futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2009 Çarşamba

Wolfsburg...

Wolfsburg; fabrikada çalışmaktan arta kalan zamanda futbol oynayan işçiler ve onlar için kurulan bir şehir... Beşiktaş'ın bu gece 21.45'te karşılaşacağı Şampiyonlar Ligi'ndeki rakibi Wolfsburg'un macerası işte böyle başladı. Fabrikanın adı: KdF-Wagen'di... Daha sonra Beetle'ıyla (Türkiye'de kaplumbağa) ünlü olacak Volkswagen yani! Fabrikayı ise yine ünlü bir isim Adolf Hitler, her Alman vatandaşını bir araba sahibi yapmak amacıyla kurdurtmuştu. (1938) İleride buradan bir futbol takımının çıkıp, Bundesliga şampiyonu olacağınıysa muhtemelen düşünmüyordu. Wolfsburg, şehri ve futbol takımı ile yarattığı sinerjiyle dünyadaki belki de tek takım. Dev bir otomobil firması, onun çalışanlarının yaşadığı bir şehir ve içini dolduran 30.000 kişinin hepsinin birbirini tanıdığı bir stadyuma sahip futbol takımı. Bu üçgende değişenler ise doğal olarak işçilerin yerini profesyonel futbolcuların alması ve fabrikanın giderek büyüyerek futbola daha çok yatırım yapması oldu. Wolfsburg'un ilk kez manşetlerde yer alması bundan bir kaç sezon önce tanıdık bir isim Eric Gerets'le oldu. (Galatasaray'a gelmesi de bu başarı sayesinde olmuştu.) Ligi uzun süre lider götüren takımın yıldızları ise Bulgar sol açık Martin Petrov'la Arjantinli D'Alessandro'ydu. İlginç olansa bu ikisinin bir daha asla Wolfsburg'daki formlarını yakalayamamalarıydı. D'alessandro Zaragoza'yla İspanya'da küme düşerken, Petrov en son Manchester'ın mavi yakasında görüldü. İlk kez başa oynayabilecek duruma gelmek Wolfsburg şehrindeki ateşi arttırmış olacak ki, 2 sezon önce takımın başına Bayern Münih'i şampiyon yapmış efsane Alman futbolcu Felix Magath'ı getirdiler. Bayern Münih'i şampiyon yapmak çok zor olmayabilirdi; ancak daha önce ligi 2. bile bitirmemiş bir takımı zafere taşımak akıl alır şey değildi. Magath bunu üstelik, Münih'teki gibi hazır yıldızlarla değil, takımla birlikte büyüyen oyuncularla başardı. Bundan 2 yıl önce kimse Misimovic, Dzeko, Grafite gibi isimleri tanımıyordu örneğin... 2 yıl önce Copa America'da Brezilya milli takımında parlayan ön libero Josue, yine milli İtalyanlar Barzagli ve Zaccardo gibi doğru ve önemli transferlerde yapan Wolfsburg (yakın zamanda da ajanslara Martins transferi yansıdı) bu sezona da iyi futbol ve galibiyetle başladı. Her ne kadar Magath takımdan ayrılsa da yerine, yine yakın zamanda Bayern Münih dışında bir takımı şampiyon yapmayı başarmış Armin Veh'i getirdiler. Veh, Stuttgart'la bir sezon dışında Bayern Münih hegomonyasını kırmayı başaramamıştı. Bakalım bu kez başarabilecek, başka bir deyişle Bundesliga'da uzun zaman sonra Münih dışında bir takım, iki yıl üst üste şampiyonluk yaşayabilecek mi? Not:Son kez iki yıl üst üste şampiyon olan takım 94-95 ve 95-96'yla Borussia Dortmund'du. Wolfsburg-Beşiktaş maçı sebebiyle yeniden yayınlanan yazının ilk yayın tarihi: 08.08.09 macarsalatası.blogspot.com

24 Temmuz 2009 Cuma

Yeni Galatasaray'ı İzlerken...



Her zamanki cafede oturuyoruz. Normalde yarısı zor dolarken, içerisi feci kalabalık. Yeni Galatasaray'ı izlemek isteyen herkes burada. Söylemesi ayıp, 3 senedir hemen hemen her akşam gidip nispeten ortalamanın üstünde adisyonlar yazdırdığımız için, büyük ekran plazma televizyonla d-smart alındı da, adı gibi arada bir yüzümüze kumsaldan hafif bir esinti'nin vurduğu mekana! Bu yüzden, her zamanki cafede her zamanki yerimize oturamıyoruz.


Biz 10 dk kadar sonra yetiştiğimizden maça, önceden bizim için yer kapan arkadaşlara soruyoruz, ''bişey kaçırdık mı?'' diye. ''Yaser'in bir kafa vuruşu var,'' diyorlar. Fazla kaale almıyoruz. Yanılmıyorsam GS'de ilk golünü Bellinzona'ya kafayla atmasına rağmen! Başka da golü yok çünkü. Biraz sonra 4-3-3 dizilişini arıyoruz sahada. Görüyoruz da: Sabri-G.Zan-Servet-H.Balta defansı, önünde M.Sarp-Ayhan-Arda ve nihayet Yaser-Baros-Serdar Eyilik... Serdar da fena değilmiş diye düşünüyoruz. Soldan yaptığı fuleli koşular (ya da takım o kadar yavaş ki, ondan bize hızlı geliyor), kaptanı Arda'ya benzeyen soğukkanlı bilekler ve cesur hareketleri. Tabi ki henüz çok ham ve kuvvetli değil ama idare eder yani. En azından Aydın gibi yerinde saymaz, ilerler diye umuyoruz.


Tam bu sıralarda Kaptan Arda - ki bandı kolunda her gördüğümde yüzüme aptalca bir mutluluk yayılıyor- ceza yayında bir iki kişiyi bakkala gönderip, mutluluğumu iki kat arttıran nefis bir pas atıyor Baros'un önüne. Gol değil ama olsun! Sıradan bir gol atsak bu kadar sevinmezdim. Bir iki dakika sonra yine kaptan (maçta onun için açılan Metin'in izinde Arda'nın peşinde pankartı da çok hoştu, belirtmeden geçemeyeceğim) bir iki çalımla, fazla denemediği uzaktan şutlarından birini atıyor. Yine gol yok; ancak Tobol kalecisinin hayatının maçı olacağı belli oluyor şimdiden.


Derken ilk yarı bitiyor. Bu da bizim için bir kritik fırsatı tabi ki. Elimizdeki veriler: Tobol, ligi başladığı için fizik olarak güçlü; ancak teknik olarak bizimle başetmesi imkansız bir takım. İlk maçta da tek pozisyon tek golleri vardı. Gerçi bizimde duran top dışında pozisyonumuz yoktu! İkinci verimiz: Takım sahaya yayılış olarak 4-3-3'ü oynamaya başlamış; ancak pas organizasyonlarında sıkıntı var. Çabuk ve ayağa pasla çıkamadığımız için yük ya Arda'ya biniyor ya da uzun topları kalabalık savunma arasında tutmaya çalışan Baros'a. Neyse daha takıma Keita-Kewell-Linderoth (umarız!) katılacak diyerek fazla üstünde durmuyoruz konunun.


İkinci yarı başlıyor. Tehlikeli bir noktadan faul kazanıyoruz- ki biz bile faul mü değil mi diye tartışıyoruz. Fakat tartışmadığımız tek konu topun başına ilk gelenin kesinlikle Sabri olacağı! Arkadaş elinden gelse sol kanadın taçlarını bile gidip kullanacak ne de olsa! Topun başında sadece o kalınca sonunda, büyük ihtimalle kaleye vuracağını düşünerek: O gol olsun daha da GS maçı izlemeyeceğim diyorum. Masadan yükselen hadi ordan lafları arasında Sabri orta yapıyor! Hem de ne orta! Yenilerden M.Sarp'a golü atmak kalıyor (biraz zor atsa da) . Sonrası malum. Sabri dışında birinin (kaptanın) kullandığı korner ve Servet'in nefis kafası... Maç bitiyor. Nonda'da 20 saniyelik oyunu için duşa gidiyor!


Maç sonunda elimizdeki veriler: Linderoth sonunda döndü, orta sahada sistemi işletebilecek bir adam. Gerçi Deco gelecekmiş!! Gerçi ben büyük ihtimalle sevgilisinin sorun çıkartacağını (!) varsayarak, Topal-Linderoth (sağlam!) - Arda- Ayhan- Barış ve M.Sarp'ın yeterli olduğunu düşünüyorum. Sürekli yapılan Barca-GS karşılaştırmalarında Iniesta'nın yeri için Arda fena gözükmedi maçta. Xavi- Pique- Alves'i ne yapacağız bilemiyorum!! Servet azmiyle dağları delmeye devam ediyor. İki maçtır topu oyuna sokma konusunda çalıştığı gözümden kaçmıyor çünkü. Bir de Uğur var. 2 sezondur özlemle beklediğim adam! Sabri soyunma odasında taktik tahtasını da hemen gidip tutuyor galiba! Rijkard iki maçtır Uğur'u oynatmıyor çünkü. Yoksa Neeskens mi demeliydim?

21 Mayıs 2009 Perşembe

UEFA KUPASI FİNALİNİ İZLERKEN...Shakhtar Donetsk-Werder Bremen


Hani finalden önce herkes iç geçirip: "Sanki şu iki takımın yerine bizden biri final oynayamazdı" diyordu ya; dün gece neden bunun gerçekleşmediğini yüzümüze vuran bir çok an yaşadım kendi hesabıma.

Dakika 10 civarı top Shakthar sahasında korner bayrağının orada sıkışıyor, adını sanını bilmediğimiz bir stoper(adı ne Meira ne Servet ne de Lugano) hiç panik yapmadan rakibin baskısına rağmen topu kısa oynuyor aut çizgisine doğru. Arkadaşı(adı Razvan Rat,Roberto Carlos değil!)topu çıkmadan, süren baskıya rağmen sakince yakalıyor ve tekrar kısa pas yapıyor. Kısacası böylesine riskli bir bölgeden 3 kısa pasla çıkmayı başarıyor Shakhtar. Yani kendi korner bayrağının civarında topu ne taca vuruyor ne de gelişigüzel ileri...

Biraz daha zaman geçiyor aradan, tekrar böyle bir pozisyon olmasını bekliyorum. Bakalım hep öyle mi çıkarıyorlar topu diye. Bu sırada başımın ağrısından dolayı tam takip edemediğim bir pozisyonda bir derin top geliyor, Brezilyalılardan biri sağ ayağının dışıyla topu kalecinin yanından mı, üstünden mi geçti diye düşünürken ağlara bırakıyor. Adı Luiz Adriano(yani ne Baros ne de Güiza!)

Maç biraz daha ilerliyor. Yavaş yavaş baş ağrıma lanet okumayı kesiyorum. Çünkü Shakhtarlılar üst üste 5-6 çabuk kısa pastan sonra ters kanada öyle bir top atıyorlar ki, zaten insanın takip etmekten başı ağrır diye düşünüyorum. Biraz sonra topu yine riskli bir bölgede,dar bir alandan ustaca çıkarmayı başarıyorlar. Bende bunun çalışılmış ve takıma yerleşmiş olduğunun kanıtlanmasıyla rahatlıyorum.

Maç uzayınca bir eyvah çekiyorum içimden. Şimdi bu Brezilyalılar yorulmuştur, birazdan oyundan düşerler diyorum. Bir kaç dakika sonra onlardan biri sağdan ceza sahasına gelen bir pasla(orta değil!)golü atıyor. Başımın ağrısı halüsinasyonlar mı yaratıyor diye düşünüyorum. Çünkü maçtan önce Shakhtar'da 5 Brezilyalı'nın ilk 11'de olduğunu görünce şu ünlü: "2 Brezilyalı takımı şampiyon yapar 3 Brezilyalı ise mahveder"lafının(sanırım Wenger'indi) aklıma geldiğini hatırlıyorum. Daha sonra bu sözün tarih olduğunu görüyorum kupa Luce'nin elinde yükselince.

Maçtan sonra biraz beyin jimnastiği yapıyorum. Lucescu'nun kaç yıldır bu takımın başında olduğunu düşünüyorum. Galiba 5.(bizim takımlarımızın 2'şer yıl zor sabrettiğini hatırlıyorum.) Fatih Terim'in de 4 yılın sonunda kupayı getirdiğini anımsıyorum. Sonra Werder Bremen'in hocası Thomas Schaaf'ı araştırıyorum. 1972'de gençken geldiği Werder Bremen'e oyuncu, altyapı antrenörü ve şimdi de teknik direktör olarak hizmet verdiğini görüyorum. Kısa bir süre önce de şampiyonluk yaşadığını hatırlıyorum. Evet 2004'te bundesliga şampiyonluğu ve 3 de kupası var. Sonra aklıma Bülent Korkmaz geliyor,hani şu büyük ihtimalle sezon sonu gidecek olan Galatasaray teknik direktörü.

Daha sonra bir yerde Fenerbahçe başkan adayı Şadan Kalkavan'ın demecini okuyorum: 3 yılda Avrupa'da şampiyonuz! Bu kadar taze örnekler varken önümde bizim takımlarımız için asıl hedefin, 3 yıl aynı hocayla çalışacağız olması gerektiğini düşünüyorum. Aklıma yine gün içinde duyduğum bir cümle geliyor,sanırım Mehmet Demirkol'a aitti: "Bizim takımlarımız Real Madrid değil ki bu kadar sabırsız olalım. "Evet diyorum içimden,maalesef takımlarımız seçimlerinde ya hatalı ya da sonucu görmekte sabırsız. Sanki her yıl Avrupa'da final oynamamız gerekiyormuş gibi.

Başımın ağrısı sürerken en iyisi gidip yatayım diyorum. Belki rüyamda bir Türk takımının yeniden Avrupa'da kupa kaldırdığını görürüm!

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP