25 Aralık 2019 Çarşamba

Oysaki sadece pide yiyeceğiz sanıyorduk...

Pazar sabahı için anlaşıyoruz; vakit gelince arayıp uyandıracağım ve muhtemeldir ki 10'da da yola çıkacağız. Zaten erken uyanan biriyim! Bir uyanıyorum ki henüz günün iki buçuğuncu saati; bir süre uykuya dönemiyor bilgisayarda oyun, biraz kitap derken saat altı gibi yeniden uyuyorum ama saati de dokuza kuruyorum, öyle anlaştık. Sonrasında bir uyanıyorum ki saat on otuz iki; ya çaldığını duymadım ya da cep telefonu eline zorla tıkıştırılmış ben, saati kuramadım. Telaşlanıyorum, düşündüklerimizin tamamını yapabileceğimiz noktasında, endişeliyim. Bir de mekanın kalabalık olacağı ve yer bulamayacağız gibi bir düşüncem var ki mekan bir süre önce vitrine çıkartıldı üstelik! Çocukluktan miras bir telaş bende, popülerlik saldırısından korkuyorum. Arıyorum enn sevdiğim kadını, uyandırıyorum; planı revize ediyoruz ve arabayla gitmeye karar veriyoruz. Oysa tren artı kasabaya giden halk otobüsleri şeklindeydi hayalimiz; gün batarken de bizim barınakta, denize karşı balık...


Eğlenceli bir yolculuk, sohbetli ve müzikli. Güzergâh zaten zevkli. Eğer erken çıkabilseydik, daha zevkli saklı bir yolu tercih edecektik ki yol arkadaşımın bu fikrimden haberi yok, ama yolu biliyor: Ölü demir yolunun üzerindeki eski istasyonu ve ahşap traversleri görünce ve bayılınca o gün, arabayı boş istasyon binasının yanına park edip kahvenin yanındaki köy bakkalından  soğuk kolaları, köy bakkalı gofretlerini, çikolataları ve krakerleri almış, geçmişini içimize çeke çeke tatlarını çıkarmıştık; hemen istasyonun yanındaki çok hoş ve kadim bahçesinde, çınar ağacının altındaki tahta masada... Salıncaklarında sallanırken "Bir gün bu yolu kullanarak ve tüm eski köy istasyonlarında mola vererek gidelim," de demiştik. Sulu hamurdan pide vaat etmiş, çok da övmüştüm. Üstelik Ercan Nuri Bey, makinistlerin en popüleri, yayımladığı ahşap travers fotoğrafını şıp diye tanımış, sormuştu: Neresi bura? Beni aldığından beri o yoldan gitme fikrinden hiç söz etmiyorum... Ta ki bu yazıya kadar. Aslında iyi de yapıyorum!

Varıyoruz kasabaya. İkinci köprüyü geçip otoparka bırakıyoruz arabayı. Daha önce geldiğimizi, ona bir bakkalı gösterdiğimi, hatta Bakkal Amca ile tanıştırdığımı, sanıyorum. Birlikte gelmediğimiz gibi, hiç bir yerini de gezmemiş bugüne kadar... ama Göğceli'yi* biliyor, görmüş, bir arkadaş cenazesinde. Bir bakıma şanslı, rehberinin en çok geldiği noktalardan birinde ve şaşırıp bayılacağı pek çok an'a ve güzelliğe tanıklık edebilecek. Üstelik güneş saklıda dursa da hava muhteşem.

Bu yazıda şöyle bir enteresanlık var; kurgusu sıralı değil. Zaman sıçramalı bir yazı. Buraya gelmemizin ilk ve ana sebebi pide. Benim için ilk değil ama bu mekân benim için de bir ilk. Bu şaşırtıcı bir durum. Yıllardır gelip gittiğim, yiyip içtiğim, çokça tanıdığım olan bir kasaba olmasına rağmen duymadığım ve bilmediğim bir pideci! Yeriyle ilgili bir tahminim var, enn sevdiğim kadının telefonundan da yardım alıyoruz ve bölgeye varıyoruz. Hatta kahvecinin üst tarafındaki sokağa giriyoruz ama yola koyulmuş küçük tabelaları bile görmüyoruz. Bulamıyor ve soruyoruz; eski çarşıyı gezip, gün nedeniyle kapalı olan tarihi bedestanın dış cephesine hayran kalıp, içeriye de kepenklerin arasından bakıp, Bakkal Amcanın nesilleri tükenmekte olan bakkalına bayıldıktan biraz sonra.


Kahveciden sonraki sokakta değil de bir üstteymiş, ona girsek elimizle koymuş gibi bulacakmışız aslında! Üstelik fotoğraf makinem yerdeki tabelaları görmüş ama ben görememişim. Şimdi küçük sokaktaki mekânın önündeyiz, camında ünlü gurme ile çekilmiş ve büyütülmüş bir fotoğraf var. Küçük, temiz ve sevimli bir dükkân. İki genç adam. "Hanginiz Galip Usta," diye soruyorum, biraz sohbetten sonra... Bir yere kadar gitmiş Galip Usta, bu efendi çocuklar, Aşkın ve Mücahit, ustanın yeğenleri. Öğreniyorum ki yirmi yıldır buradalarmış. Söz ediyorum öte geçedeki, çok da beğendiğimiz, kasabanın en iyisi bildiğimiz pideciden. "Sulu hamurdan yapıyordu," diyorum; çocuklarsa "Bizden başka sulu hamurla yapan yok," diyorlar. Şaşırıyorum fakat bu kasabanın pidesinin adıyla anılmasındaki farkın da sulu hamurundan olduğunu biliyorum, belki de son yıllarda kalmamıştır diye düşünüyorum. "Vedat Milor bahsetmese demek ki varlığınızdan haberdar olmadan bu dünyadan göçecektik," diyorum.

"Bir kapalı kıymalı lütfen."

"Bir de peynirli lütfen."

Usta açık mı? diye soruyor peynirli için ki biz tereddütteyiz, daha doğrusu ben. Çünkü tadım maksatlı olarak ikisinden sonra, beğenirsek  bir üçüncüyü yeriz fikrim var. Ustanın da önerisiyle ve aklımıza da yattığı ve genel tercihimiz de o olduğu için karışık peynirli, açık ve yumurtalıda karar kılıyoruz.



Hava çok güzel, saklı ve küçük sokakta... Dışarıdaki masalardan birine oturuyoruz. Sıralı ve ahşap ayakkabı tamir kulübeleri çok sevimli ki bir tanesinde davul zurna hizmeti bile var. Park etmiş, eski usul iki bisiklet sokağa renk katıyorlar... Aklımızsa semaverde.

Kasabanın ayakkabıları meşhur ki adıyla anılıyorlar. Kendilerine has stilleri var; yumurta topuklular ve biraz da kabadayılar. Enn sevdiğim kadın kendi ayağına göre yaptırma fikrinde, en racon modelini öneriyorum ki onun fikri de o yönde. Dans ayakkabısı olarak kullanacak! Bence onunla sınırlı kalmayacak,  gündeliğe de kullanacak ki işte o zaman bu ayakkabılar, maskulen bir akımın işaret fişeği olacak.

Geliyor pidenin kapalı kıymalısı.

"İki ayran lütfen."


Sanki çıtır çıtır bir börek hamuru, öylesine incecik. "Tüm ezberlerinizi bozacağım," diye gülümsüyor pide. Öylesine kendinden emin ki. Birer parça alıyoruz. Bu kez bayılıyoruz, diyemeyeceğim çünkü anı ve tadı anlatmaya yetmez. Yeni bir milat bu! Tartışmasız. Bugüne dek gördüğümüz en ince pide hamuru. Lezzet inanılmaz, sanki hiç pide yememiş, tadı nedir bilmezmişiz bir hayranlığın tutsağıyız. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum; "İki ayran lütfen," dediğimizde, "kendi ayranınız var mı?" diye sormadık.  Çünkü burada bu sorunun anlamsız olduğu hissine kapıldık.

Vay vay vaayyy... hem de ne vay! Kaşar peyniri ve yöre peyniri harmanlanmış, bir çok yerdeki gibi ikisi birbirinden ayrı şekilde hamurun ayrı iki yerine koyulmamış. Yumurta tam kararında bir rafadanlıkta... tereyağını konuşmaya hiç gerek yok, çünkü burası bir ova. Tarihi, yeniden yazıyoruz!


Salatalarını çok beğeniyorum. Domatesi, hıyarı, biberi sanki bahçeden; dikkatimi çeken bir lezzeti var domatesin. Biber turşularına dokunmuyoruz ki dilimiz damağımız acısıyla uyuşmasın. Bir tarih yazılıyor ve hiç bir nüansını kaçırmaktan yana değiliz. Bitiyoruz pidelere... ve şimdi assolisti çağırma vakti, enn sevdiğim kadın ufak bir tereddüt içinde... bense götüreceğimizden eminim. Kendime güveniyorum. Seslenmiyor, kalkıyor masadan ve içeri geçiyorum. Öyle temiz bir çalışma alanı ki.. ve pırıl pırıl, beyaz tişörtleri ile çocuklar.

"Bir tane de kavurmalı yapar mısın lütfen."

Dönüyorum masaya. Kırmızı tişörtlü genç garson geliyor.

"Yumurta ister misiniz?"

"Elbette, lütfen."


Hiç de sıradan olmayan bir kavurma, tereyağını tekrara gerek yok ve sanat eseri kıvamda bırakılmış rafadan bir yumurta. Önce kavurmalı gurmesi tatsın diye bekliyorum. Üstelik bir pide daha mı noktasında kararsız bir isteksizliği vardı. Gözlerini izliyorum. Uç parçayı alıyor, iki yakasını bir araya getiriyor. Yumurtaya değdiriyor. Gözleri konuşmaya başlıyor. Koku başını döndürüyor. Isırdı... ve gitti... Hiç ses çıkarmıyorum. Gittiği yerden dönsün diye bekliyorum. İşte bu! Gözleri gülümsüyor. Damakların sözcüsü dudakları da. Silip süpürüyoruz ki çoğunu ben yiyorum, oysa ki sona bıraktığımız orta kısmını pay etmek istemiştim!

Elimi yıkayıp döndükten sonra görüyorum ki masada ince belli bardaklar. İçindekilere çay demeye dilim varmıyor ki başka yerlerdekileri çaysa bunlar ne?!


Ödeme için geçiyorum içeriye. Hesap şehirdeki standartlara göre çok uygun. Üstelik diğerlerinin tümünden ayrı, özel ve de gerçek bir sanat eseri yediklerimiz. Tüm bu sözleri sarf ederken çocuklara, bunun Vedat Milor'la ilgili olmadığının altını da "Onun önerdiği, bizi çekerse gittiğimiz her yeri de beğenmiyoruz. Üstelik biz doğduğumuz günden beri, pidenin her çeşidini yedik ve  yiyoruz, dolayısı ile -bize göre- iyi kötü ayrımını da yapabiliyoruz" cümleleriyle çiziyorum.

Aslında fırınların ve mekânların tarzı genellikle buradakine oranla daha kalın hamura yönelik ki bu da kendi arasında farklıklar gösteriyor; kimi kapalı pideyi iki parmak genişliğinde yapıyor kimi neredeyse dört parmak. Tarzlarına göre Çarşamba Pidesi, Terme Pidesi, Bafra Pidesi şeklinde adlandırılan bu yiyecek nüanslarla ayrılıyor birbirinden. Elbette her birini daha güzel yapıp öne çıkan mekanlar var; mesela Bafra Pidesi ise söz konusu olan Turhan Usta'yı bire yazarım. Fakat bir de Çınarlık Pidesi var ki o başka bir şey; belediyeye ait mekânlarda yaşama döndürülmüş bu pide kapalı, incecik ve çıtır hamurlu; içinde kaşar peyniri ve kavurma olan, elbette tereyağlı ve üzeri çörek otlu bir efsane. Özellikle Samsun Atlı Spor Tesislerindeki restoranda, şahane manzara eşliğinde yenilmeli.


Bakkalımızsa kapalı. Bu açık gününde gelmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Enn sevdiğim kadın bayıldı, sol vitrindeki yıllanmış meyve sularını özellikle gösterdim ki onlara da bayıldı. Ya sundurmanın üzerindeki kasayı yuva yapmış kediler?! Üst katı da merak etti, sordu, görecek tez zamanda ve Bakkal Amcaya soracak! Üstelik Bakkal Amca bize çay ısmarlayacak.

Göğceli'ye yürümeden önce Rahtıvan Caminin arka sokağındaki sepetçilere gidiyoruz. Sokak zaten geçmişe ışınlanmışız gibi, satıcı abiler çok tatlı, kendi el emekleri sepetlerin küçüğünden alıyor en sevdiğim kadın. Elbette mavili.  Bu çarşıdaki bazı kepenkler fotoğraflık, o kepenklerin dükkânları da... Bir geçmişe yolculuk alanı burası.

Yürürken Göğceli'ye ekili ve ağaçlı bir bahçenin içindeki ev, elbette çok sevimli kedi, kaçınılmaz freni yaptırıyorlar. Sessizce, uyandırmama gayretli adımlarla yaklaşıyoruz duvarın dibine... Uyumakta olan sevimli kedi şöyle bir açıyor gözlerini ki buna açmak denir mi, bilmiyorum; uykusu çok tatlı belli ki... birini zorla açıyor, uyku öyle ağır basıyor ki  bedensel hiçbir kıpırtı yok. Öyle de tatlı. Güvendi bize, bir zarar vermez bunlar diye düşündü mutlaka ki tekrar gözlerini yumuyor ve uyumaya devam ediyor.


Güzel ve eski evler görerek varıyoruz Göğceli Mezarlığına. Karşısında, yüksek betonlarının üzerindeki tel örgüleri, yüksek nöbetçi kulübeleri, miğferleriyle nöbetçiler, dışarıdaki turnike, ıssızlık, boş ziyaretçi bankları ve projektörleriyle bir Nazi kampını anımsatan ve dilime vurarak ifademe şekil veren Cezaevi. Giriyoruz mezarlığa ki hemfikir olduğumuz bir nokta var, bu mezarlığın güzelliği. En sevdiğim kadın bir doktor arkadaşını, ben de uzun yıllar mağaza komşuluğu yaptığımız bir ailenin, en yakın arkadaşlarımdan birinin mezarlarını ziyaret edeceğiz. O ara gerçekten çok özenle düzenlenmiş, çok sayıda ve aynı soyadlı mezarın olduğu alanda duruyoruz. Belli ki soylu bir ailenin aile mezarlığı. Soyadları da bunu çağrıştırıyor zaten. Ercan'la tanışıyoruz. İlginç bir karakter, annesi de bu aileden... teslim alıyor bizi, çiçek çiçek, ağaç ağaç anlatmaktan geri kalmadığı gibi yatanların her birinden tek tek, kariyerleri ile birlikte, kim kimin nesi şeklinde anlatıyor. Soyad zaten çarpıcı, meslekler ise hakikaten şaşırtıcı. Hiç evlenmemiş bir anne kuzusu kendisi. Yaş 55 ama göstermiyor. Yalnızlık dilinde ki yakalamışken bizi, bırakmıyor.

Kurtulamıyoruz Ercan'dan, burayı nasıl bu hale getirdiğini anlatıyor, uzun uzun. Sonunda, artık yeter noktasında, onu kırmamak için sonuna vardığımız sabrımızın yeter yahu dediği anda  mezarları ziyaret edeceğimiz için izin istiyoruz. Yine de kurtulamıyoruz ve bizzat o mezarlara da götürüyor ki onun da tanıdıkları. Doktoru iyiliklerle övüyor. Göğceli Camisini de anlatıyor, o camiyi uzun yıllar önce hayata döndürenin ben olduğumu bilmeden. Ama artık bu özel cami hakkında çok şey biliyor.

Mezarlıktan çıkınca  başka bir yol öneriyorum; güzel evlerin, bağların bahçelerin olduğu... Mahallenin BİM'ine giriyorum, öncesinde sen gözünü kapat ve bekle diyorum. Yeni tanıştığım, ebatları ezber bozan ve bayıldığım, yeni ürün, ince uzun gofretlerden almak için. Çıktığımda uzatıyorum, bakmamasını tekrar ederek. Bayıldı bile. Üstelik az sonra neredeyse bir golün asistini yapacaktı. Asist başarılıydı ama, santrfor golü yapamadı. Çocuklarla sohbetse çok tatlı. Ya çıkmaz olduğunu bilmediğimiz sokaktaki koca bahçeli ilçenin ileri geleni! Harika bir alan, ve harika bir ev. Saklı!



Yaklaşınca ırmağın kenarına kahve için eskiden bildiğim, kızarmış dondurma bile yapan pastaneyi öneriyorum ama ya bulamıyoruz ya da kapandı veya taşındı, diye düşünüyorum. Beyya geçeden, ötça geçeye yürüyoruz; eskiden taşıtların da girdiği ama çok eskisinde aynı kısmın kayıklarla geçilebildiği noktadaki tarihi köprüde. Artık düzen bozulmuş. Gidenlerle gelenler karışık nizam, oysa taşıtların geçtiği yıllarında, gidenler ve dönenler kendilerinin solundaki kaldırımı kullanırlar, dolayısı ile kimse kimsenin önünü kesmez, yol verme karmaşası yaşanmaz ve  adet olmuş bu güzel akış göze de çok hoş gelirdi.

Köprünün ötça geçesindeki Emirgan Parkında içeceğiz, kahvelerimizi. Yeşilırmağın kenarında,  ağaçlık ve güzel parkın içindeki güzel kafede, Boğaziçi mimarili üçüncü köprüye bakarak...

"İki orta şekerli kahve lütfen."

Hoş bir sunum. Akşamın en güzel saatleri, üstelik muhteşem bir hava. Parkın sevimli yolunun üzerine bir çocuk, boylu boyunca uzanıyor. Çocuklardan birinin annesi cep telefonunun kamerasını hazır ediyor ve bekliyor. Kayıt başlıyor. Farklı yaşlarda patenleriyle üç çocuk bizim önümüzden sırayla start alıyor. Gittikçe hızlanıyorlar ve hooop çocuğun üzerinden sıçrayarak geçiyorlar. O an, çocukken yazılarını bayılarak okuduğum Çetin Altan'ı sohbetimize katıyorum. Onun kuaförleri olan, köy kahvelerinde kadınlı erkekli oturulan ve mutlaka keman ya da piyano çalınan Türkiye tasavvurundan söz ediyorum! Kahvelerimiz çok güzel. Küçük şekerlemeler ve lokumların olduğu minik çanağımı boşaltmışım çoktan. Hayatın güzel anlarından biri. Emirgan çok güzel. Yeşillikler üzerindeki top arabası, az ötemizdeki ağaç, köprünün bir bölümü, havadaki hafif pus ve  kandilleri yanan uzaktaki Rahtıvan cami. Muhteşem bir kare. Fotoğrafa hapsediyorum. Kaçırılacak gibi değil!


Köprünün üzerinden akşamın sunduğu güzellikleri izliyoruz. O ara ışıkları yanıyor köprünün. İki, üç poz çekip makineyi kapattığımda da sönüyor. "Bizim için yaktılar," diyorum tabii ki... sonrasında espriler sıra sıra.


Bu köprü üzerindeki köpeklerin ki mahalle kavgası düzeyindeki kalabalık kavgasını saymazsak, günün en ilginç karşılaşması, köprü demirlerine asılmış kilitlerdi. Büyük ve bitmeyecek aşkların bazıları pas tutmuş kilitleri. Öyle bir sıcaklık kattılar ki günümüze... Üstelik burası Texas namıyla ünlü Çarşamba.

Uzun süre ırmaktaki balıkçılları izliyoruz. Bir de kendini hep saklıda tutan güneşin güne veda ışıklarını. Bu kez sahilden yürüyoruz; enn sevdiğim kadına, ırmak manzaralı bistro, balıkçı tezgahları, kafeler ve balık lokantalarını göstermek için... Hava, günün rengi, Aralık ayında bile dış masalarda oturulabiliyor olması... bir şeyi çağırıyorlar!



Not: Geçe, ötça- öte geçe ve beyya-beri geçe, köprüden evvel hayvanları ve kendilerini kayıklarla karşıdan karşıya geçirdikleri çok eski yıllardan bir ifade ediştir ki aynı zamanda iki geçe insanlarının aralarındaki rekabetin simgesi bir öteleme, küçük görme sıfatıdır. Şu an yayaların kullandığı ilk köprünün Atatürk'ün emriyle başlatıldığı, ve ayrımı ortadan kaldırdığı, barışı sağladığı  da söylenmektedir ki şu anki kullanımı tüm bu ötelemelerden uzak, artık çok da kullanılmayan sempatik bir tariflemedir.


*Göğceli Camisinin İlginç Hikayesi

4 yorum:

  1. Gülüşünü górdúm bu yazıda. Espri patlattığın o ilk andaki gülüşü. Yüzün hep gülsün.

    YanıtlaSil
  2. Gecenin bu saatinde, nerden bilirdim ki Buraneros'un satırları, beni alıp götürecek Galip Usta'nın pide Salonu'na!. oysa karbonhidrattan uzak tutuyordum kendimi :)) nasıl da iştahım kabardı birden...eyvah, eyvah :)) Kimbilir belki bir gün yine yolumuz düşer Çarşamba'ya, /tıpkı Göğceli Camii'de olduğu gibi/ yine Laparagas'ın referansı ile bu defa da 'Galip Usta'yı ziyaret ederiz. Göğceli Cami'yi görmemize vesile olmuştu o çok önemli bilgileri paylaştığın yazın, bunu hiç unutmam. Kadim bloglarımız iyi ki var:) Bu arada; 'geçe, öte geçe, beri geçe' terimleri de ilginçmiş. Ulu Önder Atatürk'ün köprüye atfettiği düşünceler ise ne kadar da asil, ne kadar güzelmiş. Güzel, ahlaklı insanlardan oluşan; barış ve aydınlık bir ülke özlemimiz ne çok.
    Evet, ordan oraya savrulduğum bir yazıydı...okurken ben de zamanda yolculuğa çıktım. Çarşamba ve Göğceli'de yaptığımız o geziyi hatırladım...keyifle okudum. Emeklerine sağlık Buraneros. Sağlıkla, esenlikle, sevdiklerinle gönlünce bir yıl dilerim.

    YanıtlaSil
  3. Bu pidenin karbonhidrat sorunu yaşatmayacağının garantisini veririm; mükemmel bir mayalanma evresi geçirdiği kesin ki siparişle pidenin gelmesi arasındaki süre şaşırtıcı derecede kısa:) Ayrıca altını bir kez daha çizeceğim -incecik- hamuru ile diğer -karbonhidrat deposu- pidelerden ayrılıyor kendisi:)

    Yorumunu okurken bir an çok da uzun olmayan yıllar önceyi, Google'ın henüz kapitalizmin nimetlerini keşfetmediği yılları düşündüm, aramaların ön sıralarında reklam verenlerin değil de önemli yazıların yer aldığı, blog yazarlarının sıklıkla davetler aldığı yılları... Bireylerin kendi gözlemleri ile aktardıklarının hayata ve bizlere yaptığı katkıları; kendi başımdan geçenlerle özetlersem biri bu camidir ki o bir işaret fişeğiymiş aslında, prof'un şehrini ve üniversitesini ve adını yazmamıştım, yazımda araştırmacı blog yazarı izleri de yoktu, bir anlatıydı... ama sonuçta şahane bir imece oluştu ve senin muhteşem ve detaylı yazın ortaya çıktı:) Böyle el ele vererek bir çok blog yazarı neleri gün ışığına çıkardılar aslında. Kendimden bir örnek daha verirsem, o da Savarona: benim çocukken yaşadığım bir geziyi anlattığım yazımdan hareketle çok kıymetli bir hanımefendi, referans da vererek detay bir yazı yazdı Radikal'de, o çok kıymetli hanımefendi ben Kars yazılarımı yazarken, bana gönderdiği birinci ağızdan bilgilerle Kars Şehir Sinemasının tarihini hikayeleştirmeme neden oldu ki konu hakkında bir tek bilgi yoktu internet aleminde...

    Dönersem yine Göğceli'ye, başta orman mühendislerinin forum sayfası olmak üzere pek çok yerde paylaşıldı, tartışıldı... bir akademisyen yerel bir gazetede benim yazımı referans alarak ve blogun adını vererek bir makale yazdı.

    Demem o ki; iyi ki -bazı- blog yazarları var ve iyi ki hiç bir menfaat gözetmeden, kırıntı olacağı düşünülen, bazı okurlar için önem arz etmeyen bilgileri insanlığın kurak toprağına serpiyorlar; diyorum ve çok hoş ve emek verilmiş araştırmacı blog yazarlığına örnek ve konuyla da ilgili yazının linkini, güzel okurlarlar için şuraya bırakıyorum:)

    https://izlerveyansimalar.blogspot.com/2016/11/carsambada-800-yillik-tarihi-gogceli.html

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP