2 Eylül 2009 Çarşamba

Hayata Bir Kez Olsun Göz Kırpmak!

Olay yerine geldiğimizde 112 personeli hayatın son yazdığını fark etmişlerdi. Olay yeri inceleme henüz solmamış bedeni sarsmadan, narin ve kırılgan yüreğin incinmesine fırsat vermeden, beyaz fayansların üzerinden ceset torbasına kıyamaz bir titizlikle taşırken; dünyaya gülerek bakan o güzel gözlerin yüreğinden elime tutuşturulan notu, sessizce cebime koydum. Ekip, hep ihtiyaç duyup da bulamadığı şefkati ve ihtimamı sonuna kadar göstererek, cansız ceset torbasını titizlikle çıkarırken evden... Tuvaletin ak fayanslarının soğuğunu ve yalnızlığını bütün bedenimde hissederek, kırış kırış kurşun kalemin soluklaşmış harflerini, diken diken bir kahırla okudum.

Bugün bir süreliğine sizinle irtibat halinde olmamalıyım. Çünkü üzerimdeki etkiniz o kadar fazla ki... Sizinle konuşmaya bir başlarsam, bütün bir gün çekim alanınızdan çıkamıyorum. Dolayısıyla hayata yeniden konsantre olmam mümkün olamıyor. Gerçi bu sabah hayatımızı şöyle bir gözden geçirdim. Savruluşlarımızı düşündüm, birbirimize ulaşamama hallerimizi... O anlarda, bir başka boyuttaydım ve çok yoğun yaşadım sizi yine... Lütfen beni en azından bugün bir süreliğine de olsa şikayetlerinizle kavurmayınız. Ve belki oturup sağlıklı şeyler düşünebilirim. Belki... Ya da bir kalabalığın kucağına yatırırım yalnızlığımı ve eksiklerimi... Belki.... Bugünlük.


Sonra gözümü tavana dikip bu kaçıncılığa bir sigara yaktım. Dumanları gökyüzüne savururken; ''Kızımı son zamanlarda takip ediyordum. Uyuşturucuyu nerden buldu anlayamadım. Altın vuruş iddiası doğru değildir. Ölümü için doz aşımı diyebiliriz, eğer intihar etmek istese bana bir şekilde not bırakır veya ulaşırdı'' cümlelerinin kendini savunan bencilliğini ve zavallı tesellisini cesedin duymamış olduğuna sevindim. Size neden not bıraksın ki bile demedim. Siz kendi keyiflerinizde dururken, o neden size ulaşsının derin öfkesiyle, anne ağızlı cümlelerin bu soğuk haline bakıp; fermuarın yüzü henüz kapatmadığı az öncenin gözgöze geldiğimiz anındaki, güzel ve masum yüzün gözlerine yerleşmiş usul ve soğumamış tebesümün merhabasına iç çektim.

Şırıngayı, sıkma lastiğini ve diğer ıvır zıvırı torbaya koyarken, anne babanın evinde kendine yer bulamayan tazecik bir yüreğin kendini lüzumsuz ve fazlalık hissetme duygusuna kahrettim. Dışarı çıktığımda olay yeri incelemenin ambulansa koymak üzere olduğu ceset torbasındaki bedenin narin kalbine son kez göz kırptım. Anlaşılmışlığın göğsüne yaslanan ve sonsuzluğa gülümseyen güzel gözlerini kırptı.



Fotoğraf: Neslihan Öncel

http://neslihans.deviantart.com/art/Forever-123982392

1 Eylül 2009 Salı

Düşen Bir Yaprak Görürsen..........

Eylül 2006

merhabalar! dün sabah nöbetten çıkarken kliniğin tam karşındaki kocaman ağaçtan dökülen iri yapraklara bakıp ve üzerinde yürürken çıkardığı hışırtılara kulak kesilip ve çocukça bir kaç yaprağa keyifle tekme atarken içimden geçen; ki bu manzara yıldız parkında çok daha güzel olur... seninle orada yürüdüğümü, bu seslerin çok daha katmerlisini işittiğimizi ve usulca köşklerin birinde çay içtiğimizi beraber... sonbahar burda da güzel, aslında her ne kadar ilkbahar çocuğu olsam da bu hazan mevsimini seviyorum... ve bu hazan mevsimine denk gelen hayatımdaki güzellikleri de... ben de güzelim şimdi, geç uyandım, yatağımda yorganı kafama çekip yaramaz çocuklar gibi güzel biraz da masum hayaller kurdum... şimdi sabah ritüellerimden olan bol sigara dumanlı ve bol kahve kokulu mutfakta sana bunları yazıyorum... ve teşekkür ediyorum tanrıya dün gece olanlar için... mailin çok güzel yine, keyifle okudum ve daha bi güzel oldum... sağol, bu denklik çok hoş...sen de gül tamam mı................... üzerine dondurma konmuş vişneli ekmek tatlısı kadın

30 Ağustos 2009 Pazar

Sekssiz Aşk Aşksız Seks


Kadın demiştir sanırız: Sabah serinliğinde oynaşsam seninle. Öpsen koklasan... Dişlesem tenini...

Yazı; Ayşe Arman Hıncal Uluç röportajından yola çıkılarak 'bakalım sokaktaki vatandaş ne diyor' düşüncesiyle yan resimdeki mutlu çiftten adama uzatılan mikrofona onun söylediği herşeyin onun ağzından kaleme alınmış halidir.

Objektif habercilik anlayışımız nedeniyle ve sansüre hayır dediğimiz için; küçüklerden özür dileriz. Hatta 18+ diye bir ibare de koyarız!

Aslında kelimeyi, adamın yüklediği anlamdan bakarak çok da severiz. Arabadaki halin
mutluluğuna bakılırsa kadın da sevmiştir sanırız. Olmadı ona da sorarız. Söz dahil her hakkı saklıdır.

La Paragas Magazin Servisi


ben çok mutluyum...

yaa! yaşadığım o kaddar güzel ve farklı bir şey ki, o kaddar yani...

yaa! bu dünyada çok nadir bulunabilecek sipper bir kadın var ve o benim sevgili...

ben ondan uzak olduğum zamanlarda bile, onu düşünürek uyanıyorum...

ve her günümün içinde onunla dolu bir sürü şey var...

mesela, diyelim ki o yok hayatımda ve ben dün gece bir kadınla düzüştüm, yani seks yaptım...

akşam onu yollardım kesin...

ve bu sabah; lan niye seveceğim ve bütün gün onu düşüneceğim bir kadın yok hayatımda
derdim ve inanın geceden tek bir iz bile kalmazdı aklımda.. üstelik geceyi geçirdiğim kadın diyelim ki Monicca Belluci'ydi ...

benim hissedeceğim, güzel bir masturbasyon tadı olacaktı, bir de Monicayı becerdim duygusu ve onun egoma yansıması olacaktı, bir de skor tabelamda bir çentik daha... arkadaş muhabbetlerine meze bir de...

sevgiyle ondan söz etme, aklımda tutma, onu(!) özleme hali olmayacaktı...

bir tek hüzünlü kelimesinde, ufacık içine kaçmalarında, sevilen kadına sarılıp şefkatle öpme duygusunun tadını hissedemeyecektim...

ama onun! sadece kelimeleriyle bile sevişmek acaip keyifli. O anların içinde sevgi var, ben varım; onun kokusu, sıcağı, teni var...


O, sipper bir orospu(!)

benim şapşahane, şipşirin, yüreği kocaman orospum.

Onu çok seviom... valla bakın...

öperins

Kadın demiştir dedik: Istedim seni... Nefesini... Yetmiyor sevişmek, sarılıp uyumak gerek. Gülümseyerek uyanmak.


Görsel: 1964 doğumlu ve Moskova'lı sanatçı Anton Arkhipov'un bir eseridir.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Sanchez'in Çocukları... (The Children of Sanchez)

Sırtını Anthony Quinn' in büyük oyunculuğuna dayamış gibi durmakla birlikte... Ülkemiz insanlarına hiç de uzak gelmeyecek bir konuyu, yani az gelişmişliğin evrensel sorunlarını Meksika üzerinden anlatan ve bunları bütün çıplaklığı ile ortaya koyan, gözlerden biraz da ırak kalmış eski ve güzel bir filmdir.

Bütün amacı, bir ev ve toprak sahibi olup ailesini bir arada tutmak olan bir adamın iç dünyasını, günahları ve sevaplarıyla odak yaparken; tüm gelişmekte olan ülkelerin, birbirinin benzeri yoksulluğunun hayatlarda yarattığı sıkıntı, karmaşa ve politik sorunlarını da Sanchez karakterinin etrafından anlatır.

Filmin, Chuck Mongione tarafından yapılmış ve Gramyy ödüllü müzikleri, sinema tarihinin en karizmatik, en vurucu eserlerindendir.

...


Bugün kelebek olmak istiyorum, sabahı yalnız düşüncelerle beklerken.
Uyandığımda kelebek doğmak, uyuduğumda kelebek ölmek...
Gün kanatlarına sarmalansın, her haliyle ışıldasın kelebek.

Yüzünde; hiç bir zaman kırıntısı, görmeye alışık olduğum çizgileri bırakmasın.
Ömrü yalnızca bir gün olsun fazla değil...
O yaşarken her yer ıhlamur koksun, o yaşadığı için.
Sonra sussun suskunluk, bir ölme biçimi olduğu için...

Bugün bana kelebek olduğumu söyler misin?

28 Ağustos 2009 Cuma

Alt Yazı... Hey Dostum!



Aslında kalabalık içinde yaşamakta mümkündür özgürlüğü... Özgürleşmenin kazandırdığı minnetsiz bir dik duruşun vardır artık... Cephanen yeteri kadar birikmiştir. Bunların tümü, zaten seni her türden kalabalığı ele geçirecek düzeyde özgürleştirmiştir, kendi türkülerini söyler ve dinletirsin. Bu bir sorumluluktur da, özgürleşmeyi öğretmek için...

Senin düşüncelerine bakınca, felsefenin sahibini de doğru algılayınca, kuramsal olarak katılmakla birlikte; başka felsefelerden de beslenerek, kendini koruyarak direnmenin mümkün olduğunu da düşünürüm. Yani insan kaçmadan da, bedelini göze alıp özgür kalabilir. Zaman öğretiyor sanırım, fark etmeyi ve direnmeyi yaşatarak.

Aslında prangayı; -ama tüm düşüncelerimi (söyleyecek) yazacak olursam, yazımı okuyacak olan çoğunluk tarafından "isyankar, aşağılık, toplumdan sürülmeye layık, rezil..." olarak nitelendirilme olasılığım bir hayli fazla -diyerek, kendine vuruyorsun zaten;)

Kendi türkülerimizi söyleyecek kadar bedel ödedik. Artık söyleme zamanı...

Prangalar vurmadan!

Into The Wıld üzerine konuşmalardan


Görsel:Videlec.org

Bir Gün Saçmalama Hakkımı Kullanmışım.


Sanırım bir filmin hangi ülkeye ait olduğunu anlayabilir misiniz ya da nasıl anlarsınız diye bir soru sorulmuş ki bir forum ya da bir sohbet esnasında, ben de ''o'' hakkımı kullanmış ve şunları sıralamışım:

...Örneğin, filmin aşağı yukarı her mekanında ve her anında, karakterlerin elinde yiyecek içecek bir şeyler olması mutlaksa!.. Film bana bağırırır, ben Amerikalıyım diye... Eldeki bardak ya da tabakımsı, karton dışı bir şeyse! Film Avrupalı da olabilir. Bir de, Avrupa sinemasının derdini illa da bir aksiyona yüklemek yerine, insanın derinlikleri üzerinden anlatmasından dolayı Avrupa Amerika ayrımını da yapabilirim sanırım.

Eğer filmde sancılı ve olağan dışı bir aşk(ilişki) anlatılıyorsa... Genelde düzgün kesilmiş parke taşlı ıslak sokaklarda yürünüyorsa... Ya da, kır yollarda arabanın silecekleri yağmura yetişemez bir hızda çalışıyorsa... Bazı sahnelerde trençkotunun yakalarına sığınmış bir adam; gözleri uzaklara sabit, kafasındaki acabalarla endişeli bir bekleyiş içindeyse... O esnada bir kısım seyirciyi sıkıntı da bastıysa... Hele bir de, arkada uzak açıda Eyfel Kulesi görünüyorsa, bu kesin Fransız filmidir derim.

Eğer film siyah beyaz ya da kendine özel mat bir renklendirmeye sahipse... Büyük bir estetik kaygıyla fotoğraf tadında kareler veriyorsa... İnsanlar, sokaklar ve binalar tüm gördüklerimizden ve normallerimizden biraz daha farklı ise... Ve bir nehir de varsa filmin kıyısında köşesinde bir yerde... Bolca kır bayır görüyorsam... Kış şartları çetin ve şapkaların kulakları kapalı ise... Hele bir de caddelerdeki araçlar her gün gördüklerimizden farklıysa... Oyunculuklar derin, sanatsal, ekol, hatta teatral bir estetiğe sahipse... Az konuşulup çok şey anlatılıyorsa ve siz de sabredebildiyseniz! Bu kesin Rus filmi derim.

Eğer bir kişi bin atlıyı hallediyorsa... Bir burçtan öbür burca uçuyorsa... O esnada ''bir şehir efsanesi'' olarak kolunda saati gözüküyorsa... Bir de tarifeli uçaklardan biri geçiyorsa gökyüzünden... Bu da kesin Türk filmidir derim. Sanırım... Ve o filmi daha özel severim.


Her karede insanlar önüme öbek öbek yığılmış ve onların kalabalığından ne olduğunu görüp anlayamıyorsam... Film bittiğinde de bu neydi ya dediysem! O da, Çin filmidir.


Olur olmaz yerde biri şarkı söylüyorsa ve gözleri bir süre sonra açılacak bir mazlumsa... O Hint filmi olmayabilir de! Buradaki ayrımı iyi yapabilmek gerekir sanırım...
Bugün ''home office''çalışıyorum da, tenefüse çıkınca koptum biraz... Çocuk heyecanıma verin.

Demişim ve yazıyı bir kenara fırlatıp atmışım evvel zaman önce. Elime geçti de bugün... Birde gündem üzerine zehir zemberek şeyler yazacağıma, bu da bir önceki postun devamı olacağından... Boşver onları, bırak bunları dedim akıp giden zamana...

Görsel:Videlec.org

25 Ağustos 2009 Salı

Kürt Açılımı Diye Diye Herkes Açıldı. Ben de Bir Açılayım Bakim, Dedim.

Kürt açılımı lafından çok haz etmiyorum. Bunun nedenlerinden ilki, adlandırmanın kendisinin bir ayrımcılık, bir ötekileştirme anlamı taşıyor olması... İkincisi; bir ülke kendi vatandaşlarının bir takım haklarını gasp ettiğini fark ettiğinde, olağan hakları geri vermek anlamında bahşedici bir uslupla yaklaşıyormuş duygusunu vermesi...

Aslında tıpkı anayasa yapılması konusundaki tutumun bir tekrarı ile karşı karşıyayız şu an...

Başlangıçta samimiyetle ortaya çıkan fikirler, niyetler; bir süre sonra, kaçınılmaz bir şekilde iç siyasat dengeleri 'gereği' ve genel siyaset uslubumuzun münazara mantığı taşıması sebebiyle sulanıyor. Temel sorunlar bir kenara bırakılıp, konu üzerine çözümler ortaya koyarak tartışmaya katılıp katkı vermek yerine, kim kime daha iyi giydiriyor noktasına geliniyor. Tıpkı son günlerdeki gibi...

Öncelikle temel yaklaşımımız yanlış...

Evet bu ülkenin, bu ülkede yaşayan her yurttaşın, hadi biraz daha konuyu açmak ona yakın durmak babından söyleyeyim, her etnik kökenden gelen yurttaşın sorunu aynı... Bir kere genel anlamda bir demokrasi sorunu var. Özel anlamda da, (ırksal anlamıyla)Türkleştirme çabalarının ve niyetlerinin yıllar ötesinden gelen sonuçları var. Ve bu bizim görmek istemesekte, ne yazık ki varolan bir gerçeğimiz.

Aslında varolan sorunların çözümü basit... Ama bunun için devrimci bir ruhla, hiç yalpalamadan, sağa sola bakıp frenler yapmadan, iç siyaset hesaplarına bakarak geri adımlar atmadan, radikal kararlar alabilecek bir hükümete ihtiyaç var. Şu anki hükümette çözüm konusunda ve sorunun farkındalığı noktasında niyet var, ama sorunun çözümü noktasındaki o kararlılık, risk, sorumluluk alma ve entelektüel düzey yok. Bunun yerine olayın her türden riskini başkalarına pay etme çabası var.

Muhalefeti zaten uzun uzun konu etmeye hiç gerek yok... Aslında bu sürecin düşünsel anlamda lokomotifi olması gereken, ideolojik temelleri insan ve insan hakları olan bir partinin lideri; bilim ve üniversite çevrelerini, konu üzerine görüş beyan edebilecek sivil toplum örgütlerini olaya dahil edebilecek ve zengin bir fikir ortamı yaratabilecekken, en faşist partiden daha faşist bir tutum sergileyebiliyor. Oysa bu sorun üzerine en farkında ve doğru görüşler, o siyasetin hem parti programında hem de konu üzerine hazırlanmış parti raporlarında fazlasıyla var. Ama! O körolası tribüne oynama ve bu halin olmazsa olmazı, diğer siyasi partileri inadına aşağılama ve onlara sürekli giydirme uslubu yok mu? İşte o, sorunu ana ekseninden ve gerçek düzleminden fazlasıyla uzaklaştırarak ortalığı gerip, soğutup, ana konuyu başka mecralara doğru dallandırıp budaklandırıyor. Ve elbetteki kamuoyundaki sığ düşüncelere odaklı ve onları kaşıyarak kazanım elde etmeye yönelik bölünme dayanaklı korku senaryoları yaratma kolaycılığını da peşinden getiriyor.

Öteki muhalefete gelince: Kendi ırkından insanlara başka ülkelerde ad değiştirmek dahil benzer muameleler yapıldığında bas bas bağıran, hak talep eden ideoloji; söz konusu asimilasyona uğramış kendi topraklarındaki başka etnik kimliklere sahip yurttaşlar olduğunda, insan olduğunu unutuyor.

Bir de olayın, etnik bir kimlik üzerinden siyaset yapan, toplumdaki genel hassasiyetleri gözetmeyen bir uslupla ortamı geren, ve popülizmin temel argümanlarını kullanarak kendi tribünlerine oynayan; lafı sürekli geveleyip insan hakları ve demokrasi taleplerinin ötesine geçen gerçek niyetini saklayan siyasi bir kesimi daha var. Ve elbette tüm bu hallerden memnun olan, bu yangınlara körük sallayan ve adına dış güçler denen bir kesimle onun yerli işbirlikçileri de var.

Lafı fazla uzatmayacağım, insandan yola çıkarak bu ülkede olan bitenler ve gözlediklerim üzerinden bakarak temel inancımı Hotel Rwanda yazımın sonundaki: Ve etrafınızdaki insanları dilleri, dinleri, etnik yapılarıyla görmeyin, insan oldukları için sevin; işaretlemeyin!.. Çünkü birileri fena halde onu yapmanızı istiyor sizden; sizi yok etmek için... Siz istemeyin !.. Bazılarının; sanki bu toprakların insanı değilmiş gibi; özüne sözüne, şarkısına türküsüne, taşına toprağına, yazanına çizenine, yemesine içmesine, diline ninnisine yabancılaştığı ''bu güzel ülkeyi tutkuyla sevin'' cümlelerimle ortaya koymuştum evvel zaman önce...

Sorunun bölge açısından özel nedenlerini ve geçmişini de Öfkem Büyük yazımda iki farklı etnik kimliğin çektiklerini ve orada geçmişten beri süregiden ve sürekli kışkırtılan çatışma ortamının sonucunda yaşananları, babannemden dinlediğim anılardaki iki farklı olaydan yola çıkarak şu cümlelerle gözönüne getirmiştim: ''Kardeşlerim at sırtında kuşanıp giderlerdi, döndüklerinde göz çanakları kan kırmızı olurdu; tüm bunların vicdan azabından öldüler '' ve ''Mezarlara silahlar gömmüşlerdi, bir gecede ortalık kan gölüne dönmüştü. Bir gün baktık ki dağ taş bombalanıyor, emir verilmişki falan yerden öte taş taş üstünde kalmasın; yanımıza ne bulduksa aldık, yola düştük''

Sonra, çocuk gözümle gördüğüm de o günün olağanlığında önem arzetmeyen bir durumu bugünün sorunlarından baktığımda kısaca şöyle özetlemiştim:

Yıllar sonra sokak adlarının, adres tariflerinde adı geçen yerlerin nereden geldiğini buluyorum. Bunu babannenin ''Komşular olarak falancayı filancayı saklamıştık'' dediği cümlelerle bağlıyorum. Dedemin köy girişinde o neşeli haliyle başka dillerden selamlaşmalarını, o farklı farklı oldukları söylenen ama benim bir farklarını göremediğim insanları, o insanların dedemler öldüklerinde onların adlarını alıp kendi adları yapacak kadar sevdiklerini de gözümün önüne getiriyorum.

Ve geçen gün onu bir yere yolculamak için havalanına götürürken ve güncel siyaset üzerine konuşurken bir an farkettik ki benim kızkardeşimin adı Kürtçe! Aslında bunun öyle olduğunu biliyorduk. Ama o birlikte yaşama kültürünün içinde durum hiç farklı gelmemişti gözümüze, dilimize, gönlümüze... Ve hiç bir nüfus memuru, hiç bir kamu kurumu, hiç bir okul sorun etmemişti bunu... Ama etnik kimliği bir başka olan ya da ülkenin bir başka coğrafyasında yaşayan için Kürtçe bir ad sorun teşkil edebiliyordu. Bizim Türk ve o coğrafyanın dışında doğup büyümüş olmamız aynı ada bir başka bakış açısı ve anlam yüklerken, aynı ad bir başka etnik kimlikte ve coğrafyada göze batıyordu, sorun oluyordu. Ve bu ülkede diğer etnik kimliklerin en azından ad anlamında sorunu yokken bir başkasının sorunu vardı.

Tüm bunlar bir şekilde aklımın kıyısından köşesinden geçerken, gözümün önüne gelen her örnek; sorunun aslında halkın sorunu olmadığını, onların birbirleriyle hiç bir anlamda bir ayrışma içinde olmadıklarını ortaya koyuyordu. Sorunu her zaman ülkeleri yönetenler çıkarıyordu. Onların kendi bakış açıları ve etnik kimlikleri, insan olma düzeyleri ve iktidarı ellerinde tutma arzuları zalim olabiliyordu. Hatta oluyordu. Ve onların siyasal hırsları ve demokratik olmayan tavırları, katılımcılıktan uzak akılları, paylaşımcı olmayan ihtirasları ve savaşkan kimlikleri ortalığı yakıp yıkıp kin tohumlarını büyütüyordu. Tıpkı bizim çözmeye çalıştığımız olayın iki tarafındaki siyasetçileri gibi... Oysa devletin dini ve etnik kimliği olmamalıydı. Ve ülke adı ırksal anlamlar yüklenmemliydi. Her etnik kimlik kendi alanlarında, dernekleşip örgütlenerek kendi kültürünü yaşatabilmeliydi. Bu demokratik ve olağan bir hak olmalıydı. Bunlara müdahale edilmemeliydi. Türkiye adı tüm ırksal yüklenmelerden uzak bir vatan adı olarak söylenmeli, bilinçler öyle oluşturulmalıydı. Bireyler de bu yurdun etnik kimliklerini açıkca ifade edebilen yurttaşları olmalıydı. Zaten bu demokratik haklar zamanında verilmiş ve kimlikler insanların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri kadar ortada dursaydı... Başta feodalite olmak üzere devlet işine gelen yapıları oluşturmasaydı... Terör de zaten kendine uygun zeminleri bulamazdı. Ve ne yazık ki ortam öyle bir çorba hale geldi ki, bu ülkede dönem dönem yönetim erkini ve gücü elde tutanların bakışları yüzünden o bölgedeki her yurttaşa, ya da Kürt her vatandaşa potansiyel terörist gözüyle bakılmaya başladı. Öyle bakıldı. Ve çözüm diye devlet vatandaşlarını korumak adına onları yerlerinden yurtlarından edip göçe zorlarken, haksız yere canlarını yaktı. Aşını işini yaratıp güvenliğini sağlamak yerine...

Ve korkum o dur ki ve dilerim ki, çözüm için öyle ya da böyle bir yola çıkılmışken; Ken Loach'ın muhteşem filmi Ülke ve Özgürlüğe yaptığım yormun sonuna yazdığım şu cümle bir kez daha tekerrür etmesin: ''Ve her zaman olduğu gibi, çıkarsız inanmışlıkla ''çarpışanların'', çıkar hesapları ''iktidar''(!) olanlar tarafından tasviyesiyle biter''.

Bkz: Öfkem Büyük

Bkz: Hotel Rwanda'nın Hatırlattıkları...

Bkz: Ülke Ve Özgürlük

Görsel: JAMES VITO CORDASCO

23 Ağustos 2009 Pazar

Güzel Bir Şey Yaptık Diye Çok Sevindik...


Mimleri severim. Aslında ödülleri de severim. Tıpkı bu ödülde olduğu gibi ödülü verenin, layık görenin yüreğine o yürekteki samimiyetine bakarak. Efendim ödülümüz bu kez eski bir dosttan geldi. Daha önce film yorumları yazdığım sitede yazılarına bakıp cümlelerinden yola çıkarak konu üzerindeki hakimiyetini, merakını ve sevgisini fark ettiğim Sevgili Benay'dan ... Onun, düzenli ve yoğun bir biçimde güncellenen nadir sinema bloglarından biri olan Sinemahşer' ini ziyaret etmeniz: Sinemanın geçmişi ve geleceğinden haberdar olmanızın yanısıra, acaba bugün ne izlesem noktasında, akıl defterinize notlar almanız anlamında yararınıza olacaktır. Zaten blogu ziyaret ettiğinizde nasıl bir ilgi, merak ve hevesle hazırlandığını farkedeceksiniz. Hayatta aslolan da, sevilen bir işi samimiyetle ve gönül dolusu sevgiyle yapmak değil midir? Sinemahşer'de bunları fazlasıyla göreceksiniz.

Efendim ödülün kuralları da şunlarmış:

*Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
*Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın
*Ödülün logosunu yayınlayın
*7 Yaratıcı blogeri ödüllendirin.
*7 Bloğun linklerini yayınlayın.
*Ödüllendirdiklerinizi haberdar edin.
*Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.

Elbetteki bu blog; Sevgili Benay' a inceliğinden dolayı teşekkür ettikten sonra, her mim yazısının sonunda tekrar ettiği cümleyi bir kez daha yineleyecek. Nedir bu klasik cümlemiz? Şudur efendim: ''Bu tür organizasyonların gelip takıldığı nokta hep bizizdir. Çünkü gönül defterimiz kıyamaz çoklukları içinden ayırmaya bir kaçını.'' O yüzden efendim, biz bu ödülü tüm dostlarımız adına ve onları temsilen; yaptığı etkin kampanyalarla eğitime, dolayısıyla kalem tutan küçük ellere destek veren, bu çabaları yoğun bir sevgi, emek ve gönüllülükle organize eden, Sevgili Şebnem başta olmak üzere BİRMİLYONKALEM.COM' a gönderiyoruz.

Ve ayrıca son soru üzerine, var mı bende ilginç bir şey diye düşününce ve şöyle bir bakınınca kendime; kendim kendime ilginç gelmediğim için, bir şey bulamayınca; öteki benime sordum, sen görebiliyor musun bir ilginçlik bende diye... Yanıtı ilginç ve kıskançtı: Güldürme beni .

Hepinize mutlu pazarlar... Sevgiyle kalın.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Tutku Oyunları...


İnsanın bir sürü duygusundan tutkuya göndermeler yapan film; bireyin eksikliğini hissettiği duyguların peşinden koşmasını cesaretli insanların tavrı olduğu noktasında ortaya koyarken, tutkunun peşinden gitmenin yarattığı anlık coşkularla, diğer insanların duygularına ve aile olma haline karşı bireyin sorumluluklarını da hatırlatması anlamında iyi bir sorgulama örneği…

Film; duygularının farkında ve yürekli insanların, o duygularıyla birlikte farkındalık düzeylerinin ve vicdanlarının nitelikleri üzerine nüanslar ortaya koyarken; tutkular ve ona bağlı olarak aşk, heyecan verici yüce bir duygu ve önünde saygıyla eğilebiliriz üzerinden, evlenerek kurduğumuz bir çok bireysel vazgeçişi de içeren, genel kabul gören değerler ve atılan imzayla verilen sözlerin etiğine sahip düzenlerin içinde sevdiklerimize ve evliliklerimize karşı sorumluluklarımız da vara göndermeler yapıyor. İnsan olmanın en zor ama en coşkulu yanın da; bu ikilemler arasındaki git gellerden ve sancılardan, duyguların ve karakterlerin beslenerek çıkması olduğunu göz önüne seriyor…

Ve çocuklar masum! Onların da içinde oldukları aile olma halinden bakıldığında, hayallerini ve düzenlerini yıkmanın ne derece hak olduğunu, bu durumu tutkulu ve duygulu insanların beceremedikleri noktasından hareketle benzer filmlerdeki gibi, tüm duygulara hoş göndermeler yaparak; bize ihtiyacı olanların, ihtiyaçlarına cevap vermekten daha önemli mi sıradışı bir yaşamın içinde kendi duygularımızın tatmini sorusunu soruyor.

Ve film: Tüm o yoğun duyguları hisseden kalplerin ince yanının, bazen vazgeçişler de içerdiğini... İnsan ruhunun derinliklerindeki coşkulu dalgalanmaları... Verilen kararların medi tümüyle dış etkilere kapalı ve en mahremine kadar bireye ait (duygular) ise; cezirinin de, tüm bu duyguların gündelik hayattaki pratiğinin, çevrenin ahlakı ve kurumsal etik nedeniyle nasıl baskı altında ve saklanası bir durum olduğunu söylüyor ve bunun sıkışmışlığını ortaya koyup, sorgulatıyor. Ve film daha çok ihtiyacı olanı sevmek bazen kendinden vazgeçmektire de önemli bir vurgu yapıyor; bu duyguyu ve hali savunarak.

Ayrıca bir başka karakter örneklemesiyle de film; eğer duygular samimiyse, hiç bir yaşama biçimine çok da ahlakçı bakmamak, yaşananları anlamak ve saygı duymak gerektiği noktasında izleyiciye, bireysel sorgulamalar yaptırıyor. Film; tüm bu halleri de; fazlasıyla gündelik, yaşamın tam göbeğinden bir atmosferde, sağlam bir senaryo, iyi oyuncular ve şahane bir olağanlıkla anlatıyor.

Tutku Oyunları: Üzerine hoş yorumlar ve tartışmalar yapabileceğiniz, bu anlamda da hayatınıza güzel bir gün katabilecek hoş bir seyirlik… Hâlâ izlemediyseniz! Mutlaka izleyin.

21 Ağustos 2009 Cuma

Mor Yağmurlar...


Hayat yalana inanabilme sanatı mı, yoksa tüm bunları farkeden ve hayatın işleyişi içindeki doğallıklar kabul eden bir gerçekcilik üzerine inşa edilmiş bir bireysel duruş mudur?

Belki de sorunun gerçek yanıtını hepimiz biliyor, zaman zaman öyle değilmiştirlerin sakinleştirici etkisine sırtımızı dayayıp, onun yalancıktan şefkatine başımızı koyup, saçlarımızı okşatıyoruz.

Yaşamak öğrenilen ve önceliklerin sürekli yer değiştirerek geliştiği bir süreç belki... Sürekli sorgulayan ve merak eden tavır, gelişimi de sağlıyor zannımca... Ve daha iyiye doğru sürüklüyor insanı...

Önemli olan, hayalkırıklığı olgusundan korkmadan, sürekli denemeye cesaret edebilmek belki!

Belki de kendi farkındalığının gelişimiyle doğru orantılı olarak yaşamın farkına varıp, içgüdüsel bir kararla değil de, bütün seçenekler içinden kendi en çok istedikleri doğrultusunda ve seçtiği yolun risklerini bilerek yürüyebilir bir olgunluğa geldiğinde kişi, hayal kırıklığı kavramını da hayatından usul usul uzaklaştırmaya başlıyor.

O zaman rastgeldiklerinin sonuçlarını kabullenip, biliyordum ve oldu deyip, sorumluluğu üstlenip - tabi mızırdanmayı da ihmal etmeden- hayatına yeni (acı tatlı) tatlar katarak tamam budura kadar yürüyebiliyor.

Bazen, hikayelerimiz yarım kaldığında herşeyin bittiğini düşünür, yarım kalmışlığa öfkelenir, kapıları kapatırız yaşama ve ötekilere... Oysa deneyim ve ileriki zamanlar, şunları yazdırıyor belki de insana:

Yarım kalan hayat değil ki hiç bir zaman! Devam etmekte olan hayatın içindeki hikayelerden biri sadece, ya da bir diğeri, ya da üçü, beşi, onu belki... Eğer yarım kaldığı düşünülen, öyle sayılan ya da öyle hissedilen bir şey varsa; o yarım kaldığı, bitmediği düşünülen ya da öyle nitelenen her neyse; o da, o şekliyle bitmiş bir tamamlanma hali değil midir aslında?

Her öykü mutlu sonla bitmiyor ki... Bazen son yazdığında ucu açık kalıyor; sızısı, yarası, nesi varsa... Ama sonuçta bitmiş oluyor... Bazen gözyaşı döküyor izleyen ya da yaşayan... Bazen buruk gülüyor... Bazen damakta kalmış bir acaba tadı ve meraklarıyla kalbine bakıp, oradan sevip okşayıp, gülümsüyor.

Ama her bir okunan gibi, her bir yaşanan da sürekli katarak; daha güzel, sonu daha iyi yazılabilir ya da sürdürülebilir senaryolar tutuşturmuyor mu elimize?

Umutsuzluğa ve serzenişe gerek yok yaşamda bence... Süresi belirsiz bu yol alışta, sadece yarım kalanlar ya da öyle kabul edilenler birbirinden bağımsız (gibi duran) birer öykü olduğundan; yeri, saati ve zamanı geldiğinde, kalem yenisini her zaman yazabiliyor, yazıyor... Öncekilere duyduğu saygıyı hiç yitirmeden.

Hayatın tüm karşıtlıklarını ve olan bitenleri farketmek; can kırıklarına neden olan olayları hayatın doğallıkları gibi kabul edip, elbette onların zaman zaman beyni kemiren tekrarlarına da direnerek, ''bir çocuğun üzüntüsü ile değil, bir yetişkinin zarafeti ile'' karşılayabilme becerisini, ruhumuzda açan her güneşten ve hayatın kırıklıklar dışında sunduklarından keyif alan eğlenceli bir bakışı da beraberinde getiriyor. Bütün bunların kattıklarıyla daha derin farkedişler ve dirençlerle ileriye doğru yürüme sevincini de...


Aslı Erdoğana ait olduğunu sonradan öğrendiğim ve tümünü hatırlayamadığım ''Hayat yalana inanabilme sanatıdır'' cümlesini; iki ayrı zaman diliminde iki ayrı yazıda görmüş ve yazının başlangıcındaki soruyu sorup üzerine düşünmüştüm. Bugün o yazılara yazdığım düşüncelerimi biraya getirip akıp giden zamana bırakmak istedim.

Görsel:JAMES VITO CORDASCO
'nun Purple Rain adlı tablosu

Not: Resim Prince şarkısı Purple Rain' den etkilenerek yapılmış ve dolayısyla müzik: Prince' den Purple Rain

18 Ağustos 2009 Salı

Ufacık Bir Dokunuş

Öncelikle, yaşamdaki kahramanlarımın birinden söz etmek istiyorum:

Mahallemizde bir Selahattin Amca vardı; bir sağlık kurumunda memur...

Uzun bir mısır tarlasının ortasındaki patika yoldan çıkılarak girilirdi mahallenin bizim sokağına...

Her akşam, çocuklar aynı duvarın üzerine oturur, bacaklarımızı duvardan sallandıra sallandıra Selahattin amcanın işten gelişini beklerdik. Yaptığımız tek şey şuydu: Biz, ''Merhaba Selahattin Amca'' derdik. O da, ''Merhaba Ayşe, merhaba Ali'' örnekleri gibi, her selam veren çocuğa adıyla ve bir selamla karşılık verir ve yolun sonundaki evine gidene kadar merhaba diyen hangi çocuk denk gelirse bir küçük şeker ikram ederdi. Şu küçük nane şekerlerinden bir tane...

Aslolan şeker değildi. Onun hepimize verdiği değerdi. O Selahattin Amca kaç çocuğa merhaba demeyi öğretti. O kaç çocuk, diğer kaç çocuğa öğrendiğini öğretti. Bir düşünelim!


Aslında hayat çok kolay! Bir suyun yönünü ufacık bir dokunuşla değiştirip büyük kuraklıkları cennet bahçelerine çevirmek nasıl mümkünse... Her bireyin de ufak bir dokunuşla bir çocuğun hayatını değiştirme olanağı vardır. Yeter ki; her birimizden bu ülkeye bir Selahattin Amca olsun!

Haydi şimdi hep birlikte iş başına...

Bu ülkenin daha çağdaşlaşması yolunda bir çocuğun hayatına değmek, kalem tutan küçük ellerden birini tutmak için; lütfen Birmilyonkalem. Com'un 33 Okul 3003 Öğrenci İçin El Ele kampanyasına bir dokunun.

Bir hayatın yönünde, ufacıkta olsa bir rolünüz olsun!

İllaki Kaos... Mu?



Sorular 'neden' diye başlamasa da 'niye' diye sorulsa; çözümler daha kolaylaşır mı?

Acaba dedim!

Neden: Yargılayan, dinlemeyen, dinlemeden sonuçlara ulaşan ve kendince sorulmuş sorulara kendince verilmiş yanıtlarla diyet isteyen, kavgacı bir tavrın kırgın, kızgın, öfkeli ve hesap soran kelimesi gibi sanki... Mi?

Oysa niye; şefkatli, kırgın ama yine de anlayışlı, kendi burukluğunun yangınlarına rağmen ötekine ve yaşananlara saygılı bir tavrın gözüyaşlı, hâlâ sevgi dolu sorusu gibi sanki... Mi?

Neden diye sorulmasa da, niye diye sorulsa çözümlere daha kolay ulaşılıp yangınlar daha kolay söner... Mi?

Ya da sorun ve yaşanan ilişki her ne ise, geriye kalan ebedi bir arkadaşlık olur... Mu?

Bir cümleden yola çıktım bunları sordum kendime...

Benim yanıtlarım var!

Görsel:http://www.widelec.org/zdjecie,uduchowione-grafiki,853.html

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Üst Yazı... Ne Yapmalı Bazen ?

''Kendi yaradılışımıza yatkın güzel şeyler görmek ve yaşamak için bazı hallerde aklı izine çıkarıp, yok saymak gerekiyor(sanırım). Akıl bazen tatil yapmalı, başka başka yerlere gitmeli ki; 'Ah benim sevdalı başım' tüm kanlı bıçaklı halleri dahil tatlı tatlı söylenebilsin''

demişim bir vakit...

Bu sabah aklıma geliverdi birden cümle ve dolayısıyla şarkı... Kurcalarken orayı burayı; kulağımdaki ses kadar güzel olmamakla birlikte.. yine de çok güzel bu sesle karşılaşınca bir de.. dinlemek istedi blog.


16 Ağustos 2009 Pazar

Red Kit Batıya Hücum


Batıya Hücum; zevkle izlenen, hoş esprilerle bezenmiş durum komedisi tadında bir film:

Kızılderililer'i, Daltonlar'ı, Düldül'ü, Rintintin'i, çölleri, arabaların daire halinde konakladığı geceleri ile bütün Red Kit klişelerine yer veren... Barış çubuğu içmeyi bırakmış Büyük Reisi, sigaradan vazgeçip arada bir ağzımda dal bulunduruyorum diyen kahramanıyla sigara karşıtı tavrı da güzel ve güncel bir espri olarak içinde barındıran... Süresi boyunca çağa, modern kent yaşamına, onun kurallarına göndermeler de yapan... Red Kit hayranı yetişkinlerin, şimdiki zaman halleriyle harmanlanmış yeni nesil bu filmi anılarındaki Red Kit kitapları ve filmlerinden yola çıkarak belki biraz eleştirebilecekleri... Coşkulu, komik, heyecanlı, lunaparkta geçirilmiş pazar günü lezzetinde ve evde sinema keyfine fazlasıyla yakışır bir eğlencelik Batıya Hücum.

Bütün animasyonları ısrarla takip eden Tırtıl'la gitmiştik filme... Daha sonraki günlerde listesindeki sıralamalar değişsede; o gün, izlediği animasyonlar içinde bir numaraya yerleştirmişti filmi... Ben de onun peşinden her animasyona giden bir yetişkin olarak en çok bu filmde eğlenmiştim. Üstelik, modern animasyonların yapay hallerini pek sevmeyen biri olarak bu filmi, çizgi film ruhuna pek de yakın bulup, o halin lezzetini tümüyle almıştım.

Yetişkin bir macera filminin bütün ögelerini hoş bir dil, espri ve renkle içinde barındıran; klasik western müziklerinin ötesine taşınmış güncel tınıları ve şarkılarıyla çok hoş, gerçek bir durum komedisi tadında güzel bir seyirlik. Keyifli bir gün için izleyin.

14 Ağustos 2009 Cuma

Doğruyla Gerçek Farklı Şeyler...( Mi?)/ Bütün Kadınlarla Bütün Adamlar Aynı Şeyler(Mi?)


Eylül 2005; adamın e-postasına bir kadın tarafından düşülen not:

günaydın güzel bakan adam;

...

ben sana günahsız geliyorum farkındamısın...
...


hep ilişkiler biter... ve insanlar başlarlar hesaplaşmaya
kendilerini yeteri kadar anlatamadıklarını düşünürler karşısındaki insana
ya da yeterince anlaşılamadıklarından söz ederler.
...


ben sana iyice anlaşılmış ve kendimi anlatabilmiş olarak da geliyorum
sonradan hiç üzülmeyeceğim

zaman geçer birgün aşk biter... asıl başta konuşulması gerekenler asla konuşulmaz
herşey tozpembedir... nereye gideceğinin bile sınırları çizilir... hatta hiç bitmeyecektir
neden ne olursa olsun. çünkü herkes en doğrudur...

bense sana herşeyin nereye kadar gidebileceğini bilerek geliyorum...
neden diye sormayacağım sonunda
bütün bunların sevinciyle geliyorum sana
ve gururuyla...

farkında mısın ? demeyeceğim
herşeyin farkındasın aslında!



Şubat 2005; başka bir kadının eline geçen çok uzun bir mektubun içine düşülen not:

Kendimizle ilgili yaşadıklarımıza, üzüntülerimize, yıkıntılarımıza ya da aldığımız kararlara yarattığımız gerekçeler: Kendi haklılıklarımızdan baktığımızda çoğu zaman bize doğru gelse de, bu kararları almamıza neden olan bilgiler, sonuçta kendi benliğimizin oluşturduğu duygularla yorumlanacağı için, onları çoğu zaman işimize geldiği gibi, ya da kendi haklılığımızı görmek istediğimiz pencerelerden bakarak, kendimize uygun elbiseleri yaratıp giye(bilir)iz. Bunların arkasındaki (doğru!) gerçek, bizim zannettiğimizden ve aslında bilip de görmek istemediğimizden çok farklı olabilir. Her zaman ve de çoğunlukla, yarattığımız gerçekliklerimizi onaylatacağımız, ruhumuzu sevip-okşayıp rahatlatacak bir insan kitlesini bulabiliriz. Aslında, çoğu zaman konuşmak için onları biz seçeriz. Bu hâl; bireysel olarak bizi tatmin edebilir ve bir rahatlama, lehimize bir kazanım sağla(yabili)r. Çünkü onaylanma duygusu bazen, (doğru) gerçeklerden daha değerli olabilir ve bu sonuca ulaşabilirlik kolaydır. Zor olan; doğruyla kendi yarattığımız gerçekliklerimiz arasında çelişkiler yaşarken (doğru) gerçekle yüzleşebilmektir. Yaşananları bir durum kabul edip, kendimizin de hatalı ve yanlış olabileceği tarafından bakabilmektir. Bütün olasılıkları didik didik edebilmektir. Konuşmaktır. Görüş ayrılıklarını, farklılıkları, bakış açılarının yaşanmışlıklarla doğru orantılı olarak değişiklikler gösterebileceğinin doğallığını kabul etmek, onlara saygı duymak, sessiz kalabilmeyi becerip, uygarca bir çözüm üretilemiyorsa kırıp dökmeden yolları ayırabilmek ya da çözümlere ulaşabilmektir. Karşıdakilerin de kendince doğruları, duyguları, sevgileri olan; en azından kanlı canlı insanlar olduğu gerçeğine saygı duyarak.


12 Ağustos 2009 Çarşamba

Mona Lisa' yı Haşlamak !


Senaryo 1:

"Sen ne uyanık kadınsın böyle! Aynı anda hem benden daha güzel, hem daha masum, hem daha cezbedici, hem de daha gizemli görünebileceğini mi sanıyorsun? Siz İtalyan hanımlar artık çok oluyorsunuz! Biz güzelliğimizi, kesinlikle akraba evliliği yapmamamızdan, her zaman en doğal halimizi yansıtmamızdan alırız. Sizin gibi yapay, sahte güzellik peşinde değiliz! Senin o yapmacık yüzünü bi haşlayayımda gör!"

Kaynak: Macar Salatası.blogspot

Diğer iki senaryo ile yazının tamamı ve diğer güzel yazılar için buradan lütfen !..

11 Ağustos 2009 Salı

Halk Düşmanları... Filmi İzlerken Ben de Düşman Oldum!



Haftalardır yolunu gözlediğimiz film, sonunda kentimize geldi. Koca şehirdeki 5 sinemanın 5'i de genellikle popüler olan, daha çok izleyici çekecek, kısacası hasılat garantili filmleri tercih ettiğinden; icabında 3 salonunda birden Recep İvedik oynatma potansiyelini bünyelerinde barındırdıklarından, çok da şaşırmadık bu gecikmeye! Gerçi koca salonda yalnızca 11 kişi olduğumuzu görünce biraz da hak verdik bu duruma...

En azından salonumuz rahat, ferah diye düşünerek olabildiğince yayıldık koltuklarımıza, salonun da boş olmasını fırsat bilerek. Film öncesi reklamlar her zamanki gibi uzadıkça uzadı, fragmanlar falan derken o da nesi! Perdedeki görüntü birden bire kesildi. Bir kaç homurdanma sonrası, allahtan filmi izleyenlerden biri görevlilerle tanıdık çıktı da, gidip söyledi sorunu. Söylemese ne olacaktı o da ayrı konu! Türkiye'nin en ünlü sinemalarından birinde, görevlinin filmi takıp sonrasında çekip gitmesi skandaldı doğrusu!

Zor bela filme konsantre olduğumuzda ise sonunda, Johnny Depp'i yine bambaşka bir rolde bulduk. Dünya üzerinde; bu kadar farklı karakterleri, bu kadar az fireyle canlandırabilecek aktörlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bunu iyice aklıma kazıdı kendileri filmde. Amerika'da filmle ilgili yorumlarda üstünde durulan konu, gerçeğine en uygun yapımlardan biri olduğu yönündeydi, (Bilindiği gibi film, Büyük Buhran sonrası Amerika'sında, yeni yeni kurulan F.B.I ile, banka soyguncuları arasındaki savaşın gerçek olaylarına dayanıyor).Dönemin bir numaralı halk düşmanı John Dillinger'ı oynayan Johnny Depp'in, bu ''gerçeklikte'' payı büyüktü açıkçası. Biraz da abartacak olursam; John Dillinger gelse bu kadar oynardı yani!

Filmin genel havası aksiyona yakın gitsede, zaman zaman yakalanan keyifli replikler ve dram esintileri de mevcut. Oscar ödüllü Marion Cotillard perdede fazla görünmeyerek şaşırtabilir belki; ancak ana karakterlerinin azılı suçlular olduğu bir filmde, mecburen geri planda kalan kadın rolünün alabileceği maksimum süreyi almış yine de. Bir diğer ünlü ismimiz "Batman" Christian Bale de, bir numaralı halk düşmanı John Dillinger'ın peşindeki ajan rolüyle işini en azından kıvırmış.

Uzun lafın kısası (çekimleri ve yönetmeni beğenmeyenler çıksa da) kaliteli bir yapım, gidiniz; fakat bizim dört gözle beklediğimize değdi mi? Orası tartışılır. Yalnız sinemayı iyi seçiniz, bizim gibi talihsizliklere yakalanmamak için! Bu arada unutmadan filmimiz biraz uzun, özellikle 2. bölümünde bunalabilirsiniz, bize öyle oldu da biraz; gerçi, 2. yarı boyunca çalışmayan klima yüzünden de olabilir!!...



9 Ağustos 2009 Pazar

Kürt Açılımı'yla Anayasa Değişikliği'ne Kurban Gidenler!...


Kürt açılımıyla, anayasa değişikliği her 5-6 ayda bir olduğu gibi yine gündemde! Özlemle beklediğimiz çözüm ise hala yok, her kafadan bir ses çıkıyor ve haliyle suni gündem şüphesi yaratıyor. Bu arada olan biz öğrencilere oldu. Özellikle 2. öğretimde okuyan öğrencileri vuran; İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri'nde 2, Mühendislik Fakülteleri'nde 2.5, Veteriner Fakültesi'ndeyse 5 Bin TL'yi(neredeyse vakıf üniversitesi parası!) geçen harçlar unutuldu gitti!..

Bir tane milletvekili çıkıp da: "Kardeşim, memlekette neye %100 zam geldi ki biz bu kadar zam yapıyoruz? " diye soramadı ya, ben ona yanarım! Gerçi sen en uzak köşelere bile gidip, habire üniversite açarsan olacağı buydu. İçinde hocası olmayan okullar, boş yere ödenek alıyorlar. Geçenlerde Bayburt Üniversitesi verdiği ilanda, iki yıl önce açılmış olmasına rağmen, hala onlarca öğretim üyesi arıyordu!

Şimdi sokaklara çıkıp yürüsek tekrar, boşu boşuna jop yemekten başka neye yarar? Ondan sonra da ülkede beyin göçü var diyorlar!...

Not:Yazının yayınlanmasından 2 gün sonra hükümet bir açıklama yaparak, zamların %8'le sınırlı tutulduğunu duyurdu... Yazının geçerliliğini tüketti. Şimdilik!...

Alt Yazı... Aşık


Yolcusuna vurgun bir sürücüydü artık
Hep onu taşıyacaktı
Her yere...

Murathan Mungan'ın Aşkın Gözyaşları Ya da Rapunzel İle Avare adlı öyküsünden.
Resim:1964 doğumlu ve Moskova'lı sanatçı Anton Arkhipov'un bir eseridir.

7 Ağustos 2009 Cuma

Janjan' ı İzlerken Ne Çok Şey Düşünmüş, Masumiyeti Ne Kadar Çok Sevmiştim...


''Aşk her zaman masumdur!''
tanıtım yazısından


Filmin; üzerinde çok tartışılan, ucu açık ve anlaşılamaz olarak nitelenen finali bence: Aşk karşısındaki toplumsal iki yüzlülüğün ve bireysel bastırılmışlığın sonucunda oluşmuş bir karşı koyuş ve yargılamayla, vicdan arasında sıkışmışlığın ahlakını ortaya koyan bir resimdi...

Benzer bir duyguyu, Türkçe adı Yasak İlişki olan The Bridges Of Madison County' yi izlerken izleyicide hissetmiş ve üzerine düşünmüştüm. Emindim ki, oradaki ''yasak'' aşka tüm salondakiler sempatiyle ve şefkatle bakıyorlardı. Ama şundan da emindim ki, sinemadan çıkınca izleyicilerin çoğu ''kurt'' adam ve kadın olarak, gerçek hayatta aynı olayın celladı olmaya hazırlardı. O gün, hayatın aslında gönülden geçenle, toplumsal ahlakın paradoksu üzerine kurulu olduğuna bir kez daha gülmüştüm.

Janjan' ı izlerken de, o filmde izleyici olan kültürün gerçek hayattadaki karşılığını gördüğümü düşündüm...

İnsan olarak duyguların samimiyetini anlama gerçekliğini öğrendiğimiz, bireysel anlamda kendimizi özgürleştirdiğimiz, kendi yaşayamadıklarımızı başkalarına yaşatmama duygusundan vazgeçmeyi becerdiğimiz günden itibaren; kendi yok ettiğimiz insanlardan türbesel efsaneler yaratıp, hayat boyu günahlarımızın affı ya da isteklerimizin gerçekleşmesi adına duaların arkasına sığınıp, genetik ve suni bir vicdan rahatlatmaktan vazgeçeceğiz sanırım.

Oysa, hayat ne kadar basit!.. Biraz hoş görü ve biraz da sevgi, sadece bu...

Sinemasal anlamda bir ilk film olarak iyi niyetli, ışığı ve mekanları güzel kullanan, sempatik, ama bende hep kısa film olsaydı duygusu yaratan, yönetmeni açısından umut vadeden, heyecanla ve samimiyetle çekildiği ve oynandığı her halinden belli olan, bu yüzden de olumsuz eleştiri yapmak noktasında kıyamadığım hoş ve masum bir filmdir benim için, Janjan.

Yine de; sanki kısa film olsa, derdini daha mı dinamik anlatırdı demekten de kendimi alamıyorum bir türlü... İzlemekte yarar var!

6 Ağustos 2009 Perşembe

Cümleyi Çaldım, Hırsızlığımı Sevdim;)



izin ver.. susuyum sözlerimde.. gözlerim anlatsın kalbimi; veya gözlerime bak, göz kalbimi; ben anlatamıyorum..


Cümleler vardır, okuduğunuz anda çarpar sizi... Ve hatta içinden iki kelime dağları taşları aşırtır... Bugün, blogları dolaşırken, en sevdiklerimden Pesimist Rapci'deki yazının içinde vurdu cümle beni... Ve sevmek olgusunu bu kadar yalın ve içten anlatan kaç cümleyle karşılaştığımı düşündürttü bana... O kadar hoştu ki; dayanamadım ve izinsiz yayınladım. En çok da sizi mahrum kılmak istemedim bu şahane yazıdan.

Şahanesin Enes; her zamanki gibi...

Yazının tamamı için, buradan lütfen

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Bir Yanı Hep O Küçük Kız Çocuğuydu...

Sen de ne aradığını bilerek yürüyordun aslında; daha yolun başındayken firen vardı senin; bütün hayatın boyunca en çok ihtiyaç duyduğun yoktu...

Kırıldığında kalbini onarsın istedin, hasta olduğunda başucunda... Hata yaptığında dozunda bir sertlikte, ama yine de sımsıcak bir kalple yanında olsun istedin...

Başardığında aferin kızım desin, saçını okşasın, seninle gurur duysun; başaramadığında, olur böyle şeyler kızım deyip yanağına eli değsin istedin...

Gerekirse bağırsın, hatta tokat atsın, razıydın.

Biri sana yanlış yaptığında, karşısına dikilsin istedin; ya da varlığı sana zarar verilmesine engel olmaya yetsindi.

Okul çıkışında elinden tutup seni eve götürsün; giderken belki de sana çikolata alsın istedin...

Sen sıcacık evinizde beklerken; o elinde ekmekle kapıdan içeri girsin, sen koşup hoş geldin diyesin, o seni kucaklayıp öpsün istedin...

Sofranızda ne olursa olsun önemi yoktu; yeter ki o olsundu... Ama yoktu.

Kimseler yerini dolduramadı. Kimseler senin o küçücük yüreğini, o yürekteki kocaman yangını göremedi...

Üstelikte yarana tuzlar döktüler.



Çoğu zaman, sen serpilmiş ve uyurken, tanrıya dua ederdi belki biri; sen hiç büyüme diye...

Yüzündeki huzura bakıp, basit yanlış anlatmalar yüzünden çektiğin acılara ağlardı belki bir diğeri.

Ufacık meselelerin yarattığı büyük sonuçlara nasıl yanardı belki öteki...

Sanırdın ki o olsa, başına gelenler gelmez.

Sen belki birinden, diğerinden, ötekinden her şey olmasını bekledin.

Derin öfkelerle yarattığın yel değirmenleriyle savaşan şövalyeler olmasını bekledin.

Onlar belki şövalyelerdi. Oysa, belki hayat gerçekti; onunla uzlaşan bir çatışma içinde olmak gerekti.

Asla teslim olmadan!


Zaten gerçek gözlerle bakabildiğinde, kendine güvendiğinde; cennetleri yaratan sen değil miydin?



Bir yaz ayazının taşlarına çarpan bedenden sızan kankarası harfleri bir araya getirdiğimde, yukarıdaki öykü çıkmıştı ortaya... Olay yeri inceleme yaralı bedeni ambulansa yüklerken, son nefesindeki kalbin isyan etmiş kelimelerini duyabilmiştim son kertede; usul ve dingin tiktaklarla şunu haykırıyordu : '' Siz üzerinizdeki elbiseler olmadan insan değil misiniz ?'' ...

Bedenin tebeşirle betona çizilmiş silüetiyle başbaşa kaldığımda: Her türden ahlaksızlıkları ceset torbalarında taşınan ''enkır''ların haber bültenlerine malzeme olan; ve üniversite sınavlarına girdiği yılki başarı derecesiyle değil de; genç, özgür ve kadın olmanın dik duruşuyla değil de... Bir tavrın, bir haykırışın içinden en malzeme, en magazin yanın öne çıkarılması halinin, kartviziti yapılmış çıplaklık haberlerine kustum.

Usul ve sessiz bir özürle...

4 Ağustos 2009 Salı

Polonya ve Türkiye...


Yıllarca, aramızda hiç bir bağın olamayacağını düşündüğüm ülkelerden biriydi Polonya. Lise boyunca, arkadaşlarla kafamızda kurduğumuz gezi planlarında adı bile geçmezdi örneğin. En basitinden gezmek için yurtdışına gidecek olsak, o ülke Polonya olmazdı muhtemelen...


Hayat en büyük üniversiteymiş gerçekten. Sadece üniversite okumak ayrıcalığına!! kavuşamayan kişiler anlamlandırmıyormuş bu klişeyi. Yaklaşık iki hafta önce bir kaç günlüğüne bizde kalan Polonya'lı bir misafirimiz olmasa, ya da organizasyon kapsamında örneğin Amerikalı biri bizim eve düşse, Polonya benim için çok uzak bir yer olarak kalmaya devam edecekti. Üstüne üstlük, okuduğum bölüm icabı Amerika'nın kuruluşunu ezbere bilirken (aramızda bize dayatılanlar dışında hiç bir kültürel bağ olmamasına karşın) , ayrı bir ders olarak okutulabilecek zenginlikteki Polonya-Türkiye ilişkilerinden haberim bile olmayacaktı. Obama aslında Türk vs. gibi saçmalıklara bile, Polonya'yla aramızda ufacık bir yakınlık bulanabileceğinden daha fazla ihtimal verecektim belki de.


Yabancı bir misafiriniz olduğunda, onun ülkesi ile sizinki arasındaki benzerlikler hakkında araştırma yapmak gereği doğar ev sahibi aile için. Bizde de bu iş için en uygun aday ben olduğumdan ve Lehistan'la Osmanlı'nın bir kaç münasebetinden başka bir şey bilmediğimden; ortaya çıkan "Off şimdi bütün Ana Britannica'ları, Meydan Larousse'ları dökmek gerekecek" sıkıntısıyla başladım sağı solu kurcalamaya. Daha doğrusu kurcalayacaktım, eğer ilk elimi attığım yer olan internette anında bir ton bilgi bulmasaydım! Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp gerçekten...

***Osmanlı-Haçlı savaşlarında çok sayıda Polonya'lı asker bulunurmuş, yani aramızdaki ilk ciddi ilişkiler 14.yy'da başlamış.

***2. Viyana Kuşatması'nda; lise boyunca bize bir çok kez anlatılan Kırım Hanı'nın, savaşmaktan kaçarak açtığı boşluktan girerek Viyana'yı kurtaran kişi, bize hiç anlatılmayan Lehistan kralı 3.Jan Sobieski ve ordusuymuş.

***Polonya 18.yy'da Alman-Rus ve Avusturya'lılar tarafında haritadan silinince, göçmenlere yardım eden ülke Osmanlı olmuş ve onlar için İstanbul'daki ünlü Polonezköy (Adampol) kurulmuş. Bu köyü zamanında fransız yazar Gustave Flaubert gibi isimler ziyaret etmiş, Leyla Gencer burada doğmuş ve bir çok Polonyalı devlet adamı yakın tarih boyunca burayı ziyaret etmiş.

***Polonya Cumhuriyeti de Türkiye gibi 1.Dünya Savaşı'ndan sonra (1918'de) kurulmuş. Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni ilk tanıyan ülke ise yine Polonya olmuş.

***2. Dünya Savaşı sırasında Almanlarca işgal edilen Polonya'nın, Türkiye'deki büyükelçiliğine de el konulmak istenmiş; ancak dönemin cumhurbaşkanı İsmet Paşa aramızdaki dostluğu anlatarak Almanlara izin vermemiş.


İlişkilerimiz ana hatlarıyla böyle, gerekirse ayrı bir kitap yazılabilecek kadar detaylı bilgi de toplanabilir. Uzun lafın kısası Polonya, benim adıma Lehistan, Roman Polanski, bir kaç futbolcu ve nobel ödüllü edebiyatçılardan çok daha fazlasıymış.


Not: Fotoğraf, Alanya'nın kardeş şehri Wodsizlaw Slaski'li heyetin Alanya'ya bir ziyaretinde çekilmiş.

Vatan Elden Gidiyor, Çaresine Baksana !


Bizi Yakacaklar!..

Bu yeni kurtuluş savaşımızın ''farkındalık'' belgesi, acil koduyla ve sabah sabah e-postama düşürülmüş , ben de paylaşmak istedim; duyarlı bir vatansever olarak... Bir duyarlı kepabçımız reklam broşürüne bastırmış, hem de harfi harfine ve elbette yüksek vatandaşlık bilinciyle...

Ey kapitalizm nelere kadirsin!

Okuyun ve uyanın, ve asla asimile olmayın...


Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlılarının ve genelde de Türk milletinin devamını engellemek için dış mihraklar tarafından gündeme getirilmiş şuurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturuşta götüren dev gibi babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp, elde orak tarlada çalışmaya devam eden Türk kadınlarını; kalori hesaplayan, hapşırınca yatağa giren, fitness ve aerobik yapan çıtkırıldım tiplere dönüştürmek ve Türkleri Çinliler, Japonlar gibi sıska, zayıf ve sağlıksız bir ırk haline getirmektir.

İcabi halinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir babayiğidin, kalori hesaplayan, yoğurtlu kebabı reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykırım olabilir mi?

İç yağının, kuyruk yağlarının, anamızın Vita yağının kolestrol yaptığı palavradır.




Kolestrol, kebapları yedikten sonra

iki şise soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur.

Sakın bu oyuna düşmeyin.



Feminizm, kadın hakları, çevre şuuru ve eşitlik adı altında Türk kızlarının akılları çelinerek, yemek yapmayı bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularını, abuk subuk yiyeceklerle yetiştirecek, damak zevki gelişmemiş, sunta kılıklı diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmişlerdir.

Ayrıca kör olası dış mihraklar, bu kızlarımıza kebap, soğan, çiğ köfte vb. Lezzetleri yiyen, bardak bardak şalgam suyu içen yiğitlerimize hanzo-kıro gibi sıfatlar takmayı öğretmişlerdir.

Ayrıca son yıllarda moda gibi gösterilmeye çalışılan Çin mutfağı diye birşey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatın, wog adı verilen bir tencerede yarı pişmiş yarı çiğ olarak hazırlanıp insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazlıktır. Sakın kanmayın, sakın yemeyin. Helal değildir!

SİZ KEBAP, CİĞER KAVURMA,NOHUTLU DÜRÜM, BEYRAN VE MİS GİBİ FISTIKLI BAKLAVA YEYİN.

Unutmayın su uyur, düşman uyumaz!

31 Temmuz 2009 Cuma

Yol Arkadaşım

Bizi aynı küvette yıkadılar.

Beraber korktuk sudan, beraber yaşardı gözlerimiz sabun köpüğünden.

Ben sana adını hiç sormadım ben doğduğumda adın zaten vardı aklımda.

Ben senden öncesini ve senden sonrasını hiç düşünmedim.

Biz aynı yatakta uyuduk. Aynı sobanın sıcaklığı ısıttı vücutlarımızı.

Altı üstü mahallelimdin akrabam bile değil, altı üstü yan komşumun kızıydın.

Ben seni bir kardeşi sevebileceğim gibi sevdim.

Aynı numaraydı botlarımız, okul eteklerimizse hep kısa...

Ben aklımın erdiği yaşta senden başka bir kimseyi senin gibi sevemeyeceğimi anladım.

Ben senin düğününde içip sabahlara kadar oynamayı düşledim ve doğacak ilk çocuğuna getireceğim patikleri…

Sen beni üzeceğin gün lanetlenmeyi diledin, mektupların hep kapalı kutularda sonsuza dek saklanmayı bekledi.

Sen derdim için kendi derdinden vazgeçtin.

Sende beni çok sevdin…

Şimdi seni; bu al yüzü, bu bir çift güzel gözü; ıssız, soğuk, karanlık hastane odalarında görmek, refakatçi halimde sabahlara kadar izlemek aklımdan geçmezdi.

Şimdi yetmeyen nefesin, nefes alıp verişin çınlıyor kulaklarımda

Şimdi upuzun saçların beyaz çarşaflara seriliyor.

Şimdi yaşının gençliğine hastalığının yaşlılığına isyanlar okumak geliyor içimden

Şimdi sana bakmak canımı yakıyor


Çalsalar ömrümden, hepsi senin olsa…


captaiin

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Sibirya Berberi



Rus sinema geleneğinin geniş planlar içeren çekimlerinin...

Estetik kaygılar taşıyan nitelikli kamera açılarının...

İyi oyunculukların...

Müziğin ve dansların;

Çarlık Rusyasının görkemli atmosferini; coşkulu, görkemli ve dokunaklı bir aşkı hüzün ve mizahla tatlandırarak daha da parlattığını vurgulamayı, sinemanın ne olduğunu hatırlatan bu güzel filme karşı bir sorumluluk addederim.

28 Temmuz 2009 Salı

Doğa Düğünleri...(+16:))

.......

Tam bu sırada beyaz kanatlı ve kanatlarının üstü üç siyah benli bir kelebek peydahlanmıştı. Çiğdem hemen sustu. Kelebek, çiğdemin üstünde sevdalı sevdalı uçuyor, konayım mı konmayayım mı diye düşünüyormuş gibi çiçeğin önünde kanatlarını çırpıyor, süzülüyor, süzülüyor, sonra uzaklaşıyor, havada acaip kıvrımlar çizerek türlü cambazlıklar ediyor, yine dönüyor, çiçeğe yaklaşıyor, aynı oyunları tekrarlıyordu. Nihayet, çiçeğin önünde bir hayli süzüldükten sonra, kondu. Konar konmaz da çenesinin altına kıvrılmış olan hortumunu bir fil hortumu gibi uzatarak çiçeğin içine, dibine daldırdı. Belli ki kana kana bir şey içiyordu. İçtiği şey azaldıkça da başını ve hortumunu daha derinlere sokmak zorunda kalıyordu. Çiçeğin içine sokuldukça başı çiçeğin toz torbalarına sürtünüyor, çiçek sarsılıyor ve torbalardan sarı bir buğu gibi sızmış olan tozlarla başı, boynuzları, göğsü, her yanı sapsarı kesiliyor, pudralanıyordu. Artık kanmıştı. Yavaş yavaş geri çıkıyordu. Dışarı çıktıktan sonra ön ayaklarıyla yüzünü, gözünü sildi ve hemen uçtu, gitti.

- Artık düğünüm de başlıyor. Bu gelen ilk dünürdü, ilk düğün elçisi. Ona sarı tozumu yükledim ve başka bir çiğdeme yolladım. (s.46)

.......

- Bu elçi seni bu koskoca yamaçta, bu taşların, çalıların arasında nasıl gördü, nasıl buldu?

- Onlar da sizin gibi şatafatı severler. Reklam tekniğinin renk ve ışık oyunlarına kendilerini kaptırırlar. Çiçeklerimin parlak sarısı onun dikkatini çekmek, gönlünü çelmek içindir. Onun gözleri bu rengi iyi seçer. Akçiğdemin elçisi de bir gece kelebeğidir. Çünkü ak, gece karanlığında en iyi seçilen, en çok göze çarpan renktir. Bu renkler sizin otellerinize, dükkân ve gazinolarınıza müşteri çekmek için türlü renklerle yaptığınız afişlerden, ışık oyunlarından başka bir şey değildir. (s.47)

.......

- Bizimkiler de öyle. Bu aşık beni ne gül hatırım için, ne de çiçeklerimin parlak sarısı için ziyaret eder. Onu da bana bağlayan şey, ne yazık ki dünyadaki alakaların en hasisi, yani menfaat duygusudur. İşte gördün. Konara konmaz onun için hazırladığım şerbeti sömürmeye başladı ve kana kana içtikten sonra bir lahza bile durmadan çekip gitti. Fakat ben de ona tatlı şerbetimi boşuna ikram etmedim. Bu ikrama karşılık onunda bana göreceği bir hizmet var: Şerbetimi öyle kolayca içivereceği bir yere koymadım, öyle yere koydum ki onu içmek için başını çiçeğimin içine soktuğu zaman, başı antenlerime sürtünsün ve böylece yırtılmak zorunda kalan veya zaten yırtılmış olan torbalarımdan dükülen tozlarım onun başına, göğsüne yüklensin ve bunları şerbetini içmek için gittiği başka bir çiğdeme iletsin. (s.47)

..........


Yaz başından beri bloga pek dokunamayan ve yazma ve yorumlama konusunda son derece kısır olup alemden de uzaklaşmış ben her sabah kalktığımda, ilk iş kitaplığa bir göz atıyorum. Bu sabah elimi attığım kitap Tubitak yayınlarından çıkmış, ilk basım tarihi 1957 olan ve ülkemizde bitki sosyolojisi bilim dalını kurmuş Prof. Dr. Hikmet Birand' ın (1904-1972) yazmış olduğu Anadolu Manzaraları idi.

En sevdiğim kitaplar listemde yeri olan bu kitap, tam ve gerçek bir doğa sosyolojisi. Yazar, tıpkı yukarı bölümde alıntıların yeraldığı Ankara Çiğdemi örneğinde olduğu gibi; doğanın işleyişini ve onun fertlerinin herbirini, tıpkı insan topluluklarını araştıran sosyologlar diliyle ve zaman zaman bir röportajcı uslubuyla anlatıyor. 119 sayfalık kitap, sıcak yaz günlerinize, hem fiyatı ve kolay okunabilirliği hem de içinde dolaştığınız doğayı kendi dilinden anlatıyor olması özelliği ile taptaze serinlikler ve çokca keyif katabilir. Tavsiye edilir. Seyahat çantanızda bulunması fazlasıyla yararınızadır.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Olay Yeri İnceleme: Travma

''çok eski zamanlarda bizim köpek bi kaza geçirmişti; araba çarpmıştı...o köpek hergün o kaza saatinde onu koyduğumuz, ellerimizle bi bebek gibi beslediğimiz odada, düz duvara tırmanıyor,derin derin ulurken;dönüyor ,dönüyor, dönüyordu....o şok, o travma hergün tekrar ediyordu....bu çok etkileyici bir durumdu, etkilenmiştim ...........bu gün kendime baktığımda, ''yaa bugün!'' demenin nasıl bi ''travma'' olduğunu anladım...tıpkı bizim o köpek gibiyim... ama benim travmam; çok, çok, hem de anlatılamaz kadar çok derin...en bigüzel derken hayatıma...en bi güzelden daha en bigüzelin olduğunu gördüm...bi şehrin bi güzel yerinde ,bi güzelle dolaşıp duruyorum...bizim köpeğin çektiği acı derinliğinde bi tebessümle.....çok coşkuluyum,coşkumdan daha coşkun özlüyorum....seni seviyorum kadın..hemde çok,''


Bedenin betona çarpmasının şiddetiyle ağzından süzülüp etrafa saçılmış kan revan kelimelerinin herbiri boylu boyunca yatıyordu; az sonra olay yeri inceleme işini bitirip ceset torbasındaki bedeni ambulansa taşırken, sabah serini betonun üzerinde tebeşirle çizilmiş bir silüet kalmıştı. Kırık dökük, eksik fazla kelimeleri toplayıp ancak yukarıdaki hale getirebildiğim cümleleri, tebeşirle çizilmiş bedenin yüreğine yerleştirmek bana düştü.

Usul bir saygıyla...

24 Temmuz 2009 Cuma

Yeni Galatasaray'ı İzlerken...



Her zamanki cafede oturuyoruz. Normalde yarısı zor dolarken, içerisi feci kalabalık. Yeni Galatasaray'ı izlemek isteyen herkes burada. Söylemesi ayıp, 3 senedir hemen hemen her akşam gidip nispeten ortalamanın üstünde adisyonlar yazdırdığımız için, büyük ekran plazma televizyonla d-smart alındı da, adı gibi arada bir yüzümüze kumsaldan hafif bir esinti'nin vurduğu mekana! Bu yüzden, her zamanki cafede her zamanki yerimize oturamıyoruz.


Biz 10 dk kadar sonra yetiştiğimizden maça, önceden bizim için yer kapan arkadaşlara soruyoruz, ''bişey kaçırdık mı?'' diye. ''Yaser'in bir kafa vuruşu var,'' diyorlar. Fazla kaale almıyoruz. Yanılmıyorsam GS'de ilk golünü Bellinzona'ya kafayla atmasına rağmen! Başka da golü yok çünkü. Biraz sonra 4-3-3 dizilişini arıyoruz sahada. Görüyoruz da: Sabri-G.Zan-Servet-H.Balta defansı, önünde M.Sarp-Ayhan-Arda ve nihayet Yaser-Baros-Serdar Eyilik... Serdar da fena değilmiş diye düşünüyoruz. Soldan yaptığı fuleli koşular (ya da takım o kadar yavaş ki, ondan bize hızlı geliyor), kaptanı Arda'ya benzeyen soğukkanlı bilekler ve cesur hareketleri. Tabi ki henüz çok ham ve kuvvetli değil ama idare eder yani. En azından Aydın gibi yerinde saymaz, ilerler diye umuyoruz.


Tam bu sıralarda Kaptan Arda - ki bandı kolunda her gördüğümde yüzüme aptalca bir mutluluk yayılıyor- ceza yayında bir iki kişiyi bakkala gönderip, mutluluğumu iki kat arttıran nefis bir pas atıyor Baros'un önüne. Gol değil ama olsun! Sıradan bir gol atsak bu kadar sevinmezdim. Bir iki dakika sonra yine kaptan (maçta onun için açılan Metin'in izinde Arda'nın peşinde pankartı da çok hoştu, belirtmeden geçemeyeceğim) bir iki çalımla, fazla denemediği uzaktan şutlarından birini atıyor. Yine gol yok; ancak Tobol kalecisinin hayatının maçı olacağı belli oluyor şimdiden.


Derken ilk yarı bitiyor. Bu da bizim için bir kritik fırsatı tabi ki. Elimizdeki veriler: Tobol, ligi başladığı için fizik olarak güçlü; ancak teknik olarak bizimle başetmesi imkansız bir takım. İlk maçta da tek pozisyon tek golleri vardı. Gerçi bizimde duran top dışında pozisyonumuz yoktu! İkinci verimiz: Takım sahaya yayılış olarak 4-3-3'ü oynamaya başlamış; ancak pas organizasyonlarında sıkıntı var. Çabuk ve ayağa pasla çıkamadığımız için yük ya Arda'ya biniyor ya da uzun topları kalabalık savunma arasında tutmaya çalışan Baros'a. Neyse daha takıma Keita-Kewell-Linderoth (umarız!) katılacak diyerek fazla üstünde durmuyoruz konunun.


İkinci yarı başlıyor. Tehlikeli bir noktadan faul kazanıyoruz- ki biz bile faul mü değil mi diye tartışıyoruz. Fakat tartışmadığımız tek konu topun başına ilk gelenin kesinlikle Sabri olacağı! Arkadaş elinden gelse sol kanadın taçlarını bile gidip kullanacak ne de olsa! Topun başında sadece o kalınca sonunda, büyük ihtimalle kaleye vuracağını düşünerek: O gol olsun daha da GS maçı izlemeyeceğim diyorum. Masadan yükselen hadi ordan lafları arasında Sabri orta yapıyor! Hem de ne orta! Yenilerden M.Sarp'a golü atmak kalıyor (biraz zor atsa da) . Sonrası malum. Sabri dışında birinin (kaptanın) kullandığı korner ve Servet'in nefis kafası... Maç bitiyor. Nonda'da 20 saniyelik oyunu için duşa gidiyor!


Maç sonunda elimizdeki veriler: Linderoth sonunda döndü, orta sahada sistemi işletebilecek bir adam. Gerçi Deco gelecekmiş!! Gerçi ben büyük ihtimalle sevgilisinin sorun çıkartacağını (!) varsayarak, Topal-Linderoth (sağlam!) - Arda- Ayhan- Barış ve M.Sarp'ın yeterli olduğunu düşünüyorum. Sürekli yapılan Barca-GS karşılaştırmalarında Iniesta'nın yeri için Arda fena gözükmedi maçta. Xavi- Pique- Alves'i ne yapacağız bilemiyorum!! Servet azmiyle dağları delmeye devam ediyor. İki maçtır topu oyuna sokma konusunda çalıştığı gözümden kaçmıyor çünkü. Bir de Uğur var. 2 sezondur özlemle beklediğim adam! Sabri soyunma odasında taktik tahtasını da hemen gidip tutuyor galiba! Rijkard iki maçtır Uğur'u oynatmıyor çünkü. Yoksa Neeskens mi demeliydim?

23 Temmuz 2009 Perşembe

YAZLIK HAYATIMIZ

Derslerin telaşı bitiyor, karneler alınıyor. Ama bu sefer de yazlığa taşınma telaşı başlıyor. Her sene mutlaka yazlığa taşınıyoruz. Ve dokuz ayın yorgunluğunu yazlığa taşınınca atmaya fırsat buluyoruz.

Biz yazlığa taşınınca Tırtıl’da kışlıktan yazlığa geliyor. Önce temizlik yapılıyor, sonra ise kıyafetler ve eşyalar taşınıyor. Ehh…Taşınma telaşı bitiyor. Şimdi ise havuzu kurma vakti… Havuz kuruluyor. Ancak Tırtıl, ben, Mussano ve abim havuza girmek için 36 saat beklememiz gerekiyor. Bu da işin cilvesi. Havuz dolmuş ve ilk siftahı kimin yapacağı konuşuluyordu. Tırtıl ben yapacağım dese de, erken kalkmasına rağmen tek başına girmek istemediğinden, bu işi ben üstlenmiştim. Abim ve Mussano gece geç yatıp öğleden sonra kalktığı için, gene ilk girenler Tırtıl ve ben olmuştuk.

Şimdi de Bitsy’i tıraşa götürmek için gönüllüler aranıyordu. Neyse ki Annemin halası Necla Hala Samsun’a geldi ve Bitsy’i tıraşa götürmek için gönüllü oldu. Ama yanında beni ve Mussano’yu gönüllü kabul etmişti. Bitsy’ yi veterinere bıraktık ve çıktık. Çıkarken, annemin telefon numarasını bıraktık. Bitsy uyanınca onu annem alacaktı. Bitsy’ nin tıraşı bitmişti. Annem Bitsy’ yi aldı, ama kuyruğundaki püskül herkesin dikkatini çekti, ama yapacak bir şey yoktu. Sonunda bütün işler bitmiş ve ev halkı düzene girmişti. Her gün sabahları kahvaltıdan sonra herkes bilgisayarını açıyor, dayım yazı yazıyor bizlerse oyun oynuyoruz. Öğlen sıcağı geçince mayolar giyiliyor ve havuza giriliyor. Ancak havuzdayken herkes bağrışıyor birbirini deniz yataklarından atıyor (özellikle Tırtıl ve abim bunu çok yapıyor). Ben onların bağrış ve çağrışından sıkılıp (genellikle abim havuzda olunca) hemen dışarı çıkıyorum. Kurulanıyor ve çardağın altındaki koltuklara oturuyorum; ancak, Mussano’nun ‘‘kitap mı okuyon sen’’ lafına gıcık olup üst katta bilgisayarımın başına oturuyorum. Akşam üstüne kadar Tırtıl ile mutlaka tartışıyorum. Hem de kaç kere… Akşam üstü Tırtıl ile bisikletlerimizi çıkartıp tur atmaya başlıyoruz ve kırmızı ışıklar falan koyup oyun oynuyoruz. Akşama doğru acıkıyoruz ama annemin yemek hazırlıyorum demesiyle yapacak hiçbir şeyimiz kalmıyor. Son çaremiz yemek vaktini beklemek oluyor.

Hava kararıyor. Yemek yiyoruz. Bazen yemekten sonra havuza giriyorum ama üşendiğim tek şey havuzdan çıktıktan sonra duş almak oluyor. Daha sonra ya çardağın altında oturuyoruz, ya da yukarı çıkıp monopoly veya bilgisayar oynuyoruz. Monopoly’de abimle ortak olmazsak eğer kesinlikle herkes batıyor. Ve abimde bunu fırsat bilerek, kaybeden toplasın diyip işin içinden sıyrılıyor. Eh biz de bir şey diyemiyoruz. Gece oluyor. Abimler sahile gidiyor. Tırtıl yatıyor. Ben de alt kata inip kitap okuduktan sonra uyuyorum.



İŞTE YAZLIKTAKİ HAYATIMIZ BÖYLE



Yazan: Naz ÖZSAMSUN

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir Yudum Sevgi

Bugün Hürriyet'in internet sayfasında Türk işi erotizm başlıklı (tuzak) haberi tıkladığımda; ''İşte Yeşilçamın son yirmi beşyılına damgasını vuran erotik sahneler'' alt başlığında yer alan filmlerden biri olarak onu görünce, güldüm bu nitelemeye ve bu film üzerine daha önce bir festival gösterimi sırasında yazdığım ve yayınlanmış bir yazımı taşımak istedim bloga...

Bir Yudum Sevgi; Türk sinemasının cv'si en sağlam filmlerinden biridir. Türkiye'de feminist hareketin ivme kazanmasıyla birlikte, Duygu Asena çıkışlı, kadını ''varoluşsal'' nitelikleri anlamında sorgulayan ve göz önüne koyan bir süreçte; Atıf Yılmaz'ın çektiği bir dizi kadın filminden biridir.

Bir Yudum Sevgi'yi, genel anlamda kadın erkek ilişkileri üzerine yapılan filmlerden ayıran temel bir özellik vardır: Bu tür filmlere konu olan ilişkiler, sürekli toplumun daha sosyal ve ekonomik anlamda üst katmanlarında yaşanırmış gibi anlatılırken, Bir Yudum Sevgi'de kenar mahallenin sıradan gibi duran ama sıradan olmayan küçük dünyasından anlatılır, kadın ve erkeğin tüm alt duyguları.

Filmin fonunda yer alan fabrika, işçilerin yaşamlarına ait ayrıntılar detaycı, nahif ve hoştur. Elbette bunda Latife Tekin'in olağanüstü gözlemciliğinin yanı sıra; varoşları, işçileri, onların sorunlarını çok iyi biliyor olmasının payı büyüktür. Bu filmin bütün sıcaklığı ile size geçmesindeki önemli etkenlerden biri de: Filmin oyuncularının birçoğunun toplumsal duyarlılıklarından dolayı yakın durdukları bir iklimden olmasıdır öykünün... Hale Soygazi, gerçek hayat hikâyesinden senaryolaştırılmış bu filmin kahramanlarıyla bire bir görüşmüş, film öncesinde uzun bir süreyi o mahallede onların tarzı kılık kıyafetler giyerek gündelik hayatlarının içinde geçirmiştir...

Filmin temelde iki ana karakteri vardır. Kadın, ekonomik bunalımla, içsiz güçsüz ayyaş kocasının (Macit Koper) ilgisizliği arasında bunalmış, dört çocuk doğurmasına rağmen  içsel coşkularını, cinsel kimliğini, tutkularını bastırmış, eş ve anne olmanın yüküyle içsel başkaldırılarının arasında kalmış mutsuz Aygül'dür (Hale Soygazi). Erkek ise geleneksel yapıdan kaynaklanan, aslında erkekleri de seçimleri konusunda çok özgürleştirmeyen bir seçimsizlikle (gelenek), aile baskısı sonucu teyze kızı (Meral Çetinkaya) ile evlenmek zorunda kalmış Cemal'dir. Köyden taşınmış geleneklerle yaşanılan bir eşle, kent arasında sıkışmış bir hayattır onunki de. Kocasının çalışmaması sonucu çocuklarını geçindirebilmek için iş arayan Aygül'ün yolu aynı fabrikada Cemal’le (Kadir İnanır) kesişir...

Öyküsünü temelde iki karakter odağında anlatıyor gibi gözükse de film; dokunduğu ve ele aldığı konunun derinliği ve boyutu büyüktür... Belki de toplumsal yapımızın en mahrem ve en dokunulamaz alanına çomak sokmaktadır. Toplum önderi iddiasındaki bir takım odakların ahlak diye diye sürekli üstünü örtmeye çalıştıkları, ama insanın doğasında var olan cinsel taleplerin açığa çıkmasının sınıfsal bir sorun ya da onların nitelemesi noktasından bakınca bir yozlaşma değil, insani olduğunun dışa vurumudur. Eğer cinsellik temelli bir sorgulamadan bakılacaksa, yoz olan ahlak: Temiz ve insani duygularla, sevgi ve güvene dayalı bir sığınmışlığın yaşattıkları mıdır? Yoksa parayla, güçle, satın alarak, kadını cinsel bir meta gibi kullanmak mıdır? Bu soruların yanıtlarını da düşündürten film, evli ve çocuklu insanlar aşık olamaz mı sorusunun bir anlamda yanıtıdır da...

Aslında film soruları sorar, ortaya bir olay örgüsü koyar ve kendi yanıtınızı vermenizi bekler... Film fazlasıyla insanidir, öteki eşlerin hiç birini karanlık ve kötü çizmez; aksine, onların da yanlış bir işleyişin kaybedenleri olduğunu ortaya koyar... Yoksulluk üzerine duygu sömürüleri yapmadan, sıradanlaşmadan, pembe tablolar çizmeden, bütün sıcaklığı ile anlatır öyküsünü... Ana karakterlerin başarılı oyunlarının yanı sıra, tüm yan rollerdeki samimiyeti de hissedersiniz film boyunca... Bir kadın ve bir erkek arasında varlığı asla yadsınamayacak cinsel çekimi, tutkuyu ve sonuçlarını ortaya koymaktan çekinmez film. Cesurdur... Belki de tek yanıtını sadece mutlu sonla bitirerek verir.

İronik bir göndermeyle sahnelediği Cemal'in annesinin büyü faaliyetlerine, çevrenin gizliden baskısına rağmen başkaldırının (duyguların) tarafında yer alır... Ve finalinde, beş çocuklu bu yeni yaşamın fotoğraflarında özellikle erkeğin yüzünde ki değişime dikkat çeker. Geçim derdinin korkusudur bu, ama mutluluğunda resmidir...

Eğer bugüne kadar izlemediyseniz; 22. Antalya film şenliğinde film, Atıf Yılmaz'la en iyi yönetmen, Hale Soygazi ile en iyi kadın oyuncu, Macit Koper'le en iyi yardımcı erkek oyuncu, Yalçın Tura ile en başarılı müzik dallarında Altın Portakal;1986 Uluslararası İstanbul Sinema Günleri'nde en iyi film, ödüllerini, Sinema Yazarlarının "1984–1985 mevsiminin en başarılı filmleri soruşturması"nda 2.sırayı almış bu filmi izleyin... Bir Yudum Sevgi: Türk sinemasının, derdini doğallıktan kopmadan, öyküsünü hiç sağa sola sapmadan hızla anlatabilen yüz aklarından biridir.

21 Temmuz 2009 Salı

...



Ben seni yarım asır sevdim.

Ben seni gözümden, bir çirkin sözümden sakındım da sevdim.

Bir yarım asır daha verseler; yine severdim.



Ya da en azından,

Böyle çok yıldızlı bir gecede,

İkimiz…

Bir kanun solosu eşliğinde,

Bir duble rakıyla yalnız dudaklarımız tatlansın diye,

Yine sofraya oturmak isterdim seninle.



Beni yolculuğumda yalnız bırakan tam yarım asırlık sevgilime, eşime…

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP