1 Mayıs 2026 Cuma

Bazı Anlar Vardır

Mevsim kıştı, ön blogu bitirmek üzereydik. Eski evi yıkma aşamasındaydık. Çocukluğumuzu geçirdiğimiz yekpare arsa artık arasından yollar geçecek bir planlamaya uğramıştı. Köylülükten şehirliliğe geçiş evresindeydik. Bir devir kapanıyordu, ekonomik açıdan kazanç büyüktü, coğrafyamız modernleşiyordu. Peki biz yaşam anılarımızı köy tadından şehirliliğe evirmeyi istiyor muyduk?

Tabii ki hayır.

Ama yeni ve bölünmüş ve imara açılmış coğrafyamızın da boynu kıldan inceydi ve emir demiri kesiyordu. Kaçınılmaz modernleşme bizi de yakalarımızdan yakalmıştı. İlk bina inşaatı dikilmeye başladı. Mimarımız muhteşem bir hanımefendiydi, şahane bir bina usul usul varoluyordu. Ve oldu. Biz de kadim evden çok katlı yeni binaya nakil olduk. Kadim ev yıkılmaya başladı ve iki farklı parselde iki bina inşaatı daha başladı.

Kuş bakışı manzara keyif veriyordu.

Enn sevdiğim kadınla keyfini çıkarıyorduk. Bir kış fotoğrafı çekmek güzel olacaktı, üşenmedim çektim. Aslında bir çok anı da yeni binaların altında yok oluyordu. Bizse kaçınılmaz olarak köylülükten şehirliliğe geçiyorduk. Eski evimizin olduğu parseldeki inşaat da bitince bir kısmımız yeniden oraya geçtik, gençlerse yüksek katlara. Büyükler eski ve kadim evimizin olduğu yerdeki yeni kıyafetlerini giymiş binamızdaydık, gittikçe daha şehirli oluyorduk, tıpkı etraftaki yeni yapılaşma gibi. Bu bizi mutlu ediyor muydu, tabii ki hayır. Ama kaderi değiştirmenin de bir yolu yoktu.

Çocuklar bundan etkilenmediler çünkü bizim anılarımızdan onların bir haberi yoktu, artık şehrin bir parçası olmuştuk. Bu fotoğrafı öndeki yüksek binadan çekmiştim, muhtemelen enn sevdiğim kadınla şarap içiyorduk. İnşaatlar bitince mahallenin eskileri, çocuklukları bu topraklarda büyümüş biz, eski evin olduğu yerdeki binaya geçtik. Fotoğraftaki manzaradan vazgeçerek üstelik... Gençler o binanın tadını çıkarırken, biz büyükler kadim binanın yıkılıp yerine modern dünyanın -az katlı- binasını dikince oraya geçmiştik; evlerimiz miss gibi anne, baba, hala, babanne, amca, yenge, dede, kuzenler kokuyordu hâlâ...


Enn sevdiğim kadınla gidelimm dedik bir gün. Ben gitmiştim çocukken, Kars denen deryayı adım adım biliyordum, çünkü adım adım gezmiştim; Kars Ziraat Bankası müdürü olan enn amcam sayesinde...

Sanırım "ben" üzerine onca yazı yazdığım Kars'ı özledim, sevdim. Ama çok popüler olmadığı ve trenlerde normal yolcuların olduğu dönemde gezdiğimiz Kars'ı daha çok sevmiştik ve dönüşte enfes yazılar yazmıştım bence... Birden yeniden Kars'da olmak geldi içimden, donmuş gölün üzerinde enn sevdiğimle gezinmek ve rakı balık yapmak. Ve enn sevdiğim kadınla yollarımız kesişmese, çektiğimiz yüzlerce fotoğraftaki mutluluğu ve tren keyfini de yaşamamış olacaktım...

Ve ben Kars'a dönük çok keyifle yaşadığımız ve yazdığım binlerce satırdan da yoksun kalacaktım... Dönüş yolunda enn sevdiğim kadınla keyifle biralanmak da başka hiçbir ana benzemeyecek kadar güzel ve keyifli olmayacaktı...



3 Nisan 2026 Cuma

Carcurum'da Unutulmaz Bir Gün

Carcurum, Amasya'daki 15. Piyade Eğitim Tugay Komutanlığı'nın halk arasındaki  eski yaygın adıdır. Özellikle askerlik hatıralarında, kışla ve atış alanı bölgesi için kullanılan, tarihi kökeni olan bir yerel isimlendirmedir.




Uzun zaman sonra bölüğümde olacağım bir gün, çok heyecanlıyım!




Geçmişe kısa bir yolculuk!


Hayatımın enn zor dönemindeyim ama bir yanıyla da meydan okuyorum. Acemi birliğinde ve Ankara'dayım, Zırhlı Birlikler Okulu'nda. Artık oyuncak tanklarımın yerini gerçek tanklar alıyor. Eğitim sürecim tamamlanıyor. Seçilmiş bir tankçıyım ben, oyuncak tanklarım bir kenardan bana sessizce alkış tutuyorlar, öpücükler yolluyorum. Üzülmeyin diyorum, şimdi bir abimiz de var, o bizi Mamak'da bekliyor.

Biz de Karabaş'ız artık, ehliyetlerimiz cebimizde, üstelik biz bir grup Leopar sürücüsü olarak seçilmiş gençleriz ve onların el değmemiş ilk sürücüleriyiz. Uçuyorum. Siyah bereye genç kızlar bayılıyorlar, asker pantolonu ve palaska günün modası, kız kardeşime gerçeğinden bir asker pantolunu, kara bere, gerçek asker postalı ve palaska gönderiyorum. Lakin kara bere ile sokağa çıkmak yasak çünkü tanklara ve karaberelilere düşmanlık var, 12 eylülde saha hakimiyeti onlarda ve çatışmalarda ezip geçmişler. Oysa sürücü de solcu bir genç, iki arada bir derede...

Bir gece yarısı koğuşunda uyurken uyandırılıyor, nöbetçi subayı da koğuşta, enn can arkadaşları askeri uyandıranlar; Samsun'a izne gönderiliyormuş, genç bunu yemiyor, çocukluktan beri içinde bir korku var.

Şimdi garajlarda bölüğünün tahsis ettiği bir jipte ve nöbetçi subayı garajlara kadar eşlikçi, genç otobüse binerken, onu uğurlayan nöbetçi subayı cebine para sıkıştırıyor, genç gerek yok, teşekkür ederim diyor, subay yine de sıkıştırıyor, dönüşte ilk iş o parayı teşekkür edip geri vermek ve o subaya kitap hediye etmek oluyor...

Gece yarısı, uyuyamıyorum, aklım fırdöndü, biri öldü ama kim, bunu hissediyorum. Şehrimdeyim, gün ışımak üzere, bir taksiye atlıyorum, para almıyor, kadim bi müşterimiz. Evin kapısından içeri girdiğimde salonda yerde yatanı ve üzerindeki beyaz örtüyü görüyorum. Korku gerçeğe dönüyor çünkü o baba. İki kardeş boynumda, nasıl bir sarılmaca. Gözümde yaşlar çoğaldı. Kardeşler henüz kolejli, Buaneros baba pozisyonunu da doldurmalı. Büyük amca olaya el koyuyor, şimdi genel kurmayda, gencin işleri nedeniyle Samsun'a rahatlıkla gidip gelebilmesi gerek, lise birdeki kardeş okulu bırakmak zorunda, Buraneros aynı zamanda babanın pozisyonunu da korumak zorunda ve,

tankıyla da vedalaşması gerekiyor.


O artık Amasya'lı, şehrine sıklıkla gidebiliyor, tüm acılarını unutturacak asker arkadaşlar var. Oldukça gözü kara bir gruplar. Sonrasında hayat gittikçe normale dönüyor. Küçük kardeş de askerliği tamamlayınca her şey yerli yerine oturuyor.

Şimdi son askerin töreni için Amasya'dalar, askerliklerini aynı birlikte farklı zamanlarda yapmış bir baba oğul.


Benzerlerinden yok, diğer, büyük oğul Aydın'da yapmıştı. Tuğgeneral Kemal Çakıroğlu çok tatlı bir komutan, özel hazırlanmış, çerçevelenmiş görselleri aynı birlikte ama çok farklı tarihlerde çekilen fotoğrafları bize veriyor. Asker enfes bir selam çakıyor, ses gümbür gümbür. Komutanla ve tugayla vedalaşıyoruz, genç eve sivil kıyafetleri ile dönüyor; ve şimdi ekstra keyif zamanı, ben amca ve asker bir Amasya restoranında küçük bir kutlamanın ardından yola revan oluyoruz. Asker telefonu ile başbaşa şimdi, onu bekleyen, sınavları nedeniyle bu mutlu günde aramızda olamayan çok güzel, çok tatlı bir genç kız da var artık hayatımızda;

üstelik,

oğluma çok yakışıyor...

2 Nisan 2026 Perşembe

Olağanüstü Bir Gün

Şimdilik kısaca...

Yemin töreni için sabah erkenden kardeşle yola çıkıyoruz. İstikamet Amasya. Orada bizi bekleyen bir asker var; benim küçük oğlum, o uzun boylu yakışıklı bir dev. Askerliğe veda zamanı, tezkere bizi bekliyor. Üç harfli sabahın derinliğine doğru uçuyor, bu kez daha özenli sürücü, ceza tuzaklarına düşmeyecek.

Sürücü sabah çorbasını yola çıkmadan ve bizim mahalleden henüz ayrılmamışken içti, benim başka planlarım var. Yol keyifle akıyor. Tugaya yaklaşıyoruz, zamanlamamız yine muhteşem. Arabayı park ediyor, tugayımdan içeri bir kez daha adım atıyoruz. Tören alanına kadar insan öbeği, anneler, babalar, kardeşler, halalar, teyzeler, yavuklular ve aile büyükleri coşkulu. Alan koskocaman, tezkere alacak asker birlikleri muhteşem, birazdan tören alanını dolduracaklar. Düzenli bir biçimde gelmeye başlıyorlar ki beni bile şaşırtıyorlar; sanki kısa dönem askerleri değiller, çakı gibiler ve muhteşemler. Buradan hemen bir sıçrama yapıp günün bu anını biraz ileri sarıyorum.

Birliklerse koca alandalar ve muhteşem ve yakışıklılar. Biz şeref locasındayız kardeşle birlikte... Yerimiz ayrılmış.

Evet özeliz!

Alandaki askerler muhteşem, bunlar daha dün acemiydiler dense kimse inanmaz, ilerde bir tank var kullanılmıyor, tankçıya göz işareti yapıyor, karşılıklı gülümsüyoruz ve bu anı ben dışında kimse görmüyor.

Birlikler yerleşti, İstiklal Marşı muhteşem söyleniyor. Sonra ödül töreni başlıyor. Adı anons edilen Buraneros yerinden kalkıyor, gururlu adımlarla tören alanında yürüyor ve işaretlenmiş yerde duruyor, yüzü halka ve protokole dönük. Tugay komutanı tuğgeneral yanaşıyor, tiribünler pür dikkat, elinde çok özenle yapılmış iki ayrı kapaklı dosya var ve o iki kapağın sağında ve solunda 20 yaşındaki Buraneros ile 25 yaşındaki tezkereci oğlu var. İnsan gözüne yaşlar yaklaşıyor. Oğlu uzun boylu çok yakışıklı bir dev. Komutan enfes hazırlanmış dosyaları Buraneros'a uzatıyor ve poz için Buraneros'un yanında yerini alıyor, elindeki baba oğullu enfes çerçevelenmiş ve çok farklı aralıklara, uzun zamanlara ait iki kişilik fotoğrafa davet ediyor. Sonra muhteşem bir alkış tufanı... Aynı tugayda farklı zamanlarda askerlik yapmış bir baba oğul, tekler, benzerleri yok, komutan Buraneros'la bir fotoğraf daha çektiriyor, Buraneros çok teşekkür ediyor ve protokole doğru yürüyüp muhteşem bakışlar arasında koltuğunun diğerinde oturmakta olan kardeşinin yanına gururla oturuyor. Amca bu süreçte bu çok zor rastlanacak özel anın fotoğraflarını -telefonundan- ve oturmakta olduğu protokol koltuğundan da gururla çekiyor aile ve dostlar için,

ve bir canlı yayındaymışçasına paylaşıma sunuyor onları, elbette...

24 Mart 2026 Salı

Salıncak

Bazen Vakıflı düşüyor aklıma, o anda andan kopuyor ve bir bilinirliğe ışınlanıyorum; sanırım edindiğimiz dostlukların payı fazlasıyla yer etmişti bünyemizde.

Abilerin bizi duraktan alıp, otobüsün daha vakti var sözleri ile şirin kahveye taşıdıkları an, bakılan kahve falı, elbette edilen sohbet unutulur gibi değildi.

Oysa az önce salıncaktaydık.

Onlar iki kişi sessizce yanımızdan geçmişlerdi; biz sallanırken. Enfes çocuk oyun alanının ve enfes bir yeşilliğin içinde ve bayıldığımız bir anda sanki başka bir dünyada sallanıyorduk. Hayata boş verip orada öylece kalmak hayalimizdi. Fotoğrafları özellikle siyah beyaz çekiyordum. Köy depremde yıkılmadı,

ayakta biliyorum.

Yine de içim yıkık şehrin içinden geçmeyi istemiyor, üzüleceğimizi çok iyi biliyorum.

Neden bu kadar ürkeğim ve korkumun boyutu devasa...


Fotoğrafları kurcalarken salıncak önüme düşüyor. Ben enn sevdiğim kadını izliyorum. Binlerce kez altını çizdiğim üzere onlu hayata bayılıyorum. Onun sayesinde daha da çoğalmış hayatımı çokkk seviyorum. Bu fotoğraf bir işaret sanki,

çekingen ve bana bir şeyler fısıldama isteği dilinin ucunda.

Aslında her bir sessizlik enfes şeyler anlatıyor bana; Hatay'ın içinden geçmeyecek bir yol arıyorum, içimiz bir kez daha yansın istemiyorum. Dalından kopardığımız portakalları, abinin cebinden çıkarıp önümüze koyduğu,

elmaları özlüyorum.

Yüzümde enfes bir gülümseme parıldıyor, bir tane olsa bölüşürdünüz ama zaten iki tane var cümlesi hiç silinmemek üzere, kalplerimize gömülüyor...

Yakındaki bir hafta sonu çok özel, oğlum tezkeresini alacak, ben yanında olacağım ve muhtemelen tugay komutanı generalin talebiyle bir konuşma yapacağım.

Güzel cümleler kurmak istiyorum.

Aslında ezberci değilim, içimde fokurdayan cümlelerimin içimden geldiği gibi, coşkuyla akmasını seviyorum ve yolumdan şaşmayacağım.

An aynı zamanda askerler devrimizin kapanışı, Tırtıl an itibariyle son asker, yeni bebelerin doğup büyümelerine çok zaman var, fakat onların bir de şansı var;

çünkü bir adam ölene kadar onlara geçmişten satırlar bırakmaya and içti. Çok istekli ve diliyor ki bu yazma işi nesiller boyu,

üstelik çoğalarak sürsün...

16 Mart 2026 Pazartesi

Ya O Arkadaşlarım Olmasaydı?

Yeni adıyla Amasya 15. Er Eğitim Tugayı'nın özel bir yeri vardır benim hayatımda. Öylesine özeldir ve öylesine deli dolu ve öylesine gözü karadır.

Anlatmakla bitmez!

Muhteşem bir ekiptik, ve o oranda da özel. Kaç asker vardır, üniformalarını çıkarıp sivil kıyafetleri ile gecelere akma cesaretini gösteren, bilmiyorum. Ve bilhassa gecenin bi yarısı karar verip bulundukları şehirden çıkıp bu satırları yazan kişinin babasından kalan araba ile gece bir başka şehire gitmeyi göze alabilen kaç asker? Elbette yaptıkları, aslında yapamadıkları ile yapmışlar gibi hava atan, geceleri yakıp gittiklerinden söz eden kaç asker?

Daha önce de başka bir yazıda muhtemelen söz ettiğim üzere bir gece, bizim deli dolu, o oranda cesur ve gözü kara 3 asker karar veriyorlar, yakındaki bir şehre kaçacaklar, şehrin adı Çorum, bizim askerlerin birliği ise yazıldığı üzere Amasya! Çorum tarafının komutan şöförü ve muhafızı çok havalı, sözde gözü karalar, geceleri yakıp yıkıyorlar, nerelere gitmiyorlar ki hayal dünyalarında; hava atmaktan da geri durmuyorlar. O halde geliyoruz diyorlar bizim taraf, bir akşam aniden karar verip... Gelin diyorlar ötekiler ve sanıyorlar ki bu askerler nasılsa gelemezler, çok eminler ve aslında haklılar da... Sizce asker aleminde kaç asker gece, üstelik izinsizce, üstelik özel araba ve sivil kıyafetlerle birliklerinden çıkıp bir başka şehire gitmeye cesaret edebilirler?

O gece geliyor, sivil kıyafetler giyiliyor ve yaşça kendilerinden büyük Aziz de son dakikada ve üstelik sorumluluk alarak bu gençlere katılıyor. Bu satırların yazarının babası o askerken ve bir kaç günlükken öldü, genç için büyük bir yıkım! Sırtındaki yük ve sorumluluklar çoğaldı. Ama bu durum içine doğmuştu, babanın erken öleceği ve sırtına binecek sorumluluklar için de hazırdı.

Arkadaşları acıyı dindirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. O artık babanın boşluğunu da doldurmak zorunda olan bir abi. Elbette sorumluluklarının farkında, her seferinde ve yıllar boyunca bu arkadaşlarım olmasa ne yapardım ben diye düşünüyor. Kafayı sıyırmamak mümkün değil. Daha önce de -muhtemelen- yazıldığı üzere küçük kardeş okulu bırakmak zorunda kalan taze bir liseli! Kolej'de öğrenci bir de kız kardeş var. Ve başarıyorlar tüm bu olumsuz koşullara rağmen. Abi bir yanıyla da babanın görevlerini üstlenmiş durumda. Sırtındaki yük ağır ki yıllardır aynı soruyu sorup duruyor kendine, bu arkadaşlarım olmasa ruh halim nasıl olurdu ki acaba? Başarabilir miydim?


Küçük oğlumu ziyarete gidiyoruz, şimdi asker olan o. Ve ne tesadüf ki o da benim tugayımda. Ziyaret bahçesinde oturuyoruz, onun bir asker arkadaşı da bizimle. Elbette amca, ben ve şirketten bir gönüldaş da... Sohbet çok keyifli, 20 ayımı geçirdiğim birliğim artık savaşçı değil, tanklar yok, oysa tankımı son kez öpmeyi ne kadar istemiştim, hevesliydim. Elbette o günler bir film şeridi gibi akıyor zihnimde. Oğlum filinta gibi. İstesem birliğin içine girebilirim, ziyaret bahçesinde kalmayı tercih ediyorum çünkü içeri girsem hayal dünyam hüsrana uğrayacak. Oysa çayları içerken bir yandan geçmişi geçmiş haliyle anlatmak daha güzel. Elim telefona gidiyor ve asker arkadaşlarımı arıyor ve nerede olduğumu söylüyorum. Onlar da gelmeyi düşünüyorlarmış meğerse... O şahane ve gözü kara geçmiş bir film şeridi gibi akıyor gözlerimden... Ve bu fotoğraf, daha doğrusu yamaçtaki evler, benim için çok kıymetli... Yıllardır hep korktum, bir gün yok olurlarsa diye... 45 yıl önce ve elbette askerliğim sayesinde tanışmıştım onlarla ve kimbilir kaç kez önlerinden geçtim ve kimbilir kaç kez korktum yok olurlarsa diye. Şimdi içim rahat, artık hiç eskimeyen dostluğumuzun yılların ötesinde var olan fotoğrafları elimde... Bu kez fotoğraf makinemle onları tanıştırmış olmak çokkk mutlu ediyor beni... Son 15 gündeyiz, muhtemelen, belki son kez belki de iki kez daha birliğimdeyiz, oğlumla aynı Tugay'da askerlik yapmış olmak... artık tanklar ve tankım orada olmasalar da şahane bir şey...

Yemin töreninde buluşmak üzere!

15 Şubat 2026 Pazar

Canlar

Önceki hafta kuzenler masası kardeşte kurulmuştu, muhteşem bir sofraydı, sofrayı gören masanın da başı dönmüştü. En küçük erkeğimiz de masada yerini almıştı. Sohbet başından sonuna çok keyifliydi. Bu bloğun tembel yazarı o günü o gün yazmalıydı lakin bir tembel teneke olduğu için süreçte yazmamıştı.

Bu yakın tarihteki ikinci buluşmaydı ve erkekler üzerinden gidersek 4 numaralı erkek kuzenin ve pek sevdiğimiz gelinimizin evlerindeydi.

Hımmm dedim henüz masa vakti gelmemişken. Hımmm diye düşündüm bir süre ve ne alsam ne alsam acaba diye düşünürken ben, kitap olsun dedi iç sesim.

Sonra bizim pek yakışıklı gençler için hangi kitaplar olsun diye düşünmeye başladım ve hangi kitaplar tercihimle kısa bir toplantı sonrasında mutabakata varıp, onaylayıp kabul ettik.

Çok yakışıklı ve güzel gençleri olan bir aile olmamız yine gururlandırdı beni. Kendimle de gurur duydum, en büyük erkek çocuk kategorisinde ben vardım artık; ardımda kardeşim. Ve görüntü Kahraman dedem için söylenen sözü hatırlattı birden bana, çünkü liderliği henüz kızlardan biri alamamıştı ama ben ve erkek kardeşimden bir iki kişi sonrasında en büyük genç kızımızın alma ihtimali vardı.


Elbette yola çıkınca ve üç harfli akşamın içine keyifle akarken enn sevdiğim kadına uğradık; yoğun çalışıyordu ve bu nedenle ve son dakika kararıyla gecemize katılamayacaktı.

Hazırlıklarım tamdı, Gürcü şarapları candı, bir de görüntüsü çok hoş, ebadı tek kişilik bir pasta aldım ve kapısına dayandım. Açılan kapının ardından dengemi korumaya çalıştım ki kapıyı açan kadına kaçıncı kere, bir kez daha çok keyifle ve gururla bayıldım.


Dilim bir süre tutuklu kaldı, halime gülüşürken de dilim açıldı. İçim sel oldu aktı, öpüştük ve ben uçar adımlarla arabaya geçip kaptanın yanına oturdum.

İstikamet üç numaralı kuzenin eviydi artık, sevgililer gününde olduğumuz da bilinçteydi. Yakışıklı delikanlılarımıza da gün içinde kitaplar seçilmiş, akşam masasına oturmadan önce de teslim edilmişti ve mutlulukla teşekkür edip sarılmaları da pek keyifliydi. Çok eğlendik, haşarılıklarımızı bir kez daha gururla konuştuk, her bir gencimizin başlangıçlar evresinde oldukları kariyerleri ile yine çok gurur duyduk, bu aileyi gururla ayakta tutmamızın sebepleri, küçüklerimizin göremedikleri Kahraman dedeye ve Babıda'ya selamlarımızı yollayıp, dualarımızı okuduk.

Evet, hiç tartışmasız kusursuz ve geniş bir aileydik. Bu sürekliliğin de asla kesintiye uğramıyacağının inancına bir kez daha keyifle...

ve gururla sarıldık.

Enfes bir sofra pek tatlı, çok sevdiğimiz, gelin demeye dilimizin varmadığı, kardeşlerimizden biri olarak kabul ettiğimiz tam anlamıyla bir hanımefendi, mutfağı şahane ev sahibesi tarafından kurulmuştu.

Aslında kocaman bir hayalim vardı ve aynı zamanda yaman bir çelişki olarak tembelliğim de... Hikâyenin bütüncül gelişimini anlatabilecek son kişi bendim, elbette parça parça olsa da yine de epey bir şeyi satırlara dökmüştüm. Gece tüm bunları düşünürken, başta Kahraman dede ve Babıda olmak üzere elleri öpülesi, boyunlarına sarılınası tüm büyüklerimizi böyle sevgi dolu ve kusursuz bir aile yarattıkları için minnetle andım ve bu duygunun kısmen de benim sayemde, bebesinden enn büyüğüne tüm karakterlerce benimsenip sahiplenilmesinin gururunu bir kez daha yaşadım. Bu enfes, çok keyifli ailenin her yaştan gençlerinin pırıl pırıl gözlerindeki aidiyet duygusunu bir kez daha fark edip satır satır ve yeni baştan ve kaçıncı kere görünce...

Anladım ki bizim sevgililer günlerimiz bir değil bir yılın içindeki 365 gündü!

Eve dönerken ve üç harfli enfes bir hızla akarken kardeşle duygularımız üzerinden akşamı konuştuk, elbette neredeyse bebelikten başlayan haşarılıklarımızı, içimizden birinin boş bir evin çatısında dolaşırken çatının zayıf noktasından içine düşmesini falan... Ve benim liderliğimde oluşmuş çetemizin yapmış olduğu "Apaçiler geldi," sözünü çevre halkına kabul ettiren çılgın, aynı oranda gözü dönmüş haşarılıklarımızın izlerini de sürdük bu enfes akşamda...

4 Şubat 2026 Çarşamba

Sabahın Köründe Bir Fotoğraf Üzerine Tahmin

Fotoğraf nereden gelmiş ve benim çalışma masama konmuş bilmiyorum. Acaba diyorum, Polonya'dan olabilir mi? Henüz sormuyorum. Fotoğrafın kıyısına ad koyduysam da bizden olmayabilir diye de düşünüyorum lakin o zaman niye bizim fotoğrafların arasındaydı ve onu bilgisayarıma transfer ettim diye bir sorgulama içine giriyorum.

Acaba diyorum bir yandan da!

Acaba?


Erasmus görmüş şahıs uyanınca soracağım, şu an anlaşıldığı üzere sorma şansım yok.

Yoksa ben bu fotoyu bi yerde gördüm ve beğendim de mi buraya sokuşturmayı düşündüm... desem de yine de duruma net bir yanıt veremiyorum. Tüm bunlara rağmen kareyi çok sevdiğim kesin, üzerine bir dolu satır bile yazabilirim lakin şimdilik serinkanlı durup Polonya yaşamış şahısın uyanmasını bekleyip durumu duruma göre netleştirmeliyim. Şu an benim evdeki Leh şahsın uyanmasını da an itibariyle epeyi beklemem gerekiyor!

Şimdilik,

bu süreçte beynimi tırmalamaya devam edebilirim...

 



Gün henüz ışımadı, saat 05:14, bense bilgisayarın başına geçeli tahminen yarım saat oldu.

Uyku tutmadı beni, gel sen tut.

Bu ifadeyle nerede rastlaştım bilmiyorum ama çok sevdiğim kesin. Üzerine düşünsem ve ufak bir arama yapsam kesin bulurum ama bırak öyle kalsın diyor içsesim. Fakat tembelim de...

İçimde bir ateş harlanıyor, beni aradan çıkarmayı kesin kafaya koymuş, bana sen şöyle bir kenara çekil dedi ve "uyku tutmadı gel sen tut," üzerine bir araştırma yapmayı düşün dedi. Ben daha çabuk bulabilirim sanki, diyorum, uyku tutmadı kısmını referans olarak önüme koyuyor ve kollarımı sıvıyorum.

Lakin ne yapsam ne etsem de bulamıyorum, yoksa ben mi icat ettim diye düşünüyor, ayaklarımı da yerden kesiyorum fakat henüz emin değilim.

Yoksa diyorum sonra?..

Ve neden bugün ve birden önüme düştü ki diye yeni bir sorgulama içinde buluyorum kendimi. Eğer bunu bir yerde okumadan ben yazdıysam alkışı hak ettiğimi düşünüyorum ama bir kadın elinden çıkmış olmasını daha çok istiyorum.

Yoksa ben,

bu tür durumlar içinde kalıp o türden ve bana yönelmiş cümlelerin tadını çıkarıp hava atmayı mı seviyorum?


Gün henüz uyanmış değil, bir tembel teneke ezanı dinliyor ve ben tembel teneke olarak bir romantizm duvarına çarpmış aklımdan ve de fır dönenler üzerinden araştırmalar yapar haldeyim. Lakin yıllar yıllar eskisi cümleden çok da eminim ama, diyorum. Sonra, bu enfes ifadeyi bünyeme katan kim idiyse; aklıma düşmüş ve merak içinde ve sabahın bu saatinde bir türlü uykuya dönemeyen beni uyandığımda;

işte bu, diyerek uyandırsın istiyorum!

Ne hava atarım ama!

2 Şubat 2026 Pazartesi

Vakit Yok, Gemi Kalkıyor Artık!

Bu ara gemilere takmış durumdayım. İçim ahh o gemide ben de olsaydım tadında. Çalışma masamdan bakıyorum. Bu kez geçmişten bu fotoğrafı bir anda hatırlıyor, minik çocuk makinesi ile daha geniş açılı çekiyorum. Renk değişti ve miço iskele alabanda dedi. Ben de ona selam çakıp "Pruvanız neta, dümeniniz viya, rüzgârınız kolayına, bahtınız açık olsun," dedim.
O coşku esnasında bir mantar şişeden kurtulup havaya uçtu. Elbette gemidekiler ve karadakiler arasında da koskoca bir alkış koptu. Kısmetin böylesi dedi karşılıklı iki grup. Oysa zaman eskideydi. Fotoğrafı bir anda ve bugün ve bir başka zaman esnasında rastlantı ile bulan Bay Buraneros yine de havalara zıpladı ve güle güle diyerek el salladı. O gemide ahh ben de olsaydım demedi, sadece düşündü, zamanı kavramaya çalıştı ve bir anda geçmişte çektiği bu fotoğraf aklına geldi, gülümsetti ve hatta zaman ona,

vay be dedirtti,

çünkü gemi duymasın ama kendisi unutulmuştu. Ve bu gemi de o zamanda başka gemilerle birlikte uzun yol yarışındaydı.



21 Ocak 2026 Çarşamba

Sahil Boyunca

Deniz enfes, kaba dalgalı lakin zarif de.

Sahil boyundayım, elimde makinem, açıkta kırmızı geminin siyahı.

Aklım şen şakrak, geçmişten geleceğe enstantaneler sıralıyor,

gelmişinden geçmişine.

Dalgalar betonlara vurdukça ben boynumu aşar yükseklikteler. İlk duvarda kırılıyorlar lakin arkaları boş değil.

Siyah gemi günlerdir açıkta. Merakım yok, kırmızıyı yolculadık. Dönüş yolunda adımlarım ağır, yaşamla sohbet güzel, martılar coşkulu.

Zihnimde enn sevdiğim kadın.

Disco bana doğru koşuyor, az önce martılarla oynaştaydı, fark edince yanaştı,

bakışları, sev beni diyor.

Önce ilgilenmiyorum. O havlamaya ayarlı ve başlıyor. Gülüyorum ve elbette oyun da olsa kıyamıyorum,

oturdum, yanaştı bir kez daha,

ve eylem sevmeye dair.

Onunla vedalaşıyorum. O sırada gözüm öndeki binanın en üst katına takılıyor. Bir fotoğraf önüme düşüyor. Orası en sevdiğim kat, manzara muhteşem. Yatak odası full deniz. İlk kez dün sahil boyu yürürken ve dalgalara bakarken ve geçirdiğimiz enfes günleri düşünürken bir anda durdum.

Ömrümü enn sevdiğim kadınla o katta geçirsem sonsuza kadar,

dedim.

Bu anlık bi duyguydu, ama çokkk güzeldi. O nedenle bir yaz akşamında o katta kurulmuş masadan bir fotoğrafı buldum ve yazının baş köşesine koydum. İleriki zamanlarda o emekli olunca mesela,

o kata geçebiliriz, diye düşündüm.

Hayal ettim.

Ve enn sevdiğim kadını ne kadar çok sevdiğimin altını bi kez daha çizdim.


Bugün gün pırıl pırıl, dalgalar kırılırken köpüklü ama dünkü kadar coşkun değil. Güneşse muhteşem. Kendimi sokağa atacağım,

deniz boyu yürüyeceğim...

ve kendimi bir kafeteryada şımartacağımsa kesin.

Hayallerim köpük köpük,

fotoğraf makinemle çok oynadım ve onu bir gözden geçirmem gerek.

Kahve çekirdeklerini öğütüp şımartsam mı kendimi diye düşünüyorum. Deniz kıyıda köpüklü, ardı sakin, güneş enfess...

O halde hurra!

İstikamet sahil boyunca dans...


Güneşe sevgiler, köpüklerle dans eden martılara çokkk alkış.

Fotoğraf yok,

saat 11.55,

birden, bi kaç dakikalığına, onsuz olmak geldi içimden...

13 Ocak 2026 Salı

Çok Matrak Akşam

Şakır şakır yağmur yağıyordu. Denizdeki dalgalar almış başını gidiyordu. Pencerinin önünde dikilmiş açık denizdeki park etmiş gemilerden birinin sallantılarını izlerken kıyıya vuran yüksek dalgaların köpürtüsü ile coşuyordum. Fotoğraf makineme koştum. Şu denizde park etmiş, kıyıya yakın geminin fotoğrafını çekmeliyim dedim ona; sanki tanıyordum, bir önceki kışta yaklaşık aynı noktada park etmiş gemi olduğunu fark etmiştim, tesadüfün böylesi dedim ve uygun açıdan ona bakıp selam yolladım. Göz göze gelmiştik, o da bana el salladı ve küçük bir ricada daha bulunup o açıda kalmasını istedim, hızlı olmalıydım ve hızla, onun da yardımıyla sanırım bir yıl sonra istediğim fotoğrafı neredeyse birebir elde ettim. Çocuk sevinçlerim zıp zıp zıplıyordu. Yoksa ikizi mi diye düşünmeye başladım. Bir kez daha el salladım ve gelecek yıl da görüşelim dedim.


Sonra bir an durdum, bu kez ikizi mi acaba dedi içsesim. Tesadüfün böylesine gülümsedim, coşkuyla el salladım, kar yağınca yine buraya gel aynı noktada buluşalım dedim.

Yağmur şiddetliydi, canım bira çekti, sabır dedim ama bünye küser gibi oldu. Kırma dedim ve bir koşu şuracıktaki markete gitsen ne olur ki dedim kendime. Kendim bir kısa süre sonra beni hiçe sayıp hadi dedi, canım çekmişti; yağmurluğumu aldım, mini sırt çantam zaten bizi izlemekteymiş fark ettim, hadi gel sen de dedim ve bir sevinç alkışı koptu. Yalnız dedim, markette her şeye el atmak yok, seçimleri ben yapacağım. Biraz mırıldansalar da mutabakat sağlandı. Bi bira ve iki küçük paket kavrulmuş tuzlu fıstık aldım. Güle oynaya ve hatta yağmurla da güle oynaya ve şakalaşarak eve geldik. Televizyonla yeniden selamlaştım.


O arada çilingiri hazırladım. Televizyonu açtım ve çokk keyifle kış sporlarını izledim, biramı ve fıstıklarımı saldırmadan sakince ve edebiyle yiyip içtim!

Ve hatta üzerlerine bir de futbol maçı izledim.

Sonra kankalarıma hadi dedim şimdi uyuma vakti, herkes yatağına sıçan deliğine dedim ve onlar tekerlemeye yine güldüler. Biraz mırın kırın etseler de maçın bitimiyle birlikte çoktann yataklarına boylu boyunca serildiler...

11 Ocak 2026 Pazar

Siz Yine de Gelin Beni Dinleyin


Yaşanış ve Bloğa Yazılış Tarihi Aralık 2009

Değişen ve gelişen ne?


Dün; farkında mısınız bilmiyorum ama bir toplantıda başbakanımız, güneydoğu başta olmak üzere ülkenin değişik yörelerindeki eylemlerde taş, molotof atan çocukların ıslah edilmesi konusunda dahiyane bir çözüm üretti. Duyarlı ve duygulu insanlarımıza seslendi. Yine en zeki ve en pragmatiğinden çözümü buldu. O çözümü bulunca, benim aklım da en direğinden sapkın fikirlere gark oldu. Anında aklıma düşen Franco İspanya'sının klasik uyku hapı, ideolojiler üzerinden günlük yaşam analizleri yapanların olmazsa olmaz klişesi üç f (fado, futbol, fiesta) oldu...

Akıl bu ya, sapınca sapkın yollara, bir de bakınca gündemdeki karmaşaya, iyi niyetinden ve saflığından hiç şüphem olmayan sayın başbakanın entelektüel düzeyinin yetersizliğine kesip cezayı, hiç sosyoloji diye bir bilimin varlığına atıf yapmaksızın; bu çocukların, büyüklerin adına 'düşük yoğunluklu savaş' dedikleri ne idüğü tanımlanamamış bir karmaşa içinde çocuk bile olamamış hallerini düşündüm. Her biri, yoksulluk ve yokluk denen ağacın dallarından düşe kalka heba olmuşken; tıpkı ve senelerce üzerine sözler söylenmiş, kitaplar yazılmış, çözümler aranmış Almanya'da doğan ikinci üçüncü kuşak Türkiyeli çocukların düştüğü durumun aynısını, üstelik de kendi ülkelerinde yaşadıklarını düşündüm. Bir insanın kendi topraklarında ötekileştirilmesinin, yabancılaştırılmasının yarattığı kimlik sorunlarının, küçük yüreklerdeki ağırlığının altından kalkamadım. Bir yandan ergenlik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalan bu çocukların, hiç çocuk olamama hallerinden bakarak, her şeyi kader olarak adlandıran büyüklerin vurdumduymaz siyasetlerine ve o siyasetlerin empati yoksunu basit ve faşizan çözümlerine kızdım.

Bu kızgınlığa alaycı bir bakış yükleyip şöyle bir göz attım yaşama. En kenarından mahallelerin en ücralarında dolaştırdım aklımı. O aklım gördü ki, bu ülkede bir çocuğun en kolay ulaşabileceği şey top. En ücra bakkalda fiyatı iki ekmek parasını geçmeyecek fiyata plastik toplar görmek olası. Ve bu ülkenin her sokağında, en ücra çayırında, en piknik alanında, en okul bahçesinde, evinin odasında top peşinde koşan çocuklar görmek en sıradan olgu... Televizyon ekranlarında, yazılı basının sayfalarında tonlarca top üzerine yazı, söz, fotoğraf ve gündem var. Sonra düşündüm ki; onca topa rağmen bu ülkenin başbakanının kastettiği toptan yetişmiş bir adam çıkamamış bu ülkeden dünya arenasına... Ama baktım ki bir de; yazın dünyasından, bilimden, müzikten, resimden bir sürü insan sunmuş bu ülke... Hatta her ne kadar kendisi ve ödülü tartışılsa da nobel ödülü almış bir yazarımız bile varmış. Ödül üzerine ödüller alan filmlerimizi yazmıyorum bile...

Kısacık bir yazı planlamışken yine sözü fazlasıyla uzattım farkındayım. Niyetim bir paragraflık bir yazıda bir öneri paylaşmaktı. Yazıya o niyetle başlamıştım. Sözüm ona, başbakanın ''bu çocukların elinden taşları alıp yerine top verelim'' cümlesinden hareketle, hazır yılbaşı gelmişken ve sevdiklerinize hediye de alacakken diye başlayan, çocuklara kitap alın diye devam eden ve bunu düşünenlere bir seçenek olması açısından bir kitap önerisini içinde barındıran 'parodi' tadında bir yazı hevesiyle başlayıp kervanı yolda dizmeye kalkınca ortaya çıkan yazı; üzgünüm ki bu oldu.

Bu ülkede ne yazık ki bazen gülmek isterken bile insan takılıp kalıyor hüznün oltasına bir şekilde; hele çocuklar söz konusu olunca...

Son sözüm şudur efendim: Siz gelin başbakanı dinlemeyin beni dinleyin, bu yılbaşında bir çocuğa iz olun. Ona bir kitap alın. Eğer aklınızda bir kitap adı yoksa; belki daha önce de okuduğunuz BİR ÇOCUĞUN YAŞAMINA DOKUNMAK İSTERSENİZ; ONA BU KİTABI ALIN başlıklı yazımdaki önerime kulak verin.

Görsel: La Loba
Galeri : DeviantART

3 Ocak 2026 Cumartesi

Yılınbaşında

Yeni yılın ilk günü ya da eski yılın son günü, şu an pek hatırlamıyorum.

Bende her zaman olduğu gibi heyecan tavan.

Enn sevdiğim kadınla buluşacağım.

Ben başka bir yer düşünürken O Discoburger diyor; bizim evin dibi, aslı ev ve yeni hali güzel detaylarla oluşturulmuş pek sevimli bir bar, çocukluğumun bir kaç adım önü, aşkla sevilesi bir mekân, sakin.

Başka yerlerde kıyametler kopuyor. Bizse dalgaların sesindeyiz. Sohbet çok keyifli, kelimeler pırıl pırıl akıyor.

Ahh çokk sevgili kar!

Sizin için yağıyorum, diyor. Bir koşu eve gidiyorum. Onun için aldığım hediyem evde,

şimdi sırt çantamda,

çocuk sevinçlerimle dönüyorum.

Mekânın kedisi onca hengâmeye rağmen uykuda ve hemen arkamızdaki masanın koltuğunda. Dünya umurunda değil, sanırım o da mekânın boşluğundan ve huzur veren ortamından mutlu.

Karşımdaki çıtırın gözlerinden, sözlerinden ve kelimelerinin şırıltısından kendimi alamıyorum.

Kelimeleri sakin bir dere gibi, yürekten cümleler şırıl şırıl akıyor. Onca yıla rağmen onu hâlâ taptaze duygularla seviyor olmama bayılıyorum; ilk buluşmasındaki çocuk heyecanım muhteşem.

Coşkuluyum, onunla bir gelecek dilimin ucunda, hayallerim derya deniz, bir çevre temizliği için biraz zamana ihtiyacım var.

Mutluyum, bir koşu ve pek heyecanla eve geçiyorum, onun için aldığım ve içimi mutlu eden hediyem şimdi sırt çantamda.

Bu anlara, koşuşturmalarıma bayılıyorum, heyecanım yeni yetme bir delikanlı kıvamında. Hediyem benim sırt çantamdan onun sırt çantasına transfer oluyor.

Gelsin ikinci biralar... Aksın cümleler ve ben onun konuşurken yüzünde oluşan mimikleri ile kelimelerinin oluşturduğu senfonide yok olayım.

Kar muhteşem, mekân sıcacık. Kedi uykusundan uyandı ve şöyle bir tur atıp aynı yerine döndü ve uykuya daldı. Bir iki masaya yine çok tatlı bir iki genç çift geldi. Ortam çok keyifli, gümbürtüsüz ama doya doya yaşanası bir an.

Kar dozunu biraz daha artırdı, bir yılbaşı ancak bu kadar romantik ve keyifli olabilirdi.

Hani bazı akşamlar ya da anlar vardır, elinden tutarsınız ve salmak istemezsiniz, o ruh hali muhteşemdir.

Tam da bu andayız.

Sıcak, sımsıcak, çok sevimli, enfes müzikler çalan, sakin, huzurlu bir mekân ve dışarıda enfes bir kar.

Elbette müzik seçimleri, sesin dozu muhteşem. Bizim mahalle, bizim sokağın kenarı, denizin dibi ve muhteşem dakikalar...

Daha ne olsun diyor insan...

Sohbet keyiften ölmeye devam ediyor. Ben bu tatlı, çokkkk tatlı, gözlerimi alamadığım kadını dinlerken bir yandan, hiç eksilmeyen ama hiç eksilmeyen gülümsememle şansıma şükranlarımı yolluyorum.

Tam da bu an işi arabeske vurmanın zamanı diyor iç sesim; ona uyuyorum.

Gelsin fıçıdan buzz gibi biralar, kedi enn sevdiğim kadının kucağında, aralarındaki ilişki muhteşem.

Masa pek hoş, enfes bir burger tabağına üç enfes çeşit turşu eşlikçi, patates dilimleri sürreal, minicik kayıklar gibi incecik, denizin sesi çalan şarkılara vokal, karşımda sanat eseri bir kadın ve dilimde olup da şu an kuramadığım ama zamanını bekleyen sessiz ama coşkulu cümlelerim...

Otobüs durağına yürüyoruz,

ayak seslerimizde kar.

Bir minübüs yanaşıyor,

Gidince ara beni diyorum,

arıyor.

Kafamda pırıl pırıl planlarla eve doğru yürüyorum.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Sabaha Yakıştı Be

Kurcalıyordum. Gökyüzünde şenlik vardı. Bi şarkı birden önüme çıktı. Yoruma selam çaktım, içim kaynadı. Sevdim, çok sevdim. Gülümsedim! Enn derin duygularım eşliğinde bir selam daha çaktım; çaktığım selamı da bulutlara gönderdim. İçim iyice dürttü, arabeske de selam dur dedi ve ekledi: Bu şarkının bu yorumunu kesinlikle paylaşmalısın dedi. Emir telakki ettim ve başım gözüm üstüne dedim; bir kez daha selam durdum, paylaştım ve hazırolda içtenlikle ve bayıla bayıla bekledim. Ve hatta bana böyle şarkıların bu gibi enfes yorumları ile gelin dedim. Aslında bir yazı fikrim yoktu, inatla bir tembelin dibini kazıdım ve bünyemin dayanılmaz dediği bu enfes yorumu bayıla bayıla ve kaç kez dinledim.

Tavsiye ederim!


19 Aralık 2025 Cuma

Uyanış

Kendi reçetemi kendim yazdım. Bir haftayı aşan bir süre dalgalı ama sessiz bir denizde yolunu arayan bir avare idim. Deniz oyunbazdı bense savruluyordum. Boşluktaydım sanki, ama bir yanımla da dolu doluydum. Garip bir hal benimle oynuyordu. Tek başınalığım görüntüde pek külhandı lakin ben duygularımdaki çokluluğu birbiri ile ilintileyemiyordum. Kah Petek'e uğruyor öğrencilerin arasında neşe buluyor, kendime kahve ve pasta ısmarlıyor, manzaranın tadını hissediyor ama yine de bir boşluğu bir türlü dolduramıyordum.

Üzerindeki reçineleri temizleme gayretinde savrulan bir dünya insanıydım.

Bir bankı gözüme kestiriyor, bacaklarımı kayaların üzerinden denize uzatıyor, cebimden çıkardığım kitabımı açıyor, kısa bir sürede kapatıyor, dalgaları izliyor, yeniden yürümeye başlıyordum. Yemek yemeye niyetlendim vazgeçtim. Uçak tepemden geçti bu kez ona sarıldım ve izlemeye başladım ki o alçalma sürecindeydi. Önce doğrudan denize doğru uzadı, şimdi sağa kıvrılacaksın ve alçalmaya başlayacaksın diye mesaj yolladım. Sonra ben de kalktım ve ona paralel biçimde alçalmaya başladım. Sonra bir markete girip gofretler aldım. Çıktığımda eğitim uçuşunda olan helikoptere rastladım ve onunla da sohbete başladık ki sıkıldım ve selam çakıp yoluma devam ettim.

Ne yapsam ne etsem olmuyordu. İkinci gün de benzer şekilde devam etti. Ve kalemi kırmaya karar verdim, birden cesaretlendim. Silahlarımı kullandım ve gece güzel bir uyku çektim,

yarım yamalak da olsa!

Devrim için erken kalktım. Gün ışımamıştı. Balık tutan bir iki kişi iskelede vardı. Selamlaştık, kısa sohbetler ettik, deniz de küstahtı anladım, henüz balık tutamamışlardı düzeni kurmuş olsalar da iki kişi...

Allahtan fotoğraflar için uygun zaman gelmişti. Gökyüzündeki şov muhteşemdi. Enfes bir müzik kulaklarımdan ruhuma iniyordu. Dirilmiştim ve çekimler sonrası kendime ziyafet çekmeye karar vermiştim. Tüm fotoğrafları iskelenin üzerinden çektim. Ama önce çekeceğim açıya karar verdim; ben de denizin içindeymişim gibi olsun istedim.

Tak tak.. iki poz!


Sonra sayıyı çoğalttım, sabrettim ve istediğim fotoğrafları zamanı da ayarlayarak, günü gündüze yaklaştırarak, istediğim tatta oluşturdum, sevindim güldüm. Ama günün rengi ve günün ışığa kavuşma çabası muhteşemdi.

İçten içe kendimi de alkışladım...


Mutluydum, dirildim ve içimdeki çapaklardan da kurtuldum, ben bendim artık. Son iki günün üzerime boca ettikleri el ayak çekmeye başlamışlardı. Kovalamaya gerek duymadım, kendi hallerine bıraktım.


Sonra keyifle toparlandım. Balık tutan arkadaşlara rastgele dedim ki an itibariyle balık yoktu, dua edeceğim dedim, gülüştük vedalaştık. Keyifliydim, fotoğraflardan istediğim sonuçları almıştım. Yazıya yerleştirmediklerim için dedim ki: Çocuklar bunlar yazı için belli bir saate göre çekilmiş tadımlıklar. Farkındaysanız günü ışıttık, renk farklılıklarını tattık. Şimdi sıra en sevdiğimiz mekânlardan birinde enfes böreklerin tadını çıkarmada, artık kafamız da parlak, ruhumuz şenlendi araz çıkaranın poposuna da tekmeyi bastık...

da dedim.


Ve az önce hayatımda ilk kez olan bi dangalaklıkla uzun zamandır aramadığım enn sevdiğim kadını aradım, onun geri dönüşü ve enfes sesi ve sözcükleriyle birlikte bir kez daha dünyaya döndüm.

Şimdi iki beni karşıma alacak ve çocuklar neydi bu olup biten diye elbette hesap sormayacağım,

çünkü anda olduğu gibi ben de kendi halime çok ama çokk güleceğim!



15 Aralık 2025 Pazartesi

İki Yaka Bir Araya Gelir

Başka bir hayal kuruyordum, içinde balıklar da olan. Masayı görüyordum; karşılıklı oturan iki kişiyi de...

Mekân gönlümüzde yer tutanlardandı ve ilk kurulduğu yerinden kopmuş, yıllar yıllar sonra bizim mahallede, yürüme mesafesinde, denizin kokusunun hissedildiği bir yerde, hoş ve katlı bi binada yerleşmişti. Tıfıl yıllarda tıfıl arkadaşlarla gidilmiş hallerini de hatırlatıyordu; o masalardan eksilmiş arkadaşları da... Ve yeri değişmiş olsa da bizim dibimize ulaşmıştı, şahaneydi.

Bi sonraki akşam için hayal kuruyordum. Olur da o akşama yetişmezse diye, olacağı güne de kabuldüm.

Geçmiş yıllar öncede, yaş en çılgın yıllarındayken, o masada geçen anlar akıyordu; eski bir sevgili ısrarla kafatasımı delip beynime, oradan da kalbime inme çabaları içindeydi. Gülümsüyordum. Onu son buluşmamızın akşamında evine bıraktığımda sona geldiğimizi fark etmişti, bir umut kurduğu son cümlesi beynimin içinde çınlıyordu. Onu kırmak da istemiyordum ama sonrası olmazdı olamazdı. Sonuçta kapıdan döndüğümde o son öpücüğün vedam olduğunu anlamıştı. Tüm haklılığıma rağmen kırmışmıydım, evet. Daha sakin daha saygılı bi veda ila elveda diyebilirdim.

Demedim!

Otobüs garındaydım, o yoldan gelmişti, bir masada buluşmuştuk, sanayi sitesinin bizim işyerinin dibine bi kaç metre uzağında bir masadaydık. Yemek yedik, nasıl bir ruh haliyse ve elbette çocukluk etkisi ile ve soğukkanlılıkla buraya kadar diyebildim. O bi süre sonra şehrine döndü, yıllar sonra yılın öğretmeni olduğunu gördüm bi gazete haberinde; tesadüfen.

Olgun bi kadının güzelliği vardı bedeninde...


Enfes bir akşam, tam rakı masalık. Enn sevdiğim kadın şehir dışından dönemedi. Masa üzgün, olsun dedi ve ekledi; bir başka akşam için bekliyorum.

Bazı kıymetli ilişkilerin ve anıların bir zaman diliminde şak diye ortaya çıkmasını seviyorum. Çoğu zaman saklıdalar, hiç ses etmiyor, parmak ucu adımlarla yürüyorum. Tetiklendikleri anlarda bir zaman şeridi şırıl şırıl akıyor zihnimden, anılar dokunacağım kadar yakın oluyorlar bana. Boşa geçirilmiş bir hayatın esiri olmadığıma seviniyorum. Kırdığım kalplerde bile yerimin özel olduğunu biliyorum, ama ben de o unutulmaz anların, anıların kıymetini biliyor haklarını teslim ediyorum. Bir yerde otursak o günleri o günlerin kahramanları ile konuşsak diye hayal ediyorum.


Aslında yazacağım yazı ve fotoğraflar güne dairdi, şu anki içerikle hiçbir bağı yoktu, geçmişe ayrılmış bi yer de yoktu. Yürürken herşey kendiliğinden oluştu. Daha çok fotoğraf koyacak onlar üzerinden bugünü ve çevreyi anlatacaktım. Fakat anladım ki yazarken iç sesleri ve duyguları hiçbir şekilde klavyeye hissettirmemek gerekiyormuş,

ve kendi haline bırakmamak da...

Olsun dedim sonra, bu da böyle bi yazı işte, kumandayı kalbim ve parmaklarım ele almış bana da anlatacak bi şey kalmamış!

6 Aralık 2025 Cumartesi

Üçübiryerde

Enfes bir akşam, kış hiç gelmeyecekmiş tadında. Uzun bir yürüyüş yapıyorum, yol boyunca hayaller kuruyorum. Bi ülke hayal ediyorum ve o ülkeye gitmesi kesin bir kadın üzerinden düşünüyorum. Yüzüm her ne kadar bana güvenmiyor olsa da bu kez umutlu.

Gülümsüyorum...

Düşe devam ediyorum. Bi mekânda kahve içsem mi diyorum, sonra evde beni bekleyen kahvemi hatırlıyorum.

Yeni bir marka, Guetemalalı, denedim, hatta kahve ölçüsünü artırdım ve sevdim.

Gökyüzü ise dürtüyor beni, hedefim İskele; çilingiri kurmuş, rakısını yudumlarken müziğini dinleyen abiyi içimden alkışlıyorum, cesaretine ve meydan okuyuşuna hayranım. Karşısına oturup -kabul ederse- hikâyesini dinlemeyi onunla bi tek atmayı hayal ediyorum. Bi kadeh de bana ikram ederse hayır dememeyi düşünüyorum.

Ay ben de katılırım size diyor, çünkü şu an denizden usul usul çıkıyor. Fotoğraflarını çekiyorum, iskele bugün sakin, ya balık yoktu, ya bereketliydi ve nafakasını yüklenen evin yolunu tuttu. Şimdi benim istikametim de bizim eve doğru. Fotoğraf makinemi alıp tam bizim evin karşısına geçeceğim, çünkü ay bana göz kırptı, biraz daha yükseleceğim dedi ve mum ışığı tadında olacağının altını çizdi. Midyeci abinin önünden hızla geçtim, denizin dibine vardım ve başladım fotoğraf çekmeye...


Tanıştırayım;

Tıçkırık.

Şahane bir uyanık, çok eğlenceli, sapına kadar delikanlı, komik. Kapının önünü mekân bellemiş, bi iki gündür görünmüyor, alt kattaki komünde takılıyor diye düşündüm ama yok, birinin kapıp götürdüğünü düşünüyorum; kedisever olduğu mutlak. Lakin Karamanın koyunu bugün çıkar oyunu deyip şimdilik meseleyi geçiyorum.

Ay yükseldikçe muhteşem; epey fotoğraf sonrası eve dönüyorum. Hayallerim, o hayali gerçekleştirme isteğim bu kez büyük. Eğer caymazsam, hayalimi yarım bırakmazsam ve gerçeğe ulaştırırsam sanırım olan biteni yazmam ciltler alır.

Dilimi ısırıyorum.


Denizin karşısında ve yeniden midyecinin önündeyim, baloncu ile sohbet tavan, geçenlerde zabıtalar almışlar malını, çünkü belli bir öteden sonrasında dolaşmaları yasakmış; buna da şükür, mantıklı, çünkü gezinti alanlarını da uzun tutmuşlar.

Ve muhtemelen birbirlerinin bölgesine girmesinler diye de sınırlarını belirlemişler.


Tıçkırık hâlâ ortalıkta yok, siyahi ve karma desenli kardeşi bizimle, sanırım Tıçkırık'ı daha güzel bulan biri onu aşırdı. Bir sürprizle karşılaşmayı da ummuyor değilim. Avarelikten döner diye umuyorum çünkü bizim kediler avaredirler, başka diyarlarda takılıp eğlenmeyi, yeni kızlarla sohbetin dibine vurmayı severler.

İçimde sakin bir ateş var, bir ülke hayali ile soğuyor. Daha epeyi zaman var, son dakikalarda bir şey çıkmazsa, daha doğrusu ben vazgeçmezsem...

Giderim sanki... Elbette iç sesim bu kaçıncı sanki demeden duramıyor, olsun o tat da güzel. Enfes bir güneş bahar tadı dağıtıyor, bedava, şimdilik yetişen alıyor ki az önce tadını çıkardım. Zihnimde bir rakı masası var, duyan da ayyaş sanır beni; oysa ben bazı anlarda, mevzularda içmeden sarhoşlardanım ve bu evrelere bayılırım. Aslında içimi bi bıraksam yularını bi daha tutamam. Bu kez başaracağız başaracaksın diyor iç ses, melül melül denize bakıyor, bir yandan da bu satırları yazıyorum.

Kendimle çarpışmaya bayılıyorum; bi yanım etme eyleme gidelim diyor, bir yanımsa sen son dakikada satarsın yine bizi kesin diyor. Aslında avare gönlüm bu ikilemleri de pek seviyor. Bakalım ya da kimbilir, bu sefer tamamdır. İşte o zaman tutmayın beni o ülke ise söz konusu olan;

öyle yazarım ki gönüllerin en iyisi ödülünü alması kesin!

O halde o yörelerden gelsin şarkı,

ben bizim denizin güzelliğine dalıp gideyim,

eğer gidemezsem bu kez de...

o kadının güzelliklerini yine de,

uzaktan...

taa uzaktan seveyim...

2 Aralık 2025 Salı

Çocuklarımla Bir Günbatımı Rüyası

Güneşli enfes bir gün ikindisi, küçük oğlum ve onun sevdiği konuşkan, yürekli ve güzel kız benimle birlikte zaman geçirmek için geliyorlar.

Bir önceki akşam pek tatlı ve girişken kızımızın doğum gününü enfes bir mekânda, ailemizin diğer gençlerinin katılımıyla ve keyifle kutladık, gecenin sponsoru şahane bir adamdı; amca yani...

Keyifliyim, pazar günlerini de sevenlerdenim. Evden çıkıyorum, güzel şehrimizin uzun plajlarının ve enfes denizinin kenarından usulca geçiyoruz. Bildiğim pastanenin bildiğim ama daha önce hiç gitmediğim, güzel kızımın da daha önce çalıştığı sakin ve sessiz manzaralı şubelerinden birine doğru, deniz boyunca -çok hoş kelimeleri dilimizden dökerek- gidiyoruz. Dizi dizi plajların önünden güzel güzel cümlelerle ve neşeyle akıp geçiyoruz. Sanırım ben güzel kızımın girişken, atak, güler yüzlü, çalışkan ve yürekli halini yaş evrelerini de gözeterek pek seviyorum. Deniz esintili hoş mekâna varıyor ve hoş masalarından birine oturuyoruz. Önce kahve siparişi veriyor sonra kahveye enfes ve kremalı pastalarını ilave ediyor ve keyifli bir sohbetin kapılarını da ardına kadar açıyoruz.


O sırada bir gün önce çektiğim fotoğraflar aklıma düşüyor. Fikrim hemen topa giriyor ve bu taze fotoğrafları yazında kullanmalısın diyor. Hem aynı denizin uzantılarında bir yaşam diyerek beni bünyemin diğer paydaşları ile birlikte uyarıyorlar. Öneri aklıma yatıyor ve fotoğrafları kullanmaya karar veriyorum.


Tatlı kızım okuluna dönecek, ondaki özgüvene bayılıyorum. Bugünümüz çok güzel, sonramız için bir fikir yürütmek istemiyorum. Önümüzde bir süreç var ve şimdi tadını çıkarma zamanı. Sohbet gittikçe gelişiyor, zaman bize yetişemiyor. Kulaklarını bize dikmiş olduğunu fark ediyor, zamana çaktırmıyor bu keyifli sürecin tadını çıkarıyorum. Sonra toparlanıyoruz; şimdi bizim mahalledeyiz ve küçük kardeşin evinde. Otomobil yarışlarını izlerken sohbeti güle oynaya ve keyifle çoğaltıyoruz. Konuya kısa da olsa askerlik giriyor ve anılar da peşisıra dökülüyor. Kokteyller kardeşten, deneyseller ve sürücüye yasak çünkü o kızımızı evine bırakacak.


Zaman hızla akıyor yine, vakit geliyor ve o tekerleme bir güzel akşamın finalinde yine dile geliyor.

Herkes evine sıçan deliğine...

Ben bu satırları sabah erkeninde yazarken de pek tatlı kızım yeni yaşıyla birlikte otobüste ve okuluna doğru yol alıyor...

O'nu çok sevdik,

ve seviyoruz...
Sınavlarında başarılar diliyoruz!

24 Kasım 2025 Pazartesi

Biz Biraz Olsa da Büyüdük mü Acaba?

Benim orta okulumun günü, haberdar ediliyorum,

sabah kahvaltısı planlanmış!

Bu da işime geliyor çünkü hava tam anlamıyla yaz tadında, ben sabah kahvaltıya katılacağım çünkü yeni başkan sınıf ve sıra arkadaşım!

Velhasıl istikamet Şehir Kulübü!

Hazırlanıyorum, okula ve pazar gününe yakışır, spor bir giyim tercih ediyorum. Sonrası için bir planımız var, enn sevdiğim kadınla konuşuyor, anlaşıyor ve mutabık kalıyoruz. Benim okul buluşmamın ardından ve gün ikindiye yol almaya başlarken onunla buluşacağız.

Çok keyifli okul buluşmasının ardından usul usul dağılıyoruz, heybelerimiz doldu, çok eğlendik, geçmişi yad ettik, sohbetlerimiz senfoni tadında bir lezzet içerdiler ve son sarılıp öpüşmelerin ardından dağıldık.

Oysa benim için gün yeni başlıyordu.

Enn sevdiğim kadınla mekân seçiminde mutabıkız, bu güzel ve güneşli günde istikamet elbette Çarşambalılar Lokali olmalıydı. Enn sevdiğim kadın otobüsle gelmeyi tercih etmişti ki bu da bana şehir içinde bir kaç tur atma fırsatı veriyordu. Son turumda yönü lokale çevirdim, ağır adımlarla, şımarık bir çocuk tadında mekâna vardım.

Kenar masalardan ve miss kokulu olanlardan birinin altında oturdum.

Masa açmadılar, çünkü kiminle buluşacağımı ve hangi masada oturacağımızı en iyi onlar biliyorlardı. Hava tam anlamıyla missti ve çiçek kokuyordu. Zaman biraz uzamıştı, aslında uzayan zaman değildi de içimdeki heyecandı... Onu bir an önce görmek istiyordum sanırım, ve sarılıp öpmek.

Yerimde duramıyordum, gözüm onun gireceğinden emin olduğum bahçe kapısındaydı, yine de dayanamadım ve aradım. Varmasına az kalmıştı. O demir kapıdan süzülürken içim zıp zıp zıplamaya başladı. Ayaklandım, sarıldım ve her zamanki masamıza doğru yöneldik.

Ekranda maç vardı, spor severler yerlerini almışlardı. Bu hal görsel olarak da sevimliydi. Arka masamıza bir kadın grubu geldi, şahaneydiler; muhtemelen beyler maç alanındaki masalara şutlanmıştı; ablaların her biri genç kız tadındaydı. Meze seçimlerimizi enn sevdiğim kadın yaptı, buz gibi 35'lik rakı, masadaki yerini aldı lakin ben yine ve hâlâ gözümü ondan alamıyordum. İlerleyen zamanlardaki sohbet, iyice çözülen dilimden akanlar, rakının muhteşem eşlikçiliği ile sürekli gelişen keyifler... ve istenen bir 35'lik daha...

İçimde bi uzman türemişti, sanki yaşadığımız keyfi kategorize etme çabası içindeydi, gülüyordum, kendi haline bıraktım.

Gece ne kadar güzel akıyordu ve ben artık hiç şaşırmıyordum lakin bu muhteşem anları yazıya dökebilecek beni de bulamıyordum. Oysa yıllardır aynı kadınla aynı aşkı yaşıyordum, biraz rutine döner ve aynıyla benzeşir, benzeşiriz sanıyordum. Oysa her seferinde ilk akşamlarını yaşayan bir çift görüyordum.

Son trene yanaşma vakti gelmişti, kalktılar ve yokuşu inmeye başladılar. Birlikte yürüyorduk fakat ben arkamızdan yürüyen bir gözlemci olduğunu da farketmiştim. Çünkü o kişi yine de yaşadığı anları, geçirgen duyguları anlatmayı pek de beceremiyordu.

Tren geldi, bindiler, arkalarından baktım, hâlâ derin, eğlenceli ve mutlu bi anın tadını çıkarıyorlardı. Gülüyorlardı ve sanırım;

her geçen dakika birbirlerini daha çok seviyorlardı!

20 Kasım 2025 Perşembe

Yaz Tadında Bir Sonbahar Akşamı

Hut'a gidelim dedi çocuklar, başım gözüm üstüne dedim,

... iç sesimle.

Yöresel ifadeleri yaşatmak ve öğretmek gerek, yeni nesile.

Söz yüzükleri parmaklarında, gecenin bitimine yakın bir zamanda artık baba demek istiyor ve bunu kullanacağını ifade ediyor tatlı kız.

Bir fikir beyan etmiyorum.

Masa mezelerle donanıyor. Manzaramız deniz, mekân sakin, müzik güzel.

Mahalle bizim, ev biraz biraz ötede. Masa çok keyifli, sohbet kaynaktan şırıl şırıl akan su gibi.

Zamanın kumandası bizde, sakin bir dere gibi akıyor akşam.

Kelimeler güzel, cümleler şık, gelmiş geçmiş masada. Her ne kadar fikirde olan marka rakılar, mesela Kulüp olmasa da... Sevilenlerden bir 35'likle açıyoruz geceyi.

Zaman bende diyor gece, şüpheniz olmasın, akacağım yavaş yavaş.

Pazar akşamı sakin, iskele ışıl ışıl.

Mekânda akşam sakini bir kaç masa ve adap bilir insanlar.

Muhteşem bir gökyüzü, sakin bi deniz.

Çok özel de bir anlam ve enfes de bir hikâye var masada, şahane.



Enn Sevdiğim Kadın'la yemeğe çıktığımız ilk gün; gündüz rakısı, gün aydın, deniz muhteşem, ince bir yağmur, mevsim sonbahar, deniz sakin mekân kimsesiz, karşımda enfes bi kadın; ilişkinin hiç bitmeyecek tatlı anları. Sözcüklerimizin buluşması anlatılabilir gibi değil. O an yılların nasıl pozisyon aldığını ve her bir günü hatırlıyorum, aslında hiç unutmuyorum. Coğrafyanın o anını, akşamın ruhları tetikleyen saatlerini, üzerindeki kıyafetlerini tek tek yazabilirim. İnce bir yağmurun altında enfes bir sonbahar gününde onun sözlerinde yok olmak olağanüstü güzeldi. Yılların içinden gelip geçerken biz, yılların biz için  uzun ve enfes hikâyeler yazacağını bilmiyoruz henüz. Süreci masadaki gençler de tahayyül edemiyorlar. Masamızdaki bahsi çokça geçen kadınla henüz tanışmadı genç kızımız,

eğer yanlış hatırlamıyorsam...

Pek tatlı genç kız geceye kayıt düşecek fotoğraf için hazır, üçümüzün içinde olduğu üç poz çekiyor. Enn sevdiğim kadın festivalde... Şu an dönmüş durumda. Bu masanın kalabalık bir tekrarı olacak elbette, ama öncelikle kızımızın okuluna dönmesi gerekiyor.

Gece topraktan yeni çıkan bir kaynak gibi akıyor, rakının keyfi yerinde... Tam da o sırada ben artık baba demek istiyorum diyor bir ses, boşluk bırakmadan bir ilave yapıyor ve altını kalın kalın çiziyor!

Baba...

İkinci 35'lik masada, deniz şarkı söylüyor. Sohbet güçlü ve keyifli... Birlikte bu masada bir fotoğrafımız olmalı diyor gençler...

Pek tatlı genç kız ayakta, telefonunun kadrajı ayarda, gülümseniyor ve andan bi görüntü hayata kaydoluyor. Ama sohbet...

Muhteşem.

Bir kitabı olmalı bu akşamın.

Bir genç kız, çok tatlı, girgin, artık baba demek için kararlı, amca ifadeleri ikiden bire düştü, kardeş masada değil, amca yani; bir düğüne katılmak zorundaydı ve henüz masaya oturulmamışken ve evden yeni çıkılmışken, bahçe kapısından taze ayrılmışken o köşeyi döndü ve yola koyuldu. Bizse deniz ile sohbet ede ede sevdiğimiz mekâna varmış idik... Akşamsa elinden geleni yapıyordu, zamanı şahane kullanmış, masanın ve akşamın keyfini adeta damıtmış idi... Muhtemel ki yaşamın enn güzel akşamlarından birinde enfes bir masada güzel müziklerin çaldığı bir mekânda güleryüzlü ve mutlu şarkılar söylemişti hayat.

Son yudumlar bitti, iki 35'liğin hakkı verildi, zaman dolu dolu ve su gibi aktı. Oğlumuz, kızımızı -yürüyerek- evine bırakmak üzere hazırlandı. Vedalaşıldı, bir ses baba demek istiyorumun ilk adımını attı.

Ve çok tatlı ama çok tatlı festival kızı festivalden dönüş yolundaydı, döndü, telefonla uzun uzun konuşuldu, muhteşem bir konser başlamak üzereydi!

Trense bize doğru yanaşmaktaydı, en sevilen kadın çok keyifli ve pırıl pırıldı, evine vardı, yavru kedilere masallar okuyup, besleyip uyutmadan da kapısını açıp evinden içeri girmedi. Taa ki benim telefonum çaldıktan yarım saat sonraya kadar...

O sohbette çookkkkk güzeldi...

Çookkkkk ama!

15 Kasım 2025 Cumartesi

Tam da şurama,

geçmiş,


yıllar yıllar öncesinden geldi...

Okunu attı,

...

ve gitti.



Sonsuz bir saygıyla...


Düş'e alt yazı,


Şubat 2006



*
15:04:16,

kadının e-postasına düş




Keşke gitmek zorunda olmasam da,
dirseği masaya koyulmuş sol avucuma: Şimdi, şu anda olduğu gibi gün boyu yanağımı yaslayıp; yüzümde her şeyden boş bir odaklanma, bütün dünyaya duymaz bir kapanış!

... melül melül ve tatlı tatlı yalnızca sana baksam.


Ne edersin ki kader işte,

gitmem gerekiyor...

Bu sefer gidiyorum bebek!



15:07:54,

adamın e-postasına düş...


İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP