21 Ocak 2026 Çarşamba

Sahil Boyunca

Deniz enfes, kaba dalgalı lakin zarif de.

Sahil boyundayım, elimde makinem, açıkta kırmızı geminin siyahı.

Aklım şen şakrak, geçmişten geleceğe enstantaneler sıralıyor,

gelmişinden geçmişine.

Dalgalar betonlara vurdukça ben boynumu aşar yükseklikteler. İlk duvarda kırılıyorlar lakin arkaları boş değil.

Siyah gemi günlerdir açıkta. Merakım yok, kırmızıyı yolculadık. Dönüş yolunda adımlarım ağır, yaşamla sohbet güzel, martılar coşkulu.

Zihnimde enn sevdiğim kadın.

Disco bana doğru koşuyor, az önce martılarla oynaştaydı, fark edince yanaştı,

bakışları, sev beni diyor.

Önce ilgilenmiyorum. O havlamaya ayarlı ve başlıyor. Gülüyorum ve elbette oyun da olsa kıyamıyorum,

oturdum, yanaştı bir kez daha,

ve eylem sevmeye dair.

Onunla vedalaşıyorum. O sırada gözüm öndeki binanın en üst katına takılıyor. Bir fotoğraf önüme düşüyor. Orası en sevdiğim kat, manzara muhteşem. Yatak odası full deniz. İlk kez dün sahil boyu yürürken ve dalgalara bakarken ve geçirdiğimiz enfes günleri düşünürken bir anda durdum.

Ömrümü enn sevdiğim kadınla o katta geçirsem sonsuza kadar,

dedim.

Bu anlık bi duyguydu, ama çokkk güzeldi. O nedenle bir yaz akşamında o katta kurulmuş masadan bir fotoğrafı buldum ve yazının baş köşesine koydum. İleriki zamanlarda o emekli olunca mesela,

o kata geçebiliriz, diye düşündüm.

Hayal ettim.

Ve enn sevdiğim kadını ne kadar çok sevdiğimin altını bi kez daha çizdim.


Bugün gün pırıl pırıl, dalgalar kırılırken köpüklü ama dünkü kadar coşkun değil. Güneşse muhteşem. Kendimi sokağa atacağım,

deniz boyu yürüyeceğim...

ve kendimi bir kafeteryada şımartacağımsa kesin.

Hayallerim köpük köpük,

fotoğraf makinemle çok oynadım ve onu bir gözden geçirmem gerek.

Kahve çekirdeklerini öğütüp şımartsam mı kendimi diye düşünüyorum. Deniz kıyıda köpüklü, ardı sakin, güneş enfess...

O halde hurra!

İstikamet sahil boyunca dans...


Güneşe sevgiler, köpüklerle dans eden martılara çokkk alkış.

Fotoğraf yok,

saat 11.55,

birden, bi kaç dakikalığına, onsuz olmak geldi içimden...

13 Ocak 2026 Salı

Çok Matrak Akşam

Şakır şakır yağmur yağıyordu. Denizdeki dalgalar almış başını gidiyordu. Pencerinin önünde dikilmiş açık denizdeki park etmiş gemilerden birinin sallantılarını izlerken kıyıya vuran yüksek dalgaların köpürtüsü ile coşuyordum. Fotoğraf makineme koştum. Şu denizde park etmiş, kıyıya yakın geminin fotoğrafını çekmeliyim dedim ona; sanki tanıyordum, bir önceki kışta yaklaşık aynı noktada park etmiş gemi olduğunu fark etmiştim, tesadüfün böylesi dedim ve uygun açıdan ona bakıp selam yolladım. Göz göze gelmiştik, o da bana el salladı ve küçük bir ricada daha bulunup o açıda kalmasını istedim, hızlı olmalıydım ve hızla, onun da yardımıyla sanırım bir yıl sonra istediğim fotoğrafı neredeyse birebir elde ettim. Çocuk sevinçlerim zıp zıp zıplıyordu. Yoksa ikizi mi diye düşünmeye başladım. Bir kez daha el salladım ve gelecek yıl da görüşelim dedim.


Sonra bir an durdum, bu kez ikizi mi acaba dedi içsesim. Tesadüfün böylesine gülümsedim, coşkuyla el salladım, kar yağınca yine buraya gel aynı noktada buluşalım dedim.

Yağmur şiddetliydi, canım bira çekti, sabır dedim ama bünye küser gibi oldu. Kırma dedim ve bir koşu şuracıktaki markete gitsen ne olur ki dedim kendime. Kendim bir kısa süre sonra beni hiçe sayıp hadi dedi, canım çekmişti; yağmurluğumu aldım, mini sırt çantam zaten bizi izlemekteymiş fark ettim, hadi gel sen de dedim ve bir sevinç alkışı koptu. Yalnız dedim, markette her şeye el atmak yok, seçimleri ben yapacağım. Biraz mırıldansalar da mutabakat sağlandı. Bi bira ve iki küçük paket kavrulmuş tuzlu fıstık aldım. Güle oynaya ve hatta yağmurla da güle oynaya ve şakalaşarak eve geldik. Televizyonla yeniden selamlaştım.


O arada çilingiri hazırladım. Televizyonu açtım ve çokk keyifle kış sporlarını izledim, biramı ve fıstıklarımı saldırmadan sakince ve edebiyle yiyip içtim!

Ve hatta üzerlerine bir de futbol maçı izledim.

Sonra kankalarıma hadi dedim şimdi uyuma vakti, herkes yatağına sıçan deliğine dedim ve onlar tekerlemeye yine güldüler. Biraz mırın kırın etseler de maçın bitimiyle birlikte çoktann yataklarına boylu boyunca serildiler...

11 Ocak 2026 Pazar

Siz Yine de Gelin Beni Dinleyin


Yaşanış ve Bloğa Yazılış Tarihi Aralık 2009

Değişen ve gelişen ne?


Dün; farkında mısınız bilmiyorum ama bir toplantıda başbakanımız, güneydoğu başta olmak üzere ülkenin değişik yörelerindeki eylemlerde taş, molotof atan çocukların ıslah edilmesi konusunda dahiyane bir çözüm üretti. Duyarlı ve duygulu insanlarımıza seslendi. Yine en zeki ve en pragmatiğinden çözümü buldu. O çözümü bulunca, benim aklım da en direğinden sapkın fikirlere gark oldu. Anında aklıma düşen Franco İspanya'sının klasik uyku hapı, ideolojiler üzerinden günlük yaşam analizleri yapanların olmazsa olmaz klişesi üç f (fado, futbol, fiesta) oldu...

Akıl bu ya, sapınca sapkın yollara, bir de bakınca gündemdeki karmaşaya, iyi niyetinden ve saflığından hiç şüphem olmayan sayın başbakanın entelektüel düzeyinin yetersizliğine kesip cezayı, hiç sosyoloji diye bir bilimin varlığına atıf yapmaksızın; bu çocukların, büyüklerin adına 'düşük yoğunluklu savaş' dedikleri ne idüğü tanımlanamamış bir karmaşa içinde çocuk bile olamamış hallerini düşündüm. Her biri, yoksulluk ve yokluk denen ağacın dallarından düşe kalka heba olmuşken; tıpkı ve senelerce üzerine sözler söylenmiş, kitaplar yazılmış, çözümler aranmış Almanya'da doğan ikinci üçüncü kuşak Türkiyeli çocukların düştüğü durumun aynısını, üstelik de kendi ülkelerinde yaşadıklarını düşündüm. Bir insanın kendi topraklarında ötekileştirilmesinin, yabancılaştırılmasının yarattığı kimlik sorunlarının, küçük yüreklerdeki ağırlığının altından kalkamadım. Bir yandan ergenlik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalan bu çocukların, hiç çocuk olamama hallerinden bakarak, her şeyi kader olarak adlandıran büyüklerin vurdumduymaz siyasetlerine ve o siyasetlerin empati yoksunu basit ve faşizan çözümlerine kızdım.

Bu kızgınlığa alaycı bir bakış yükleyip şöyle bir göz attım yaşama. En kenarından mahallelerin en ücralarında dolaştırdım aklımı. O aklım gördü ki, bu ülkede bir çocuğun en kolay ulaşabileceği şey top. En ücra bakkalda fiyatı iki ekmek parasını geçmeyecek fiyata plastik toplar görmek olası. Ve bu ülkenin her sokağında, en ücra çayırında, en piknik alanında, en okul bahçesinde, evinin odasında top peşinde koşan çocuklar görmek en sıradan olgu... Televizyon ekranlarında, yazılı basının sayfalarında tonlarca top üzerine yazı, söz, fotoğraf ve gündem var. Sonra düşündüm ki; onca topa rağmen bu ülkenin başbakanının kastettiği toptan yetişmiş bir adam çıkamamış bu ülkeden dünya arenasına... Ama baktım ki bir de; yazın dünyasından, bilimden, müzikten, resimden bir sürü insan sunmuş bu ülke... Hatta her ne kadar kendisi ve ödülü tartışılsa da nobel ödülü almış bir yazarımız bile varmış. Ödül üzerine ödüller alan filmlerimizi yazmıyorum bile...

Kısacık bir yazı planlamışken yine sözü fazlasıyla uzattım farkındayım. Niyetim bir paragraflık bir yazıda bir öneri paylaşmaktı. Yazıya o niyetle başlamıştım. Sözüm ona, başbakanın ''bu çocukların elinden taşları alıp yerine top verelim'' cümlesinden hareketle, hazır yılbaşı gelmişken ve sevdiklerinize hediye de alacakken diye başlayan, çocuklara kitap alın diye devam eden ve bunu düşünenlere bir seçenek olması açısından bir kitap önerisini içinde barındıran 'parodi' tadında bir yazı hevesiyle başlayıp kervanı yolda dizmeye kalkınca ortaya çıkan yazı; üzgünüm ki bu oldu.

Bu ülkede ne yazık ki bazen gülmek isterken bile insan takılıp kalıyor hüznün oltasına bir şekilde; hele çocuklar söz konusu olunca...

Son sözüm şudur efendim: Siz gelin başbakanı dinlemeyin beni dinleyin, bu yılbaşında bir çocuğa iz olun. Ona bir kitap alın. Eğer aklınızda bir kitap adı yoksa; belki daha önce de okuduğunuz BİR ÇOCUĞUN YAŞAMINA DOKUNMAK İSTERSENİZ; ONA BU KİTABI ALIN başlıklı yazımdaki önerime kulak verin.

Görsel: La Loba
Galeri : DeviantART

3 Ocak 2026 Cumartesi

Yılınbaşında

Yeni yılın ilk günü ya da eski yılın son günü, şu an pek hatırlamıyorum.

Bende her zaman olduğu gibi heyecan tavan.

Enn sevdiğim kadınla buluşacağım.

Ben başka bir yer düşünürken O Discoburger diyor; bizim evin dibi, aslı ev ve yeni hali güzel detaylarla oluşturulmuş pek sevimli bir bar, çocukluğumun bir kaç adım önü, aşkla sevilesi bir mekân, sakin.

Başka yerlerde kıyametler kopuyor. Bizse dalgaların sesindeyiz. Sohbet çok keyifli, kelimeler pırıl pırıl akıyor.

Ahh çokk sevgili kar!

Sizin için yağıyorum, diyor. Bir koşu eve gidiyorum. Onun için aldığım hediyem evde,

şimdi sırt çantamda,

çocuk sevinçlerimle dönüyorum.

Mekânın kedisi onca hengâmeye rağmen uykuda ve hemen arkamızdaki masanın koltuğunda. Dünya umurunda değil, sanırım o da mekânın boşluğundan ve huzur veren ortamından mutlu.

Karşımdaki çıtırın gözlerinden, sözlerinden ve kelimelerinin şırıltısından kendimi alamıyorum.

Kelimeleri sakin bir dere gibi, yürekten cümleler şırıl şırıl akıyor. Onca yıla rağmen onu hâlâ taptaze duygularla seviyor olmama bayılıyorum; ilk buluşmasındaki çocuk heyecanım muhteşem.

Coşkuluyum, onunla bir gelecek dilimin ucunda, hayallerim derya deniz, bir çevre temizliği için biraz zamana ihtiyacım var.

Mutluyum, bir koşu ve pek heyecanla eve geçiyorum, onun için aldığım ve içimi mutlu eden hediyem şimdi sırt çantamda.

Bu anlara, koşuşturmalarıma bayılıyorum, heyecanım yeni yetme bir delikanlı kıvamında. Hediyem benim sırt çantamdan onun sırt çantasına transfer oluyor.

Gelsin ikinci biralar... Aksın cümleler ve ben onun konuşurken yüzünde oluşan mimikleri ile kelimelerinin oluşturduğu senfonide yok olayım.

Kar muhteşem, mekân sıcacık. Kedi uykusundan uyandı ve şöyle bir tur atıp aynı yerine döndü ve uykuya daldı. Bir iki masaya yine çok tatlı bir iki genç çift geldi. Ortam çok keyifli, gümbürtüsüz ama doya doya yaşanası bir an.

Kar dozunu biraz daha artırdı, bir yılbaşı ancak bu kadar romantik ve keyifli olabilirdi.

Hani bazı akşamlar ya da anlar vardır, elinden tutarsınız ve salmak istemezsiniz, o ruh hali muhteşemdir.

Tam da bu andayız.

Sıcak, sımsıcak, çok sevimli, enfes müzikler çalan, sakin, huzurlu bir mekân ve dışarıda enfes bir kar.

Elbette müzik seçimleri, sesin dozu muhteşem. Bizim mahalle, bizim sokağın kenarı, denizin dibi ve muhteşem dakikalar...

Daha ne olsun diyor insan...

Sohbet keyiften ölmeye devam ediyor. Ben bu tatlı, çokkkk tatlı, gözlerimi alamadığım kadını dinlerken bir yandan, hiç eksilmeyen ama hiç eksilmeyen gülümsememle şansıma şükranlarımı yolluyorum.

Tam da bu an işi arabeske vurmanın zamanı diyor iç sesim; ona uyuyorum.

Gelsin fıçıdan buzz gibi biralar, kedi enn sevdiğim kadının kucağında, aralarındaki ilişki muhteşem.

Masa pek hoş, enfes bir burger tabağına üç enfes çeşit turşu eşlikçi, patates dilimleri sürreal, minicik kayıklar gibi incecik, denizin sesi çalan şarkılara vokal, karşımda sanat eseri bir kadın ve dilimde olup da şu an kuramadığım ama zamanını bekleyen sessiz ama coşkulu cümlelerim...

Otobüs durağına yürüyoruz,

ayak seslerimizde kar.

Bir minübüs yanaşıyor,

Gidince ara beni diyorum,

arıyor.

Kafamda pırıl pırıl planlarla eve doğru yürüyorum.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Sabaha Yakıştı Be

Kurcalıyordum. Gökyüzünde şenlik vardı. Bi şarkı birden önüme çıktı. Yoruma selam çaktım, içim kaynadı. Sevdim, çok sevdim. Gülümsedim! Enn derin duygularım eşliğinde bir selam daha çaktım; çaktığım selamı da bulutlara gönderdim. İçim iyice dürttü, arabeske de selam dur dedi ve ekledi: Bu şarkının bu yorumunu kesinlikle paylaşmalısın dedi. Emir telakki ettim ve başım gözüm üstüne dedim; bir kez daha selam durdum, paylaştım ve hazırolda içtenlikle ve bayıla bayıla bekledim. Ve hatta bana böyle şarkıların bu gibi enfes yorumları ile gelin dedim. Aslında bir yazı fikrim yoktu, inatla bir tembelin dibini kazıdım ve bünyemin dayanılmaz dediği bu enfes yorumu bayıla bayıla ve kaç kez dinledim.

Tavsiye ederim!


19 Aralık 2025 Cuma

Uyanış

Kendi reçetemi kendim yazdım. Bir haftayı aşan bir süre dalgalı ama sessiz bir denizde yolunu arayan bir avare idim. Deniz oyunbazdı bense savruluyordum. Boşluktaydım sanki, ama bir yanımla da dolu doluydum. Garip bir hal benimle oynuyordu. Tek başınalığım görüntüde pek külhandı lakin ben duygularımdaki çokluluğu birbiri ile ilintileyemiyordum. Kah Petek'e uğruyor öğrencilerin arasında neşe buluyor, kendime kahve ve pasta ısmarlıyor, manzaranın tadını hissediyor ama yine de bir boşluğu bir türlü dolduramıyordum.

Üzerindeki reçineleri temizleme gayretinde savrulan bir dünya insanıydım.

Bir bankı gözüme kestiriyor, bacaklarımı kayaların üzerinden denize uzatıyor, cebimden çıkardığım kitabımı açıyor, kısa bir sürede kapatıyor, dalgaları izliyor, yeniden yürümeye başlıyordum. Yemek yemeye niyetlendim vazgeçtim. Uçak tepemden geçti bu kez ona sarıldım ve izlemeye başladım ki o alçalma sürecindeydi. Önce doğrudan denize doğru uzadı, şimdi sağa kıvrılacaksın ve alçalmaya başlayacaksın diye mesaj yolladım. Sonra ben de kalktım ve ona paralel biçimde alçalmaya başladım. Sonra bir markete girip gofretler aldım. Çıktığımda eğitim uçuşunda olan helikoptere rastladım ve onunla da sohbete başladık ki sıkıldım ve selam çakıp yoluma devam ettim.

Ne yapsam ne etsem olmuyordu. İkinci gün de benzer şekilde devam etti. Ve kalemi kırmaya karar verdim, birden cesaretlendim. Silahlarımı kullandım ve gece güzel bir uyku çektim,

yarım yamalak da olsa!

Devrim için erken kalktım. Gün ışımamıştı. Balık tutan bir iki kişi iskelede vardı. Selamlaştık, kısa sohbetler ettik, deniz de küstahtı anladım, henüz balık tutamamışlardı düzeni kurmuş olsalar da iki kişi...

Allahtan fotoğraflar için uygun zaman gelmişti. Gökyüzündeki şov muhteşemdi. Enfes bir müzik kulaklarımdan ruhuma iniyordu. Dirilmiştim ve çekimler sonrası kendime ziyafet çekmeye karar vermiştim. Tüm fotoğrafları iskelenin üzerinden çektim. Ama önce çekeceğim açıya karar verdim; ben de denizin içindeymişim gibi olsun istedim.

Tak tak.. iki poz!


Sonra sayıyı çoğalttım, sabrettim ve istediğim fotoğrafları zamanı da ayarlayarak, günü gündüze yaklaştırarak, istediğim tatta oluşturdum, sevindim güldüm. Ama günün rengi ve günün ışığa kavuşma çabası muhteşemdi.

İçten içe kendimi de alkışladım...


Mutluydum, dirildim ve içimdeki çapaklardan da kurtuldum, ben bendim artık. Son iki günün üzerime boca ettikleri el ayak çekmeye başlamışlardı. Kovalamaya gerek duymadım, kendi hallerine bıraktım.


Sonra keyifle toparlandım. Balık tutan arkadaşlara rastgele dedim ki an itibariyle balık yoktu, dua edeceğim dedim, gülüştük vedalaştık. Keyifliydim, fotoğraflardan istediğim sonuçları almıştım. Yazıya yerleştirmediklerim için dedim ki: Çocuklar bunlar yazı için belli bir saate göre çekilmiş tadımlıklar. Farkındaysanız günü ışıttık, renk farklılıklarını tattık. Şimdi sıra en sevdiğimiz mekânlardan birinde enfes böreklerin tadını çıkarmada, artık kafamız da parlak, ruhumuz şenlendi araz çıkaranın poposuna da tekmeyi bastık...

da dedim.


Ve az önce hayatımda ilk kez olan bi dangalaklıkla uzun zamandır aramadığım enn sevdiğim kadını aradım, onun geri dönüşü ve enfes sesi ve sözcükleriyle birlikte bir kez daha dünyaya döndüm.

Şimdi iki beni karşıma alacak ve çocuklar neydi bu olup biten diye elbette hesap sormayacağım,

çünkü anda olduğu gibi ben de kendi halime çok ama çokk güleceğim!



15 Aralık 2025 Pazartesi

İki Yaka Bir Araya Gelir

Başka bir hayal kuruyordum, içinde balıklar da olan. Masayı görüyordum; karşılıklı oturan iki kişiyi de...

Mekân gönlümüzde yer tutanlardandı ve ilk kurulduğu yerinden kopmuş, yıllar yıllar sonra bizim mahallede, yürüme mesafesinde, denizin kokusunun hissedildiği bir yerde, hoş ve katlı bi binada yerleşmişti. Tıfıl yıllarda tıfıl arkadaşlarla gidilmiş hallerini de hatırlatıyordu; o masalardan eksilmiş arkadaşları da... Ve yeri değişmiş olsa da bizim dibimize ulaşmıştı, şahaneydi.

Bi sonraki akşam için hayal kuruyordum. Olur da o akşama yetişmezse diye, olacağı güne de kabuldüm.

Geçmiş yıllar öncede, yaş en çılgın yıllarındayken, o masada geçen anlar akıyordu; eski bir sevgili ısrarla kafatasımı delip beynime, oradan da kalbime inme çabaları içindeydi. Gülümsüyordum. Onu son buluşmamızın akşamında evine bıraktığımda sona geldiğimizi fark etmişti, bir umut kurduğu son cümlesi beynimin içinde çınlıyordu. Onu kırmak da istemiyordum ama sonrası olmazdı olamazdı. Sonuçta kapıdan döndüğümde o son öpücüğün vedam olduğunu anlamıştı. Tüm haklılığıma rağmen kırmışmıydım, evet. Daha sakin daha saygılı bi veda ila elveda diyebilirdim.

Demedim!

Otobüs garındaydım, o yoldan gelmişti, bir masada buluşmuştuk, sanayi sitesinin bizim işyerinin dibine bi kaç metre uzağında bir masadaydık. Yemek yedik, nasıl bir ruh haliyse ve elbette çocukluk etkisi ile ve soğukkanlılıkla buraya kadar diyebildim. O bi süre sonra şehrine döndü, yıllar sonra yılın öğretmeni olduğunu gördüm bi gazete haberinde; tesadüfen.

Olgun bi kadının güzelliği vardı bedeninde...


Enfes bir akşam, tam rakı masalık. Enn sevdiğim kadın şehir dışından dönemedi. Masa üzgün, olsun dedi ve ekledi; bir başka akşam için bekliyorum.

Bazı kıymetli ilişkilerin ve anıların bir zaman diliminde şak diye ortaya çıkmasını seviyorum. Çoğu zaman saklıdalar, hiç ses etmiyor, parmak ucu adımlarla yürüyorum. Tetiklendikleri anlarda bir zaman şeridi şırıl şırıl akıyor zihnimden, anılar dokunacağım kadar yakın oluyorlar bana. Boşa geçirilmiş bir hayatın esiri olmadığıma seviniyorum. Kırdığım kalplerde bile yerimin özel olduğunu biliyorum, ama ben de o unutulmaz anların, anıların kıymetini biliyor haklarını teslim ediyorum. Bir yerde otursak o günleri o günlerin kahramanları ile konuşsak diye hayal ediyorum.


Aslında yazacağım yazı ve fotoğraflar güne dairdi, şu anki içerikle hiçbir bağı yoktu, geçmişe ayrılmış bi yer de yoktu. Yürürken herşey kendiliğinden oluştu. Daha çok fotoğraf koyacak onlar üzerinden bugünü ve çevreyi anlatacaktım. Fakat anladım ki yazarken iç sesleri ve duyguları hiçbir şekilde klavyeye hissettirmemek gerekiyormuş,

ve kendi haline bırakmamak da...

Olsun dedim sonra, bu da böyle bi yazı işte, kumandayı kalbim ve parmaklarım ele almış bana da anlatacak bi şey kalmamış!


6 Aralık 2025 Cumartesi

Üçübiryerde

Enfes bir akşam, kış hiç gelmeyecekmiş tadında. Uzun bir yürüyüş yapıyorum, yol boyunca hayaller kuruyorum. Bi ülke hayal ediyorum ve o ülkeye gitmesi kesin bir kadın üzerinden düşünüyorum. Yüzüm her ne kadar bana güvenmiyor olsa da bu kez umutlu.

Gülümsüyorum...

Düşe devam ediyorum. Bi mekânda kahve içsem mi diyorum, sonra evde beni bekleyen kahvemi hatırlıyorum.

Yeni bir marka, Guetemalalı, denedim, hatta kahve ölçüsünü artırdım ve sevdim.

Gökyüzü ise dürtüyor beni, hedefim İskele; çilingiri kurmuş, rakısını yudumlarken müziğini dinleyen abiyi içimden alkışlıyorum, cesaretine ve meydan okuyuşuna hayranım. Karşısına oturup -kabul ederse- hikâyesini dinlemeyi onunla bi tek atmayı hayal ediyorum. Bi kadeh de bana ikram ederse hayır dememeyi düşünüyorum.

Ay ben de katılırım size diyor, çünkü şu an denizden usul usul çıkıyor. Fotoğraflarını çekiyorum, iskele bugün sakin, ya balık yoktu, ya bereketliydi ve nafakasını yüklenen evin yolunu tuttu. Şimdi benim istikametim de bizim eve doğru. Fotoğraf makinemi alıp tam bizim evin karşısına geçeceğim, çünkü ay bana göz kırptı, biraz daha yükseleceğim dedi ve mum ışığı tadında olacağının altını çizdi. Midyeci abinin önünden hızla geçtim, denizin dibine vardım ve başladım fotoğraf çekmeye...


Tanıştırayım;

Tıçkırık.

Şahane bir uyanık, çok eğlenceli, sapına kadar delikanlı, komik. Kapının önünü mekân bellemiş, bi iki gündür görünmüyor, alt kattaki komünde takılıyor diye düşündüm ama yok, birinin kapıp götürdüğünü düşünüyorum; kedisever olduğu mutlak. Lakin Karamanın koyunu bugün çıkar oyunu deyip şimdilik meseleyi geçiyorum.

Ay yükseldikçe muhteşem; epey fotoğraf sonrası eve dönüyorum. Hayallerim, o hayali gerçekleştirme isteğim bu kez büyük. Eğer caymazsam, hayalimi yarım bırakmazsam ve gerçeğe ulaştırırsam sanırım olan biteni yazmam ciltler alır.

Dilimi ısırıyorum.


Denizin karşısında ve yeniden midyecinin önündeyim, baloncu ile sohbet tavan, geçenlerde zabıtalar almışlar malını, çünkü belli bir öteden sonrasında dolaşmaları yasakmış; buna da şükür, mantıklı, çünkü gezinti alanlarını da uzun tutmuşlar.

Ve muhtemelen birbirlerinin bölgesine girmesinler diye de sınırlarını belirlemişler.


Tıçkırık hâlâ ortalıkta yok, siyahi ve karma desenli kardeşi bizimle, sanırım Tıçkırık'ı daha güzel bulan biri onu aşırdı. Bir sürprizle karşılaşmayı da ummuyor değilim. Avarelikten döner diye umuyorum çünkü bizim kediler avaredirler, başka diyarlarda takılıp eğlenmeyi, yeni kızlarla sohbetin dibine vurmayı severler.

İçimde sakin bir ateş var, bir ülke hayali ile soğuyor. Daha epeyi zaman var, son dakikalarda bir şey çıkmazsa, daha doğrusu ben vazgeçmezsem...

Giderim sanki... Elbette iç sesim bu kaçıncı sanki demeden duramıyor, olsun o tat da güzel. Enfes bir güneş bahar tadı dağıtıyor, bedava, şimdilik yetişen alıyor ki az önce tadını çıkardım. Zihnimde bir rakı masası var, duyan da ayyaş sanır beni; oysa ben bazı anlarda, mevzularda içmeden sarhoşlardanım ve bu evrelere bayılırım. Aslında içimi bi bıraksam yularını bi daha tutamam. Bu kez başaracağız başaracaksın diyor iç ses, melül melül denize bakıyor, bir yandan da bu satırları yazıyorum.

Kendimle çarpışmaya bayılıyorum; bi yanım etme eyleme gidelim diyor, bir yanımsa sen son dakikada satarsın yine bizi kesin diyor. Aslında avare gönlüm bu ikilemleri de pek seviyor. Bakalım ya da kimbilir, bu sefer tamamdır. İşte o zaman tutmayın beni o ülke ise söz konusu olan;

öyle yazarım ki gönüllerin en iyisi ödülünü alması kesin!

O halde o yörelerden gelsin şarkı,

ben bizim denizin güzelliğine dalıp gideyim,

eğer gidemezsem bu kez de...

o kadının güzelliklerini yine de,

uzaktan...

taa uzaktan seveyim...



2 Aralık 2025 Salı

Çocuklarımla Bir Günbatımı Rüyası

Güneşli enfes bir gün ikindisi, küçük oğlum ve onun sevdiği konuşkan, yürekli ve güzel kız benimle birlikte zaman geçirmek için geliyorlar.

Bir önceki akşam pek tatlı ve girişken kızımızın doğum gününü enfes bir mekânda, ailemizin diğer gençlerinin katılımıyla ve keyifle kutladık, gecenin sponsoru şahane bir adamdı; amca yani...

Keyifliyim, pazar günlerini de sevenlerdenim. Evden çıkıyorum, güzel şehrimizin uzun plajlarının ve enfes denizinin kenarından usulca geçiyoruz. Bildiğim pastanenin bildiğim ama daha önce hiç gitmediğim, güzel kızımın da daha önce çalıştığı sakin ve sessiz manzaralı şubelerinden birine doğru, deniz boyunca -çok hoş kelimeleri dilimizden dökerek- gidiyoruz. Dizi dizi plajların önünden güzel güzel cümlelerle ve neşeyle akıp geçiyoruz. Sanırım ben güzel kızımın girişken, atak, güler yüzlü, çalışkan ve yürekli halini yaş evrelerini de gözeterek pek seviyorum. Deniz esintili hoş mekâna varıyor ve hoş masalarından birine oturuyoruz. Önce kahve siparişi veriyor sonra kahveye enfes ve kremalı pastalarını ilave ediyor ve keyifli bir sohbetin kapılarını da ardına kadar açıyoruz.


O sırada bir gün önce çektiğim fotoğraflar aklıma düşüyor. Fikrim hemen topa giriyor ve bu taze fotoğrafları yazında kullanmalısın diyor. Hem aynı denizin uzantılarında bir yaşam diyerek beni bünyemin diğer paydaşları ile birlikte uyarıyorlar. Öneri aklıma yatıyor ve fotoğrafları kullanmaya karar veriyorum.


Tatlı kızım okuluna dönecek, ondaki özgüvene bayılıyorum. Bugünümüz çok güzel, sonramız için bir fikir yürütmek istemiyorum. Önümüzde bir süreç var ve şimdi tadını çıkarma zamanı. Sohbet gittikçe gelişiyor, zaman bize yetişemiyor. Kulaklarını bize dikmiş olduğunu fark ediyor, zamana çaktırmıyor bu keyifli sürecin tadını çıkarıyorum. Sonra toparlanıyoruz; şimdi bizim mahalledeyiz ve küçük kardeşin evinde. Otomobil yarışlarını izlerken sohbeti güle oynaya ve keyifle çoğaltıyoruz. Konuya kısa da olsa askerlik giriyor ve anılar da peşisıra dökülüyor. Kokteyller kardeşten, deneyseller ve sürücüye yasak çünkü o kızımızı evine bırakacak.


Zaman hızla akıyor yine, vakit geliyor ve o tekerleme bir güzel akşamın finalinde yine dile geliyor.

Herkes evine sıçan deliğine...

Ben bu satırları sabah erkeninde yazarken de pek tatlı kızım yeni yaşıyla birlikte otobüste ve okuluna doğru yol alıyor...

O'nu çok sevdik,

ve seviyoruz...
Sınavlarında başarılar diliyoruz!

24 Kasım 2025 Pazartesi

Biz Biraz Olsa da Büyüdük mü Acaba?

Benim orta okulumun günü, haberdar ediliyorum,

sabah kahvaltısı planlanmış!

Bu da işime geliyor çünkü hava tam anlamıyla yaz tadında, ben sabah kahvaltıya katılacağım çünkü yeni başkan sınıf ve sıra arkadaşım!

Velhasıl istikamet Şehir Kulübü!

Hazırlanıyorum, okula ve pazar gününe yakışır, spor bir giyim tercih ediyorum. Sonrası için bir planımız var, enn sevdiğim kadınla konuşuyor, anlaşıyor ve mutabık kalıyoruz. Benim okul buluşmamın ardından ve gün ikindiye yol almaya başlarken onunla buluşacağız.

Çok keyifli okul buluşmasının ardından usul usul dağılıyoruz, heybelerimiz doldu, çok eğlendik, geçmişi yad ettik, sohbetlerimiz senfoni tadında bir lezzet içerdiler ve son sarılıp öpüşmelerin ardından dağıldık.

Oysa benim için gün yeni başlıyordu.

Enn sevdiğim kadınla mekân seçiminde mutabıkız, bu güzel ve güneşli günde istikamet elbette Çarşambalılar Lokali olmalıydı. Enn sevdiğim kadın otobüsle gelmeyi tercih etmişti ki bu da bana şehir içinde bir kaç tur atma fırsatı veriyordu. Son turumda yönü lokale çevirdim, ağır adımlarla, şımarık bir çocuk tadında mekâna vardım.

Kenar masalardan ve miss kokulu olanlardan birinin altında oturdum.

Masa açmadılar, çünkü kiminle buluşacağımı ve hangi masada oturacağımızı en iyi onlar biliyorlardı. Hava tam anlamıyla missti ve çiçek kokuyordu. Zaman biraz uzamıştı, aslında uzayan zaman değildi de içimdeki heyecandı... Onu bir an önce görmek istiyordum sanırım, ve sarılıp öpmek.

Yerimde duramıyordum, gözüm onun gireceğinden emin olduğum bahçe kapısındaydı, yine de dayanamadım ve aradım. Varmasına az kalmıştı. O demir kapıdan süzülürken içim zıp zıp zıplamaya başladı. Ayaklandım, sarıldım ve her zamanki masamıza doğru yöneldik.

Ekranda maç vardı, spor severler yerlerini almışlardı. Bu hal görsel olarak da sevimliydi. Arka masamıza bir kadın grubu geldi, şahaneydiler; muhtemelen beyler maç alanındaki masalara şutlanmıştı; ablaların her biri genç kız tadındaydı. Meze seçimlerimizi enn sevdiğim kadın yaptı, buz gibi 35'lik rakı, masadaki yerini aldı lakin ben yine ve hâlâ gözümü ondan alamıyordum. İlerleyen zamanlardaki sohbet, iyice çözülen dilimden akanlar, rakının muhteşem eşlikçiliği ile sürekli gelişen keyifler... ve istenen bir 35'lik daha...

İçimde bi uzman türemişti, sanki yaşadığımız keyfi kategorize etme çabası içindeydi, gülüyordum, kendi haline bıraktım.

Gece ne kadar güzel akıyordu ve ben artık hiç şaşırmıyordum lakin bu muhteşem anları yazıya dökebilecek beni de bulamıyordum. Oysa yıllardır aynı kadınla aynı aşkı yaşıyordum, biraz rutine döner ve aynıyla benzeşir, benzeşiriz sanıyordum. Oysa her seferinde ilk akşamlarını yaşayan bir çift görüyordum.

Son trene yanaşma vakti gelmişti, kalktılar ve yokuşu inmeye başladılar. Birlikte yürüyorduk fakat ben arkamızdan yürüyen bir gözlemci olduğunu da farketmiştim. Çünkü o kişi yine de yaşadığı anları, geçirgen duyguları anlatmayı pek de beceremiyordu.

Tren geldi, bindiler, arkalarından baktım, hâlâ derin, eğlenceli ve mutlu bi anın tadını çıkarıyorlardı. Gülüyorlardı ve sanırım;

her geçen dakika birbirlerini daha çok seviyorlardı!

20 Kasım 2025 Perşembe

Yaz Tadında Bir Sonbahar Akşamı

Hut'a gidelim dedi çocuklar, başım gözüm üstüne dedim,

... iç sesimle.

Yöresel ifadeleri yaşatmak ve öğretmek gerek, yeni nesile.

Söz yüzükleri parmaklarında, gecenin bitimine yakın bir zamanda artık baba demek istiyor ve bunu kullanacağını ifade ediyor tatlı kız.

Bir fikir beyan etmiyorum.

Masa mezelerle donanıyor. Manzaramız deniz, mekân sakin, müzik güzel.

Mahalle bizim, ev biraz biraz ötede. Masa çok keyifli, sohbet kaynaktan şırıl şırıl akan su gibi.

Zamanın kumandası bizde, sakin bir dere gibi akıyor akşam.

Kelimeler güzel, cümleler şık, gelmiş geçmiş masada. Her ne kadar fikirde olan marka rakılar, mesela Kulüp olmasa da... Sevilenlerden bir 35'likle açıyoruz geceyi.

Zaman bende diyor gece, şüpheniz olmasın, akacağım yavaş yavaş.

Pazar akşamı sakin, iskele ışıl ışıl.

Mekânda akşam sakini bir kaç masa ve adap bilir insanlar.

Muhteşem bir gökyüzü, sakin bi deniz.

Çok özel de bir anlam ve enfes de bir hikâye var masada, şahane.



Enn Sevdiğim Kadın'la yemeğe çıktığımız ilk gün; gündüz rakısı, gün aydın, deniz muhteşem, ince bir yağmur, mevsim sonbahar, deniz sakin mekân kimsesiz, karşımda enfes bi kadın; ilişkinin hiç bitmeyecek tatlı anları. Sözcüklerimizin buluşması anlatılabilir gibi değil. O an yılların nasıl pozisyon aldığını ve her bir günü hatırlıyorum, aslında hiç unutmuyorum. Coğrafyanın o anını, akşamın ruhları tetikleyen saatlerini, üzerindeki kıyafetlerini tek tek yazabilirim. İnce bir yağmurun altında enfes bir sonbahar gününde onun sözlerinde yok olmak olağanüstü güzeldi. Yılların içinden gelip geçerken biz, yılların biz için  uzun ve enfes hikâyeler yazacağını bilmiyoruz henüz. Süreci masadaki gençler de tahayyül edemiyorlar. Masamızdaki bahsi çokça geçen kadınla henüz tanışmadı genç kızımız,

eğer yanlış hatırlamıyorsam...

Pek tatlı genç kız geceye kayıt düşecek fotoğraf için hazır, üçümüzün içinde olduğu üç poz çekiyor. Enn sevdiğim kadın festivalde... Şu an dönmüş durumda. Bu masanın kalabalık bir tekrarı olacak elbette, ama öncelikle kızımızın okuluna dönmesi gerekiyor.

Gece topraktan yeni çıkan bir kaynak gibi akıyor, rakının keyfi yerinde... Tam da o sırada ben artık baba demek istiyorum diyor bir ses, boşluk bırakmadan bir ilave yapıyor ve altını kalın kalın çiziyor!

Baba...

İkinci 35'lik masada, deniz şarkı söylüyor. Sohbet güçlü ve keyifli... Birlikte bu masada bir fotoğrafımız olmalı diyor gençler...

Pek tatlı genç kız ayakta, telefonunun kadrajı ayarda, gülümseniyor ve andan bi görüntü hayata kaydoluyor. Ama sohbet...

Muhteşem.

Bir kitabı olmalı bu akşamın.

Bir genç kız, çok tatlı, girgin, artık baba demek için kararlı, amca ifadeleri ikiden bire düştü, kardeş masada değil, amca yani; bir düğüne katılmak zorundaydı ve henüz masaya oturulmamışken ve evden yeni çıkılmışken, bahçe kapısından taze ayrılmışken o köşeyi döndü ve yola koyuldu. Bizse deniz ile sohbet ede ede sevdiğimiz mekâna varmış idik... Akşamsa elinden geleni yapıyordu, zamanı şahane kullanmış, masanın ve akşamın keyfini adeta damıtmış idi... Muhtemel ki yaşamın enn güzel akşamlarından birinde enfes bir masada güzel müziklerin çaldığı bir mekânda güleryüzlü ve mutlu şarkılar söylemişti hayat.

Son yudumlar bitti, iki 35'liğin hakkı verildi, zaman dolu dolu ve su gibi aktı. Oğlumuz, kızımızı -yürüyerek- evine bırakmak üzere hazırlandı. Vedalaşıldı, bir ses baba demek istiyorumun ilk adımını attı.

Ve çok tatlı ama çok tatlı festival kızı festivalden dönüş yolundaydı, döndü, telefonla uzun uzun konuşuldu, muhteşem bir konser başlamak üzereydi!

Trense bize doğru yanaşmaktaydı, en sevilen kadın çok keyifli ve pırıl pırıldı, evine vardı, yavru kedilere masallar okuyup, besleyip uyutmadan da kapısını açıp evinden içeri girmedi. Taa ki benim telefonum çaldıktan yarım saat sonraya kadar...

O sohbette çookkkkk güzeldi...

Çookkkkk ama!

15 Kasım 2025 Cumartesi

Tam da şurama,

geçmiş,


yıllar yıllar öncesinden geldi...

Okunu attı,

...

ve gitti.



Sonsuz bir saygıyla...


Düş'e alt yazı,


Şubat 2006



*
15:04:16,

kadının e-postasına düş




Keşke gitmek zorunda olmasam da,
dirseği masaya koyulmuş sol avucuma: Şimdi, şu anda olduğu gibi gün boyu yanağımı yaslayıp; yüzümde her şeyden boş bir odaklanma, bütün dünyaya duymaz bir kapanış!

... melül melül ve tatlı tatlı yalnızca sana baksam.


Ne edersin ki kader işte,

gitmem gerekiyor...

Bu sefer gidiyorum bebek!



15:07:54,

adamın e-postasına düş...


5 Kasım 2025 Çarşamba

Dalmışsam Uyandır


Maviye İz Süren


Sekiz uzun yazı yazdırıyor şehir bana.* Hayatımızın enn keyifli yolculuğu desem abartmış olmam. Uçuş güzergâhımız muhteşem bir Türkiye coğrafyası. Neredeyse ülkenin bir ucundan öbür ucuna gidiyoruz;

ve meraktan, ve sevinçten uçuyoruz.

Şehire yüksek dağların arasından giriyoruz ki şehir an itibariyle altımızda, ve olağanüstü bir manzara. Uçağın penceresine yapışmış durumdayız. Enfes bir iniş, servis ve şehir merkezindeyiz.

Ve anında kankayız şehirle.

Üstelik onun da bizi sevdiğinden eminiz.

Yıl elimizden tutacak kadar yakın, 2017. Pandemiyi aradan çıkarsak sanki dün. Ama biz için bugün. O kadar işliyor ki ruhumuza şehir, sekiz uzun yazı bile yetmiyor. Sonra gözümüzden yaşlar döken yıkım. Kaldığımız kadim binası ile muhteşem otel Liwan.

Enn Sevdiğim Kadın mesaj atıyor.

Bir fotoğraf.

Bizim oda.

Tüm odalar yıkılmışken bizimki ayakta.

Hayatımızın en keyifli biralarını içtiğimiz balkon...

ayakta.

Perdelerimizi enfes bir rüzgâr uçuşturuyor.

Sanki balkon kapısını açık unutmuşuz.

Boş bira şişeleri balkon korkuluğunun üzerinde.

Gözümüzden yaşlar akıyor.

Kurduğumuz dostluklar, merak. Abilerin sağ olduğu haberi enn sevdiğim kadından. Ama acıları dindirmeye yetmeyen ufacık bir teselli bu.

Hatay yok.

Yoksa var mı?

Kalbimizde ve zihnimizde,

öylesine derin üstelik.



*
Yıl 2025

Elimde kitap, merak tavan, açmaya kıyamıyorum. Adına bayılmış durumdayım. Burnumda bir lezzet, misler gibi yaprak kokuyor. Bir uçuş geçmişteyim. Enn sevdiğim kadın dibimde. İkimizin gözünde de yaşlar. Bir şehir... Ölüp bitmişiz, bayılmış sevmişiz. Öyle bi aşkla ki üstelik, rehber bellemişiz. Kıskanmamışız, içinde yok olmuşuz. Bencilce yaklaşmışız, kimselerle paylaşmamışız. Her noktasının iliğini çıkarmışız. Hayatımızın enn sıcak, en mutlu, en kanka halini onun kucağında yaşamışız. Bu öyle bir dostluk ki ifade edilebilmesi bizi aşar.


Kitap geliyor, açmaya şimdilik kıyamıyorum. Geçmiş dostluğumuzu düşünüyorum. Maviye iz sürüyorum, kalbimde sızı. Onunla içtiğimiz sütlü kahvenin tadı hâlâ damakta kendisi kitaplığımın en güzide noktasında... Uzanıyorum ve dalıyorum. Bir rüyadayım, bir kitap bana doğru uçuyor, gökyüzü mavi, dostluğumuz eski, sohbetimiz tam gaz. Ve konuyor kitap! Şu an önümde. Dalmışsam Uyandırma.

Önce biraz bekliyorum. Önceki kitabın duyguları henüz serinlememiş, kıyamıyorum. Yaaa diyorum, tadı bi doz eksikse mesela?! Açmıyorum kapağını, çıkarmıyorum sırt çantamdan. Tam da babamın ağaçlarının altındaki banktayım. Şimdi çıkarıyorum kitabı, bi atıf var, babaya. İlk kitabın etkisi vuruyor yine kalbimden. Yeninin sayfasını henüz açmıyorum. Hafif bir rüzgar dalları yalayarak geçiyor. Dev çam ağaçlarında bir kıpırtı bir canlılık baş gösteriyor. Cesaretimi topluyor ve ilk sayfadan başlıyorum, derken iki, derken üç, derken beş oluyoruz. Gün batımı enfess, bir an Palmiye Kafe'ye gidip kahve içmeyi düşünüyorum; sütlü ve şekerli. Bu bir ritüel, daha önce Maviye İz Süren'le yaptığımız. Sonra bu isteğimi erteliyorum. Bi sonraki güne bırakıyorum. Banktan kalkıp, ağaçlara iyi akşamlar midyeciye hayırlı işler dileyip eve doğru yürüyorum. Disco Burger'de eğlence var, D.J. enfes parçalar çalıyor.

Ben eve geçmeyi tercih ediyorum. Kanapedeyim kitap elimde, o arada telefonuma bir mesaj düşüyor. İlkokul'dan sınıf arkadaşım, başkanımız. Zennur bloguma bakmış ve taze bir yazımı çok beğenmiş. Gülümsüyorum. Elimde Dalmışsam Uyandırma, parmak uçlarımla kanepeye geçiyorum. Öykülerin içinde buluyorum kendimi, tüm kaygılarım uçmuş vaziyette, kitaba bayılıyorum. Bir tekrar yapmayı düşünüyorum, aklımdan mekânlar geçiyor, hava kapalı, balıkçı tekneleri sakin denizde ve kendim için kitabı bitirme noktamı belirlemiş durumdayım! Güneş de kapılarını ardına kadar açmış durumda, hadi diyor, sanırım onun canı da Palmiye Kafe'de sütlü kahve istiyor!


Maviye İz Süren'se tam da burada, meraklısına...

3 Kasım 2025 Pazartesi

Bir Kadını Çokk Sevmek

Yine hayatımın enn güzel günlerinden birini yaşıyorum. Dünü çok ama çok seviyorum. Üstelik zaman durdu ve gençler canınız ne kadar isterse ayağım o kadar frende dedi. Elbette bu olanak kaçmazdı, kaçırılmazdı.

Kendime artık şaşmıyorum, ama bazen kendimin yaşadığı anları bile kıskanıyorum. Yaşadığım, kana kana yaşadığım hayatın en ama enn önemli figürü benim için enn sevdiğim kadın. Buluşalım dedik ve buluştuk. Dip kenar ama deniz kokulu bir masada oturduk; sokak bizim sokak, mahalle bizim mahalle. Mekânsa çocukluğumun evlerinden biri, evvel zamanlarını hatırladığımız evin genel yapısı bozulmadan yaşama devam eden sıcacık ve çokk sevimli bar hali çok güzeldi yine. Bir süre önce ayrılmış olan pek tatlı genç kız da tekrar işe başlamıştı. Servisimizi o yaptı ve zaman tamamlanmış oldu.

Gün içinde kolumda montum, yüzümde enfes bir güneş, sağ yanımda deniz varken ve uzun bir yürüyüş için yola düşmüşken Sema ile rastlaşmak pek işime gelmişti; çünkü hava, montu boşuna taşıma demişti. Dedim Sema montumu geçerken midyeciye bırakır mısın? Elbette, dedi benim sporcu, kısacası voleybolcu arkadaşım. Birbirimizin bebeliğini biliriz neredeyse, elbettte montumu teslim ettikten sonra midyeciye, kendini de denize atıyordu olağanüstü fit ve güzel kadın.

Ahhh bizim kapı önündeki denizimiz! Önünden yol geçene kadar sadece bizim ve bir iki komşu evindi. Babam erken çıktığı için evden ben okula Meteoroloji'nin servisi ile giderdim. Bir de ritüelimiz vardı. Servis otobüsü soğukta çalışmaz, motora önce eter sıkılır, sonra, daha önce de söz ettiğim üzere ben servis otobüsünün arka tamponuna Dodge pikap ile yanaşır, onu iteklemeye başlar, servisin şoförü ayağını birden debriajdan çekip gaz pedalına yüklenerek motoru çalıştırırdı ve servisin içinde o anda bir alkış kopardı. Çok kere yazıp çizdiğim üzere de o güzel kız kitaplarımı ben koltuğa oturduktan sonra bana teslim ederdi. Ve şehre varınca da sabahın ennn güzel saatinde yürürdük onunla, okula doğru.

Hâlâ, çocukluktan ilk gençliğe oradan yetişkinliği varılmış süreçte aynı noktada ama artık yeni evlerde yaşıyor olmak şahaneler ötesi bir şey, kesin. Çok yazımda söz ettiğim o kızsa bir doktor ve yine çok yakın bir şehirde. Bir kez bile rastlaşmadığımız masal dünyamızda sanki, ve de zihnimde; izi var bünyemde çünkü.

Zaman zaman hatırlansa da...


Enn Sevdiğim Kadın mekâna varmak üzere, onu mekânın bahçe kapısının dışında karşılamak istiyorum. Deniz tarafından geleceği büyük ihtimal, yeni yapılmakta olan AVM'nin önünden kesin geçmez biliyorum. Hiç olmaması gereken bir yerde koca bir inşaat, yandaşa kıyak.

Umarım düzen değişince yıkılır.

Çünkü alan aslında bir doktorun bağışı, çocuklar koşup eğlensin, insanlar piknik yapsın diye bırakılmış...

Midyeci ile laflıyorum. Gözüm o taraftan geleceğinden emin olduğum denizde... Sarılma anının tadı bedenimde ve görüyorum. Geldi, yüzünde gülümseme ve sarılmaca... Doya doya. Masamıza kuruluyoruz. İki bira fıçıdan, enfes atıştırmalıklar, enfes sohbet ve yine kelimelerin içinde yok olma.

Ve yine düşünüyorum,

bana bir gün bir kadını çookkkk ama çookkkk seveceksin deseler ne derdim acaba? Ya da bahse konu anlar yaşandığında ne demişimdir? Enfes bir akşam olduğunun altını bir kez daha çizmek isterim. Neredeyse hayatın tamamını aynı alanda ve çocukluk arkadaşları ile aynı noktada yaşıyor olmak muhteşem bir duygu. Çocukken aşıklık halleri yaşanmış karakterlerin hâlâ yaşamın içinde ve birbirlerini sahipleniyor olmaları, ortak anılar, doyumsuz bir lezzet.

Ve güven duygusu...

şahane.

Sohbetimiz baldan tatlı, enn sevdiğim kadının konuşmasındaki heyecan ballı börek. Gözlerim ona çakılı, sözleri şırıl şırıl akıyor. Çok kere yazdığım ya da söz ettiğim üzere onu izlemeye bayılıyorum. Ve bu kez üçüncü biraları da götürüyoruz, elbette fıçı ve koca bardaklar!

Sonra bizim sokaktan caddeye doğru yürüyoruz. Bazen vedalaşma anlarını sevmiyorum. Onlardan birindeyim, günü ışıtabilirim. Ama durağın da tadı var elbette. Otobüsü beklemek de keyifli bir iş,

temas.

Geliyor otobüs, geldim evdeyim mesajını alana kadar sokakta bir avareyim ben. Yüzümde bir tebessüm, gecenin özetini tekrar tekrar dinliyorum. O sırada telefonum çalıyor. Evdeyim kelimesi ne hoş,

tebessümü hissettiriyor.

Hoplaya zıplaya eve doğru yürüyorum. Yaşadığım yeri çookkkkk seviyorum. Hayallerim saklı, az önce çekmeceleri açtım,

gülümsüyorum.

29 Ekim 2025 Çarşamba

Nakarat- Maviye Bayılmak

Ben hayali gerçek gibi yazabiliyorum. Elimde hayal edilmiş, birikmiş ama eyleme dönmemiş o kadar çok veri ve onların olduğu notlar var ki...

Bu notlar hayal dünyamda ciltlendi hep.

Seyahati seviyorum,

tıfılken beni tutabilene helal olsun diyordum,

hayal ülkelerim vardı görmeyi istediğim...

ama zaman geçtikçe gördüm ki ben bunların hepsine gitmişim -sanki- dedim.

Tıfıllığıma rağmen öyle anlatıyordum ki kesin gitmiş bu çocuk dedirtiyordum.


Sonra,

baba erken gidince ben büyüdüm birden,

yolculukları yine sevdim, gittiğim her yeri ne olursa olsun sevdim, daha doğrusu başkalarının sevmeyeceği, fark etmediği yerler ile çok iyi arkadaş oldum;

onların da beni sevdiklerini gördüm.

O sevilerdeki ortaklaşmalarımız şahaneydi.

Bir fark ettim ki çok yaşamış, çok görmüşüm;

artık gittiğim ya da gideceğim yerlerin çok önemi kalmamış bende onu fark ettim...


Ben istersem, gittiğim sıradan bir yerde bile kimselerin göremediği güzellikleri görüyor, anında da kanka olabiliyordum.

Erken büyüdüm!


Şimdilerde yeniden çocuğum,

bu kez tecübelerim de var. Tüm o yerlerle

bebelikten arkadaşmışız da ben farkında değilmişim. Baba sağ iken ama, çok biriktirmişim...

ama çok!

Tam da bu nedenle aynı sokaklarda yürüyüp farklı hikayeler ve tatlar bulabiliyorum. Şu an bilmiyorum,

o gün gelince ne olur onu da bilmiyorum.

Bürokratik işlemler artık benlik değil, yine de zaman ne der, ne gösterir,

şu an onu da bilmiyorum;

belki biliyor görmezden geliyorum.

Negatifle kankalığa daha yakınım sanki...

Yerlerden çok yolculuğun tadını ve vardığım yerin arkadaşlığını seviyorum ben,

o nedenle bana her yer güzel,

uzak yollarla işim yok,

yolculuğun sade ve tarafımdan çoğaltılmış, kalabalık tadı bana yetiyor sanki...

Ve gerçeği hiçbir zaman hayalin güzelliğinin önüne geçemiyor!


Bu yazı için sevgili Evren'e teşekkür, onun bir yazıma yazdığı yoruma verdiğim yanıttan evirdim çünkü bu yazıyı, ve ayrıca bu sabah gökyüzü bana muhteşem danslar sundu, ortalık sakindi ve kimseler göremedi bu emsalsiz şovu! Ayrıca iki fotoğrafta da varolan anın güzelliğini kayda düşmem için çok destek oldular bulutlar... ve tez zamanda da yok oldular. Bu karşılaşmalara bayılıyorum, denizin, bulutların, bizden bu kadar diyerek ve selam çakarak yok olmalarını seyretmek de muhteşem!

16 Ekim 2025 Perşembe

Mahşerin Atsızları

Bir evvel zaman önce, şehrin merkezine yakın, kısmen kenar, orta gelir gruplarından ama yükselme döneminin başlarında ailelerin yaşadığı mahallesinde, mini mini insan yavruları dünyaya gelir. Henüz gözleri çapaklı yavrulardır bunlar ve henüz okullarının, öğretmenlerinin, sınıf arkadaşlarının kim olacağını bilmeleri ihtimal dışıdır, lakin ateş gibi çocuklar olacakları da belli gibidir. Şanslıdırlar, mahallelerinin insanları şahanedir. Yazları, hemen diplerindeki toprak alanda futbol turnuvaları yapılmaktadır; komşu mahallelerinin takımlarının katılımıyla birlikte...

Turnuva sonunda kazanan takıma turnuva takımlarının ortaklaşmasıyla elde edilen bütçe ile alınan kupa verilmektedir ve o kupalardan en büyüğünü bu satırları yazan bebenin, mahalle takımının antrönörlüğünü yaptığı amcasının takımı kazanır. Şenlik mahallededir, çok eğlencelidir ve o akşam şehir merkezindeki lüks bir pastanede kutlama yapılır; ödeme mahalle büyüklerinin imecesi ile elde edilmiş bütçedendir. Formaları ve şortları mahallenin genç kızları ve ablaları, ve teyzeleri kesip biçip dikmişlerdir. Elbette renk sarı laciverttir ve takımın adı da Rasattepe'dir.

O yaz turnuvalarının birindeki final maçında, toprak zeminli ve kısmen sola yatmış iptidai sahada, maç bitiminde bir kavga çıkar. Gençlerde adrenalin zirvededir, kavgayı ateşleyen kaybeden takımdır. Roman arkadaşlar ve diğerlerinden oluşmuş karma bir takımdır ve formaları çok hoştur. Sırtlarında numara yoktur, ama daha hoş bir şey vardır, her futbolcuda bir harf olmak üzere bu karma mahallenin adı yazmaktadır ve Roman arkadaşlarla karma mahallenin takımının adı Şendere'dir; takımlar da 7 kişiden oluşmaktadır; çünkü saha standart sahalardan küçüktür.

Kavganın bir kıymeti vardır! Kavganın kıymeti olur mu, olmaz elbette, tartışılır ama bu gençlerdeki adrenalin de yüksektir ve şiddetin genç ateşlerde ufak bir kıvılcımla çoğalması da mümkündür ve Rasattepe'nin kalecisinin adı Ateş'dir.

Velhasıl, kavga soğutulamasa da herkes mahallesine döner. Rasathane mahallesi sokaktadır. Enfes bir yaz akşamı bu orta gelirli mahallelinin çoluk çocuk, amca teyze, genç yaşlı insanlarını sokağa dökmüştür, eğlence zirvedir. Tam o sırada diğer mahallenin gençleri ve büyükleri mısır tarlalarının içinde görülürler ki mısır tarlaları bölmektedir bu yokuşu. Önce bir tedirginlik çöker mahalleye, endişe kavgadır. Mahalleli toparlanır, büyükler ön alır; kupa kazanmanın keyfi tavandır ve kıskandırıcıdır. Gençler kımıldamaya başlar, büyük bir kavga ihtimali de tavandır. Gençler az önce gülüp oynarken ve kutlama içindeyken mevzi almaya başlarlar. Kalabalık yaklaşır.

Ve işte o sırada bu yazıyı yazan çocuk dahil tüm mahallenin gözlerini yaşartacak ve yıllar geçse unutulmayacak bir an yaşanır... Çünkü: Gelen grubun ellerinde iki koca tepsi baklava ve bir buket vardır, bu enfes bir özür anıdır. Biraz sonra diğer mahalle insanları da davet edilir, Roman havalarıyla ortaklaşılır ve büyüklerin gözlerindeki damlalar farkedilir ve şu satırların yazarının minik dünyasında da hayatının en güzel anlarından biri yaşanır...

Aslında O çocuk bu yazıda kendi okul arkadaşlarından bahsedecekti, fotoğrafı hazırlamış yerleştirmişti, yazmaya başlayacağı anda birden tetiklendi. Kısa yazarım derken yazı uzadıkça uzadı. O yılların insan sıcaklığı unutulacak gibi değildi. Şu an kararsız, fotoğrafını yerleştirdiği ve hayal ettiğini yazmakla yazmamak arasında kaldı. Aslında daha çok okuru düşündü. Ruhen ve insan sıcağından bakınca iki farklı konuyu bağlamakta sıkıntı yoktu, ama okurun ki de candı. Sonuçta burada kesmeye karar verdi, fotoğrafın hikayesi de muhtemelen uzun sürecekti. Bu kez de blog alimlerine uydu, çünkü onlar uzun yazılar yazmayın diyorlardı!

Not: Yazıyla doğru orantılı bir şarkı paylaşmıştım, az önce ilkokul arkadaşlarımdan birinin ki hastalığı devam ediyordu, öldüğü haberini başkanımızdan aldım, o nedenle şarkıyı kaldırdım!

11 Ekim 2025 Cumartesi

Bir Günü Delicesine Sevmek

10.10.2025 Cuma
Palmiye Kafe


Başkanımız arıyor, buluşma gününü ayarlamış, Serdar şehrimizde, artık bir gelenek olarak yine Palmiye Kafe'de olacağız. Bize, duygularımıza çok uygun bir mekân. Denizin dibi ve oldukça sevimli. Ayrıca bana çokk yakın. Bu kez Zennur da bizimle... Merakla bekliyorum, Serdar'ı görmeyeli çok uzun zaman oldu. Bir İstanbullu artık O. Zennur ile rastlaşmayalı da uzun zaman oldu, çünkü ben çok uzun zamandır, ama çookkk uzun zamandır şehir merkezine uzak ama daha güzel, gittikçe kalabalıklaşan, denizin dibi bir coğrafyadayım. An itibariyle saate bakıyorum ve biraz gecikmiş arkadaşlarım için endişe ediyorum, arasan mı acaba diyor içsesim, biraz daha bekle diyor, soğukkanlı bünyem.

Çünkü başkanım saniye sektirmez.

Dayanamayıp arıyorum. Varmak üzerelermiş, anlıyorum. Üç ayrı yoldan üç araba olarak varıyorlar, Zennur bir tık geride. Şimdi kapıdan içeri giriyorlar, ufak aralıklarla... Serdar'ın oğlu da bizimle. O artık Samsunlu... Otomobili ile birlikte bana emanet... Zennur görünüyor ve kapıdan içeri süzülüyor. Mini mini birler artık yetişkinler, ama ruhları taptaze. Çokkk keyifli bir sohbet başlıyor. Gülünesi espriler sıra sıra, aradaki, yıllara varan, zaman boşluğu şu an sıfır. Sanki hep burada bu masadaydılar; elbette pastaların, kahvelerin, gerekirse çayların tadını çıkaracaklar. Hasta arkadaşlarını unutmuyorlar ki kısa süre önce hastanede ziyaret etmişlerdi, Hüseyin Başkan, doktor olması nedeniyle de hassas bir terazi ile takip ediyor Gürsel'i, bir kaç gün önce hastanede, Gürsel'in odasında epeyi şamata yapmıştı bu haşarı öğrenciler.


Buluşmaya giderken Hüseyin Başkan'ın, arkasına hoş kelimeler yazdığı ve bana verdiği ilkokul yıllarından önlüklü ve vesikalık bir fotoğrafını yanıma alıyorum. Masaya koyduğumda şaşırıyor. Unutmuş, hatırlamıyor bile, tabii ki çok seviniyor ve hemen telefonu ile fotoğrafını çekiyor. Oysa benim ilkokula dair muhteşem bir arşivim var. Bundan bahsediyorum. O fotoğraflar şu an yeni bir buluşma günü için hazırlar. Ve o gün arkadaşlarım çokk şaşıracaklar.

Aslında bir duyarsız tenekeyim ben, bazı konularda; fakat şu fotoğraflar konusunda ben de kendime şaşırıyorum. Onları yıllardır saklıyor olmam bence de muhteşem. Üstelik sürekli alıp bakıyor olmam da söz konusu değil; muhtemelen ara ara baktığım, uzuuuun aralıklarlı zamanlarda göz atmalarımla, hafızamda epeyi yer etmiş olmalılar diye düşünüyorum. Bundan sonraki buluşmada yeni katılımcılar olması ihtimalini düşündükçe yıllardır bekleyen bu sürprizin büyük olacağını hissediyorum.

Serdar'ın oğlu özellikle arabası konusunda artık emanetimiz, başı sıkıştığı her anda da yanında olmak yeni görevimiz. Biz sanırım birbiri ile bağı çok kuvvetli sınıf arkadaşlarıyız, elbette çok sık görüşmedik, mesafeler açısından; belki de tembellikti benim halim, çünkü birçoğunun olduğu şehirlere çok kere gitmiştim. Ama şimdi zamanım bol, sağlam bir geleceği kurmuşum ailemizin tüm fertleri adına... Artık listemin başında arkadaşlarla geçirilecek zamanlar var, elbette derdi olanın burnunun dibinde bitmek de baş görevimiz.

Yazıyı çok uzatmak istemiyorum, bu yazı hoş bir giriş sayfası oldu bence. Dünkü soğuk bile ısındı, güneş pırıl pırıl, daha kalabalıklaştığımızı hissediyorum ve yaşamın geri zamanlarına dönmüş olmak sanki level atlattıyor bana. Mutluyum. Çokk mutluyum... Elbette durmak yok, olanaklar çerçevesinde daha çok buluşmaya, birbirimize koşmaya, o bağın tadını çıkarmaya ben hazırım. Ve ufak ufak çoğalıyor olsak da bunun dahi verdiği haz muhteşem! İyi ki Hüseyin Başkan'ımız var, bizi toparlayan, çok kıymetli bir şeyin, arkadaşlığın kıymetini hatırlatan O oluyor.

İyi ki bizim -sınıf- başkanımız O!

Bu yazı farklı segmentte zaman zaman, hatırlandıkça yazılan, eldeki fotoğraflarla desteklenen bir seri olsun istiyorum. Umarım arzuladığım gerçekleştirmeyi de başarırım, ve umarım bu muhteşem bağ kopmaz, gittikçe çoğalır, gittikçe de güç kazanır!


8 Ekim 2025 Çarşamba

Taze Taze

Tüyoyu enn sevdiğim kadından alıyorum. Bir gün önce, bir de uyarı ile birlikte, ben olanı dolunay sanırken O dolunayın yarın olduğunu söylüyor. Sonrasında enfess bir sohbet, bayılıyorum. Normalde telefonla uzun konuşmayan, konuşamayan ben bir kez daha kapılmışım rüzgarına. Öyle bir keyif ki bu, ve içindeki planlar... paha biçilemez. İki aydan fazla bayılınası bir ülkede kalacak, başarılı kadın başarılarına yine başarılar ekleyecek. Meseleyi epeyidir biliyorum ve elbette onun adına çok çokk seviniyorum. Sohbet tadından yenilmiyor, O karşımda ve kıyafetinin bile ne olduğunu görebiliyorum sanki.

Sonra yürümeye başlıyorum. Hava enfes, dolunay sanki beni takipte, üstelik geldiğim noktadan geri döndüğümde de o yine beni takip edecek ve elbette aldığı noktaya bırakacak. O halde içecek bir şeyler almalıyım, bir de içi kakao kremalı minik pastacıklar... Bir alçak duvarın üzerinde oturuyorum. Ay bana bakıyor ve sen kalkana kadar buradayım diyor. Işığı bulunduğu noktadan ayak ucuma kadar geliyor. O sırada sevimli bir minik kedi yanıma yanaşıyor. Pastacıklarımı onunla paylaşıyorum. Artık geri dönebilirim. Ay birlikte geldik birlikte döneriz diyor, çok yorulmuş olabileceğini düşünerek sen burada kal diyorum. O beni takipte ısrarlı. Bir kollayıcı aynı zamanda.


Ayla laflaya laflaya bizim mahalleye geliyoruz. O beni aldığı noktaya yeniden yerleşiyor. Ben bu kez fotoğrafları sıralı yerleştirmiyorum. Üşeniyorum. Sıralama aslında ayın ilk ve en alçak pozisyonundan başlamalı. O kadar çok poz çekiyorum ki sıralamayı fark ettiğimde üşeniyor ve ilk fotoğrafı sona koyuyorum.


Ve aslında şu an uzağa doğru yürüyorum, ben uzaklaştığımı düşünürken onun hâlâ benimle yürüdüğünü fark ediyorum. Yarattığım çorbayı yine de bozmak istemiyorum, çünkü kendimi şımartma günümdeyim, yani tembelim. Uzak bulutların yarattığı senfoni ses oluyor ve senin için bu poz diyor. Çokkk teşekkür ediyorum ve bu pozu asla affetmem diyorum ve basıyorum deklanşöre, ben teşekkürlerimi yollarken uzağa, onlar iyi akşamlar diliyorlar bana. Demek ki şanslı günümdeyim!


Ve bizim mahalledeyim, çok yakın olmasını istediğim bir poz var, normalde ilk çektiğim olmalıydı dediğim. Ama gördüm ki yakın plan çekersem sonuç bu kadar zengin ve güzel olmayacaktı, uzaktan el salladım ve durumu anlattım, sağolsunlar anlayış gösterdiler, bastım deklanşöre ya bismillah diyerek... Ve sonuca bayıldım; daha büyük halini koyabilirdim yazıya, dedim ki sonra; fotoğraflar yazıyı, midyeleri satan abinin "Taze taze," diye seslenişini ve yaşanan anı baskılamasınlar, ortaklaşmanın tadını çıkarsınlar... Ve bilsinler kıymetini...

4 Ekim 2025 Cumartesi

Yaşamak

Penceredeyim, denizle sohbet halindeyim. İç sesim cümleler üfürüyor. Bu enstantaneyi kaçırmamalısın diyerek de anın altını kalın kalın çiziyor. Sörf yapanları değil, yaşama renk katanları öne almalısın diyor. Olur diyorum, ama aniden bir kabulleniş değil bu! Çok enstantane içinden bu anı bize katıyorum. O bana göz kırpıyor. Şu andan mutlu. Ve fark ediyorum ki bu an kendini soyutluyor ve yaşananı ve duyguyu kesinlikle siz anlatmalısınız diyor. Durumu kavrıyorum. Ve kıyıdaki kalabalıktan, insanlardan bizi soyutluyorum. Neden bu yalnızlaşma diye diye de düşünüyorum şimdi. Oysa aynı anın başka karelerinde çocuk ve yetişkin cıvıltıları var. Az önce uzaktan sesler ve görüntüler paylaşmanın tam da göbeğindeydik. Şu an daha önce çekilmiş bir fotoğraf, az önce çekilen bir fotoğraf ve kalabalıktan sıyrılmış bir ben ve O varız anda. Ama hâlâ coşkusu sürekli artan bir kalabalığız... Ve sohbetimiz muhteşem. Zihnimizde fikirler dönüyor. Kalabalık da bizi fark etmiş değil. İletişimimiz gittikçe keyifleniyor. İç sesim dürtüyor. Şu anın sonrası için bana bir yol çiziyor. Sesleniyor. Birazdan kendini sokağa at, insan kalabalığına katıl ama yine de sadece sen ol diyor. Bu öneriyi bir an düşünüyor ama pek anlamlandıramıyorum da!


Sırt çantamın içine bir iki şey atıyorum. Evden çıkarken ve binanın çıkış kapısını açtığımda mini mini kedi yavruları ile karşılaşıyorum. Yemek kapları silinip süpürülmüş. Afiyet olsun. Şimdi oyun zamanı. Hoşçakalın, görüşmek üzere diyor yola revan oluyorum. Hedefim batı yönü. Acaba mekânlardan birinde oturup kahve içsem mi diyorum. Sonra aynı kahveyi kendim yaparsam çok kâr ediyorum diye düşünüyorum. Ve kahveden vazgeçiyorum. Uzun bir yürüyüşün sahil boyunca tadını çıkarıyorum. Dönüş hazırlıkları içindeyim, eve doğru yürümeye başlıyorum. Deniz muhteşem. Nerede takılsam ve bir şeyler atıştırsam diye düşünüyorum. Ve bir gün enn sevdiğim kadınla şu mekânda rakı içsek diye aklımdan geçiriyorum. Mekânla ilgili bir fikrim yok. Bir ara sokağa döndüğümde görmüştüm kendisini. Denize dikey inen bir sokak; sahile bir kaç adım. En sevdiğimiz ve bira için gittiğimiz mekânlardan biri ile sırt sırta.


Dönüş yolunda Niyazi Abi'ye rastlıyorum. Oltalar çeşit çeşit, kendini balık tutmaya arz eylemiş, evine yakın, emekliliğinin tadını çıkarıyor. Açık denizdeki bulutlar muhteşem. Yazıda kullandığım fotoğraf o güne ait değil, şu an çektiğim fotoğraflarsa enfes bir renk cümbüşü, bulutlarla muhteşemler. Onları başka bir yazıda kullanmayı düşünüyorum. Niyazi Abi ile vedalaşıyorum. Bir iki gün önce ortaokul arkadaşımla rastlaşmıştık. Şu seyirlik BMW'si olanla yani. Bloga fotoğraflarını koymuştum hani... Uzun konuşuyoruz. Tur vapurlarına bakıyorum bir yandan; yürümeye başlayıp da Oktay'la vedalaştıktan sonra...

Gürsel'i ziyarete gidiyoruz bir iki gün sonra, ilkokul arkadaşlarıyız, kızlarla telefon bağlantısı yapıyoruz. Sohbet nefis, o kadar yıl sonra aramızdaki bağın ve sevginin yüceliğini koruyor olması muhteşem diye düşünüyorum.

Mahalleme vardım, bizim köşedeki midyeciye takılıyorum, onla da memleket hallerine dalış, aynı zamanda akan hayata bakış, keyif bizim coğrafyaya düşmüş sanki, insanlar da siyasetin ve ekonominin geldiği noktayı silip atmışlar hayatlarından,

kısa bir an için olsa da.

Bugün midye satışları iyi, abinin dünkü umutsuzluğu terk etmiş gözlerini. O gözlerin gülüşleri bugün muhteşem. Etkim olduğu için sevinçliyim. Hayat herkes için zor ama bu zoru kısa anlığına olsa da umutlarına yükledi şimdi; onu gülücükleri ile görmek, insanı yeşertiyor sanki.

Fikrim hafta sonunda bir rakı masası diyor ve iki gündür beni dürtüyor. Aklımda enn sevdiğim kadın olsa da bugün ya da yarın o masada tek oturmayı bile düşünebilirim. Çünkü kendimle karşılıklı içmek de bu türden havaların olduğu günlere pek yakışıyor.

Aslında günün finalinde Palmiye Kafe'deyim, bu akşam kendimi dibine kadar şımartma fikrindeyim. Bir fincan çay ve üzeri limon kremalı, üçgen kesim bir dilim buzdolabından çıkmış enfes görünümlü pasta ile bir fincan çay siparişi veriyorum. Masama bakan kızı çok beğeniyorum, gördüğüm enn güler yüzlü ve sıcak garson diyebilirim. Georgi Gospodinov'un Doğal Roman'ına kaldığım yerden devam ediyorum. Sonrasında niyetim; günü çok özel bir dondurmacıda ve gecenin yıldızları altında hayaller kurarak, renkli dondurma toplarını tek tek ve şımarıkça tüketerek tamamlamak...

Yazı boyunca O'ndan söz etmediğimi kim söylüyor bilmiyorum. Tamam bugün tek takılıyorum... ama bünyemin her santimetrekaresinde hep O var, bunu kendime ve okura -belki- hissetirememiş olsam da O var, seziyorum!

27 Eylül 2025 Cumartesi

Toplantı

26.09.2025 Cuma 
Palmiye Kafe



Sabahın en sakin saatinde fırından dumanı üzerinde ekmekler, cami avlusundaki minik dükkândan da poğaçalar aldım; elbette bir de içi tahin dokunuşlu enfes bir açma. Bugün önemli bir gün, akşam telefonuma bir mesaj düştü, aynı mahallede büyüdüğümüz sınıf başkanımdan; şimdi ilkokuldayız. Benim eve yakın deniz kenarında bir mekânda toplaşacağız. Çok uzun zamandır görmediğim, artık başka şehirde yaşayan gözü kara ve eylemci bir arkadaşım bizimle. Organizasyonu yapan da her zaman olduğu gibi ilkokuldaki sınıf başkanımız. Kendisi bu işleri çok gönülden yapıyor ve O bizi bir araya getirmese sanki biz yokuz.

Şu an çalışma masamdan coşkun denize bakıyorum; zaman yine evriliyor. İlkokul öğretmenimizi, Gülseren Kaya'yı bir kez daha anmadan geçemiyorum. Çünkü bizi yontan, her birimizden emsali bulunmaz biblolar çıkaran kişi O. Deniz müthiş, yükselen dalgaların üzerinde sörf yapan köpükler muhteşem. Gün kış tadında, güneş saklı. Ben ilkokul sınıfımda sıraları dolaşıyorum. Biraz sonra görevli arkadaşlarımız sıcacık süt güğümlerini getirecekler, poğaçalar fırından yeni çıktı. Miss gibi kokuyorlar. Yazıyı burada kesmeye karar veriyorum, uzun bir yazı olmasını istemiyorum; çünkü şu an geçmişteyim ve o günlerin tadını çıkarıyorum. Elimdeki işleri en azından öğle sonrasına kadar savsaklamış durumdayım. Bir korkum var derinimde, bu hava şartlarında iptal olur diye toplantı...

Bana bir nefes mesafede mekân, işim kolay, lakin bakıp göreceğiz, hava şartları engel olabilecek mi hiç bitmeyen arkadaşlığımıza...


Mini mini birler tadında yürüyorum. Fotoğraf makinem yanımda ama onu kullanmak istemiyorum, bugünü anlatmaya tek fotoğraf yeter diye düşünüyorum. Başkanımla sık görüşebiliyor olsak da Uğur'la çok uzun zaman oldu görüşmeyeli, Palmiye Kafe'ye yaklaşıyorum, buluşma saatinin son bir dakikası. Endişem var, ya tanıyamazsam diye! Kapıdan giriyor yola bakan masalardan en dipte olana oturuyorum. O sırada biri geçiyor kocaman camın önünden, biraz kilo almış olsa da bu Uğur, aynı mahallenin çocuğuyuz, tanımasan çok ayıp olurdu diyor içsesim, o mekâna kıvrılıyor, kendisi uzun zamandır şehrimde oturmuyor.

Mihrap yerinde, biraz kilo almış olsa da... Elbette kucaklaşmaca, Hüseyin başkanım benim soluma oturuyor, ikimizin cephesi de Uğur'a dönük. Mini mini birler bugün için tamamlandı. Sohbet koyu, lise yılları önde, serde devrimcilik var. Ortak anılar masaya seriliyor. Öyküler tadından yenmiyor. Başkanım Gürsel'i arıyor, onu telefonda yormak istemiyoruz, selamlarımızı Hüseyin Başkan yolluyor. Sonra laf lafı açıyor. Gelmişimiz geçmişimiz masada. Her şey başkanımızın telefonunda, çokkk uzun zamandır görmediğim kız arkadaşlarım var, Hüseyin başkanın telefonundan bakıyorum, yolda görsem kesinlikle tanımazdım diyorum. İnsan ezberinde olan karakterlerinin yeni hallerini çoookkkk uzun zaman sonra görünce tuhaf oluyor, oysa Hüseyin Başkan'ın böyle bir sorunu yok, o bağlantıyı yıllardır kopartmıyor. Ben ilkel bir telefon kullanıcısı olduğum için telefonun derinlerine dalıp cevherler çıkarabilen sonra onları da saklayan biri değilim, bu belki de iyi bir durum; şu an tüm kız arkadaşlarımızın içlerindeki genç kızı yok etmedikleri enn son hallerini görebiliyorum, onlarla gurur duyuyorum.

Sonra dedikodu yapıyoruz elbette, sokakta görsem kesin tanıyamazdım diyorum ve bu halin Hüseyin Başkan'ın sayesinde ortadan kalkmasına seviniyorum. Bu yetişkin kadınlar benim için artık, çok iyi yetiştirilmiş, yetişmiş ama ruhlarını yitirmemiş hep genç ve şahane kadınlar.

Çokkk uzun kalıyoruz, masadan kalkmaya niyetimiz yok, öyle güzel konuların, anların, insanların içinden geçiyoruz ki gün yetmez filmin sonuna varmaya. Aşk mevzusuna hiç girmiyoruz, sanırım bunu özellikle yapıyoruz çünkü her birimizin hayatı kimler geldi kimler geçti şeklinde... ama içimizde bir burukluk yok mu? Bu duygu ilkokulda erkekler bir arada oynarken kızları oyunlara almamak üzerine, oysa sınıfta ve bahçede yürürken, top oynarken, farklı, tatlı sözü olan çocuklar da bizdik.

Dışarı çıktığımızda kendimi zaman tünelinden geçmiş gibi hissediyorum. Zihnim boşalıyor ve tüm o anları, çocukluğu başımdan aşağıya boca ediyor. Güzel kızların artık güzel genç kadınlar olduğunu görmek beni çok sevindiriyor, yıllar sonra bu güzel kalpli kadınları görmek başlangıçta beni şaşırtmış olsa da hissediyorum artık: Bunlar benim güzelliklerinden hiçbir şey yitirmemiş iyi kalpli arkadaşlarım. Tüm bu süreçte bir umudu da yeşertiyor bünyem. Keşke diyorum, şu hayattan göçmeden biraraya gelebilsek; çünkü fotoğraflar arkadaşlarımı artık hayal olmaktan çıkarmış durumda. Ortak yaşanmışlıklarımız sınıfımızın ziftli tahtalarının kokusunu hissetmek kadar yakın bana ve çok hoş. Ve sanırım ben, tüm arkadaşlarım içinde en çok ilkokul arkadaşlarımla geçirdiğim ve sonrasında uzak kaldığım sınıf arkadaşlarımı ve onlarla geçirilen zamanları özlüyorum. En çok güven duygusunu onlarla yaşadığımı ve biriktirdiğimi hissediyorum. Tüm arkadaşlarımı koşulsuz seviyorum ve onlarla aynı sınıfta okumuş olmanın hayatın bana sunduğu enn büyük şanslardan biri olduğunu biliyorum.

Öyle derin bir duygu ki bu! Çoğu zaman sandıklarda saklanmış olsalar da bugünkü buluşma gibi olağanüstü bir sevgi ile özlemin kokusunu açığa çıkarıyorlar.

Öğretmenimizi ziyaretimizde ve onun bir kaç gün sonraki ölümünde hepimizin ortak duygusu şuydu tartışmasız: Başka öğrencileri kıskanmasın ama Gülseren Kaya'nın enn sevdiği sınıfı ve öğrencileri bizdik!

Sanırım...



Ve Hüseyin Başkan'ımıza sevgiler; onun liderlik ruhu bizi birbirimizi görmesek de duygusal manada ve derinlerimizde saklı hislerimizin ışığında, tüm arkadaşlarımızla bir arada tutmayı başarıyor. Teşekkürler başkanım, sen olmasan bu yazı da olmazdı, emin ol!:)

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP