5 Ekim 2018 Cuma

Rustavelli Avenue, Cafe Linville ve Bir Derin Ukde

 Öncesi

"Bugün, dün bir anda biraz da esprisine kurduğumuz sonra da benimsediğimiz iki aşamalı planımızı gerçeğe dönüştürme günü. İçimiz kıpır kıpır. Önce Marjanishvili'den metroya binip Rustaveli Avenue'nun başlangıç noktasındaki Rustaveli Durağına gideceğiz. İkisi, belki de daha üst segmentte ve daha popüler, daha çok övülen ve önerilen, biri ise  yaşamla bağı daha kuvvetli olanların hemen ve sıcak bir ilişki kurabilecekleri duygusu yaratan, daha sakin, daha romantik, daha baş başa bir gün ve tadına doyulmaz bir öğleden sonra vadeden, bunu hissettiren üç kıymetli restorandan birinde bir öğle yemeği eşliğinde şarap içmek; diğeri ise Gabriadze Theatre'da akşam seansında bir oyun izleyip, belki Cafe Gabriadze'de, belki de onun bir kaç  adım ötesindeki piyanonun yanı başı bir mekanda akşam yemeğini bir  parodi tadına getirip, belki de bir kaç farklı noktada -kadeh- şaraplar eşliğinde "gurmece" takılıp, oyun ve tadılan şaraplar üzerine "entelce" konuşmak. 

Ve bu iki sürecin önü, arası ve arkasını da seçilen bir müze ve günün sunacakları ile doldurmak.

Gözüme kestirdiğim ise Konstantin Simanov'un en beğendiğim romanlar kategorisindeki yeri daim, iki ana karakterin yanı sıra farklı insan hikayeleri ile muhteşem savaş tasvirleri yaptığı, okuyana o anları gerçekmişçesine yaşattığı savaş destanı Yaşayanlar ve Ölüler'den ilhamla Stalingrad" 




2 Haziran Cumartesi


Erken uyanıyorum, Mtatsminda Dağının, Uzaylının ve dönme dolabın üzerindeki bulutlar, henüz görünmeyen güneş, geceden kalan serin, günün rengi konusunda uyarı veriyorlar... avlumuz ve daireler henüz uykuda... salondaki kanepeye uzanıp yeni tanıdığım yazarın fena halde akıcı, bir film görselliği ile aklıma nakşettiği kitabını elime alıyorum, muhteşem dünün tadı damağımda, bugünse bir mutlu yürek çarpıntısı, şahane bir heyecan. Yüreğime ve bedenime geceden sinmiş sıcaklığa ise bayılıyorum. Muzır bir gülümseme göz kırpıyor nedense.

Avluya bakarak kahvelerimizi bitiriyoruz.

Yağmurluklar sırt çantasına atılıyor ve henüz sabah mahmurluğundaki avlumuzdan usulca Davit Aghmashenebeli'ye çıkıyoruz. Gecenin yorgunluğundan çıkamamış mekanların önünden yürürken vitrinindeki sıcaklıkla çağıran, beni çoktan ele geçirmiş, mahallemizin küçük çörekçi- börekçi-  pastacısına dalıyoruz. Her şey 1-1,5 Lari civarında. Yemek planı olmasa dükkanı kaldırmamak elde değil. Haçapurinin peyniri hamuruna yedirilmiş türünün  benzeri bir ürün alıyorum. Ne güzel gülen bir satıcı; yine genç bir kadın. Ağaçlıklarla güzelleşmiş caddemizin orta çağdaki halleri korunarak yenilenmiş, pastele yakın renkleri doğru seçilmiş, önlerindeki sıra sıra ağaçlarla uyumlu binalarının arasında, elimdekinin tadını çıkara çıkara İstasyona doğru yürüyoruz.

Marjanishvili'ye yaklaşıyoruz ki bize doğru şakacı bir çocuk afacanlığıyla  hamle yapan Beyefendiyi görüyorum. En Sevdiğim Kadın fark etmedi. Hamle de ona doğru zaten; İsrailli dostlarımız... Kısa bir sohbet, bir kaç espri, gülen yüzler ve farklı yönlere doğru yeniden hareket. Hâlâ gülüyoruz. Tatlı Adam. Zarif, her daim sıcak ifadesi bizimki işte! diyen, şefkatli gülüşün sahibi Bilge Kadın. İlginç ve sevimli bir uyum, seviyoruz kendilerini. Güneş meydanı parlatıyor. İstasyonun içinde olduğu bina zaten şahane


Metroyu çok merak ediyordum. Yılların ötesinden ne hikayeler anlatacaktı bana? Sovyet izleri arıyordum. Aslında tanesi 2 Lari olan toplu taşım kartlarımızı aldığımız gün, yürüyen merdivenin dişlileri ve halatları bazı ip uçları veriyordu.

Yürüyen merdivenlerin başındaki abla; mimiksiz yüzündeki sert hava, hacimli bedeni, çalı süpürgesi siyah saçları, net ve kısa konuşmasındaki sertlik ile hikayenin muhteşem  figürü. Sovyetler Birliğinin 4. projesi olan Tiflis Metro'sunun yürüyen merdivenlerinin dikliği ve ucunun görünmezliği meçhule giden yolcu tadı veriyor. Belki de soğuk savaş döneminin nükleer tehdididir bu derinliğin sebebi, kim bilir? Sanki iş kaybı olmasın diye planlanmış makine düzeni bir mantığın vardiya değişimlerindeki senkronizasyonu sağlaması için düşünüldüğü hissi veren bir hızla iniyor ve çıkıyor merdivenler. Alışkın olmayan için ve dikliği göz önüne alınca -en azından alışana kadar- tutunmadan ayakta durmak zor. Sıkı durun! Ama dipten gelen ve  boyut değiştiriyormuşuz duygusu veren nemli serinlik heyecan verici. Metronun her yerine sinmiş Sovyet izlerineyse bayılıyorum.


Birinci gelen bizim hattımız değil. Acelesi varmış bir hızla gelip, yine aceleyle kalkması arasındaki kapıların açılıp kapanma süresine dikkat! Bir anda boşalan durağın ardından gelense bizimki, aman kuyruğu kaptırmayalım! 0,5 Lari ücret ve aynı parayla 1,5 saat içinde istediğiniz kadar binebiliyorsunuz toplu taşım araçlarına.

Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuğun ardından vardığımız Rustaveli İstasyonunun aynı diklikteki merdivenlerini çıktıktan sonra bir banka oturup çevre tayini yapıyoruz; sakin, serin, güneşsiz ama güzel bir Cumartesi. Bulunduğumuz yer Rustaveli Caddesinin Özgürlük Meydanı yönündeki başlangıç noktası. Bizim bölgemizde konaklayan biri için muhteşem bir şey bu: Şehrin en önemli noktalarını gezen bir ring yapıp eve ulaşmak mümkün. Üstelik kolaylıkla çözülebilen bir şehir yürüyerek gezince Tiflis. Oturduğumuz yerden gördüğümüz pek çok uzak- yakın yeri kolaylıkla anlamlandırabiliyoruz. Bugün itibari ile yolda çevirip biri adres sorsa kolaylıkla tarif edebiliriz.


Bugünle geçmişin kaynaştığı, bugünün geçmişi rahatsız etmediği bu uyumlu caddenin daha önce görmediğimiz bölümündeyiz şimdi. Muhteşem binaları var. Önünde güzel bir havuzu ve fıskiyeleri olan Shota Rustaveli heykeli ve onun tam karşısındaki bina ve onun karşısındaki, bir an eski Alman şehirlerini çağırıyor ki daha sonra tanık olduğumuz ve gördüğümüz pek çok şey, bu ülkenin sanki bir batı ülkesi, ya da ona yakın olduğu hissini veriyor. 

Günün matlığına şahane bir parlaklık sağlayan usulcacık yağmurun altında, kâh küçük şarap, kâh sevimli kahve dükkanlarına, ilginç hostellere, şık giyim mağazalarına bakarak yürüyoruz.

 "Hımmmmm şurası İnstagramdaki Fabrika fotoğrafıma mesaj yazan mekan."

Bir şarap dükkanı, anladığımız kadarıyla iki genç kadının işlettiği. Hani gün için dün ani bir tetiklenmeyle bazı planlar oluşturmamış olsaydık, bugünün tamamını kesinlikle bu cadde üzerinde geçirebilirdik.

1839 Petersburg doğumlu mimar Victor Schröter tarafından projelendirilip 1851 yılında açılan Georgian National Opera Theater'ın binası muhteşem; bir ampul yakıp, bir hevesi harekete geçirip bir hevese eklemliyor hemen kendisini. Yine görkemli bir barok mimarinin üzerinde asılı renkli  afiş dikkatimizi çekiyor uzaktan. 1887'de hayata geçirilmiş Rustaveli Theatre burası. Tam karşısındaki kaldırımdayız ve uzun süre kalıyoruz orada. Yolun kenarındaki banklar, caddenin genel havası ile ne kadar da uyumlu. Görkemli, akustiği muhteşem bir salondaki Rock Festivali, hayal kurduruyor elbette.


Cadde üzerindeki pek çok bina içimdeki çocuğu sürekli didikliyor. Ben ki akan caddeleri, özellikle ortalık çekildikten sonra balkonda oturup izlemeye bayılan bir çocuğum hâlâ, o zaman bu muhteşem, uzun ve düz caddeyi geçmişin izleri sinmiş binalarının birinin balkonundan izlemeliyim kesinlikle. Festivalin tarihi üzerinden bir hayal şekillendiriyoruz keyifle. Bu kez Rustaveli üzerinde bir yerde kalmalıyız sanki. Bu caddede bir günü her anlamda dolu dolu yaşamak için her şey var çünkü.


Eylem alanında bu kez aileler var,  üç gündür eylemin tüm unsurları hem yazılı basında hem de televizyonlarda. Oysaki daha ilk gün, polisleri protesto eden yürüyüş sırasında yılanların başı ezilmeliydi! Üç gündür söz hakkı tanımak, üstelik sürekli alanda doktor bulundurmak, televizyonların ve yazılı basının sürekli takibine izin vermek, dinlenmek için kurulmuş çadırlara göz yummak da neyin nesi ki?!

Bu arada yağmur hızını artırıyor, yağmurluklar görev başına. Hızlı adımlarla alt geçide varıp karşıya geçiyoruz. Sevimli bir yağmur aslında, arada bir gaza bassa da genellikle yağmurun tadını çıkar dostum hızında.  Müze için güzel bir saat ve güzel bir hava. Kişi başı 7 Lariyi kredi kartı ile ödeyip, kafesinden iki de su kapıp dalıyoruz tarihin derinliklerine. O coğrafyada yaşamış tüm medeniyetlerden izler var, güzel düzenlenmiş bu müzede. Hititler ile burada da karşılaşmak heyecan verici.


İlk katta kafa tasları ve hayvan fosilleri ile dolu bir bölüm var. Kafatasçı insanlar olmasak da tarihsel süreçler için izler bırakan alan, bir çok taşı yerli yerine oturtmamıza da olanak sağlıyor. Eğer müzelere ve insanlık gelişimine meraklı biriyseniz epey zamanınızı alabilir Gürcistan Ulusal Müzesi. Sevimli kafesi ve özellikle dış alanı, arasında kaldığı binalar ile birlikte huzur ve sakinlik vadediyor. Şu hayattaki en keyifli kahvelerimizden birini içiyoruz; havanın rengi, ıslaklık ve tarihle yoğrulmuş bu romansal avluda. Yine karşılaşıyoruz İsrailli Çiftle. Müzenin Satış Mağazasında yine yapıyor muzipliğini Abi.

Üst katlardan birinde, bir büyük taş dikkatimizi çekiyor, bir tür tuvalet taşı olabileceği üzerine yoğunlaşıyoruz. Muhtemel ki benzer sahne ile çok kere karşılaşmış, az önce bir sandalyede oturmakta olan zarif hanımefendi bitiveriyor ensemizde. Anlıyoruz ki bir "set üstü ocak" bu. Daha küçüğü ise alt parçası ile yekpare bir biçimde camekanın içinde. Tam anlamı ile bir "piknik tüp" bu da! Tombul gövdesinin alt kısmındaki delikleri ile birlikte tıpkı basım sanki. Tek fark bunun yekpare ve topraktan olması. Gülümsetiyor bizi. Her katta bilgi vermeye hazır, anında omuz dibinizde biten görevli insanların olması ne hoş.


Kıyafetler, takılar, dokumalar olan bölümlerden nispeten hızlı geçiyoruz. Bazı tablolar kesinlikle fren yaptırıp önlerinde bırakarak, uzun uzun düşündürtmeyi ve küçük ip uçları bulup, onları hikayenin bütününe ekleyerek bu küçük ülkeye sempatimizi artırmayı başarıyorlar. Bir çok müze ile ki bizim ülkedekileri de dahil kıyasladığında insan, küçümsemek gibi bir eyleme maruz kalabiliyor; ama burası bağımsızlığını yeni kazanmış bir ülke, yoğun bir biçimlendirmenin etkisinde kaldığı dönemden hızla sıyrılmaya çalışılırken kendi olmayı da istiyor ve bunu başarma yolunda hızlı adımlar attığını hissettiriyor insana.


Ve sanki tüm katlardan bağımsızcasına düzenlenmiş, siyah, kırmızı ve yeşilin hakim olduğu, geçmişten bugüne verilen bağımsızlık mücadelesinin sergilendiği, yoğun Sovyet egemenliğinin izleri ve ülkeyi biçimlendirme baskısının hissedildiği, tüm o süreçlerin insan aklına çok güzel özetlenip nakşedildiği kata geliyoruz. Girişte, hemen soldaki kırmızı ışığın ve karanlığın hakim olduğu bölümdeki ahşap yük vagonunu görünce, bir cızzzz sesi geliyor kalbinizden.  Koca bir treni canlandırmamak mümkün olamıyor. Stalin tümüyle var bu salonda. Çalışma masası kaçmaz. Ama Gürcüler, bu müzeyi düzenleyenler öyle arafta bırakmışlar ki; simgelerle ve ona ait olanlarla Stalin'i. Gürcü olduğu için onunla gurur mu duyuyorlar yoksa yeriyorlar mı... kızgınlar mı yoksa? Yanıtı, size sordukları sorularla birlikte tarihe bırakmış gibiler. Duygularının aslını anlamak açısından meraklı bir ikilemin tam ortasındayız şimdi.


Şu an ülke genelinde fark edilen şeylerden biri de Almanya'nın bu ülkeye en çok destek veren ülke olduğu hissi. Bir tür hamilik yaptığı. Bunun derinliklerini ve tarihsel sürecini de bu müzede görmek mümkün. Özellikle Alman  Sosyal Demokratlarının geçmişten beri bağımsızlık mücadelesine verdiği desteğinin izleri, bağımsızlık önderlerini sahiplenişi, sürgünlere ya da kaçanlara kucak açışı bu müzede açık seçik gözler önüne seriliyor.

Çocukluktan beri meteoroloji ile komşu olmanın kazandırdıklarının faydalarını burada da yaşıyoruz. Bunun çok kere altını çiziyorum yaşam boyu elbette, havamı da atıyorum. Bulutlara bakıp, havanın renklerini koklayarak 30 dakikalık kesin tahminler yapabiliyorum. Dışarı çıktığımızda kısa süreli ve daha hızlı bir yağmurla karşılaşacağımızın bilincindeyiz. Oysaki avluda kahvelerimizi içerken bir damla bile yağmıyordu. Çıkmasak mı? diye düşünüyoruz ama kısa süreli olacağını da biliyoruz, o halde gerektiğinde saçak altlarından yürüyerek tadını çıkaralım yağmurun.

Puşkin'e kıvrıldığımızda yağmur bitiyor. Eksik bıraktığımız bir şey var mı? diyen gözlerle yürüyoruz Puşkin'den Gabriadze'ye doğru. Bir an öncenin sessiz telaşındayız artık. Ya bilet kalmazsa aceleciliğinin hakim olduğu adımlarla yürüyoruz. Heyecanımız adımlarımızdan hızlı. O çoktan gişenin önünde sanki. 

Sokağa giriyoruz. Sendika binasının önündeki bankta birlikte oturan biri işçi biri memur iki emekçi heykeline selam çakıyoruz. Kesinlikle çok sevimliler. Ohhh! Gişenin önünde kimse yok. Kapalı mı yoksa? Bir kaygı. Planların bozulacağı korkusu. Güne dair heveslerin şahane heyecanı...  güne iştah. Çocuk sevinçler... ve kaygılar elbette. Karşıtlıkları ile iç içe bir sürü soru ve geçişleri ile birlikte muhteşem bir duygu yoğunluğu. Hahh, işte dün tatlı tatlı sohbet ettiğimiz abla. Onu kuleyle uyumlu küçük ofisinde görmek lazım kesinlikle; bir masal odada bir masal abla. Elinde kahve fincanı ile ofise doğru geliyor. Stalingrad bugün gösterimde değil. Olsun!

 "Merhaba."

"İki bilet almak istiyoruz."


Düşünebilmeliydik aslında! Derin bir hayıflanma. Mutsuz değiliz ama. İki çocuğun hevesinin, heyecanının, bir an önce telaşlarının, hayallerinin yıkılışı anındaki hislerinin başını okşayan yetişkin iki kişiyiz biz şimdi. Paha biçilmez bir ruh hali, aynı bedenlerde iki çocuk ve durumu olgunlukla karşılayan iki yetişkin. Gülümsüyoruz. Evet, biletlerin kalmamış olacağını düşünmeliydik. Bir oyun izleriz diye düşünmemiştik demek ki buraya gelirken. Belki de bu şehrin bizi bu kadar içine alacağını hesap etmemiştik. Oysa ki etmeliydik. Bir kültür şehri gerçeğini kabul eden gözlerle baksaydık, en az bir haftalık biletlerin satılmış olabileceğini öngörür ve çok önceden internet sitelerinden alırdık biletlerimizi... kesinlikle alırdık, almalıydık. Alın!


Enfes bir hava. Sanki kış renginde bir sonbahar, lakin biliyoruz ki ilk yaz. Bir sebebi olmalı! Bir durum değerlendirmesi yapıp vuruyoruz kendimizi çatıdaki eski tip televizyon antenlerine bayıldığım iki eski evin arasından eski izleri taşıyan sokağa. Üç restorandan Pur Pur ve Barberestan'ı eliyoruz; sanki bu güzel, romansı havayı, bu güzel günü renklendireceklermiş gibi hissetmiyoruz. Ona doğru... aslında en çok merak ettiğimize doğru... bugünün hikayesinin ana karakterlerinden birisi olacağı hissini verene doğru ara sokakların tadını çıkara çıkara, başka bölgelerde gördüğümüz, neredeyse birbirinin aynı noktalara, üç yol ağızlarına kurulmuş İngiliz evlerini çağrıştıran tuğla binalara hayran kalarak, gördüğümüz her sokağa, eskide kalmışlığa, küçük küçük bakkallara, kafelere, antikacılara  ve sakinliğe bayılarak yürüyoruz.

Sonunda bir caddeye ulaşıyor, biraz yürüdükten sonra bir başkasına sapıyoruz. O burada, hemen sokağın başında olmalı. Neden bulamıyoruz o halde? Numara mı yanlış? Ya da değişti mi acaba?

Sokağın neredeyse sonundan geri dönüyoruz. Sokakla caddenin kesiştiği noktada bir içki dükkanı var. Eğer çift numaralar bu tarafsa burası olmalı, ki öyle. O ara, üzeri renkli ve desen boyanmış kapı dikkatimizi çekiyor. Süper. Huzurlarımızda Cafe Linville. Kapıdan girip eski merdivenlerini çıkmaya başlıyoruz. Küçük avludaki ağaçlar, çiçekler sevimli bir cangıl. Çıktığımız verandadaki eskilik şahane. Mutfak, lavabo, müdüriyet gibi kapıların önünden geçip salonların ana kapısının önünde kalıyoruz. Üstelik mavi yahu. Bir genç kız karşılıyor bizi. İçeride gelin- damat ve bir Gürcistan klasiği olarak kızlı erkekli sağdıçlar var. Şıklık yine doruklarda. Muhtemel ki saatlik kiraya veriliyor çekim için. Bir süre sonra müdüre hanım, biraz da serzenişle ve kesinlik içeren bir ifade ile uyarıyor içeriyi. Biz içeri geçip, beğendiğimiz bölümde, pencerenin önündeki masaya oturuyoruz. Günün en güzel saatleri.  Mekan bayılmalık. Hemen sağ yanımdaki duvara gömülü, ısısını duvar içlerinden özel bir sistemle odalara gönderen şömine ihtişamlı. Bir eski evden evrilmiş, geçmişin salonlarına ışınlandığımız şahane bir mekan burası. İçeriğinden bağımsız olarak, gördüğümüz en güzel menülerden biri geliyor. Yine İngilizce konuşabilen tatlı bir genç kız. 

Mutluyuz!


Film Tadında Bir Öğle Yemeği ve Bir Bonus Olarak Betlemi Street

1 yorum:

  1. Konu takibimde harika bir etkinlik paylaşımın için teşekkür ederiz.

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP