9 Temmuz 2018 Pazartesi

Yoksa Çok mu Sevdik Biz Tbilisi'yi...

Günlerden bir gün, sabahın erkeninde uyanıyorum, o eşsiz titreme ve tadına doyulmaz heyecan çoktan bedenimi sarmış, sevinç paçalarımdan çekiştiriyor ve sürekli aynı şeyi tekrar ediyor: "Biz, Tiflis'e gitmeliyiz!"

Bir şey var; kuvvetli bir aşkın çekim alanında bizi ısrarla tutan garip ama çok da tatlı bir şey bu. Çok daha popüler, çok insanın "Ora varken ora mı?" diye burun bükeceği şehirler geçmiş aklımızdan çok kere... Düşünmemişiz, 'O da bizi sever mi?' diye.

Bir ev buluyorum. Booking.com'dan. Göz göze geldiğimiz anda vuruluyorum. Basit bir kriterimiz var bizim; şehir ve o şehirde yaşanacak hikayemizle uyumlu, baş rol dağılımında sorun yaratmayacak bir paydaş olması. Hissim kuvvetli ve 'kesinlikle' diyor, 'o'. En şahane yol  arkadaşıma linki gönderiyorum.

Bayıldı bile. Kalınacak yer cepte.

En kolay ulaşım otobüsle. Garip ama öyle. Karadenizden uçakla ulaşım aktarmalı; Samsun-İstanbul-Tiflis, Tiflis-İstanbul-Samsun. Aktartmadaki bekleme süreleri uçuş süresinden fazla. Uzun otobüs yolculuklarını özlemişim ayrıca. İlkyazın doğada yarattığı fışkırışın tadını çıkarmalıyız! Üstelik coğrafya Karadeniz!

Batum-Tiflis tren yolculuğu ise bir ukde.



30 Mayıs

İki gündür sağ ayağım, tabanı yere basılamayacak biçimde ağrıyor, acı veren bir ağrı bu; yoldan vazgeç dedirtecek biçimde, kaybedilecek maliyeti  göze aldıracak derecede bir ağrı. Yoğun bir tedavi uyguluyorum ama nafile.

Yolda olmak, isterse 2 saatlik olsun, benim için kargaşadan, akıp giden hayatın çirkin yanlarından kopma, her şeyi unutma ve yolun sunduğu hikayelerin içinde kaybolup harikalar diyarı ile buluşma hali. Öte yandan bir şehri yürümeden gezmek hiç de bize göre bir şey değil. Değişik seçenekler geçiyor kafamdan. Olmadı burada oturacağıma orada oturur, en azından geçmişin ve bugünün oradaki kokusunu hisseder, pencereden akıp geçen zamana bakar, evde, yerel tatlar ve içeceklerle kurulmuş bir masada, en sevdiğim yol arkadaşımı dinler, gülüşünde ve gözlerinde kaybolur, onun heyecan yüklü anlatımıyla şehrin tadını çıkarırım. Planım bu.

Uyandığımda bir şey yok, geçti mi diye düşünüyorum. Bir yandan korku var içimde. Basmaya korkuyorum. Yüzleşiyoruz acıyla. Moral biraz bozulsa da yılmak yok. Birden kışlık outdoor ayakkabıları denemek geliyor aklıma, yapısı sağlam ve ayağı sabitlemeyi beceriyor sonuçta. Deniyorum, biraz acı olsa da basıp yürüyebiliyorum. Seviniyorum. O halde bu ayakkabılar geliyor. Diğer seyahat eşlikçilerim ile birlikte sırt çantamı hazırlıyorum.

Servis saat 15'de. Bir telefon konuşması ve son teyitleşme. O benden önce binecek.

Son kontrollerimi yapıyorum, her şey tamam. Sırt çantamı alıp düşüyorum yola. Yazıhane eve yakın.  Biraz acı hissetsem de sağlıklı yürüyebiliyorum. Servisi bekliyorum. Birazdan en sevdiğim yol arkadaşımla buluşacağız. Üzerine basmadığım sürece bir ağrı yok. "Hahh servis de geldi!" Benle kaç seyahat yapmış sırt çantamı yüklenip biniyorum servise.

O da ne! Yol arkadaşım serviste yok.

"Başka bir servis  mi var?"

"Hayır"

"Üniversiteden bir arkadaşım binecekti."

"Yazıhanedeki kıza işaret ettim, var mı yolcu diye, kimse yok dedi."

"Mümkün değil, en az yarım saat önce gelir o."

"Geri dönemez misiniz?"

"Dönemem, minibüsle Denizevleri'ne gelsin orada beklerim" 

Buluşuyoruz Denizevleri'nde. Görevli kızın hatası, dışarıda bekleyeceğinin altını defalarca çizmesine rağmen unutuvermiş. Belki de yerinden kalkıp da bakmadığı için bindiğini düşünmüş yolcunun ve yan yola girip yazıhanenin önüne gelmeyen, üzerinde şirkete ait bir ibare olmayan midibüsün şoförünün ana yoldan yaptığı işareti cevaplamış muhtemelen kendisi.

Neyse, an itibari ile her şey yolunda. Yola gitmenin o kıpırtılı, diken diken, hep çocuk ama hep çocuk heyecanının, tadına doyulmaz meraklarının, doğan güneşin, batan güneşin, parlak ve kocaman ayı takip etmenin, mola yerlerinin ve defalarca geçilmiş olsa da kasabaların, şehirlerin, girilen küçük garajların, oradaki telaşların  tadını çıkarma zamanı.

Biraz eski olunca insan eskinin güzergahlarını da anıyor elbet. Perşembe'nin, Yalıköy'ün içinden geçen, denizin bazen altınızda bazen yanınızda olan hallerini, güneşin denizin üzerinden batışını, doğuşunu, Giresun'u Rio'ya benzetmeme neden olan adasını arıyor insan. Çevre yolları ne yazık  izin vermiyor o güzel anların, kıvrıla kıvrıla giden yolların, her virajın çıkışının sunduğu sürpriz güzelliklerin tadını çıkarmaya. Belki de bir sürprizi vardır yolun kim bilir, işte bu, işte böyleydi bizim yolumuz da dedirteceği bir yer.

Hava geceye döndükten bir süre sonra yemek için mola veriyor otobüs. Memnunuz yolculuktan. Hostesimiz tatlı bir genç kadın. Gürcü. Otobüs için fazla olduğunu bile düşündürtüyor insana.

Şirin bir yer, öyle çok otobüslü mola yerlerinden değil, yemek tezgahı, fırından çıkmış Karadeniz pideleri çağırıyor. Bi bakalım o halde: Tek kalmış güveç 'ben, ben' diyor. Gözüm onda. Cacık göz alıcı. Hımmmm pilav şehriyeli. Küçük pideler fırından, sıcacık. Mutfakta çalışanlar ve yemek verenler kadın. Gürcü olacaklarını düşünüyoruz.

"Şu güveci alalım lütfen."

"Bir de cacık."

"Ve bir pilav lütfen."

Çok az pide ve suları da alıp arka taraftaki açık bölüme geçiyoruz. Deniz dibimizde, ay denizin üstünde. Ve martılar... Hava şahane bir yaz serinliğinde. Mutluyuz. Tadını çıkarıyoruz yiyeceklerin.


"Hımmmmmm âlâ bir güveç."

"Güzel ve serin bir cacık."

"Ve şahane bir eşlikçi olarak pilav."

"Kesinlikle."

Pidelerin kalanlarını martılara atıp, çaylarımızın tadını çıkararak bu güzel ilkyaz akşamını içimize çekiyoruz. Kalkma vakti. Haaa mola yeri Giresun civarında solda, kavşaktan dönüp gelmek gerekiyor eğer gidiş yönündeyseniz. Adı Kerasus. Beklentinizi çok yukarıda tutmayacaksanız, her şeye bir sebep bulan biri değil de koşullara bakıp samimiyetin farkını hisseden, yolu ve yol mekanlarını seven biriyseniz tadını çıkarın.



31 Mayıs

Giresun, Trabzon, Rize, Hopa derken Sarp sınır kapısına varıyoruz. Kapı sakin, bu güzel. Otobüsteki tüm eşyalarımızı alıp iniyoruz. Önce çıkış pullarımız için 15'er TL ödüyoruz.  Suratlarımızı ve kimliklerimizi dikkatlice inceleyen yakışıklı genç polis basıyor damgayı. Nedense en sevdiğim kadının pasaportuna bakınca, Balıkesir' den nereye çıkış yapıldığını merak ediyor. Yunanistan'a cevabı merakını gideriyor. Sanki illa da bir haşarılık, ya da muziplik yapması gereken sevimli bir çocuk. Kesinlikle eğleniyor işini yaparken ve bu yakışıyor film karakteri kılıklı gence.

Üstü dahil her tarafı saclarla çevrili, upuzun bir koridordan yürüyoruz; bilim-kurgu bir film ya da bilgisayar oyunu tadında, gizemli, metalik ve ıssız bir yol. Free-Shop'ları şimdilik es geçiyoruz. Biraz daha yürüdükten sonra açık bir alana çıkıyoruz. Gürcistan'a hoş geldik.  Oradan aydınlık, tuvaletleri hariç, temiz ve ışıltılı bir binaya giriyoruz. Kadın polis çok ciddi. Sovyet terbiyesi almış belli. Sıfır mimikle inceliyor kimlikleri ve bizi. Emin oldu ve bastı damgayı.

Sırt çantalarımızı x-ray'den geçirmek için bekliyoruz şimdi. Bavul taşıyan Gürcü hamallar bizim yandan geçebileceğimizi söylüyorlar. Geçiyoruz. Biraz ilerde aynı tarafa geçmemiz gerekiyor ve x-ray tam karşımızda. Polis Türkçe konuşabilen genç biri. Bu da bizimkine nazire yapar bir yakışıklılıkta. Güleryüzlü.

"Çantaları x-ray'den geçirelim mi?"

Gülümsüyor. Esprili.

"İlaç, içki, ziynet falan var mı?"

"Yok."

"Buradan geçebilirsiniz."

"Teşekkürler." 

Gümrük çıkışındaki geniş alanda diğer yolcularla otobüsü bekliyoruz. Otobüste süresini doldurmuş bir Azeri yolcu varmış, sınır dışı edilen. Onun yüzünden süre uzuyor biraz. O arada Tiflis'e varana kadar ihtiyaç olur diye 10 Dolar bozduruyorum. Para az diye kuru çok önemsemiyorum. Aynı alanda bile kurlar farklı, ayrıca fazla bozdurmanıza gerek yok.

Yeni gün yavaş yavaş ışımaya başlıyor. Doğa muhteşem, Eski Sovyetler Birliği izlerinde gözlerim.  Bizim coğrafyanın tahribi ve betonlaşmasının aksine, son derece bakir ve 'Karadeniz'in yeşili bende' diyen bir coğrafya. Muhteşem manzaralar eşliğinde keyifle yol alıyoruz. Batum'a varınca denizle buluşuyoruz yeniden. Eski Sovyet toplu konutları dökülüyor ama izleyene yaşattığı tat başka. Tek katlı binalar, küçücük dükkanlar, eskilik, sokakları süpüren kadınlar bir zaman yolculuğunun oyuncuları. Öte yanda yeniden kurulan bir şehir var: Bir Las Vegas Junior. Kumarhaneler ışıltılı, yapımları süren otellerin hepsi dünya markası. Tüm inşaatlar tamamlanınca başka, bambaşka bir şehir olacağı kesin. Dünya zenginlerinin yeni kumar ve eğlence merkezi. Bense eskinin izlerindeyim; sayfiyedeki kuvvetli hikayeler anlatan evlerin, demir yolunun, eski köprülerin, kolhozların ve doğanın.

Artık daha çok düzde gidiyoruz. Batum'da şoför değişti ve yenisi epey hızlı. Duble yollarda Amerikan kılıklı ekip arabaları. Bir yerleşelim merkezine, Lanckouiti'ye girdiğimizde duruyoruz. İnecek biri var diye düşünürken arkadaki polis arabasını görüyorum. Radara yakalandık kesin! Bekleme süresi uzayınca iniyoruz aşağı. Hostes koltuğundayken, emniyet kemersiz yakalanmış kameraya. Ekibin tüm çabaları yetersiz kalıyor. 1000 TL karşılığı bir ceza yiyorlar, ikinci kez olduğundan. Şoförün ehliyetini alıyorlar ve uyumaya çekilmiş şoför yeniden direksiyona geçiyor.


Tüm o süreçte bu şirin yerleşimi, Lanckouiti'yi, otobüsten fazla uzaklaşmadan gezmeyi ihmal etmiyoruz. En sevdiğim kadın bir evin bahçesindeki siyah köpekle dostluğu kurdu çoktan. Bi de dikkatimizi çeken borular var; bunlar havada ama yerleşim ve kırsalı boyunca uzayıp gidiyorlar, önce su için olduğunu düşünürken, doğal gaz boruları olduğu kanısına varıyoruz sonunda.


Sevmiştik ekibi ve üzülüyoruz cezaya. Gerçi Ankara'dan Tiflis'e giden otobüsün, indi bindilerle birlikte yaptığı hasılat içinde çok da büyük bir kayıp olmadığı hissini veren bir rahatlık da var kendilerinde.

Kahvaltı için mola vakti; küçük, şirin, biraz derme çatma, inadına sevimli, doğanın içinde bir yer.  İzci kampında sayabiliriz kendimizi. Hımmmmm yemekler güzel, kahvaltılıklar da, bir çorba içsek mi? Tuvaletlerden sorumlu teyze sert ve titiz. Tuvaletler tüm ilkelliğine inat tertemiz. Sonuçta bir köyün kıyısındayız. Demir yolundan kütük yüklü katarlar geçiyor. Sık ve yemyeşil ağaçların arasındaki bir yokuşu, tadını çıkara çıkara tırmanıyorlar. Selam çakmayı ihmal etmiyor makinist. Bir tren delisi için eşsiz bir manzara. Yolunuz açık olsun. Çorbam lezzetli. Güneş şefkatli. Ekip neşeli.


Dağları, sonsuz yeşili, aşağımızda kalan köyleri, düzlükleri, masmavi ve çağıl çağıl ırmakları izleye izleye sabahın ve ikram edilen kahvelerin tadını çıkarıyoruz. Yer yer uyumamıza rağmen gece, en ufak bir yorgunluk hissimiz yok. Oysa ne kadar da endişeliydim, günü ziyan edersek diye.

Düz bir yolda ağaçların ve yeşilin içinde ilerliyoruz, çok küçük bir yerleşime yaklaştığımız belli, ileride sola keskin bir viraj var, ve görüş alanımda ilgimi çeken bir şey. Önüne geldiğimizde bayılıyoruz gördüğümüze; şirin, ama çok şirin, minicik bir yiyecek satan yer,  AVM'lerin içindeki pideciler gibi, hani tasavvur edin diye öyle diyorum, yoksa bu çok kendine özgü, yazıları ve renkleri çok şirin, mini, içine girilemeyen, bağımsız bir dükkan, tezgahın arkasındaki, önlüğü üzerinde, tertemiz abla çok tatlı. "Ahhh bir dursa otobüs!" Geçiyoruz önünden. Lezzetin kokusu buram buram. Ve sonuç itibari ile oluyor kocaman bir ukdemiz daha. Aklımız sende abla. Bir gün mutlaka!

Tiflis artık iyice hissediliyor. Tabelayı ben uyurken geçmişiz ama bölgeyi tanıyorum.  Zestafoni. Şarap Bölgesi. Ve eski başkent Mtshketa. Arabaylaysanız peşin peşin uğrayın bence. Tiflis sizi severse bırakmayabilir! Hem öğlene doğruysa varışınız, ya da daha geç vakit, bir kadeh hoş geldik şarabı içersiniz kim bilir? Arabayı kullanan hariç ama.

Şehire giriş insanı korkuya kaptırıyor, 'Bura mı ya?' benzeri bir duyguyla... ırmağın rengi şaşırtıyor, aldanmayın, alışıyorsunuz sonuçta. Gözlerim etrafta, ah burada inebilseydik keşke, tahmin ettim ki bizim mahalle... otobüs şehrin içinden geçip garajlara varıyor. Önce Old Town'a nasıl ulaşacağımızı öğrenmemiz gerek. Hımmmm hostesimiz var!

"Old Town'a nasıl gidebiliriz?"

"Old Town????!!!"

Biraz anlatmaca.

"Haaa Marjanishvili. Önce Marjanishvili'ye gitmeniz lazım, sonra oradan devam edersiniz."

Bir taksici ile konuşuyor, 15 Lari istiyor, çok diyor, 12'ye iniyor ama onu da kabul etmiyor ve garajların dışında bir taksi bulmamızı öneriyor. Teşekkür edip çıkıyoruz garajlardan.

"Biraz yürüsek mi?"



Tbilisi Loves Us 

Geniş ve bol ağaçlı bulvarda yürüyoruz, karşıya geçmelerde çekingeniz. Öyle yazılarda öyle şeyler vardı ki dersiniz tüm şoförler kasap ve medeniyet bu şehre hiç uğramamış. E sonuçta İstanbul trafiğinde yıllarca karşıya geçmeyi başarmışız. En sevdiğim kadın korumam altında. Vururlarsa önce bana vursunlar.  Sıkıntı çekmeden geçiyoruz karşılara. Güzel ve yeşil bulvarda yürürken, birikmiş insan kalabalığı dikkatimizi çekiyor. Az önce telefona "Tbilisi loves you." cümlesi düştü.  

"Yaşasın, sevdi bizi!"

"Çak."

Televizyon kameraları ve basın ve de halk tıka basa. Soruyoruz nedir bu diye. İki gün önce halk çok geniş katılımlı bir yürüyüş yapmış meğerse, mafya ve onunla iş birliği içinde olduğunu düşündüğü polis teşkilatı hakkında. Bu kez polisler eylemde. Kaldığımız dört gün boyunca bu olayın tüm yansımalarına tanıklık edeceğimizin henüz farkında değiliz ama. Ve demokrasi bilincinin bu şehre nasıl yerleşmiş olduğunun tadına. Şehrin kullanıma açık ağının adı Tbilisi love to you. Bir çok bölgede ulaşım var ve işe çok yarıyor kendisi.



Biraz daha yürüdükten sonra gayet şık ve zarif ve ciddi bir hanımefendiye soruyoruz.

"İngilizce biliyor musunuz?"

"Evet."

 "Marjanishvili'ye nasıl gidebiliriz?"

"Şu otobüsle ya da şu numaralı minibüsle gidebilirsiniz."

"Kart nereden alabiliriz."

"İleride bir metro istasyonu var, oradan alabilirsiniz."

"Teşekkürler."

Özellikle gençlerle İngilizce iletişim kurmak mümkün, Onunla İngilizce konuşurken, birbirinizle Türkçe konuşmanız sonucunda  "Türk müsünüz?" diye Türkçe soran kişilerle karşılaşırsanız şaşırmayın. Kısacası iletişim kolay. Üstelik benim İngilizceyi fluently konuşabilen bir yol arkadaşım var.

"Bir taksiye binelim o halde."

Abi Gürcü. Bir şekilde iletişiyoruz. 10 Lari istiyor, sonuçta 6 Lari'ye anlaşıyoruz. Konuşkan. Kartını veriyor hemen, hani çevreye gitmek isteriz diye. Önerilerde bulunuyor. Bilinç altına reklam faaliyeti çok göstere göstere olsa da sevimli. Tatlı adam. Avradı Azeriymiş, ondan kaynaklı kısmen anlayabiliyormuş Türkçeyi. Bi de sussa. Mahalleye geldik, ve bayıldık Marjanishvili Meydanına. Şimdi bizim caddeyi bulacak abi. Sora sora buluyor. O bölgeye taşıt giremediği için bizi çok yakın bir yerde bırakıyor.

Davit Aghmashenebeli Street. Güzel caddemiz. Barlar Sokağı bir nevi. Pırıl pırıl genç kızlar; İngilizceleri güzel, tam da bizim Çiçek Pasajı ve benzer yer garsonları gibi mekanlara çağırıyorlar. Ama biz önce "evimize" gitmeliyiz. İşte şu pembemsi cepheli binada bizim "evimiz". Güzel olduğunu biliyorduk da canlısı başka oluyor elbet.


Demir kapıdan giriyoruz. Güzellik ve Masaj salonunu olan dairenin camından avluya bakan genç ve de güzel kıza soruyoruz, üst kat olduğunu söylüyor evimizin. Ev sahiplerimiz bizi bekliyor. Tatlı insanlar. Film yönetmeni ve İngilizce öğretmeni bir çift. Son temizlikler yapılıyor. Anahtarları teslim alıyoruz ve içerideyiz.


"Burası çooooooooooooooooooooooookkkkkkkkkkkkkkkkkk güzel yaaa!"

Komşularımız da. Kısa bir yerleşim eyleminin ardından, dışarıdaki masada avlunun tadını çıkararak kahvelerimizi içiyoruz. Sonrasında duş, kısa bir dinlenme ve kendimizi sokağa atma zamanı. Evde a'dan z'ye her şey düşünülmüş; çok iyi elden geçirilmiş ve çok da zevkli döşenmiş. Masanın üzerindeki kırmızı şarap klas. Çalmak isterseniz bir de piyano var. Mesela içimizden biri çaldı. Duvardaki yağlı boya resimler aile fertlerinden, özellikle de hanımefendinin elinden.


Avludan çıkar çıkmaz her biri çağıran şirin kafelerin önüne düşüyoruz. Önce buralarda olduğunu düşündüğümüz Ziraat Bankasını bulup biraz Lari çekmeliyiz. Bu cadde üzerinde olduğunu görmüştüm şehir haritasını incelerken ama otobüs garajlara giderken de başka bir bölgede önünden geçmiştik. Muhtemelen taşındı, belki hala burada ufak da olsa bir ofis vardır umudundayız.


Evden çıktıktan hemen sonra, yeni doğmuş bebek gözlerle etrafı incelerken bir avlunun içinde gelin-damat görmek hoş oluyor. Ama asıl hoş olan fotoğraf tamamlayıcısı unsurlar. Avlunun kemerli girişi ise kaymaklı ekmek kadayıfı. Şemsiyeler zaten rüya gibi. İçerdeki kafe gözümüzden kaçmıyor tabii ki. Belki bir akşam biralarının tadına bakarız. Tbilisi ilerleyen zamanda iyice anlayacağımız üzere sürprizleri bitmeyen bir şehir. Mesela ev sahibemizin bile bilmediği, muhteşem bir mekanda yemek yiyip şarap içtik bir öğleden sonra desem, bu, sürprizli şehir iddiamın altını çizmiş olur di mi?


Lüks bir otelin kapısındaki şık üniformalı gence soruyoruz. İngilizce.

" Ziraat Bankası nerede?"

Konuşma İngilizce devam ederken yukarıda bir yerde bahsettiğim olayı yaşıyoruz ve Türkçe devam ediyor konuşma. Bir tarif veriyor ama orada yok banka, emin oluyoruz ki benim gördüğüm yere taşınmış. Boş veriyoruz para çekmeyi. Ahhh şu koca bina. Muhteşem bir dış cephe. Helal olsun yapana.


Cadde ağaçlık, binalar hoş, havamız güzel. Tbilisi'yle iyice kaynaştık. Mutluluğumuz katmerleniyor. Baka dura meydana varıyoruz, enteresan, hiç terlemedik. İstasyonun olduğu binayı tahmin ediyorum. Yine de soralım ama. Bingo! Önce minik miktarlarda dolar ve euro bozduruyoruz; ben küçük bir yere, yol arkadaşım euro bozamadığı için banka nizamındaki bir döviz bürosuna.. hem kur iyi hem de kurumsal kalitesi yüksek bir yer. Hemen Marjanishvili Meydanında ve metro istasyonunun olduğu binanın yanında. Metro, otobüs ve teleferikte geçerli  kartlarımızı da ikişer Lari karşılığında alıp beşer Lari de yükletiyoruz. Tam anlamıyla Tiflisli olduk şimdi.


Biraz meydanda oturup etrafı izliyor, terası olan mekanlardan birine oturup bir şeyler atıştırsak mı diye düşünüyoruz. Bundan vazgeçip geldiğimiz yolu geri dönüyoruz. Eve yaklaşınca soldaki caddeye sapıyoruz. Binaların tarihsel skalası epey geniş. Binlerle ifade edilen yıllar öncesine dayanan binalar bile var. Mahallemizin Spar'ıyla tanışıyoruz bu arada. İki tane armutlu gazoz ve üzeri şekerli pastayı kapıyoruz ve karşısındaki parka konuşlanıyoruz. Tam karşımızdaki küçücük bakkalaysa bayılıyoruz. Keşke oradan alsaydık. Köşedeki yerel marketi de yazdık aklımıza.


Gazozlar nedense fazla tatlı geliyor bu kez bana. Bitiremiyorum. Parktan yukarı doğru yürümeye devam ediyoruz ve sola giden caddeye baktığımızdaki büyük bina dikkatimizi çekiyor.

"Fabrika olmalı burası."

"Kesinlikle Fabrika"

Neredeyse her Tiflis  yazısında mutlak görülmesi gereken yer olarak önerilen mekan. Dışarıdan pek etkilemiyor da avlusuna yönelince tamam dedirtiyor.


Eski bir fabrika'yı kocaman bir hostel yapmışlar. Avlusunda canlı müzik çalınan güzel mekanlar var. Yaz akşamları tadı çıkarılası bir yer. Düz bir bina demeyin ve kesinlikle akşam saatlerinde binanın içine girin, kocaman lobisi, mutfağı ve yemek bölümünü gezin. Cıvıl cıvıl öğrenci kaynıyor, hatta imreniyor insan.


Dışarıda biraz oturuyoruz. Mekanlar inceleme altında. Burada mı takılsak bu akşam? İki mekanı gözümüze kestirdik yalnız dışarıdaki masalar dolu. Fıçı üstü iki masa ve yüksek sandalyeler var, uzun süreli bir oturma için uygun bulmuyoruz. Hımmm şu mekan da güzel. Oturuyoruz. Menü ve biraların 33'lük oluşu cazip gelmiyor. Bu kez bizim caddedeki mekanlar için ona doğru yürüyoruz. Düğün fotoğrafı çekilen avludaki mekan ilgimizi çekmişti lakin dolu. Sonuçta isli Gürcü sosisleri, füme et ve bira alıp evde masa kurmaya karar veriyoruz. Şimdi alışveriş için üst caddeye. Mahallemizin marketinden alışveriş yapalım ama. Giriyoruz. Şarküteri reyonuna bayılıyoruz lakin iletişim zor. Ürünlerle ilgili bilgi alışverişini sağlayamıyoruz. O halde Spar'a... hem mezeler de vardı onda.

Eleman İngilizce konuşabiliyor. Aynı ürünlerden var burada da... yerel lezzetler yani. Bir kaç meze, iki farklı sosisten yeter miktar, iki kişilik füme et, ekmek, kabuklarıyla haşlanmış dereotlu ve baharatlı baby patatesler, 2,5lt Kozel, 2 şişe de 50'lik Gürcü birası kapıyoruz. Biralar sudan ucuz, diğer içkiler de... Mesela 2,5 lt Kozel, 7,5 Lari. Kur 1TL 0,56 Lari an itibariyle.


Sosisler hafifçe tavaya değerken, masayı hazırlıyoruz. Hımmmmm füme et... bir tadalım bakalım. Lezzetli.. Kozel aşığıyız zaten. Ama Gürcü biraları başrolü alıyorlar. İs tadı, kuvvetli biralar, aromalar, sohbetin dibi, yolun hafızaya yer etmiş tadı, avludan gelen televizyon sesi, yan daireden avluya düşen müzik, karşı balkondaki yaz sohbeti, uzaktaki Radison'un ve yanındaki binanın ışık gösterisi, karşı tepedeki, ışık saçan dev uzaylı(!), kolektif bir uyumla muhteşem bir senfoni sunuyorlar bize.

"O halde şerefine."


Devam edecek....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP