatılarak şehirden  tecrit edilmiş ve de ekstra bir ücretle gezilebilmesi hali soğuk geliyor bana. Bunun bir başka yolu olmalı sanki.

Çok sayıda rehberli grubun farklı dillerdeki anlatımları ve insanların soruları ile katılımları renklendiriyor şehri. Aşk Evi mesleğin eski eski zamanlardaki ulviyetini ve de kutsiyetini anlatır bir sıcaklıkla karşılıyor ziyaretçilerini, muzip ve sıcak bir tebessümün yanağından makas alası geliyor insanın. Kütüphanenin karşısındaki taşta yer alan yönlendirici ayak izi ile kadın figürü de antik çağlardan manidar bir tebessüm artırıcı olarak katmerliyor ve sevgiyle gülümsetiyor insanı.


Kuretler Caddesinin kalabalığına dahil oluyoruz yeniden. Hadrianus ben için kıymetli şahsiyetlerden biri. Egemenlikleri altındaki diyarlara özenli bahçeler düzenlermişçesine bir incelikle ve zevkle dokunurken budur dedirten yapılar oluşturan insanlar başımızın tacı. Ona ithafen yapılmış  tapınağında dua ediyor ve seviyoruz kendisini. Efes'in Kedisi kadim zamanlardan beri gelen bir bilgelikle gözlemde; bazı insanların alakasız aşırılıklarına ayar olmuş belli ki. "Ama onlar da başka ve sevimli bir renk katıyorlar," desek de bilgece gülümsüyor kendisi...

Parlak günün güneşi, fotoğraf çekenler ve gezenler için elinden geleni ardına koymuyor. İnsanlar mutlu, ülkenin siyaset karmaşasından, onun karabasanlarından sıyrılmış, ciltleri renklenmiş mutlu insanlar arasında dolaşıyor olmak bir manada rüya tadı da veriyor. Kirli gündemlerden uzaklaşmak adına güzel de bir tercih sanki coğrafya...

Şimdi sondan başa doğru, bir film esnasında jeneriğe göz atar bir lezzetle tüm kalıntıların üzerinden bir kez daha geçerek güncel hayatın ritmi uysal, mutsuzluk izi taşımayan, çocuklar ve çocuklaşmış büyüklerin pek de keyifle eğlendiği, ağaçlarla halvet olmuş alışveriş ve yeme içme alanına çıkıyoruz. Efes'in görkemine göre küçük kalan  sıkışık mağazasında bir tur atıp, dolmuş durağımızın söğüt altındaki serinliğine varıyoruz. Şirin alanda, huzurlu bir sessizlik içindeki bir bankta tadını çıkarıyoruz yaşamın. Artemis tapınağına gitmeyi hedefleyen bir anne oğul soruyorlar "Nasıl gidebiliriz" diye... Bir sütundan öte bir şey olmadığını söyleyerek gereksiz bulduğunu beyan ediyor bir kaç kişi... kaçınılmaz olarak küçük bir taşın başında uzun dakikalar kalan insanları düşünüyorum ben de... Bilgi edinme merakı varsa insanın bazen bir küçük parça, görkemli pek çok yapıdan fazlasını çizebiliyor insan aklına oysa...


Bu kez ana yola farklı bir yoldan gidiyor minibüsümüz, Meryem Anadan gelen yolun kavşağından geçerken, yıllar yıllar önceki hiç bir kalıntıyı es geçmeyen seyahatimizin, kilisenin hemen önünde yaptığı muzurluk ve kiliseden dışarı gelen olağanüstü taze kadın sesinin kurdurduğu ve peşine taktığı an geliyor aklıma. Gülümsüyorum.

Çok gezdik, çok eğlendik ve acıktık. Şimdi daha popüler bir çöp şiş noktasına... Burası otogarın tam karşısında ve Efes'e dönülen kavşağın hemen köşesinde; daha ferah, daha canlı, daha kalabalık, daha bilinen...

"İki çöp şiş ve iki ayran lütfen."


Ocaktan gelen kokular ilk ip uçlarını atıyor. Hımmmm köftecilerin kullandığı tüplü ızgaralardan değil bu... gerçek bir mangal. Heyecan yapıyoruz.

Masamıza bakan sevimli genç kız bir güzel ve zengince donatıyor onu. İki kişi için bizce fazla ama göze de hoş geliyor.

Hahhh çöp şişler de geliyor! Acıkmışız. İşte budur dedirten ateşin tadı burunlarımızda. Çok âlâ... Önceki yediğimiz de güzeldi tamam, mekan ve hizmet de çok sevimliydi, sıcaktı, samimiydi, ona da tamam. Ama bir kıyassa söz konusu olan, Çöp Şiş, daha iyisini bulana kadar budur. Günün ruhları dürtükleyen saatlerinde,  çok da yoğun olmayan şehirler arası trafiğin şehire karıştığı bir noktada mutluluğu katmerleyen bir lezzet anı yaşıyoruz. Daha ne olsun...


Kredi kartı kullanılabilen Petek Çöp Şiş'de ödememizi kredi kartı ile yapıp masamızla ilgilenen tatlı genç kızı da boş geçmeden kalkıp, bu kez otogara geldiğimiz yol tarafından değil de tam karşımızdaki otogarın bize göre sağ tarafından ileri doğru giden caddeden aşağı doğru yürümeye karar veriyoruz. Nasıl ki deniz şehirlerindeki insanlar başka deniz şehirlerinde kaybolmazlarsa, içinden raylar geçen şehirlerde yaşayanlar da biraz içgüdüsel ama biraz da istasyonlara yakın bina ve dükkanların kokusundan hareketle onları bulmakta zorluk yaşamazlar.

Bu keyifle ve kendimizden emince yürüyoruz caddeyi. Otogarın hemen arkasındaki pazar yeri ve toptancı dükkanları Pazar istirahatinde. Garın kokusunu aldığımız hoş kafelerle süslü, yeşillikler içindeki cadde belli ki bir sosyalleşme alanı. Yorumlarımız ve canlandırmalarımız pek neşeli. İstasyona varan caddeye gelince sola kıvrılıyoruz ki bir kaç adım sonra... o da ne?!!!.

Tren telaşı ile karşıya geçmeye çalışırken kendimi bir motosikletin önüne atmam, sonra benim telaşla bir hamle yapacağımı anlayıp da durmuş motosikletteki abiye bir özür hareketi yapmamdan ve onunla gülüşmemizden az önce küçük ama çok şirin, ama çok şirin, dışarıya bakan mini bar tezgahlı bir mekanla -mecburen- kısa süreli de olsa göz göze, büyük bir aşk yaşıyoruz: Belli ki müdavimleri kendilerine has raconları olan, gerektiğinde iki bira ya da bir şişe köpek öldüren kapıp, özellikle tren raylarının sakinliğindeki saklı yerlerde küçük kağıtlar üzerine yerleştirilmiş bir kaç derme çatma meze ve özellikle plastik bardaklarla kafa yapan, paylaşmayı bilen, kafayı bulup raydan çıkanlar olduğunda sarhoş ağızlarla ortamı sakinleştiren bir kaç bilgeyi de içinde barındıran güzel insanların ve kim bilir kaç kez devrim yapmış, okumuş üflemiş, literatürün pek de güzel klişeleriyle konuşmayı bilen emekçi insanların da takıldığı  kozmopolitliği bile eşitlikçi mekanla... Tahrik etmiyor mu bizi?.. Fazlası ile... Lâkin biz de treni kaçırmamak için hızlı adımlara geçmişiz çoktan... Ukdeler hanesinde üzücü bir çentik daha... Günün rengi, saati, henüz yükünü almamış mekandaki usulca biralarını içen bir iki kişi ve barın ardındaki şahane abi ile bir vaha burası... Kaçmazdı ama kaçıyor işte.


Treni kaçırmıyoruz ama! Yoksa o mu bizi bekliyor? İstasyon girişinde hararetli bir tartışma var. Olaya polis dahi müdahil olmuş. Küçük çocuğunu ücretsiz geçirmeyi kendine hak gören bir vatandaşın görevini yapan gençten bir güvenlik görevlisine höykürmesi ile gelişen bir olay anladığımız üzere...  Bir süre sonra anne baba çocuk da biniyorlar trene... Bu kez "haklı" gerekçelerini yaratarak ve duyurgan bir ses yüksekliği ile anlatırken yakınlarındaki insanlara, vagon halkı olarak nasibimize düşeni de alıyoruz?! Çok şükür ki Torbalı'ya varıyoruz. 

Aktarma sonrası geçtiğimiz trenin penceresinden dışarı baktığımda görüyorum ki gün sunuyor yine. Az ötemizdeki eski ve kesme taştan küçük ve bayılınası istasyon binasının bankında tek başına yaşlı bir hanımefendi uzağa bakışlarından anlaşıldığı üzere bizim bulunduğumuz alandaki seslilikten tümüyle bağımsız ve tecrit bir dünyanın içinden, gelecek bir uzun yol trenini bekliyor. Gözlerim onda. Aklımın albümüne kazınmış kıymetli fotoğraflar  hanesine bir ek daha... Tren usulca kalkıyor ama benim onda takılı gözüm geride kalıyor, kaybolunca resim onun önünden geçen rayları izlemeye devam ediyorum. İki zamanlı bir an. Anılar akıyor gözlerimin içinden; zincirinin ucu deri yeleğinin üst düğmesinde takılı, yeleğinin sağ cebine yerleştirdiği Serkisoff'unu mesleki onuru olarak gururla taşıyan Kahraman dedem ve Babıda* ile yaptığımız eşsiz seyahatlerin istasyon anları...

Gün batımının alacasında güzel güzel alanlar geçerek giriyoruz şehire, iyice doluyor tren, renkleniyor kalabalık, çeşitleniyor sesler...  ve Alsancak Garı. Vedalaştığımız tren Menemen'e kadar gidecek. Bir ampul ışıldıyor o an!

Perondan çıkınca sağa dönüp Retro Festivali alanına yöneliyoruz. Dün gece niyetimiz o olmasına rağmen ne yazık ki gidemediğimiz Barış Manço gecesinin hayıflanması ile... Kapıda şık giyimli, illaki güler yüzlü, epey ilgili bir genç kadın ve bir genç erkek karşılıyor bizi. Genç kadının tembihli ve eğitimli ilgisi, güler yüzlü ve şirinlik abidesi  tavrı yine de pek sıcak, sevimli ve sempatik geliyor bize. Okşuyoruz ruhunu. Çantalarda açtırıp bakarak bomba, silah kontrolü... Teknoloji çağında tebessüm ettirici bir durum. 


Stantlarda genç insanların olması ki hazırlayanlar da onlar olduğuna göre pek hoş.  Ellerinden geleni yapmışlar ve sevimli kılmışlar festivali. Otomobiller kısmında uzman desteği, ve özellikle Amerikan arabalarının modellerini ayırabilmek için püf noktaları veriyorum; çok tanıdık, çok da sevdiğim birine. Yiyecek içecekler de bile eskiyi çağırmışlar kesinlikle... alkış. Plaklar, pikaplar, radyolar, televizyonlar, kitaplar, kıyafetler takılar, pamuk helvalar derken pek bir eksik de bırakmamışlar. Dans gösterileri yapan çift pek güzel, karanlıkta doğru noktalara odaklanmış eski gazinolarda rastlanılan türden, kasnak içine yerleştirilmiş farklı jelatinlerle renkleri değiştirilen ve dans eden çifti bir dairenin içine yerleştiren ışıklar ve salon da... genç grubun, eskinin düğün ve cafe-dans orkestralarını çağrıştıran yapısı ve de eski şarkıları yorumlama biçimleri tıpkı basım.   

Hiç ukalalık yapmadan, küçümsemeden, çabaları takdir edip, müşteri memnuniyetli yüzlerimizle çok da eğlenerek çıkıyoruz alandan. Garın bekleme salonundan keyifle geçiyor, sevdiğimiz kavşakta tramvayın burnumuzun dibinden kıvrılarak geçişinin tadını çıkarıyor, rayların üzerinden geçiyor, sakızlardan futbolcu fotoğraflarının çıktığı, onları alt üst oynayıp da  yutulanlarla çoğalttığımız günlerden beri Altınordu sempatizanı olan ben, soyadını uzun yıllar oynadığı takımın adını alarak değiştiren efsane futbolcu Sait Altınordu'nun heykeline sevgiyle selam çakıp, kısa bir dinlenme ve tekrar geceye akmak için ara sokaklardan sokulgan adımlarla otelimize doğru mutlu insan yüzlerimizle yürüyoruz.

*Süpürgeç Dağı Tunceli'nin Pertek ilçesinde, Yumurta taşı ise aynı ilçenin Mercimek Köyündedir
*Babıda, konuşmaya ilk adımlarını atmış çocuk dilimde babaannedir ki dilim gelişince, hatta kazık kadar adam olunca bile zevkle kullandığım bir ifadedir..
*St. John ile ilgili tarihi bilgiler içeren fotoğraflarla desteklenmiş güzel yazı içinse buradan lütfen,, ki o yazı sizi Efes'e de götürecek


Şehrin Ara Sokağında Alemin Kralı

11 Ocak 2019 Cuma

LA Mahzen'de Consensus

 Öncesi

La Puearta'nın önünden ki kendisinden kesinlikle bahsedeceğim, anılardan söz ederek geçip ana caddeye ulaşıyor, sonra sola kıvrılıp Gar'ın ana binasına selam çakarak ışıklardan karşıya geçiyoruz. Bekleme salonundaki kioskta tatlı mı tatlı kadın İzban kartına yükleme yapıyor.


Planlarımızda yeri olan Retro Festivalindeyse bu akşam Barış Manço var. Festival canlılığı hoş ve zaten renkli bir alan olan gara ekstra bir canlılık katıyor. O ara tren geliyor ama biz binemiyoruz. Yol arkadaşım perona geçti lakin ben geçemiyorum. Ne yazık ki burada aynı kart, ilk yarım saat içinde ikinci kez aynı noktada kullanılamıyor. Alalım o halde... Gişenin açılma saatini beklemek gerek. Kısa bir süreye ihtiyaç var. Bu arada bir genç kız etrafta ondan başka kimse yokmuşçasına konsantre olduğu telefonda sevgilisi ile tartışıyor; seviye cırım cırım. Bir süre sonra bıçkın gençle ki o peronda, bu kez canlı tartışıyorlar; dersiniz evin salonunda. Gişeyi tam saatinde açan endamı yerinde genç kadın önce, racona yakışır bir biçimde uyarıyor. Bıçkınlığın hakkına yazık edip seviyesini aşağı çektiği gibi kenarından bile geçemeyen oğlan racon kesip de tepki verince, daha delikanlı ve üniforması pek de yakışan, endamı yerinde, bıçkının âlâsı genç kadın bu kez güvenliği uyaran bir anons yapıyor. Sesinin kararlığındaki sertliğe ve duruşuna bayıldığımın ve olayı yönetme biçiminin şahane ve film karelik olduğunun da altını çizmem gerek. Kartımı alıyor, ödememi yapıyorum. Perondayım artık. Hava çok güzel, pırıltılı... treni beklemekse en az yolculuk kadar şahane.

Güzel bir yolculuk, renkli bir yolcu çeşitliliği... başlangıçta oturacak yer bile olmayan tren gittikçe sakinleşmeye başlıyor. Havaalanını da geçtikten sonra artık açık alan manzaralı, küçük ve sevimli yerleşimlerden geçilen bir uzun yol tadını alıyor güzergah. O ara rezervasyon sorumlumuzun telefonu çalıyor. Teyitleşmenin ardından, karşıdan bilgiler geliyor. Pancar İstasyonunda haberdar etmeliymişiz ve Kuşçuburun'da da  inmemiz gerekiyor.

Güzel bir istasyon Kuşçuburun; bir küçük yerleşimin, muhtemelen şimdi Torbalı'nın bir mahallesi olan eski bir köyün banliyösündeki istasyondan çıkıyoruz; bir araba görüyorum bekleyen ama netleştiremiyorum, o yanaşıyor. Restoranın arabası. Alkollü araba kullanmam diyorsanız ki deyin, hiç de gerek yok arabayla gelmeye, hele de trenleri seven biriyseniz. İstasyon, Arkas arazisinin hemen hemen bitiminde, hani ben yürürüm derseniz araç istemeye de gerek yok. Ama siz yine de isteyin.


Üzüm kokan bir coğrafyada biçimli yeşilliklerin içinden, artık görevini devretmeye hazırlanan enfes pırıltıların serpildiği lezzetli manzaralar eşliğinde kısa bir yolculuğun ardından hafif bir tümseği çıkıyor ve giriş kapısının önünde duruyoruz. Muhteşem bir ikindi vakti. Biraz dışarıda dolaşıyor, çalılıkların ardına doğru alçalmakta olan güneşin, aşağı düzlükteki bağa vuran ışıklarını izliyoruz. Sonra giriyoruz ana kapıdan içeri, bir şarap butiği ile karşılaşmak hoş. Bakınırken etrafa, karşıdan gelen ince, uzun boylu, zarif genç bir kadın gülümsüyor bize. Kesinlikle dış masalar... Onun, günün en güzel saatleri olduğunun altını çizmesi, ilerleyen saatlerde havanın serinleyeceği konusunda uyarması sonucunda, ama en çok da manzara ve günün ruhları dürtükleyen saatlerinin renk sunumu için, asıl rezervasyon saatimiz 19 olmasına rağmen gönüllüce konuşlanıyoruz oraya kadar bize eşlik ettiği masamıza. Bayılıyor muyuz mekana ve önümüzde uzanıp giden manzaraya?


 Bayılıyoruz...

Masamızla Fatih adlı genç adam ve bir de genç kız ilgileniyor. Ama kıvamında bir ilgi; olmaları gerektiği anda varlar. Açıklayıcı bilgilerin de yer aldığı şirin menüyü inceliyoruz... ki internet sitelerinden daha önce baktığımız üzere bir fikrimiz de var zaten. Önce şarap seçimini yapmalıyız. Aslında tüm çeşitler üzerinden bir tadım menüleri var ama biz damağımızdansa yüreğimizin seçimini yapmaktan yanayız. Merak, sonuç ve sevinç anlarının tadına bayılıyoruz. Ben Tempranillo ve Sangiovese üzümlerinden birini düşünmüştüm gelirken, en sevdiğim kadın ise Consensus 2014'ün merakında...


Masaya bir miktar zeytinyağının ortasına yerleştirilmiş zeytin ezmesi ve kızarmış ekmekler geliyor; yanlarında zeytinyağı şişesi ile... O ana kadar sırrımız olarak sakladığımız tercihlerimizin açığa çıkması sonucunda bir karara varıyoruz. Genelde yemeklerde tek üzümden yapılmış şarapları tercih eden ama bunda da olmazsa olmazı olmayan, üstelik de sürprizleri seven ben, veriyorum siparişi.

"Bir şişe Consensus 2014 lütfen."

75'lik ve 150'lik* olmak üzere iki seçenek var aslında, bunun altını çiziyor Fatih.

"75'lik olsun lütfen."

"Bir şarküteri tabağı lütfen."

"Bir ithal peynir tabağı lütfen."

"Bir de zeytinyağlı tabağı lütfen."

Salata, seçtiklerimize bakınca benim için elzem değil. Lakin Fatih de ıspanak salatalarını özellikle öneriyor. Ispanak salatası ile ilgili hiç bir deneyimi olmayan, üstelik her tür ıspanak yemeğine bayılmasına  rağmen bu yaşına kadar hiç çığ ıspanak yememiş ben, karşımdaki güzel mi güzel gurmenin pırıltılı gözlerindeki ışıltıyı görüyorum.

"O halde bir de ıspanak salatası lütfen."


Menüdeki porsiyonların dört kişilik olduğunu ama kendisinin onları iki kişilik hazırlatacağını söylüyor Fatih. Hatta şarküteri ürünleri ile peynirleri aynı tabakta hazırlatmayı öneriyor ki kabulümüz. Kısa bir süre sonra geliyor Consensus 2014, hoş bir kovanın içinde... Şişesini pek beğeniyoruz. Açıyor Fatih ve bir miktar koyuyor kadehime. Önce hafifçe çalkalayıp kokluyorum ki pek hoş. Sonra minik bir yudum... hımmmmm pek âlâ... Özellikle tam kıvamındaki serinliği, başarılı ve abartısız sunum ve damağımda giderek çoğalan lezzetiyle şarap, 'Götürün beni,' diyor kesinlikle. Onayı veriyorum gönüllüce. Dolduruyor kadehlerimizi Fatih, şişeyi de koyuyor ısıyı uzun süre koruyan kalın metal kovanın içine. Yiyecekler gelene kadar zeytinyağına batırdığımız küçük kızarmış ekmeklerin üzerine sürdüğümüz lezzetli ezme eşliğinde usul yudumlara gözlerimizi kapatarak, uzun yolculuklara çıkıyoruz her yudumda. Tek halleri ile de çok güzel Shiraz'ın, Cabernet Sauvignon'un ve Merlot'un  bu kez, kolektif şarkılarının her bir notasını, tüm nüansları ile hissediyoruz damaklarımızda. Olağanüstü bir senfoni bu; ruhu okşayan, mutlu eden, tüm olumsuzlukları yumuşatıp yok eden, anı kıymetli kılan, insanı kuş tüyünden masallara taşıyan, şahane bir zaman dilimi vaat eden bir tat bu. Sonra, gözlerimizi açtığımızda, önümüzde uzayıp giden bağların, karşıdaki görkemli dağların, uzağımızdan geçen trenlerin, gökyüzünün, yeşilin ve tüm bu güzelliklerin üzerine renklerini saçan güneşin tadını çıkarıyoruz. 


İçinde grisineler de olan peynir çeşitleri ve şarküteri ürünleri birleşiminden oluşan tabak iyi bir eşlikçi şaraba ve hoş... Mevsim sebzelerinden ve dört çeşitten oluşan zeytinyağlılar da hem diri ve pırıl pırıl hem de sunuldukları tabak itibari ile masada bir kalabalığa sebep olmadıkları gibi çok da lezzetliler... Üstelik bir ova bu coğrafya, doğal olarak da otlar ve sebzeler civar pazarlardan... ve tazecik.  Yöreye özgü bir yeşillik olan Cibes'in limon ve zeytinyağlı halini de bir adım öne çıkararak altını çizmem gerek. Ispanak salatası ise bambaşka bir dünya. Tek kelime ile  muhteşem. Ispanağın daha koyu tadı, muhtemeldir ki  çok az şeker ile hafifçe haşlanmış buğday, kiraz domatesler ve hurma ile dengelenmiş, ve bu dengeye de serin nar taneleri muhteşem bir nüans katmışlar. Sanki her biri kendi tadını ayrı ayrı hissettirirken aynı zamanda kimliklerini yok etmeden ahenkli bir müzik yaratıp, çıtır çıtır bir lezzetle dokunuyorlar damaklarımıza..  Bir zeytin coğrafyasında salatalardan ve yemeklerden söz ederken ayrıca bu yiyeceklerde kullanılan ve yine Arkas Holding'e ait Kristal zeytinyağının kalitesinden söz etmeye gerek var mı? bilemiyorum.


Kaç saat geçti onu da bilemiyorum. Ancak artık köyün ve trenlerin güneşli alanda kaldığını, bizim önümüzde uzanan bağa, akşama hazırlanan gölgelerin düştüğünü fark edebiliyorum. Birazdan günün en güzel saatlerinin başlayacağını, ruhlarımızın dürtükleneceğini, birbirimizin sözlerinde ve gözlerinde uzun ve keyifli yolculuklara çıkacağımızı hissediyor ve hatta biliyorum. Üstelik karşımdaki kadının renklerinin, o renklerin içindeki zaman dilimlerinin onda açığa çıkardığı duyguların, gözlerindeki, tenindeki, gülüşündeki ve sesindeki pırıltıların tadını da biliyorum. Şimdi ben tüm bu anları, ona hiç çaktırmadan bir kez daha aklıma kazırken aynı zamanda fotoğraf karelerine hapsetmenin hesaplarını da yapıyorum. O halde dolsun kadehler.


Şarabı çok beğeniyoruz, hem de çok... Öyle, bir şaraba tutulup da yaşamın gerisini onunla geçiren insanlardan değiliz. Her sevdiğimiz şarapla aşklar yaşayan ama yenileri denemekten de kaçınmayan türden iki insanız. Hangi şarap olursa olsun, onunla ilk tanıştığımız anda bize hissettirdikleri ve yaşattıkları önemli... elbette üzerini çizip de bir daha hiç hatırlamadıklarımız var. Ama çok ama çokkkk özel anlar yaşatmış olanlar da var. Artık keşifler peşinde koşma daha az, özel ve dengeli olanlarla devam eden ilişkiler daha çok yaşamımızda... Consensus 2014 de artık, mutlu akşamlarımızın takımdaşları sınıfında rengi ve nüansları ile üst sıralarda yerini alan müstesna ve dolgun bir şarap.


Günün ruhları dürtükleyen, sürekli güzellikler sunan doğaya ışığı ile renk katan güneşin usulca çekilip de sahneyi devretmeye hazırlandığı saatlerde, 5 Zaman Kadın adlı "sanatsal çalışmama" ek olarak, 5 Zaman Kadın Bağda adlı "sanatsal çalışmam" için çaktırmadan, aralıklarla çekiyorum modelimin fotoğraflarını. Çaktırdığım andakileri de bir başka güzel elbette... İkimiz de duygularını poz edip de fotoğrafa yansıtmayı beceremeyen modelleriz sonuçta.

Görüş alanımdaki bir kaç masa ötede ise sonradan gelen 5 kişilik bir gurup var.  Mekanı bilen bir çiftle  misafirleri. Muhtemeldir ki bizle aynı saatte gelmeyip de güneşi kaçıran insanlar ya da bu mevsimin ilerleyen saatlerindeki serini bilenler ve ondan kaçınanlar kapalı bölümü tercih ediyorlar. Oysa güneş çekilip de serinleyince hava, içinde bulunduğumuz Ekim ayının sonlarında, ince bir  kazak ve hırka yetiyor ay ışığının tadını çıkarmaya... Tam karşımıza, Kuşçuburun'un sırtını dayadığı dağların ardına, ilk ışıklarını atıyor Ay.


Ne yazık ki çaresiz olduğum anlardan birindeyim. Birinci şişe biterken, günü, güneşten devralacağını bildiren ilk ışıklarını dağın ardında hissettirince, dün son dördünde olan ay; gelenin ne olduğunu kestirebiliyoruz doğal olarak.

Ve geceye ışıklarını bırakarak geçen trenler... Uzak sohbetleri gecenin serinliğine katılmış evler... şarabı oluşturan üzümlerin yetiştiği bağlardan evrene yayılmış; bağ bozumlarının her zaman genç ortamında,  sesi duyulamayan ama tene değen sevdaların haykırışları... katılınca dolunaylı geceye, elden başka bir şey gelemiyor.

"Bir şişe Consensus 2014 lütfen" 

"Bir de beğendili Mahzen köfte lütfen"



Çok ama çok güzel baharatlanmış, damak kıpırdatırken şaraba da yol açan, karabiber tadının hissedildiği küçük, yuvarlak köfteler çok da yakışarak katılıyorlar masaya.. Beğendiyse pek âlâ. Her şey yolunda. Ay, gece, müzik, şahane bir şarap, seyrine, renklerine, gözlerine, gülüşüne ve sohbetine doyum olmayan bir kadın, lezzetli bir mekan ve renk ahenk yiyecekler... Daha ne olsun! Hımmmmm bir de tatlı olsun.

"Bir bal kabaklı krem brüle lütfen."

Baymayan, en az şarap gibi dengeli, bal kabağının tadını çok öne çıkarmadan hissettiren, yumuşak bir final için son derece doğru bir seçim. Aferin bize... Şu an düşünüyorum da, hatta belki de pişmanlığını yaşıyorum, bunu da gece bir rüya tadında akıp giderken yaşadığımız heyecana veriyorum; ipeksi lezzeti ile damaklarımızı şenlendiren bal kabaklı krem brülemize eşlikçi olarak tatlı şaraplarından birer kadeh istemeliydik. Kesinlikle istemeliydik. İsteyin.

"İki kahve lütfen."


Kahvelerle final yaptığımız, çok güzel, huzurlu, lezzetli ve seratonin yüklü  5,5 saat geçirdiğimiz güzel gece için, servis ücreti de dahil olmasına rağmen 440TL artı, fazlası ile hak edilmiş bahşiş ödüyoruz. Sonra şu tablonun da olduğu kapalı yemek salonundaki diğer resimlere de bakıp, şömineyi de gözden kaçırmadan, zemindeki camlardan görünen mahzendeki fıçıların fotoğrafını çekip, çıkıştaki butiği dolaşmaya başlıyor, oradaki hanımefendi ile hoş sohbet ediyoruz. Üstelik de 4 şişe şarap alana 2 şişe de hediye ettikleri bir kampanyaları var. Ayrıca kargo ile de istenebiliyor seçilen şaraplar. Aslında mahzeni gezmeyi, farklı şarapları tatmayı planlamış, o yüzden de rezervasyon saatinden 2,5 saat önce gelmiştik bağa. Öyle güzel ve romansı bir akşamdı ki yaşadığımız, hiç gerek görmedik mahzen turuna. Hem tekrar gelmek için bir sebebimiz olmalı di mi? Mesela bağ bozumuna..


Unutmadan altını çizmeliyim ki Consensus'lar, Amerikan ve Fransız meşelerinden yapılmış fıçılarda 24 ay olgunlaştırılan, mahzen şarapları kategorisinden özel ve tadılası şaraplar. Ve tek parselde Türkiyenin en büyük-organik bağcılığın yapıldığı- bağı da burada.


Getiren şoförümüz ortalarda gözükmeyince, bizi sohbet ettiğimiz butiğin yöneticisi tatlı ve de cabbar hanımefendi bırakıyor istasyona... Yolda sohbet güzel. Kendisi şu an çok hatırlayamıyorum ama Bosna ya da oralardan bir yerlerden gelmiş uzun zaman önce, iş nereli olduğumuz noktasına gelince, kardeşinin de bizim balede balet olduğunu öğreniyoruz. Opera balenin şu anki müdürü, sopranoların en en ennnnnn şahanesi, kimin yakın arkadaşı acaba?

Bir kez daha treni bekleme keyfi... üstelik muhteşem gecenin devamında. İşte geldi. Bu kez daha sakin bir seyir. Ta ki şehire yaklaşana kadar. Sonra doluyor tren. Saat henüz 23 bile değil. Cumhuriyet bayramına hazır, ışıltılı bir şehir ve Alsancak Garı.

Bayıldığımız sokaklarda, hafta sonu keyfinin göğe erdiği keyifli insanların arasından, güzel güzel mekanlardan sokaklara taşan müziklerin, mekanlara giden ya da mekan değiştiren genç adımların tıkırtılarını duyarak varıyoruz otelimize.

Odamızın baktığı  sokak, bazı arabalara özel yerler ayıran karakteri ile pek maceralı. Gizemli arabaların gelip gittiği sokağımız üzerine hikayeler kurup, yarınki planlarımızın kıpırtısıyla, bayramlıklarını yatağına tıkıştırmış çocuk tadında, uykuya doğru yol alıyoruz. Gülüşlerimizin kenarından yastığa sızanlarsa mutluluktan başka bir şey değil.


*İki şişe içecek bir kalabalığınız ya da niyetiniz varsa 150cl'lik şişe, 2 adet 75cl'lik şişenin toplam fiyatına göre 50 TL daha ekonomik ve tercih edilebilir. Bizim başlangıçta iki şişe içeriz diye bir hesabımız yoktu, ama genelde bu tür  akşamlarda kullandığımız zaman dilimine bakınca da bu ihtimal hep var... burada ve bu havada, bu farkı gözetmeksizin, yine de tek 150cl'lik yerine ikinci ve yeni şişeyi açtırmayı tercih ederdik; akşamın sunduğu kesintisiz devrim ve tazelik adına.


Bir Günü Bir Yazıya Sığmayan Şehir-İzmir

21 Aralık 2018 Cuma

İki Zamanda İzmir

Nerede rast geldim, ne zaman aklıma düştü bilmiyorum, düşüverdiğinden itibaren de sürekli internet sitelerine giriyor, hakkındaki değerlendirmeleri okuyor, menüsünü inceliyor, seçimler yapıyor ve her seferinde de orada olma arzum kat kat katmerleniyor. Bunu ennn ennn ennn şahane yol arkadaşımla paylaşıyorum. Karar verildi, onun için de uygun olan tarih saptandı ve istikamet İzmir'in biletleri aylar öncesinden alındı. Bunun ardı ise benim enn sevdiğim süreç. İki yıl önceki İzmir gezisinin tadı hala damaklarımızda, yeninin kıpır kıpır, taptaze heyecanı da bir başka elbette. Bu kez İzmir'in biraz daha dışına taşacağız ve bol miktarda trenleri kullanacağız. Hımmmm trenler... Karargahı yine Alsancak'da kuracağız. Geçen sefer kaldığımız ve çok da sevdiğimiz İbis'le daha semtin ortasında, iki yakasına da daha yakın mesafede bir otel arasındayım. Karşılıklı istişarelerimizi bir süre sürdürürken... daha çok kullanacağımız noktaları da göz önüne alarak ilk tercihimden ve İbis'ten vazgeçiyor ve bir başka otelde karar kılıyorum. Hadi hayırlısı, seçimim inşallah bu kez de mahcup etmez beni.

Bir de bu gezinin odağında yer alan asıl hedefimiz var. Bir restoran bu. Hatta bir restorandan daha fazlası... Şehrin dışında. Mesafe uzak olmasına rağmen ulaşım hem çok keyifli hem de çok kolay. Orada olmanın kıpır kıpır tadı çoktan düştü damaklarımıza. Gidiş günü iyice menzile girince restoran rezervasyonları sorumlumuz gereğini yapıyor. Hımmmm orada bir Cumartesi akşamı!  Çooooooooooookkkkkkkkkkkkk kıpırtılı.





26 Ekim 2018 Cuma


Ay son dördünde, güzel bir gece, yol arkadaşım yine benden önce binecek, o ara telefon; "5 geçe kalkıyor servis." "Tamam kalkınca haber ver sen, ben de evden çıkayım." Gülüşme. Bunlar germe anları benim için. Aslında ben de eskiden öyleydim, kaçıracağız diye korkardım gideceğimiz araç ne ise. Yol heyecanı kıpır kıpır ederdi içimi, diken diken telaşlar sarardı bedenimi, hâlâ da eder ama şimdilerde kaçırma telaşlarından uzağım. O korkuların ne kadar da yersiz olduğunun çok kere tanığı olunca insan duruluyor demek ki. Sağımda ve denizden epey yükselmiş Ayın tadını çıkararak, yol sevinci ile katmerlenmiş bünye sırtında çantası, durağa doğru yürüyor. Işıklardan karşıya geçtim mi servisin geliş yönünde ve duraktayım. Telefon titriyor, "Biz kalktık beş dakika sonra sizin duraktayız". "Tamam ben de ayakkabılarımı giyip şimdi çıkıyorum evden. Beş dakikaya duraktayım." Kahkaha... ama bir şüphesi de var sanki!

Serviste arkamızdaki koltukta terhis olmuş bedelli bir asker var, bu işten sıyrılmış olmanın tonu kelimelerinde, yanındakine durmaksızın anlatıyor: daha kuvvetli bir eğitim olmalıymış falan yani.... "E abi uzun dönem gitseydin o zaman." Diyesim geliyor da susuyorum. Dersin 20 ay askerlik yapmış, o kadar çok anlatıyor. Aslında bir başkadır da askerlik, hak veriyorum öte yandan. Belki de "Sizinki de askerlik mi be," diyerek kasım kasım kasılan iç sesimin dışa vurumudur bu, kim bilir?!  Havaalanında da durum aynı, ben askerliğimi yaptım havasını atan, sürekli tekmil veren bir sürü adam. Tamam şahanesiniz... eyvallah. Ha bu arada bizim de giden 3 bekleyen bir bedellimiz var ki ben tam da bu yazının şu satırlarını yazarken, onlar terhis hazırlıklarına başlamış olacaklar.

Bu kez gece uçuşu... ne güzel kitaptı ama!. X Reyden önce kutuya koymam gereken ne varsa hepsini sırt çantama koyuyorum. Uzun süredir yöntemim bu. Geçiş ve sonrası işler kolaylaşıyor. Lakin geç çıkınca evden Salih Usta'ya uğrama konusunda tereddüt yaşadığım bir akşam oluyor. Havaalanı  ritüeli eksik bir yol başlangıcı. Oysa havaalanındaki sevimli kızın çalıştığı bistroda masalardan birine oturup böreklere eşlik edecek Amerikanoların kokusunu hissetmiş, anın ön izlemesini pek de lezzetle yapmıştım.

Sırt çantaları bagaja, uçuş kartları, yoğun havaalanı, iki boş yere konuşlanma ve uçağı bekleme...

Sun Express, seviyorum seni. Ve İzmir. İndiğimizde tarih değişiyor. Son treni parmak ucu kaçırıyoruz. O halde Havaş. Efes Oteli önü biz için son durak. Bir taksiye atlıyoruz. Otelimiz Gönül Yazar sokakta. Bu bile nasıl bir lezzet katıyor geziye...

Taksicimizse kibar adam, mesleğine saygınlık katanlardan, bir iki telsiz konuşması ile yardım alıp, şıp diye bırakıyor otelimizin giriş sokağına.

Sevdik valla... güzel otel, elden geçirilmiş bir süre önce, şahane ve modern döşenmiş kesinlikle... mimarı tebrik etmeli, farkına bile varamayacağınız 1+1 aslında oda. Yatağın karşısındaki kocaman aynayla yekpare televizyon ve mutfak araçları seçimi çok başarılı. Bir mutfağınız olduğunun bile farkında olamıyorsunuz aslında... o derece yani. Hımmmmmm yatağın ayak ucunda içine televizyon saklanmış kocaman bir ayna! Ve hoş bir banyo düzeni.


Aslında başından beri farklı bir üslupla yazmayı planlıyorum bu yazıyı, bir tür zaman yolculuğu... iki yıl önce yaptığımız ama bir türlü yazamadığım gezi ile bunu senkronize ederek şimdiki zaman kipinde ve bir yazıda çıkarmayı düşünüyorum. Ne yazık ki aklımda kurduğumu, yazarken bir türlü ahenkli bir doğruya oturtamıyorum. Gördüklerimin hızına ne yazık ki parmaklarım yetişemiyor. Allahtan inatçı bir azim var bünyemde ki her seferinde vazgeçişime galip geliyor.


25 Haziran 2016 

Şahane bir Cumartesi sabahı, kahvaltı yok çünkü sabah kahvaltısı ile öğleni birleştirecek bir planımız var... bir de not alınmış mekan elbette. Yol arkadaşım için anlamı büyük Efes'in önünde iniyoruz Havaş'tan; pırıl pırıl bir İzmir günü. İbis'in aksi yöne yürümeye başlıyoruz. Kordon henüz sakin, deniz de öyle... enfes körfez manzarası eşliğinde bazen hızlanarak, çoğu zaman sallana sallana Kemeraltına doğru yürüyoruz. İstikamet Cimbomlu.


"İki söğüş lütfen."

Hazırlanışını izlemek eğlenceli. Kaçınılmaz soru geliyor hemen, fanatizm denen bir şey var ve abi sonuçta ticaret yapıyor; bu bilinçle spor çerçevesinde bir centilmenlik sunmalı ki başka takım fanatikleri uzak durmasınlar mekandan.

"Siz hangi takımı tutuyorsunuz?"

En Alkara yol arkadaşım "Gençlerbirliği," deyince bir duraksama oluyor haliyle... genelde beklenen üç büyüklerden biri elbette. Bütün takımlar kardeştir bağlamında centilmence sözler ediyor; bir yandan makine ritmi bir düzenle söğüşleri hazırlarken usta.


İki kola ile götürüyoruz söğüşleri, Kemeraltının güzelliğine teşne masalardan birinde, lavaş fazla geliyor bize. Malzemelerin tadını daha çok hissetmek için daha az lavaş yeterli kanımızca. Kemeraltının şirin dükkanlarına gire çıka yürüyoruz  otele doğru. Seviyoruz kendisini, üstelik bir İbis klasiği olarak gara çok yakın. Odamızdan görüyoruz Alsancak Garını. Aynı zamanda bir yatak üreticisi olan otelin yatağına ise bayılıyoruz. Duş, biraz dinlenme derken atıyoruz kendimizi sokaklara.


27 Ekim 2018 Cumartesi

Planlanmış bir kahvaltı noktasına gidiyoruz şimdi. Güne hazırlanan sokaklarda yürümek hoş. Seçtiğimiz nokta ise bize çok yakın. Bir İzmir klasiğinin peşindeyiz. Güneşli sokaklarda yürürken aklımızı çelmeye çalışan küçük, ilginç ve sevimli mekanlarla da karşılaşıyoruz elbette. Tiflis'deki KGB'yi anımsatan Sovyet efektli, ürün ifadeleri ile komünizm çağrıştıran kafe ilginç yaratımı ile fazlası ile tahrik etse de klasik bir ritüeli hayata geçirmenin tadını yine de alt edemiyor. Muhteşem bir çıtırlığın kokusuna tutsağıyız otelden çıktığımızdan beri. O kokunun çekim alanında sürükleniyoruz şu an. Ve Tarihi Alsancak Gevrek Fırını. Ona doğru yürürken önünden geçtiğimiz küçücük bahçesi ile şirin mi şirin kafe de çelmiyor değil aklımızı. Lakin fırının önü de kalabalıklaşıyor birden.


Çaprazında bir kafeterya var ki hoş, dışarıya atılmış alçak masalar ve tabureler davetkar, lakin benim aklım protestocu, aslında gerçeği* kavramayan bir reddedişle düşünüyorum o an. Burada bu fırın varken ve işi Kumru ve Gevrekken sen ne iş abi, tavrındayım. Sıraya giriyorum. Yeni çıkmış bir tepsi Kumruda gözüm. Bir an öncenin etkisi veya kalmazsa endişesi yüklenmiş çocukça bir telaşla diğer insanları bekliyorum. Sıra bana gelince iki tane kapıyor ve rahata eriyorum. Sonra o -aslında şık- kafeteryaya burun büküp, protesto yüklü ve kayırmacılık içeren bir bakışla ilerideki esnaf çay ocağına doğru yürüyoruz. Küçük, şirin kafenin bahçesi de olabilirdi aslında ama esnaf işi bir ambiyansı da hak ediyor Kumrular.


Çeşit çeşit dükkanlardan oluşan tam bir esnaf mıntıkasındaki köşe başı esnaf çay ocağının kaldırıma koyulmuş dış masalarından birine oturuyoruz. Muhteşem bir güneş pırıl pırıl ısıtıyor. İçine ne bulunursa koyulan süslü kumrulardan değil bunlar, bir klasik; incecik bir domates dilimi ve üzerinde erimiş İzmir Tulumu. Misss gibi... sıcacık ve çıtır çıtır.

"İki çay lütfen." 

Şahane bir lezzet ve güne keyif yüklü bir başlangıç.  İkinci için araftayım. Çayla muhteşem bir lezzet yaşattılar ve her ne kadar açlık eksilmiş olsa da az önce yaşadığım keyif ısrarcı. Yaşamın mutluluk bu kadar basittir dedirten anlarından biri.  Ruhum dünden razı. Bir koşu gidiyorum tekrar fırına, nedenim açlık değil, muhteşem bir yaşamak anının tekrarı.

"İki çay daha lütfen."


Kendimize rahatlıkla Alsancaklıyız diyebiliriz. Bu ruhla iniyoruz sahile. Denizin dibindeki korkulukların üzerine oturuyor, denizin tadıyla Karşıyaka'ya göz atarken, güzel gülen gözlerin sahibi kadını çekiyorum çok da ona çaktırmamaya çalışarak. Efes Otel'i anlamlı. Çok da sevimli bir anlam bu. Belki de bu şehirle bu kadar kuvvetli kan bağının sebebi.  Neden bu kadar özel ise efsane bir şarabı içerken belki! Bu kez kıyıda demirli, bir yandan müze görevi görürken diğer yandan da denizcilik öğrencilerine eğitim veren Zübeyde Hanım vapuru iskelesinde yok. Buna kızıyoruz elbette. Daha sonra öğreniyorum ki kendisi bu kez Millet Kıraathanesi olarak hizmetine devam edecekmiş aynı yerde.


Şemsiyelerin altında kalabalık bir turist kafilesi, muhtemelen Koreli ya da o coğrafyadan başka bir ülkenin çekik gözlüleri... Bol bol fotoğraf çekmenin yanı sıra kulakları rehberlerde. Sormaktan asla çekinmiyorlar, fonetikleri karınca çalışkanlığında öte yandan. Kordonun üst caddesinde ki aslında Kordonun da dahil olduğu, bir romanın bir köşesine sıkıştırılsa pek de kuvvetli bir hikaye sunacak bir anım var. Karakterleri bir avantür filmin baş köşesine rahatlıkla oturtulabilir üstelik. Kaçıncı kez dinliyor ennnnnnn şahane yol arkadaşım acaba?

Gözleri o anın dışında, başka başka hikayelere saplı balıkçı etkiliyor beni... uzaklara bakışlarda derin hikayeler gizlidir bilirim. Rahatsız etmek, gittiği yerden döndürmek, yakaladığım -cinsiyetsiz- duyguyu bozmak istemeyen, deklanşörün tıkından bile çekinen bir ürkeklikle çekiyorum fotoğrafını. Üstelik anı bozacağından emin olduğum için izinsizce...




 25 Haziran 2016 Cumartesi

İzmir'e gelince Asansöre uğramadan, oradan İzmir solumadan dönmek olmaz... olmamalı. Oysa ne anılar biriktirdiğim İzmir'de bir kez bile gitmemişim bugüne kadar. Belki de alın yazımın güzel yazılmış olmasıdır bunun sebebi kim bilir? Sevdiğim bir sözü evirirsem, bekler her an güzel bir kadını.

Bir taksiye atlıyoruz.

"Asansör'e lütfen."

Dario Moreno sokağının tam önünden geçerken uyarıyorum taksiciyi... ben asansör deyince o direk oraya yönlendi sanırım, arkadan dolaşıp üstte bırakacaktı. Kötü bir niyeti yok yani.  O nedenle Moreno'yu da gezmekse söz konusu, öyle tariflenmeli demek ki. Kafeler çağırıyor. Önce asansör ama, nasılsa dönüşü de buradan yapacağız. Deniz ve Mehtap eşliğinde çıkıyoruz yukarı. Yükseldikçe altımıza muhteşem İzmir manzaraları seriliyor. Yükseldikçe içimdeki muzur da muzurca yükseliyor.


Manzaranın tadı güzel, tepe kafede bir çayla da tadı çıkarılabilir ama üst sokakta da bir tur atıp tekrar asansörle Moreno'ya inip, oradaki kafelerin ve sokakların ve incik boncukçuların tadını çıkarma niyetindeyiz. 


İki genç kızın el emeği ve kendi tasarımlarını sattığı, eski ve şirin bir evin bir bölümünde oluşturulmuş dükkanlarından kolye, Asansör hatırası magnetler alıp, onlarla biraz sohbet edip, aklımızda asılı kalan şu şirin bisikletin fotoğrafını çekip, sokağa girdiğimizde aklımızı çelmeyi başaran mavi sandalyeli kafede bir kahve ve enfes bir limonatanın tadını çıkarıyoruz.


Caddeye kadar yürüyüp bir taksiye atlayıp eski depolardan AVM'ye evrilmiş Konak Pier'in karşısında iniyor, üst geçitten geçip çarşıya giriyoruz. Temel karakterlerin kargalar olduğu sergiyi gezip, çarşının en ucundaki, pek de güzel kafe restoranın dış masalarından birine oturup buz gibi bira ve soda eşliğinde manzaranın, gelip geçen gemilerin tadını çıkarırken, incelediğimiz menülerinden hareketle burada gün batımında başlayan bir akşam yemeğinin de pek keyifli olacağının altını çiziyoruz.




27 Ekim 2018 Cumartesi

İki yıl önce kargaların ilginçliği ile bizi çeken salonda yine bir sergi var. Bu kez ilgimizi çekmiyor ve onu geçiyoruz. Çarşı biraz daha oturmuş ve gelişmiş gibi. Dibe iniyor, bira içtiğimiz yere göz atıyor ama nedense eski havanın kalmadığını hissediyoruz. Geçtiğimiz bir kahve dükkanı için geri dönüyorken boş dükkanlardan birindeki güneşe yatmış keyif yapan kedi dikkatimizi çekiyor. Bir süre onunla oynaşıp poz poz fotolarını çekiyoruz. Kesinlikle havaya giriyor ve bir model edası ile poz poz üstüne poz veriyor. Fotoğrafçı da fotoğrafçı ama. Üstelik kedilerle kolay iletişim kurabilen biri.

Kahve dükkanının önünden sağa dönüp onun sandığımız denize nazır açık alana geçiyor ve kahve için oturuyoruz masalardan birine. Sonra bu alanda farklı işletmeler olduğunu ve oturduğumuzun da kahve dükkanı ile hiç ilgisinin olmadığını fark ediyoruz. Olsun, burası da hoş ve manzara şahane.

"Bir filtre kahve lütfen"

"Bir limonata lütfen." 

"Bir de cheescake lütfen."



Çok nadir anlardan biri ben için, çünkü manuel ayarla uğraşmayı sevmem, aslında sever, çok da isterim ama üşenirim. Bu kez kioskun üzerinden, işlem yapanlara, sanki bir tiyatro sahnesinin diğer köşesinde farklı bir hikayenin altını çiziyormuşçasına  vuran ışık çekince dikkatimi, hayal ettiğimi gerçeğe döndürmek için yapıyorum ayarlarımı.

O ara Beymen'deki bir kadın ceketinin fiyatı üzerine tahminler yapıyoruz. İthal ürünlerden. Tahminlerimizin sonucunu almak için giriyoruz içeri... Soruyoruz...

Rezervasyon saatimiz artık menzilde, bi kaç saat erken gidip biraz dolaşmak ve gün batımının tadını orada çıkarmak istiyoruz. Mekan tamam ama yolun keyfi daha heyecan verici, otele doğru bu kez iç yoldan yürüyoruz.

Akşam için hazırlanıp şu hayatta en sevdiğimiz noktalardan birine, Alsancak Garı'na doğru, sokaklarımızın ve akşamüstü canlılığının tadını çıkararak yürüyoruz. Ruhlarımız heyecanlı ve kıpır kıpır. Günü geceye döndürmenin tadını seviyoruz.

La Mahzen'de Consensus

*Bahsedilen Kafe, kumruların sarıldığı kağıttan da anlaşılacağı gibi Fırınla bağlantılı ya da onların, çünkü sipariş verilen kumrular fırından alınıyormuş sonradan konu ettiğimde olayın farkına varmış yol arkadaşımın bana anlattığı üzere..



İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP