26 Ekim 2014 Pazar

Altıncı Katta Fısıltılar

a.nur'a  buralardayım demek için,


Yaa ben çok özledim sanırım!


Ne bilim işte içim fazlasıyla hoppa bugün, bir sürü yere gittim geldim. Biraz yoruldum ama öte yandan da sanki cennet ayaklarımın altında. Misal tam da şu anda epeyi coşkulu dalgalara, epeyi altımda kalmış çatıların üzerinden bakıyorum ve sonbaharı dibine kadar hissettiren şu tatlı havada -uzun bir aradan sonra- 6.kattan ilk yazımı yazıyorum. Dibimde kahve kokusu. Hayatımın en farklı en kendine özel günlerinden biri hanesine yazılacak bir gün.

Ne bilim işte hep bir mıncırma duygusu içimden taşıyor.  Mesela tam şurada, Simitpark'ta karşımda gülümseyen biri var. Oysa bundan yaklaşık bir yıl dört ay önce her şey artıya giderken ve önemli bir projenin ilk ayağını epey ileri bir evreye taşımışken o parkta hayatım bir film şeridi gibi önümden geçmişti. Sanki ben öteki dünyaya geçmiş, önümde çay kokusu ve simit varken şu yaşamdan silinmiş, o başka dünyadan sessizce akan meydana ve oradaki capcanlı hayata bakıyordum.

"Lezyonlarınız var karaciğerinizde." derken ekrana bakan ve pek de yabancı olmayan kadın. 20 yıldan uzun süre önce söylenmiş ama umrum olmamış karartılar için kendinden emin ve farkındalığın dibi bir edayla, üstelik de umursuzca, "Biliyorum." demiştim.  Sonra tanıdık bir doktora gidiş, ultrason, "bunlar doğuştan olan zararsız lezyonlar da olabilir" ifadesindeki şefkat, MR'a doğru itelemişti beni.


Ben o gün o parkta biraz sonra gidip alacağım filmler ve sonuçlar üzerine mis gibi çayımı yudumluyordum. Mekanlar  gelip geçti gözümün önünden. Ah bir de anlatmayı becerebilsem olan biteni. "Filmleri ve sonuçları klinikten aldılar." dediğinde bankonun ardındaki kadın, işin ciddiyetini kavramıştım. Aslında sanmıştım! Korkusuzdum ama son bir işim vardı şu dünyada. Kendim için değil, çocuklar için. Hımmmmmm çocuklar-ım!


Bir emaneti asıl sahiplerine teslim etmeden şu dünyadan gitmeye niyetim yoktu. Gerçi kim takar niyeti de, ben yine de direnebilseydim. Kliniğe, oradaki çok da tanıdık doktora doğru giderken dışarıdaki dünyadan gelmiş ve etrafın göremediği biriydim ben. Haziran ayının sonlarında, güneşli bir günde, bu ıssızlığın içindeki rüzgar da neyin nesiydi? Ağzım kurumuştu, bir su aldım. Tüm bu kaytarmalar korkudan mıydı yoksa? Oysa teslimiyetçi bir adamım ben, tamam dediğim andan itibaren lay lay lomdur her şey. Korkunun üzerine giderim. Misal tımtıfılken mecburen üstlenmek zorunda kaldığım işler esnasında, bazı alanlarda rekabet içinde olduğumuz koca koca adamlardan tehdit aldığımda tek kişilik ordu olur, inadına inadına yapayalnız gezer, olay mahallerine yalnız giderdim. Belki de bu yüzden severlerdi karanlık suratlı bu adamlar beni. Dokunmazlardı.

Ben bu yazıyı sözde çarşamba günü yayımlayacaktım, oysa bugün pazar. Şu şahane sonbahar sabahının dalgalı denizini koymayacağım bu yazıya dedim ve görüldüğü üzere koymadım. Resimlerin üst başlığı şu: 6.kattan sabahın en erkeni. Gün çarşamba ve  burası 6. değil, zeminden sayarsak 9. kat. Üstelik bu katı ben kim için özel ve genç renklere boyattım, ona özel parkeler seçtim. Gözlerimin altı mor, burnumda bir sızı ve kan revan ortalık. Huzurluyum. Oğlum.

Aslında bu yazıya "Ben uyumayı düşünüyorum." deyip, "Falan yazıya çok bayıldım ve muhtemelen okunmuştur ama her ihtimale karşı yine de yollayayım istedim." yazacak, ardına da tabii ki bu bahane deyip, "Seni seviyorum." ekleyecektim." Aha bu kadar kısa idi yazmak istediğim.

Bir Asmaaltı Kahvesinde, iftar ardından bir çay içme sahnesi geldi gözümün önüne. Şu okuduğum yazının ve yeryüzü sofralarının bir anda eskiyi hatırlatmış olmasından olabilir tüm bunlar.  Ama eskide olmayan bambaşka bir tat var buralarda. Gerçekten öyle.

Şimdi de şöyle bir görüntü oluştu birden: Bir mahalle ki kendisine bayılıyorum. Çocuklar, ellerinde mumlar, kandil parası toplamak için sokaktalar. Tam da o şahane evin önünden onları izliyor birileri. Hatta öncesinde mahallenin davulcusunu ve peşinden giden çocukları da izlemişlerdi. Kadına zaten koşulsuz bayılıyorum, pek keyifliydi okuması. Mutlu etmekle kalmadı kendisi,  iftar sonrası Taşhan'da içilmiş çaya bile takla attırdı. Hımmmmm Taşhan, üst kat ve çay! Manzara süper, eski caminin kandilleri inşallah sarı normal lambadır.

Şimdi de sokak arasında bir lokanta; şirin, sokağa sıralı masaları da sevimli, islim kebabının kokusu muhteşem, top atılmasını bekliyor insanlar.  Top atıldı, oruçlar açıldı. İnsanlar arastanın ve çoğu birbirini tanıyor. Çay kısmı bu yazının içinde zaten. Mekan biliniyor. Şimdi de sahne, müze midir nedir, o tip bir yere atladı. Hımmm ağaçlar ve akşam güzel. Ne içmeli acaba? Biraz düşünelim bakalım.

Güya yazıyı paylaşacaktım. Elimde değil şuraya girdim mi, hep dediğim gibi kopuyorum. Hımmm biraz da yoruldum galiba, onca yer dolaştım geldim sonuçta. Daha yapılacak bir blok var.

Tamam burası güzel. Canım da Adisababa çekmişti. Şu güzel yaz akşamına da yakıştı valla! "İki limonata rica edebilir miyim?"

"Pek de güzelmiş!"

Bakın şimdi, yazı yine kaynayacak!

"Allah kahretsin!"

Oldu mu yaptığın ey aklım. Sen tut şu mübarek ramazanın en yakışacağı yere götür beni. Eski zaman sokaklarından birine sok. Bir eski konakta iftar sofrasına oturt. Karşıda eski caminin kandilleri. Bir kula bu yapılır mı allah aşkına. Sonra al onu götür, emsalsiz bina Bimarhaneye. Açık ve şahane bir avluda, Konservatuvarın Klasik Türk Müziği -canlı-dinletisi eşliğinde demli çay içmesini sağla. Al oradan çıkart, ırmak boyundaki dünyanın en güzel dondurmalarından birini yapan dondurmacıdan dondurma aldır, sonra da ırmak boyunda onu tükettir.


Söyle allah aşkına Sevgili En Sevdiğim Kadın, bir kula bunca eziyet reva mıdır? Nedir benim bu aklımdan çektiğim ha! Üstelik şu kaynayan kanımı nasıl zapt edeceğim bilemiyorum. Birisine fena kaynıyor. Zaten  neden oralarda değilim diye içi içini yiyor. Bir de heyecanlandı ki. "Hani insan gitmeye karar verir de bir an önce o saat gelse ve orada olsam telaşının kucağına düşer ya!" ki çok da güzel bir heyecandır bu, işte halim böyledir.

Sevmenin çarpımının sonucu güzelmiş be!  


Fotoğraflar 6.kattan L23 ile...

22 Ekim 2014 Çarşamba

Yeni Doritos Reklamını Sen Çek, 1 Milyon Dolar Kazanma Şansını Yakala!


2007 yılında Doritos, ABD’deki hayranlarını Amerikan Futbol Ligi’nin sezon finali olan Super Bowl sırasında yayınlanmak üzere kendi Doritos reklam filmlerini çekmeye ve göndermeye davet ederek, kendi Super Bowl fenomenini yarattı. Bu reklamlar, yapan kişinin çektiği şekliyle aynen yayınlandı ve Super Bowl sırasında yayınlanan, tüketicilerin yarattığı ilk reklam filmleri oldu!

Doritos, bu muhteşem organizasyonla sevenlerini 1 Milyon Dolar kazanma şansı ve bunun yanı sıra 1 sene boyunca  Hollywood’daki Universal Pictures Stüdyoları’nda Elizabeth Banks gibi yıldızlarla çalışma fırsatı yakalamaya çağırıyor.

Unutulmaz Deneyim 
Bu yıl 9. kez düzenlenen Doritos Crash the Super Bowl’u kazananlar, büyük ödül olarak milyonlarca dolar para ödülü ve hayatlarının sonraki aşamalarında da farklı iş teklifleri aldılar. Örneğin; kendi yaptığı “Fashionista Daddy” reklamıyla 2013 yılında Crash the Super Bowl yarışmasında büyük ödülü kazanan Mark Freiburger, “Transformers 4”ün setinde yönetmen Michael Bay ile birlikte çalışma fırsatı elde etti. Mark, bugün büyük bir yetenek ajansı tarafından temsil ediliyor ve Universal ile FOX gibi dünya çapındaki stüdyoların film projelerinde yer alıyor.

Katılma Sırası Sende

Siz de hazırlayacağınız 30 saniyelik reklam filmini  (sözlü ise İngilizce) www.doritos.com.tr ‘de belirtilen teknik özelliklerle hazırlayıp tüm dünyanın beğenisine sunmak için 9 Kasım 2014’e kadar reklam filminizi çekip, rüya gibi bir iş ve 1 Milyon Dolar sahibi olmak için geri saymaya başlayabilirsiniz!

Katılım koşulları ve tüm detaylar için www.doritos.com.tr’yi ziyaret edebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Mart 2014 Cumartesi

Amanvermez Avni

Kitabın farkına okuduğum bir yazı sonucunda varmıştım. Aldıktan sonra gördüm ki üzerine yazılmış bir de tez* varmış. Kapağından, kitabın dokusundan, harflerin boyutlarından, konu başlıklarının karakter zarafetinden ve içindeki minicik çizimlerden  fazlasıyla etkilenmiştim.

Okurken, hissiyatımın o anki haline vurgu yapan aklımın, ısrarla altını çizdiği cümlesi şuydu: "Valla Avni can ya, sanki eski zamanda yaşıyormuş gibi bir hisse kapılıyorum onu okurken ve çok hoşuma gidiyor bu. Sanki zaman tünelinden geçip şu andan o ana gidiyormuş gibi oluyorum."

Siz istemesiniz de içinde kaybolmaya gönüllü bir hale getiriyor zaten kitap. Buna ayak direseniz de çareniz yok. O ne olursa olsun  sizi alıp gaz lambalı sıcak bir odaya götürüyor ve sedirlerden birine oturtuyor. Elinize kendini tutturarak.

Zamanın makine düzeninden ve kirliliğinden kurtulup naif ve masal günlere vardığınızda içiniz bir hoş oluyor, ruhunuz gülümsüyor. Üstelik şu günlerin meydanlardaki ve televizyonlardaki siyaset dilinin pespayeliğine bakıp, ilk yerli polisiye roman dizisinin baş kahramanı Osmanlı hafiyesi Amanvermez Avni'nin suçlulara karşı olsa dahi kullandığı dilin nezaketine bayılıp, hayran kalıyorsunuz.

Kitabın arka kapağından edindiğimiz bilgiye göre 1913-1914 yıllarında Ebüsüreyya Sami tarafından kaleme alınan Amanvermez Avni, dönem İstanbul'unun resmini pek de güzel çiziyor insanın aklına. Başarıyla kılık değiştirebilen kahramanımız sütlü kahveye bayılıyor ve sizi de fazlasıyla gaza getiriyor, eşlik etmek manasında. Sigarasını da tabakasından çıkardığı malzemelerle sararak içtiğini belirteyim yeri gelmişken.

Öyle faka basmaz bir kahraman da değil kendisi. Son derece iyi yetişmiş, aklı iyi koku alan  Amanvermez doğal olarak Rumca, Ermenice ve Fransızca konuşabiliyor. Olay yeri inceleme, delilden çözüme gitme gibi modern çağın tüm unsurlarını kullanıyor ve bir de mini laboratuvarı var kendisinin. Üstelik de kılık değiştirme konusunda son derece başarılı. Zengin bir kıyafet ve peruk koleksiyonuna sahip.

Bütün bu yazdıklarım üzerinden olağanüstü bir polisiye beklentisi de yaratmak istemem açıkçası. Elbette ki okurken olayların sonucuna kolaylıkla ulaşıyor insan.  Ukalalık etmek isterse fazlasıyla imkan da tanıyor buna yazarımız. Öyle üstün bir kurgu ve meraktan meraka sürükleyen bir sıralama beklentisi içinde de olsun istemem henüz kitaptan haberdar olmayanlar. Sonuçta 224 sayfalık kitap, başlayıp biten altı ayrı hikayeden oluşuyor.

Ama zamanda bir yolculuğu, şu günlerin rezaletinden kurtulunmak istenen kısa bir anı, fazlasıyla ve başarıyla gerçekleştirebileceğine ve ondan çok da sevimli bir tat alabileceğinize kefil olabilirim.

Yazma heyecanı ile tutuştuğuna emin olacağınız, sevimli ve okurken kanınızın kaynayacağı  bir yazarın; son derece naif, içinizdeki ukalanın "bu tümüyle taklit" diyen çığırışlarını da alt etmeyi başaran dilindeki ve niyetindeki samimiyetinden asla şüphe etmeyeceksiniz.

Yüreğinin ve gayretinin sıcaklığını ta derinlerinizde hissedecek, saygı duyacak, onun hikayelerinde eski İstanbulu gezerken sokak lambalarının havagazı kokusunu duyacak ve ağzınızın kulaklarınıza doğru yolculuğundaki naif gülücüklerinizi yakalayıp mutlu olacaksınız.

Şu kesif günlerde kendinize bir iyilik yapın.


*Ayşe Altınbaş Balcı tarafından yazılmış tez için lütfen buradan.


31 Ocak 2014 Cuma

Martı

 Uyarı

Bu yazı kara ile beyaz gibidir. İki türlü de okunabilir. Karadan başlamak isterseniz;  "Oysa ben rezil bir seyirciydim bu oyunda" kısmından başlayıp başa dönebilirsiniz. Beyazdan başlamak isterseniz de buyurun.


Enteresan bir akşamdı...

Oyunun beni çekme nedeni açıktı: Çehov.

Öte yandan daha önce çok çarpıcı oyunlarını izlediğim, farklı bir anlatım diline sahip, insanı şaşırtan, bazen iki arada bir derede bırakan Bursa Devlet Tiyatrosu kökenli bir oyun olması itibariyle de ayrıca ilgime çekmişti Martı.

Sürprizlere açıktım. Yoğun işler nedeniyle, daha çoğu da hayatımı zenginleştiren şahane sebebim yüzünden, açıkçası,  tiyatroyu keyifli zamanlar manasında ötelemiştim. Yoğun işler döneminin bir başka merhaleye geçmiş olması epeyi de bir alan açmıştı bana ve bunu değerlendirmek de elzemdi. O salonda olmayı seviyordum çünkü.

Salona girdiğimde çok özlemiş olduğumu fark ettim. Çok ara vermemiş olsam da. Takılı olsa da aklım bir meseleye, keyifliydim ve sahnedeki dekor iyi ve güçlü oyun konusunda müjde gibiydi.

Muhteşem bir açılışla başladı oyun. Işık, özellikle müzik ve sahnede olan bitenler, simgesel anlatımlar  muhteşemdi. Koltuğuma daha bir keyifle yayıldım. İştahlıydım, olan biten de gerçekten iştah açıcıydı.

Kalabalık açılış, salonun neredeyse yarısının oyunun alanı olarak kullanılması, sağınızdaki solunuzdaki kapılardan giren oyuncuların o mesafeleri bazen avdan, bazen istasyondan geliyormuş gibi; bazen de hüzünlü ayrılışların uzun mesafelerini katediyormuşçasına anlamlar yüklenmiş gidişler olarak kullanmaları, oyunu interaktif bir hale getiriyor ve tüm bu alanlardaki oyuncuların beden dillerini takip etmek, duyguların geçirgenliğindeki başarı nedeniyle, insanın ruhuna olağanüstü bir sahicilikle dokunuyordu.

Çok iyi bir oyuncu yönetimi,  çok ama çok iyi planlanmış, sıkı çalışılmış ve uygulama anlamında mükemmel detaylar,  doğru oyuncu seçimleri ve güçlü karakterleri ile oyun, tiyatro adına  lezzetli fark edişlere neden oluyordu. Mesela eşyaları taşımak için gelen karakterin salondan sahneye gelirken ve giderken ve o bavulları taşıma sürecindeki davranışsal ayrıntılara dikkat!

Oyun esnasında ışığın azalmasıyla imece usulü değişen dekorlar,  kusursuz kostümler, mükemmel kurgu ve sahnedeki doğal akışkanlık, gerçek bir hayatta bir gerçekliğe tanıklık ediyormuş duygusu yaşatıyordu insana. Buna normal insan halleri ile oyunu yaşamak diyebiliriz aslında. Işık, özellikle kocaman anların içinde  diliyle duyguları parlatan, detaylandıran bir anlatıcı gibiydi.  İkinci perdenin açılışında mumların yakılmasıyla ortaya çıkan  manzaraya bayılma ihtimaliniz kuvvetle muhtemel.

Göl kıyısındaki salonun bir yanında tombala oynayan bir grup diğer yanında hüzünlü bir erkek varken, kafası az önce arkasından baktığı ve gideceği yol nedeniyle onda takılı kalan Maşa'nın, tombala çeken oyken dahi  yüzüne ve sesine yansıyan duygularına dikkat edin. Bir insan bir karaktere bu kadar girip, onu kendi bedeninden ve o bedenin alışkanlıklarından farklı bir kişiliğe nasıl taşırın en güzel örneklerinden birini fark edin.

Daha oyunun ilk anında üzerindeki siyah elbisesi ise dikkatinizi çekecektir şüphesiz Maşa-Nergiz Acar. Ama kişisel olarak kendisine hayran kaldığımın altını ısrarla çizmek isterim.  Onca insan kalabalığının içinde biraz önce babası ile yaşadığı diyaloğun yarattığı duygu ve babanın umarsız tavrının ardından soğuk gecede yürümek zorunda kalan kocasını; 6 km'lik yol boyunca karanlığın içine gönderdiği endişeli ve merak eden bakışlarıyla takip ettiği, aklını ona gönderdiği anlar muhteşemdi duyguların beden diliyle dışa vurumu adına.

Bir de bazı kelimeler üzerine yapılan vurgular var ki tadından yenmiyor. En basitinden yürümek fiili. Oyunun başlarında karakterlerden birinin bir yere gidilecekken ben yürüyeceğim demesini olağan görürken, bunu yürümeyi seven bir insan eylemi olarak anlamlandırırken, bir başka yerde aynı cümleyi tekrar ettiğinde aslında bu ifadenin ardındaki sosyo ekonomik ve ezik durumu gördüğünüz gibi, bir tek cümleyle aslında ne kadar çok şeyin anlatılmış olduğunu da fark ediyorsunuz.

Bu oyunun bence en büyük başarısı, her bir sahnenin tamamlanacak bir puzzle'ın taşları gibi olması. Ve bu oyunla en alakasız izleyiciye bile geçiyor. Öyle olmasa sahneye bakarak oyunun bittiği anı anlayıp da alkış yağmuruna tutmazdı izleyici salonu. Hatta yakından tanığıyım ki o salondaki en rezil izleyici bile - ki kendisini de çok iyi tanıyorum- herkesten önce, tümüyle içgüdüsel olarak, ayağa kalkıp, emeğe saygısını ve izleyici keyfini açık etmek adına bu kadar coşkuyla, sürekli ayakta kalarak ve af dileyerek alkışlamaktan alıkoyamadı kendisini. Mutluydu.

Aslında bu yazıyı daha da uzatıp pek çok karaktere ve bu karakterleri oynayan oyuncuların pek çok duyguyu dışa vurma halleri üzerine övgüler yazmak mümkün. Ama bunu benim yapabilmem çok zor. Çünkü öyle bir içime işlemiş ki Martı. Ben aslında salondayken yer yer oyundan koptuğumu sandığım, izleyici olarak rezilleştiğim anlarda bile sahnedekiler ve oyun  her hücremde kendine yer bulmuş. Yer bulmakla kalmamış her saniyesini kazımış; aklıma,ruhuma, duygularıma... İşte bu nedenle her şeyi yazmaya kalksam, üstelik de oyunun üstünden bir gün geçmişken ve sürekli fark ediyorken, okuyana  ciddi anlamda sıkıntı vereceğim kesin.


Oysa ben rezil bir seyirciydim bu oyunda

Bütün şu yukarıdaki övgüleri yazan adam: Oyunun birinci perdesinin bir bölümünde sıkıntıdan koltuğuna iyice yerleşmiş, kafasını koltuğun arkasına yaslamış ve ara ara kendini uyuklarken yakalıyordu. İkili ve uzun diyaloglu bölümlerde, yazacağı yazıda "Ya abi ne kadar uzatmışsın, bunu daha derleyip toplayıp, daha akıcı ve dinamik hale getirebilirdin, bizi baymanın ne alemi vardı" gibi cümlelerle yönetmene laf sokmayı düşünüyordu. Diyalogların çoğunu dinlemiyor, ya da öyle sanıyor, bunun için en ufak bir çaba bile göstermiyordu. Bir an önce ara olsa da çıkıp gitsem fikrindeydi.

Aklından işkembe çorbasının keyfi geçiyordu ki daha önce yazdığı yazılarda oyun bırakıp bu eyleme gittiği görülebilir.

İlk perde uzayınca ve arada bir yerde ışıklar kararıp da sahnede dekor değişimi anlamında bir hareketlilik oluşunca "Bak adamlar seyircinin perde arasında kaçacağını düşünerek, perde arasını ışıkları kısıp, dekor değişikliği yaparak oyuna yedirmişler" bile dedi.

İlk perdede çıkan bir kaç kişiyi, ki özellikle teknoloji kuşağı genci görünce, bunu fırsat bilmeyi bile düşündü. Perde arası verildiğinde dışarı çıkıp bir su aldı, o ara gitmeyi düşündü. Sonra vazgeçti. İçeri girdi ki bu esnada salonun yarısının ikinci perdede olmayacağı konusunda bir tahminde bulunmuş ve bundan ukalaca bir bilmişlik hazzı almıştı.

Sonra özellikle genç izleyicinin salona döndüğünü görünce şöyle dönüp de arkasına bir baktı, yer yer boşluklar olsa da salon dolmuştu, utandı. Sonra şöyle bir kanaate vardı ve bunu yazısında kullanmayı düşündü, hatta bu düşüncesini bir mektupta şu şekilde paylaştı: "Fakat bir yanda da seyircinin çektiği ızdırap var; bu, oyunun suçundan ziyade insanoğlunun televizyonlar, diziler, cep telefonları, kısaca hayatına girmiş teknoloji ile oluşturduğu yeni "sabır" anlayışı ve kolaycılıkla alakalı."

İşin özü: Bu oyun gerçek bir tiyatro eseridir. Tiyatronun hakkını vermektedir. İlla da kusur aramazsanız ve oradan bakmazsanız kusursuz bir oyundur.  Son tahlilde rezil bir izleyiciye bile yukarıdaki övgü dolu yazıyı yazdırmıştır.

Üstelik yazıda rezil izleyicinin hissiyatının azı vardır çoğu yoktur.  Bu oyun "Ey tiyatro iyi ki varsın, hala yaşıyor ve yaşatılıyorsun" dedirtmektedir.

İzleyene ayar verip, kendisiyle yüzleştirip; dayatılan dünyanın ötesine itelemektedir. Sadece bu neden için bile kendinize bir iyilik yapın.


Bu güzel oyuna emek verenler içinse lütfen buradan.

24 Ocak 2014 Cuma

Sapma

Sapma'yı sevdim ki bu kez el yazması kitaplar toplayan, onları kopyalayan, ilginç bir kariyere sahip, 1400'lerde yaşamış kitap avcısı bir kahramanımız var. Olaylarımız da o yıllarda geçiyor. Mizahımız ve üslubumuz da pek güzel.

Ayrıca kitabın ebatlarını da sevdim ben!

Kitabı sevmeye devam ediyorum ana fikrinden, gidişatından ve kurgusundan dolayı.

İçinde geçen pek çok ismi bilmiyorum ama zaten takılmıyorum da onlara...  Kısaca eskinin felsefecileri, tarihi şahsiyetleri deyip geçiyorum.

Kendi içine hapsedip de verdiği ipuçları ile insanı başka kitaplara yönlendiren kitapların meraklandırıcı tadına bayılıyorum.

Bu kitabın yazılmasına temel teşkil eden, adını daha önce duymadığım zatın 1300'lerde yazdığı; din odaklı egemen bağnazlığın önünü kesen, bu zeminde önemli tartışmalara zemin olan, fikir dünyasında çığır açan şiirin olduğu kitabı da merak ediyorum. İlk fırsatta araştıracağım.

Sapma'yı, üzerinde roman yazsa da öyle adlandırmak zor. Daha çok, sıkı ve sorgulayıcı bir bilim adamının, oldukça ağır ve dokunulmaz bir konudaki akademik araştırmalarını, bir serüven örgüsüyle sıkıcılıktan kurtarıp, ana temayı da yan hikayelerle besleyerek okuyanın işini kolaylaştırdığı bir gerçeklik eseri olarak tanımlamak mümkün.

Üstelik insanın kendi düşüncelerini sorgulamasına da yol açan, biraz da yoldan çıkaran "yakılası" bir kitap olduğu da düşünülebilir.

Bir akşamüstü sandalyeye konuşlanmış, sivrilere karşı kendini efsunlamış bir vaziyette satırların arasında yok olmuşken; aklımdan, kesintisiz sorgulamalarla birlikte sevinç cümleleri de resmi geçit yapıyordu. Yeterince gelişmemiş demokratik yapısına, herşeye biçim vermeye kendini yetkin gören başbakanına rağmen, iyi ki bu ülkede yaşıyor olmak manasında.

Şu Sapma var ya güzel kitap!

Hem din olgusu ve onun siyasallaşmış kullanımı, hem de din odaklı oligarşik yapı konusunda acayip bilgilendiriyor insanı, bunu yaparken de eğlendiriyor. Tatlı bir üslubu var ders hocamızın, kendisini en sevdiğim hocalar listesine kafadan soktum ben.

Okurken aklımdan geçen ve bir yazıda kendisinden bahsedilirken kullanılacak cümlelerden biri şu idi: Nasıl ki Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı'sının ilk elli sayfasında insan patinaj yapıp duruyor; bu kitap da ilk sayfalarında insana benzer şeyler yaşatıyor, bazen coşkuyla giderken bazen "Uff sıkıldım," haline büründürebiliyor. Hatta "Yaa bunu bıraksam da daha hafif  ya da daha akıcı bir şeyler mi okusam," dedirtiyor. İşte bu engelleri geçtikten sonra da akıp gidiyor. İnsan okuma evresinden direk yaşama evresine geçiyor. Dağları bayırları aşıp manastırların kütüphanelerinde katalog incelerken buluyor kendini. Kahramanın seçtiği kitabı kopyalamaya başlıyor, parşömenlerin miss gibi kokusunu duyuyor, çağın daksili ile silinmiş kelimelerden süt ve peynir kokusunu alıyor.

Bir de Sayın Ekmel Denizer'i çok andım satırların arasında yok olmuşken: Hani Parmak Ucu Kesik Eldivenler diye bir yazısı var ya blogda; onu okurken çok hissetmiştim olan biteni ve imgeler oluşmuştu kafamda. Bu kez sanki daha önce gören birinden duyduğum şeyleri birebir yaşayan bir fani gibi hissettim kendimi. 

Velhasıl-ı kelam "Venezuela'dan" yeni dönmüş ben, bu kez 1400'lü yıllarda Alp dağlarının orasında burasında, avlularından yiyecek ve canlı hayvan kokusu gelen manastırlardayım.

Kitabın ebatlarını sevdiğimi söylemiştim sanırım; bu da bana pek entelektüel hava verdi. Okunduğu her yerde insanı ayrıcalıklı ve bilge kişi kılacağı kesin. E bu da havalı bir şey sonuçta!

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP