14 Ekim 2021 Perşembe

Ya Operasyon Çekme Ya Da Çek Git

1.bölümü

Öncesi


Mesainin tamamlandığı bir akşam. Apo'yla sinemaya gitmeye karar veriyoruz. Sivilleri çekmeye gerek duymuyoruz çünkü  film sonrası yapacak başka bir şey yok. Ana caddeye indiğimizde ve yoldayken Süleyman'la kaşılaşıyoruz. Aynı bölüğün askerleriyiz ancak Süleyman dış görev olarak Merkez Komutanlığı'nda. İnzibat çavuşu kendisi ve nöbet akşamında: Diğer askerleri nöbet saatleri geldiğinde şehire dağıtacak nöbeti bitenleri de toplayacak, daha sonra da isterse nöbet noktalarını denetleyecek. Az önce gerekli yerleştirmeleri yapmış. Ayaküstü sohbette sinemaya gideceğimizi söylüyoruz. Nöbetçileri iki saatte bir değiştiriyor. Vakti var. O da sinemaya gelmeye karar veriyor.

Saat 20 civarı. Bedava girebiliriz ama bilet alıyoruz. İzliyoruz filmi; Jaws'lardan biri olabilir. Sonra çıkıyoruz. Onunla Orduevi'nin yokuşuna kadar yürüyor, yokuş başındaki taksi durağında şoförlerle çay içip sohbet ediyoruz.

Varınca Orduevi'ne doğrudan bizim sohbet ve içme mekânımız olan elektronik odasına çıkıyoruz. Burası aslında eskiden bir film makinesinin kurulu olduğu ve büyük salondaki perdede film seanslarının düzenlendiği ve sonradan bu işlevini terk eden, elektronik cihazların tamir edildiği ve aynı zamanda bizim takıldığımız bir alan. Küçük bir oda. Dış duvarda demir ayakların duvara sabitlendiği bir merdiveni var. Düz duvarı tırmanarak çıkıyoruz oraya. Bir yolgeçen hanı değil ve biz dışında kimse giremiyor. Elektronikçi de Selçuk. Bizim ekipten.

İçeri girdiğimizde görüyoruz ki bir köle var. Zafer. Bir cin o. Uyanık. Gönül telini titretenlerden. Anlıyoruz ki bir şarap açmış. Şişe ortada yok, muhtemelen bizim ayak seslerimiz saklatmış. Limonata bardağı ile götürmüş ki bardak tezgâhın üzerinde.

İçmeye niyetimiz yok ama şeytan her an dürtebilir. Gecenin bir vakti. Kuşlar bile uykuda.

O ara bir cip sesi duyuyoruz. Bu çok normal olmasa da anormal gelmiyor. Biraz sonra dış merdivenin altından konuşmalar, sonra da demire tırmanan ayak sesleri geliyor ve kapı çalınıyor. Açıyoruz, bizden birileri olduğunu düşünüyoruz ki büyük sürpriz!

Karşımızda Yarbay. Orduevi'nden sorumlu ve aslında Merkez Komutanı.

Anlıyoruz ki bu bir baskın.

Bize özel.

Topluca orada olacağımız düşünülmüş ve defterimizin suçüstü dürüleceği hesaplanmış. Süleyman onun adamı, şaşırıyor görünce ve soruyor. Süleyman nöbetçileri kontrole geldiğini söylüyor ki makul, lojmanlar ve çevresindeki nöbetleri inzibatlar tutuyor.

Baskınsa mükemmel. Aklımızın ucundan bile geçmeyecek bir başarı. Büyük bir organizasyon ve Orduevi'ndeki üst devre askerler dahil tüm düşmanlarımız elele vermiş, kesin. Anlık bir karar asla değil. Had bildirmeye yönelik özel operasyon!

Tezgâhın üzerindeki bardağı görüyor. Dibinde kalmış bir kırmızılık var. Yarbay sert ama Apo dik ve daha sert. Ayar oldu farkındayım. Zafer pozisyonu itibariyle en zayıf halka. O garson ve Orduevi'nin, dolayısı ile Yarbay'ın askeri. Biz rahatız. Hem içmedik hem de bağlı olduğumuz insanlar belli. Süleyman gerekçesi ile bizden ayrıştı ve dışarı çıktı.

Zafer zaten ilgi alanında değil Yarbay'ın, farkındayız. Av biziz; topluca ve bir alemde yakalanmamış olsak da ekibin iki sivri adamı elinde. Sessiz bir sürtüşme anındayız. Apo iyice gerildi ve burnundan soluyor. Yaka düğmesi açık. Uyarıldı.

Gerilim gittikçe artıyor. Öyle artıyor ki Yarbay, "Onbaşı... onbaşı, senin karşında Türk Ordusu'nun yarbayı var," demek zorunda hissediyor. O bize göre zayıf çünkü öfkesi dilinden taşıyor. Kontrolsüz... Apo sözün altında kalmıyor ve alttan almaya hiç niyeti yok. "Sizin de karşınızda Türk Ordusu'nun onbaşısı var," diyor.

Yarbay cevapsız ve hiç alışkın olmadığı bir direniş; dik, ölçülü ve serinkanlı bir karşı koyuşla yüzyüze.

Anlaşıldı ki odasına geçecek, ve bizi oraya istiyor.

İniyoruz. Aziz'e haber uçurulmuş, sonradan anlayacağımız üzere... Konuttaymış. Cemal'le Cengiz, uykuda ve koğuşta. Komutan evde. Yarbay elinde kesin kanıtlar olan güç kasılmasıyla masasına yerleşti.

Bana dönüyor, "Sen arabanla kaçıp kaçıp git," diyor. Daha fazla detay bildiğini ve sağlam satıldığımızı anlamamıza sebep oluyor her cümlesinde. "Arabanı nereye park ettiğini bilmiyorum sanma," diyor. Ben her şeyi biliyorum kül yutmam havasında. Düşmanlarımız biraraya gelip ekip olmuşlar ve bizi fena okumuşlar. Net. Ancak bunu çok aptalca yapmışlar ki şu an kimler olduğunu tek tek, isim isim anlamış durumdayız.

Diyorum ki "Benim saklamak derdim olsa zaten siz göremezdiniz ve araba olayını asla bilemezdiniz. Üstelik ben onu Tugay'ın içindeki otoparka bile bıraktım ve Kurmay Başkanı, araba hakkında benimle konuştu, hatta satar mısın diye takıldı; Komutanın da bundan haberdar olmaması sizce mümkün mü?"

Bu olayın sonrasında da meydan okurcasına, arabayı doğrudan orduevindeki subay lojmanlarının otoparkına bırakmaya başlıyorum.

Olay görünüşte kapsamlı bir operasyon ama arkasında asıl kimin olduğunu ve kimlerle işbirliği yapıldığını kolayca anlayabilmemiz şaşırtıcı değil. O kadar rahatız ki sorguyu çoktan eğlenceye çevirdik. Rahatlığımız ve verdiğimiz yanıtlar ve emin duruşumuz iyice geriyor onu. Biz tam anlamıyla öleceksek ölelim halindeyiz. O ise bükülmeyen tavrımız karşısında öfkeli ve kontrolünü kaybetmiş durumda. İçtiğimizin altını kalın kalın çiziyor sürekli ki içmedik. Bu konuda çok rahatız. Sesleniyor ve bardağı getirmelerini istiyor. Aziz'e haber uçmuş.

Bardak geliyor. Dibi kırmızı. Kokluyor. "Vişne... vişne suyu bu, bardak değiştirilmiş," diyor.  Bingo! Arkamızı her zaman toplayan adam, son silici Aziz, işi halletmiş. Küplere biniyor Yarbay ama yapabileceği hiçbir şey yok.

Şimdi daha hiddetli... ama çaresizlik içinde olduğu seziliyor. Tugaydaki askeri hastaneyi bağlatıyor. Nöbetçi doktorla konuşuyor. "Siz gelip alamazsanız ben bir ciple gönderirim," diyor. Alkol testi yaptıracak. Canımıza minnet, çünkü temiziz. Gerçekten içen olayın içine hiç dahil edilmedi çünkü satılan biziz ve stratejik akıl yerine öfkeye kapılan, baştan beri biz odaklı bir intikamın peşindeydi. Zafer bir hedef değildi.

Tam hatırlayamıyorum ama sanki hastaneyi aramadan önce bizi düz bir çizgide yürütüyor da... Evet evet... onu da yaptı. Sallanmadık. İçsek de sallanmazdık zaten.

Sonra hırsın kontrolsüzlüğündeki bir mantıkla "Şimdi sabah siz ilk iş olarak komutana Yarbay Orduevi'ne kadın getiriyor, dersiniz"  dedi ve ekledi "ama sabah sizden önce karargâhta ve odasında olacağım."

Çok korktuk!

Telefonu tekrar bağlatıyor hastaneye ve gerekirse ararım diyerek alkol testinden vazgeçiyor. Belki de gerçekten içmediğimizi anlıyor. R.'ye gerekli talimatları veriyor ve gidiyor.

Aziz saklandığı yerdeki şarapla geliyor.

Yüksek bar taburelerine oturmuyoruz. Takvimden bir yaprak kopuyor.

Limonata bardağında şarap köle işi.

O halde dolsun kadehler!

Çalsın savaş davulları.

Çınnn...

Ve çınnnnnnnnnnn.
..



Devam yazısı: Üzücü Bir The Day After.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP