19 Mart 2012 Pazartesi

"ben": Ben Feuerbach'da Işığa Yakalanmış Bir Tavşanım

Salonda yerimi aldığımda bu oyundan elde edeceğim en önemli farkındalığın ne olacağını henüz bilmiyordum.

Oyun üzerine yazdığım yazının altındaki ilk yorumun ilk kelimelerini okuduğumda refleksim bambaşkaydı.

Blog yazmaya başladığım ilk günden itibaren yorumları denetimli yapmamıştım. Her ne yazılırsa yazılsın yorumların yazıyı çoğaltacağını, yazıya ve okuyanlara katkı yapacağını düşündüm hep. Sonuçta yorumların nitelikleri ne olursa olsun hayatın bir yansıması olacaktı. Düşüncem buydu ve bu düşüncemden de asla vazgeçmeyeceğim.

Bugüne kadar yazıların altına çok değerli yorumlar yazıldı. O yazılar sayesinde güzel insanlar tanıdım. Benden daha farklı düşünen hatta yazıdan yola çıkarak, -elbette kendi doğrularıyla bakıp, benim yazarkenki duygularımdan ve ifade ettiğimden tümüyle zıt bir algıyla- bana çakan yorumlarla da karşılaştım. İçeriklerine, -bazen üsluplarına ilk anda canım sıkılsa da, içimde farklı tepkiler verme isteği oluşsa da- farklı bir algıyla bakarak o yönde cevaplar yazdım.

'Işığa yakalanmış tavşan' benzetmesini ilk kez, farklı bir bakışla değerlendirildiğinde öfke ve nefret yaratacak bir eyleme maruz kalmışken özünü fark ettiğim, bir anıyı anlattığım, Acıyı Bal Eylemek başlıklı yazımda kullanmıştım.

'Hayat öğrettiriyor,' devrik yapısına rağmen benim kullanmayı en sevdiğim ifade edişlerimden biridir. İnsana dair ne varsa sorgulamayı seven, karşı olduklarına dahi kendi gerçekleri ve mantıklarıyla bakıp sonuçlar çıkarmaya çalışan, bunların her birinden bir şeyler öğrenen ve bu öğrenmenin sürekliliğine inanan ben; oyun üzerine yazdığım yazının altındaki yorumu da bakış açılarımın birbirleriyle çatışan farklı ruh halleriyle değerlendirdim.

Ona, ilk okuduğum anda tıpkı önüme koyulmuş bir telefon tapesi gibi, yazanın duygusunu hiç gözetmeksizin, en düz haliyle ve bende yarattığı ilk duygu ile baktım. Onu, içeriğinden çok yazımdaki göndermelerim üzerinden ve -yeni tartışma anlayışımızın pek popüler kelimelerinden biriyle söylersem- direk bana çakan bir yorum olarak aldım.

Önce bana çakana çakmak refleksim öne çıktı. Bir iki saniye içinde benlerden biri olaya el koyup reflekse çelmeyi taktı. Yorum bir telefon tapesi duygusuzluğundan sıyrıldı, ete kemiğe büründü. Baktığım her kelime bir bedenin kulağı, saçı, boyu, gözü olmaya başladı. Gözlerim bedenin yüreğine saplandı. Oradaki emeği ve o emeğe yaptığım haksızlığı gördü. Yoruma ilk baktığımda sahibinin farklı biri olduğunu düşünürken... gördüğümde anlamıştım! O anda aklıma gelen ilk eylem bir çiçek alıp yorumun sahibine ulaşmaktı.


Papazın ızgaralı bölmesinde,  göze girmeye çabalayan tüm iyi hallerim anlamını yitirdi. Mesela o günah çıkarma merasiminde; yaşımın kemale erdiği bir günde,   kahvemi içerken işlemlerimi yaptırma imkanım olmasına rağmen  sıraya girdiğim bir bankada, tam da işlem yaptırma sırası bana gelmişken  yaşlı bir teyzenin  gerekçesi ve ricasını başımla onayladığım anda  arkadaki  insanlara haksızlık yaptığımın farkına vardığımı, aslında dönüp onlardan da izin almam, izin vermezlerse de sıramı teyzeye verip en arkaya geçmem gerektiğini öğrendiğimi ve bunu bir daha asla yapmadığımı ...  hayatım boyunca üzerinde adım yazılı bir  kartvizitim olmadığını, hediye olarak getirilmiş  adımın ve  soyadımın yazılı olduğu kimi pirinçten, kimi ağaçtan objeleri masamın üzeri yerine yan raflara ve görülmeyecek yerlere koyduğumu, gerek iş ilişkilerinde gerekse başarı alanlarında ben kelimesini hiç kullanmamış biri olduğumu anlattım.

Yani dedim ki papazın ızgaralı bölmesinde ve  bir günah çıkarma merasimi esnasında: Ben emeğe karşı çok duyarlı bir insanım.  Bireysel başarılarımın tadını  tüm insanlarımın adlarını öne çıkararak yaşarım.  En sevdiğim kelime "biz"dir.

Bütün bunları kendimi işin içinden sıyırmak, oluşmuş alışkanlıklarımdan dolayı suçu algıma, pratik kazanmış davranış biçimlerime yüklemek için yaptım. Yine de tüm savunma çabalarım, doğrularım, güzel adam olma hallerim; değil önünde günah çıkardığım papaza bana bile yetmedi. Yaptığımın kusur olduğu gerçeğini hiç bir şey değiştirmedi. Meselem, kast'ı yazmaya karar verdiğim anda orada olmayı hak eden bir ismi eksik yazmış olmam değildi.

Hayatın boyunca okuduğun kitaplardan, izlediğin oyunlardan çeviri yapmış üç insanın adını say dediklerinde verecek bir cevabım yoktu. Mesele bu duyarsızlıktı, fark etmemişlikti.

Elbette verebileceğim adlar vardı. Ama onlar kitaplarından, yaptıkları başka işlerden, medyadan tanıdığım bir kaç kişiydi. Onların adını referans alarak yazarını tanımadığım bir kitabı değerli kılabiliyordum. Oysa; çoğu zaman bakmadığım, kitapların altına sıkıştırılmış çevirmen adlarından herhangi birini dilimin ucuna bile getiremiyordum. Aklıma kazınmış ve bir başka kitabı almama neden olan bir tek çevirmen adı bile yoktu akıl defterimde.

Üç gündür çok keyifli dakikalar yaşadığım her mekanda bu suçtan sıyrılamıyorum. Kendimi hiç bir duvarın arkasına saklayamıyorum, bütün savunma hatlarım bir bir yıkılıyor. Bütün o yazarları, onların güzel ve yüreklerimize kazınmış cümlelerini çevirmenlerin emeği sayesinde hazinemize kattığımızın farkına bugüne kadar varmamış oluşuma kızıyorum. Üstelik onlar sadece cümleleri çevirip telefon tapesi gibi duygusuzca koymuyorlar önümüze. Onlar, onlarca duyguyu da çeviriyorlar. Duygu ve insan kelimesini yan yana getirdiğinizde işin ne kadar derinlik, birikim, duyarlılık ve enginlik gerektirdiğini anlıyorsunuz.

Yorumdaki - içinde haklı bir serzeniş de barındıran- sorulardan biri  "Yoksa siz Trabzon Devlet Tiyatrosunun sahneye koyduğu oyunu Almanca olarak mı izlediniz?"di...

Refleksimi harekete geçiren kelimeler: "Siz! Siz kimsiniz?" di.

Ben: Sayın Sema Engin- Edinsel tarafından dilimize kazandırılmış, onun duyarlı çevirisiyle tadına vardığım, derin ve lezzetli cümlelerin yer aldığı güzel oyun Ben Feuerbach'ta ışığa yakalanmış, bundan da çok memnun olan, biraz daha büyümüş bir tavşanım.


*Papaz ve günah çıkarma benzetmeleri captaiin'in Kar adlı yazısında kullandığı, çok sevdiğim ve bu yazıda kullanmaktan çok zevk aldığım ifadeleridir.

2 yorum:

  1. Sema Engin-Edinsel20 Mart 2012 13:53

    Merhaba,
    ışığa yakalanmış tavşan…
    Merhaba “benden sana zarar gelmez” demektir yanılmıyorsam.
    Yazınızı okudum, fazla söze gerek yok çok beğendim.
    Sizi saklanamadığınız duvarların arkasından yakalayıp cezanızı kesmek aklımın ucundan dahi geçmedi. ‘Ceza’ sözcüğünü hiç sevmem, ben üretmedim, Feuerbach’ın dediği gibi. Demek o ki, sıyrılın bence sözünü ettiğiniz o garip suç duygusundan.

    Bir de kısaca: Feuerbach kendisini o mükemmel virtüözlüğüyle birlikte, Assisis’li Francesco gibi görmektedir.
    Aziz Francesco (* 1181 Assisi,İtalya/† 1226) biliyorsunuzdur mutlaka, babasının malvarlığını yoldan geçen fakirlere kelimenin tam anlamıyla fırlatıp atarmış. Babası tarafından evlatlıktan reddedilenci de insanlarla olan bağını tamamen kesip, sadece kuşlar ve hayvanlarla konuşurmuş.
    İzlediğiniz sahne aslında Aziz Francesco’ un kuşlara verdiği bir vaazdır. Kanımca reji -belki de Trabzon da sahnelediği için- fazla dikkat çekmek istemediğinden o kısmı müzikle boğmuş.

    Size yaşayacağınız her mekânda keyifli dakikalar dilerim.

    Sema Engin-Edinsel

    YanıtlaSil
  2. Merhaba,

    Teşekkür ederim.

    Ben yakalandım öteki tavşanlar yakalanmasın istedim. Sayımızın çok olduğunu biliyorum. Elbetteki ceza kesmediniz, bunun farkındayım:)) Ama iyi birşey yaptınız... çünkü, yorum duygu da ortaya koyan bir nitelikte olmasa, beni düşündürtmese asla bu durumun farkına varmazdım. Dolayısıyla bir yazı da yazmazdım. Şimdi en azından bu yazıyı okuyan ve henüz işin farkına varamamış bir çok kişiyi de ışığa yakalanmaktan kurtarmış olacağım:)) Üstelik çok zevkle yazdığım bir yazı oldu, ben de çok beğendim:))

    Teşekkürler...

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP