21 Mayıs 2021 Cuma

TEFRİKA BÖLÜM 4

Tefrika Bölüm 1


...10... 10... 10... 10... 10... 10... 20, 30, 40, 50, 70, 80, 60, 40, 30, 10, 0, 0, 20, 60, 90, 100, 120...

Karşı şeritten, uzun saatler geçirdiğim, sevinçler yaşadığım, hayaller kurduğum, O'nu göremediğim, yanaşıp da hayal ettiğimi gerçekleştiremediğim noktaya son bir umutla bakıyor, tatlı tatlı devam ediyor, artık sinyalizasyonda olan trafik ışıklarını bir bir geçiyor, Ömürevleri Kavşağı'ndan doğruca sahil yoluna iniyor; müzik, camdan giren deniz, gecenin büyüsü ve yüzümdeki afacan mı afacan  gülümseme eşliğinde usulca eve varıyorum.

Sonra ufacık bir hayal kırıklığı olmaksızın, aklımda sesine dair bir iz, hayalimde bir tasarım, sıfır görsel veri ile mutlu, yaşadığı andan keyiflenmiş bir çocuk olarak uykuya yol alıyorum.

Kuş seslerine açıyorum gözlerimi. Gülümsüyorum. Aklımın başa sarmış bant kaydı otomatiğe bağlanmış; ben tavana bakarken ve odaya sabahın enfes kokulu serini dolarken çalışmaya başlıyor. Her bir anı ve duygusunu tek tek sunuyor... Geleceği bilmiyorum. Ama sevdiğim süreçlerin peşinden inançla koşmayı çok seviyorum.

Kalkıyorum, kalbimin taze heyecanı ile duşa dalıyor, akşamın tozunu toprağını akıtıyor, yüzümde inatçı bir gülümseme, ruhum zaten O'nla dolu, alt kata, ofisimsiye iniyorum.

Bilgisayar açılırken bir kahve yapıyorum kendime, buzdolabından kahvaltılıkları çıkarıyor, bir tabak hazırlıyor, baharın ve kalbimin seslerini dinleyerek ve illaki, Sevgili Adı Soyadı, şeklinde başlayan ve üslubu Siz'li olan ve Görüşmek üzere, Sevgilerimle, diye biten, sayılarının nereye varacağını bilemediğim mektuplarımızdan birinde dün akşamı anlatıyorum. O da gelmiş ve benim yaklaşık üçyüz metre üst tarafımda beklemiş ama  ben özünde doğru ama o saatteki servis için yanlış yerdeymişim.  

Gün boyu işlerimizi yaparken O ve Ben, sayısızca ama her biri aynı ifadelerle başlayan ve aynı ifadelerle biten mektup atıyoruz birbirimize... Aslında onların bir sesi ve bir bedeni var! Bu herhangi bir izle somutlaşamamış olsa da var. Bu durumsa anlatılabilir gibi değil. Bir profil resmi çizmiyor aklım, bir beden ve yüz tasavvurum, hayali bir profilim de yok.

Mektuplar mektupları kovalıyor. Hepsi şenlikli, hepsi güler yüzlü, hepsi Siz'li... Dil uyumumuz mükemmel. Günümüze kattığı keyif olağanüstü. Boşluksuz bir ruh hali. Radikal dönüşümler eşiğindeki bana O ne kadar iyi geliyor.

Günler de günleri kovalarken bir gün, buluşma arzusu depreşiyor, usuldan usuldan, sözde çaktırmayarak, buluşma tohumları atıyorum. Bir cinim ben, becerikliyim... sanıyor olsam da  bu kez karşımda bir ben daha var, cin gibi zekâsından öperim onu...

Farkında elbette benim tuzaklarımın, ama oyunu hiç bozmuyor. El yükseltiyor, kışkırtıyor, oyunu yukarı taşıyor.

Görüyorum...

Ama el yükseltmiyorum; aslında ikimizin de farkında olduğu bu cin hali birazcık da mizaha vuruyor, attığım tohumlara düzenli su veriyorum. Farkında olduğunu biliyorum. Oyundan çok zevk alıyorum.

Çok eğlenceli.


Bu uzun ve çok keyifli sürecin içindeyken, bir akşam bira içmeye karar veriyoruz. Sıfır ses, sıfır görüntü, sıfır temas ile...

Tamam bir fotoğraf buluyorum uzun zaman sonra merak edip ama o çalışma mekânından bir kare, o fotoğraf bir kalabalık içinden onu fark ederek bu demem için yeterli cesareti vermiyor bana... Fakat o gülen yüz... ve tazelik... Çok iyi, güvenilir bir ruhun altını çiziyor!

Süreç bir yanıyla beni hayata döndürürken ve çok eğlenceli bir oyun şeklinde sürerken buluşma isteği kafamda netleşiyor. Peki nerede olmalı bu?

Sizce?

Tahmin eden var mı? bilmiyorum. Ama ben şöyle geçiriyorum aklımdan: "Hımmmmmmmm başladığı yerde olmalı. 8.katta da taçlanmalı..."

Anlaşıyoruz.

Elbette bir cuma akşamı için...

Ama hangi Cuma'nın akşamı?

Sonuçta geliyor o Cuma... Saat mutabakatı var, heyecan dorukta... Siz düzeyinde olsa da iletişim birbirimizi yıllardır tanıyormuşçasına bir tazelik... Fakat o heyecan! Tarifsiz. Daha mektup üzerindeyken hayali, titriyorum.

Arabasız gideceğiz, çünkü alkollü araç kullanmama olgunluğundayız artık. Trense zaten canıma minnet... O benden dört istasyon önce binecek. Trende buluşuruz, demedik, denk gelirsek ne âlâ. "Hımmmm ne giysem acaba?" Jean kesin, en sevdiğimi alıyorum dolaptan.

"Şık, lacivert polo yaka bir tişört?"

"I ıhhh..."


"Gömlek olsun, bir ilk akşam sonuçta."

"O zaman şu, yok şu, şu daha uygun, yoksa şu mu?"

Oysa tık diye satın alan dışarı çıkarken de tık diye şu deyip giyen biriyim. Sonuçta zemini beyaz ama öyle parlak bir beyaz olmayan, üzeri mavi ama seyrek çizgili dolayısı ile spor bir gömlek havasında, kasılıp da göze batmayan ama çok hoş olanı alıyorum dolaptan... Hımmmmm oldu be.! Bir de spor ama düz renk, abartısız ve buluşmaya yakışacak bir ayakkabı.

Çıkıyorum evden. Heyecan dorukta, soğukkanlı, üstelik tecrübeli Buraneros ortalarda yok. İlk buluşmasına giden çocuk tadındaki ben yalnız başına... Bir yandan canlandırmalarım devam ediyor. Şöyle dur, sakin kal, koşa koşa geldim imajı verme, sesinin açığa çıkaracağı; üzerine atladım bak, ben sana zaten yangınım duygusu yaratacak görüntülerden sakın, şeklinde öğütler de veriyorum kendime...

Tren'e biniyorum bizim istasyondan. O da bu trendedir, diye düşünüyor, çaktırmadan genel bir tarama yapıyor,  Opera İstasyonu'na varınca da elimdeki verilere göre, ineceklere bakıp "İşte bu," diyebilirim diye düşünüyorum.

Ne de çabuk varıyoruz istasyona!

Oysa en az 12 kilometre. Hız kestik ve istasyona yanaşıyoruz. Kapıya doğru hareketlenen insanlar var. Yine çaktırmadan tarayarak, iniyorum. Kioska kartımı okutup iade kısmını geri yüklüyorum. Tarayıcılarım hâlâ iş başında... Rayları tek ben geçiyorum. Diğer yolcular bulvardan karşıya geçiyorlar. Merdivenleri çıkıp Opera Bale'nin ana girişindeki merdivenin korkuluğuna oturuyorum. Heyecansız, ben kimsenin üzerine atlamam, ben zaten ooooo, havamı takınıyorum ama kendimi kandırdığımı da biliyorum. Yalan yok heyecanlıyım. An ve O çok kıymetli!

Tabii ki bir kaç kere kalkıp yerinde duramayan, dolanıp duran sonra gelip aynı yere oturan, sonra bu gömlek de ne böyle jilet gibi, diye düşünüp, biraz çekiştirerek ölçeğinde olmak kaydıyla bilinçli pejmürdelik yaratan ben, sözde soğukkanlıyım... Kazağımı sırtıma koyup, kollarını boynumda mı bağlasam yoksa belime mi sarsam lacivert v yakalı kazağı diye bir karar veremiyorken, sanki farkında değilmişçesine eline al hatta yere değecek şekilde dolaş falan derken ve nasıl söze başlayacağımı bilemezken ben: Bir genç kadın hiç sağa sola bakmadan, gözleri yerde, duraktan bu tarafa doğru yürüyor. Rabbimin hikmeti işte... O'nu ikinci trene bindirip bana zaman bırakmış. O mu acaba? Elinde bir triko hırka var, ucu yere sürünüyor. Kafayı kaldırıp da bulunduğum yere bakmıyor. Sanki merdivenlere tırmanmayıp düz gidecek gibi... Yoksa doğrudan 8.kat'a gidecek kapıya mı?! O da mı ben gibi numaracı yoksa? Oraya giderse, inip peşine takılır, kapıya kadar da ıslık çalarak sanki börtü böcekle eğleniyormuşum ve onla alakalı değilmişim gibi yürürüm. Yukarı bakmadı ama merdivenlere döndü. Sakince çıkıyor. Merdivenlerin ilk kısmını geçti, düzlüğü yürüdü, şimdi ikinci kısım basamaklara başladı. Hâlâ bakmıyor. Son basamaklar, ayağa kalktım, bir tereddütüm var. Bir yandan da trenden indikten sonra baktı ve beni gördü; benim numaralarımdan birini bana yapıyor, diye düşünüyorum. Doğrudan binanın giriş kapısına gidiyor; benimle bir göz teması yok. Oltaya geldiğimi çaktırmadan nasıl aynı yere dönüp oturacağım şimdi, derken ben; kaldırıyor başını ve bana ne de güzel gülüyor. Golü yedim, yalan yok. Gülümsedim, üzerine atladım çoktan da, öyle değilmiş gibi yapıyorum...

8.Kat kıymetli! Öyle bir manzarası var ki anlatılabilir gibi değil; liman sanki dibimizde, gemilere el uzatsanız dokunulacak gibi, ardı, her bir yanı alabildiğine deniz, yükseklik kocaman bir transatlantiğin güvertesindeki yolculuk tadında... Üstelik O'nunla... Asansöre yürüyoruz. Çıkıyor muyuz yukarı, onu hatırlamıyorum, çünkü bilindiği üzere aklımı aldı az önce bu güzel kadın.

Sonuç itibariyle anlıyoruz ki 8.Kat kapalı. Güzel başka bir yer daha var, ona giden yolda bıcır bıcırız. Sen yok, hep Siz! Ayakları yerden kesilmiş zeminsiz bir köpük üzerinde uçar adım yürüyen, biraz çekingen, biraz durumu çaktırmamaya çalışan, hayatının ilk buluşmasındaki deli kanlı çocuk gibiyim. Oh ne âlâ, şimdi üst güvertenin deniz tarafında bir masadayız. Ne güzel gülüyor. Ne aydınlık bir kadın. Ve nasıl keyifli ve sıcak bir sohbet başlangıcı...

Niyetimiz biraydı!

O halde,

"İki bira lütfen."

Ve elbette bira eşlikçisi bir kaç yiyecek... Çoktan sözlerimizde ve gözlerimizde yok olduk bile. Dur durak bilmeden konuşuyoruz. O'na bitiyorum. Anın tüm fotoğrafları aklıma kazınırken kalbim çoktaan O'na, hem de şırıl şırıl akıyor. Ne güzel gülüyor, nasıl bir coşkuyla anlatıyor, öyle bir kazıyor ki kendini aklıma şu an bu satırları yazarken bile o ilk buluşmadaki heyecanımın onuncu yıla giderken gram eksilmediğini görüyorum. Nasıl zengin bir sohbet, nasıl soluk soluğa ve benzerliklerimizle nasıl şaşırtıcı... Gece bitmesin istiyorum. Deniz serinliyor, hava ilkbahar gecesi tadında. İş kazaklara düşüyor. Sabaha varmaya gönülden razıyım. Ortaklığımızı çok seviyorum. Elbette O'nu da... O ilk buluşma gününden, o masadan, bana bir şey anlatırken ki  yüz aydınlığından, gözlerindeki  sıcak gülüşünden, nasıl da kazınmış bir fotoğraf var ki hiç solmuyor. O sürekli hayatımı yükselten, hayallerimin gerçekleşmesindeki en büyük  ortağım... O benim son kalem. Enn Sevdiğim Kadın.*

Bir kaç bira ve  uzun gecenin sonrasında trenle birlikte dönüyoruz. Kalabalık, ayakta ve direklerden birine tutunmuş, aynı şiddetle sohbet ederek geçiyoruz  istasyonları. Bizim istasyona yanaşıyoruz, tren durmak için yavaşlıyor. Ben inme hazırlığındayım ama gözüm ondan kopamıyor. Bir kolum aşağı sarkık, göremediğim boştaki elimi bir elin avucu kavrıyor. O kadar zarif ki... Usulca sıkıyor. Bu bir yanıt! İniyorum, o devam ediyor. Etrafla bağı kopmuş hülyalarda bir çocuk sevinciyle yürüyorum;. kalbimle, ruhumla ve , ağır abi ben olarak coşkuyla... Uçuyorum. O gecenin o yürüyüşümün ardındaki ruhumu ben istediğim kıvamda pek anlatamıyorum ama...
 

Sanırım Göksel güzel anlatıyor!



Bir şarkı da tanımayanlara tanıtmak için, dinlemeye bayıldığım Dolunay Obruk'tan...




18 Mayıs 2021 Salı

TEFRİKA BÖLÜM 3

Öncesi


Tahmini varış süremi göz önüne alarak zaman geçirmeye çalışıyorum. Şaşıyorum kendime. Mola yerinde yemeğini aceleyle yiyip sanki otobüsü kaçıracakmışız endişeleri yaşayan çocuk heyecanıyla titriyorum. Bir yandan da aklım o anın ön izlemesini yaptırıyor bana. Bir ses izi yok, tanımama, işte o dememe olanak verecek o an için görsel bir veri de yok hafızamda; tümüyle hayalimden bir sunum alarak yaşıyorum.

Bu, gerçekleşme anına yönelik heyecanımı iyice yükseltiyor ki aslında bu tada bayılıyorum. Oysa son derece soğukkanlı, en tırstığı anda bile kaderde varsa diyerek içinden gözü kara bir çocuk çıkarabilen de biriyim. Daha 16-17 yaşındayken etrafı çevrilmiş, fena korkmuş ama bunu dışarıya hiç çaktırmamış, kafası dimdik, onu sorguya çekenin gözlerinin içine bakarak içinden öleceksek ölelim demiş, koca koca adamlardan tehdit aldığı her durumda korksa dahi bunu hiç açık etmemiş, o durumlarda ihalelere inadına tek başına gitmiş -babasız- çocuk ben, şu an  kocaman bir adamken diken dikenim, O çocuktan utanıyor, "Bu gece de hava ne kadar serin," diyorum.

Yaşanacak ana rol biçmek, O'nun hayali ve bu taze heyecanlarım beni çok sevindiriyor... Çünkü hissediyorum ki bir hata yapmazsam bu halim yıllar geçse de tazeliğinden hiçbir şey yitirmeyecek! Hislerime bir kez daha çok güveniyorum.

Geçiyorum arabanın direksiyonuna. Bahçeden çıkarken bir an sahilden mi gitsem ikileminde kalıyor, sonra bundan vazgeçiyorum. Havaş tahminimden erken gelirse, diye düşünüyorum. Yolda yakalarsam hızı artırır, onu geçer, ondan önce varırım bekleyeceği noktaya olasılığı ile mutabakata varıyor, ana yola doğru bu huzurla kıvrılıyorum. Müziği çoktan açtım. Trafik kurallarına riayet eden uslu çocuk tadında ilerliyorum. Gözümdense hep o an akıyor. Park edip kapısına yaslanarak beklediğim arabadan, arabasının başında aynı şekilde kapıya yaslanarak  Havaş'ın geliş yönüne bakmakta olan O'na doğru yürüdüğümü görüyor,  kim olduğumu çaktırmadan kuracağım cümlelerin provasını yapıyorum.

Heyecanlıyım, sonuç ne olursa olsun yaşayacağım anın kıymetini bileceğimi biliyorum. Varsayalım ki bu akşam hayalini kurduğum anı yaşadım ve bir sonrası olmadı... Sadece şu ön sürecin ve orada edilecek iki kelâmın unutulmaz anlar arşivimde kıymetli bir yer tutacağından eminim. Ve ben tüm bu düşünceler içinde ve o an'a dalmışken, ayağımın inisiyatif alarak gaz pedalına limit üstü basmış olduğunu, hızımın da cezalık bir noktaya geldiğini fark ediyor ve rica ederek onu pedaldan bi tık yukarı alıyorum. O esnada son tatlı virajı da dönünce uzun düzlüğün sonundaki varış noktasını görüyorum. Havaş'ın tahmini varış süresine göre biraz daha zamanım var! Yavaşlıyor, yoldan çıkıyor ve kenarda duruyorum. Henüz kimsecikler yok ve geç bir vakit olduğu için de oradaki otobüs yazıhanesi ve bakkal kapalı. Arabadan iniyor, kapıya yaslanıyorum. Enfes bir bahar akşamı, derenin sesi pırıl pırıl, geceye yakışır bir müzik geliyor arabadan kulağıma. Heyecanım yerinde, mutluyum.

Epey bekliyorum ki ne gelen var ne giden... Geç vakit servisleri hep böyle olur, diye düşünüyorum. Sonra dere boyunca biraz yürüyor. Aklımın ekranından akan, O'na yanaşıp soracağım anın görüntülerini tekrar tekrar izliyor, gözden kaybetmeden de arabanın yanına doğru dönüyor, ayaklarımı dışarıda bırakarak koltuğa oturuyor, radyoyu biraz kurcalıyor, birşey mi kaçırdım acaba diye endişeleniyor, hesap edemediğim bir nedenle Havaş'ın benden önce geldiğini ve O'nun da misafirleri alıp hemen karşı tepedeki konukevine götürmüş olduğunu, düşünüyorum. Sonra tüm olasılıkları verilerimle test ediyor ve bunun olamayacağına karar veriyorum. Belki de kendimi teselli ediyorum, bilmiyorum.

Aklım realist....

Ya kalbim?

Aklıma sorsam döneceğim, kalbime sorsam diyecek ki, "Bu tattan vaz mı geçeceksin!" İkisini de boş veriyor, beklemenin tadıyla ilgileniyorum. Epey zaman daha geçiyor. "Olsun ama," diyorum, "şu kakafonik böcek korosu, denizden gelen esinti ve dalgaların ritmi ve de kalbimin vokaliyle ortaya çıkan gece ve müzik çok güzel..."

Bekle... Sabrın azalsın... Anın hayalini kur.... Bekle... Umutsuz ol... Bekle... Şeytan dürtsün... Dinleme.... Bekle... Gün değişsin... Bekle... Hayalin siyah beyaza dönsün... Bekle... Bekle... Bekle... Bekle... Bekle.. Bekle.. me.

Yetişkin dayanamıyor, sevecenlikle çocuğu toparlıyor, onu tanıyor, kırmak asla istemiyor. Çocuk bunu hissediyor, gitmeye karar veriyor, arabayı çalıştırıyor ve "Ya ben gidince gelirse," diye çarpan kalbine aklı tam o anda gelip bir öpücük konduruyor. Kontağı kapatıyor.

İniyor, gözleri geliş yönünde, geceye neredeyse sabah serini düşmüş... Dön diyen yanına diyor ki bir kez daha; "Bekle!"

Sonunda realist ve sevimsiz akıl olaya dahil olup kalbi şöylece bir kenara iteliyor. Asla kırıcı değil, olgunlukla ikna ediyor.

Marşa basıp çalıştırıyorum arabayı,  tamamlanmamış ama tadı güzel zaman dilimini kalbime koyup ilk kavşaktan geri dönüyor, makul bir hızla eve doğru yol alıyorum. Eve dönmeden önceki son kavşakta kırmızı yanıyor, durup bekliyorum. Yeşil yanınca devam edecek, bir kavşak sonra geri dönüp bir süre sonra da eve varacağım. Müzik dinliyor, ışığı bekliyor ve yaşanamamış anın gerçekleşmiş olması halini düşünüyorum. Yeşil yanmak üzere... Işık sarıda...

O an karşı şeritten gelmekte olan otobüsü fark ediyorum. Formula birde son düzlüğe varmış pilot hızında geçiyor kaptan. "Yaşasın!!!!" Havaş bu!

Dönüyorum kavşaktan sola ve ikinci kırmızı... Bekliyorum da... zaman beklemez ki. Nasılsa yolda durur diyorum, mesafe çok uzun değil, ama otobüs çok hızlı, bir kez dursa kesin yetişirim. Yeşil olur olmaz dönüyorum. Sonra 2, 3, 4, 5. Gaz pedalı dipte, 70, 80, 90 oluyor, istiyor, kırmıyor düze bağlıyorum. Sonra ikinci katmanda 170, 180, 190 oluyor, yine kırmıyor, onu da düze bağlıyorum. Bir huyum var ki 205'den sonrasına bakmam, çünkü bakamam, yol fena daralır, yolun akışı bilgisayar ekranındaki formula pistine benzer. Birazdan havalanacağız ki artık araba kullanma ile ilişkimi bitirmek isteyeceğim, daha yavaş hayata hazırlık dönemindeyim. Fakat otobüs ortada yok! "Nasıl bir şans ki bu gece arada inecek yolcu yok," diye düşünüyorum. Varmak üzereyim... Otobüs görüş alanıma giriyor. Helâl olsun bana...  İniş hazırlıklarına başlıyorum.

4,

160... 120... 90.

3,

60... 50... 50... 50... 30... 30.

2,

20... 10...10... 10... 10...



Antrakt




4. bölüm...



15 Mayıs 2021 Cumartesi

TEFRİKA BÖLÜM 2

Öncesi


O, arka sıramda ve beş koltuk ilerimde,  en can arkadaşlarıyla oturuyor... O an orada olduklarını bilmiyorum.

Daha sonra arkadaşlarının, "O'na bir bilet alıp bildirelim, gelirse ne âlâ," diye düşündüklerini öğreniyorum ki aynısını ben de düşünmüştüm... Ama sadece O'na bir bilet.

Bu denklik çok hoşuma gidiyor. Yan yana geçsek dahi birbirimizi tanıyacak durumda olamama hali bir yanıyla da pek eğlenceli geliyor. İki tarafın da aklında ne bir ses var ne de bir görüntü. O binada şahsen beni, sadece, konsere gelmiş tanıdıklarımın yanı sıra,  bir süre önce aldığım, çok mutlu olduğum ve  unutulmaz anlar hanesinde olmalılar düşüncesiyle paylaştığım mektuplar nedeniyle tanışmak durumunda kaldığım, kurumun insanları tanıyorlar.



                                                                                          * *


"Merhabalar,

Blog sayfanızda Müdürlüğümüz hakkında yazmış olduğunuz yazılarınızı geç de olsa takip edebilme fırsatımız oldu. Temsillerimiz hakkında bu kadar eleştirel gözle bakmanız ve sitenizde yapmış olduğunuz yorumlarınız için müdürlüğümüz adına size sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. İletişim bilgilerinizi bizimle paylaşırsanız sizinle daha yakın ve sağlıklı bir diyalog kurmak isteriz. Blog sayfanızı Samsun Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü Halkla İlişkiler, FACEBOOK sayfamızda paylaştık. Bilgilerinize....

Tekrar teşekkür ederiz."



Bir teşekkür yanıtı yazıyorum. Ve ona çok daha anlamlı ve bir o kadar da zarif bir yanıt veriliyor!

"Merhabalar;

Yapılan sanatın, sanatçının ve bütün teknik ekibin asıl amacı olan izleyicisine bir değer katabilme çabasının, sizinle anlam kazandığını ve diğer izleyicilerimize de yaptığınız çalışmalar ile anlam kattığını görmek, bizim gurur ve mutluluk tablomuzun en güzel rengi olmuştur...

.......

Göstermiş olduğunuz duyarlılıktan ötürü tekrar, şahsım adına tüm Samsun Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü çalışanları olarak size müteşekkiriz. En kısa zamanda tanışmak ümidi ile..."



                                                                                        * *


Opera Bale'nin blogumu fark ettirmesi aslında benim hayatımın akışını değiştiriyor. Bir devrim başlatmıştım ama bu radikal vazgeçişlerle ekonomik tabanlı bir değişim içindi. Aynı zamanda da vicdani nedenlerle ilişki bazında en çok da küçük oğulu düşünerek ertelediğim, adına evlilik denen kurumla ilgiliydi. Ayrı yaşıyor olmak çocuklar için bir bitmişlik hali yerine bir umut taşıyordu, bunu hissediyordum. Bir süre bekledim, sonra bir avukat ihtiyacım olmadığı gibi kendimi savunacak bir durum da yoktu. Karşı tarafın Avukatı ki tanıdığım bir hanımefendiydi konuştum, ikinci duruşma öncesi kafam netti, durum ortadaydı, çocuklar açısından olumlu gelişmelere neden olmayacağını bildiğim hale katlanmanın da bir anlamı yoktu. İkinci duruşmada  karşının sunduğu gerekçelere gülümseyerek burada bir şey yok ki, deyip barışma önerisi sunan hakime, istemediğimi beyan ederek, sonlandırmıştım. Derdim çocuklardı!

Tüm radikal hamlelerimin taçlanmasına sebep olacak, hayatımın en büyük ödülünü yazılarımın paylaşılması sayesinde alacağımdan da, o an için haberim yoktu.

Ve günlerden bir gün şehirle ilgili bir yazımın altında yorum demeyi tercih etmeyeceğim bir mektup görüyorum. Çok hoşuma gidiyor. Bir yanıt yazıyorum. O anki, üst paragrafta değindiğim hayatıma bakınca hayalini bile kurmayacağım bir sürecin başlangıcında olduğumuysa bilmiyorum.

Sonra bir mektuplaşma süreci başlıyor. Gün içinde mektup üzerinden şahane, espirili, asla sarkmayan, ama tonları tutan iki insan arasında son derece medeni ve çok zarif bir iletişim başlıyor. Işıldıyorum. Epey bir süre sonra bir gün, merak ediyorum, bu iletişimin tadı bir yanıyla bana kaybetme korkusu da yaşatıyor, çünkü onunla aramdaki güven ilişkisi muhteşem. Ad soyad giriyorum nete ve ben için ete kemiğe bürünüyor; yüzünde kalbini görüyorum. Bir umudum olmadığı gibi bir beklentim de yok. Aramızdaki mektup arkadaşlığına ve şahsına çok saygı duyuyorum, asla bir yanlış yapmak ve onu kaybetmek istemiyorum.

Ekonomik kararlarım tek tek devreye girerken, muhteşem bir akıl sakinliğine kavuşuyor, ruhum eski coşkusuna geri dönüyor, kalbim fena atıyor.

Günler günleri kovalıyor...

O arada aynı salonda kimbilir kaç kez bulunuyor, belki önlü arkalı oturuyor, yan yana geçiyoruz. Hissettiğim şu ki yaşanandan çok keyif alan iki kişiyiz. Aşk, aşık olmak sözcüklerinin tanımlayamayacağı, onun çok çok üzerinde, çok özel, çok kıymetli, başka ve farklı bir duygu yaşadığımız. Bir eşikte olduğumu ve o eşiği geçtikten sonra benim bile tarif edemeyeceğim bir zaman dilimine varacağımı hissediyorum. Bu büyü bozulursa endişeleri yaşamıyor sürecin keyfini çıkarıyorum. Sonra o akşam geliyor. Konsere geleceğini bilmiyor ama gece yurt dışından gelecek konukları olduğunu ve onları karşılayacağını, gün içindeki mektuplardan biliyorum.


Konserin Ardından Eve Dönen Ben

Mektuplardan gündüz okuduğumda düz geçtiğim ama ipucu olan cümleyi saati kesinleştirmek için bir kez daha okuyorum. Serseri tarafım heyecanlanıyor. "Hımmmm gelecek yabancı akademisyen grubunu karşılayacak!" Bu serseri ruhumu iyice parlatıyor. "Serinkanlı halim sen neredesin?!" diye aranıyorum. Havaş'ın kaç saatte varacağını hesaplıyorum. Evime yakın ve hiçbir yöne sapmadan dümdüz gidebiliyorum! Uçak saatini biliyor, O'nun olacağı noktayı da kestirebiliyorum. Erken gideceğim, O'ndan önce orada olmak istiyorum. Rolümü iyi oynayacağımı biliyorum. O'nu ilk kez canlı göreceğim, yanaşacağım ve sanki benim de yolcum varmış gibi, servisin ne zaman geleceğini soracağım.

Hepsi bu!

Neden bu kadar üşüyorum ki?!!



Antrakt



TEFRİKA BÖLÜM  3



Sezen Aksu'nun bu klibini fikrime yerleştiren Sevgili Güzellikler Defteri'ne çok teşekkürler....

12 Mayıs 2021 Çarşamba

TEFRİKA BÖLÜM 1

9 yıl önce...

Bir Akşam.

İyiyim...

Hayal bir yol çizmişim, radikal.

Bir kaç yıl önceden beri, az insan, çok sanatla birlikte asfaltını döküyor, ilerliyorum...

Nereye varacağını bil-m-iyorum!..

Ölmek var dönmek yok!


                                                                                         *



Şimdi,

çalsın davullar açılsın sahne,

ve bir alıntı ile başlasın o halde birinci perde!



*


Belki de anlatmanın benim açımdan en zor olduğu gecelerden biriydi Carmina Burana Konseri... Şahane kelimesinin yetmeyeceğinin kesin olduğu, anlatılmaz yaşanır klişesinin belki de ilk kez gerçek karşılığını bulup değer kazandığı bir konser akşamıydı...

Bense, günlerimin hepsini Cuma'ya çeviren sebebimle aynı salonda, üstelik de aramızda bir sıra ve beş koltuk varken ve an itibariyle aynı havayı soluduğumuzun farkında değilken... uzun zaman sonra bir konser salonunda yalnız değildim.

Ve üstelik o gece, ufacık bir izden yola çıkarak tamama erdiremediğim şahane bir serseriliğe imza atacağımın, bu erdirememişliğe ertesi sabah sevineceğimin ve yine o gecenin sabahında; "Her halde bir insanın sahip olabileceği en güzel anlardan biri kendini, çenesi ve yanağı avuç içiyle yumruk olmuş parmaklarının arasındayken; en saf, en farkındasız bir tebessümle ve bütünüyle önündekinden kopmuş, bir önceki akşamı izleyen, hatta o akşamı bitimi upuzun bir şarap gibi gittikçe çoğalarak yaşayan bir vaziyette yakalamasıdır. Ben, kesinlikle yaşamın bahşettiği adamlardan biriyim, bu çok net. Sadece şu sabah yaşadığım, tarif etmeye çalıştığım ana bile asla paha biçilemez." cümlelerini kuracağımın da farkında değildim.

Ama kurdum!



Antrakt




*Alıntı buradan


TEFRİKA BÖLÜM  2

11 Mayıs 2021 Salı

Taze Fotoğrafa Geçmiş Düş-ünce


Çıplak omuzlar, mutfağa gitmiş bedenler, odaya dönmüş bedenler, çatal bıçak sesleri, parlayan kadehler, ufacık öpüşler, sandalyeye uzatılmış bacak, dışarı dönmüş yüz, uzatılmış bacağın üzerinde bacaklar, göğüse yaslanmış sırt, kulağa fısıldanan konuşmalar, boşalan kadehlerin çözen dozu, uçuşan duygular, saçlara dokunan el, lapa lapa yağan kar, taşkın ruhlar, kocaman öpüşler, sıcacık kapuçino, bol çikolatalı pasta, müzik, gece, ben, fotoğrafları çeken zaman. Tazelik kokusu... *

*Fotoğraf sabah erkeninden.



*2008


8 Mayıs 2021 Cumartesi

Karanlık Dükkânlar Sokağı'nda Kaybolmadan

"Yazarımız biraz kasıntı biraz arıza, cama buğu bırakmayı seviyor kabul, ben öbürlerine benzemem havası da atıyor. Onu ilk okurken başlarda kapılmış, sonra arkadaş olur muyum? diye düşünmüş, sonra olurdum ama enn arkadaş olmaz, enn arkadaşlarımla onu bir araya getirmez ama ıssız mahalle kahvelerinde onunla kahve içip donuk ruhundan çıkacak sözcüklerini dinleyip sohbet etmek isterdim. Bir Gençlik'le tanıdım onu ve yukarıdaki izlenimlerle birlikte bir başka tat olarak sevdim, bu kitabı da hakeza öyle... ve genel düşünceden bağımsız olarak gri alanda da olsa, her şey iyi giderken bu ne şimdi halinde de bıraksa...  finalde insanı auta da çıkarsa elinden tutup, dünyasını anlayıp, kalabalıklar içinde yalnız bırakmak istemedim.  Kabul etmeliyiz ki O da öyle biri işte!. Muhtemelen ben onu yalnız bırakmayacağım... Ve grisinin tadını farklı buluyor ve şefkat duyuyorum sanki. Vicdanımı off yapıp bir eleştirmen kimliği takınsam başka tabii ki... O nedenle üzerine yazıp da kamuya sunmadım."



Üst paragrafımı yakın zamanda iki ayrı yerde kullandım; ilki Sevgili Okul Arkadaşım'ın kitap üzerine yazdığı enfes yazıya yorum olarak ki Sevgili Leylak Dalı'nın katılımıyla yorumlar hanesinde çok hoş ve keyifli bir sohbet olmuştu ben için...

Aslında kimse olumsuzlamamıştı ama içimde bir ben var ki çocukluktan beri ötelendiğini ve yalnızlar dünyasında kaldığını düşündüğü kim varsa inadına arkadaş olur, onun tekliğinden iki kişilik bir kalabalık yaratır, aramızda oluşan güven mutlaka o zor  kilitleri açar ve ondan sonrası dibine varılmış  denizdeki istiridyenin içinden çıkan inci taneleri gibidir. Tüm bu deneyimlerime ve inançlarıma rağmen bu farklı haller genelde pek kabul görmeyeceği için tavsiye konusunda hep birkaç adım geride dururum.

Sevgili Ekmekçi Kız bu kitabı fısıldamamış olsa o keyifli yorumlaşma olmayacak, ben de bu kitabı almayacaktım, alsam da yazmayacaktım.

Şimdi düşünüyorum da... ve elbette şu satırları yazarken kitaptan anlar geçiyor aklımdan. Mesela daha önceden tanışıklığım olan ve üzerine çok tanıyan insan edasıyla cümleler kurabildiğim yazarın bu karanlık kitabı kapaktan itibaren 173 sayfa olmasına rağmen, sıklıkla geri dönüş yapma ihtiyacımdan kaynaklı olarak neredeyse 300 sayfalık bir kitap okumuşum hissi yarattı.

Bir labirent okuma diyebiliriz buna...

Bu bir sorun gibi gözükse de kitabı okuma ve daha doğrusu kurguya dahil olup ana karakterle birlikte izleri takip etme ve çözme arzusu, ben için çok da keyifli bir durum aslında! Kanımca bu zorlayıcı kurgu bir ustalık, bilinçli bir tavır.

Karanlık!


Çok isimli ve çok karakterli kitaplar başka ülkelerdense aklımdaki kalıcılıkları açısından okuma esnasında zorlar beni, bazen kim kimdi için geri döner, bakarım. Bu kitabın olay örgüsü ana karakterin yapısıyla o kadar ilişkili ki ve yazar bunu okuyucuya o kadar iyi geçiriyor ki mesela ben, bu gizemli karakterin yanında bir görünmez olarak aynı anlara kendimce sonuçlar üretebiliyordum.

Buna bir kanıt istersiniz elbette!.

Şöyle yanıtlasam bunu, desem ki bir dedektiflik bürosu var ve onun bir de çalışanı... Hımmmm... aklıma gelmişken ve unutmadan iki güzel şehriyle, kafe ve restoranları, cadde ve sokaklarıyla  Fransa var kitabın içinde. Ve ayrıca hem geçmiş hem de içinde bulunulan zaman dilimi... Giz var, gizem var ve bolca da karakter. Kafa karıştıran, beni zorlayan  dönüp arama ihtiyacı duyuran, karmaşık gözüken ipuçları... Elçilikler, belgeler...

Çok mu kafa karıştırıyorum?

Okumaya başladığımda uzun bir süre ben de kafa karışıklığı içinde kaldım. Yukarılarda da belirttiğim gibi sıklıkla geri döndüm. Ama bu hiçbir zaman kitaptan uzaklaştırmadığı gibi ana karakterin yancısı olarak onunla birlikte tahmin edip yanılarak, farklı insanlar tanıyarak, hatırlayamayarak, Paris sokaklarını arşınlayarak zaman geçirmeme neden olduğu gibi bir dönem hakkındaki meraklarıma da katkı verdi.

Tabii ki Paris'e gitmek, kitabın izlerinde dolaşmak arzusu da yarattı betimlemeler. Sonra heyecanın iyice yükseldiği satırların ardındansa final geldi. Yalan yok, bir görkem bekliyordum! Gerçi Sevgili Okul Arkadaşım'ın yazısındaki "İşte o bilmecenin ne olduğu, nasıl hatırlanacağı kitabın yarısından sonra biraz anlaşılır gibiydi, gel gelelim sonunda her şey çözümsüz kaldı bence ve tam bir huzursuzluk hissiyle, "eee, ne oldu şimdi" duygusuyla kapattım kitabı,"* cümlelerinden kaynaklı olarak bilgiliydim ve yüksek bir beklentim yoktu lâkin yine de boşlukta kaldım!

Sonra, "Eyy Sevgili Patrick Modiano, yoksa sıkıldın, daha uğraşmak istemedin ve bir an önce bitsin de kurtulayım tembelliğinin özensiz aceleciliği ile  gaz mı kestin?" diye sormak istedim.

Fakat sonra gerideki bazı izleri düşününce... bir sonuca bağladım, anladım ve askıdan indirdim zihnimi.

Çünkü bizi çözüme götüren karakterin kafasında da sorun var!




Ekmekçi Kız ile tanışmak için buradan lütfen

*Sevgili Okul Arkadaşım'ın yazısının tamamı da burada.


Kitaba fon olan tablo Ailemizin Ressamı'ının ilk tablolarındandır!

4 Mayıs 2021 Salı

Kopyala Yapıştır

... Bahçe kapısını da elimdeki ıslak mendille açıp, sokağa çıkıyorum. Sanki sokağa çıkmanın yasaklandığı bir günde yasağa inat kendini sokağa atmış cesur ve başkaldıran çocuk tadındayım. Elimdeki ıslak mendili sorumluluk sahibi, kurallara uyan bir çocuk gururuyla çöpe atıyor, kendimi bir filmde, bütün insanları yok olmuş bir şehrin sokağında yalnız ve tek insan gibi hissediyor, neredeyse "Ne oldu bu insanlara yahu?" diyecek kadar bilimkurgunun içine dalıyorum.

Çocukluk işte!.. *



... En bayıldığımız, yazı sabırsızlıkla beklediğimiz, tam geliyorken ve tadını çıkarmaya hazırlanırken Covid-19'unun hışmına uğrayan restorana da özlemle bakıyor, işte buna üzülüyorum. Muhtemelen geçen yaz en keyifli işlerimden biri olan, mesai bittikten sonra İskele Kafe'de oturup kitap okumak ve okurken de denizin ortasında kitaba ara verip dört bir yandaki manzaraların tadını çıkararak bazen bir şeyler atıştırmak, çoğu zaman da kahve içmekti ki muhtemelen o da yok, bu yaz...*


Yukarıdaki satırlar 2020 Mayıs ayından. Tam bir yıl sonra dün aynı hattın bu kez batı yönüne doğru yürürken çok uzakta sohbet halinde birkaç bekçi, kumsaldaki bırakılıp gidilen çöpleri toplayan bir kaç belediye görevlisi dışında, beslenme noktasına karnını doyurmak için gelen, karnı doyunca da sohbete daldığımız köpek ve bir yaş daha almış ben dışında yeni bir şey yok; vakit aynı, farksa şimdi tam kapanma dönemi!


Yazı bu yıl da elimizden kaçırıp gelecek yıla mı bakacağız?

Yoksa...

Bir kaç kopyala yapıştır daha mı yapacağız?


 

*Cümleler Mayıs 2020'deki duruma dair yazıdan

2 Mayıs 2021 Pazar

Bukalemun Okuma Fakat

Kapatma bu kez beni de kapattı sanıyorum. Bir türlü yazıya giremiyor, bir yanıyla da blog dünyasından kopmuyor, okuyor, bir daha okuyor, içimden o an geldiğince yorumlar yazıyorum ki bazıları epey uzun. E bunları yapabiliyorsam neden blogumda bir yazı yok, günlerdir? Hımmmm belki de değmez bir duruma fazlası ile değebilecekken boşvere bağladım da ondan.

Oysa dışarı çıkıyorum, sokaklar boş. Ama ben doluyum. Eğleniyorum hayatla ve şu yasaklı günlerle... Mesela önceki gün yasağın ilk günüymüş ama ben habersizmişim! Cuma günü yani... Çıkıp bir şeyler alayım diyorum, daha çok bahar tadını sevdiğim sokaklarda tozutarak, bunu kutlamak istiyorum.

Yolu uzatıyor ve Carrefoursa'ya varıyorum. Bu taze marketin raf düzenini seviyorum. Bir şişe şarap, bir şişe portakal suyu alıyorum. Giderken aklımda alacağım şarap netken, orada aklım çeliniyor. İşin aslı sonradan fark ettiğim üzere şarap rafının düzeni değiştiğinden onu eski yerinde göremeyince yok diye düşünüyor, Cabarnet Sauvignon, Shiraz ve Merlot üçlüsüne kapılıyor, hayal ettiğim, başka çeşitlerini deneyip sevdiğim ve hatta mekânında* şahane bir İzmir akşamı yaşadığımız markanın denemediğim şarabını seçtiğimi anlıyorum.

Bu yazıda kendisi ile ilgili bir fikir vermek isterdim ama henüz şişeyi açmadım. Ramazan geleneği olan bir ailede yetiştiğim için, inanca ve geleneğe saygı duyar, günahmışı hiç umursamaz ama  ramazan bitmeden de içkiye bulaşmam.

Ama polis bana bulaşabilir!

Aslında bu yazıdaki amacım fısıldanan  kitaplar serimden çektiğim kura sonucunda sırası gelmiş olan ve okuduğum kitabı yazmaktı  fakat, madem istemsizce uzattım yazıyı, kısaca polis- ben durumunu da anlatayım.

Dedim ya cuma başladığını bilmiyordum yasakların; işte o bilmez adam ara sokaklarda avarelik yaparak yürüdüğü için de farkında olamamıştı durumun, taa ki dönüşte ana yolu tercih edip eve daha yakın Migros'un önüne varana ve orada iki kibar, sivil ama polis yelekli adamlar durdurana kadar. İlk soruları kolaydı, ben bundan geçerim, diye düşünüyordum. Nereye gidiyor muşum? Sonraki ciddi "Kimliğiniz, lütfen." Elde bir tablet. Yine de telsizle merkeze vatandaşlık numarımı aktarma. Gelen yanıt sokağımın numarası. Sonra yine kibarca bir açıklama: En yakın markete gitmeliymişim. Teşekkür ettiler ve iyi günler dilediler. Bense büyük bir marketin çıkış kapısını tuzakladıkları için takdir etmedim değil kendilerini...

Sonra yol üstündeki peynircime dalıyor akabinde fırından iki pide kapıyorum. Dün yine çıktım tabii ki! Bu kez sahilden yürüdüm. Deniz öyle güzel sahil öyle hoş bir boşluk içindeydi ki o halin fotoğrafını çekip tek kare olarak blogda yayınlamak istedim. Kısmetse bugün bu yazıdan sonra çıkacağım ve ne günler yaşadık biz hatırası olarak belki bir iki satır yazıp bir gün yayınlayacağım.

Bugün aslında elimde yeni başladığım bir kitap var. Kuzeyli tabii ki... Fakat yazarı tanımıyorum. Ama bayıldım. Hem de çok bayıldım. Sonra... aslında bakmayacaktım ama merakımı yenemeyip kimdir diye nete baktım; bakınca bir ikileme düştüm çünkü elimdeki kitap bir üçlemenin ikincisiymiş ve yine anladığım yayınevi daha önce ikinciyi basmadan üçüncüyü basmışmış. Gördünüz mü aymazlığı? Biri ve üçü okuyan şimdi ikiyi okuyacak. Pöhhh!

Neyse ki ben avantajlıyım: Bayıldığım kitabı bıraksam diğerlerini alsam ve sıralı okusam diye düşünmedim değil ama biliriz ki tüme varım ve tümden gelim diye bir şey de var!

İşte ben ortadan başa, baştan sona diye yeni bir yola karar verdim. Bir yanıyla kitap beni aşka getirmişti, hemen bitirip yazarım ben bunu da demiştim ama....

Hımmmm... belli ki an itibariyle bir açmaz içindeyim, kısa keseyim ve asıl amacıma döneyim.

Kusura bakmayın lütfen, bu dilsiz mi acaba endişeleri yaşatıp, sonra birden konuşmaya başlayan çocuk gibiyim bu sabah; güneş coşkulu, gün güzel, çenemse farkındayım ki fena düştü.

Oysa ben, ben için çok enteresan bir okumadan söz edecektim, sadece. Hatırlarsınız fısıldıyan bloglardan kitaplar seçmiştim, işte onlardan en tereddütlü yaklaştığımı, hatta bayağı ön yargılı olduğumu, içimdeki ukalanın laf aramızda biraz burun büktüğünü okumuş, bitirmiştim. Fotoğrafını da özellikle bahçenin bahar yeşilliğinde çekmiş, başlığı yazmış, fotoğrafı yerleştirip öylece bırakmıştım. Ne yazık ki o arada içimde yazmaktan imtina eden bir tembel türemişti, o tembel fısıldanan kitaplar içinden birini daha bitirmişti üstelik! Aslında hiç de tembel değildi, işini sadakatle ve keyifle yapıyordu ama ilham bekleyen "yazar" kasıntılığı içindeydi belki de... bilmiyorum.


Şimdi!.. Gelirsek bu yazının ana konusuna...

Öncelikle kıymetli bloglardan Klio'nun Şarkısı'na teşekkürler. Ve onun nezdinde de kıymetli yazarı Sevgili Sezer'e...  Çünkü ben bu kitapla ve yazarla Sevgili Klio'nun Şarkısı'nda sıklıkla karşılaşmasam, Onun hayranlığının altını çizerek bir yazısının altına biraz da esprili şekilde, "Sayende bir gün İsmail Güzelsoy okuyacağım," diye yazmaz, O da -içinde endişe de barındıran cümlelerle- kitabı öneren bir yanıt vermez ve ben de o güne kadar adını duymadığım, muhtemelen rastlasam da ilgimi hiç çekmeyecek yazarın herhangi bir kitabını hiç bir şekilde almaz ve okumazdım.

Kesin!

Kitabı sırası gelince alıyorum elime. Ön yargım yerli yerinde. Çünkü bir ukalam var; öne atınca ukalam kendini, biraz takılır ve beklerim. O kendini beğenmiş beni küçümser, ama ben önce suyuna kapılıp tepki versem de kendime döner, anlayışla bakar onu da pek umursamam sonrasında.

Alınca kitabı elime, önce, "Kim bu bilmediğim, çok kitap yazmış yazar?" diyerek künyesini okuyorum. Ortak noktamız ilk satırlarda: Kars! Yazar oralı. Birinci golü attı...

Sunuştan sonraki ilk sayfanın ilk paragrafının şu cümlesi: "Aras Nehri, lacivert karanlığın içinde bir bütün olarak uzayıp giden iki ülkenin sınırını çizerek akıp gidiyordu." Ellerim havada, teslim oldum! Beni çekiyor kitap içine. Çünkü içinde Kars geçen ne varsa benim teslim bayrağını çekmem için yeterli! Üstelik kurmaca bir yerleşim var romanda, bir köy, coğrafyanın neresi olduğunu anlıyorum. Bir de onların deyimiyle ve t'si yutulmuş haliyle Doslar Kahvesi ve köyü. Sınırdaki askerler! Bir köprü ve iki taraf askerlerinin olağan protokol toplantıları. Aras'ın buzlarının altında da bir Abi. Dediğim gibi, beni teslim almak için bunlar yeterli. Kars yazılarımı okuyanlar bunu, Kars'ın benim için değerini, anlayacaklardır.

Arada bir içimdeki ukala kafa kaldırmıyor mu?

Hiç rahat bırakmıyor ki, bazen beni bile ele geçirip yandaş yapabiliyor. Bir zaafım var, onu biliyor. Fantastik kitaplara, masallar dışında uzağım, özellikle tercih ettiğim bir tür değil ve bilmeden okuduğum bu tür kitap sayısı çok azdır.

Bazen yazar İsmail Güzelsoy'u taklitçilikle suçlamıyor değilim, bazen zamanda yolculuklarını anlamsız buluyor, biraz ondan biraz bundan oh ne âlâ diye küçümsüyor, sınıfın çok zeki olmayan ama çalışkan, ondan bundan kaptığının orasını burasını alıp kendince bir farklılıkla yazan öğrenci konumuna taşıyorum. Yalan yok... Ama bir yanıyla bakıyorum ki meraktayım. Okuyorum. Görsel hafızam maşallah. Bir film izliyorum. Demek ki dil akıcı, betimlemeler mükemmel.

Bazen çok severek okuduğum ve en kitaplarımdan Benim Adım Kırmızı ile kıyaslıyor; "Bak ona özenmiş işte!" diyor, ukala. Ama ben tam o anda bir bakıyorum ki hooop bir zaman sıçraması daha... Yetişemediğim ama okuduklarımdan bildiğim bir siyasal çalkantı dönemindeyim. Bir gazete!

Sonra hooop bir zaman sıçraması daha... Sanki birbirinden kopuk insanlar dünyasında farklı zaman dilimlerinde farklı hikâyeler içinde absürt ama garip ki birbirinden bağımsız ama anlaşılır mekân ve zamanlarda dolaşıyorum. Arada kahkalar atıyor, bazen üzülüyor, bazen tırsıyorum. Ukalaysa, bunun bir fantastik kurgu olduğunu gözetmeden, benim gündelik yaşamdan koparak girdiğim kitaba kapılıp gidişime, ayar oluyor. Uyumlu ve okuduğundan zevk alan yanım ona müdahale ediyor, kafa tutuyor, işte o zaman dalaşmayı göze alamıyor, tırsıklaşıyor, bunu kendine yediremediği için "E ne yapalım oku bari," deyip kenara çekiliyor.

Derken hooop bir zaman yolculuğu, yer ve mekân değişimi daha...

Uzattım mı?

Daha da uzatabilirim.

Farkındayım!

Çünkü çok güzel bir deneyim, şahane bir arasıcak oldu ben için. 369 sayfalık, 1.Kitap, 2.Kitap, 3.Kitap ve kişilerinin adları ile bölümlere ayrışmış Değmez'i zevkle okudum. Onu büyüklere masallar diye tanımladım. İçerikleriyle dönemleri merak ettiren bu tatlı dilli ve çok karakterli romanın, bilgilenmek isteyenleri kaynak kitaplara yönlendirebileceğini de düşündüm. İlginç ve zevkli bir okumaydı, su gibi aktı. Başta da dediğim gibi bu tarz kitaplar ben için istisna, o nedenle tutkunu olacağımı söyleyemem. Üstelik aynı yazarda takılı kalmayı kişisel olarak sevmem, çünkü daha farklı yazarları tanımak isterim. Türü sevenler içinse biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum ki şu yazıyı daha uzatabilecek olmamı mümkün kılan nedenin; her bir olayını, ilginç karakterlerini ve satırını aklıma nakş etmiş olmayı, yazar İsmail Güzelsoy'un başarması! Çalışkan bir yazın emekçisi olduğu ve yazmayı sevdiği kesin.

Ötesi ise okura, bence okura ait bir durum...


*Mekân

Klio'nun Şarkısı ile tanışmak için buradan lütfen

8 Nisan 2021 Perşembe

NEFES

İlk görüşte aşk olur mu?

Çok tartışılan bir konudur ki benim de herkes gibi bir fikrim vardır. Ama bu italik başlangıç bir kenarda durabilir, çünkü Ben de "Hayırdır?" şaşkınlığı içindeyim, şu an.

Okumayı sökmüş, kısa pantolondan yeni kurtulmuş, ilk mektepten ortaya geçmiş, ilk kotumun cakasını satarken önüme gelen anket defterlerinden başlayan, biz büyüdük artık dediğimiz evreye varana kadar sürekli yanıtladığımız anket soruları içinde en göze batanlar; aslında defterin sahibine bir anlamda selam çakma olanağı da veren ve aslında manalı bir yanıt arayışı içindeki soruşturmacının en tatlı soruları; "Aşka inanır mısınız?" "Sevdiğiniz biri var mı?" "Tarif edebilir misiniz acaba?" gibi, yoksa o ben miyim, duymak istiyorum merakında yolunuza dökülmüş yem sorulardır.

Neden böyle alakasız bir girişle başladım ki?

Sormayın! Çünkü ben de bilmiyorum. Öylesine çıkıverdi... Muhtemelen fısıldanan kitapla ilgili olarak süslü bir başlangıç arzum, ya da her yazıda olduğu gibi o ilk cümleyi verin bana, sonrası kolay tavrıydı buna sebep. Şimdi düşündüm de bana o pası atana minnet duydum; o, benden bağımsız haraket etme yetisine sahip spontan Beni bazen çok seviyorum. Çünkü ben sayfaya içimden taşan ve bir türlü dışa vuramadığım coşkuma ne yazacağım, nasıl anlatacağım ben bunu şimdi diye boş boş bakarken ve üzerimde bir boş ver koy kenara hali çekiç olmuşken, bir kaç teşebbüs sonrasında "Off ya!" deyip sayfayı kapatarak vazgeçmişken; O, bir anda alakasızca sandığım bir pası atıyor ve kenara çekiliyor. Ben elimde bir ilmekle başbaşayken ve ilmeğin ucu elimdeyken bir anda bir şey oluyor ve O değil de ben çözülüyorum.

Sakın halime gülmeyin, şaka hiç sanmayın. Lütfen! Çünkü işim gerçekten zordu. Yaşamıştım. Daha önce de yaşamıştım. Belki yine yaşayacağım ve bunların her biri de özel olacak. Ama şu an anlatmak, ondan bana geçeni ve ele geçirilişimi anlatmak gerçekten hiç kolay değil. Belki de kolay! Şu pek hoş  bir klasik olan ve her zor şart altında imdada yetişen vurgu her şeyi bin kat daha iyi anlatabilir, belki: Muhteşem!

Ya da mesela bugüne kadar okunmuş bazı iddialı ve parlatılmış romanlara bakarak, "Siz romansanız bu ne?" de denebilir. Fakat o zaman duygusuz, soğukkanlı, duygu kumbarası boş ya da boşaltılmış bir akıla ihtiyaç var. Aslında bu ben açısından zor bir durum değil! İş hayatı olsa mesela, tak... tak... tak! Üç beş matematiksel düşünce, strateji, kıvrak bir zeka, çözümleme, duygusal bir dokunuş ve üç beş sıcak cümle yeter. Ama bu!

Evet bu ne?

Bu HAYAT.

Yaşama NEFES!

                                                                                            ***



Önce Sevgili Leylak Dalı'na minnet duygularımı ifade etmek isterim. Ben  Kuzey diye tanımlasam da İskandinav Edebiyatını ben de çok seviyorum. Ama yine de bir göz teması ve o temasla bir şimşeğin çakıp kalbime akması gerekiyor, bazen. Bu kez çakan şimşek pek fenaydı.

Aslında kitapçımda -İdefix'di eskiden, sonra bir sermaye grubu satın alınca onu, işim olmaz deyip Eganba'ya transfer etmiştim kendimi- bakınırken, görmüştüm daha önce. Bir tuğlaydı ve kitabın eni aynı olsa da boyu standarttan bir tık uzundu! Şu sıkıntılı süreçte, kısa ve çok sayıda kitap okumak, günün rutininden uzaklaştırıp sürekli beni başka hikâyelerin ve mekânların içine sokacağı için daha işime gelir bir durumdu. O şimdilik aklımda kalabilir, sonra da isterse kalbime taht kurabilirdi.



Ne diyordum? Ha, evet! Blogları dolaşıyor, fısıldayanlardan kitaplar seçiyordum. Aklımın bir köşesine iliştirdiğim kitapla Leylak Dalı'nda karşılaşınca, birikimine ve hayata duruşuna ve mizahına saygı duyduğum, bir dönem sayfasına giderken önümü iliklediğim Sevgili Leylak Dalı'nın hakkında yazdığı satırları okuyunca kısa kitaplar ezberimi bozmuş, ocak ayının sonlarında diğer fısıldayan bloglardaki kitaplarla birlikte almış, kitap fısıldayan bloglar yazımda da bahsetmiştim.

Çektiğim kura sonucunda da sıra ona gelmişti.

Tam bir tuğla olmamakla birlikte 694 sayfa içimdeki düzenbaz tembeli ayartmadı değil. "Bir hile yapsan, bunu sonraya atsan, daha kısa bir kitap okusan," dedi, o düzenbaz elbette. Ona uyup sıvışmak istemedim değil! Sonra dedim ölüm yok ya... Dürüst yanım, hadi oradan deyip bir de ayar verince, baktım o çok istekli.  Aldım elime, çekildim okuma lambamın altına.

Kayboldum. Lüp diye kitabın içine düşmüşüm. Okumuyorum. Mekânım değişmiş, evimde değil ama sanki bildiğim bir evin içindeyim. Hiç bir soğukluk yok, ben bir kenardan bakıyor olsam da her anın içindeyim. İsim isim bahsedebilirim herkesten ki çok karakterli romanların çoğunda zor bir durumdur bu. Ama yazar Lars Saabye Christensen öyle bir roman yazmış ve öyle güzel bir rol dağılımı yapmış ki zorunlu olarak hepsiyle merhabanız oluyor.

Ve DENİZ CANEFE. Ona minnetarım. Bu kitaba emeği geçenler içinde adı ara ki bulasın şeklinde yazılmamalıydı! Tıpkı oyun üzerine yazımın altına şu serzeniş cümlelerini "….. sanırım Türkçe metin SİZİ etkilemediği için “Ben, Feuerbach” adlı oyunun çevirmenin ismini yazmaya gerek duymamışsınız….. Yoksa siz Trabzon Devlet Tiyatrosunun sahneye koyduğu oyunu Almanca olarak mı izlediniz?" yazarak, bu kıymeti fark etmemi sağlayan, ve bu farkındalıkla bir kez daha tekrar edersem hayatımın en güzel özeleştiri yazısını bana yazdıran Sayın Sema Engin-Edinsel'e olduğu gibi.*

Muhteşem bir çeviriydi, dili bilmiyorum ama ne yaşadığımı biliyorum! Çünkü ben bir kitap okumadım. "Bir film izledim," desem yeridir ama demeyeceğim! Çünkü bu kitabın lezzetini anlatamaz. Oradaydım.

Çatı katı, büfeci ve gazete dergi bayi Esther, okul, kilise, papaz, sokaklar, Grönland, Fred, Arnold, Vera, Boletta, İhtiyar, Barnum, Peder, onun anne babası, Vivian, babası ve annesi... Ve Buick... Ve ve veeee Lauren Bacall!

Piyanonun apartman içinde akan sesi, o piyanoyu çalan hanımefendi ve kocası, yani Arnesenler ve diğer tüm karakterler sanki hayatımın bir parçası gibi hafızamda yer ettiler. Ayrılmak zor gelmedi desem, diyemem. Kocaman bir yalan olur.

Oslo caddelerinde dolaştım, gemide, güvertesinden onun buzları kıra kıra gidişini gördüm, film setinde takıldım, kar çiğnedim, sinemaya gittim, Frogner Parkında dolaştım, üç arkadaşın yaşına dönüp onlarla bira içip hayaller kurdum, Esther'den  Aftenposten'in akşam baskısını aldım, Boletta'yı işyerinde gördüm, onlarla birlikte şaşırdım. Hem yabancı bir ülkedeyim hem kimseyi tanımıyorum; dil deseniz yok ama kendi başıma dolaşabilecek kıvamda olduğum gibi hepsiyle sohbet eden bir kankayım. En ince zevklerinden tutun, bütün arızalarını biliyorum. İçimden "Ya şu bebeğe bir hediye de ben alsaydım keşke," diyor, niye bir kadeh de ben içmedim şu lokantada diye hayıflanıyor, gittiğim boks maçında şehrin insanları ile birlikte "Vur Fred, vur!" derken, heyecanlanıyor... rakip dizlerinin üzerine çöküyorken, içim havalanıyor, heyecandan ölüyor, coştukça coşuyordum. Ve Anneanne'nin annesi, sessiz filmler ve bir yıldız! Yan rol olması mümkün olamayacak, izini okuyucuya kesin bırakacak bir yıldız!...  Ve Aşk!..

Derken efendim, bir an geliyor; ki farkında değilim! Bitmiş. Belki de ilk kez bir kitap için bitmeseydin keşke, diyorum.


*"ben" Ben Feuerbach'da Işığa Yakalanmış Bir Tavşanım. 

 



Leylak Dalı ile tanışmak için buradan lütfen.

2 Nisan 2021 Cuma

Çünkü O Joan Baez


Önsöz


On beş gün önce belgeseli izliyorum, sonra bir kez daha... O'nun izi derin! O bir şarkıcıdan fazlası. O'nun içinde olduğu pek çok anı'm var!

Bazen geçmiş gelir, elimden tutar, şefkatle bu zamandan koparır sanki bir başka yüzyılda bir başka hayat yaşamışım gibi beni o zamanın içine bırakır. Mutluyumdur. Bazen hiç dönmek istemem. Aklı başında bense sessiz kalır. O iyi bir çocuk, der; sessizce, kendimi fark ettirmeden çekilir, uzaktan uzağa izlerim.

Geçen gün o çocuk duygusal dünyasında mutlu mesutken gaza geldi ve uzun zaman önce yazdıklarından bir yazı derledi. Ve yayınladı. Sonra bir şey oldu, sanırım ben, biraz gerçekçi, fazlasıyla yetişkin baktım. O genç çocuksa ikileme düştü. Onun romantizmi benim donuk gerçekçiliğimi gördü. Gülümsedi. "Ahh şu büyükler!" dedi ve yazının fişini çekmeme isyan etmese de biliyorum ki buruldu.

Ben çekince yazıyı, Sevgili Okul Arkadaşım, sordu. Ona şu minvalde bir yanıt yazdım: " Bir takım anlardan tetiklenmiş eski yazılarımdı zaten, Joan Baez belgeseli evvel zamanlara götürünce, epey o zaman diliminde kaldım, fotoğraf kareleri yağmur oldu yağdı. Sonra da o yazıları bir araya getirip biraz da düzenledim. Normal zamana ve gündelik ruh haline dönünce, zaten bunlar "hatıratta" var, deyip tekrarı gereksiz buldum ve çektim."

Bu sabah, gün ışımamışken uyandım, biraz kitap okudum, uykuya dönemeyince bloglara döndüm. Dumanı üzerinde bir yazı vardı. Sevgili Küçük Joe yazmıştı, başlık manalı, içerik çok hoştu. Yazmak-Yazmamak.*

Yazıyı okuyunca ısındım, bir sıcaklık kapladı kalbimi, ufaldım. Yazıyı çeken yetişkin gevşedi. Yaşını küçülttü, tutucu kilitlerini kırdı, bir önsözle yazıyı akıp giden zamana bırakmaya karar verdi.

Teşekkürler Sevgili Küçük Joe ve Sevgili Okul Arkadaşım.



Bir Şarkıcı Belgeselini İki Kere İzledim de Ondan!

Kulağıma üflenmiş kaydını bulunca bugün çok sevindim. Sonra dilimizde marş oldukları günlere gittim. Ara sıra, yemeğe gittiğimiz balıkçıdan* bakarım, Dev'li- Genç'li izbemizdeki izlerimize... Ne gariptir ki çok uluslu bir şirketin ofisidir şimdilerde! Hani balıkçıda gelince kıvama; sesler gelir karşıdan kulağıma...

Haziran 2010




Müthiş bir sonyaz ...

Keyifli bir sabah yolculuğundayım; geçmişe ve bugüne...

Karşıda, en bi müthişinden müthiş bi yeşil; otlar, ağaçlar...

Tam yanımda, meyvelerini camdan buyur eden; önce yeşil, sonra iri, sonra tan sabahı kızıl, sonra kankarası kırmızı olacak eriklerin ağacı...

O ağaca çarpıp içeri dolan; denizin kokusunu taşıyan rüzgâr...

Karşıdan selâm veren ağaçların dibinde güneşe yüz vermiş böğürtlenlerin diken diken aralığından kafa kaldırmış, inadına tek başına, ve inadına hırçın bi fuşya...

Şu an Joan Baez söylüyor; parkaların sıcağında, bir kış akşamı ürpertisinde ve ürkek bir solmuşlukta klişe sözcüklerin yankılandığı küf kokulu bir izbede...

Gökyüzü en bi Deniz kadar mavi...

Slyvia Plath üzerinden düşünüyorum... Farkedilme ve umursanma üzerine. Ruhların düştüğü, cephelerin sertleştiği, sanmaların tavan yaptığı hallere yani...

Damağımda bir sigaranın dumanı...

Derin yerlerin kilitlerini açıyor, Joan Baez'ın sesinden rüzgârın kokusuna uçuşan her nota.

Moskova sokaklarında, Leningrad soğuğunda ırmak boyunda,
ve eski bir kentin ırmak kenarında...


Bir duvar üstünden ayaklarımı sallandırmış, havaya üflüyorum.

Yanımda şöyle biri olsaydı yalnızlığında, derin uykulara sığınmışlığın gün batımındaki evlerin akşam yemeğindeki huzuruna, ve dağların ihtişamlı yalnızlığına bakarak...

Ve güneşin önce yakın ağaçların, sonra dağların ardından yok oluşunu izleyerek...

Elimde kahve kokusu...
Günü katık ederek kendime; sessizliğin gevezeliğindeki akşamın hayalini kuruyorum.

Eylül 2008




Saat dört gibi yağmurun sesine uyandım. Evin etrafındaki duruma bir göz attıktan sonra yatağa dönemedim. Buse'nin peşinden "Abla abla," diye bağırarak koşan Sude'de takılıyım artık.

Mardin'deki düğün evi katliamındaki küçük kızın gözyaşları, hiç terk etmemişti beni... Hatta şöyle bir not düşmüştüm akıp giden zamana: "Saat 19:05. Televizyonda bir kız çocuğu hıçkırıklara boğulmuş, kimseler tutamıyor! Yakarışları can yakıcı, en çok da, gözyaşı ve feryada bürünmüş şu cümlesi: "O, benim ablam değil, annemdi... Benim, annem öldü."

Ben orada koptum... Yokum artık!.."

CD çalara bir albüm koydum. Soledad Bravo. Önce, evet önce, küf kokulu izbelerin diken üstü karanlıklarında dizlerine yatılmış, devrimci romantizm anlarıma gittim.

Hasta Siempre'yi onun kadar güzel söyleyenine tanık olmamıştım; taa ki o güne kadar. İlk Joan Baez'la tanımıştım şarkıyı... Tıfıl devrimcilerin "ikon aşkı", Joan Baez.

Sonra, "sen zamanı olmayan zamansız bir yerindensin ömrümün neyleyim ben" geldi. Gitarı ve vokali aklıma karıştı...

Kanapeye uzanıp, birleşmiş ellerimi kafamın altına yastık yaptım. Bacaklarımı uzatıp, ayaklarımı kanapenin kolçağına koydum. Başı göklerde ağaçlara yoldaş oldum. Pür kulak... Duyduğum en yalın, en içe işleyen, hikâyesini en iyi anlatan seslerden birine, Soledad Bravo'ya teslim ettim kendimi...

Onu dinlerken, sanki birileri alt yazı geçiyor sanıyorum aklıma... Sanki O, sözleri Türkçe bir şarkı söylüyor. Müziğin evrensel bir dil olduğunu en çok onu dinlerken hissediyorum. Dinlediğim albüm 68 ruhunun evrensel bir yansıması Cantos Revolucionarios De America. Bravo’nun otantik yorumu, doyulmaz, yalın, berrak sesinin gücü kaçınılmaz bir biçimde yoldan çıkarıyor insanı, alıp götürüyor zamanın derinliklerine.

Daha önce duydunuz mu, kendini tanır mısınız, hiç dinlediniz mi bilmem?.. Onu bana "Kitarist" tanıştırdı. Öyküsüyle, ruhuyla, karmaşıklığı ve kırılganlığı ile bu kadar örtüşen bir ad görmemiştim o güne kadar. Selvipınar... O bana gönderene kadar, hiç haberdar değildim devrimci şarkıların en güzel sesli kadınından, hatta başlangıçta, Latin bir grup sanmıştım.

Yağmurun ritmine kapıldığım bugünkü yolculukta, yazma günlerinden edindiğim dostlukları düşündüm. Kitarist'in beni akademisyen biri sanmasına, hatta karşılaştığımız ilk gün mesleğimi öğrendiğinde şaşıran, beni edebiyat öğretmeni ya da öğretim görevlisi olarak hayal eden Captaiin'e güldüm. Farkettim ki; bugüne kadar, arkadaşlarım, iş çevrem dışından tanıştığım insanlar, hiç bir bağ kuramamışlar mesleğimle ben arasında...

Yine klavyemin freni patladı farkındayım.

Dedim ya, şaşkınım, üzgünüm, yolcuyum bugün. Bir abi ya da abla yitikliğinin gelecekten neler çaldığını bilirim. Kaç keyifli konuşma, gülüp eğlenme, dertleşme, teselli arama gecesi eksilir yaşamdan. Aynı odada bir gece ansızın tek kalmak, sonra yaşama yeniden başlamaya çalışmak! Zordur.

Venezüella'lı bir ailenin İspanya'da doğmuş, sonra Venezüella'ya dönmüş, 1943 doğumlu kızıdır Soledad. Mimarlık, edebiyat ve psikoloji eğitimi görmüştür. Çok geniş bir yelpazede söyler şarkılarını...

Çamaşır makinasının bile aklı şaştı bugün.

İki tokat sağına, iki tokat soluna, anca öyle çalıştı.

Sersemlik diz boyu...

Haziran 2010



 *O balıkçı

Joan Baez belgeseli için buradan lütfen

Soledad Bravo şarkıları için de buradan lütfen.

Yazmak-Yazmamak, içinse buradan lütfen.

27 Mart 2021 Cumartesi

Paylaşmadan Duramadım

Az önce bitirdim ve kişisel tarihimde böylece durmalı bu, dedim. Dedim çünkü izlerken kendime şaşırdım. Bir belgesel ve süresi 1 saat 14 dakika!

Her ne kadar konu kahve olsa da bir kahve belgeselini, üstelik bir makine üreticisinin belgeselini, üstelik belgesel yerine reklam kokusu alan ben; imkânı yok izlemezdim. Ve üstelik belgeselin içinde yazarlar, konusunda uzmanlar olsa da izlemezdim.

Kahve severim ama bir tiryaki olduğum söylenemez. İnceliklerini de bilmem. Okan Bayülgen ve bildiğim diğer bir kaç isim istersen bir izle, deseler de... Yine de çekimserdim. O sırada tazecik ekmekle, içine süt de katılan, mantarlı, kuskuslu ve tavuklu çok hoş bir çorba yemiştim ki o lezzet kahve çağırmıştı aslında. Bir gazete haberine bakıyordum ve onun ardına bırakmıştım kahveyi. Tam kalkacaktım ki o ara bu belgeselin haberini gördüm.

Şöyle bir tıklayıp görelim şunu, diyerek başladım izlemeye. Sonra kapıldım. Bir ara durdurdum ve bir kahve yapıp öyle izlesem, dedim. Çok hoşuma gitti. Gülümsüyordum ve hemen dönmek istiyordum belgesele. Çok keyiflenmiştim. Kahveden vazgeçtim. Telefonu aldım elime, heyecanla pencerenin önüne gittim. Deniz o kadar güzeldi ki. Sanki biraz yükselmiş, aydınlık bir gri-mavi ve üstelik madeni bir renkte, az rastlanır bir güzellikteydi.

Tek tuş ve Enn Sevdiğim Kadın. Nasıl bir coşkuyla kuruyorum giriş cümlemi. Üstelik o izlememiş, haberdar değil. O izlemediyse ve duymadıysa kimse duymamıştır, diye düşünüyorum. Ona çorbadan da bahsediyorum. "Kahvesiz izleme ama," diyorum. Sonra dönüp kaldığım yerden devam ediyorum.

Mekân seçimlerine bayılıyorum. Kurgu çok hoşuma gidiyor. Ciddiyetli bilgilerin ışığında tatlı da bir mizah var. Kahvemi unuttum, onun için bile kalkmıyorum. İçim gülümseyerek izliyor, bir yandan da bilgileniyorum.

Bir lokantaya gidiyor anlatıcı. Çok hoş bir mekân. Bildik bir şef geliyor masaya. Diyaloglar çok hoş. Bir laf kalabalığı yok. Bayılıyorum.

Ahh ne çabuk geçtin zaman!

Son dakikalar... Galata Kulesi ve son binadan yukarı doğru yükseliyor görüntü. Ne çabuk bitti dercesine kalıyorum. O zaman daha da heyecanlanıyorum. Bunu blogda paylaşsam, diyorum. Sonra gereksiz buluyorum... Ama, diyorum, bu izlemenin yarattığı heyecan ve aldığın keyif bir anı!

Sonunda duramıyorum ve bilmeyenler bilsin, sevenleri izlesin, diye, ama daha çok kendim için; film tadındaki bu belgeseli tarihime bir kayıt olarak düşüyorum.




23 Mart 2021 Salı

Gram Altın Bulmuştum Dün Akşam Külçe Oldu

Aslında geçen yıl bir açık hava festivalinde rastlamıştım ve şaşırmıştım. Bir gram şarkıyla bırakmıştı Arte beni... Benimse içim gitmişti bu sempatik gruba. Devamını sonra hep aradım ve bir türlü bulamadım.

Beni ele geçirmişlerdi çünkü çocukluktan bildiğim şarkıları özünü hiç bozmadan, biraz da esprili bir tonda çalıp söylüyorlardı. Devamının olmamasına benden çok keyfim üzülmüştü.

Dün akşam buldum onları. Arte onlara özel bir kayıt yapmıştı ki gurur duydum. O ekranda olmak için bir şey olmak gerekti ve benim kanaatimi Arte'de onaylamıştı.

Tıkladım kumandayı ve izlemeye başladım. Birken iki, ikiyken üç oldukça modum coştu; o çoşku gündemi silip süpürmekle kalmamış olmalı ki kaybettiğim kendimi sürekli gülümseyen bir insan olarak buluyordum.

Benim kuşağımdan olanlar Anadolu Rock denen müziği ve gruplarını bilirler, sokak düğünlerinde çalan yerel grupları da... İşte aldığım tat buydu! Çooook eğlenceliydi ki yazmasam olmazdı. Üstelik bu şahane çocuklar Amsterdam'da yaşıyorlar. Klavye çalan ve aynı zamanda solist de olan kızımızın cilveli şöyleyişiyse çok tatlı.

Piyasaların panik halinin çığlık çığlığa olduğu, uluslararası fonların ve güçlü sermaye gruplarının perşembe-cuma günleri hisseleri gayet güzel yükseltip fasılalar halinde -hemen zengin olunabileceği hayallerine kapılmış- yerli yatırımcıların kucağına bırakmaları ile başlayan, yüksek fiyatlı döviz satışları ile devam eden ve ardından  bir adamın tuz biber ekmesiyle alabora olan, an itibariyle alttan alanların kârlarına kâr katmalarıyla daha da yoksullaşan memleketin hallerinden sonra ve topluca tırlatmaya az kalmışken...


Eminim ki iyi gelecek!

Konser sonuçta bitti akşam. Durmadım. Bol buzlu çift limon dilimli, bir tık M.Dry dokunuşlu bir cin tonik yaptım. Televizyonu 3D görüntüye aldım, 3D gözlüğü taktım... Ve baştan aldım bu hoş seyri.

Ülkemin kayıp zamanları için üzülsem de asla bu ülkeye dair umutlarını yitirmeyen beni gündemin gerginliğinden alıp, hayatın sıcacık kollarına bırakan şarkılarla, daha da çok sarıldım ülkeme.

 

O halde bugün Altın Gün.

Veeeeeeeeeeeeeeeeeeeee..... Eller havaya!





*Arte nedir?

16 Mart 2021 Salı

Bir Bak Göreceksin

Kesintisiz devrim, devrimci çocukluğumun idollerinden biri tarafından kulağıma üflenmişti. Sonra biraz büyüdüm, elime ne geçtiyse okudum. Okumakla kalmayıp düşündüm, sentezledim, başkalarının dilinden konuşurken kendi dilimden konuşmaya başladım ve gittikçe daha ben oldum. Kesintisizlik teorisi hayatın durağanlığının aksine kendi çizdiğim yolda coşkuyla yürüme cesareti ve onun tadına yönelik güçlü bir farkındalık sağladı bana. Okudukça, dinledikçe sorularım oluştu; sorular oluştukça yanıtlarını aradım, buldum; beğenmediklerimi ayıkladım, sevaplarımı yanıma alıp yürüdüm.

Bu sayede yaşam çeşitlendi ve bir çok arkadaşım can sıkıntısından söz ederken, bu kelam benim dilimden daha az çıkar oldu. "Müziği, pop ve rock olmak şartıyla seviyordum. Türk Sanat Müziği de, türküler de tıpkı klasik müzik gibi bana ırak şeylerdi. Çocukluğumun hızıyla bağdaştıramadığım için dinlemeye tahammülsüzdüm," diye tanımlamıştım çocuk beni, yakın zamandaki bir yazımın içinde. Aynı cümlenin bir kısmını Sevgili Leylak Dalı'nın bu yazı için beni tetikleyen Şarkılar Neyi Söyler? başlıklı yazısına yazdığım yorumda da kullandım. Çünkü, Nesrin Sipahi hayatımın müzik tarafının ikinci kazancı Türk Sanat Müziğini  sevmemin, daha çok da anlamamın sebebiydi.


Benim ilkokul öğretmenin çok güzel kadındı. Cumhuriyetimizi çağrıştırıyordu. Bir gün, enn amcam henüz nişanlıyken, akraba olacağımız seçkin ailenin evine yemeğe gitmiştik. Gençler bir masanın etrafında sohbet ediyorlarken, tıfıl ben de çalmakta olan  bir 45'lik plaktaki sese kulak kesilmiştim. Aslında her şey o gün başladı. Bir aranjmandı ve ben aranjmanı batı müziğinin bizden olanı sanıyordum. Çalan vizyondaki bir filmin müziğiydi, masadaki gençler izlemişlerdi ve onu konuşuyorlardı. Belki de ben, o filmin müziği sanmıştım!  Plağa baktığımda okuduklarımdan ve konuşulanlardan popüler bir batı sanatçısının ve şarkısının müziği üzerine Türkçe söz yazılmış hali olduğunu anladım. Batı müziği bir eserin sözlerini anlıyor olmak hoşuma gitti.  Plağın kabını aldım, inceledim. Nesrin Sipahi yazıyordu. Sesin adını aklıma kaydettim. Öğretmenime benziyordu.

Bir de müzik öğretmenimiz vardı. Piyano çalıyordu. Cumhuriyetimizin yarım asrına bir kaç ay kalmıştı. 50.yıl marşına çalıştırıyordu. Ben için nasıl da zordu! Arada, muhtemel ki bizim yadırgamayacağımız türden klasik batı müziği eserleri de çalıyordu. Sanki bünyemizdeki  klasik nefretin buzlarını usul usul çözüyordu. Kenardan mahallelerden gelmiş bizler için ne kadar farklıydı; Atatürk'lü filmlerde gördüğümüz öncü kadınlara benziyordu.

Yıllar sonra kızkardeşim nedeniyle akraba olacağımızı, aynı masada yemek yiyeceğimizi, onunla -artık müzikten biraz daha anlar benim- sohbet edeceğimizi, hayal bile edemiyordum.

Ufak ufak, radyoda -daha çok da popüler parçalar çalındığı ve bir iki parça ile sınırlı olduğundan- reklam kuşaklarında yayınlanan popüler sanat müziği şarkılarını dinlemeye başlamıştım.

Plakçı vitrinlerine baka baka mağazaya giderken yine bir gün, onu vitrinde gördüm. Ya ilkokul sonda ya da ortaokulun başındaydım. Cumartesi günüydü, bir kaç saat çalışacak, ortalığı süpürecek, haftalığımı kapacak ama araya plak alacağımı da sıkıştırcaktım.

İşimi yaptım, masum ve emeğinin hakkını bekleyen, alın teri akıtmış çocuk rolümü gayet güzel oynadım. Haftalığım ödendi, bir de prim verildi. Kapı aralanmıştı, mağazanın kapanma saatini beklemeye tahammülüm yoktu. Sürekli sinyal gönderiyordum ve sanki büyükler farkettikleri ruh halimle eğleniyorlardı. Biraz kıvrandırdıktan sonra babam, "Sen istersen erken çık," dedi. Hafifledim, lastik öttüren araba gibi çıktım mağazadan. Bir uzunçalardı bu. O günkü adıyla Long Play. Vitrinin önünde biraz kalıp, ne söyliyeceğimi kurduktan sonra biraz daha cesaretlenerek, girdim plakçıya; sahibi Türk Sanat Müziği koro şefiydi, küçük şehrin ünlülerindendi, soyadı Çağlayan mağazanın adı da Taner Ticaret'di. "Taner Amca," diye seslenirken; işaret ederek, "Şu plağı istiyorum," dedim. Güzelce ambalajlandı. Bekledim. Sonra koştum eve, radyoya entegre pikaba koydum. Şarkının hızına yetişemedim! Sonra güldüm ve pikabı 33'devire getirdim. O kadınsa, yani Nesrin Sipahi, körfezdeki dalgın suya götürdü beni.

Yazarken bir yandan da albümden bir şarkı koymayı düşündüm yazıya. Google'a "Onu bul bana," dediğimde, bulamadı. Ama daha güzel bir şey yaptı: Telaşla aranırken o şarkıyı ben, 1973 tarihli ve Cumhuriyetimizin 50.yılı logosu köşeşinden parlayan, aldığım ilk sanat müziği albümümdeki şarkıların olduğu bir video çıkardı önüme.

Teşekkür etmem kaçınılmazdı...

12 Mart 2021 Cuma

Kısa Günün Kârı

"İçimde fena bir isyan var, yetti artık şu cumartesi-pazar sokağa çıkma yasakları... Özlüyorum, hafta sonu tatlarını," demiştim. Duyulmuş sesim, ne güzel! Kırmızı listede olsak da, sadece cumartesi çıksak da, mekânlarda oturamayacak olsak da; yine de sabrın ruhu tüketir hale geldiği bir anda zıp zıp zıplıyoruz. Ve ayrıca öyle bir zamanlama ki geçen cuma günü akşam saatlerinde ilk leyleklerin bir kaç tane de olsalar geldikleri haberini alan tatlı kadın, müjdeyi veriyor. O an, bizim de mekânlarda oturabileceğimizi düşünmekte olan ben, kendimi, miss gibi tandırın suyuna ekmek banarken görüyorum.

Sabah için anlaşıyoruz. Okulun orada buluşalım, diyoruz. Giysilerimi yastığımın altına koyuyorum. Kalbimse çocuk heyecanlarında.

Kasım ayından sonra ilk kez delta! Ve kasım ayından sonra enn sevdiğim kadınla koca bir gün...

Yola çıkıyoruz. Telefonunda müzik setine aktarılan, güne özel bir seçki. Melike Şahin konuşuyoruz. Dün akşamı anlatıyor: İnternet üzerinden meyhane ortamı Britanya'da; pandemide bile olsa hayatın güzelliğini, bir de Galce sohbeti... Ne renkli, ne tatlı, ne güzel bir kadın, diye düşünüyorum. Ruhum çiçek açıyor.

Engiz girişinde, geçen yıl ilk leylekleri gördüğü ağaçlardan söz ederken bu tatlı kadın; O ağacın hizasında ve ana yolda yavaşlıyor. Şimdi zıp zıp zıplıyor. Çok sevinçli. Çok da sevimli. Durdu. Oradalar! Elektrik direğinin üzerindeki mini trafonun üzerinde. Bir tane. Bu, evi toparlamak için önden gelen evin erkeği. İniyoruz ve onu izliyoruz. Bu bir umut anı. Bahar müjdesi.

Sonra kaptan ana yoldan vazgeçiyor ve ona paralel toprak yola dalıyor. İlk kez bu yoldayım; bahar "Ben geldim artık," diyor. Çiçek açmış ağaç el ediyor. Duruyoruz. Enn Sevdiğim Kadın ilk marteniçkasını bu ağaca bağlıyor! Ben bileğimde saklıyorum. Dileğim upuzun bir yolculuk. Onu hissediyor. Biliyor, ama ben yine de saklıyorum.


Yanımızda her ihtimali gözeterek aldığımız Salih Usta börekleri var. Gün cumartesiyse hakkını vermeliyiz. Bir ritüelle başlamalı o halde. Pide! Hem de Dedem'den...

Kıvrılıyor ve tekrar ana yola çıkıyor kaptan, kontrol etmemiz gereken bir kaç yuva var.  Köşedeki kahvehanenin ağaç altı masalarında çay içen amcalar... Dışarıda oturulabiliyor mu acaba? Ne zevklidir bilseniz orada çay ve elbette kahve içmek. Günü batırırken ve deltaya veda ederken...

Sevdiğimiz salaş kebapçının yerinde artık bir balıkçı var. Daha yakıştığını düşünüyor enn sevdiğim kadın; çünkü yanları da balıkçı, ve arka tarafta, ırmak kenarında, denizden yeni çıkmış balıkları yemek pek zevklidir, gün batımında.

Yanaşırken pideye, ürküyoruz, Dedem terk edilmiş gibi. Yok yok terk edilmemiş, tamiratta... Bir an el mi değiştirecek, diye korkuyorum. Bir aile işletmesi ve ilk günde gönlümüze taht kurmuş mekân. En sevdiğim kaptan satışta olduklarını okuyor, asılı olan bezde; yan yola kıvrılıyor ve sevimli parkın köşesinde duruyor. Hoş bulduk.

"Biri kıymalı, biri köy peynirli iki pide lütfen."

Takılıyoruz verandasında. Bu tatlı kadın verandanın sokağa korkuluğunun üzerine ata biner gibi oturuyor. Sırtını üst verandayı tutan beton kolona dayıyor, bacakları iki yana sarkık, keyfinde sigarasının. Bu afacan çocuk an, kaçmamalı. Kaçırmıyorum.

Pideler artık hazır. Yanlarında turşu paketi. Ev yapımı.

Şurada piknik yapsak dediğim bir yer var. Bir de son keşif ırmak kenarında bir nokta! Daha önce şurada piknik yapsak dediğim yola sapıyor. Oraya varmadan bir alan "Durun bakalım," diyor. Karşı dağlarda kar. Zemin yumuşak. Mevsim geçişi iki mevsimli fotoğraf karesinde hapsoluyor. Komşusuysa, şurada bir gün piknik yapsak fikrini daha önce zıplatmış olan yer. Fakat su dolu! Muhtemel ki kenarlarındaki toprak da yumuşak.


Enn sevdiğim kadın bir seçenek sunuyor. Diyor ki: "Niye?" Cümleye aslında "Sahil Kafe yoksa," diye başlıyor.  Ve devamında Sahil Kafe'yi var ediyor...


Saklı yoldan devam ediyoruz. Burada, bildiğimiz leylek yuvaları var. Şu ana kadar trafo dışında leylek görmedik. Hatta az önce enn sevdiğim bakkalda durduğumuzda hem yol kenarlarındaki hem de tam kavşaktaki büyük elektrik direğinin üzerindeki yuvalara da baktık. Kimsecikler yoktu... Bu bakkalaysa bayıldığım malum. Kibar bir genç, söz etmiştim. İki kola, iki su ve çocuk sevinçlerimi zıplatan ve sadece köy bakkallarında olan bir şey alıyorum.

Galeriç ormanlarının arkasına kıvrılıyoruz. Epey ilerliyor, buraların eski halini konuşuyor, söz yine akşamdan bir Melike anektoduna dönüyor. O anlatıyor ben gülüyor, bu seneki susuzluktan dem vuruyor ve enn bayıldığımız mekânda duruyoruz. Fiziken yok ama bizim için hep olacak Sahil Kafe'nin toprağındayız şimdi. Enn sevdiğim kadın düzeneği kuruyor. Sahil Kafe'nin ölmesine asla izin vermiyor.

Yüzümüzü denize dönüyoruz. Bir an kıyıya, o son masanın olduğu yere kursak mı?  diyor, rüzgar masayı rahat bırakmaz hem de üşütür diye, ürküyorum. Toprağını terk etmiyoruz.


Pideler enfes. Özlemişiz. Köy peynirlisini tüm peynirli pideler içinde tek geçeriz. Hakeza kıymalısı da özgün. Hatta yerken konuşuyoruz: "Tıpkı çocukken, içi evde hazırlanmış ve mahallenin fırınında pişirilmiş gibi. "


Hepsini bitiremiyoruz pidelerin. Karışık ev yapımı turşu ne renkli, ne güzel. Tüm ailenin bir arada olduğu ve evin hâlâ banyo koktuğu pazar sabahları tadında. Arada bir, dün gecesine götürüyor beni en sevdiğim kadın; onun anlatımıyla masaları dolaşıyor, ülke dışında kalmış ünlülerle sohbete katılıyorum ve şu uzun tren yolculuğu hayalimizin yönünü bu kez de dün akşam masalarının coğrafyasına çeviriyorum.

Arada bir de, sahipsiz kalışına üzülüyoruz deltanın. Ve eski başkanı anmadan geçemiyoruz yine! Çabuk çıkıyoruz bu andan, çünkü delta ne yapılırsa yapılsın cebinden tavşan çıkarabiliyor. Çok yetenekli ve çok dilli çünkü.

Biraz ilerimizde Hatay plakalı bir araç... Onun ardında ve kumsalda gönüllerince top oynayan bir aile. Bu plakayı ve şehri seviyoruz. Bir an pandemiye küfretmeyi aklımızdan geçirsek de kıyamıyor, o da farklı anılar biriktirmemize ve belki de zaman denen şeyin kıymetini anlamamıza vurgu, diye gülümsüyoruz.

O ara çekik gözlü mavi kuşa yöneliyor, poşetin içinden alıyorum markası bilinmez, köy tadında ama ambalajı çağa uymuş gofretlerimizi.


Önce bir hatıra fotoğrafı. Oh ne güzel! Ambalajın içinde iki ayrı paket. Açıyorum, heyecanla, ilkini... Bu bilinmez ve Anadolu şehirlerinden birindeki firmayı seviyorum. Kanım kaynıyor ona. Çocukluk gibi an! Açıyorum ikinci jelatini, okul disiplininden çıkmış çocuk telaşında. Alıyorum ilk gofreti. Isırıyorum; o çocuk tadı istiyorum. Üzerinde doğal şekerle yapıldığına vurgu var, paketin. Gözlerim kapanıyor. Bir zaman sıçraması. Muhteşem bir an. Eski bir mahallede Bakkal Hasan'ın dükkanında açık lokum ve yanındaki tane işi gofretlerin arasındayım. Bayılıyorum. Bu bir sanrı da olabilir! Teyit etmem gerek. O'na bakıyorum. Gitti. 

Bakkaldayken bir an vanilyalı yok sanmıştım. İlk kakaolusunu görünce aranmış bu kez fındıklısı ile karşılaşmış, tam vaz geçmek üzereyken mavi ambalaj "Buradayım," demişti. Şimdi bir gofret güzellemesi yapma ve anılar içinde yüzme zamanı. Bir de çay olsa mıydı? Fakat o da ne? Ahh delta, güzel delta, dur durak bilmeden sunan delta.


Uzakta bir kuş sürüsü, uzun yoldan geliyorlar, ilk gördüğümüzde -tankçı deyimiyle- kama düzenindeler, sonra bir bakıyoruz sağa kama, sonra bir bakıyoruz bu kez sola kama, sonra tekrar klasik kama derken... Tam önümüze vardıklarında bir dans gösterisi başlıyor. Şekilden şekile giriyorlar ki bu bir coşku! Deltaya, yazı geçirecekleri yazlıklarına varma coşkusu. Bitmez tükenmez bir gösteri.


Doya doya seyrediyoruz. Ne numaralar, ne  numaralar! Bir dağ esintisi altında olsak da içimiz sıcacık. Gösteri bitiyor, sahneye dizilip selamlarını veriyor ve tekrar yükseliyorlar ki artık buradalar, sağ salim vardılar ve sıklıkla görüşeceğiz. Isınacak ve renklenecek dünya.


Bu şahane karşılama anının ardından toparlanıyoruz. Ve sola dönüp üst yola yönelirken daha önce marteniçkalarımızı bağladığımız ağaçların önünde duruyoruz. Bugüne kadar hep üzerindeydiler, ne kadar aransak da bu kez yoklar. Şimdilik bağlamayı düşünmüyorum. Geçen yıl leylek köyünün kıyısındaki bamyalara bağlamıştı enn sevdiğim kadın ki fikrim o yönde. Önümüzdeki haftalara bakacağız.


Varıyoruz Ponilerin ve elektrikli araçların olduğu noktaya. Hava sert ve sabahki sıcaklık yok artık. Araç kiralamaya da gerek yok. Oysa sabahki hava tahrik etmişti, gün parlaktı ve kesin kararlıydık. Şu an donuk. Sazlıklarda yürüyor, suyun azlığını sürekli tekrar ediyoruz. Delta bugün yoğun. Çocuklar mutlu çünkü ipini koparmış bir coşku içinde Poniler. Nasıl yuvarlanıyorlar, zıplıyorlar, bir koşu oradan oraya uçuyorlar, birden çocukların arasına karışıp onlarla oynuyorlar. Nefes almış insan yüzleri mutlu. Burada pandemiye yer yok.  Ve kesin olan şu ki hafta sonunda leylekler buradalar!

Günün ruhları dürtükleyen saatleri. Kaptan çıkıyor otoparktan, düşüyoruz yola. Yol kenarında bir teyze ve yanında mini mini bir kuzu. Bahar, günün bu saatlerinde pek hissettirmese de, ben geldim, diyor. Artık, belki bu haftasonu daha çok ağacı çiçeklerle görmenin yanı sıra daha çok leyleğe hoşgeldiniz diyeceğiz.

Bir de güneş olursa var ya!

Mandalarsa her zaman oldukları yerde bizi bekliyorlar; oradaki leylek yuvaları da henüz boş. Mandalarla sohbetsiz bir delta günü olamaz! Can dostları yanaşır yanaşmaz, üşüşüyorlar. Sohbet gırıla... O ara sahipleri geliyor. Eve dönüş vakti. "İçeri geçin birlikte fotoğrafınızı çekim," diyor. Teşekkür ediyoruz. O kapıyı açıyor, bir fırtına gibi çıkıyorlar, telaşla karşıya geçiyorlar ve evlerine koşuyorlar.


Geçerken gözüm kayıyor. Muşta Lokantası'nın dış masalarında oturanlar var. Bir de dışarıya servisimiz var pankartı asılı, yukarıdan aşağı!

2 Mart 2021 Salı

Bir başlık sorunum olmasa...


Cuma akşam. Pencereyi açıp denize bakıyorum. Artık sıktığını düşünüyorum. "Oysa," diyorum, "hayat ne güzel, cuma günü akşamları ne tatlı, ertesi de ne canlıydı."

Çok değil bir yıl önceye kadar!

İçimde fena bir isyan var, yetti artık şu cumartesi-pazar sokağa çıkma yasakları... Özlüyorum, hafta sonu tatlarını.

Dün akşam Ay ne güzeldi, geliyor o an aklıma. İlk görüşte heyecan yapmış, elime telefonu almış, tek tuşla aramış ve sevinçle "Gördün mü Ay'ı?" demiştim. Sonra sular sellerce konuşmuş, ben neredeyse 15'lik halime dönmüştüm.

Öyle güzeldi ki.

Cumartesi sabahı market açılma saatlerini sabırsızlıkla beklemiş, gün için tavuk köftesi alsam, diye içimden geçirmiştim: Çünkü geçenlerde tavuk şadra almak istemiş, gitmiş, onu alırken tavuk köftesine başladıklarını söylemiş ve övmüştü genç adam. O gün değilse de sonrasında almış; fırında havuç, patates, biber ve bezelyeli yapmış; parmaklarımı zor kurtarmıştım. Öylesine güzel baharatlanmıştı ki tadına doyamamıştım.

Buzdolabını açıyorum ki beyaz peynir bitmiş. Dışarı atmak için kendimi, hâliyle bir çok sebebim var. Üstelik kahvaltı için Salih Usta'dan miss gibi börekler alma, yanına da 350 cl'lik  kahve ekleme fikrim, parlak.

Hava şahane, kapüşonlu ama illaki lacivert bir triko, elbette jean, askısından bir mont geçirilmiş ve tek omuza asılmış mini sırt çantası, siyah spor ayakkabılar... Ve çift maske!

Yeterince havalıyım.

Bir tereddüt anı!

"Denizden mi yürüsem?"

Dönüşün tadını denize bırakmaya karar veriyorum. Yoldan -eğlenerek- yürümeden önce önünden geçtiğim komşu sitenin bekçisi ile selamlaşıp, "N'aber, nasılsın Adnan?" diye soruyorum. Koçtaş ve e-Bebek'in köşesine varınca bir an Beauty Bar açık mı acaba? diye meraklanıyorum. Yolun öte tarafındaki binanın altına yeni bir pizzacı açılmak üzere. Küçük ama dekorasyonu pek hoş Marketim Delux'e yanaşırken de "Satışı yasak ama şuradan iki bira alsam mı?" diye düşünüyorum. Geçen hafta almıştım. Üstelik bunu yasağa baş kaldırmış çocuk eğlencesine çevirmiş ve sormuştum, "Yasak ama bira alabiliyor muyuz?"  "Alırsın abi," demişti genç adam. Üstelik de ufak çaplı, illegal durum teslimat ritüeli yaşanmasına sebep olunmuştu: Diğer genç adam "Çantanı alim, abi," demiş, ben kasaya ödeme için yönelmiş, O, o arada çantama markasını ve cinsini söylediğim iki birayı atıp, fermuarını kapatıp bana uzatmıştı.

Bu kez biradan vazgeçiyorum, akşam kardeşte maç izlerken onun viskilerinden bir tek içerim, diye düşünüyorum.

İlk olarak tavukçuya gidiyorum. Cadde ve sokakların ıssızlığı dikkatimi çekiyor. Oysa bugün ve bu saatte her yer açık. Geçen haftalarda yasağa rağmen daha canlıydı! Şehrin yoğunluk listelerinde üste çıkması, sanırım ürkütmüş!

Ahh! Köfteler derin dondurucuda, oysa geçen hafta normal dolapta ve tazeciklerdi. Almıyorum. Bir an "Migros'a girsem mi?" diye düşünüyor ama sokaklardaki bu cansızlık fazlaca soğuk geliyor ve kendimi canlılar arasında tek kaldığım garip bir filmin içinde gibi hissediyorum. Salih Usta'ya varıp, iki tatlı pasta, iki dilim su böreği, ve iki tane ıspanaklı gül böreği, bir de ekmek olmak üzere dört çeşit alıyorum. Çıkarken ellerime dezenfektan sıkıyor, ışıklarda yeşili bekliyorum. Hayat bu sabah ıssız.

Şimdi sahildeyim. Mekânlar kapalı, bu normal. Hayatın insan tarafı bomboş. Yoksa, aheste dalgalar ve martılar şen şakrak. Güneş insanı çatlatacak derecede parlak, deniz masmavi. İnsanların yok olduğu, dünyada tek kalmış bir insan halindeyim hâlâ. Ve mutsuz değilim, garip! Üstelik su gibi akıp giden, onunla olmaktan mutluluk duyduğum bir tuğla var bugün elimde. Bayım bayım bayılıyorum!

Akşama yaklaşıyor gün. Bir an aklıma dün akşamki Ay geliyor. Pencereye yanaşıyor, dün akşam olduğu yere bakıyor ama onu göremiyorum. Bir an "Yoksa bu akşam gelmeyecek mi?" diye düşünürken, sağ cenahtan denize doğru baktığımda bir pembelik görüyor, onun mavi ile uyumu, pastel tonu beni uyarıyor ve yatak odamın penceresine yürüyorum. Düşüp bayılmadığıma şükretsem iyi olacak.

Fotoğraf makinesi elimde ve balkonun ucundayım. Ve bencilim! Fotoğraflıyorum. Değişik ayarlarla tekrar tekrar çekiyorum. Sonra salona dönüp elimde telefonla pencerenin önüne geçiyor, tek tuşa basıyorum. Uzun uzun konuşuyoruz. B'yi soruyorum. İçeride daraldığını, pencerenin önünden dışarıyı özlediğini ve sokağa çıkıp eski alanlarına gittiğini öğreniyorum. Çenem coşkulu. Keyifli ve gülüşlü bir sohbet, çünkü bu kadına bayılıyorum.

Gün pazar. Bir an yine Salih Usta'ya yürüsem ve kahvaltıyı onun ürünleri ile yapsam diye düşünüyorum. Sonra bundan vazgeçiyor, geçen gün ıspanaklı, kremalı, karabiber ve muskat ile tatlandırılmış ve peynir rendeli Linguine için aldığım paketten artan ıspanaklar aklıma geliyor. Koyuyorum tek kişilik döküm tavayı ocağa, yıkadığım bir kaç ıspanağı iri doğrayıp, ıslak halleri ile atıyorum tavaya, biraz çeviriyor ama canlarını almıyorum. Sonra zeytinyağı ilave ediyor, bir daha çeviriyor ve küçük dilimlediğim hindi fümeleri ekliyor, şimdi birlikte çeviriyor ve kısık ateşte bırakıyorum. O ara iki yumurtayı bir kaba kırıyor, içine biraz muskat rendeliyor, biraz karabiber, biraz da pul biber, iki çorba kaşığı kadar su ekliyor, çatalla şöyle bir çırpıyor ama tam karışmadan bırakıyorum. O ara kısık ateşi biraz yükseltiyor ve yumurtayı ekliyor, üzerine de beyaz peynir dilimleyip kısa süre sonra altını kapatıyorum. Ekmeklerim kızarmak üzere, demlenmekte olan kahvemin bir iki dakikası var.

Dünden beri aklıma düşen bir mevzu var. Çocukluktan, ağırlıkla lise yıllarından karakterler geliyor aklıma. Güzel duygular bırakmış ama yeniyetme şımarıklıklarım yüzünden öteki yüreklerde yarım kalmış yaşanmışlıklar. O hâlime kızmıyorum elbette... Yüklerini hayatım boyunca taşıdım desem yeridir. Buna ilgi gören bir çocuk şımarıklığı da denebilir. Kötü bir çocuk değil ama...

Sonuçta çocuk işte!

Sonra bu pişmanlıklarımdan bir yazı dizisi yapsam, diyorum. İlk O'nu yazmayı düşünüyorum. Öyle saf ve öylesine sevimli bir aşkla sevmişti ki...

Elbette farkındaydım, elimde O'nun yazmadığı ama onun ilgisini anlatan renkli kağıda yazılmış ve renkli zarfa koyulmuş bir mektup vardı. Henüz 13 belki de 14 yaşındaydım. Belki de o yaşlarda bile değildim.

İkincisi lisedeki kız. Hayatımın en güzel sohbetlerinden birini yaptığım ve bir kız arkadaşın doğum gününde tanıştığım, onunla dans ettiğim ve kimseleri görmez bu sohbetler esnasında sürekli ötekiler tarafından dürtüldüğüm kız.

Uzun zamandır aklımı çelmeye çalışan ve yazsam mı diye düşündüğüm bazı anılar vardı. Vazgeçme ihtimalim yoğundu. Zamanda geri gittiğimde ve o anki hissiyatlarımla baktığımda, bir fotoğraf gibi anılarımda yer bulmalılar, diye düşünüyordum. Kocaman adam halime dönünce de o adam bunu gereksiz buluyordu. 

Sonra aldım klavyeyi elime, akılla düşünmeden yakalayınca kendimi, biraz da bağlayıcı olsun diye, ve kendimle duygusal bir hesaplaşma içindeyken; yazsam şu an yazmakta olduğum yazıyı iyi olacak diye düşündüm.

Ve yazdım!

Bir başlık geldi dizi için aklıma, hoşuma gitti ama not almadım: Günah Çıkarıyorum 1,2,3... gibi bir şeydi. Sanki. Sonra bir tereddüt yaşadım ve bu başlık melodik gelmediği gibi donuk kalır diye düşündüm.

İkinci olarak Sor Bana Pişman Mıyım? geldi ki onu bir yazıda kullanmış olduğumu hatırladım.

Başlık boşlukta kaldı.

Gün içindeyse birden, bu kadar geçmişe gitmişken ve kaçınılmaz olarak duygusallaşmışken, özellikle ikinci yazmayı düşündüğüm kız için, blog dışında hiçbir sosyal medya bağlantısı olmayan ben, Lisemiz derneğinin Facebook sayfasına ulaştım, kamuya açık olduğunu biliyordum, dernek ilk açıldığında sayfaya bir uğramış ve orada görmüştüm O'nu, elinde gitarıyla. Hatta bu şehirde kalmış olmasına şaşırmıştım. Bu kez göremedim, ve anladığım sayfa tazelenmişti ve eski kayıtlar yoktu ya da benim hesabım olmadığı için göremiyordum. Sonra O'nunla tanıştığım doğum gününün sahibi kız geldi aklıma, İnstagram hesabına ulaştım. Kamuya açıktı. O grubumuzdan bir kaç kişiye rastladım. Yeni hallerine şaşırdım. Çünkü yıllardır, başka şehirlerde oldukları için görmüyordum.

Akşam maç vardı. Benim izleme niyetim uçmuştu. Ta ki küçük kardeş "Yemek yapıyorum, 18'15'de gelin," mesajı atana kadar.


Sabah birden aklıma düşmüştü, halamla gittiğimiz ve tüm tribünlerin "Fikret... Fikret..." sloganlarını attığı, kapalı spor salonundaki konseri hatırlamış ve gün boyu Spotify'da Hümeyra şarkıları dinlemiştim!

Alttakini ise üst üste...

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP