9 Mart 2022 Çarşamba

Ne Güzeldi Oysa O - 2


Uzun zamandır aklımı çelmeye çalışan ve yazsam mı diye düşündüğüm bazı anılar vardı. Vazgeçme ihtimalim yoğundu. Zamanda geri gittiğimde ve o anki hissiyatlarımla baktığımda, bir fotoğraf gibi anılarımda yer bulmalılar, diye düşünüyordum. Kocaman adam halime dönünce de o adam bunu gereksiz buluyordu.


Sonra bu pişmanlıklarımdan bir yazı dizisi yapsam, diyorum. İlk O'nu yazmayı düşünüyorum -ve yazıyorum. Öyle saf ve öylesine sevimli bir aşkla sevmişti ki...


***


Okul başlayalı bir kaç hafta olmuştu. Tek dersten kalmıştım, sonra bakanlık borçlu geçme diye bir şey icat etti ve ben de bir üst sınıfa devam etme hakkını elde etmiş oldum. Okulda üçüncü senemdi. Lise birde sınıfta kalmış, bir seneyi mağazada geçirmiştim ve şimdi bir başka sınıfta 5/Fen-C'de yeni arkadaşlar edinmek durumundaydım. Bir avantajım vardı doğum tarihimden kaynaklı olarak ki o da bana çoğunluğu benimle aynı yaşta kişilerle aynı sınıfta olma fırsatı sağlıyordu.

*

İlk gün. Şık bir takım elbise ve şık bir kravatla, son derece cool, ellerim boş ve dersin ortasında kapıyı çalıp yeni sınıfıma ilk adımlarımı atıyorum. Önce hesap vermem lazım. Ders İngilizce. Çok hoş bir genç kadın. Gülümsüyorum çünkü karizmam açısından dersin İngilizce olması büyük bir avantaj benim için. Orta grubun ikinci sırasındaki kızlardan biri bana dikkat kesilmiş durumda. Gülümseyerek gerekçelerimi açıklıyorum öğretmene ve hemen kapının yanındaki ikinci sıraya oturuyorum. Eski sınıfımdan üç erkek ve ileriki yılda yıllarda birkaç ân'ımın kahramanı olacak, farklı fraksiyondan solcu bir kız arkadaşın da bu sınıfta olduğunu görüyorum; bir de takım arkadaşım var. İlk derste bir kızın ki özgüveni çok yüksek, benimle ilk konuşacak kişi olduğunu seziyorum. Ben her zamanki taktiğimleyim; hep aptal görün ama hiç aptal olma.

Teneffüse çıkmıyorum. Teneffüs dönüşü o kız kendinden emin edasıyla, benle kafa bulmak düşüncesiyle belki, yanıma oturuyor. Bilemem, belki de beni kapmak istiyor. Kısa yanıtlar veriyorum sorularına. O beni okuldan tanımıyor çünkü onlar 1.sınfı okurken sınıfta kalmış ben okula devam etmemiş, yıl sonu sınavları sonucunda ikinci sınıfa geçmiştim ki yukarıda belirttiğim gibi tek dersten borçlu olarak.

Ama ders İngilizce oldumu benim one man show'um başlıyor. Buna edebiyat ve felsefe grubu dersleri de dahil edelim lütfen. Sinema, müzik, güncel hayat, kitap, siyaset, ideoloji, spor gibi ne varsa bende var. Sonraki günlerde, sonraki dedimse bir iki gün sonra erkek kısmının ilk kaşifleri de keşfediyorlar beni ve hâlâ en iyi iki arkadaşım olanları o süreçte ve bu sınıfta tanıyorum.

Enteresan bir an yaşıyorum o gün. Çok hatırlamıyorum ama o hafta sonu ya da bir sonrasında, az önce yanıma oturan kızın doğum günü var. Dördü aynı sınıftan olan arkadaşlarının yanı sıra beni de davet ediyor. İlk andan beri kendine güvenini takdir etmekle birlikte beni hafife aldığını düşünüyorum ama kendine güveni ve beni kendine ayırma hali de güzel oyun tadı hissettirdiği için hoşuma da gidiyor. Kişinin bir konser akşamında* özellikle yamacıma denk getirilen ve onu eve bırakma görevinin bana verildiği kız olduğunun altını da çizmem gerekiyor.


Tam o günlerde bir vitrindeki kazak dikkatimi çekiyor. Almak için birini ayartmam gerek. Ben bu uğraş içindeyken bir kaç gün sonra yeni tanıştığım ve bugün de enn arkadaşım olan iki kişiden ileri ki yıllarda efsane seyahati birlikte yapacak olduğumuzun üzerinde aynı kazağı görüyorum. Hem de benim sevdiğim renktekini. Oysa doğum gününde onu giymeyi hayal etmiştim. Kazağın -mecburen- kırmızısını alıyorum ki tüm ömrümün tek kırmızısı bu; çünkü kazağın modelini sevdim. Hem Finlandiyalı penfriend'ime bir -renkli- fotoğraf göndermem gerek. Onlar poloroid makineye sahipler ve elimde bir fotoğrafı var. Vesikalık ve evlilik fotoğraflarım hariç ilk ve tek kez bir fotoğraf stüdyosundayım. Fotoğrafçının canını çıkardım desem yeri. O tebessüm istedikçe bende tık yok, oysa güzel gülen biriyim. Buna ilaveten konum ayarları ile uğraşıyor, poz yaratmaya çalışıyor ama nafile... Ve sonuç itibariyle tarihimdeki tek portre fotoğrafı olarak bir kaç gün sonra bunları elime tutuşturuyor.

Doğum günü geliyor. Doğum günü hediyesi olarak ortaklaşıp çok hoş, çok zarif bir kolye alıyoruz, tanıdık bir kuyumcudan.

Arkadaşım farklı bir şey giyiyor ve ben altındaki kotumla birlikte partiye bu kazakla katılıyorum. Bir de planımız var. Beş erkeğiz ancak kız sayısının bir kaç katımız olacağı kesin. Plan şu, biraz geç gideceğiz; hepimiz beklentilerin ve planların aksi bir eylemle popüler ve kendinin farkında kızlar yerine daha sakin, hesaba dahil edilmeyen kızlara yöneleceğiz.

Tabii ki pratiği öyle olmuyor. Götürdüğüm plaklar başrolü alıyor. Diğer başrolün de bir plan dahilinde bana verildiği anlaşılıyor. Aslında ben için fena bir durum değil bu. İlk dansımı ilk yabancı grup konserimizde yamacıma oturtulan, doğum günü kızıyla yapıyorum. Koltukta oturan bir kız dikkatimi çekiyor. Bana benzediğini düşünüyorum, biraz da Finlandiyalı mektup arkadaşıma. İçgüdülerim sürekli ona doğru iteliyorlar beni. Önündeyim, öyle güzel gülümsüyorum ki. Dilimde çıt yok ama duruşum dayanılacak gibi değil. Fena bir etkinin altındayım. Elimi uzatıyorum. Çok tatlı gülümsüyor ve elini uzatıyor. Aman Allahım! Sanki bir anda herkes yok oluyor. Bütün sesler sustu ve sadece ikimiz varız. Kelimelerimiz insan ve bıcır bıcır. Sonra balkona çıkıyoruz. Liman ve denize bakıyor, konuştukça konuşuyoruz. O gitar çalıyor ve aynı zamanda resim yapıyor. Bir alt sınıfta ve bizim okulda, ben sabahçıyım o öğleci. Babası hakim. Durmaksızın konuşuyor, içeri geçince yan yana oturuyor, kalabalıktan kopuyor, kelimelerimizde yok oluyor, kristal avizelerin tavana yansıyan pırıltılarından dem vuruyoruz.

Tanrım ne güzel bir romantizm bu!

O ara sınıfın kızlarından bir uyarı geliyor.

Bana!

Nezaketen uyuyorum, üzülüyorum biraz da yaşattığıma, üstelik doğum gününde... Ancak gönlüm de, dilim de, sular seller gibi O'na akıyor ve ferman dinlemiyor. Frekanslarımız o kadar örtüşüyor ki yüzyıl orada ve anda kalsak, bıcır bıcır, susamışçasına konuşsak ve o sırada dünya yansa umurumuzda değil. Öylesine bir bulmuşluk.
 

Ertesi gün uyanıyorum ve rüyadan çıkıyorum. Aynı grupla yaşam devam ediyor. Her yere birlikte gidiyoruz, gün içinde de sınıfta bir aradayız. Dans ettiğim kız öğleci, okulda karşılaşma şansımız olmadığı gibi ben şehir merkezine 20 kilometre uzakta oturuyorum. Ulaşım olanakları saatlere bağlı ve karşıt görüşlü grupların olduğu bölgeden geçmek zorundayım ki çoğu akşam belediye otobüslerini durdurup içinden adam alıyorlar. Elimi sallasam ellisi havalarım bünyeme egemen. Oysa kalbim başka şeyler söylüyor. Ama ah şu erkek dünyası işte, işi gücü sayılar. Ben koşmam, yapışmam, koştururum peşimden. Aşk da neymiş bakim.


Sonraki Yıl

Artık o sınıfta olmasam da  aynı kızın doğum gününe davetliyim. Aynı erkek grubu olarak buluşuyoruz; yine ortak bir hediye alıyoruz. Otobüs bekliyoruz. Tam binecekken, önceki doğum günündeki kızı fark ediyor ve beni uyarıyor arkadaşlarım; binmek istemiyorum çünkü bir yanıtım yok ama mahcubiyetim çok. Sonuçta biniyoruz; arkada kalarak görmezden geliyorum. Varınca durağa adım eksilterek iniyoruz. Çokça oyalanarak yürüyoruz apartman girişine doğru... Ve bingo!  Hayatımın en güzel sohbetlerinden birini yaptığım, dans ettiğim ve kimseleri görmez sohbetler esnasında sürekli ötekiler tarafından dürtüldüğüm kız, asansörü bekliyor. Mecburen ve mahcubiyetle "Merhaba, nasılsın?" diyorum. Aldığım yanıt içimi paramparça ediyor.

"Aslında selamını almamam ve sana selam vermemem lazım. Kaç kez rastlaştık ve selam verdim sana ama sen görmedin bile beni."

Arkadaşlarım durumu kurtarma çabası içindeler...

8 yorum:

  1. devamı gelecek di mi? en heyecanlı yerinde bitti sanki!

    ve aşk! ne güzel bir duygu. okurken bile insanı gülümseten, hafifleten, heyecanladıran bir duygu.

    tüm bu romantizmin içinde 3-4 liseli gencin ortaklaşa kuyumcudan bir kolye alabilmeleri de kenarda dursun bence!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu bölüm bu kadar. İlk çocuk/gençlikte zaman kavramı farklı sanki, özellikle erkek kısmında bir yaş farkta bile -dış etkenlerle- o küçük ama muamelesi yapıyor ukala bünye sanırım, o gün ve sonrasındaki yoğun duygularla sınırlı kaldı bende, onun duygularından bakınca çok üzüldüm, bir kaç yıl sonra tanışmış olsak daha farklı bir tutum segileyebilirdim sanırım ki büyümek denen şey de bu galiba.

      O senelerde sanki şimdiki kadar zor değildi, hatırladığım minik bir taşı vardı, beş kişi paylaşmıştık, okul tatillerinde ve ara verdiğimde kendi mağazamızda çalışıyordum, hediye için avans almıştım. Diğer çocuklar da ben gibiydi.

      Sil
  2. Ah şu gençlik! Aynı yürekte, aynı zihinde hem saf, hem sert duygular. Bazen ne kadar içten, bazen ne kadar zalimdik:) Müthiş bir acemilik. Ama yaşamak lâzım. Hepsini bir bir hatırladım. Kalemine, yüreğine sağlık!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, cümlemizin kalemine, yüreğine sağlık... Sert duyguların sebebi aslında küçük yaşlarda yürek kabul etmese de bünyeye bir şekilde -dışarıdan- bulaşan "erkek adam" havası sanki:) Allahtan yaşam bazı bünyelerde erkenden fark ettirip tamir edebiliyor bunu:)

      Sil
  3. Bu kez biraz kızdım galiba Buraneros. Ama aslında size değil de zamanında benzer bir acımasızlığı bana yapan arkadaşıma kızdım. Birlikte saatlerce konuşup güldüğüm, delice eğlendiğim, her şeyi paylaştığım arkadaşım, daha havalı başka bir kız için bir anda beni görmezden gelmişti. Arkadaşları beni değil, o kızı havalı buluyordu. Ben sevgili olunacak değil sadece arkadaş olunacak kızlardandım. Hep öyle oldum :) Yazdıklarınızı okuyunca gençlik yıllarımın tüm kalp kırıkları acıdı bir an. Neyse ki hepsinin acısını çıkaracak kadar çok seviliyorum şimdi :)

    YanıtlaSil
  4. Ben de kendime kızdım aslında.. ama o yılların koşullarından bakınca, ev şehir dışında olunca ve okul saatlerimiz uyuşmadığından zaten birlikte geçirebileceğimiz zaman çok sınırlı olacaktı. Bir de erkek kısmının o yaşlarda bir kasılma hali var, kendinden bir yaş küçük kıza bile çocuk muammelesi yapabiliyor:)

    Seni seven çoookkk güzel bir adam ayrıca, bu zamanda onlardan çok az var ki kapanın elinde kalıyorlar:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yukarıda bahsettiğim o arkadaşımın babasıyla tanışmıştım okulumuzdaki veli toplantısından sonra. "Demek şu Rüya sensin! Kızım bizim oğlan belli ki salak, senin kıymetini bilememiş. Sen ona bakma!" demişti. O söz o zaman bana çok iyi gelmişti :) O çocuk bilemedi ama Evrim kıymetimi fazlasıyla biliyor :)

      Sil
    2. Rabbim sana kıyak yapmış:) Bir de önceki yorum ve yemek muhabbetinde aklıma bir şey geldi; size eğer gitmediyseniz bir hafta sonu için bir yer önermek:) Tiflis'de. Blogda da daha önce rastlamadıysan ve okumadıysan tabii ki. Linkin 10.fotoğrafından sonrasında. Eğer gitmediyseniz Tiflis'e daha önce ve düşünürseniz, diğer yazılara da bir göz at. Tazelenmek için bizce çok özel bir şehir çünkü. Ayrıca geldi bahar ayları:)

      https://laparagas.blogspot.com/2018/10/rustavelli-avenue-cafe-linville-ve-bir.html

      Sil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP