20 Temmuz 2009 Pazartesi

Falan Filan...

...
Filanya'da kara mizah: ''Biz Filanyalılar''diyorlar '' toprağından sürülenler, toprağa gömülenler, hapse tıkılanlar, ve yıkıma uğrayanlar diye dörde bölündük. Bu ülkede, her gün, davasız, hükümsüz insanlar öldürülüyordu zaten. Çoğunlukla cesetsiz ölülerdi bunlar. Tek bir kurşuna dizme olayı, tüm dünyada bir skandal yaratabilir ama binlerce yitik insan, her zaman kuşkunun yanında kâr kalır. Falanya ' da olduğu gibi, cesetler lağım çukurlarında, tepelerde çürürken, aileler ve arkadaşlar hapisane hapisane, kışla kışla boşuna dolaşıp dururlar.

''Yoketme Tekniği'': Ne bildirilmesi gereken tutuklular ne de uğraşılacak kahramanlar var.

Toprak insanları yutuyor ve hükümet ellerini yıkıyor. Ne kınanacak cinayetler ne de yapılacak açıklamalar var. Her ölü bir çok kez ölüyor ve sonunda sana kalan yalnızca bir dehşet ve belirsizlik bulutu.
...


Yukarıdaki satırlar bu sabah öylesine bakınırken kitaplıktan alıp kurcaladığım ve üzerine 5/ Aralık/ 1986 tarihi atılmış; Eduardo Galeano'nun ''Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri'' adlı yarı belgesel romanının 14. sayfasından alıntıdır. Falan Filan diye geçtiğim yerlere istenen kentler, halklar ve ülke adları yazılabilir.

Yöntemler kardeş çünkü!

19 Temmuz 2009 Pazar

Her Günah Bir İz Bırakır


*Karşılık vermezsen kavga etmiş olmazsın dimi?

Şark Vaatleri

Kaptırıp gitmişken ve hâlâ sorularınıza yanıt ararken, ikinci perdenin sonunda koltuğunuza biraz daha gömülüp üçüncü perdenin lezzetine hazırlandığınızda film bitti yazarsa ne hissedersinizin yanıtı ve suç üzerine yapılmış en iyilerden birinin tadı damağınızda kalmış halidir bu film.

*Filmden bir replik

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Saflık...

Algı zamanla kirlenen bir şeydiri öğrendiğimde ya da farkedip üzerine düşündüğümde, yaşım epey kemale ermişti...

Yaşam, hiç farkında olmadığınız ve üzerine kafa yormadığınız bir olguyu; son derece basit gibi duran bir olayın, bir eğlence anının içinde geçen bir cümle, bir kelime ile kafanıza çakıyor.

Yaklaşık beş altı yıl önce, Tırtıl 2,5 -3 civarı bir yaştayken ve henüz korku denen meret bulaşmamışken aklının bir köşesine... Bütün hayvanlarla fazlasıyla haşır neşirken birde... Ki ineklerin kuyruklarını çeker, burunlarına parmağını sokar, iki avucuna kafalarını alır gözlerine gözlerini diker, onlara ayar çekerdi kendi tonlamasıyla; onlarla oynaşır, oyuncaklarına ortak eder, gülüşürdü. Biz yetişkinler, hayvanların sağı solu belli olmaz korkusuyla yaklaşır ya da yaklaşamazken üstelik...

Küçücükken aldığımız kazlar büyüyüp serpildiklerinde köpekleri bile tırsıtırken, bahçeye gelen yabancıları, özellikle kadınları önlerine katıp kovalarken, Tırtıl onları hizaya sokar, gerektiğinde bağırır çağırır ve kovalardı yuvalarına.

Bahçe içinde dolaşan ya da evin bir köşesine konuşlanmış her türden doğa hayvanını, böceği, haşaratı kolaylıkla alır ve bir kenara atardı. Onun içtenliği ve kirlenmemiş aklı, duyguları, saflığı en kolay hayvanlar ve doğa tarafından farkediliyordu ki, aralarındaki iletişim bu kadar hoşgörülüydü.

Tüm bu süreçde her akşam yatarken oynadığımız oyunlar genelde televizyon taklidi bilgi yarışmaları ya da ünlü yazarların, bestecilerin, felsefecilerin, bilim adamlarının adları verilmiş hayvanlarla, ailenin çocuklarının oluşturduğu ''Onbir ateş çetesinin'' anında yaratılan, içine ufak tefek bilgiler yerleştirilmiş öykü anlatımlarıydı.

Bir dönem sokakta gördüğümüz her kargaya Aristo diye seslendiğimizi, pek çok Sokrates adlı köpek tanıdığımızı, Diyojen diye çağırdığımız epeyi kedi olduğunu ve bu gezintiler esnasında rastlaştığımız her hayvana dokunup hal hatır sormadan geçemediğimizi, elimizdekileri onlarla paylaştığımızı hesaba katarsak, durumun pek de hayırlara vesile olmadığını anlayabiliriz...

Biz güle eğlene Tırtıl'ın aklına, algısına bir şeyler yerleştirmeye çalışırken; günlerden bir gün, Tırtıl dersin kralını verdi bize.

Yine yatakta oynaştığımız akşamlardan birinin oyunu bilgi yarışmasıydı. Genelde inek ne verir, tavuk ne yapar minvalinde gelişen sorulara o gün yeni bir soru eklenmişti. O da şu idi: ''Yoğurt neden yapılır ?''

Tırtılın çok net ve kendinden emin yanıtı şu oldu: ''İnsanların yemesi için''

Ben yanıtın yanlış olduğunu söylediğimde, bir an durdum. Çünkü soruyu sorarken , daha doğrusu kurarken benim yanıtım süttü. Sonra farkettim ki, doğru yanıt onunkiydi. Ben soruyu ''ne ile, neyle'' ya da ''neyden'' yapılır şeklinde sorsaydım. Muhtemelen o sütten diyecekti. Sonra, bu yanıt ve farkediş üzerinden algının insana yaşattığı oyunları, beslendiği anları, alanları düşünürken, bir kaç gün sonra soruyu farklı şekilde sormaya karar verdim. Bu kez soruyu '' Yoğurt neyle yapılır? şeklinde sordum. Yanıt süt idi.

Tırtıl biraz daha büyüyüp, ana okulu evresinden geçip okula başladığında ve kendi sosyal alanlarını kendi yaratıp hayatın kalabalıklarına karıştığında, bir gün aynı soruyu ilk haliyle, yani '' Yoğurt neden yapılır? '' şekliyle sordum. Aldığım yanıt ''Sütten''di...

Hayatın bir yerinde bir yanlış ve algı kirlenmesi var, ama neresinde? Düşünmek gerek...



Saflık Evriliyor!..  için buradan lütfen.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Oy(u)nu/Yordum


Her kelimenin altı çizilmişliğini farketmek, güzelliktir...

Aslında, altı çizilmiş kelimeler: Hep anlaşılır ve nettir...

Bireyin bütün bu farkedişlere rağmen; kendi ezberlerinden, duygularından, çakmalarından, hesaplarından soruları, şüpheleri, sanmaları vardır.

Yaşanan her an gibi, söylenen her söze sahip çıkılmalıdır. Ve hiçbiri, bir diğerinden daha değerli de olmamalıdır.

İnsan durur bekler, hala ötekinden bir tavırdır bu beklenen... Beklenmeli midir diye sorulursa: Bazen, hakedene hak ettiği kadar...

Bir oyundan, oyunu kuran ''Ben çıktım, yokum artık'' derse... Öteki, ötekine saygıdan ve belkisinden bekler bir süre... Beklemelidir de!

Oyuna verilen değerden ve saygıdan en çok da ...


Bu görülmeli midir diye sorulursa; görülmelidir.

Oyun devam ederken rol yazmak birine, oyunbozanlıktır. Oyunu kurgulamak da oyun bozanlıktır. Oyun, içinde ''oyunlar'' barındırdığında güzel oyun olmaktan çıkar.

Ben yokum bu oyunda demek güzeldir.

Yokum/yoksun dedikten sonra ve sonlanmışken oyun; ve ''kenarda'' tutulan gidecekken bir başka oyuna; davet artık güzel değildir.

Saygı sadece bir kelime değildir; anlamını anlamlandıranın, anlamlandırdığı gibi...

Tavırdır.

Resim: Videlec Org.

Yastık?


Özlemek: Tek tek de çok anlamlı olan, ya da anlamlar yüklenen bir çok duygunun hepsidir. Özlemek bir uzaklık ifadesi gibi görünse de, aslında dibinde olmaktır. Hatta içinde...




14 Temmuz 2009 Salı

Kuma


24 yaşındayım ben. Evli ve çocukluyum. İki oğlum var. 24 yaşında bir kadınım ben. Akşam eve dönen kocama yemek yapar, çocuklarıma bakar, evimi temizler, geçiririm günlerimi. Henüz 24 yaşındayım ben…

Bir gün kocam…

- Gülsüm ben bir kadın daha alsam, sana kuma getirsem; ne dersin, ne söylersin?

-- Ne bilirim, sen öyle istemişsen ne diyebilirim?

- Gülsüm bir şey de hele, ne yaparsın bir kadın daha getirsem eve?

--Bir şey demem beyim, ne hakkım var?

-Gülsüm ben bir kız aldım, 18 yaşı, senin kuman Gülsüm…



Bütün gece sabaha kadar burnumun kanadığını hatırlıyorum, bütün gece sabaha dek uyumadığımı, gözlerimin kan çanağı olduğunu, çocuklarımın ağladığını, onlara bakacak kadar halimin kalmadığını hatırlıyorum. Alışmak senelerimi alıyor.

Şimdi seneler sonra, bir adamı bir başka kadınla paylaşıyorum.

Evimde bir başka kadın var. Evimde, o kadın soframa oturuyor. Evimde o kadına ait her şey var. Evimde bana ait olmayan bir erkek var, kocam.



37 yaşım benim... Adım Gülsüm.


Resim: Avni Arbaş

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Kirli Sırlar...


Kirli Sırlar, hakkında yorum yapan herkesi, kendi değerleri ve sinemaya bakışı anlamında haklı çıkarabilecek, üzerinde genel bir beğeninin ya da ortak bir bakışın sağlanamayacağı ender filmlerden biri...

Buradan bakıldığında, sadece kişisel anlamda bana hissettirdiklerinden söz edebilirim; ki bu, kimsenin (olumsuz) görüşlerini eleştirmediğim noktasında, benim lehime, yazdıklarıma iyimser ve anlayışlı bakışlar getirebilir (yani anarşist ve genele aykırı bir duruşum yok !)

Ben filmi sinemada kaçırmıştım. Ve yaklaşık iki yıl önce bir cumartesi öğleden sonrasında kolamı cipsimi yanıma alarak, evin sıcağına sığınmış bir halde izledim. Film üzerine okuduğum bütün yorumlar ve eleştirilerin yarattığı sıkılır mıyım ön yargısıyla elbette.

Ama tüm bu olumsuzluk havasının aksine, ben filmden çok zevk aldım. İyi oyuncular, iyi oyunculuklar, iyi bir kurgu, cumartesi dinginliğine yakışır bir ritmdi yakaladığım.

Ve bir örgütün oluşum sürecini, sıcak savaştan başlayan ve soğuk savaş döneminde ciddi anlamda kirli işler yapmaya devam ederek süregiden varlığını , onunla ilgili tüm yargıları ve tanıklıkları bir yerlere oturtmak adına edinilmiş bilgilere katkı yapan donanımlı bir senaryo; film içinde bir imge olarak sıklıkla karşımıza çıkan James Joyce' un okunabilirliği konusunda tartışmalı kitabı Ulysses' e latife yaparcasına bir tempo; ve özel bir sinema diliydi film boyunca tadını hissettiğim...

Sonuçta ne olursa olsun, bütün bu karmaşa ve devinimin içindeki unsurlardan en önemlisinin insan olduğunu vurgulayan, özel hayatlardaki ilişkilere ve sorunlara da göz atan, bu anlamda insanı zenginleştiren, ilişkilerin zaaflarını, iniş çıkışlarını, sorunlarını farkettiren; insanı, hem iş hem özel hayat anlamında sorgulayan şahane bir filmdi Kirli Sırlar...

Gizli servisler ve insan ilişkilerinin felsefi, siyasi ve ruhani halleri sizi ilgilendiriyorsa; ve bir filme emek vermeyi göze alıyorsanız, bu zeki filmi mutlaka izleyin.

Aradığınız yüksek tempolu, çatır çatır aksiyonu olan, sadece heyecanlanacağınız, düşünmeden, yorulmadan eğlenip vakit geçireceğiniz bir seyirlikse; asla izlemeyin!

11 Temmuz 2009 Cumartesi

NBA'de Yeni Moda HEDO!

Hidayet Türkoğlu sonunda Toronto'ya imzayı attı, 26 numaralı formayı giyip nba.com'a pozunu da verdi ve hepimiz rahatladık açıkcası. Şimdilik 26 numara; ancak, Toronto'nun resmi web sayfasının açılışındaki video'da 15 numara gözüküyor. 5 numaralı forma da gard Quincy Douby'de... Daha önce yalnızca 5 ve 15 numaralı formaları giydiği için, bu kadar detay aktarıyorum. Raptors bu kadar üzerine titrediğine göre Hido'nun, istediği forma numarasını da vereceklerdir muhtemelen.

İşin forma numarasından daha önemli bir başka boyutu da paraydı tabi ki. Hido'nun Portland'a kadar gidip daha sonra Toronto'ya imza atmasına neden olan faktörlerden biri yani.

Portland koçu Nate McMillian Orlando'ya kadar gelip Hedo'yla yemek yemiş ve onu görüşmek için Portland'a davet etmişti. Sonuç, hava alanında Portland Genel Menajer'i Kevin Pritchard'ın organize ettiği “Türkçe” karşılama törenine rağmen elden kaçan bir süperstar oldu. 5 yıl için 53 milyon dolarla 63 arasında, tam 10 fark var sonuçta...

Süperstar diyorum; çünkü, ne kadar kabul etmemeye çalışsam da, daha doğrusu milli duygularıma kendimi kaptırmamaya çabalasam da, Hedo bir Nba yıldızı. Bunu, transferinin nba.com'da ilk haber olmasından ve transferi için yarışan kulüplerden ikisi olan Miami ve Toronto'nun (ve tabi ki Nba'in) en önemli iki yıldızı Bosh ve Wade tarafından bizzat telefonla aranmasından sonra, tamamen kabullendim artık. Bu olayların en önemli yanı: Sahada başardıklarının, tüm Nba çevresince onaylandığının göstergesi olmaları şüphesiz.

Peki bundan sonra ne olacak? Bu sorunun cevabını da, Raptors'ın web sitesi veriyor. Anket sorusu: Hedo bu sezon ne yapar?

Şıklarsa: All-Star olur, takımın en skoreri olur, Play-Off kahramanı olur ve önemli bir ilk 5 parçası olur şeklinde. Herhangi bir şıkkı diğerinin yerine yazabilirsiniz yani! Hepsi aynı kapıya çıkacaktır: Geçen seneden kötü olmayacak Hedo için!

Bu senaryo bireysel açıdan geçerli tabi ki. Takım olarak Toronto'nun alması gereken çok yol var hala. 3 yıl önce uygulamaya koydukları Avrupalılaşma serüveni pek de iyi sonuç vermedi. Geçtiğimiz sezon 5. sıradan Play-off yapıp Orlando'ya elenmişlerdi. Bu sezon başı yılın koçu ödüllü Sam Mitchell'la yollarını ayırdılar ve takımın başına Nba tarihinin ilk Kanadalı koçu olan eski Fenerbahçe oyuncusu Jay Triano'yu getirdiler.

Koç ve oyun sistemi hakkında bir şey söylemek için erken; ancak halen kadroda bulunan 4 Avrupalı(Jose Calderon, Ukiç, Bargnani+Hedo) ve Avrupa basketbolunu iyi bilen A.B.D sınırları dışından bir koçla, neo-Avrupalılaşma'nın hakim olabileceğini tahmin etmek mümkün. Bu sistemin, Orlando'nun uygulayıp başardığına ne kadar yakın olacağını belirleyecek bir numaralı faktörse hiç şüphe yok ki Mr. Fourth Quarter (bay son çeyrek) Hedo olacak. Yani bu işi Nba'de en iyi bilen adam!

10 Temmuz 2009 Cuma

Gerçekliğin Ötesinde, Gerçeğe Aykırı, Ezber Bozan Zamanlar... 1.Bölüm

Balkon.

Bir oval masa...

İki sandalye: Oyun seslerinin yankılarını sabaha, hatta öğlene, hatta akşam üstüne bırakmış oyun sahasına, hatta bütünüyle yaşama dönük.

Kadın, adam, sesler, binalar, gökyüzü...

Yağmurun sesi sicim sicim...

Kadın aniden kalkıp sırtını dönerken ufka, yağmura ses oluyor: '' Lütfen beş dakika daha...''

Kadın girerken içeri, yağmur bir doz artırıyor şiddetini...

Adam, artık hızla işleyen zamana bakarak bekliyor...

İçeriden gelen müzik yağmura, bir de hüzüne karışıyor; ve çok, ama çok zamanlara doğru uzuyor...

Yağmur ve tesadüf üzerine konuşuyorlar; gözlerinin sesiyle, senli benli....

Adam kadına dönüp, iyice yaklaştırıyor sandalyesini... Bacağının sağda olanını masanın altından uzatıp kadının sol bacağının üzerine sarmalıyor... Gözlerinin kucağında kayboluyor.

Gecenin bir vakti, bir bar... Latin sokakların terinde bir bar.

Karanlığın varoşu, ıssızı, ama ıpıssızı bir bar...

Öyle bir bar ki, ayışığı tahtaların arasından sızamayıp, dışarıda kalıyor.

Bir mum yanıyor, bir metre kadar uzağa düşen masada; ki yaklaşık otuz santim genişliğinde, yüksek, ince ve uzun...

Belli ki, barın saati gelmemiş henüz...

Adam gelip tam da o masanın kapıya bakan tarafına oturuyor.

İçerde bir tek bir kadın var; uzun barın arkasında, içki şişelerinin ve bardakların önünde...

Usul bir vantilatör serinliği eşlik ediyor ıssızlığa.

Kadın iki büyük ve konik bardak alıyor barın üzerine... Büyükçe!

İçine nane yaprakları çıkarıyor dolaptan, soğuk ve taze...

Sonra, iri limon parçalarını... Sonra, esmer ve toz şekerleri.

O an, tahta aralıklarından dışarının masmavisine bakan adam dönerken masasına. Barın sahibi kadın da, içine küçük bir ezecek koyulmuş bardakları uzatırken önünden geçen adama... Ses oluyor: ''Limonları ezer misin?''

Adam, nane yapraklı, ama taze ve soğuk nane yapraklı bardaktaki limonları, usul dokunuşlarla eziyor...

Barın sahibi kadın, küçük bir tabağa ip iri, ipkırmızı kirazlar koyuyor; soğuk ve taze.

Göz ucunda parmakların ritmi, düşünden şunu düşünüyor: ''Bu adam, evet bu adam sevişmez!''

Kiraz konmuş tabağı, yine soğuk ve taze nane yapraklarıyla süslüyor... Öylesine ama! Özenle... ''Bu adam var ya bu adam; sevişirken bile sever'' diyor, son iç çekişinde ...

Adam limonlarını ezdiği esmer şekerli, taze ve soğuk nane yapraklı, irice ve konik bardakları barın üzerine bırakıyor; donuk ve silik, ve hatta hüzünlü bir heykel gibi.

Barın sahibi kadın, kahretsin tadında bir varlıkla, küçük bir şişedeki votkaları pay ediyor; iki büyük, konik, taze ve soğuk nane yapraklı ve buz ilaveli bardağa...

Sonra bir şişe soda açıyor; ve bardaklardan birine koyuyor sodanın çoğunu...

Diğer bardağa, çok az kalan sodayı ilave edip ikinci şişe soda için dolaba yöneldiğinde, gözlerinde yokluğun isyanı yankılanıyor.... ''Kahretsin!'' diyor havadaki ses...

Ama!

Sanki!

O az evvelki heyecan yitmiyor, ya da izin bulamıyor yitip gitmek için... Barın sahibi kadın bu kez, iki bardaktakileri bir bardakta topluyor. Bardak önce senli benli oluyor, sonra yine iki bardakta tek.

Barın sahibi kadın, kenara ayırdığı bir kaç kirazı alıyor; özenle ve bıçakla çekirdeksiz parçalara ayırıyor. Tıpkı, adamın az önce taze ve soğuk nane yapraklı ve esmer şekerli konik ve büyük bardaklardaki limonları ezmesinin tadıyla; kiraz parçalarını bardaklara pay ediyor.

Adam barın kapıya bakan tarafında, kocaman, ama dışarıya karanlık bir pencerinin önünde, yüksek bar taburesinden bakıyor.

Barın sahibi kadın elindeki içkilerden birini adamın önüne bırakıyor... Diğerini de adamın bir karış karşısına ve kendi önüne.

Şimdi sahne şu: İp ince bir masanın iki yanında yüksek bar taburelerinde bir adam ve bir kadın. Ama? Evet evet... Kadın ama ne kadın, adam ama ne adam kıvamında bir kadın ve bir adam.

Barın sahibi kadın bayağı zekice, biraz duygu yüklü, biraz meraklı ama en çok da hakim bir edayla adamın donuk, hüzünlü ve utangaç haline dikip bakışlarını: Barı yeni açtığından, daha doğrusu açmaya çalıştığından falan söz ediyor. Adam heyecan ve utangaçlık yüklenmiş bir sesle konuşuyor: ''Bu gece'' diyor, ''Kimseyi almamanız mümkün mü?'' Kadın, birikmişliğin, hüznün ve olmuşluğun bakışıyla, ''Olur!'' diyor; gülümsemesine biraz çapkın, bir oyun keyfinin sağa çıkıntı yapan dudak hareketini usulca ekleyerek.

Adama soruyor barın sahibi kadın: ''Yalnızsınız?''

Adam bakışlarını kadının gözlerinden kaçırmadan, utangaç ama oyuna ortak bir ses tonuyla, sessizce; ama bakışlarıyla bağırarak: ''Hayır!'' diyor...

Barın sahibi kadın konuşmanın ve oyunun inisiyatifini ele almış olmanın keyfiyle, gözlerini hafifçe boşluğa savurup, sonra adamın taaa içine kadar bakar bir girişkenlikle, ''Hımmm!'' diyor...

Ve çok lezzetli, çok zekice, ama bir o kadar kışkırtıcı bir oyunun başladığının habercisi bir gong çalıyor, barın sessizliğine...

Adam masanın öte tarafından kafasını eğiyor masanın üzerine doğru... Barın sahibi kadınla çok yakın şimdi. Hatta yüzyüze... Öyle bir yüzyüzelik ki bu: En mert, en kışkırtıcı, en cesur bir oyun için bütün kalleş silahlar soyunulmuş, sadece aklın, anıların, duyguların ve en çok da zekanın içinde olacağı bir meydan muharebesinin - yok yok bu yakışmadı- bir keyifli düellonun habercisi bu an: Kelimenin tam anlamıyla bir nefesin nefesimde olma hali gibi şık, temiz ve kışkırtıcı...

Barın sahibi kadın adamın yüzünde ve hatta nefesindeyken, yakaladığı tebessüme bakarak soruyor: ''Ne?''

Adam en kışkırtıcı, en oyunbaz bakışın gülüşünü sesine yüklüyor ve yanıtlıyor: ''Ne, ne?''


Sonrası...

Gerçekliğin Ötesinde, Gerçeğe Aykırı, Ezber Bozan Zamanlar... 2.Bölüm

1.bölümü


Adam bir an durdu... Daha doğrusu çok uzak olmayan, sanki dünmüş ya da bir kaç dakika önceymiş gibi bir zamanda durdu.

Barın sahibi kadınla son cümleler üzerinden gittiği yerdeki, kadına baktı.

Barın sahibi kadında o kadını gördü.

Barın sahibi kadın, adamın yüzündeki ifadeye baktığında, kendi dününü gördü.

Sonra, oyunu bir hamle ileriye taşımanın kışkırtıcı bakışları geldi yüzüne. Çapkın gülümseme bir doz arttı...

Adamla girdiği o tatlı, o zeki, o oyunbaz düellonun elinden kaçan inisiyatifini tekrardan ele geçirmenin gücünü hissederek, öldürücü darbeye hazırlanan aklından geçeni ses yapıp, alana sürdü: ''Sizi bir arkadaşımla tanıştırmak isterim.''

Adamdan izin isteyerek ayağa kalkmış halin son bakışında şu yüklüydü: ''Bu kadar da sevilmez bir kadın ve bakalım son hamlede ayakta kalabilecek mi aşkın?''

Adam, şuh bir edayla arkasını dönerken saçlarını savuran barın sahibi kadınının karanlıkta kayboluşunu izledi. Sonra elindeki içki bardağını ufak, ama saygı, fark ediş ve tat yüklenmiş bir hamleyle ona kaldırdı. Bir yudum aldı ...

Sonra, az öncenin tam aksi, sessizliğe tebessüm etti.

Aklı bir zaman diliminde kayboldu; o zaman diliminden bir sabit an, bir başlangıç, bir son bulamadığını fark etti. Zamanın durabilirliği üzerine düşündü; bunu hiç bilmemişti.

Zaman üzerine düşünmeyi, bu fark edişi, onun nüanslarını ertelemeyi seçti.

Boşluğa bakarak bir yudum daha aldı içkisinden... Gelen karaltıya dikkat kesildi!

Bir an barın sahibi kadının döndüğü sanısıyla usulca ayağa kalktı, kadının oturmasını bekledi... ve sonra oturdu. Adam tıpkı aşkla seven bir adamın görmezliği ile baktığı kadının barın sahibi kadın olduğunu sanırken, aslında kadının daha genç ve başka biri olduğunu fark etti. Bu yanılgıya şaştı!

Bu durum; sanki aynı bedende yer etmiş bir başka olmuşluğun, bir başka güzelliğin dışa taşmış hali gibiydi... Kadın adama ''Merhaba.'' dedi... Barın sahibi kadından daha derin, ama daha çapkın ve daha sarsıcıydı bakışları... Adam heyecanlanmadı desek yalan olur... Heyecanlandı.

Sanki, koca ve şapşahane bir paketin tüm güzelliğinin anlarını, teker teker yaşıyor gibi hissetti.

Bu yeni durumu sevdi...

Kadın adama baktığında, bir adamı hatırladığını sezdirdi; yüzündeki tebessümde...

Aslında bu tebessüm yüze yerleştiğinde, usulca kenara kaçan bakışlardaydı adamın ucundan yakaladığı hikâye...

Kadın, çapkın, şuh ve ben bilirim yüklenişiyle beslenmiş bir sesle sordu: ''Yalnız mışsınız?'' Adam elini bu kez, göze sokmak istercesine kalbine götürdü, orayı okşadı ve, ''Hayır.'' dedi...

Kadın bir an bir boşluğa düştü...

Uzun süre o boşlukta yok olduktan sonra toparlanıp, sanki bir başka boyuta geçmiş insan hallerinden birini giyerek üstüne, yine loş ama farklı bir barda, ipkırmızı ruj gülüşü hüzünle tatlanmış, kekremsi bir kiraz şarabı lezetindeki dudaklarla konuşmaya başladı: ''Biliyor musunuz? Bir adam vardı.'' dedi... O andan itibaren, sanki iki yüz iç içe geçti... Sanki iki hikâye; iki hissediş arasına karbon koyulmuş gibisine, iki algıda, iki hatırlanışta tek olup akmaya başladı.

Sonra kadın birden durup ayağa kalktı, arkadan vuran çok az ışığın önünü kesti... Adamın nefesi kesildi.

Arkadan gelen ışık kadının vücuduna kalın ve belirgin bir çerçeve çizmiş, onu, o gizemli halin ışığıyla parlatmıştı. Adam irkildi! Bedeni sevdi...

Kadın bir sandalye çekti az önce oturdukları masanın ucuna, barın ortasında bir yere... Adama elini uzatarak ''Gelin.'' dedi... Adam az önce takılı kaldığı anla kalktı, donuk bir akılla oturdu kadının işaret ettiği sandalyeye... Ve bir müzik sardı ortalığı; çok tanıdık, çok bildik, çok anlar yüklenmiş bir haykırışla... Ve aşkın en yakıcı, en darmadağın, en pervazsız sevişmelerinin dokunuşları gibi döküldü notalar ortalığa...

Her düşen notayı alıp, usulca sevip, kalbine yerleştirdi adam...

Kadın çok usul, çok oyunbaz, çok şehvetli, çok savaşcı ama çok şefkatli bir dansa başladı .



Üçlemenin son bölümü için buradan lütfen!


Başıma Gelebileceğini Hiç Düşünmediklerimi Yaşayarak Geçiriyormuşum Ömrümü; Aklımıza Hiç Gelmeyenlermiş Ömrün Kendisi...


Babasının evden attığı gece apartman merdivenlerinde ağlayan bir kızın,

bir sahil bitiminde yenilen akşam yemeği dönüşü yapılan trafik kazasının,

o korkunç hastalığın,

ot çekmeye çağrıldığım bir evde rezalet bir halde hastaneye taşıdığım arkadaşlarım yüzünden, acil kapılarında sonlanan bir gecenin,

sarhoş halde, yanlışlıkla bindiğim Expressde tanıdığım bir yabancının,

bir odadan bir odaya geçerken babamın izlediği belgesellerden birinde, yarım aralık kapının ardından dikkatimi çeken Güney Afrika'nın en güneyinde, en ucunda bir fenerin,

gecenin geç saatinde bant kaydı yapan bir radyonun, o radyodaki sunucunun okuduğu bir şiirin,

Dünyamı ne kadar değiştirebileceği aklımın ucundan geçmezmiş.


Bir deniz değil, o denizdeki bir dalga; hatta dalga değil, o dalgada sürüklenen bir enkaz parçası olduğumu bilmezmişim. Ve daha nicesini...

Resim:Katerina Lomonosov ...Photo net

Yaz Günleri...

Okulda geçirdiğimiz 9 aydan sonra geçireceğimiz yaz tatilinde sabah:

Kuşların sesine uyanışımız. Sabahları kalkıp ılık bir suyla yüzümüze su vuruşumuz. Sonra camın önüne geçip spor yapışımız. Sonra köpeğimiz Bitsy’i dolaştırmamız. Bunlar sabahları yaptığımız şeyler.


Yaz tatilinde öğlen: Önce yavaş yavaş kahvaltı hazırlayışımız. Yukarıda, uyuyan ağabeylerimizi yavaşca uyandırışımız.Kuş seslerinde kahvaltı yapmamız. Bunlar Öğlende yaptığımız şeyler.


Akşam üstü ve Akşam: Havuza girişimiz. Ağabeyim, Alp ağabey ve Naz havuzda Voleybol ve Futbol oynamamız Ve sonra Akşam yemeği yiyip Dondurma yiyişimiz.


Yaz tatilinde Gece: Önce yukarı çıkıp film izleriz. Sonra ağabeyim ve kuzenim Alp ağabey Esinti’ye giderler ve bizde Naz’la yatarız.


Yazı ve fotoğraflar: Tırtıl

9 Temmuz 2009 Perşembe

Konser Şehrimizde, Ben Konserdeydim...


Konser, FANTA’nın Gençlik Festivali konseriydi.

Konserde öncelikle Pinhani, daha sonra Ceza ve en son Kenan Doğulu olmak üzere bir grup iki şarkıcı bulunmaktaydı. Ben daha önce iki kez Kenan Doğulu konserlerine gitmiştim. Bu konserin genel performansı güzel olacağa benziyordu. Benim yanımda Tırtıl, dayım ve küçük dayım vardı.

İlk olarak Pinhani’den bahsedelim:

Ben Pinhani’nin söylediği bölümün yarısında yetiştim. Ama performansı güzeldi. İSTANBUL adlı şarkılarına ‘‘Yazılmış en kötü İstanbul şarkısı’’ dediler. Ama bu şarkı yine de güzeldi. Bu söz bence kendilerinin kötü bir performans sergilemesinden korkmaktı.

Bir bakalım Ceza’nın performansına:

Ceza’nın şarkı söylediği bölümün başlangıcında sahneye çıkarken bir ses patlaması yaşandı.Bunun nedeni Ceza hayranı olan kızlardı. Ceza ilk şarkı olarak Yerli Plaka’yı söyledi. Ancak herkesin ilgisini çeken bir şey vardı ki; 77 ÜSKÜDAR diyeceği yerde 55 SAMSUN demişti. Bunun herkesin ilgisini çektiğine eminim.

Ceza’dan sonra konserde büyük bir hareketlilik başladı. 2 sağ bas iki sol bas diyerek ve sürekli tekrarlayarak bu sözleri, gereken coşkuyu yarattığında; reklamdaki gibi, tüm konser alanında eller 2 sağ ve 2 sola hareket ediyordu. Ceza’nın performansı gerçekten MÜKEMMELDİ.

Son olarak bir de Kenan Doğulu’ya bakalım:

Kenan Doğulu sahneye kral tahtına benzer bir koltukta çıktı. Şarkı olarak ise Patron ile başladı.Ancak bir şey dikkatimi çekti ki; neredeyse konser alanının yarısı boşalmıştı. Kenan Doğulu bazı ses efektleri kullanarak insanların geri dönmesini sağlamaya çalıştı ama bu yöntem hiçbir işe yaramadı. Bu Kenan Doğulu’nun moralini hafiften bozmuştu. Kenan Doğulu’nun diğer konserlerine bakılırsa bu konserin performansı düşüktü. Dolayısıyla biz de sıkıldık ve konseri yarısında terk ettik.

Yazı ve fotoğraflar: Naz Özsamsun

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Sınırda; ama o sınırda!


O sınırda olmanın (ama o sınırda!) heyecanı ne güzel bir duygudur.

Ve o duygu: Tıpkı, sabah yolculuğa çıkacağını bilen küçük çocuğun yeni köylerden, yeni kasabalardan, yeni ağaçlardan, yeni ayçiçeği tarlalarından geçeceğini bildiği, ama her seferinde, her birinin bir öncekinden farklı bir yanını gördüğü; belki benzer gibi duran, ama lezzetleri nüanslarında gizli bakışların görmelerinin kilometrelerini tüketmeye başlamadan, sabahın en erkeninin ürpertisine karışmış bir yola çıkışın, diken diken halidir ve süperdir.

Göğe çıkmanın tadını bilenler için elbette...

Çok severim de sabah tazeliğinin yola çıkmalarını; yolun tehlikelerine gözükara ...

3 Temmuz 2009 Cuma

Kahraman... Hero


Filmin saçmalıklarla dolu olduğuna vurgu yapan ve bu filmi küçülten, yok sayan eleştiriler üzerine yazılmış bir yorumdur...

Bazen; felsefesi olan, efsaneler anlatan filmlerde fantastik bir sinema dilinin kullanıldığı; bu tür filmlere konu edilen öykülerin görsel olarak tıpkı masallardaki gibi, günlük hayatın içinde rastlayamayacağımız, yaratılmış (kareografik) sahnelerle canlandırılmasının bir yöntem olarak kullanılabileceği, hatta öyle olması gerektiği akıl dışı bir şey değildir sanırım...

Nasıl ki mitlere dayalı anlatı kitaplarının, nasıl ki masal kitaplarının, nasıl ki fantastik orta dünya filmlerinin gerçekle görsel anlamda bağını kurarak saçmalık olarak nitelemiyor, anlatılmak istenen felsefeye ve onun derinliğine bakıyorsak... Bu filmi de, tarihsel bir gerçekliği belgesel ögeler kullanarak anlatıyormuş gibi eleştirel bir sorgulamayla yargılamamak gerekiyor diye düşünüyorum. Ayrıca, kendi beğeni düzeylerinin (hoşgörüsüz) dar sınırlarından bakarak kendi varoluşlarının kanıtı usluplarla filmi eleştirenlerin aksine; yönetmenin, bir efsaneyi tam da öyküye yakışır masalsı bir anlatımla, uzakdoğu tiyatro geleneklerinin (efsane kültürünün) tüm ögelerini: Hem renklerin, hem de karakterlerin insanüstüleştirilmesi (abartı) anlamında son derece iyi kullandığı, teatral bir anlatımla biçimlendirdiği destansı bir şölen olduğunu düşünenlerdenim bu filmin...

Sanatın bütün dallarında olduğu gibi; bazen eserlerin yaratıcıları, bizim gerçeklik algılarımızın dışında dünyalar, olaylar, kahramanlar yaratarak; hayal dünyalarımıza katkılar yaparlar. Zaten sanat da bunun için vardır. Eğer her anlatıda (müzikte, tiyatroda, resimde, sinemada, yazılı eserlerde) günlük hayatımızdaki görsel ve eylemsel gerçeklikleri arayacaksak; ve bu noktadan bakarak, başarı ölçüleri koyacaksak... O zaman, kendi kahramanlık filmlerimizi, destanlarımızı, hikayalerimizi, türkülerimizi de yok mu sayacağız.

İşin kıssadan hissesi şudur: Bir yönetmen, bir Çin efsanesinden görsel anlamda çok başarılı, ''fantastik dram'' bir görsel şölen yaratmıştır. Ve aşkın farklı bir dille, muhteşem bir renklendirmeyle olağanüstü anlatımı da bonusudur bu filmin. Haftasonu sinema keyfi için iyi bir seçim olabilir, hatta bence çok iyi olur. Aklınızın not defterinde bulunsun

30 Haziran 2009 Salı

Alt Yazı...Yolculuk


İnsan bir bedenle sevişebilir ama ancak “yüz” le ilişki kurabilir. Okşamak bile okşadığımız şeyi “yüz” kılma çabasıdır.

E. Levinas

Foto:bizim bahçenin ''tesadüfleri''

21 Haziran 2009 Pazar

Şehrim...


Kadıköy vapur iskelesi gişe önünde 30 lu yaşlarda bir bayan ve bir erkeğin konuğu olduğum kısa diyalogları:

- İnsanımızın sosyokültürel düzeyi oldukça düşük.

-- Evet, daha çok kitapevi daha çok tiyatro daha çok program şart…

- Toplum olarak bunlara eğilimimiz az, katılım az, potansiyel az...

-- Daha çok kitap, daha çok afiş, daha çok dergi, daha çok program gerek.

- Evet aslında!


Kapılar açılıyor, her zamanki gibi bir hücum hali vapura...

Yaklaşık 20 25 dakikalık bir deniz yolcuğu ve otobüs aradığım yollar; bulup otobüsünü dayanılmaz bir trafik haliyle 2 saat süren otobüs yolculuğum.



Karşıdayım.

Burası Esenler.

Kuzenlerimden birinin kaldığı ve zor bir hal bulabildiğim evi.

Benim maksadım sürpriz yapmak.



Evi buluyorum…

O çok bir birine benzeyen sokaklardan birinin içinde, kendisine inat en az 5 ya da 6 kat yükselen binalar altında, biraz mahcup iki katlı bir bina.

Kuzenim evde yok.

Dışarıda hanımlar oturuyorlar ve etraflarında çocukları var.

Sokak varoş.

Kuzeni arıyorum 1 saate geleceğini söylüyor.

Oturan kadınlardan biri: -İstersen diyor bizde oturabilirsin.



Siz?



Bina iki katlı değil.

Bizim bodrum dediğimiz ve dışarıya yalnızca kapısı bakan ve yerin dibine gömük penceresi bile olmayan bir ev. Orası ev değil bir virane…

Duvarlar dökük,sıvaları taşmış, çok karanlık, bir su baskını içinde hemen helak olacakmışçasına bakıyor ev…



Girmek zorundayım,

eve girmek istiyorum,

dışarıda da bekleyebilirim ama bu hali görmek istiyorum.



Kadın beni içeri davet ediyor.

Kadın hamile!

İçeride, beşikte bir bebek daha var.

Biraz bekledikten sonra dışarıda oynamakta olan 3 çocukta eve giriyor.

Soruyorum; ''Bunlar da senin mi?'' diye, ''evet'' diyor…

Yaşını soruyorum.

28 diyor.



Karanlıktayım, hol gibi bir yeri zayıf bir ampul aydınlatıyor.

Oturduğum yerde bir kanepe var, bir duvarda bir evlilik fotoğrafı, bir sehpa, ikide minder var; yerler beton, betonu kapatan bir halı.



Çocuklar acıkıyor.

Baba bekleniyor.

Babanın gelmesine saatler var.

Bir piknik tüpünde bir şeyler kaynıyor.

Hava kararıyor, ama ekmek yok.



İçimde bir yerler acıyor.

Çıkıp dışarı ekmek alıyorum.

Çocukları çok ufak, ellerine ıvır zıvır bir şeyler tutuşturuyorum kapıdan.



Kuzen görünüyor sokaktan...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Cennet ...HEAVEN


Koku ve Koş Lola Koş filmleriyle keşfettiğim Tom Tykwer, pek bilinmeyen bu filminde, doğal ışığı kendine has ve farklı bir uslupla kullanıyor. Filme fon yaptığı manzaraları, mekanları, karakterleri bir tablo ya da fotoğraf lezzetinde parlatarak perdeye yansıtırken; onları filmin oyuncusuymuşlar gibi kullanıyor. Görselliği anlamında benim için çok özel bu film: Bu lezzetli görselliğe, bir aşık olma, aşık olunana ve inanılana sonuna kadar yardım etme öyküsünü yerleştiriyor.

Uyuşturucu dünyasının karanlık ilişkileri ve sonuçlarını, yönetim erkinin yeraltıyla bağlantılarını sorgularken; iyi, kötü, arkadaş, dost olma hallerinin yaşamdaki yerlerini de, zekice, nefes nefese sürprizlerle dolu bir polisiye halinde sunuyor.

Sinemada çeşitliliği, farklı ses veren yönetmenleri sevenlerin izlenecekler listesinde mutlaka yer alması gereken bu film: Hafta sonu evde sinema keyfi için, çok ama çok hoş bir seçim olabilir... Seveceğiniz konusunda şüpheniz olmasın:)

19 Haziran 2009 Cuma

Ünlü ve ''Farklı'' Kadının ''Seksi'' Fotoğrafları Üzerine... Salladım Gitti.


Ayşe Arman'ın Hello dergisi için çektirdiği fotoğraflar gazetede yayınlandığından beri üzerine düşünmekteyim. Zaman zaman yazılarını okumaktan zevk aldığım yazara, kendine yönelik anlatılarından da yola çıkarak baktığımda, bir sürü yargı oluştu kafamda... Aslında olayı Ayşe Arman özelinden ziyade, benzer durumdayken bu isteği hayata geçirecek her kadın ya da erkek açısından sorgulamak istiyorum.

Başa, yani Ayşe Arman özeline dönersem eğer; kendi yazısında da ifade ettiği gibi, sevgilisine yani kocasına soruyor bu isteğini... O da, ''Ben senin baban değilim ki, neden benden izin alacaksın.'' diye bir yanıt veriyor. Kendi düşünsel analizlerimi tümüyle sergilemeden önce, baktığım resimlerin bende yarattığı etkiden söz edeyim: Eğer bu resimler Ayşe Arman değil de herhangi birine ait olsaydı, eminim ki daha farklı bir gözle bakardım ve bende yarattığı etki ile ilgili olarak farklı yorumlar koyabilirdim ortaya. Resimlere o kadar düz baktığımı fark ettim ki ve hiçbirine ikince kez dönüp bakma ihtiyacı hissetmedim. Nasıl olmuş ki merakıydı beni resimlere yönelten...

Sonra bu resimleri çektirme arzusunu yadırgamadığımı hatta anladığımı fark ettim; ama bu fark edişin çok önemli nüansları da vardı; bana ve her farklı kişiye özel...

Biliyorum ki, ya da tahmin ediyorum ki kadın erkek ayırmaksızın bir çoğumuzda bu tür fotoğraflar çekme ya da çektirme arzusu var. Belki bir çoğumuz kendi mahremlerimizde bunu yapıyoruz. Ama bu olaydan yola çıktığımda, hiç de ahlaksal yargılama içermeyen bir bakışla düşüncelerimi dökmem gerekirse.. ya da şöyle söylim: Toplumun var olan, doğru yanlış ama bir gerçeklik hali olarak ortada duran değerleri, değerlendirmeleri ve bakış açılarından yola çıkarak bir analiz yapmaya kalkarsam, epey bir sonuç çıkardığımı fark ediyorum.

Olayın öznesinden bakarsam; burada, bu fotoğrafları çektirme niyetinin kökeninde, onları sadece fotoğraf olarak görüp haz almanın ötesinde.. ben, kendi kararlarını alan, bunu açığa koyan ve bu açığa koyma halinden asla çekinmeyen biriyim tavrının göze sokulması, kanıtlanması var sanki. Aynı zamanda, bu hali karşısındaki erkeğe onaylatabilen duruşunun ve gücünün testini yapıp, hazzını yaşama duygusu da var gibi. Bir bireyin, tüm bu etki alanlarını fark edip test etmesini, gücüne güç katmasını ve bunu duyumsama arzusunu anlayabiliyorum. Zaten bir insan hali olarak, benim için olumsuzluk arz eden bir yanı da yok. Ama bu marjinal duruştan, kimsenin yapamadığını ama düşündüğünü yapma halinin göze sokulması hissini almam, o resimlerdeki samimiyeti azaltıyor.

O resimleri, bu sabah gördüğüm, yatak ucundaki pencereden içeri dolan sabah tazeliği ışıklarının üzerine yansıdığı yatağa yüzüstü yatmış, üst tarafını göremediğim ama kalçasının sol yanından aşağı doğru uzanmış ve dizden yukarı kaldırılmış kot pantolonlu bacağın, ayakkabılı ve sanki az sonra gideceği işi için hazırlanmış bir kadın hâli yansıtan fotoğrafının aklıma çizdirdiklerinden bakarak, ikisini kıyasladığımda; söz konusu olan erotizmse (eşiyle yaptığı konuşmada yer alan, eşinin: ''Seks fotoğrafları değil seksi fotoğraflar olsun'' ifadesi bunu destekliyor) ya da resimlerin bu anlamda çağrıştırdıklarıysa.. ikinci fotoğrafla ilgili çok ama çok şey yazabileceğimi biliyorum, seziyorum. Hatta öyle düşünüyorum. Dolayısıyla Ayşe Arman fotoğraflarının altındaki niyet, doğal olan ve bilinmeyenin göz önüne gelme halinin lezzetini yaşatmıyor.

Sonra şuradan bakıyorum birde olaya: Bir adam karısının ya da sevgilisinin bütün geçmiş yaşanmışlıklarını ve değerlerini, marjinal başkaldırı ve kafa tutmalarını bilip görüp, kabul edip onunla mutlu olabilir ve bu çok da normaldir. Ama yine bende oluşan kanaatten yola çıkarak baktığımda: O adam ve benzerlerinin bu süreci hiç içlerinde sızı duymadan, kafalarında olumsuz ve mutsuz duygular dolaştırmadan yaşayabileceklerini sanmıyorum. Elbette tüm bunların dışında gözlerle bakabilecek insanlar vardır. Ama gerçekten seven ve o kadını karısı ya da sevgilisi yapmış bir erkeğin: O fotoğrafların bir profesyonel tarafından çekilmesini, tüm o çekim evrelerini ve o fotoğrafları bir şekilde elden geçiren tüm insanları göz önüne aldığında ve yine bundan böyle gittiği her yerde karşılaştığı her erkekte oluşacak düşüncelerin kaygısından ve rahatsızlığından uzakta bir yerde durabileceğini sanmıyorum. Çünkü erkeklerin dünyasını yine en iyi erkekler biliyor.

Bir kadının geçmişini ve düşüncelerini kabul etmekle, birlikte yaşarken ki süreçte yaşananları kabul edebilmek arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Bunun doğruluğunu yanlışlığını tartışmıyorum. Ama ne kadar özgürüz desek de her birimiz bir şekilde toplumsal değer yargılarının tümünden harmanlanmış insanlarız. Evlilik ya da sevgililik, sonuçta iki insanın ben halleriyle içine girdikleri ve biz oldukları bir evre. Kendince aidiyetleri olan, her türlü karşılıklı kabul edişlere rağmen evlilik, ötekini rahatsız edecek davranışlardan vazgeçişleri de içinde barındıran bir hâldir diye düşünüyorum. Burada, yani yazıya konu halde, kadın kendi kararlarını uygularken aslında bilinç altını bildiği birinin hissedeceklerine karşı da gelebilmenin; o adamın  kabul edemezlikle edebilirlik arasında kalmış haliyle oynaşmanın, ve ona kendi baskın halini göstermenin arzusunun ve sonuçlarının keyfini yaşadığı duygusunu da alıyorum. Sonuç itibariyle bu fotoğraflar, öncelikle bir bireysel tatminin, kendini gösterme gücünü tatmanın ve bunun keyfini çıkarmanın fotoğrafları bence... Ben öyle sanıyorum ya da.

Bu marjinal duruşun, kimsenin yapamadığını ama düşündüğünü yapma halinin göze sokulması, o resimlerdeki samimiyeti azaltıyor ve bende, benzer fotoğraflara bakmanın lezzetini yaratmıyor. Yoksa kadın ve fotoğraflar güzel; ama erotik bir lezzette değil. Kanımca.

Fotoğraf: Hürriyet.com.tr

18 Haziran 2009 Perşembe

Altyazı...Düş-ün-me(k)...


Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum.

Haraptarlı Nafi

Resim:1964 doğumlu ve Moskova'lı sanatçı Anton Arkhipov'un Blues Alfresco adlı eseridir.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Hiç Unutulmayacak Güzel ve Mutlu Bir Akşamdı...

Ailenin yakışıklı sırıklarından iki numara Alp'in mezuniyet törenindeydik geçen cuma... Çok şahane bir mezuniyet töreni olduğunu belirtmeliyiz öncelikle... ve bu törenin daha özel anlamı da şuydu: Bu öğrenciler, bu taze Anadolu Lisesi'nin ilk mezunlarıydı... Okulun bahçesinde beyaz örtüler ve giydirilmiş sandalyelerin yarattığı görüntü çok güzeldi... Özellikle gün batımına denk gelen saatler olduğu için yer yer gölge ve güneşin oynaştığı alan; zarif konuklar ve günün heyecanıyla uçuşan kelebekler misali bir görüntü sergileyen öğrenciler, soğuk ve statükocu görüntüden uzaklaşmış okul binasının mimarisi çok güzel bir şıklık yaratmıştı. Bir mezuniyet töreninde değil de soylu bir şatonun bahçesinde verilen bir yaza merhaba partisindeydik adeta...

Üzerlerine kuru yemiş ve kuru pasta servis edilmiş masalardan protokole yakın ve en ön sıradakilerden birine oturduk; mezunun annesi, bu satırların yazarı muhabirimiz, ünlü ressam Naz hanım ve babaları... Bütün bu güzel ambiyansın yaratıcısı anne, kardeş ve ingilizce öğretmeni, her zamanki gibi çok şıktı, Naz hanımı söylemeye zaten gerek yok...

Tören; saygı duruşu, İstiklal Marşı ardından okul birincisi, okul müdürü, ilçe milli eğitim müdürü ve ilçe kaymakamının konuşmalarıyla başladı... Bu konuşmaların ardından ilk üç dereceyle mezun olan kız öğrenciler ve aileleri takdim edilip ödülleri verildi. Erkek öğrencilerden biri ödül alsa bu sıra dışı bir olay olurdu ki aynı gün içinde bu farklı mezuniyet töreninin yarattığı güzel atmosferle birlikte iki sıra dışı olay fazla gelebilirdi...

Masalarımıza tatlılar servis edilirken, İlim Yayma Vakfı mutfağında hazırlandığını ve hafta sonu üniversite sınavı gözetilerek okunup üflendiğini öğrendiğimiz pilav ve etler servis edilecekleri masaya doğru giderken, önümüzdeki geçişleri esnasında saçtıkları kokuyla çok güzel ve lezzetli olduklarının sinyalini verdiler. Bu esnada, yapılan anonsla birlikte okulun giriş kapısından - çalan 10 yıl marşı eşliğinde- kızlı erkekli, cüppeli ve kepli öğrenciler çok güzel bir tempoyla ve müziğin akışkanlığında bir hızla çıkarak, kapının iki yanındaki verandada sıra oldular... Görüntü gerçekten hoştu! Görüntü alabilmek için orada bulunan basın ordusunun kalabalığını yararak, kendilerine uygun açılar yaratan kameranımız ve foto muhabirimiz çok güzel görüntüler aldılar...

Kep atma için geri sayım başladığında, okulun giriş kapısının üstündeki balkona konuşlanmış öğrencilerin balonları aşağı yollamasına konfetilerde eşlik edince, havaya fırlatılan keplerle birlikte çok hoş, çok güzel, çok coşkulu bir an yaratılmış oldu...

Bayrak devir teslimi törenin ardından ki bu sahnede yer alan, üç kişilik tören kıtasındaki Alp'in duruşu, disiplini ve bıyık ucu bir mizahla beslenmiş ciddiyeti görülmeye değerdi.

Sürekli olayların akışını izlemek zorunda kalan muhabirimiz, her ne kadar masadaki yiyeceklerden yararlanamasa da, başkentin çok iyi ve ünlü bir okulunda başladığı kariyerini oğlu nedeniyle bu okulda tamamlamak isteyen, okulun en ''tehlikeli'' ve ülkenin en ödüllü ingilizce öğretmenlerinden Beran Hoca torpiliyle pilavın keyfini çıkarabildi... Hakikaten şahaneydi pilav; onca çoklukta bu kadar lezzetli bir etli pilav yapabilen ahçıyı da yeri gelmişken kutlamak gerek...

Ve töreni çok güzel sunumlarıyla başarılı bir şekilde idare eden sunucu öğretmen tarafından öğrencilerin mezuniyet belgelerinin verilmesi anının geldiği anonsu yapılınca; bizim için de, belki de gecenin en önemli sahnesini kaçırmama telaşları başladı. Fotoğrafları çeken muhabirimiz Naz Özsamsun ve kameraman buraneros, bu an için uygun açıları tespit edip sahnenin o noktasına kadar sızmak için yaptıkları planları son kez gözden geçirerek, olay mahalline hareketlendiler. İlk sınıfın belgeleri verildikten sonra bizim için heyecanlı dakikaların başladığı anons geldi; sıra Alp Özsamsun'un sınıfındaydı. Öğrenciler yarım ay şeklinde yerlerini aldıktan sonra, Alp Özsamsun'un mezuniyet belgesini vermek üzere ingilizce öğretmeni Beran Hoca davet edildi. Uygun açıdaki kameramız masadan kalkıp yürümeye başlayan öğretmeni kaydetmeye başladı... Basamakları çıkarken ki heyecanı gözlerinin pınarlarında görülmeye başlamıştı Beran Hoca'nın... Merdivenleri başı dik, kendinden emin bir şekilde çıktı. Öğrencisi Alp karşısına geldi. Uzatılan mezuniyet belgesini alan Beran Hoca belgeyi öğrencisine kısa bir tebrik konuşmasıyla verdi. Sonra, elini sıkıp iki yanağından öptü. Ve sonrasında, öğretmen sorumluluğu ile iç içe geçmiş bir duygunun hakimiyetindeki o anda; ana oğulun tebrik sahnesi ve sarılmaları muhteşemdi... Etraftaki tüm öğretmenlerin ve öğrencilerin gözlerinde yaş tanecikleri, çok ulvi bir an yaşadığımız duygusunu katmerledi... Ve bence, en şahanesi: Bu sarılmanın ardından, çok spontane ve o an gelişen, daha doğrusu bizim hesap etmediğimiz ve düşünmediğimiz bir şekilde, oğulun bu sene çok çektiği ve sohbetlerimizde ''bir ingilizce öğretmenim var ki vay bana'' dediği öğretmeninin, yani annesinin elini öpmesiydi... Gerçekten herkesin tüylerini diken diken eden; ve çok samimi alkışlar ve göz yaşlarına sahne olan şahane bir andı...

Bu an'ın ardından bütün aile tek tek çocuçuklarını tebrik ederken, babanın gözyaşılarını bastırma anı ve duygu yoğunluğu da gözden kaçmadı.

Tüm belgelerin verilmesinin ardından küp kırma yarışmasına geçildi... Sınıf başkanı sıfatıyla yarışmaya katılan Alp' i izleyen kameramanımız ve foto muhabirimiz hiç bir basın mensubunun alınmadığı bu bölgeye girmeyi başararak, en güzel görüntüleri akıp giden zaman için kayıt altına almayı başardılar... Ama baklavayı ne yazık ki, az önce yaşadığı duygusal ortamın etkisinden kurtulamayan bizim çocuk kazanamadı...

Mezuniyet pastasının dağıtılması, gençlerin önce kolbastı sonra değişik danslar yapmasıyla süregiden tören, Alp'in hayranlarının birlikte fotoğraf çektirmek için oluşturduğu kuyruğun sona ermesi ardından havai fişek gösterileriyle son buldu... İzlediğim en güzel mezuniyet töreniydi; ki geçen yıl ilk sırık Mussano'nun mezuniyet töreni şehir kulübünde olmuştu, her şey çok güzeldi ama okulun bahçesinde bir parti havasında gerçekleşen bu törenin sıcaklığı olamamıştı onda... Öğrenciler yemeğe geçip kendileri kutlarken geceyi; veliler, çoktan evin yolunu tutmuştu... Bu; şehirde ilk kez bir okulun mezuniyet töreninin görkemli otellerin balo salonlarından alınıp okulun bahçesine taşınmış haliydi ve çok başarılıydı... Bu fikri yaratıp organizasyonu yapan kişinin bizim aileden olması da gurur vericiydi... Beran Hoca geceye damgasını basmış, başta müdür baş yardımcısı hanımefendi olmak üzere herkesin ortaya koyduğu çabayla birlikte, tıkır tıkır işleyen bir organizasyonun keyfini yaşatmışlardı hepimize... La Paragas olarak kutlarız kendilerini...

Daha sonra tören alanından ayrılan aile ve Alp'in bir kaç arkadaşı, kişisel kutlamaları için Yelken Kulüp'e doğru yola koyuldular... Denizin hemen kenarında şahane bir masayı az sayıda, ama çok keyifli yiyeceklerle donatan aile, sahnede çalan iki erkek bir kadından oluşan müzisyenlerin şahane ve dozunda şarkıları eşliğinde ve benzerlerine çok az rastlanan bir keyifle rakılarını içerken çok mutluydular. Hava tatlı bir esintiyle yalayıp geçerken ortamı; ay ve gece ve denizin üzerindeki teknelerin salınımları, kıyıdan denize yansıyan ışıkların kıpırtılarıyla sarmaş dolaş yakamozların yarattığı tablo şahaneydi.

Fotoğraflar: Naz

16 Haziran 2009 Salı

Az Önce E-Postama Düştü...

Hikayeyi; ''Gülüşü Muzur Ruhu Huysuz ve Tatlı Kadın'' göndermiş, ben çok güldüm paylaşmak istedim... Akşama kendi kendini imha edecek yazı, günlük yani; yetişen okuyor.:)

Küçük kasabanın birinde, bir caminin tam karşısında arazisi olan adam, arazisi üzerine bir genelev inşa etmeye başlamış. İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler, ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde bu genelev için hergün beddua etmekten öteye geçememiş.

İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala her nasılsa şiddetli bir yıldırım düşmesi sonucu genelev yerle bir olmuş.

Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek görmemişler, ancak genelev sahibi adam, cami imamının ve cemaatin direk veya indirek olarak bu hasardan sorumlu oldukları iddası ile camiye karşı tazminat davası açmış.

Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda herhangi bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler, bu olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da kabul etmemişler.

Gerekli tüm belgeler tamamlanıp mahkeme günü geldiğinde, hakim dosyayı dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp:

"Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum," demiş. "Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var. Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi, diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati...!"

14 Haziran 2009 Pazar

Embryo...Evvel Zaman Önceki Bir Konser Gelince Akla!..


Geçen gün gazetede, dünya turunda olan bir gösteri grubuyla ilgili bir haber okuyunca, aklıma, çok yıllar önce dünya turundaki konserler dizisinin bir ayağında, henüz kuruluş aşamasındaki üniversitenin vakfı yararına kentimize gelen Alman pop caz grubu Embryo geldi. Bu haberin Embryo'yu aklıma getirmesinin sebebi haberdeki gösteri grubunun da sahnede aynı ambiyansı yaratmış olmasıydı.

Vakfın başkanı hanımefendi, aynı zamanda İngilizce dersleri de aldığım yazlık komşumuz bir kadındı ve bu şehir, şu an ülkenin en önemli üniversitelerinden birine sahip olmasını bu kişiye borçludur. Henüz lisenin ortalarında olan bana da bu konserle ilgili olarak, okulda satmam için 22 bilet vermişti ve bu sinema salonunun bir sırasının tümü demekti. Biletleri satmam zor olmadı, kendi arkadaş grubum yetmişti.

Kızlı erkekli konserde, bir yazımda '' kiminin bir konser salonunda bütün sıcaklığı ile omuzuma düşen baştaki içten, saf romantizmini sevdim'' diye söz ettiğim kız özellikle benim yamacıma denk getirilmişti, arkadaşların gıyabımda kurguladıkları bir hâl olarak. Ve gecenin geç bir vaktinde onu eve bırakma görevi de bana yüklenmişti. Bundan şikayetçi olmuş muydum? Tabii ki hayır. Uzun bir süre kalabalık bir grup halinde yürüdüğümüz konser çıkışında, o gün ve bugün hâlâ şehrin en güzel kadınlarından olan kişinin önerisiyle kapı zillerine basa basa yürümüştük; hem de camlara çıkıp bas bas bağıranları en masum cümlelerle başka kişilere yönlendirerek...

Konser, hayatımızda izlediğimiz ilk yabancı grup konseriydi. Ve siyasetin kanlı bıçaklı günlerinde aksi gibi karşıt görüşlü grupların hakimiyetindeki bir bölgedeydi konserin sahnelendiği sinema salonu... Ama gerekli önlemler fazlasıyla alındığı için, hiç giremediğimiz bu bölgede herhangi bir kazaya da uğramamıştık.

Konserin ve grubun ilginç yanı şuydu: Her konser verdikleri sahneye kocaman bir tuval açıyorlardı ki nerdeyse bir sinema perdesi kadardı bu... Ve ona, gruba dahil bir ressam  ilk konserle başladıkları, yerel izler taşıyan bir resmi çiziyordu. Hindistan'da bitecek konser dizisi sonunda o tablo da tamamlanmış olacaktı. Biz konserin son ayaklarından birine denk geldiğimiz için resmin önemli bir bölümünü görme şansına sahip olmuştuk. Grubun bir diğer ilginç özelliği de konser verdikleri ülkenin bilinen bir enstrümanına yer vermeleriydi, sahne performanslarında... Türkiye'de ud'du bu... Ve o romantik sahne ud'un şahane tınıları esnasında oluşmuştu.

Girişte sözü edilen gazete haberi de, habere konu gösteri grubunun yine her performans esnasında sahneye kurdukları kocaman perdeye yaptıkları resme İstanbul gösterilerinde de devam ettikleri üzerineydi ve haber aklıma bu anıları getirdi. Anılar tetiklenince bana da oturup grubu aramak düştü. Ve bir albümlerini buldum. O gün çaldıkları şarkıya da ulaştım. Ve internet sen ne büyük bir keşifsin, ta yılların ötesinde kalmış anıları sahipsiz bırakmıyorsun teşekkürler deyip, icat edenlere şükranlarımı sunarken; şarkıyı da, akıp giden zamana bırakmak istedim.

İşte o günkü konserin açılış parçası:

13 Haziran 2009 Cumartesi

Kayıp Kimlik...

Bir Kimlik Bulundu, Kimlik Bilgilerinde Şunlar Yazıyordu:

Yaşadığı yer :
Medeni durum :
Meslek :
Eğitim:
Uyruğu:
Dini:
Cinsiyet :
Doğum tarihi :
Boy ve Kilo :
Saç rengi :
Göz rengi :

Bir de şunlar:

Hayatın işleyişi, renkleri, oyuncuları üzerine düşünen ve eğlenen...

Kitaplar, filmler ve müzik üzerinden insan ilişkilerini, duyarlılıklarını, çelişkilerini konuşmayı... Yakındaki gölün kıyısında kaya mezarlarının olduğu yere yayılıp kitap okumayı... Akşam üstü o gölün kıyısındaki içkisiz aile lokantasında kiremitte kaşarlı alabalık yemeyi... Yakın bir köyde, iki kardeşin küçücük lokantasında, kendi yetiştirdikleri kuzulardan yaptıkları tandırların suyuna ekmek banmayı... Kar yağarken, trenle eski kente gitmeyi... Depeche Mode' dan  I Feel You, Rolling Stones' dan Angie, Madrugada' dan  Stories from the street'i; Omara Portuonda ve Buena Vista Social Club' dan her şeyi, Rahmaninof''tan 2 numaralı piyano konçertosunu, Müslüm Baba'dan son albüm Aşk Tesadüfleri Sever'i, Juliet' den Avolon'u, Yann Tiersen'den Le moulin ve ´Sur le fil´i... İş için gittiği taşranın teneke saksılardan çiçek, evlerden yemek kokuları yayılan ara sokaklarında gezmeyi... Çiçek pasajında birayı, İnci'de profetorolü, uzun minareli camisi olan benzinlikteki büfede dünyanın en iyi soğutulmuş kolasını... Sinemada kola içip patlamış mısır yemeyi... Üç saniye çizgisinin sol dibinden şut atmayı... Arabada 5. vitesi... Dağbaşında dumanı... Kitap ve CD'leri çocukluğunda kendi başına ilk plağını aldığı dükkandan almayı... Küçük limanların balıkçı barınaklarındaki küçük lokantalarında gün batarken rakı balığa... Konser, sinema, tiyatro ya da iyi bir akşam yemeği sonrasında iyi müzik çalınan sessiz barlara gitmeyi seven... Kimliğin içine üç küçük yalan, bir ipucu yerleştiren... Adam gibi adam olmakla, seviyeli birlikteliklerin nemenem bir şey olduğunu bir türlü çözemeyen... Hayatın sınırlarında gezinirken, aynı zamanda derinliklerini sorgulayan bir bakışla, sosyolojisine ve ironisine de göz atan birisi...

Derinlikli, duyarlılıklar ve yaşanmışlıklar içeren bir olmuşlukla, doğumla ölüm arasındaki, adına yaşam denen zaman diliminde bir şeyler yaşadım (ve yaşıyorum) ne âlâ diyebilen... Hayata nanik yapıp göz kırpabilen... Üç küçük yalan bir ipucundaki ironiye zeka pırıltılarıyla tebessüm eden... En uzun dostluk romanını bir ıslıkta bulabilen... Bilmiyorum diyebilen bilemediğinde ve çok normal olan bilemeyişi... Farkında, genel geçer her şey üzerine konuşabilen, tek dereden su getiren, kelimeleri insan olan birisi...

Hangisi ?

Görsel:Videlec.org

12 Haziran 2009 Cuma

Gece Uçuşu...

Pilotun telefonla uyandırılan karısı, kocasına baktı, düşündü: ''Bırakayım da biraz daha uyusun.'' Şu çıplak, sağlam göğse hayrandı, baktıkça, kalafatlanmış, güzel bir gemi geliyordu aklına. Adam, koya çekilmiş bir tekne gibi şu sakin yatakta dinleniyor, kadın da, rahat uyusun diye, parmağıyla dokunup bir kıvrımı, bir gölgeyi, bir dalgayı yok ediyor, tanrının eli denizi nasıl yatıştırırsa, o da şu yatağı dinginliğe kavuşturuyordu. Kalktı, pencereyi açtı, rüzgar çarptı yüzüne. Oda, Buenos Aires'i tepeden görüyordu. Dans edilen komşu evden, rüzgarın alıp kendisine ulaştırdığı tatlı ezgiler yayılıyordu havaya, eğlenme ya da dinlenme saatiydi çünkü. Kent, yüz bin kalesine çekip almıştı insanları; herşey dingin ve güvenliydi; ama kadın, az sonra, biri çıkıp: ''Silah başına!'' diye bağıracak ve tek bir erkek, kendi erkeği ayağa fırlayacakmış gibi bir duygu içindeydi. Adam dinleniyordu henüz, ama bu, birazdan savaşa sürülecek yedek güçlerin o korkunç dinlenişine benziyordu. Şu uyuyan kent korumuyordu onu: bu gencecik tanrı yataktan kalktığı zaman, kentin ışıkları tozdan arınmış gelecekti gözüne. Kadın, bir saat sonra, bir kentin kaderi kadar büyük bir sorumluluk altında Avrupa postasını kaldırıp götürecek o güçlü kollara bakıyordu. Birden kafası allak bullak oldu. Bu erkek, milyonlarca erkek arasından, o garip özveri için seçilmişti. Bunun acısı çöktü yüreğine. Erkek, kendisine sunduğu dinginlikten kaçıyordu. Onu kendisi için değil, çekip elinden alacak şu gece için yedirip içirmiş, başında beklemiş ve okşamıştı. Hiç bir zaman anlamını kavrayamayacağı kavgalar, sıkıntılar, yengiler için yetiştirmişti. Şu yumuşacık eller evcil birer hayvandı, ama yaptıkları asıl işler gizliydi. Kadın bu erkeğin gülümsemesini, aşıklara özgü inceliklerini tanıyor, ama fırtınaya tutulduğu zamanki tanrısal öfkesini bilmiyordu. Tatlı bağlarla, müzikle, sevgiyle, çiçeklerle kendine bağlıyordu onu; ama hareket saati gelip çattı mı, bu bağlar, adamın kılını kıpırdatmasına gerek kalmadan kopuveriyordu.
Yukarıdaki bölüm benim en sevdiğim kitaplar listemin ilk onunda her zaman yer alan ve yerini sarsacak bir kitabın olamayacağı Antonie De Saint Exupery tarafından 1931 de yazılmış, 1939 da sinemaya uyarlanmış Gece Uçuşu'nun 47.sayfasından alıntıdır. Bu güzel kitabın asıl karakteri pilot olmasına rağmen, müdür Riviere karakter özellikleriyle çok farklı ve derin bir örnek sunmaktadır insana dair... Ve 89 sayfalık roman sizi öylesine içine çeker ve bir meraka sürükler ki, kapağını kapattığınız anda bitmez hikaye... İçinizde, ruhunuzun derinlerinde devam eder ve aklınızdan geçenlerle yüreğinize yer edenlerin tadıyla başbaşa kalırsınız bir süre... Güney Amerika ile Avrupa arasında geceleri de sürüp giden ilk uçuşları anlatırken, derinlikli insan halleri ortaya koyan; ve Andre Gide tarafından yazılmış, içinde yazının altına taşıdığım paragrafın da yer aldığı uzun bir önsöze sahip bu muhteşem kitabı bir hafta sonu keyfinize ortak edin. Pişman olmazsınız!
Saint-Exupery'nin birinci kitabınıda çok sevmiştim, ama bunu daha çok sevdim. Güney Postası'nda, insanı şaşırtan bir incelikle saptanmış anıların yanında, kahramanı bize yaklaştıran duygusal bir olay vardı. Biz şefkate hazır okurlar, ne insan, ne de zayıf bir yaratık buluyorduk onu! Gece Uçuşu'nun kahramanı, insanlık dışına çıkarılmamış olmakla birlikte, insanüstü bir erdeme sahiptir. Bu titreşimlerle dolu anlatıda beni en çok etkileyen de, işte bu soylu yandır sanıyorum. İnsanın zayıflıklarını, dalgacılığını, boşluklarını zaten biliyoruz, günümüz edebiyatı da bunları ortaya koymakta pek usta; ama gerilmiş bir istemin yarattığı o kendini aşma...bizlere gösterilecek asıl şey bu işte.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Beklenen Gün Bugündü...

Beklenen sergi dün kent sosyetesinin, önemli sayıda davetli ve sanatseverin katılımıyla gerçekleşti. İlçe kaymakamı tarafından açılışı yapılan sergide sanat evine devam eden çok sayıda sanatçının birbirinden güzel tabloları yer aldı. Sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği sergide, hanımlar ve beyler şık kıyafetleriyle dikkat çektiler.

Olayın sanatla ilgili olmayan ve bizi hiç ilgilendirmeyen açık büfe kısmına kısaca bir değinirsek; oluşturulmuş masa güzel olmasına rağmen yiyeceklerin beklentilerimizin çok gerisinde kalmış olduğunu, durumun ufak çaplı bir hayal kırıklığı yarattığını objektif hebercilik anlayışımız adına belirtmeliyiz. Bütün bu beklentilerimizi karşılamama haline rağmen madem bunlar buraya koyulmuş, ''e bizde şöyle bir tadlarına bakalım hatır gönül kırmayalım'' diyerekten ilerleyen zaman içinde bir süre masanın başında kalmak zorunda da kaldık. Her ne kadar kafadan masaya dalıp talan edenlerin ardından son kalanlara yetişsek de, o yoğun kalabalıktan kurtulmuş masayla başbaşa olmak daha keyifliydi diyebiliriz.

Sergi AKM nin gerçekten çok çok güzel galerisinde gerçekleşti. Ve gerçekten çok güzel resimler, çok güzel bir sırayla ve alanın çok güzel yerlerine yerleştirilerek düzenlenmişti sergi. Bu anlamda emek verenleri kutlamak gerek...

Sosyetenin kadınları resimlerden ziyade birbirlerini kesiyor olsalar da, resimlerin güzelliği karşısında pek de sanattan uzak kalmadılar... Bu hâl, birbirini süzme ve sahte gülücükler atma yerine resim arası bir birini kesme şeklinde sürdü ilerleyen saatler içinde... Bu da sanat adına güzel bir durumdu...

Sık sık tanıdık insanlarla karşılaşıp sohbet etmek zorunda kalınsa da; özellikle, sanatçı Naz Özsamsun'un resimlerine gösterilen yoğun ilgi nedeniyle kamera ve fotoğraf makinasını elden bırakmak pek mümkün olmadı. Küçük sanatçıların resimlerini terk edip galeriyi oyun alanına çevirmeleri de serginin gözden kaçmayan bir hoşluğuydu.

Sergiyi haber yapmakla görevlendirilen bu satırların yazarı olay mahaline erkenden gidip genel bir durum değerlendirmesi yapmak amaçlı olarak giriş kapısında konuşlanıp gelen geçeni süzerken, serginin açılışına yakın dakikalarda Ünlü Ressam Naz Özsamsun: Her zaman şahane kadın anneleriyle birlikte kapıda gözüktüler; her zamanki zarif şıklıklarını sade ama göz alıcı aksesuarlarla tamamlamış ve alımlı halleriyle yürürken, bütün başların kendilerine dönmesine sebep olup, gözleri bir kez daha kamaştırdılar.(Muhabirin özel ve objektif notu: Bu ailenin böyle bir özelliği var işte, allah kahretsin )

Yayın hakları bizde olduğu için sanatçıyla kısa bir kucaklaşıp sarılmanın ve kısa bir çekim planı görüşmesinin ardından, iş toplantısını yarım bırakıp bize katılan babasıyla birlikte açılış konuşmasını yapmakta olan kaymakamı dinleyen sanatsever kalabalığın içine karışıp kısa , sade ve güzel açılışın ardından direk resimlere yöneldiğimiz için, masadan her ne kadar nasiplenemesek de, masa üzerindeki savaş gözümüzden kaçmadı. ( Bu haberi olayın bu boyutlarıyla ilgilenen medyaya terk ettik.)

Naz Özsamsun; yoğun ilgi gören resimlerinin önünde sanat severlere son derece zarif dili ve şahane Türkçesi ve kesilemez ışığı ve sevecenliği ile bilgiler verirken; resimseverlerden büyük takdir gördü. Yoğun talep gören resimlerinden biri, herkesten erken davranan ülkenin en önemli kömür ithalatçılarından ve kömür madeni sahiplerinden büyük bir şirketin bölge müdürü tarafından oldukça yüksek, sanatçının emeğini takdir eder bir meblağ karşılığında, şirketin İstanbul'daki genel müdürlük binasına asılmak üzere satın alındı. Bir diğer resimde yine bir başka kentteki bir sanatsever için, onun adına sergide bulunan bir görevli tarafından yine oldukça yüksek bir fiyata satın alındı.

Serginin daha ilk yarım saati içinde gerçekleşen ve sahiplerine sergi bitiminde teslim edilecek bu resimlerin ardından tahminimiz odur ki; sergi bitiminde elde bir şey kalmayacak. Her ne kadar bunlar ilk resimler olarak ilerde çok değer yaratacak diye uyarılarda bulunsakta sanatçıya... O, güzel yüreği ve kendi emeğiyle kazandığı bu ilk paraların keyfini çıkarmaktaydı. Gözündeki mutluluk ve sevinç görülmeye değerdi.

Tüm sergide kaldıkları süre boyunca; anne, baba ve dayı şahane kızlarının bu şahane başarısının ve güzel yüreğinin onun yüzündeki yansımalarının keyfini çıkarırken, bu şahane kızla gurur duydular; onunla o heyecanların keyfini yaşamış olmanın mutluğu yüzlerine yansımıştı ve bu da La Paragas Magazin Servisi olarak gözümüzden kaçmadı.

Ve haberlerini yapmaktan onur duyduğumuz, sayfalarımızda yer almayı kabul ederek bize değer katan Sevgili Naz Özsamsun'u bu ilk sergisi ve resimlerinden dolayı kutluyor. Çok emin olduğumuz başarılarının taçlanacağı başka sergilerde birlikte olacak olmanın heyecanıyla ona sevgilerimizi yolluyoruz.

Ve bir kez daha; gelen tüm tekliflere rağmen kendiyle ilgili yayın hakları konusunda bizi tercih ettiği için, tüm La Paragas ekibi olarak kendisine teşekkür ediyoruz.

Sizi seviyoruz Naz Özsamsun

8 Haziran 2009 Pazartesi

Oyun...


Ne kaybetmenin ne kazanmanın önemi yoklu... Bir kazanma ve kaybetme duygusu olmaksızın oynarken oyunu, bir sonraki hamlenin niyetinde olmaksızın hesap kitap... Bittiğinde, birlikte kazanılan ve birlikte kaybedilen bir eşitlik halidir oyun...

Beraber oynanmış, acısı tatlısı ortak, ücraların en saklısında usul ve sıcak bir tebessüm halinde duracak şahane bir lezzettir...

Şahsız ve matsız...

Görsel:Videlec.org

6 Haziran 2009 Cumartesi

Tutunamayanlar...


Güzel başlayan bir günün iş saatlerini, bir hatanın düzeltilmesi için bürokrasinin düz bakışlı tembel düşünceli çarklarında geçirmiş olmam bile neşeliydi. Gündüzü uzun yazın, odayı dışarıyla kucak kucağa yapan esintisinde filmi koydum ve izlemeye başladım. İzlerken şairin dizeleri geldi hep aklımın göz önüne.

Hayatın henüz kirlenmediği dönemleri anımsattığı için bana; siyah beyaz fotoğrafları, filmleri özel severim. Bu filmdeki her şey de kirlenmemişlerdendi.

Çok keyifle harika bir film izledim. Ve sürekli iki kişiye teşekkür ettim. Çünkü filmin raftan bana göz kırpmasına sebep olan onlardı.

Günüme dopingi zaten biri yapmıştı sabahtan.

Şimdi, bacaklarımı camdan dışarı uzatıp, gecenin yakışıklı laciverdine ışıklarını bırakan uçakları seyretme vakti; içindeki insanlara hayali hikayeler yazarak.

Buz olmuş bir şarabın kokusunda, sağlığınıza !

Film neyi anlatıyordan kısaca söz etmek gerekirse:

Hayallerimizin, sorunlarımızın, sohbetlerimizin, yanıtlarımızın birbirine benzeştiği; yani neredeyse birimizi diğerinden farklı kılan hiçbir şeyin kalmadığı ya da olmadığı adına global denen bir sistemin robotlaşmış kimlikleri olduğumuz bu süreçte; kendi mikro sistemlerini yaratarak doğru ya da yanlışlık ölçüsünü kendi ellerinde tutan, bir anlamda mevcut ve dayatılan global alışkanlıklara karşı duran, sistemle çelişen ve sonunda belki de yenilirken kazanan karakterlerin yer aldığı çok eğlenceli; ve sevgili Jash'ın deyimiyle bir baş kaldırı hikayesidir bu film.

İzleyin! Seversiniz.

4 Haziran 2009 Perşembe

KONUŞAN KELİMELER İŞİTEN YÜREKLER





La Paragas'ın harika hizmeti; ‘Hayırlı Bir İş’ ile başlayan sesli blog yazıları fikri, görme engellilerin de blog dünyasının bir parçası olmasını amaçlıyor…

‘Tüm engelleri aşan bir tam olmalıydık’ ortak fikrinde birleşen bloggerlar;
Buraneros, Uzağa Giden Kadın, Bugünü Yaşama Arzusu, Kırmızı Günlük ve Evrenin Dünyası; fikre logo desteğini esirgemeyen Pinonun Yeri, teknik destek konusunda araştırmacı Erkan Bal ve fikri duyar duymaz sahiplenip, sitelerinde duyuran Kara Kalem, Ateş Böceği, Persona Non Grata, tutsak, delfina, Hayat İzlerim ve Gereksiz Yazar'la giderek çoğalıyor olmanın heyecanı ile bugün sizlere de soruyoruz:

Sizce de harika değil mi?

Ben fikri sevdim diyorsanız…
Fikir sahibinin izni var kulaktan kulağa yayılması konusunda...

Kendi sesinizden ya da sevdiklerinizin sesinden yazılarınızı bloglarınıza ekledikten sonra ‘konuşan kelimeler’ etiketi ile etiketlemeniz, yarınlarda oluşabilecek bir ortak blog platformunda buluşmamızı kolaylaştıracaktır diye düşlüyoruz….

Peki benim blogumda sesli kayıt olduğu nereden bilinecek diyorsanız, logoyu kullanmaya ne dersiniz?

Kararsız kaldım ne olur ki bunun sonu diyenlere, beyaz yavru tavşanın niyet kâğıdını okumaları tavsiye edilir...

Konuşan Kelimeler İşiten Yürekler

Kulaktan kulağa oyununun gönüllü bir oyuncusuyum ben
Benim yüreğimden gelen senin yüreğinden duyulduğu gün
Gönülün gördüğünde buluşup
Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırında paylaşıyor olacağız hayatı…



Konuşan kelimelerin işiten yüreklerini çoğaltmak için Biraz daha beklemek mi yoksa bugün hemen seslenmek mi?

________________________________________________

3 Haziran 2009 Çarşamba

Fatma Ceren Necipoğlu


Baktığımız yerlerde olmadığın için; göremedik!

Bilmem ne takımının bilmem kim oyuncusunun ayağına batan kıymığı haber yapan medya: Göreceğimiz yerlere koymadı; bilemedik!

Dünyanın senden haberi varken, bizim yokmuş... Öğrendik!

Kocaman bir kalbin varmış... Gördük!

Biliyoruz ki; kaybın da, tıpkı verdiğin emekler gibi sessiz olsaydı, üçüncü sayfada bile yerin olmayacaktı... Üzüldük!

Kadir bilmezmişiz... Utandık!

Kocaman bir borcumuz varmış... Ödeyemedik!

Özür dileriz.

captaiin,ophelia,mussano.jr,buraneros


2011'deki gelişmeler

Fatma Ceren Necipoğlu hakkında ayrıntılı bilgilere buradan gidebilirsiniz

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP