21 Ağustos 2021 Cumartesi

Geçenlerde Bir Akşamüstü

Telefonum çalıyor.

Ekranda enn sevdiğim ad.

"Naber?" diyor.

O n'aberdeki müziğe hep bayılıyorum.

"Glutensiz biralarla geliyorum, bahçede otururuz," diyor.

Onu yormak istemiyor, "Ben gelim bir yerde oturalım," diyorum.

Çünkü, bir zamandır, O'nunla gün akşam üstüne varmak üzereyken, bira içmek istiyorum.

Ama O çok tatlı... ve ikna edici... ve ısrarcı ve bu ısrarcılık da bir o kadar tatlı. "Geliyorum," diyor. Kapatıyorum ekranı; işe erken veda... ve hatta son verileri almak bile umurumda değil. O'ysa yolda.

Üzerimi değiştiriyor, iniyorum bahçeye. Anne kedi ve bir avuca sığar ama ele avuca sığmaz yavrusu açlar, belli. Aranıyorlar. Fakat ufaklığı görmek lazım; çok ama çok tatlı bir afacan. Hooop zıpladı... ve enginar dalının tepesinde. Oyun parkında ipe tırmanan çocuk. İndi ve bana doğru yanaşıyor. Ortalıkta yemek kabı yok, belki arka bahçede diye düşünüp pek de ilgilenmiyorum.

Sandalyelerden birine oturuyorum. Görüş açım bahçe kapısı. Bir zaman sonra O, bahçe kapısına doğru yanaşıyor. Sırt çantası yerinde ve elinde bir poşet. Tam anlamıyla bir Fıstık. Gözlerimi ondan alamıyorum. İpeksi gerginlikte, rengine ölüp bitilesi bir ten, omuzda dalgalı saçlar, iyi ki bu kadınlayım diyen bir kot,  üst taraf ise tam anlamıyla yaz.  Hayranlıkla bakıyorum, biraz da kendimle kasılıyorum. Kapının sesiyle de dünyaya dönüyorum.

"N'aber?"

"İyi, senden n'aber."

"İyi."




Okuma noktama, yeşilliklerin ardına atıyorum üç sandalye ki biri masa niyetine.


Çilingire bağlıyoruz işi. Fıstıklar ki biri poşette diğeri karşımda. Elindeki torbada midye dolmaları. Tazecik.

Şişesini beğeniyorum Efes'in. Biraz bira üzerine konuşuyoruz. Kapaklar açılıyor. Seni seviyorum'lar eşliğinde tokuşurken şişeler, dilimin de bağı çözülüyor. Çoğu zaman gözlerim konuşuyor. Manzaram çokkk güzel.! 

"Hımmm...," diyorum, "güzel bira."  Kendi içimde fır dönüyorum. Ve her seferdeki bu tazeliğe ve heyecana bayılıyorum. Sanki dün! Karakılçık buğdayından bira, fıstıklar, midye dolmaları, kelimeler şırıl şırıl akıyor. Mey'in yeni -kraft-rakısından söz ediyor. "Esat Abi de tadıma çağrılmıştı," diyor. Mağazayı tadilata soktuğundan, tüm rafları değiştirdiğinden bahsediyor. O sıra ben kendimi bir başka, boğazı olan ve çok özlediğim ve ben için çok özel şehirin boğaz kıyısı lokantasında az önce O'nun sözünü ettiği kraft rakının olduğu masada görüyorum.

Konuşmama bir süre o ânın içinden devam ediyorum.

Ahhh şu haylaz gözlerim!

Fakat bira enfes, manzarama ise paha biçemem. Ahh  arada bir şey almak için çilingir sandalyeye eğilme anları yok mu?! Of anam offff! O hep konuşsa, konuşmaya kapılmışken ben hafif ama muzur bir gülümseme eşliğinde fırsatçı gözlerimle hep ona baksam. O esnalarda bazı kelimelerini kaçırsam, sonra sohbete dönsem ve eksik kelimeleri aralara yerleştirip edeple dinliyormuşum gibi çaktırmasam!

Çok başarılıyım, tebrik ederim kendimi.

Midye dolmalarıysa her an bitebilir.

Bir koşu gidiyorum. Midyecim iş başında. "20 TL'lik verir misin?" diyorum. Yollanınca müşteriler alt çekmece açılıyor. Normal tezgahtan farklı orası. Torba doluyor, indirim yapılıyor, komşu kıyağı olarak da meleklerin payı koyuluyor ve bu kıyağın ve komşuluk vurgusunun altı bilmem kaçıncı kere çiziliyor.

Zaman çok kıymetli, koşar adım dönüyorum. O gidecek ve bir ay bu şehir ıssızlaşacak. Her senenin aynı yerinde olduğu gibi çok sevdiği bir yere; denize, dağa, dereye, köye ve de... kitap ve müzik festivallerine.

Elbette imtiyazlı midye müşterisi havamı atıyorum. Yudumların ve midyelerin tadını kelimelerimiz çoğaltıyor...

Ne güzel gülüyor ve  ne güzel konuşuyoruz. Gözlerimde bir şenlik... Ama zaman da beklemez ki!



Şimdi elimde kocaman bir heyecan var. Ve de kocaman bir merak: O şehirde ve o lokantadaki o akşama dair.

Hayatın bilinmezlikler içeren şu döneminde şahane bir uğraş ben için!

Aktarma aralıkları daha uygun uçuşlar bulmam gerek!

12 Ağustos 2021 Perşembe

Bize Ha!

Öncesi

Cemal, Apo, Amasyaspor'lu iki futbolcu, onların bir arkadaşı, Vali'nin koruma polisi, yine futbolcuların tanıdıkları ama bizim yeni tanıdığımız biz yaşlarda bir gençle hâlâ Roof Bar'dalar. Roof Bar sanıldığı gibi üst kat bir yer değil, bir küçük şehir pavyonu ve gündüzleri kadınlara hizmet veriyor; gün, altın günü, doğum günü gibi etkinlikler mekânı... Kasaba tadındaki küçük şehirlerin tatlı ilginçliklerine bir örnek. Birgül Oğuz'un İstasyon adlı romanında karşılaşınca benzer bir yerle bayılmıştım. Cengiz o akşam kadroda yok. Ben de bahsettiğim gibi ya görevli olarak ya da haftasonu kaçışımla kendi şehrimdeyim. Geç vakit çıkıyorlar Bar'dan. Ford'un koltuk döşemeleri sırayla sökülüp değişiyor o günlerde, o sırada sadece sürücü koltuğu duruyor. Bu süreçte makam arabası Jeep Wagoner. Ford Orduevi'nin park yerinde, gün içinde döşemeciye gidiyor...  Cemal free.

Futbolcuların, koruma polisinin kalacakları yerler yürüme mesafesinde. Diğer kişinin eve bırakılması gerek. Alıyor bizim ekip, varıyorlar evin sokağına; saat gece yarısını geçmiş. İndiriyorlar arkadaşların arkadaşını. Ayrıldıkları sırada bir araç duruyor, Cemal o ara aynadan durumu fark ediyor. Araçtan bir kişi iniyor ve alıyor çocuğu. O arada ikinci bir arabayı fark ediyorlar. O hareket edip yanlarından geçerken iki kişiyi görüyorlar. Yabancı değiller! Bıraktıklarını alan aracın plakasını anons ediyorlar. O zaman durum açığa düşüyor. Araba Narkotiğin. Yetişip önünü kesiyorlar. Tartışma çıkıyor. "Biz adam vermeyiz, bıraktığımız adamı da kimse alamaz," diyorlar. Apo bu tür durumlarda çok sert. Onlar da kararlı, vermiyorlar. Durum hassas. Bizi tanımamaları olanaksız. Aldıkları kişi belki de sadece içici. Çünkü tanımıyoruz ve bizim arkadaşımız değil. Ekibe de söyleyenecek laf yok o anda; iyi niyetle işlerini  yapıyorlar belki. Belki de şu birilerinin bize kumpasına alet edildiler, diye düşünüyorlar. Durum kısmen aleyhte; ilk anda alamayınca polislerden, işin sarpa sarması kesin. Gece alan dışında makam aracıyla ve alkollü bizimkiler. İlk sertlik karşılık bulamadıysa daha uysal bir akıl gerek.

İşi büyütmeden halletmenin bir yolu var. Suçun gerçekliğini bilmemekle birlikte çocuğu da tanımıyoruz; belki de içici olmanın yanısıra satıcı, meçhul. Ama ihbarcıları iyi biliyoruz. Apo ile Cemal net gördü, Onlar.

Bizimkiler başka bir planla, ortalığı çok velveleye vermeden, daha büyük makamları devreye sokmadan çocuğu alacaklar, almalılar. Tanımadığımız ama bizi tanıyan polislerin niyetinden şüpheleri yok. Bizeyse ne olursa olsun arkada adam bırakmak yakışmaz! Gerektiğinde şiddete başvurup araçtan alamazlar mıydı? Kesinlikle alırlar ama dedikodusu, haberdar olacakların mevkilerinden bakınca zan altında kalınma durumunu temizlemek çok zor. Sessizce ve sabah olmadan kapatılmalı konu.

Yazı serisinin ilk bölümlerinde komplo kurduğumuz ama görev sadakatine ve askerlik tarzına saygı duyduğumuz, aslında O'nun da bizim ele avuca gelmez karakterlerimizin bir yansıması olduğunu düşündüğümüz, iş disiplini ve yaşının olgunluğu içindeyken bile: Bir yanıyla sempati de yaratan uçarılıklarımıza içten içe tebessüm ettiğini de hissettiğimiz Şevket Başçavuş'a ulaşmak gerek. O'nunla ilk yüz yüze temas olacak bu, dezavantajlıyız! Apo mandala basıp anonsluyor. Görüşmek istediğini söylüyor. Görev adamı, şahane asker asayiş ihlalli bir durum olduğunu anlıyor, çünkü ne haltlar yediğimizi biliyor ama sanırım bu O'nun da tasavvurunu aşıyor. Buluşuluyor.

Durum anlatılıyor. Bizim geride adam bırakmayız mottomuzun altı çiziliyor. O gülüyor. Varsa bir suçu çeksin cezasını deniyor ama önce alıp evine bırakalım! Biz satıcı olmadığından eminiz ve kefiliz'in altı da bir güzel çiziliyor. Bu sahiplenme ve özgüven ama daha çok da şu tıfıl gözü karalık gülümsetiyor O'nu. Emniyet hemen yan bina. Gidiliyor, çaylar içiliyor ve zaten üzerinden de bir şey çıkmamış çocuk alınıyor. Bir taşla iki kuş. Artık Şevket Başçavuş'la da kankayız!

Komplocularaysa birşey söylemeye ve bir müdahaleye gerek yok. Küçük adamlardı, şimdi iyice küçüldüler. Demiri tavında dövmek gerek, ne kadar doğru bir söz. İş oluruna bırakılsaydı durumlarımızın nereye varacağını biliyoruz. Önceki yazıda ara paragrafta bahsettiğim Gürcan'ın tek kişi ve hızlı hareket edememiş olmasının sonuçlarının farkındayız. Oysa aynı Gürcan'ın üstelik de Tugay'da ertesi günün 23 Nisan Bayramı olduğu bir akşamda yarattığı akıl almaz felaketin üstünü ekip olarak nasıl da kapatacağız daha sonra!

Bizim komplocular biraz saf ya da biz çok zekiyiz; hızlı kararlarla hızlı hareket edebiliyoruz. Orduevi'ne ve Tugay'a uyuşturucu soktuğumuz bilgisini daima cool duran ve poker suratı ile düşmanı daha yanaşılır kılan yaşça da bizden olgun Aziz'e söylüyorlar. Bunun bir tür ayağınızı denk alın türünde göz korkutma hamlesi olduğunu anlamamamız ve ilk fırsatta bunun ellerinde patlayacağını anlamamaları için bizim hakkaten dışarıdan çok çok aptal gözüküyor olmamız gerekiyor. Oysa biz o işi gerçekten yapıyor olsaydık kesinlikle kimsenin ruhu duymaz ve dile de düşmezdi. Varsayalım gerçekten uyuşturucu ticareti yapıyorduk ve bunu gerçekten birileri anlamış olsaydı, kesinlikle direk somut kanıtları ile Komutan'a iletilirdi. Örneklerde olacağı gibi!

Olay elbette Cengiz ve Apo komutanı aldıktan sonra, "Dikkatli olun çocuklar, sizin kuyunuzu kazmak isteyenler var," diyen Anne'ye münasip bir dille sabah Aziz vasıtasıyla anlatılacak!  Eminiz ki Komutan, Hanımefendi'den dinlerken de "Ahh benim adamlarım," diyerek kahkahalarla gülecek. Bunu nereden mi biliyorum.?

 



Devamı

10 Ağustos 2021 Salı

Edepsiz Felsefe

Hayatta var olanı okuyunca ya da bir filmde izlerken -neden- sinemada gözlerini kapatan çocuk oluyoruz acaba?



"Edepli bir kaç okumanın ardından konu suç dünyası ve onun mekânı kodes olunca doğal olarak kitabın dilindeki -evlere şenlik- argo kullanımı terbiyeme dokundu!" yazmıştım, Alain Guyard'la tanışma kitabımız Kodes'le ilgili olarak.* Sonra da uzun bir cümlemin içinde şu sözcükleri kullanmıştım: "Dilimin ucuna gelmişken esirgemeyeceğim üzere fırlamanın âlâsı ve hergelenin önde gideni, sevilesi bir yazar Alain Guyard."

İşte hayal dünyası üzerine araştırmalar yapan, üniversitelerde ve liselerde felsefe dersleri veren bu adam oturmuş +18 ibareli, "yüz kızartıcı" bu kitabı yazmış. O anlı şanlı felsefecilerin ipliğini pazara çıkarmış. Başlangıçta "O ha ne oluyoruz?!" dedirtse de sonrasında kabul ettiriyor ki dünya zaten böyle... Hem de o zamanlar!

Felsefenin kuramlarından ve gelmişinden geçmişinden bahsederken dönem hallerine dair bilgiler eşliğinde felsefenin kibarlaştırılıp uysallaştırılmasına karşı kırmızı noktalı bir magazin turu da attırıyor...

Keyfekeder bir okuma.

Felsefeye eğlenceli, esprili, pornografik ve popüler bir giriş!

Okunmasa ne olur?

Hiç...




Çevirmeni: İsmail Yerguz

*Kodes

7 Ağustos 2021 Cumartesi

Aşılı Ballı Edebiyat Tatlı

Dün üçüncü aşı günüm. Bir Plan yaptım, anlık, vaziyet üzerinden; günü keyifli kılıp anlatılacak eylemlerim olsun diye...

Yazılarımın bir ritmi olduğunu fark ettim; rastgele okuyunca bir kaçını. Bir Günlük tadı var dedim ama sanki de her biri birbiri ile ilintili... Bir roman?! "Vayy be -daha- yazılacak sayfalarıyla birlikte hayatım roman!" da  dedim az önce. Dalga geçtim kendimle tabii ki.

Bugünse, öğleden sonra bir vakitte, şu bizim sahilin batı yakasındaki bir mekânda bira içip tapas yesem, diye düşündüm.

Sadece düşündüm!

Havada ağır bir nem var. Kapalı ve sanki yağdı yağacak yağmur. O zaman dedim, otur yaz.

Nereden başlasam diye düşünüyorum...

Önceki akşam, bahçeye indim, okuma sandalyemi aldım, okuma ışığımın altına çekildim. Bu aralar binaya girip çıkmak zor. Muhtemelen şu vaşak kırması dediğim ürkütücü kedinin kızı doğum yapmış. İki şirin bebe. Biri dün ortalarda yoktu. Endişe ettim. Bir beslenme sorunları yok. Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında. Hatta geçen gün bizim Mussano, gözünde sorun var teşhisi koyduğu diğer bebenin gözlerini temizliyordu. O'na bir şey demiyor Ana, çünkü ilk yemek, su veren, onlarla ilgilenen O.

Bir de gece vakti tam da bina girişindeki paspası yatak bellemeseler...

Ödüm kopuyor biri fark etmeyip basacak üzerine diye. İşin kötüsü biz bu kadar duyarlıyken, anne kedide genetik bir vahşilik ya da güvensizlik var: Tıslıyor; sanki 10 kaplan gücünde. Tırsıtıyor. Bir tekmelik canın var, diyesi geliyor insanın gerçi ama...  sonra sen anasın, dünya kötü, haklısın, diyor.

Neyse... dün sabah kalktım. Yol heyecanı sardı beni. Burnumun dibi yerine taa o gün demiştim ki hem seyahat eder, hem o mıntıkada bir yerlerde bir şeyler atıştırırım; günü eğlenceli hale çevirme planlarım çerçevesinde de özellikle OMÜ Hastanesinden almıştım randevumu. Güzelce duşumu yaptım. Jean, lacivert polo yaka bir tişört, spor ayakkabılar, çantaya bir kitap, yedek maskeler ve okuma gözlüğü atarak düştüm yola. Endişeleydim ama yurtlara kadar çıkacak tren şıp diye geldi. Boş. Çok iyi. Güzergâh zaten keyifli. Yolum bu kez daha uzun.

Ormanın içinden de geçeceğiz.

Vardım. Ama biraz erken. Çünkü ilk gelenin rektörlüğe kadar olma ihtimalini düşünmüştüm. İstasyondan çıkıp biraz yürüdükten sonraki mini parkın içinde serinlik bir banka iliştim. Randevuma 15 dakika kala ana binaya girerim, diye planladım. Hava güneşli, ısısı yüksek bir Yaz. Bulunduğum alan gölge ve serin. Yoksa aşı sonrası kampüs içinde bir yerlerde mi bir şeyler yesem?

Vaktim yanaştı, biraz erken girdim binaya. Bir sakinlik var. Asansör ve 6.kat. Kapı açıldı ki beklentim lebalep insanken kocaman bir sessizlik. Bir kağıt doldurup imzaladım. Sonra onunla bir odaya girdim. Bir kaç soru soruldu, yanıtladım. Kibar ve genç hanımlar. Tarifledikleri aşı odasına doğru yürürken bir odadan tatlı bir tınıyla seslendi  bir genç hanım. Salmadı beni daha ileriye. Ah şu cazibem benim işte! Girdim. Hazırlandım. "Şunu bastırın lütfen," dedi. "Neyi?" dedim. Sonra uyandım. "Oldu mu?" diye sordum ve ekledim, "Bu kez hiç anlamadım ama!" Tabii ki teşekkür ettim, elinize sağlık dedim, iyi günler diledim bu eli hafif genç hanıma.

15 dakika salondaki koltuklarda beklemeliymişim.

Canıma minnet. Öyle bir sakinlik ki hiç kalkmasam yeridir. O sıra boşluğun nedenini anlıyorum. Emekliliği yaklaşmış bir görevli var, kağıtları doldurtup imzalatan. İyi adam. Başka yerlerdeki randevuları -aşı tedarikindeki aksaklık nedeniyle- iptal edildiği için gelenlere  ne yapmaları gerektiğini sabırla izah ediyor.

Sonra, trene binince güzel bir istasyondan ben, o mıntıkada bir yerde yeme fikrimle dalaşmaya başlıyorum. Hava terletmelik, ahh şu nem işte! Sebebim bu. Neyse, sonra Feşmekan aklıma uygun düşüyor. Dış alanı çok hoş. Pedersen Hoca'yla pek de keyifli bir öğle arası yaşamıştık orada.

"Keşke tarih kitaplarımızı da Jean yazsaydı," diyorum. Aşı günüm olmasaydı eğer, bugün Jean'la da bir öğle yemeğinde buluşmamız kesindi. En az bir öğle arasını birlikte geçirdiğimiz Pedersen Hoca kadar sevdiğimi, söylemiştim sanırım kendisini. İlk kitabından sonra bir kaç kitabını daha alıp koymuştum okunmayanlar kısmına.

Önceki akşam Kraliçenin Huysuzluğu'nu aldım raftan.


Çekildim okuma lambamın altına diyeceğim ama tam altı sayılmaz: Ben bahçe duvarının içindeyim, o sokakta. Yıllardır süren bir dostluğumuz var onunla. Havaların izin verdiği her zaman sokağın lambası, ben ve bir kitap, bir araya geliriz. Çok da eğleniriz ki Jean Echenoz bu anlar için biçilmiş kaftan. Çünkü O şahane bir ders anlatıcısı. Çok sevilesi bir öğretmen. Bu kez geçmişten bugüne yine tarihsel bilgiler içeren anlatılarla alıp götürüyor beni, minik ama dev kitabıyla. Edebiyat aramak gerekmiyor onun yazılarında. Bir üslubu var kendisinin ve sanki sohbet tadında. Akıp gidiyor ve okuyanı da beraberinde götürüyor. Onunla zaman yolculukları çok keyifli. Mutsuz olmanın imkanı yok desem de tam yeri.*


Aslında bir tuğlaya hazırlıyorum kendimi: Amerikana. Hemen ardına da Mor Amber'i ekleyeceğim. İşte bu nedenle o uzun yolculuk öncesi kısa turlar yapan, okunmayanlar bölümünden sayı eksilten bir telaş içindeyim. Kraliçenin Huzursuzluğu bol vitaminli bir hap. Altmışüç sayfada yedi hikâye... Bir akşam yetiyor ve bence damakta bir de lezzet bırakıyor. Bir tek, İnşaat Mühendisliği adlı öykünün yarattığı heyacan için bile okumaya değer, diye düşünüyorum.

Geçen akşam, mesai sonrası kendimi kalabalıkların içine atma arzum depreşiyor. Bir de kafama taktığım, sloganı sevimli bir dondurma tezgâhı kalmıştı aklımda: Maskemi unuttuğum için kendimi cezalandırdığım akşamdan. Yola ondan dondurma almak amacıyla çıkıyor, hatta minik mekânın geniş açılı bir fotoğrafını çeksem, fotoğrafı da kullandığım bir yazı yazsam hayalini kuruyor, bu düşünceler içinde de önüne varıyorum. Sonra, ben sanki onlar, yani sloganda vurgulandığı gibi kadınlar yapıyorlar sanıyorken, bunun da bilinen bir markanın ürünü olduğunu anlıyorum. Bu endüstriyel dondurmadan vazgeçip rotayı yine Kahve Dünyası'na çeviriyorum.

Bu kez sanırım abartıyorum.

"Vişneli, kahveli, kaymaklı ve sakızlı dondurma lütfen."

Bununla yetinmiyorum, sanki biraz vakit öldürmek istiyorum ve sanki bu karasızlıklarım içinde eğlenceli bir uğraş gibi görüyorum.

"Bir de balı tarçınlı kek lütfen."


Geçiyorum masama. Senaryosu zayıf Siyah-Beyaz Türk Filmi gibiyim.

Karar veriyorum: Isıtılmış kek ve soğuk dondurma, yanlış seçim. Kararsızlığın kararı her zaman yenilgiye mahkum! Ama kitabım şahane. Okuduğum en enfes romanlardan biri sayesinde tanışmıştık kendisi ile... Hatta bana hayatımın enn sevdiğim yazılarından birinin bir yerinde şu cümleleri kurdurmuştu yazar:"Ruhumun coşkun mutluluğu, içimdeki heyecan, okuma süresince beni yalnız bırakmayan korku, merak, Birgül Oğuz'un akıcı ve çok ama çok tatlı, çapraz sorgu tadındaki oyunbaz üslubuyla sürekli yükseliyor, olayların yarattığı duygu değişimleri nedeniyle de gerilimle ferahlık arasında gidip geliyordum. Bir okur daha ne ister ki diye düşünüyor, elimin altında keşke ödül aldığı kitabı da olsaydı diye hayıflanıyordum."

HAH, benim O'nunla tanışmamdan önce yazdığı bir öykü kitabı; yetmişdokuz sayfa. Jean'ın aksine bu metinlerde edebiyat tadı var. Hem de ne tatlı! Lakin bazı öyküler okuru zorlayabilir! Oyunbaz cümleler, kırık kelimeler, eksik harfler, dolayısıyla simgelerle yapılan anlatımlar yorabilir, emek isteyebilir. Hatta istiyor; kolay okumaların ardında gelirse de patinaj çektirmesi mümkün. Jean gibi lay lay lom bir üslup değil onunki; sapına kadar şiirsel, bazen zorlayıcı ama aynı oranda da verilen emeğin karşılığı olarak heybeye düşenleri bal gibi... Eğer öyküde geçen dönemlere dair varsa dağarcığınızda bilgiler, işte o zaman verilen emeğin karşılığının alındığı enfes bir okuma lezzeti hoş geldi!  Sonra kendi okuma sürecimden de hareketle düşünüyorum ki bu hap ölçeğindeki kitap hap gibi bitirilebilir mi? Bugünün edebi anlamda tembelleştirilmiş okuru için zorlayıcı bir uğraştır sanki... Ama lezzetli de bir uğraş olabilir. O şiirsel anlatımın ve kırık cümlelerin içindeyken biraz emekle ve gayretle bir anlayış birliği sağlanıp dostluk kurulabilirse de Hah'la; 2014 Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü almış Birgül Oğuz'un ve kitaplarının değeri, üslubu anlaşıldığı gibi tadına da varılabilir! Onunla tanışmadıysanız henüz, İstasyon'la başlamanız, aranızda sıcak bir bağa neden olabilir ki sonrasında onu daha önce tanımadığınıza pişman olacağınız kesindir!**

Aşı sonrası kendimi ödüllendirme fikrimse her ne kadar mekân tercihim değişse de bâki. Tren keyfindeyim ve istasyona yanaşıyorum. İstikamet Feşmekan olacak, kesinleşti. Önce Samkart'ıma para yüklemem gerek. Hallediyor, karşıya geçiyor, Feşmekan'ın kapısından süzülürken Mantar Güveç yazısı ilgimi çekiyor ve bu kez farklı yerdeki bir masaya oturuyorum. Açım çok güzel. Kavşağı görüyorum. Aynı zamanda da bizim istasyondan kalkacak ve varacak treni uzun süre takip edebileceğim, yaya ve araç trafiğinin tadını çıkarabileceğim bir açı. Fotoğraf makinesi almamış olmanın pişmanlığını ve üzüntüsünü yaşıyorum.

Menüyü inceliyorum bu kez. Oysa Pedersen Hoca ile buluştuğumuz gün fikrim netti.*** Mantarlı Güveç'in etsiz olduğunu anlıyor ama yine de sorma gereği duyuyorum. Et yokmuş. Çizburgerleri nasıl diye merak ediyorum, şekersiz kola ile birlikte rica ediyorum. Bir beyefendi bu kez, o da çok kibar ve ilgili. Elektrikler olmadığı için patates veremeyeceklerini söylüyor. Sorun değil, diyorum. Sonra tekrar geliyor ve aynı nedenle hamburger ekmeği için hamur hazırlayamadıklarını, istersem sandviç ekmeği içine hazırlayabileceklerini belirtiyor. Vazgeçiyor ve iddialı olduklarını düşündüğüm üzere Çökertme istiyorum; ama tavuklu. Sırt çantamdan kitabımı ve okuma gözlüğümü alabilirim.

Okurken Birgül Oğuz'u... Keşke, tıpkı Pedersen Hoca'lı bir gün gibi olsaydı ve bugünü anlatan bir yazı yazabilseydim, diye düşünüyorum. Çok keyifli olacağından hiç kuşkum yok ama ne yazık ki bu an ve mekânlar aslında planlanmamış, evden kahvaltı yapmadan çıkıldığı için oluşan, bir anlamda kahvaltının da yerine geçecek bir eylemsellik. Aşısını olmuş çocuk coşkusuyla kararsızlıklar içinden seçilmiş bir karar.  Ben bu keşke ile uğraşırken şekli çok hoşuma giden ve içine iki buz atılmış bardakla, kutusu açılıp bardağa doldurulmadan bırakılan şekersiz kolam masada yerlerini alıyor. Bunu takdir ediyorum; çünkü ilk sipariş anının hemen akabinde, ikinciyi de satarız mantıklı tüccar uyanıklığı yaparak erkenden getirenlerden nefret ediyorum. Sevmiştim zaten burayı, boşuna olmadığını anlamak bir kez daha takdir etmeme neden oluyor.

Geliyor Çökertme'm. Enfes bir tabak. Çok isterdim bir fotoğraf ama!.. Neyleyim, almadım yanıma makine. Ama bu anlatmama engel değil tabii ki: Çıtır çıtır, kıvrım kıvrım patatesler harika, lezzetli yoğurt üzerindeki gayet güzel pişmiş tavuk parçacıkları hımmm tadında, ve kare tabağın orta yerindeki bu öbeğin  kenarlarına ve o öbeğe yaslanarak yerleştirilmiş, hafifçe soslanmış, üçgen kesilmiş dört parça tost ekmeği lezzetli... Üstelik, ben bunu nasıl bitiririm dedirten bir porsiyon. Kare tabağın dört köşesinin ikisinde incecik dilimlenmiş salatalıklar ve diğer köşede küçük domates parçacıkları... Varlığını yaptığı tat katkısı dışında hissettirmeyen, rengi hafif sütlü kahveye çalan bir et sulu sos. Tertemiz çatal bıçaklar, serin ve çiçekli bir mekân, enfes bir bulvar devinimi, gelen ve giden trenler manzarasında enfes bir öğle yemeği, güzel bir bardakta buzz gibi şekersiz kola. Biraz daha kalasım var ama... Bir bardak ince belli çay hani!..

Paris bulvarları halt etmiş!






*Tanıştırayım: Jean Echenoz

**Birgül Oğuz: İstasyon üzerine yazı " Yine Mi Büyük İkramiye"


***Pedersen Hoca ile öğle arası yazıdaki fotoğraftan sonra..

1 Ağustos 2021 Pazar

Yazar Sırt Çantamda

Cuma sabah kardeşle şehire indim. İşimi hallettim. Sonra baktım hava yaz tadında, o halde yürümeliyim, dedim. Öncesinde kardeşle cadde kenarında hoş bir masada çıtır çıtır ve biri kaşarlıyken diğeri klasik beyaz peynirli olmak üzere su börekli ve ince belli bardakta çaylı kahvaltı... ve de meslek, piyasalar, biraz da mesleğin varacağı noktalar üzerine sohbet ettik. Sonra O işyerine doğru üç harflisiyle devam ederken ben; sevdiğim bölgede kısa bir tur atıp tam randevu saatimde doktoruma geçtim.

Kitap okumaya devam mı, dedi doktor. Dedim onsuz olmaz, "Yazar sırt çantamda." Kim, dedi, söyledim. Adını duydum, dedi; muhtemelen lafın gelişiydi. Kısa bir özet geçtim, çünkü, tanışıklığım benim de yeniydi. Yazarla kankalık durumu henüz taze ama sevdim kendisini! Siparişi hazırlarken bir anda dikkatimi çekmiş; öykü kitabı olması nedeniyle de işime gelmiş; ama daha çok da kitabının adıyla çekmişti beni. İlginç de bir detay fark ettim ki elime geçtiği tarih: Denk gelmiş doğum günüme.

Sorarsınız şimdi nasıl, diye...

Derim ki iyi ki tanıdım O'nu.

Doktorla uzun sohbet derin; ekonomi, memleket halleri, biraz kitap, maskesiz insanlar, az siyaset, biraz Fenerbahçe, kısa kontrol... Hoşçakalın.

Trene yürüyorum. Pandemi, gemi azıya almış da olsa caddeler sakin. Bense felekten bir gün daha çalıyorum. Bir an, bir sonraki duraktan binsem, o arada gara uğrasam ve sorsam diyorum: "Tren seferleri başladı mı?" Sonra sıcak ve onca yürüdüğüm, ama keyifle yürüdüğüm yol sonrası varınca binmem gereken istasyona, "Netten bakarsın, şimdi atla trene," diyor, 17 dakikası olduğunu görüyor, kitabımı açıyorum. O ara, bir gün Tekkeköy'deki eski gara, yani en bayıldığım kitap okuma noktalarımdan birine, gitsem diyorum. Dinliyorum uyaranlarımı, biniyorum trene, açıyorum tekrar kitabımı. Biraz manzara biraz kitap derken varıyorum bizim istasyona... Eve varana kadar nem gerekeni yapıyor. Duş ve çalışma odamdayım; açıyorum ekranı, iki saatlik bir iş kaybım var, göz atıyorum piyasalara; olumlu haber faiz artırımı, dolarda bir tık düşüş, bazı önemli şirketlerdeki açıklanan kârlar piyasa beklentilerinin üzerinde. Ama memleket hali kötü! Saray'a 13 uçak, orman yangınında çaresizlik... Yoksa... yoksa yeni yeni oteller mi?

Sedat Peker'den iyi haber var, ne diyeyim, sevindim. Alsın sazı eline.

Açıyorum Fransızın iki kanadını; dışarıdan odaya dolan deniz ve serinlik kışkırtıcı. Bir plan yapıyorum, mesai sonrasına.

İskele Kafe, atıştırmalık, kahve ve kitap!

Heyecanlanıyorum.

En sevdiğim alanlardan biri; denizin ortasında bir yelkenli sanki. Rüzgar bedenimi yalayıp geçerken... denizde balıklar oynarken... ve şıp... şıp... şıp diye minik sesler ruhuma ulaşırken güzel güzel satırların arasında olmak, miss gibi kokusu kahvenin... Muhteşem.

Ekranı kapatıyor, giyiniyor, maskemi takıp sırt çantamı asıp çıkıyorum yola. Bu kez kalabalık ama deli dolu değil. Kıvamında. Keyfim artıyor. Maskesizlere, hadi açık alan ve insanlar kısmen mesafeli, diyerek bu kez tolerans tanıyorum. Denize girenleri, kıyıya çadır kuranları, iki sandalye bir masa atanları, şortları, etekleri kasık boyu pırıl pırıl genç kızları, kadınları ile diyorum ki bu şehir vallahi başka. Upuzun bir sahil, tertemiz tuvaletler, duşlar ve elbette cankurtaranlarıyla ve de mekânları ile sanki bir medeni Akdeniz kenti; hiç buralı değil gibi. Ahh bazı insanlarımız buralı gibi olmasa da doğru düzgün kullansalar şu tuvaletleri ve dahi duşları; canı çıkmasa belediye görevlilerinin, nasıl olur acaba?!

Varıyorum İskeleye, alanda bir yerel grup var, eskiden şarkıları tazecik bir solist eşliğinde sadakatle çalıp söylüyorlar. Rock saundunda ve eski usulde bir şenlik hali var ki plastik sandalyelerin hepsi dolu, insanlar mutlu. Afad'ın Tır'ı orada ve aşılama insanların ayağında... Bu kez görüyorum ki ilgi yoğun!

Balık avlayanlar, iki sandalyesini açmış denizi yaşayanlar, yürüyenler, selfi çekenler arasından geçerek varıyorum İskele Kafe'ye...


Dolu gibi görünüyor; girip bir tur atıyorum ve kıyı kenarda boş bir masa bulamıyorum. Çıkıyorum.

Niyetim ora mı bura mı arasında gidip gelirken, geçen yaz pasta, kahve ve On İkinci Nota* eşliğinde yaşadığım keyif ve o keyif üzerine yazdığım yazı aklıma geliyor. Hem sonrası da çok güzel olmuştu; yazımın altındaki yorum çevirmenindendi ve beni o akşam internet üzerinden yapılacak ve yazarın İsviçre'den katılacağı sohbete davet etmişti. Sevinmiştim tabii ki!

Çenem açıldı ve fazlaca düştü, farkındayım. Oysa binbir sıkıntıyla başlamıştım yazıya. Bir ara vazgeçmiş, bugüne yazı yok demiş, epey kısırlık çekmiştim. O ara Enn Sevdiğim Kadın aradı, epey konuştuk ki çenem O'na hep düşer. Akşamımı anlattım, dondurmayı ballandırdım. Telefonu kapatınca da dedim ben bu yazıyı yazarım.

Ama bu kadar uzatabileceğimi de vallahi düşünmemiştim; mekândan, andan, daha çok kitaptan söz edip kısa kesecektim.

İskele'den çıkınca rotam belli olmuştu: Kahve Dünyası. Madem niyetim dondurmaydı ve geçen gün onların da dondurma yaptıklarını görmüş, bir an endüstriyel tadından ürkmüş olsam da şimdilerde hep endüstriyeliz zaten rızası göstermiş, sonra da demiştim ki: "O halde kitabımı orada okuyabilirim." Girdim. "Dondurma lütfen," dedim. "Topu 6 TL." dedi genç kız. Bir an bir top için 6 TL. fazla geldi ama kısmen de olsa zeki adamım; büyük mü küçük mü toplar, diye sordum ki büyükmüş. Hayalimde çocukluk dondurmaları var; vişne, limon ve vanilyalı sipariş ettim, porselen kasede hazırlandı ki toplar gerçekten büyük. Masaya döndüm, kitabımı açtım, okuma gözlüğümü çıkardım ve yazı için fotoğrafı çektim. Sonra vişnelinin tadına baktım ve gittim.

Nerelere?..


Evden çıktığımda ilk dondurmamı Milka'dan alırdım ki dondurmaya benzin muammelesi yapardım. O tam ikinci dondurmacıya vardığımda biterdi, oradan gerçek kornet içine koyulan süper dondurmalardan alır, onu da bir numaram Roma Dondurması'nın önüne varana kadar bitirir, Roma Dondurması'nda henüz yapılmış tazecik kornetlere vişneli, limonlu, çilekli ve vanilyalı koydurur, benzin bitmeden de mağazaya varırdım. İşte şimdi çocuk adam halimde de; o çocuk olarak oturduğum masada kitabını açmışken ve önündeki dondurma kasesinde taa Çanakkale'lere varan bir dondurma yolculuğu yaşarken, sanki çocukluğumun bütün dondurmaları damağımda ve bir şenlikteymişçesine seviniyorum. Vişnelinin içinde minicik vişne kabukları bile var, hiç rahatsız edici değiller, bilakis mutluluk veriyorlar. Hakeza limonlusu; ferah mı ferah. Kitabı okumaya çalışıyorum ama gidemiyorum. "Erir mi acaba ?" diye korkuyorum ama daha çok bu enfes ve gerçek meyveli dondurmaya konsantre olmak istiyorum. Sanki çok eskide kalmış bir dostu bulmuş gibi sevinçliyim; limonlunun limon, evet gerçek limon tadına bakarken.

Kaşığı daldırıyorum sonra... ve missss gibi vanilya, diyorum bu.

Kitabı masanın üzerinde bırakıyor. Dondurma kasem ile hayatın güzel yıllarına, dönmemek üzere gidiyorum.

O ara yandaki Columbia'nın terası gözüme takılıyor. Kahvemi orada içsem, deniz yüzümü yalayıp geçse ve taaa Ukrayna'yı göre göre kitabımın tadını çıkarsam, diyorum...

Ama!

Tadı damağımda bir dondurma var, kopamıyorum. Kalkıyor gidiyorum, bu kez bal bademli ve vanilyalı iki top dondurmayla dönüyorum. Kahve mağlup! Ruhum eski zamanlardan bir çocuk. Mutluyum.

Kitaptan ve bayıldığım yazarından söz edecektim aslında değil mi?

İkisinden de özür dilerim. Anlayacaklarından eminim! Fazla söze gerek yok aslında! Tanıştığıma çok ama çok memnunum. Bayılarak okuyorum ve en çok da kitabın girişindeki, "Ustam Recep Gürgen'e," atfı nedeniyle hayranlık ve saygı duyuyorum, yazar Şule Gürbüz'e. Bir akademisyen kendisi. Dolmabahçe Sarayı'nda sanat tarihçisiyken tanışıyor Recep Gürgen'le ve O'na çırağı olmak istediğini söylüyor.

Şimdilerde akademik kariyerin ve yazarlığın ve koleksiyonerliğin yanı sıra mekanik saat tamirciliğine de devam ediyormuş kendisi. Yazı dili ve öyküleriyse altını bir kez daha çizmeliyim ki mizahi dokunuşları ve insan halleri ile birlikte muhteşem. O kadar heyecanlandırdı ki bu tanışma beni; henüz kitabın sonlarındayken ve bitmemişken, dökmek istedim içimdekileri.

Aslında o akşam öyle kendimden geçmiştim ki ben: Kahve Dünyası'ndan başı dönmüş bir halde hülyalar içinde çıkmış, İskele Meydanı'ndaki sahneden gelen müzikle coşmuş, yaz şaşkını bir halde yürürken bir anda fark etmiştim ki yüzümde maske yok! Ahhh benim hülyalı başım, dedim elbette, telaşlandım, "Bir de millete laf çakarsın sen ha!" dedim, sırt çantamı usulca indirip, bir kenara çekilip maskemi taktım ve bir de ceza kestim kendime: Gözünün kaldığı şu tezgahtan bu akşam dondurma yok dedim sana!

Benzin bitti, eve ittirerek gidiyorum.



*Bayıldığım Dizi Şaşırdığım Kitap

26 Temmuz 2021 Pazartesi

Tanıştırıldığımıza Çok Memnun Oldum Adichie

Diyaloglar*


Yine akıp, tatlı tatlı gitti yazı, inceliklerin içinde bir ismi ucundan yakaladım ama!.. Nijeryalı yazarların hastasıyım ki tanımadığım biri, ilgileneceğim hemen.

Aa, hem Nijeryalı yazar seviyor hem de Adichie’yi denemediyseniz hemen ve ilk fırsatta!

....

Ben de Chimamanda Ngozi Adichie - Boynunun Etrafındaki Şey'i bitirmek üzereyim, öykü kitabı ve nispeten kısa olduğu için ne olur ne olmaz diye tanışmaya onunla başlamak istedim. İlk satırlarda kaptı ve bırakmadı beni ve biri Amerikana olmak üzere iki kitabını daha alacağım. Kesin.



Gece yağmurun sesine uyanıyorum. Uykuya dönemiyor, başucumdan son öyküsü kalan kitabı alıyorum. Bitirip kapatıyorum. Sonra zihnimden kitabı baştan sona geçiriyorum. Bir yazı kuruyorum. Cümleler akıyor ama dünyama bir türlü dönemiyorum. Yazar muhteşem! Tartışmasız. Ben yaşadım, her bir ânın tanığıyım. Biriyle otursam Nijerya konuşsam; sanır ki ben Nijerya'yı Nijerya'da yaşadım. Otursam Nijerya dışına hiç çıkmamış bir Nijeryalıyla konuşsam; sanır ki benim Amerika'da Nijeryalı kocaman bir çevrem var.

Aslında ikiyüzotuzbeş sayfalık kitaba başladığım andan itibaren Nijerya topraklarında geçen öyküleri daha çok seviyor, daha meraklı ve farklı bir tat alıyor, Sibel Sakacı'nın çevirisi sayesinde sanki oradaymış ve tanıklık halindeymişim gibi içinde yaşıyordum. 

Ben öyle düşünmeye devam ederken son sayfayı kapattığımda içimdeki tadın bütüncül bakmaya,  parça parça öyküleri bütünleyerek onu artık bir romana çevirdiğini fark ediyorum.

Dışarıdan tatlı bir serinlik odaya akıyor. Gün henüz yeterince ışımadı. Kitap kapalı şekliyle göğsümde. Dokunuyoruz birbirimize. Sanki parmaklarımla hissediyor ve bu bağlantı üzerinden kitap baştan alınmış bir film gibi akıyor zihnimde. Bu tada da bayılıyorum. Uykuya dönmeye fazlası ile ihtiyacım var... Ama bir türlü dönemiyorum!

Sonra gelip bilgisayarı açıyor, bu yazı için dün çektiklerim içinden bir fotoğraf seçiyorum. Onu yerleştirip, yazmaya başlarken ekranda 03.22 çıkışlı bir e-postanın geldiği mesajı beliriyor.  Kargo'dan geliyor, açıyorum: "D&R gönderinizi teslim aldık."** cümlesini de içeren detaylı bir mektup.

Beklediğim kitaplardan biri Amerikana, diğeriyse kitabın tekrarı, O'nun için. Amerikana'dan da söz etmiştim ama onda İngilizcesi varmış. Vardığında Amerikana'ya bir göz atacağım; bir tuğla!  Şimdi kısa bir kitabı aradan çıkarabilirim. Uykum da var ama, mesaim yaklaşıyor,  kahvaltımı hazırlamalıyım önce!

Gün içindeyse sızarım diye hayal ediyorum.

...

Şu an saat 19:36. 16:30 civarı uyku bastırınca, işi bırakıyorum. Odaya geçip uzanıyorum. Sızmışım; derin. Uyanıyorum. Komiğim. Çünkü sanıyorum ki ertesi gün sabah. Cep telefonunu alıyorum; saati 19:28'i gösteriyor. Cumartesi günü bir saat içinde ekranı değişen telefonun saatinin yanlış ayarlandığını düşünüyorum.

Sonra uyanıyorum!

Geliyor ve bu paragrafı ilave ediyorum.


*Burada


**Kitapçım aslında Eganba. D&R sıklıkla e-posta atıyordu, şu an bir kampanyaları var ve 50TL. üzeri kargo ücretsiz. Fiyat gözetmeksizin uzun yıllardır Eganba'dan alırım. Onlarda 150 TL. üzeri alışverişlerde kargo ücretsiz, o ölçekte bir alım olsaydı fiyat farkı gözetmezdim. Bilgi paylaşımı için söylersem fiyat olarak an itibariyle -genel olarak kitaplar- en ucuz D&R'da. Kitapyurdu'nda daha ucuz ama kargonuzu onların temsilciliklerinden gidip de alırsanız!

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Operasyonun Yoluna İlmek İlmek Döşenen Mayınlar

Öncesi


Epeyi önce

Apo ve Cemal, sosyal hayatın sınırlı olduğu bu küçük şehirde bir akşam Amasyaspor'dan  iki futbolcu, onların bir arkadaşı, Vali'nin koruma polisi ve yine futbolcuların tanıdıkları ama bizim yeni tanıdığımız, biz yaşlarda bir gençle bir akşam bir mekânda takılıyorlar. Ben yokum, Samsun'a görevli gönderilmiş de olabilirim, kendime kafa izni verip izinsiz de gitmiş olabilirim... Hatırlamıyorum. Fakat bu geceden epeyi zaman önce, biz daha tazeyken, çevreyi, sınırlarımızı ve yaptığımız işi ve karakterleri öğrenmeye çalışırken; bir yandan da özgürlük alanlarımızı genişletiyor, usul usul da göze batmaya başladığımızı fark ediyoruz. Özellikle ileriki günlerde adı geçecek Yarbay'ın başında olduğu Merkez Komutanlığı'nda iki numara olan, takdir etmeliyim ki işini şahane yapan, kurallara son derece riayet eden, disiplinli bir başçavuşun radarında oluğumuzu da seziyoruz. Kulağımıza bizle ilgili tavrını, düşüncelerini hissettiren duyumlar geliyor. Bu arada Komutan'la ilişkilerimiz de gelişiyor. Sözel temasımız şimdilik az: Sabahları alırken "Günaydın," akşam bırakırken "İyi akşamlar." O bir şey not ettirmemişse sessiz bir süreç. Karşılıklı bir tartma ve sınırlarımızı nereye kadar uzatabilirizi test ettiğimiz bir strateji izliyoruz ama öte yandan pozisyonlarımızın sağlam olduğunu da biliyoruz; çünkü bizden önceki tırsıklardan çok farklı olduğumuzun bilincindeyiz.

İhtiyacen Bir Paragraf

Bizden öncekilerden de önceden kalmış, onbaşı rütbesi sökülmüş, Tugay Komutanı postasıyken ve doğal olarak tanımadığımız eski komutan izindeyken yaptığı akıl almaz bir şeyden kaynaklı olarak fotoğraf yakalatmış, Bölük Komutanı tarafından disipline verilmiş, ceza almış, dolayısıyla askerliği uzamış, yeme içme ve yaşamın tadını çıkarma  adabını bilir ama kısmen güvenilir İstanbullu bir Gürcan var ki başlıbaşına bir hikâye konusu. O Tugay'da ve Bölük kademesinden (tamirhane) ve yedek parça deposundan sorumlu...  Şafak Sayarken etiketli yazıların Tugay'da geçen bölümlerinde sıklıkla yer bulacak. Diğer hayatımızdaysa yeri yok!

Örnek verirsem, hemen evin arkasındaki ormana yürüyüş için gittiğinde Komutan; Apo biraz da tetikteyim havasını atmak için  duyura duyura mermiyi  hazneye sürüyor, tabancayı atışa hazır hale getiriyor. Hakeza şehir içinde dolaşmak istediğinde de... O zaman bir ekstra daha yapıyor. Komutanın arkasından ve geniş açı görebilmek için de gerisinden, yoldan ve solundan yürüyor, mermi yine haznede ve bu kez otomatik tüfek de omuzda asılı, bel hizasında ve el onun tetiğinde... Bununla kalmıyor, kaldırımdan ve karşıdan gelenleri işaret ederek aşağı indiriyor. Hızlı adımlarla arkadan gelenlere de hem fazla yaklaşmak  hem de öne geçmek adına izin vermiyor. Komutan bunu görmüyor ama hissediyor. Kızları henüz okul tatil olmadığı için yoklar. Fakat Anne evde... Bizden öncekiler hep Anne demişler, içimizden bir tek, evde de görevli olan Aziz, ve Cengiz "Anne," diyor, bizim hitap şeklimiz First Lady tadında ama anne sıcaklığında bir "Hanımefendi." Tatlı tatlı gülümsemesinden hoşuna gittiğini anlıyoruz. O bizimle Komutan'dan daha çok konuşuyor.

Bahsettiğim inzibat başçavuşunun artık bizi fark etmemesi mümkün değil çünkü sıklıkla gittiğimiz, bolca lak lak yaptığımız arkadaşımızın olduğu  Sıkıyönetim Halkla İlişkiler'le Askeri inzibat aynı binada... Halk Eğitim de komşu ve orada da biçki dikiş ve benzeri konularda eğitim alan kızlar var. Üniforma sever bir kadın kitlesi olduğu vaka, nüfus yoğunluğuna göre az ama topluluk içinde azımsanmayacak sayıdalar; yaşı daha genç olanlarının rütbe gözettiklerini de düşünmüyorum. Biraz havalı olmak yeterli ki bizde ondan da var!

Yazlık ve kışlık olarak giydiğimiz resmi kıyafetler diğer askerlerinkinden değil, subaylarınkiyle aynı, farkımız sadece kollarımızdaki rütbeler... Rütbe bilgisi olmayanlar kolaylıkla daimi askerlerden sayabilirler ki sıklıkla bizle aynı statüde olan ama bizi tanımayanların selam vermelerine ve komutanım dediklerine tanık oluyoruz.

Bu arada söz ettiğim başçavuşun adı Şevket. Biz aslında askerliğin adabına, disiplinine, gelenek ve şanına uymaz, Komutan dışında kimseyi umursamayan davranışlarımızla bu Askeri Polis'in radarındayız. Punduna getirdiğinde kesinlikle bizi alacak! Disiplin kuralları çerçevesinde  bir gece görev sahamız dışında bir yerde, üstelik alkollü yakalarsa sıyıramayız, diye düşünüyoruz ama bu biz için daha da pervasız olmak anlamında fazlasıyla kışkırtıcı. An itibariyle rahatlığımıza ve yerinde duramaz ruhumuza uzun ölçekli geniş alanlar açmanın önündeki en büyük engel ne yazık ki O. Kaliteli hasmımızın varlığından zevk almıyor da değiliz. Onu çözersek ve bizi tanırsa başkalarının sınırlarını da kalınca çizmiş oluruz, diye düşünüyoruz. Bunu sağlamak için önce ona bir tezgâh kurmalıyız!

Yine bir hafta sonu, Komutan ormanda; orman dediysem koca bir orman tasavvur edilmesin; bir koru, o spor kıyafetleriyle yürüyüşte, Apo da yakın korumada... Bizse korunun sınırlarındayız ve şüpheli gördüklerimiz olursa alacağız. Apo başçavuştan söz açıyor, ama bize karşı tutumundan değil. Hepsi kurmaca olmak üzere, konutun ve koru yönündeki inzibatların çoğu zaman yerlerinde olmadıklarını, gece ara ara çıkıp kontrol ettiğimizi, bazılarının ağaç diplerinde uyuduklarını, korumanın yetersiz, disiplinsiz ve bu nedenle de büyük bir koruma zaafı olduğunu söylüyor. Bu bölgenin şöyle de bir önemi var: Komutanın konutu ile Vali Konağı bizimki askeri alanın içinde olmak koşuluyla caddenin iki yanında, karşı karşıya.

Diğer hafta sonu başçavuşun jipini konutun önünde, onu da konutun süs havuzunun kenarında komutanla konuşurken görüyoruz. Rutin bir haftalık rapor alma, daha neler yapılmalı üzerinde de genel güvenlik sohbeti, diye düşünüyoruz. Ama gerçek bilgiyi Hanımefendi'den alacağımızı o an bilmiyoruz..

Ford'un yanısıra eve tahsisli ve arazide kullandığımız bir de Jeep Wagoner var. Genelde kızlar ve Anne geldiğinde ev halkına hizmet veriyor; onun şoförü de Cengiz. Yolda giderlerken Hanımefendi Cengiz'e hafta sonundaki görüşmenin bir kısmının altını çizerek "Dikkatli olun çocuklar," diyor, "Sizin kuyunuzu kazmak isteyenler var."  Ayrıca, komutanın bizim -planlı- uyarılarımızdan ön alarak eksiklikleri söylediğini, ve başçavuşa "Görev yapıyorum diye de benim adamlarımı bana getirme," uyarısı yaptığını söylüyor.

Daha sonraki zamanlar, Şevket Başçavuş'la birbirlerimizi daha doğru anlamamıza sebep oluyor. O bizim yerinde duramaz, ne olursa olsun duramayacak çocuklar olduğumuzu, işlerimizi iyi yaparken de gençlik ateşlerimizden geri durmadığımızı ve yapıp ettiklerimizin pespayelik değil de yakıştıra yakıştıra olduğunu anlıyor. Seviyoruz birbirimizi.

Ama yine de bundan epey sonra yakın aralıklarla O'nun dahli olmayan iki operasyon çekiliyor bize ki öncesinde Tugay'a ve Orduevi'ne uyuşturucu soktuğumuz ve bunların ticaretini yaptığımız söylentisini yaratıp kulağımıza ulaştırarak hem intikamlarını alacaklarını ve de bu kozla frene basacağımızı düşünüyor, bazıları... ama çok toylar! Çünkü bize gözdağı için -sözde- bilgi sızdırdıkları kişi seçimi fazlasıyla çocukça ve acemi işi!


Bize Ha!

22 Temmuz 2021 Perşembe

Bize Operasyon Çektirenin Karizmasını Çizeriz

R. epeyi ünlü, İstanbul Jet Sosyetesi'nin gözde bekârlarından, tanıdıktan sonra fark ettiğim üzere magazin basınının cemiyet haberleri köşesinde her daim yer bulan, ailesi o zamanlar bir elektronik devinin sahibi olan, ne yazık ki bazı çevrelerce "azınlıklar" diye tanımlanan kesimden bir asteğmen olarak Orduevi'ne transfer olmuştu... Ama nasıl?

R. ile tanışmış olduğumuz dönemde biz de henüz usta askerlikte yeniyiz: Acemi birlikleri Amasya olan daha sonra arkadaş olacağımız yeni şoförler ve muhafız, benden önce olsa da Tugay içi dağıtım olarak yeni atanmışlardı. Ben de Ankara'dan gelince ve bin türlü numara çevirip de bölükte kalmayı başarınca; bizim henüz efsane olmayan efsane ekip tamamlanmıştı. Gün saymakta olan, teskereye gidecek eski ekipten görevleri devralmıştık. Artık yeni konaklama yerlerimiz Tugay'da bağlı olduğumuz birliklerimiz değil de dış görev emriyle Orduevi'nin koğuşlarıydı. Serbest çalışıyor gibi gözüksek de resmiyette kendi birliğimizin, dolayısıyla askerliğin kuralları geçerliydi.

Ama, bizim umurumuzda mıydı?!

Gündüzleri çoğunlukla Tugay'daki garajda hazır bekliyor, şoförü olduğumuz komutan bir yere gitmeyecekse tüm mesai süresini orada geçiriyorduk. Mesai bitiminde de herkes evine... Yani Orduevi'ndeki lojmanlarına. Bizim lojmanımız tabii ki koğuş.

Şu ana kadar yazılan kısmın aslında bir değeri yok ancak geri dönüşle ortaya saçılacak olayların varacağı noktalar için önemli. Çünkü biz hayatın neresi olursa olsun işlerini iyi yaparken, kendi kuralları ile de yaşayan çocuklarız!





Günlerden bir gün

Garajda ve Ford'un içinde müzik dinleyip laflarken biz, santraldeki arkadaşımız Karargâh'tan çıkıp "Telefon var," diye işaret ediyor. Burayı kısaca anlatıp olaya bağlanmak istiyorum. Arayan Komutan'ın eski ekibinden Komutanlık'taki postası; Amasya'ya bir arkadaşının geldiğini, asteğmen olduğunu, Turban'da kaldığını, onunla tanışmamızı ve onu Orduevi'ne aldırmamızı istiyor. Biz Komutan'ı analiz etme sürecini aşmış durumdayız, o da bize güveniyor ve artık biliyoruz ki bizi seviyor. Geldiğimiz noktada bizle ilgili ispiyonlara kulak asmayacağını biliyoruz, hatta somut iki olayda kızları ve eşi tarafından savunulacağımızı da... Bu konunun detaylarından bir başka olayın yazısında mutlaka bahsedilecek... Bu arada yüzümüze gülen ama arkamızı kazan iki başçavuş var Orduevi'nde, istihbaratı aldık.

Karar verdik; onların ayağını kaydırıp R.yi Orduevi'ne getireceğiz.

Sıkıyönetim Halkla İlişkiler'de tanıştığım Samsun'lu bir çavuş var. Bir akşam ona uğradığımda kendi başçavuşları ile bizim Orduevi'nin iki başçavuşunun Turban'a kumar oynamaya gittiklerini söylüyor. Cemal'le Apo da komutanı Emniyet'e getirecekler. Önce Cengiz'i arıyorum ve anlıyorum ki Apo'lar henüz konutun önündeler, Komutan hâlâ evde. Araç koduna anons yapıyorum ve birisinin hemen evin köşesindeki kantine gitmesini, telefonla konuşacağımı söylüyorum. Santraldan kantini bağlatıyorum ve Operasyon Turban'ın anlık bilgilerini veriyorum. Onlar evden alıp yola çıktıklarında konuyu açıyorlar. Emniyete uğramadan doğru Turban'a yöneliyorlar ki Halkla İlişkilerin önünden geçerken Cemal işlem tamamdır, gidiyoruz kornasına basıyor.

Ve suçüstü.

Hemen ertesi sabah eski görev yerlerine geri gönderiliyorlar.

Onların boşalttığı göreve de R.'nin gelmesinin yolu açılıyor ve bizim referansımızla da geliyor. Aradan epey bir zaman geçiyor, R. bir düzen kurmak istiyor ama biz yüzünden istediği -bizce de gereksiz- otoriteyi bir türlü kuramıyor, çünkü biz askerler lehine korumacıyız.

Biletleri haftalar öncesinden tükenmiş bir konser akşamı var Orduevi'nde... Aziz muhteşem bir fix menü hazırlamış. O genel servisi organize edecek ama sadece Komutan'ın, Vali'nin ve eşlerinin olduğu masayla ilgilenecek. Biz de hemen sahne arkasında, sahneye çıkış kapısı da olan çay ocağındayız. Gecenin kadrosu o günden bakınca şahane. Ama detayların bir önemi yok; ana konumuz o günkü tavrımıza neden olan -bize- operasyon.

Geceninse o günden bakınca iki yıldızı var. Biri Bedia Akartürk. Diğeri ise Sibel Egemen. Sibel Egemen önemli çünkü R. ile tanışıyorlar ve yakınlar. R. için kıymetli! Önce alt kadro sanatçıları gelip çay ocağından geçerek sahneye çıkıyorlar. Onların ardından da biz yaşlarda, Orduevi Orkestrası eşliğinde biri solist diğeri yan flüt çalan konservaturda öğrenci iki genç kadın sahne alıyorlar ki biri tıpkı Itır Esen; aklımı alıyor ama bir kız arkadaşım var; hayatımın en zor döneminde bana yoldaş olan.

Birazdan sahneye Sibel Egemen çıkacak... R. çay ocağına geliyor önden, boşaltılmasını istiyor. Diğer çocuklar çıkıyorlar. Biz kımıldamıyoruz. R. gözleriyle yalvarıyor ama burnundan da kıl aldırmıyor sanıyor. Sonra rica ediyor, sonra çekilmezsek Sibel Egemen'in sahneye çıkmayacağını söylüyor ama bizi komutanla tehdit edemiyor, çünkü ondaki kıymetlerimizi ve neler yaptığımızı ve yaptırabildiğimizi artık biliyor. Çaresiz. Askerliğin genel kuralları itibariyle rütbe gücü bizden büyük, emir verebilir ve biz açısından da emre itaatsizlik ceza gerektirir, ama!

Biraz tehditkâr konuşmaya meylediyor. Apo Colt'unu çıkarıyor, mermiyi sürüyor ve silahını R'nin eline tutuşturuyor... Biz de silahlarımızı çıkarıp masanın üzerine koyuyoruz. R. bu kez ricacı gözlerle bana bakıyor. Bu duruma müdahil olacağımı düşünüyor ki haklı, normal koşullarda boşaltırdım... boşaltırdık orayı.

Kımıldamıyorum.

Hiçbir davranışımız sebepsiz değil. Çaresizce dışarı çıkıyor. Yan binaya geçip kuaförde beklemekte olan Sibel Egemen'i alıyor, zaten dar bir koridor gibi olan mekânda milim kımıldamayan dört kişilik ekibin arasından geçiriyor. Sibel Egemen'le göz göze geliyoruz. Biz öyle çocuklar değiliz, sebebi de siz değilsinizcesine gülümsüyorum.

O sahnedeyken biz de Akartürk'ün Samsun doğumlu kızı ve diğer sahnesi bitenlerle birlikte kuaföre geçip Aziz'den gelenlerle donattığımız genç, taptaze masada, silah muhabbetli pek neşeli bir keyif yapıyoruz.

Elbette ki bira şişelerinin kapaklarını tabancalarımızla açma ritüelini eksik bırakmıyoruz.

Korkmayın, ateş falan etmiyoruz, mekanizma üzerinde bir iki hareket yaparak namlu ucunu alt desteğiyle birlikte açacak haline getiriyoruz: Önce şarjörü bir tık aşağı alıyor, sonra namluda bir çekme hareketi ile kundaktaki mermiyi sıçratıp havada kapıyor, tüm emniyet tedbirlerinin ardından da ucu alttan destekli bir açacak şeklini almış kısma kapağı sıkıştırıp açıyoruz. E alkışı da alıyoruz.

Elbette bu genç kadınlarla askerlik hatırası tek tek, toplu fotoğraflar da çektiriyoruz ama hiçbirini bu yazıda kullanmıyoruz...



Devam yazısı Operasyonun yoluna ilmek ilmek döşenen mayınlar

20 Temmuz 2021 Salı

Paparazinin Bayram Kısmeti

Çok erken uyanıyor... Çatıyı mesken bellemiş Kırlangıç bebeleri uçuş eğitiminde... Japon Kamikazeleri halt etmiş, hızla çıkıp alçalarak bina duvarına -en fazla 15 santim aralıkla- paralel uçarak pencereden dışarı bakana nazire yaparcasına burnunu sıyırıp geçiyorlar... Hız müthiş, genelde aralarında bir iki metre bırakarak ikişerli ekipler halinde uçuyorlar, sonra binalar koridorundan çıkınca sola, denize doğru yatıp Türk Yıldızları gibi dikilerek bütün filo tepede buluşuyorlar; sonra bir dalış, sonrasında dağılmaca... Uçuş varyasyonları had safhada, o kadar tatlılar ki, anlatılamaz, videoları da çekilemez çünkü en az beş kamera lazım! "Biraz sonra arka fonda toplu geçişleri göz açıp kapayıncaya kadar görünecek..."

Sabah erkeninde hâlâ uykuda insanlar sayesinde deniz, çeşit çeşit kuş ve sabah sesleriyle mutlu olan bizim paparazinin gözüne bir çatının ucu takılıyor, taa uzaklardan da sanki Puhu sesi geliyor. Önce üşeniyor, sonra ekmek parası deyip makineyi kapıyor, zumluyor ama daha ötesine giderse ortaya titreşimden başka bir şey çıkmaz kararıyla öyle bırakıp, izlerken tam ekranda çözülür bu iş, diye düşünüyor. Sıcak haber tripod gerektirmediği gibi uğraş da istemez, hiç kurguya falan da gerek yok deyip, kaydını ham haliyle yayın ekibine teslim ediyor.

Yayın ekibiyse bu romantik anlar asla müziksiz olamaz, diyerek çok sevilen şarkıcının, sevilen bir şarkısında karar kılıyorlar.*

Sevgilerimiz ve İyi Bayramlar, dileklerimizle...



Luz Casal- Piensa En Mi.*

*Beni düşün. Google, çeviri.




18 Temmuz 2021 Pazar

Hazmı Zor Bir Kitap Müziğini De Kendi Seçtirmeli

Fonda müzik isterim derseniz, tık lütfen.



Sabah ezanı okunurken uyandım, geç yatılmış derin bir uykuydu. Bozuk ve dengesiz hoparlörün sesi geceyi metalik ve ideolojik bir boğuculukla parça parça ediyordu. Konu ne olursa olsun liyakat önemli diye düşündüm. Özellikle ulviyetli bir söyleyiş gerektiren ulvi hallerde...

Hayatımın en güzel yaşanmışlıklarından, ruhumla dinlediğim Polis filmindeki o an... Sonra bir Sinop erkenindeki hissedişle bana şu cümleleri yazdıran ses: "Sabahın bu hoşluklarına ilaveten, kulakları ayağa diken, hayran hayran dinleten ulvi ses tüm fısıltıları öteleyen bir kutsiyetle odayı dolduruyor. Muhteşem bir okuyuş, ve muhteşem de bir müziği olan bu ses doğrudan ruhuma akıyor. Her şeyi terk edip onunla baş başa kalıyorum. Bu muhteşem okuyuşun temiz ruhlu karakterini resmediyorum. Haluk Bilginer'in oynadığı Polis* filmindeki anı da aşan bir hayranlıkla dinliyorum genç olduğunu düşündüğüm bu aydınlık yüzü."*

Sonuçta bu sabah, özensiz, kelimelerin anlaşılmaz olduğu metalik an uykumu kaçırıyor; geçiyorum bilgisayara, bir süre oyun oynuyorum; ruhum dönüyor, gözlerim özlüyor ve tekrar geçiyorum yatağıma. Derin bir uyku ve enfes bir uyanış. Domates, salatalık, biber dilimliyor, tabağa beyaz peynir, deri ve Bergama tulumu ekliyor, kaşarı es geçiyor, yeşil kırma zeytin ve siyah zeytinle tamamlıyorum kahvaltı tabağımı. Peynirler hariç diğerlerinin üzerine kuru fesleğen serpiyorum, sonra da yine peynirler hariç sızma zeytinyağı gezdiriyorum biraz. Kahve istemiyorum. İki dilim ekmek de kızardı. Şimdi tabağı çalışma odasına bilgisayarın karşısına taşıyorum. An itibariyle bloglarda okunmamış taze yazı yok. Bir Bergama yazısı yazma sorumluluğu var artık üzerimde. Ondan başlarım demiştim ama!!!..

Sonra beni bir telaş alıyor, onunla başlarsam akıcı olamayacağımı düşünüyorum, sonra en baştan başlasam diye bir karara varıyorum çünkü çok ama çok yıllar önceden bir hikâye; tarihe kayıt düşülecek anlarıysa mutlak ve ayrıca içinde insan olmayan fotoğraf neredeyse yok. O zaman, bütün bunları düşününce, normal akışıyla yazmaya karar veriyorum; bir anlatı şeklinde, bir anlamda kervanı yolda  dizerim diye düşünüyorum. O yıldan sadece o geziye ait bir minik not defterim de vardı ama nerede? Hatta albümdeki her bir fotoğrafın gün ve saatini de yazmıştım albümün içindekiler bölümüne... Bulamıyorum. Olsun, geçmiş de olsa şu coşkun ruhum çok becerikli, alıyor beni ve götürüyor zamanın orta yerine...

Sonra bilgisayarı kapatıyor. Gün içinde gelecek kitaplarımın meraklı tadıyla uzun zamandır orada, okunmayanlar bölümünde bekleyen ve Enn Sevdiğim Kadın'ın bana aldığı Kitabı çekiyorum.

Yoğun bir inşaat döneminde kitap okumaktan uzak kalınca yeniden o sıcaklığı tesis etmek biraz zaman almıştı. Elime çok kere almış, biraz okumuş ama içine bir türlü girememiştim. Şaraba dair sevdiğim ve çok kullandığım Sideways'deki o sözü evirirsem: Bekler her kitap belli bir ânı! Bu bir çizgi roman. Bu sabahın huzurlu ve coşkulanmış haliyle ona heveslendim ve berrak bir akılla başladım okumaya ve kapılıverdim kendisine... Kalınlığından da tırsmıştım muhtemelen. Göz ucuyla şöylesine değince değil de bütünleşince onunla ve dahil olunca içine, su gibi akmaya başladı. Sevdim, kaynaştım ve o da kabul etti beni içine...


Çizgiler hoş, hikâye daha hoş. Bir çocuk, bir çocuk kadın, sonra kadın, sonra büyümüş aynı çocuk ve kadın arasında İslam ve Ortadoğu mitolojisi ile harmanlanmış bir sevgi hikâyesi. Masalsı, sert, mistik. Karar verdim ki bugün ve yarın mesaim bu kitapla... Hatta dip notlardan hareketle ki oralarda hangi surelerden alıntılandığı yazıyor; bu yüzden yanıma Kuran'ın Türkçe çevirisini de alarak devam etmeye karar verdim. "Bir de Tevrat çevirisi olmalıydı," diye de düşündüm tabii ki!

Bir yazı düşlemeye başladım. Yazacaksam bir fotoğraf da olmalıydı elbette. O arada, gün boyu kanepeye uzanıp kitabı okumayı düşünürken ben, bir de müzik çınladı kulağımda, ulviyet içeren ama modern de dokunuşları olan.

Gözüm uzun çalarlarlarımın olduğu noktaya takıldı. Acaba yağmalananlardan kendini kurtarabilmiş miydi?

Kalktım, gittim ve sırayla bakmaya başladım plaklara. Oradaydı, tıfıllık çağlarından, 78'lerdendi, buldum ve çıkardım. Sonra kitapla birlikte fotoğraflarını çektim. Pikap başlığım inşaat sürecinde üst üste taşınmalardan dolayı yok olmuştu; Spotify'dan buldum grubu, dinledim. Sandstorm adlı parça tamamdır, diye düşündüm önce; sonra bir ampül yandı, çünkü diğer parçalar tarzları dolayısıyla anlamsız düşecek ve albümün tamamı kitapla senkronize olamayacaktı. Sonra Emel geldi aklıma. Tunuslu Emel. Onun The Tunis Diaries albümünü tıkladım Spotify'da. "Tamamdır!" dedim: Uzanılmış kanepe, fonda Emel ve bu hafta sonu hep Habibi.


Naif bir kitap diyerek başladım dün. Yer yer sertlikler iç yaktı. Duygular, iç yakışlar, heyecan, korku, kaygı peşpeşe dizilirken derinlik de usul usul aklı kurcalamaya ve bu karmaşa ile de sorgulatmaya başladı. Bir ara "Ara versem," dedim ama merak ve akıcılık rahat bırakmadı, dürttü, tahrik etti ve tekrar elime aldım. Çizimler ve desenler ve de bölüm başlıkları, bazıları bildiğimiz duyduğumuz, anımsayacağımız mitlerin başarıyla çizgiye ve konuşma balonlarında söze dönmüş halleri etkileyiciydi. Okuyucuyu bir yan karakter olarak, kenardan bir izleyici şeklinde de olsa dışarıda bırakmadı kitap ve  beni içeri alıverdi. Kitabın kurgusunu ve desenlerini çok beğenmiştim, başlangıçtaki bölüm adları heyecan vericiydi, ilkokuldayken yazları şahane bir hocadan dersler almıştım: Binanın en altındaki alçak tavanlı, kısmen karanlık ama camlardan içeri düşen aydınlıkla kutsiyetli mekânda doğru bir insandan eğitim almanın anıları bir bir geçmeye başladı gözümden. Öyle güzel bir insandı ki cinsiyet ayrımı yapmaz, bir önceki, Dedemin Namaz'a gittiği Cami'nin hocası gibi kısa kollu gömlekle gittik diye uzun çubuğu ile kollarımıza vurmaz, arada tenefüs verirdi. Bir an ders aldığımız alçak tavanlı, içine düşen ışığının ulvi kıldığı, miss gibi gül suyu kokan, rahleleri özenli ve bayıldığım alanı hissettim; hemen kapı önündeki bahçede, çocuk seslerimizle kızlı erkekli bağrış çağrış oynamamıza ses çıkarmayan güzel yürekli, ak sakallı, aydınlık Mümin Hoca'yı bu vesileyle şükranla andım.


Hayattan güzel şeyler biriktirmiş olduğumu da düşündüm, Habibi'yi okurken. Dini yasaklaycı zihniyetlerden değil de sevgiyle, hoşgörü ve anlayışla anlatanlardan ve sorgulamamıza anlayışla yanıt verenlerden öğrenmiş olmanın bana kattıklarının tadını çıkardım ve fazlasıyla zevk aldım kitaptan. Bölüm aralarındaki çizimlere de bayıldım. Elbette sertlikler, bıraksam mı dedirten anlar, bu kadarı da fazla dedirten olaylarla da karşılaştım; ama bu karmaşa aslında bir yaşam gerçekliğiydi ve yazar da bu anlamda fantastik dokunuşlarla doğru bir iş yapmıştı. Belirtmeliyim ki kitapta cinsellik ve çıplaklık da var, hatta bir yaşam gerçeği olsa da fazlasıyla incitici, üzücü, elden bırakmayı düşündürtecek, kendi düzleminde insani dursa da bazı bünyelerin kabul etmesinin zor olacağı ölçekte olaylar da var. Bu nedenle de arka kapağına 18+ ve 18 Yaş Üzeri ibareleri konmuş.


Bazı ölçütlerden bakınca şiddetle tavsiye ederim diyemeyeceğim, Türkçe'ye Melek Berfin Işık tarafından çevrilen Habibi; 1975 Michigan-Traverse doğumlu Craig Thompson tarafından iyi bir araştırma sonucunda yazılıp, çizilmiş ve Flaneur tarafından da ülkemizde yayımlanmış. Toplam sayfa sayısı 672. Ana iki karakteri Dodola ve Zem olan Habibi'yi iki günde bitiririm diye düşünürken dün başlayıp bitirdim. Arapça yazıların kitabın son sayfalarında tercümeleri ve kaynakları var; okuma esnasında gidip bakılmasını öneririm, ayrıca bazı anlar için "Kur'an Bakara, 30" gibi dip notlar düşülmüş, merak edilirse kontrol edilebilir. Kitabı incelemeden almamanızı öneririm. Ne çıkarsa bahtıma diyebilenlerdenseniz mesele yok. Alırsanız okumaya başlamadan önce son sayfalardaki Notlar bölümüne göz atın, hatta oradaki notların sayfa numaralarını bir kağıda yazın ki o sayfalara geldiğinizde gidip notlardan okuyun, çünkü bazı hallerde sayfa altlarında belirtilmemiş bir durum bu!

Kitabın Amazon'daki güncel fiyatı ise 104,60 TL.


*Sinop'daki o an yazının ikinci fotoğrafından sonra!

*Polis

16 Temmuz 2021 Cuma

Un Ringraziamento Speciale*


Sevgili Okul Arkadaşım'a...

Sevgiyle...






O yazmasaydı, bu keyiften yoksun kalacaktım.

Bugüne kadar hep İtalya'dan getiren olursa içtim.

İlk şişeyle gelen promosyon kadeh uzun süre boş kalmıştı.

İlk kez bu yöntemle yapmaya karar verdim ve onun tarifiyle yola çıktım.

Limonları Finike'den, Portakal Bahçem'den istedim ki miss kokuyorlardı...

Tarifin bütün aşamalarına titizlikle uydum. Sabrettim.

Günü doldu, şişeledim.

Soğuttum.



Veee tadım!



......



Bu mudur?

Evet...

Limonçello budur!







Ve Sevgili Okul Arkadaşım'ın yani Sevgili Ekmekçi Kız'ın tarafımdan yapılmış ve bayılınmış limonçello tarifi içinse buradan lütfen.

Kesinlikle soğuk ve kararında içiniz!





*Özel Bir Teşekkür, Google çeviri.

13 Temmuz 2021 Salı

İleri Üçlü

İkindinin akşama yakın zamanları, pencereden bakıyorum; güneş batıya çekilmiş, ön bahçenin önemli kısmına binanın gölgesi düşüyor, arka bahçe ise tam anlamıyla güneşlenmelik. Ön bahçe günün ruhları dürtükleyen bu saatinde bana uyar. Bir tuğla ile ilişkimizse uzun süredir devam etmekte; Bolaño'nun Vahşi Hafiyeler'i. Biraz ağırdan aldığım çok keyifli bir roman; onu okurken araya arasıcak tadında kısa öykü kitapları da sıkıştırıyorum. Hiç okumadığım ve hiç bilmediğim yazarlarla tanışıyorum. Bir tanesini bilmemem çok normal ki yazarın ilk kitabı; yine içgüdüsel bir satın alma... İki üç sayfalık öyküler; iddiasız, yalın, iç döküşlü, mizahi dokunuşlu, hesaplaşmalı ve sıcacık. 95 sayfada 18 hoş öykü: Derya Sönmez'den Sırça Kanatlar.


Diğeri ise arka kapağındaki cümleleri ile beni 102 sayfada Ankara'yı mesken tutmuş martılardan Galapagoslu Yalnız George'a, Tarlabaşı'nın karanlık köşe bucaklarından Balat'ın ayazmalarına, büyük kentin kalabalığındaki kimsesizlerden aynı şehrin sokaklarında kendi cemaatini oluşturmuş, kulağı küpeli köpeklere.. Gerçeküstü bir düşten, rengârenk 9 öyküye dahil ederek bu katılımdan zevk almamı sağlayan, hayata soldan bakan Elvan Çubukçu'nun ikinci öykü kitabı Köpek Düşü.


Maskemi takıp iniyorum bahçeye, onu çıkarıp çantama atıyor, biraz fotoğraf çekiyorum. En alt katımızda bir getto var. Mahallenin tüm kedileri orada. Bir sürü yeni yavru ki artık usul usul ergen oluyorlar. Bir kaçı bahçede, bir kaçı da arabaların üzerinde güneşlenmekte. Alıyorum sandalyemi, güneşe açıyorum kitabımı. Tabii ki Vahşi Hafiyeler. Artık Fransa'dayız. Sahilde ise şenlik var. Bir an konser olduğunu düşünüyorum. Biraz kitap sonrasında muhtemel ki dayanamayıp gideceğim. Ama şimdi güneş, çimen ve bahçe kokusu...


Şu kedi beni tırsıtıyor. Yeni nesilden kendisi. Bir kedi olduğundan şüpheliyim. Uzun boynu, gözleri ve bakışındaki sert ve vahşi ifade vaşak kırması olabileceğini düşündürtüyor bana. Şimdilik sadece bakışıyoruz, henüz bir temasımız ve sohbetimiz yok.


Beyaz papyonlu, siyah ve bir önceki nesilden kedi ise konfor düşkünlüğü ve ciddiyetli gamsızlığı ile favorim, bir temasımız olmasa da göz göze geliyoruz sıklıkla. Arabalardan birinin tavanına yayılmak, iyice mayışınca da siesta en büyük keyfi. Ekmek elden su gölden bir hayat bunlarınki, çift daire genişliğinde bir kapalı yaşam alanı, el vurmadıkları, bakımına hiç karışmadıkları bir bahçe ve enfes yemeklerinden yararlandıkları altı daire. Bir elleri yağda bir elleri balda...

Arka bahçedeyse zeytin ağacının altında bir mezar var: Son ve en uzun, son ana kadar bu bahçede yaşayan ama en korumacı, havlaması ve kafa tutması boyundan büyük Bitsy'nin...

O bir teriyer efsanesi, hikâyelerinden kitap olur... Biz ilk biten binaya geçmiş, eski ve kadim evin yıkımı başlamışken  canını yakan bir şey onu inletip duvarlara tırmandırmaya başlayınca komşu kız öğrenci yurdunda kalan bir öğrencinin kontrolü sonucunda onun önerisiyle hocasına götürdüğümüz ve muayenenin ardından son haddeye varmış kanser olduğu anlaşılan ve hocanın acı çektirmeyelim uyutalım dediği ve öyle ölen, yerine bir köpek koymayı düşünmediğimiz, düşünemiyeceğimiz en emektar ve  en unutulmazlarımızdan birinin mezarı...


Kitapla aram çok iyi, Roberto ile de anlaşıyoruz. Çok karakterli bir roman olması, o karakterleri üniversite öğrenciliklerinden beri takip etmek, okumayı uzun zamana yaymam nedeniyle akılda kalıcılık açısından sıkıntı yarattır mı acaba? diye endişe etsem de fark ediyorum ki hiç de öyle değil. Sanki onlar benim hayatıma değil de ben onların yaşamına dahil olmuşum. Hatta bazıları ile diğerleri hakkında dedikodu bile yapabilirim. Bir paralel evren durumu.

Sanırım araya başka kitaplar alsam da uzun bir süre daha Bolaño'nun kitabında takılacağım; sonuçta alkol var, taze şairler, ilişkiler, aşk, seks, edebiyat, barlar, uyuşturucu, şehirler, kısacası insana ve bohem hayata özenmek manasında ne aranırsa kitapta. O ara benim aklımda ise dondurma dönüyor. Toparlansam, kitabı da çantaya atsam, önce konsere takılsam sonra iskeleye doğru yürüsem, dondurmamı İskele Kafe'de yesem, o arada belki kitabımı açsam, o sırada iskeleye balık tutmak için giden Naz ile erkek arkadaşına "Rast gele!" desem, diye düşünüyorum.

Konser sandığımın konser değil bant kaydı olduğunu, alandaki basketbol sahalarında da belediyenin sokak basketbolu turnuvasına dahil maçlar oynandığını, alkışların sandığım gibi konsere değil oyuna yönelik olduğunu anlıyorum. Kahraman halkımızın özellikle genç kısmının maskelerinden sıyrılmış olduğunu görüyor, ne olacak bizim halimiz diye düşünürken ve yürümeye devam ederken iskeleden vazgeçip meydanındaki amatör tiyatro gösterisine biraz bakıyor, sevdiğim dondurmacıya varıyorum. Oh ne âlâ! Burada da pandemi bitmiş, çok şükür. Lebalep. Anında yeni plan, geri dönüş ve ilk Migros'a dalıyorum.



Mini nevalemi alıyor, bir an karasız kalsam da yine sahile iniyor, ağır adımlarla yürüyorum. Şimdi evdeyim, çalışma odasında pencereler denize nazır ve açık. Sarı votkam üç haftalık bekleme süresini doldurmuş, süzülüp şişelenmiş ve içime hazırdı ama biraz daha dolapta bekletmek istemiştim. Migros'tan bir 50'lik malt bira ile tussuz kavrulmuş fıstığı kapmıştım az önce. Yani bira, şat sarı votka ve fıstıktan oluşan İleri Üçlü ile takılmak bence iyi fikir. Elbette müzik. Sonuçta bi şat iki şata dönüyor, bira 25'lik kadehte bir devir yapıyor, o ara Enn Sevdiğim Kadın'a sarı votka başarımı anlatıyorum ki 6.kattayken yapmıştım ve birlikte içmiştik, dolayısıyla keyfime keyif katıyorum. Elbette can tertibim, alemin ve Bodrum'un en şahane garsonu, bar insanı, barmenlerin kralı, ilk sarı votkayı onun yapımıyla askerde içtiğimiz, yaşça bizden büyük, yani devre kaybı Aziz'i sevgiyle anıyorum. O zamana kadar bilmediğim sarı votka konusunda ustam, bana, bize el veren O.


Ve fakat pazar günü yiyemediğim dondurmayaysa dün akşam gidiyor, daha sakin bir ortamda sade, karamel, parça çikolatalı, çilekli, cevizli bir kase dondurmamı keyifle yiyorken tam ben, ortam bir anda lebalep oluyor. Tırsıyorum ki allahtan bitmek üzereydi... Şükür ki dondurmadan eksik kalmıyorum. O yürüme esnasında iki mekânla ilgili olarak geleceğe dönük planlar kuruyorum. Biri için önceden Berkay'ı arar ki burası bir balık lokantası, şu kapalı tuttukları üst kattan, taa Kiev'i görecek pencere önü masalardan birini ayırtırım diye düşünmekle birlikte, ama en sevdiğimiz mekân da çok özel, diye de düşünüyorum ve ikili bir planı sonuca bağlıyorum. Ben aslında bu ön izlemelerimi çok seviyorum.

Şimdi, lafı daha uzatmadan, ben dokunuşlu Aziz Üstat' dan el alınma sarı votkayı kısaca tariflesem ki şeker dokunuşu benim tercihimdir, diyorum.

Fotoğrafta görüldüğü üzere benim oynar kesicili şahane bir soyacağım var; bir limonun kabuğunu hiç koparmadan zar inceliğinde soyabiliyorum; bunu yaparken de beyazını hiç almamayı başarabiliyor ama çok çok az miktarda, kabuğun minik girintileri arasında yer yer o beyazın olmasını istiyorum. Ebadına göre 5 ya da 6 tane hakiki Finike limonunun kabuğunu cerrah titizliği ile alıp bir kavanoza koyuyorum önce, sonra dört-beş adet tane karabiber ekliyorum, sonra 70'lik votkayı boşaltıyorum ve bir tane de  yarım şeker boyutunda esmer kesmeşeker ilave edip kapatıyor, 3 hafta buzdolabında bekletiyorum. Sonrasında da süzerek şişeliyor, buzdolabına içilmeye hazır halde bir süre daha bırakıyorum.

Sonuç pek âlâ!



İstanbul'da yaşasaydım... İkinci iğne de tamamsa, bir öğle sonrası can bir arkadaşımla Ayaspaşa Rus Lokantası'na gider, bir karaf sarı votka ile iki kişilik Etli Votka tabağı söyler, yarım karafını dolapta bekletir yarımını masaya ister ve o kadim mekânın loşluğunda, Rus tınıları eşliğinde keyfime keyif katardım.

Benden söylemesi:)

Daha fazla Ayaspaşa Rus Lokantası ise şurada!

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Sen Hakkaten Doktor Musun Abi?

Geçen hafta cuma günü akşamüstü bilgisayar karşısındayken sol kolumun dirsek ucu çalışma masasına temas ettiğinde bir sızı hissediyorum. Elimle dokunuyorum ki bir hassasiyet var; fakat bir temas olmazsa bir sızı hissetmiyorum. Umursamıyorum. Geçici bir durum olduğunu düşünüyorum. Yatarken de kolumun o noktası yatağın neresiyle temas ederse etsin bir yanma var.

Ertesi gün üzerine ağrı ile ilişkili bir jel sürüyor, bir yandan da nette araştırıyorum. Genel veriler üzerinden vardığım sonuç bunun Tenisçi Dirseği olduğu noktasında. Gerçi keyifli ve uzun bir telefon görüşmesi esnasında bunun bilgisayarda çalışmakla alakalı olduğunu söylemişti, Enn Sevdiğim Kadın.

Sonra, salı gününe kadar tenisçi dirseği tedavisinde uygulanan hareketlerle ilgili bir video buluyor ve her sabah videodaki hocayla birlikte o hareketleri yaparken gün içinde de buz tedavisi uyguluyorum.

Öyle etkili bir ağrı yok fakat dirsek ucunda bir şişlik de mukim.

Karar veriyor, biraz da eğlence olsun diye salı günü sabah kardeş işyerine giderken, ona takılıp şehir merkezine iniyor, çocukluğunu bildiğim, her zaman ilk danışma noktamız olan aile hekimimize uğruyorum. O ise şöyle bir göz atınca ortopediste görünmemi öneriyor.

Eve trenle dönüyorum ki ne kadar özledim pandemi sürecinde onu.

Çok güvendiğimiz, bizim için küçük oğuldan kaynaklı olarak çok kıymetli ortopedistimizden randevu almak için nete giriyor ama izinde olduğunu görüyorum. Oğuz önermese umurumda olmayacak bu şişlik için, sonuçta bize yakın bir hastanedeki ortopediste gitmeye karar veriyorum. Çarşamba günü randevu için nete girdiğimde tüm saatlerinin neredeyse boş olduğunu görüyor, oradan dönüşte de bir öğle yemeği keyfine karar veriyorum.

Çünkü gün, sabahın enn erkeninden beri güzellikler vaad ediyor.



Varıyorum hastaneye, ödememi yapıyor ama doktoru beklemek durumunda kaldığımı anlıyorum. Haberdar edecekler kendisini. Odasının olduğu koridora geçiyor, sekreterin uzattığı kağıtları imzalıyor, koltuğa oturup beklemeye başlıyorum. Zihnimde bir profil var, kimdir nedir diye nette bakınmış, hakkında olumlu bir iki yorum da okumuştum. E durumum da pek ciddi olmadığına göre bir sorun yok.

Biraz sonra sekreter doktorun geldiğini bildiriyor; "Önümden geçti de göremedim mi?" diye düşünüyorum. Varıyorum bir kaç adımda kapısının önüne, benden sonra gelen iki kişi daha beklemekte... Giriyorum içeri, odada bir kişi var ama ben herhalde yanlış odaya geldim diye düşünüyor, dışarı çıkıp oda kapısındaki adı okumaya çalışıyor, oradaki iki kişiye de "Yanlış mı geldim acaba?" diye soruyorum. Eski hasta oldukları belli iki kişi doğru olduğunu söyleyince tekrar giriyorum içeri.

Fotoğraftaki kişi ile içerideki kişi arasında bir bağ kuramıyorum çünkü ben, ben boylarda daha kalıplı bir kişi beklerken dalgacı tipli, kırlaşmış at kuyruğu saçlı, jean üzerine önlüklü, çizgi filmlerde rastladığımız türden kısmen arızalı bilim adamı tipli bir şahısla karşılaşıyorum.

Odaya bana görünmeden nasıl girdiğini önce anlayamıyor, sonra çözüyorum: Odasının alt katı acil girişi, girdiğim kapının yanında bir kapı daha var. Bu tespit bir senaryo yazdırıyor hemen ama bu benim dalgacı kafamla ilgili değil! "Daha önce gördüğüm örneklerden yola çıkarak, ve profilin sevimli de gelen özelliklerinden hareketle öğle arası iki tek attı ve ne yazık ki ben gelince keyfi masada bırakıp gelmek zorunda kaldı. Her an masaya dönebilir!" diye düşünüyorum. Onu çocukluğumun, bir örneğini görmediği motor kaputları ve çamurlukları parmakları ile dokunarak, şalama ile ısıtıp kaputun ya da çamurluğun altına dayama koyarak çekiçle nokta nokta orjinali gibi düzelten efsane kaportacılardan Paşa Usta'ya benzetiyorum.

Kafa dengi bir muhabbete hoş geldim yani.

Diyorum ki ben teşhisi koydum ama doğru mu bilmiyorum: Tenisçi Dirseği. Diyor ki değil, sıvı birikmiş. Eliyle şöyle bir yokluyor. Yeni olmadığını söylüyor, bilgisayarla ilişkimi soruyor, diyorum ki bütün gün birlikteyiz. Hem iş diyor hem de blog yazıyorum diye ekliyorum. Blog kısmı ile ilgileniyor. Keyifli, çatlak profesörle ondan pek emin olamayan hasta arasında eğlenceli bir sohbet. Seslenmesiyle iki şırınga geliyor o ara. Tüccar değil, hastaneye para kazandırmak gibi bir derdi yok, film falan uğraşmayalım, diyor. Ben onun yönlendirmesi ile muayene yatağının ucuna ilişiyorum. Dirseğim hazır. Şişliğe bir iğne. Sonra bir başka şırınga ile bir iğne daha giriyor içine. Gözüm orada, hedef şaşmıyor, güzel. "Ağrıdı mı?" diye soruyor. Yok, diyorum. "Ağrı kesici yaptım da ondan," diyor. Espri ondan bakınca komik duruyor, gülümsüyorum. İletişim makara tadında, hoşuma gidiyor; eğlenceli bir an ama asla saygısızlık yapmıyorum.

Biraz sıvı çekiyor ama tamamı için umutsuz, bana gösteriyor. Sonra bir kez daha dalıyor, azıcık daha geliyor, sonrası nafile... Bandajlıyor orayı. İlaç yazacak, bilgisayara giriyor fakat bilgisayar benim Türk vatandaşı olmadığımı söylüyor. O vatandaşlık numaramı yanlış girdiğini düşünüyor ve tekrar etmemi istiyor. Tane tane tekrar ediyorum. Bilgisayar Türk vatandaşı olmadığım, yabancı uyruklu olduğum konusunda ısrarcı. Sekretere başvuruyor. O arada kafasında binbir çözüm  olan bilim adamı gibi odada dolaşıyor. Sekreter de deniyor ama bilgisayar kendinden çok emin. Sonuçta sistemde bir arıza olduğuna karar veriyorlar. Günde üç kez püskürtülecek bir sprey ve günde bir kez kullanılacak bir anti inflamatuar yazıyor. Bir de dirseklik gibi bir şey vermeyi düşünüyor, sonra çizgi filmdeki profesöre dönüyor, "Bu sıcakta şimdi rahatsız eder seni," diyor. Bilim adamlığı ile dalgacı, daha doğrusu eski usul doktor hali arasında bir süre bocalıyor ve nihayetinde gerek görmüyor.

10 gün sonra kontrolüm var. Ona mı gitsem yoksa esas doktorumuzu beklesem mi? diye düşünüyorum. Ağrı sızı yoktu zaten, yine yok. Sıvı yok olmaz da bir operasyon gerekirse diye düşününce ise, doktorumun kim olacağı çok net sanırım:)

2 Temmuz 2021 Cuma

Sabah Ekmek Kokuyor

Öncesi

Yüzlerde boş bir ifade. Bu adam ne diyorcasına şaşkın bakışlar...

Tekrar soruyorum.

Hamur yoğuranlar, kasadaki adam adını ilk kez duydukları bir ekmeğin şaşkınlığı ile boş boş bakıyorlar hâlâ... Donuk bir an. Kocaman bir söz boşluğu. Şaşkınlık.  Fırının sıcağı vursa da ekmek kokusuyla birlikte yüzlerimize, sabahın erkenindeki bu an sanki rüya. Altını çiziyorum bir kez daha: "Buradan aldım, alıyordum, burada tanıdım, bildim ekmeği ben..."

Tık yok.

Kendimden şüphe duyuyorum. Sanki zihnimin bana bir oyunu. Bir yanılsama... Öylesine boş bakışlar. Anlatıyorum, anlatıyorum... ama nafile. Unutturulmuş! Rüya şaşkınlığıyla çıkıyorum dışarı. Sabahın ayazı vuruyor yüzüme. Başka başka fırınlara da soruyoruz. Yok. Sanki hiç olmamış. En son ne zaman aldığımı bilmiyorum. Oysa zaman dün almışım gibi; zihnim bir boşluktan bakmıyor, son anla soruyor elbette... Ama yine de nasıl hatırlamaz 30'lu yaşlar civarındaki bu insanlar? diye düşünüyorum. 5-6 yaşlarında ilk kez gittiğim babamın tamirhanesinde içtiğim, soğusun diye önce çay tabağına boşaltılmış oraleti bile hatırlayan ben, şaşkınım. Üzülüyorum. Burası Havza; kurtuluşa giden yolda önemli bir kavşak. Atatürk'ün ayak izleri var. Bulunduğumuz noktanın daha yukarısında biraz sonra uğrayacağımız ev; O'nun Sivas, Erzurum öncesi kaldığı, belki uyumadan ya da bir kısa kestirme ile kongrelerde yapacağı konuşmaları düşündüğü, son notlarını aldığı ev ve o ekmekle, Ata Ekmeği ile yaptığı kahvaltı, ne olacak?!

O ekmek sanki burada hiç olmamış...

Keyfim sabah ayazında buz kesiyor, sonra yere düşüp parçalanıyor.

 

Sonra bir gün, aradan geçen epey zaman sonra bir sabah semtimdeki, sevdiğim ve her zamanki fırınıma ekmek almaya gidiyorum. Yeni ve zenginleştirilmiş bir tabela asılmış; yeni sahibi olduğunu düşündüğüm kişi o tabelaya bakıyor, fırının adını değiştirmemiş. Dikkatimi çeken bir detay var; ürün yelpazesi içinde onun adı. Ata Ekmeği. Soruyorum. Yapmayı istiyor, heyecanı var. Kıpır kıpır. Havza'da yaşadığım andan söz ediyorum. Daha da coşkuyla anlatıyor. Özel bir ekmek olduğunun altını çiziyor. Doğal yöntemlerle yoğrulmalı, katkıları var ve doğal, ve en önemlisi Karakılçık buğdayından un olmalı ama gerçek bir değirmende ya da eski usul bir un fabrikasında özüne sadık kalarak üretilmeli... "Bulacağım ve yapacağım," diyor. Bilen biriyle rastlaşmanın mutluluğuysa heyecanını harlıyor, "Senin için yapacağım," diyerek de gaza basıyor.


Enn Sevdiğim Kadın'ı ekmekle tanıştıramamış olmanın üzüntüsü içimde. Heyecanlarım golü yedi tamam ama en çok yok oluşa ve belki de kısa bir zaman dilimi içinde hatırlanmayacak kadar unutuluşuna üzülüyorum. Bir gelenek yok oluyor... Atatürk Sivas'a gittiğinde de, Erzurum'da da ona bu ekmek yapılıyor. Oysa bu bölgede Ladik gölünden çıkıp Havza üzerinden Yeşilırmak'a giden, bütün ırmaklar kuzeye akarken o inadına güneye akan ve bu nedenle de adı Tersakan olan gürül gürül çay üzerinde ve yemyeşillikler içinde sıra sıra değirmenler var. Sonra usulca usulca yerlerini büyüklü küçüklü fabrikalar almaya başlıyor, sonra tepeden geçen bir duble yol yapılıyor ve yeni Türkiye düzeninde bir sürü özel şey göz önlerinden ideolojik yaklaşımlarla usul usul kalkıyor. Sanki bilinçli bir kıskançlıkla unutturuluyor.


Çarpık yapılaşmanın içinde yenilenmeye çalışılan evlere ulaşınca fabrika ayarlarıma dönüyorum. Gözlerimizi çirkinliklere off konumuna getirip ruhumuzu diriltiyoruz. Irmak kıyısındaki diğer pazar yerini geziyor oradan taş binasıyla sevimli ilkokula yürüyoruz. Bahçe duvarına çıkıp pencereye adımını atıyor ve sınıfın içine bakıyor enn sevdiğim, aynı zamanda bir afacan olan kadın. Bu an kaçmaz! Elleri ile demire tutunmuşken ve dikkatle adımını pencereye atmak üzereyken... klik. An artık zihnimde ve bir fotoğraf karesinde... Çok eğleniyoruz. Yeni okul binasına da selam çakıyoruz ki eğitim şart. Bu eğlenceli adımlarla taş döşeli ara sokakları ve eski bir kaç evi daha talan ederek tepeye, şifalı sular, oteller ve hamamlar bölgesine doğru tırmanmaya başlıyoruz.


Bu sevimli ve virajlı yokuş üzerinde bayıldığım bir şey var: İlçe itfaiyesi. Minik bir binanın altındaki mini garaj ve orada bekleyen iki aracın bana oyuncak hissi veren hali her seferinde çocuk sevinçlerimi zıplatıyor ve çok mutlu ediyor beni. Onun hemen köşe başında da Atatürk'ün kaldığı ev. Elbette müze. Şu saatte kapalı ama merdivenlerini çıkıp pencerelerinden içeriye göz atmamıza engel değil bu...

Ve tam hamamlar, oteller ve güzel camiler bölgesine varmak üzereyken; yeşile çalan köy mavisi tonlu pencere ve kapı ahşapları muhteşem, içerisi her daim loş, taban döşemeleri mazotlu tahta, manzarası panoramik, kadim bir kahve var. Müdavimleri ve çerçevelerle aynı tonda ama daha mavi simit sandığı ile o kadar geçmişten ve o kadar tatlı ki... Önünde mini bir havuz, elbette fıskiye, çam ve şahane söğüt ağaçları... Kuşbakışı Havza. Az sonra varacağız. Loş ve bir kaç yaşlının olduğu iç kısma geçeceğiz, vadiyi gören kenar pencerelerden birinin önündeki masaya oturacağız; soba çıtırdıyacak ve ben "İki çay lütfen," diyeceğim. Sonra da kapının hemen yanındaki minik, camekanlı tezgahtan dumanı üstünde iki simit alarak çayların yanına ekleyeceğim.

Son virajı bu hevesle dönüyorum. O da ne?!! Yok. Yıkılmış ve yerinde betonu bol ucube bir park oluşmuş. Ağızlarından ecdat lafını düşürmeyenlerin gazabına uğramış... Issızlık!

Yılmıyor, gözlerimizi off yapıp çirkinliklerden azade kılıyor, uçurumun kenarına yanaşıp ardımızda o kahve varmışçasına ilçeye ve uzaklarına bakıyoruz. Önceki yazıda fotoğrafı olan perili köşkse bizi bizden alıyor. Nedense o an zihnimde Rock  Müzik çalıyor. Bir pansiyonmuş anladığım... Ne de yakışmış doğaya ama zevk yoksunu, içinde hamamları da olan yeni ve çarpık otellere yenik düşmüş. Oysa orada kalıp, eski hamamlardan birine gidip, sonra dönüp o evde uyumanın keyfi ne de güzeldir! Eski hamamlar yeni yapılmış otellere nazire yapıyor. Hakeza kadim, kasılmayan, zarif ve sıcak camiler de yenilerine... Bu minvalde en tepeye varıyor, oradaki türbe ve minik külliyeyi ziyaret edip dualarımızı ediyor. Biraz daha geçmiş soluyor. Sonra da kardeşle buluşmak için başka başka sokaklara ve güzel evlere dala dala geri dönüyoruz.


Merzifon girişinde, tam garajların önünde kardeşle vedalaşıyor, otogarın kenarındaki çocukluktan beri bayıldığım kırık dökük ahşap dükkânlı, ağaçları güzel mini bulvardan yürüyor, Ankara tadı veren otelin fotoğrafını çekiyor, o esnada bir Merzifon gecesi düşlüyor, ilçenin dinamizmine, yani merkezine doğru ilerliyor ama bir boş dükkanın önünde mecburen kalıyoruz. Bir zamanlar BİM olduğunu anlıyoruz. Cama yapıştırılmış sızlanmayı okuyor, okudukça bir karakter tasavvur ediyor, güldükçe gülüyoruz.

 

Not: Uzun zamandır Havza'ya gitmedim, bir yiğit geçmişi hatırlayıp da ekmeği yapmaya başladı mı bilmiyorum. Ancak Sivas'da, Ankara'da ülkenin başka şehirlerindeki bazı fırınlarında -özüne ne kadar sadakatle olduğunu bilmemekle birlikte- yapıldığını, netten edindiğim bilgiler ışığında biliyorum.

Devam edecek...

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP