16 Ekim 2009 Cuma

Obama'nın Nobel Barış Ödülü




Geçtiğimiz yaz, Polonyalı misafirimizle ailecek yaptığımız sohbetlerden biri sırasında konu Atatürk'e gelmişti. Atatürk'ün yaptıklarını elimizden geldiğince objektif bir şekilde anlatmaya çalışıyorduk. Bir ilkokul çocuğu tarzında Atatürk'ün Türkiye'yi nasıl kurduğunu, düşmanları nasıl yendiğini falan anlattık. Araya da birkaç önemli sözünü sıkıştırdık: “Yurtta barış, dünyada barış” gibi...

Dünya tarihinin en dramatik ve nefret dolu savaşlarından birinde Yunanistan'ı yendikten sadece 10 yıl sonra, Yunan Devlet Başkanı tarafından Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildiğinden bahsetmemiştik bile.

Bunun üzerine sorduğu ilk soru: “Peki Atatürk Nobel Barış Ödülü aldı mı?" oldu.

Geçtiğimiz gece, A.B.D'nin en çok beğenilen talk-show programlarından “The Tonight Show with Conan O'Brien”ı izliyordum. Conan O'Brien, sözü bir ara Obama'nın Nobel Ödülü'ne getirdi. Obama'nın neden bu ödüle layık görüldüğü sorusuna Nobel Komitesi Başkanı'nın: “Nobel Barış Ödülü'nü aldı ya!” şeklinde cevap verdiğini söyleyerek, herkesi kahkaya boğdu.

Bu işin esprisiydi elbette; ancak daha sonra söyledikleri daha büyük bir ironiydi. Nobel Komitesi Başkanı'nın ödülün nedeni olarak kısaca: “Obama'nın dünyadaki gerilimi azaltmasını” örnek gösterdiğini söyledi Conan...

Demek ki Amerika, artık uluslararası camiada öylesine korkulan bir güce ulaşmış -ya da öyle bir güce ulaştığı sanılıyor- ki; Dünya'da gerilimi tırmandıran bir devlet başkanı görevi bırakınca yerine gelen yeni başkanın neredeyse hiçbir somut hareketi olmamasına karşın, bu konuda söylemlerde bulunması bile bu ödülü almasını sağlıyor!

Demek ki Nobel Ödülleri'nin dağıtılması konusunda, 80 yıldır fazla bir değişiklik olmamış...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Ara Sıcak

Aslında, güncel bir iki toplumsal olayda yer alan bireylerin duruşlarından yola çıkarak insanların, ben merkezci bir görmezlikle kendi haklılığından bakarken ve bunu eylemle ortaya koyarken, diğer insanların haklarını da çok kolayca gasp edebilen duyarsızlıkları üzerine bir yazı yazmayı planlamıştım. Ve bu yazımda kullanmayı düşündüğüm görsel de; ilk gördüğüm anda vurulduğum, arınmışlığı ve saflığı çok güzel yansıtan bu fotoğraf* idi.

Sonra, dün bir gazetede okuduğum tek gecelik ilişkilerin niyeleri üzerine yapılmış haberdeki, uzmanlığı kendinden menkul bir medya yıldızı ''Uzman Psikolog'un'' değerlendirmelerine bakınca; ve yine bir başka, ama bu kez güzel ve doğru tespitler içeren sıcacık ve samimi bir blog yazısının da tetiklemesiyle yazacaklarımı daha da genellemeye karar verince; hatta o düşünceleri çok da farklı bir yazının içine yedirerek farklı bir uslup denemeyi arzulayınca: kaçınılmaz şekilde, çok şey yapmak isteyip de hiç bir şey yapamayan insan haline büründüm. Sonra aklımı başıma alıp, durumu sadeleştirip, yazılardan birini bugün gerçekleştirmeyi düşündüğüm bir eylemin anlatımıyla bütünleştirerek yarına bıraktım. O yazıya giden yolda bir giriş olsun maksadıyla da, daha önce yazdığım bir yazının pek de hoşuma giden ve 'insan durumu' anlatan iki paragrafını öykünün içinden alıp buraya taşıdım.

...
O ''bağlanma korkusu var'' derken; adam, kendince bir ilişkiyi daha sağlamlaştırmak için, daha net ve tamam şimdi denilen bir noktada olma arzusundan; ya da kendi dip duygularının, bilinçaltından olası sonuçlara karşı korumacı uyaranlarının dile, düşüncelere yansımalarından; bazen bir ilişkideki yerle ilgili tereddütler yaşayıp bazı alt duyguların insanı dürten, karıştıran, dedikodu ağızlı hıyarca uyaranlarının anlık ele geçirmeleriyle düşünüyor olmak gibi insani bir zaaf yaşıyor olmaktan, bu anlarda kendini koruma reflekslerinin dilinden cümleler kurulmasından, bunların kadın algısındaki yanlış değerlendirmelerinden söz etti; kadında sezdiği sorulara yanıt olabilmek için...

Sonra bu anlık içsel direnişleri aşıp ''sen ne niyetde olduğunu biliyorsun, bu tereddüt niye?'' güdüsüyle yola devam edebilmek gerektiğinden bahsetti. Ve tüm bu kaygıların sonundaki çakma sanmalardan, o sanmaların teredütlerinin sorulmayan sorularından ve sorulmayan sorulara (kendince)verilen yanlış yanıtlardan...

Sonra kadının gözlerine saklanıp, ''bütün bir geçmişe baktığımda; bugün senin beni çağırmandaki nedenin gibi; hepimiz, belki de en çok, el frenini bırakarak konuşabileceğimiz birini arıyoruz şimdilerde... Hiçbir şekilde o ne düşünür kaygısına yer vermeyecek, olumsuz nitelenebilecek anları bile bir durum olarak kabul edip yargılamıyacak bir ortak uslup sanırım en çok aranan'' diye devam etti.

Sonra bu cümlelerden yola çıkarak yaşadıkları hiçbir ciddi ilişkide ötekine yön veren bir çaba içinde olmadıklarından, bunu değerli bulmadıklarından falan söz ettiler. Bazı sonların kattıklarıyla daha derin farkedişler ve dirençlerle ileriye doğru yürüme becerisinden, insanın kendi bahçesini yaratabilmesinden konuştular gün ışığını haber veren sabah ezanının melodisini duyana kadar.
...


Yazının alıntılandığı Dominant Gözlerinde Okyanus Mavisi Kadınla Gecenin Bi Yarısı adlı 'romanımsının' tamamını okumak isterseniz de buradan buyurabilirsiniz.

*Fotoğraf: Sevgili La Loba'nın Devianart'daki galerisinden izni olmadan alınmıştır. Bu izin almamışlık dolayısıyla kendisinden özür diler, kocaman yüreğine sığınırız. Sonsuz teşekkürlerimizle...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Mine

Mine benim için Türk Sineması'nda yeni bir çağın başlangıç filmidir. Tam da Türkan Şoray'ın jön ve star eksenli Yeşilçam Filmlerinden, biraz da dünyadaki kadın başkaldırısına paralel gelişen Türkiye'deki ''feminist'' hareketin yükseldiği bir zamanda, kendi oyunculuğunu sıçrattığı filmdir.

Ömer Kavur'un, Türk Edebiyatı'nın en önemli karakter analizlerinden birini yapan Yusuf Atılgan imzalı romandan uyarladığı Anayurt Oteli'nden önce, yapımcı olarak yer aldığı Mine: Necati Cumalı'nın eşsiz gözlemciliğe ve son derece naif bir dile sahip eserinden, Atıf Yılmaz'ın öykünün doğasına hiç de uzak olmayan bir sinema diliyle kültür hayatımıza kattığı çok önemli bir filmdir.

Güzelliği, erkeklerin yanısıra kadınların da dikkatini çeken, dar bir çevrede yaşayan, kendi duygusal derinliğine son derece zıt kaba saba ve ''yaşama sinik'' bir adamla evli, içine kapanık bir kadının; ve o kadına ikiyüzlü bir ilgi duyan kasaba eşrafının ahlak ve yozlaşmış namus anlayışının sorgulamasıdır bu film.

Kadının kasabaya gelen bir yazarla kurduğu insanca dostluk ilişkisini dedikoducu dar çevre ahlakına teslim etmeyip cesurca yürüyüşü: O günün Türkiye'sinden bakıldığında önemli bir çıkıştır. Tutucu ve muhafazakar duran ahlakçı erkek algısının eylemsel dışa vurumu da, lezzetli bir yüzleşmedir.

Mine, Türkan Şoray'ın hayatına yeni bir yön verdiği dönemde canlandırdığı, bence en çok kendini bulduğu ve bu nedenle de muhteşem oynadığı; yıllar önce seyretmiş olmama rağmen, sinema dünyasından aklıma kazınmış en önemli karakterlerden biridir.

Sağlam bir öyküsü ve iyi oyunculukları olan, Çağdaş Türk Edebiyatı uyarlaması bu güzel filmi bulabilirseniz, tv lerde rastlarsanız mutlaka izleyin.

10 Ekim 2009 Cumartesi

SONGS FROM THE LABYRINTH İle Keyifli Bir Zaman Yolculuğu


Dünden beri aklıma düşen ve evde aranıp durduğum bir albüm var: Bu, çok sevilen sanatçı Sting'in belki de en az tanınan, hatta çoklarımız tarafından hiç farkına varılamamış ve bilinmeyen bir albümü.

Sanatçı, 2006 yılında çıkan, ülkemiz dahil bir çok yerde fazlaca tanıtımı yapılmayan, dolayısıyla da gümbürtü kopartmayan 23 şarkılık bu albümünde çok farklı bir tarzı deniyor.

Bu duruşun, sorumlu bir sanatçının dünya kültürüne kolleksiyoner bir katkısı olduğunu söylersek, durumu daha da net açıklamış oluruz sanırım...

Sting; şiir ve enstrümantal kısımların ağırlıkta olduğu bu albümde, İngilterede yaşayan İrlanda asıllı erken dönem bestecilerinden John Dowland'ın(1563-1626) Lute* için yazılmış eserlerini, Bosnalı 'Lute'* sanatçısı Edin Karamazov ile birlikte seslendiriyor.

Dini ve siyasi çatışmaların yoğun olduğu bir dönemde yaşamış müzisyen John Dowland'ın ölümünden yaklaşık dört yüzyıl sonra; onun dingin, melonkolik, sevinçli, büyüleyici ve seküler eserlerini yeniden gün ışığına çıkaran, o yıllardaki söyleyiş biçimiyle hayata yeniden kazandıran Sting: Bu önemli katkısıyla, -her ne kadar- çağın önceliği ticari başarı noktasında hedefine ulaşamamış olsa da, insanlığa yaptığı bu kültürel sunumla gönüllerin sultanı ve unutulmazlarından biri olmayı bir kez daha başarıyor.

Güzel bir tatil gününde elinizde kahve kokusu, önünüzde bir kitap ya da bir dergi, belki de günlük gazetelerle süregiden neşenize müzik de eklemek isterseniz, buyurun: Sting'in duru, romantik ve büyüleyici sesinden keyifli bir zaman yolculuğuna...

Songs From The Labyrinth için buradan lütfen!


 *Lute

8 Ekim 2009 Perşembe

Kahvaltı


Duştan çıkıp yatağa gelmiş sevgili sipper* bir şeydir... ?

Tenin sıcaklığını örten sıcacık bir soğuk vardır ya vücutta... Ve diken dikendir ya hani... Mahrem şeylerin sessiz tonundadır ya herşey... Bir de dardır ya vakit...

Sabahın en erkeninde bir seremoni keyfinde hazırlanan günün ilk kahvesinin dudağa değdiği anla, göğüslerin bedene değdiği anın yarattığı heyecanın benzetililebilir olup olmadığını sormuştum, evvel zaman önce.

Benim cevabım var!

*kelime çok coşkulu bir süper tanımlaması için; bu satırların yazarı tarafından kullanılan ve süperlik halinin en'ini simgeleyen özel bir sözcüktür

Görsel: videlec.org


6 Ekim 2009 Salı

Telvin mi, Telvin Etmek mi?*

Evrenin Dünyası'ndaki Gitmek Köklerinle Birlikte başlıklı yazının içindeki; Bugün Sevgili Pino'nun; 34. yaşını kutlamak üzere, gecikmeli de olsa uğradım durağına, Gitmek İstiyorum yazısını okudum... Ve okurken, yanda gördüğünüz fotoğrafa, yorumlarda kelebek olsam diyen Uzağa Giden Kadını fark ettim; o şehir şehir dolaşıyor biliyorsunuz, satırlarını ve yazının tamamını okuyunca, ve altındaki yorumlara da göz atınca düşündüm ki; bir yolculuk arzusu almış başını gidiyor. Bu sabah bir dergiyi kurcalarken gözüme ilişen Kaya Tanış imzalı bir yazıdan sonra konu üzerine bir şeyler yazma fikrimden ve eyleminden vazgeçtim.

Yazan söylenecek söz bırakmamış ki:

Tasavvuf Edebiyatında "telvin", halden hale geçmektir. Bir halden bir başka hale geçmek, dönüşmek, değişmek... Bu geçiş esnasında, ilk durumu çoğunlukla unutmak ve içinde bulunulan duruma uyum sağlayıp; bir sonraki telvin halini -durumunu- düşünmek ve buna hazırlanmaktır. Kişinin içsel olarak kendini tamamen bırakması ve bir arayışın içine girmesidir. Ozanın deyişiyle: "Bir kapıdan içeri girilir, kapı kapanır. Ve sonra, bir kapı aranmaya başlanır; başka bir kapı: O odadan çıkmak için gerekli olan, bir başka kapı."

Kişi telvin halindeyken bir başka boyuta erişmiş şekildedir. Durgun gibi görülen, ama kendi içerisinde yoğun bir devinimle bütünleşen, derin ve erişilmesi zor bir boyuttur bu. Her bir adım içsel yolculuklarda katedilen yolları neredeyse arındırarak atılır; her bir zerre bu yolculuklarda tıpkı han misali; kişinin tüm yoğunluğuna ve yorgunluğuna ortak olur ve her bir kapı; bir halden başka bir hale geçişin, önceki ile sonrakinin, geçmiş olanla gelecek olanın kilidini ve anahtarını üzerinde barındırır.

Kapı kapanır, bir yol açılır; kapı açılır, bir yol kendine yürür...

David Le Breton'un unutulmaz eseri Yürümeye Övgü'de bahsettiği gibi; "Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır." İşte telvin halindeki insan da en çok bu nedenle yola çıkmıştır. Bulmak için: Zamanı, içindekileri ve kendini bulmak için...

Tüm yolculukların da içinde ve sonunda barındırdığı, o en temel öge bu değil midir? Aramak ve bulmak. Bu yüzden her yolculuğa çıkışımda kendimi tıpkı bir telvin halinde gibi hissederim. Büyük bir arayışın içinde yoğunlaşmış, neredeyse kendimden geçmiş ve herşeyi unutmuş... Birçok yolculuk da bu nedenle yapılmaz mı zaten? Unutmak için. geçmişi, geride kalanı... ve tanımak için; o anı, şimdiyi...

Hayatlarının büyük bir bölümünü ya da önemli bir bölümünü bitmeyen yolculuklarla geçiren insanlar; durmadan yorulmadan meydana gelen bu hal değişikliklerini özümsemesini, hayatı tıpkı bir yol gibi özenle adımlamasını, durulan yerle gelinen yer arasındaki o ilişkiyi; kalanla gelen arasındaki o ilişkiyle bütünleştirmesini bilen insanlardır. Tüm bunların üzerine bir de yazma eylemini eklersek, ortya şu çıkar: Bedenen katedilen yollar, ruhen bir sonsuzluğa ulaştırmıştır insanı: Yazıya...

Yazı; 25 Eylül 2009 tarihli k adlı dergide Kaya Tanış tarafından kaleme alınan Alberto V. Figuero üzerine bir analizden alıntıdır.

*Telvin: Boyanmak
*Telvin etmek: Boyamak

Görsel: videlec.org

5 Ekim 2009 Pazartesi

Koyvermiş Uslup...


İyisinizdir inşallah
bis yeni geldik, yoğun işleri halledip trafikle cebelleştik...

duş alıp bişeler içtik ve oturduk ekran karşısına

Çok ösledik sizi...

Düşündük güsel güsel, bir yerden öbür yere yürüme anlarında, sisden bakarak...
insanoğlu işte ...

güsel çıkarımlar yaptık güsel haller üstüne...

bazı mekanlardan geçerken, bazı mekanlarda sizle birlikte olmanın ne hoş olacağına tebessümler ettik.
içimiz neşeyle doldu

tren raylarına bakan masada ve gardaki lokantada yedik öğlen...
ve baktık taa uzaklarına rayların... ne şahanelikti o bir bilseniz...

ya dedik bide; bir güne, bu kadar güzel gülen bi yüzle başlamak ne hoş
ne şans
sevdik şansımızı

neler neler geçti gün boyu yüreğimizden
bir bilseniz

en çok da bi odayı frezyalarla doldurmak istedik, hatta doldurduk

sevdiği bir göreve başladı da sevdiğimiz biri...
onu hayırladık.

severins de kendisini...

hem de çok.

öperins bide...



Müzik: Sema- Kerkenez albümünden Bayan Bana Bak
Görsel: Videlec.org

4 Ekim 2009 Pazar

Kadın Göğsü

Dün ve hatta bugün Hürriyet com tr de yer alan, "Turkuaz yeşili elbisesi ve derin göğüs dekolteli kıyafetiyle sahneye çıkan sanatçı, hareketli ve romantik parçalarıyla sevenlerine unutulmaz bir gece yaşattı. Elbisesinin azizliğine uğrayan ünlü sanatçı, iş kazası yaşayınca göğüs uçları zaman zaman göründü." diye devam eden Sibel Can Elbisenin Aziziliğine Uğradı başlıklı yazıyı okuyunca, aslında iş kazası denen şeyin iş kazası olmadığına tanıklık ettiğim bir olay geldi aklıma: Dünyadaki örneklerinin çoklukta olduğu bu iş kazasının Türkiye'de hem görsel hem de yazılı medyaya yansıyan belki de ilk örneğiydi bu.

90 lı yılların henüz ilk yarısı, zamanı eskimiş mektubun satır aralarındaki kadının yönettiği butiğimizin başlangıcından henüz bir yıl geçmişti ki, -elbetteki onun başarısının bir sonucu olarak- mağazayı daha da büyüterek, hatta oldukça büyütürek bir pasajın ikinci katındaki küçücük dükkandan şehrin en prima caddesinde büyükçe bir yere taşımıştık. O yıllarda, ülkemizin en popüler mayo firmasının sahibinin oğlu tarafından kurulup Türk moda dünyasına adım atmış ve devler arasında yer kapma savaşındaki firmanın ürünlerini satmaktayız. Marka müthiş bir reklam atağında. Ekran ve reklam yüzü: Henüz Amerika'dan yeni gelmiş ve popüler olma yolunda ilerleyen Meltem Cumbul... Hem televizyonda sunduğu o günlerin en popüler yarışma programında ürünleri giyiyor, hem de tüm popüler kadın dergilerindeki tanıtımlarda o var. Ve o yıllarda Türkiye'nin gerçekten en tanınan ve en popüler yüzü kendisi...

Ama tüm bu artılar firmanın atak yapmasını sağlayamıyor. Ürünler gerçekten çok kaliteli, en ünlü tasarımcılarla çalışılıyor, kumaşlar konusunda kalite anlamında sonuna kadar seçiciler.

Tüm bu değerlerin yanısıra da sürekli olarak, markayı patlatacak bir atraksiyon düşünülüyor. Her sezon ülkenin en ünlü mekanlarında defileler düzenleniyor. Tüm bunlar diğer markaların defile haberlerinin de topluca yer aldığı magazin kuşaklarından öte götüremiyor firmayı.

Sanırım 94 yılı... Bu kez sonbahar kış defilesinin yapılacağı mekan Swiss Otel. Bütün medya defileden haberdar, sinema, televizyon, kültür sanat ve iş dünyasının tüm ünlüleri orada... Elbette ünlü baba ve ünlü dostları da ön sıralardalar. Biz de - özellikle zamanı eskimiş mektubun satır aralarındaki kadın- firmada çok seviliyoruz ve her olayın içinde varız. Zaten çok genç ve çalışma ortamı çok keyifli bir firma o zamanlar...

Tarihe damga vuran o defilenin öncesi kulis hazırlanıyor, sergilenecek kıyafetler sırasına göre yerleştiriliyor, mankenler son hazırlıklarını yapıyor. Kulis çok renkli ve şenlikli... Son kontroller, o, bu, şu derken defile başlıyor. En popüler mankenler bir bir çıkıyor, şahane bir kareografi ve gerçekten o güne kadarkilerin çok ötesinde, çok farklı, markanın iddiasına çok yakışır ve Zeki Beyin takdirlerine mazhar bir sunum var. Medyanın ilgisi yoğun ve gerçekten kalabalık bir medya ordusu podyumun kenarında, flaşlar ardı ardına patlıyor.

Sıra, hakikaten şahane kadın, çok keyifli bir arkadaş, iyi dost ünlü Rus mankene geliyor. - Yani şimdi çok iyi hatırlayamıyorum ama (çok manken tanıdığım için dermişim) sanırım ülkemizde Yolanda diye lanse edilmişti. Tek başına ve hakikaten şahane bir transparan bluzla ırkının bütün görkemini podyuma taşıyan ve zamanı herkes için durduran, solukları donduran bir edayla muhteşem yürüyor o anda. Müzik, podyum ışıkları, Yolanda'nın ışığı her şey olağanüstü bir rüya tadında.

Ertesi günden itibaren haftalar boyunca o an; hem yazılı hem görsel medyada sürekli yer buluyor. Çünkü Yolanda'nın tek göğsü transparan bluzdan dışarı fırlıyor. Ve zaten çok konsantre flaşlar bir bir patlayıp o anı donduruyor.

Aslında 'o an' kuliste planlanmıştı. Ve bütün defile kurgusu ve akışı o ana odaklıydı. Haber bugünkü gibi 'iş kazası' başlıklarıyla yer almıştı medyada. Ama o iş kazası firmanın marka değerine tavan yaptırmış ve en bilinen markalar arasına sokmuştu bir anda onu...

Bir pazar yazısı olsun edasıyla başladığım yazının başlığını kadın göğsü yapınca, ifade biraz da tavuk göğsü oldu gibi geldi bana... O yüzden moda dünyasına hazır dalmışken algı üzerine, biraz da 'söz manasını dinleyenden alır' mantığından yola çıkarak, Neslihan Yargıcı'nın anlattığı bir anıyı paylaşayım burada: Yargıcı ve bir grup manken doğu illerimizden birine defile için mevsimin zorluklarını da göz önüne alarak trenle gidiyorlar. E çıtır çıtır, mini etekli mankenler kaçınılmaz şekilde rahatsızlık yaratıyor yörenin muhafazakar yolcularında... Yine Yargıcı'nın ifadesine göre, kompartumanda yine bir cinsel obje sayılabilecek(!) göğsünü çıkarmış çocuğunu emziren kadın hiç bir rahatsızlık yaratmadığı gibi, hoşgörülüyor. Üstelik durum yanda oturmakta olan muhafazakar kocayı da rahatsız etmiyor. Aslında tutuculuk üzerine bir sohbette bu konuyu anlatan Yargıcı'nın hikayesinden yola çıkarsak; hangisinin cinsel obje olarak daha önde olduğu önemli değil, önemli olan o objenin olağandışı bir halde ortaya konması.

İç çamaşırı, mayo defilesi bile ''kazayla çıkmış'' göğüs ucu kadar haber değeri yaratamıyorsa. Onca eyleme rağmen haber olamayan, medyada yer bulamayan, duyuralamayan, hatta duyurulsa bile polis copundan kurtulamayan gerçek halleri haber yaptırmanın bir yolu olarak düşünülebilir mi meme uçları acep?

Görsel: videlec.org

3 Ekim 2009 Cumartesi

Yürümek Hiç Durmadan...


Yürümek yatıştırır. Yürümede sağaltıcı bir güç vardır. Düzenli biçimde hep ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı -

bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır.

Patrick Süskind - Güvercin sayfa 63

2 Ekim 2009 Cuma

Gözlerden Irak Önemli Bir Film: BUZ DİYARI...

Yazı sevme nedenlerimden bir tanesi belki de en önemlisi, odalardan dışarı atmasıdır beni. Bir diğeri de, her ne kadar filmleri sinemada izlemeyi sevsem de yazın güzel ve yıldızlı gecelerinde kendi yeraltıma sığınıp sinema salonlarından, dolayısıyla üzerine para yatırılıp kâr beklentileri hedefine kurulmuş, satabilmesi için insan algısına yön verecek pazarlama unsurlarının, sinemanın klişelerinin sonuna kadar kullanılmasıyla ortaya çıkan (Hollywood) filmlerinin samimiyetine duyduğum şüpheden kurtulmuş olmaktır.

Yaz benim için yıldızlı gök altında ve yazlık sinema keyfinde, ağaçların hışırtısı ve ağustos böcekleri eşliğinde, bağımsız ve farklı filmler izlemektir. Ve Hollywood sinemasının yarattığı gerçekliklerden sıyrılıp, hayatın samimi gerçeklikleriyle yüzleşme mevsimi, ruhuma detoks zamanıdır.

Kitapları, plakları, filmleri saklı yerlerinden kapaklarıyla kurduğum iletişimle satın almayı severim. Bu belki de popüler kültüre, popülizmin dayatmalarına bir başkaldırıdır. Ve onlar beni hiç yanıltmazlar! Buz Diyarı böyle bir seçimdi. Film boyunca filmle ilgili aklımdan geçen tek bir ifade vardı: Enfes...

Uygarlık ve barbarlık arasındaki sosyolojik tanımlarda ortaya koyulan referanslar hep insan odaklıdır. Bir kıyımı, öldürmeyi, ölmeyi ifade eder. Ve barbar: Yaşam ve ölüme hayvani bir içgüdüyle yaklaşır. Kendi yaşamını sürdürmek için kolaylıkla öldürür. Bu film global köy denen yeni dünya düzenini, kapitalizmi, adına uygarlık denen gelişmeyi hepimize hükmeden tekil (barbar) bir varlık olarak tanımlarken onun sırtlarımızı, hayallerimizi, kendi yarattığı özlemlerimizi sıvazlayarak -aslında- bizi tüketen yüzünü bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor.

Sistemin, yaşamakta olduğumuz çağın ''pornografisini'' hiç birimizin ''hayır! Bu, hayatın içinde yok'' diyemeyeceğimiz gerçekliklerle bir bir önümüze seriyor. Finlandiya özelinde Avrupa Birliği'nin ana simgesi euro üzerinden genelde paraya: Kirlenmenin ve yok oluşun simgeleri olarak göndermeler yaparken bu global sistemin, aslında refaransı Marksizm olan sosyal demokrat Finlandiya'nın hayatını nasıl sarstığını insanlar odağında, tüketim simgeleriyle de anlatıyor.

Bütün bunları, Kuzey Avrupa'nın soğuğunun aksine sinemasının sıcacık ve gerçekçi uslubuyla hayatlar ve aileler üzerinden yapıyor. Müthiş bir kurgu, kesişen yollar, enfes diyaloglar, derin bir felsefe, sürekli merakı ayakta tutan bir ritmle olağanüstü ''insan bir film'' sunuyor bizlere...

Eğer bu yazıyı oluşturan cümlelerde size yakın ifadeler bulduysanız, sisteme karşı yeraltılarınız varsa bu, filmi de çok seveceksiniz demektir! O halde içinde ''insan'' olan enfes bir sinema örneğine hazır olun. İyi seyirler.

İlk yayın tarihi: 10.08.2008

1 Ekim 2009 Perşembe

Hemoroid Sorununa Tesadüfi Bir Çare

Bu hafta içinde iki önemli kazanımım oldu ve kendime saklamayıp paylaşayım istedim tüm insanlıkla. Bunlardan biri kabızlığa tesadüfi bir çarenin benzeri bir tesadüfle keşfettiğim pek sevilmez yemek bamyanın hemoroide iyi geldiği. ( Gerçi benim keşfim mi yoksa daha evvelden keşfedilmiş, duyuran var ve herkes biliyor da benim mi haberim yok bilmiyorum açıkcası) Benimki tamamıyla bilinç dışı bir tesadüfle keşfedilmiştir ki her bünyede aynı yarara ulaşılabilir mi konusundan da emin değilim. Ama bugüne kadar değişik insanlar üzerindeki uygulamalardan olumlu sonuçlar alındığı aşikardır.

Sonra madem keşfi yaptın, bu derdi daha derinden çeken insanlar vardır ve şu boş gününde boş boş otururken sevaplarını yazan meleğe ufak çapta bir iş çıkar, kendin de sevaba gir dedim. Bu hizmetten alınacak dualar, defterin o hanesini biraz daha ağırlaştırır ki, ne demiş atalar sözümüz: ''Sakla samanı gelir zamanı...''

Olayımız şudur efendim: Malum yaz günlerinde oldukça kalabalık bir aile oluruz ve ufak çaplı bir askeri birlik tadında çıkar günlük menü... Genelde mangal dışı yemeklerden sorumlu çavuş kızkardeş olduğu için her öğüne mutlak bir zeytinyağlı da yerleştirir. Bamya olan günler maaile uzak durulduğu için o sümüklüden, ziyan olmasın dersi vermek babından çocuklara; Afrika'daki açlıktan giren, bir ekmeğe bile muhtaç olanlardan devam eden, çöplükten ekmek toplayıp yiyenlerden çıkan uzun soluklu ve acıtasyon yüklü konuşmalar yapılır tarafımdan. Ne sevilir bir şey olduğunu da göstermek için bamyanın, ben yerim genellikle tamamını bir kaç gün ve bir kaç öğün...

O günlerden birinde; malum yaz akşamlarının sofrasından ve yanlış beslenmeden kaynaklanan keyif akşamlarının doğal bir sonucu olarak çekmekte olduğum orta çaplı sızıları bamyanın ertesi gün yok ettiğini farkettim. Önce tesadüf olduğunu düşünsem de, sonraki sıkıntılarda da kesin çözümün bamyadan geldiğinden emin oldum. Süreç içinde kesin olarak bamyanın hemoroid sorununa iyi geldiğine olan inancım kuvvetlenince, bugün ziyaretine gittiğim bir doktor arkadaşımla bunu paylaştım.

Eğer hemoroide kesin çözüm bulan mucize doktor ünvanı alıp insanları kapında kuyruk etmek istiyorsan bırak ilacı milacı, yaz önüne gelene zeytinyağlı bamya dedim. Valla billa, bakın ufacık bi yalanım yok, çok ilgisini çekti ve hemen not aldı önündeki deftere ve çok dertli bir iki hastasını aradı hemen yanımda...

Onlardan gelecek olumlu yanıt-ki takipteyim- bu işi, bamya hemoroid sorunu için tamamdıra kadar vardırabilir. Ha! Zaten bilinen bir şeydiyse de, yani benden önce keşfeden biri de varsa, valla alıntı ve duyuntu değildir bu yazı. Eğer daha önceden biz bunu biliyorduk diyorsanız da keşfedilmiş bir şeyi bilmeden keşfetmiş oldum sayın. Yani masumum.

Son kez tekrar etmek gerekirse efendim: Hemoroid sorunu yaşıyorsanız, ya da bir tanıdığınız varsa, şansınızı bir de zeytinyağlı bamya ile deneyin! Ama zeytinyağlı ayağına diğer sıvı yağları kullanıp ortaya getirilen çakma zeytinyağlılarla değil! Harbiden zeytinyağlı bamya ile.

Not: Diğer sebzelerle aynı sonuç alınamamaktadır, bilginize... İkinci kazanım için yerimiz dar geldi, kısmetse yarına artık.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Şeytan Marka Giyer...



Merly Streep'in bugüne kadar canlandırdığı tüm (naif) karakterlere göre oldukça değişik; tam anlamıyla, alışılmış Merly Streep rollerinden çok farklı, (tabiri caizse) ters köşe bir rolü olağanüstü bir oyunculukla kotardığı filmdir.

Oyuncu bu filmde, yönetici bir kadının profesyonel dünyanın kariyer savaşlarında üstlendiği (negatif) kimlikle insan ve kadın yanı arasındaki derinlikleri, çelişkileri ve vazgeçişleri göz önüne seren Miranda Priestly karakterini son derece başarıyla canlandırır.

Şeytan Marka Giyer, içeriden de çok iyi bildiğim bir dünyayı çok hoş ve kendi atmosferine yakışır bir renklilikte anlatmayı başaran keyifli bir filmdir.

Anne Hathawey'in, canlandırdığı Andy Sachs karakterini çok başarıyla oynaması da elbetteki filmi olumlu yönde etkileyen ve her iki karakterin de aslında temelde aynı, ama son tahlildeki tercihleri konusunda farklı duruşlarının ve kararlarının sorgulanması anlamında filme çok şey katar.

Ama ne olursa olsun; çok renkli moda dünyasının çok farklı bir boyutunu göz önüne seren bu filmin mihenk taşı bence, yine de Merly Streep'in oyunculuğudur. Onu çekip aldığımızda, belki de filmden bir şey kalmayabilir geriye!

Şu Şarabı Kastederek 'Yormuştum'...

Sevgili Evren'in Pazar Sayıklamaları başlıklı yazısını okurken ve özellikle de yazıya koyduğu resime bakarken kafamda şekillenen bir anla ilgili olarak, şu yorumu yazmıştım evvel zaman önce:  

Ayrı ayrı da çok güzel iki üzümün biraraya gelmesiyle ortaya çıkan (kupaj) şarabın lezzetinden yola çıkarsak; bir de, aşağı yukarı Akdeniz ülkesi peyniri tadından hareketle -ki yazı akla ilk İtalya'yı getiriyor- menüyü de şekillendirince insan... bütün bu ambiyansın içindeki kadın ve adamın şahaneliğini de varsayınca akıl, resime bakıp, şöyle bir tahmin yürütüyor:

(Aşk'ın) tüketilmiş tüm anlamlarının ötesinde bir adlandırmayla yaşanan bir şeyin gözünden döküyor adam sözcüklerini ve sevdiğini söylüyor gözleri... Öyle bir ifade ediş ki bu; sadece bir bakışa yüklenmiş, içinde herşey olan çok şey... O öpücük de herşey...


Ve gerçekten yaz boyu çektiğim yazma kısırlığını ifade eden: Uzun zamandır yaz tatiline girmiş aklım çalışmaya başladı sankim yeniden... cümlesini de kurmuştum.

Meğerse, bütün ünlü yazarlar yaşarmış benzer sorunu. Hatta Mussano'ya serzenişlerimi ifade ederken; onun, şimdi adını hatırlayamadığım bir ünlü yazarın aynı sıkıntıları ifade eden sözlerini bir derste okuduklarını ve üzerine tartıştıklarını söylemesiyle de koltuktaki oturuşumu, şahane bir keyifle yeniden biçimlendirmiştim.

Sonra bu yazamama halimi; bir ''ABİNİN'' çok sevdiğim birisine,  o anki ruh hallerini fark eden ve onu çok seven bir düşünüşle ifade ettiği :'' Artık yazmasan da biraz yaşasan''... cümlesiyle anlamlandırmıştım. Bu söze sırtımı dayayıp Sanırım yaşarken yazılmıyor. Tembelliğim ondandır diyerek, tembelliğe gerekçemi bulmuştum.

Gerçekten de şöyle bir bakınmış aleme, ihmallerimi görmüş ve şu cümleleri dökmüştüm: Uzun zamandır ne yorum yazmışım ben, ne de yazı... Hazır klavyeye dokunmuşken düşeyim dedim akıp giden zamana notlarımı... Biri bana dur desin artık.

İşte tüm bunları bana yazdıran ve düşündürten: Şapşahane kadınla, şapşahane bir yaz akşamında, usul bir rüzgarın yalayıp geçtiği mumların ışığında, onun hazırladığı enfes İtalyan Mutfağına ve muhteşem sohbete eşlik eden, o ana derin keyifler katan, ve tam da bekler her şarap belli bir anı deyişine yakışır bir şıklık sunan Diren'in fiyatı da oldukça makul şarabı Collection Syrah'dı.

Şiddetle tavsiye edilir.

Ve elbette şu şarkıyla birlikte...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Saflık Evriliyor!

Dün keyifli bir yolculuk yaparak Mussano'yu ve eşyalarını yeni ders yılı için okulunun olduğu şehire götürdük. Son iki yolculuğa Tırtıl da katılıyor. Yol boyu elbette bir sürü komiklik yaptık. Espriler uçuştu arabanın içinde ve mola yerlerimizde keyifle tıkındık, önceden planladığımız yiyecekleri...

Mussano'yu evine yerleştirip dönerken, arabanın arkasına yayılan Tırtıl bütün bir alanda hükümranlığını ilan ederken, bu kez de önceden listelediği yerlerden geçişlerimizde mutlak surette uyandırılmasını emretti bizlere...

Favori yer, 5. Ana jet üssünün bulunduğu coğrafya: Gece uçuşundaki uçakları yıldızlarla oynaşırken izlemek gerçekten çok keyifli...

Bir güne sığdırılmış bu amca, baba ve Tırtıl'dan müteşekkil ekibin dönüşünde; daha önce saflık yazımda algı kirlenmesine vurgu yaptığım örneğin bir başka türlüsünü, aslında yaş ilerledikçe çevreden beslenen algının nasıl şekillendiğini ortaya koyan güzel bir örneğini, 8 yaşında bir çocuk olmanın pozitifte ve iyiniyette süregiden ve henüz kirlenmemiş seçiciliğini göze sokan hoş bir ders daha aldık.

Uyanıp uyanmalar arasındaki bir boşlukta Tırtıl, ''canım sıkıldı, hadi yarışma yapalım'' dedi.

Arabayı kullanan amca olduğu için, görev bana düştü.

Soru alanlarını Tırtıl belirliyordu.

Coğrafya seçtiğinde coğrafya, müzik dediğinde müzik, spor dediğinde spor soruları soruyordum.

Arada bir, direksiyondaki amcanın kafasının üstünden işaretlerle verdiği tüyoları yakalasam da, onların dikiz aynasından kurdukları iletişimi farketsem de, tüm bu durumu görmezden geliyordum. Bu durumun enayisi olmayı kendime yediremediğim için de: Tırtıl'ın, aldığı tüyoyu ben çakmayayım diye yarattığı bekleme sürelerinde ben, yanıt verme süresinin bittiğini işaret eden sesi çıkarıp, onun yanıt verme hakkını gasp ediyordum. Dolayısıyla puan kazanamıyor, ama itiraz da etmiyordu. Belki de işledikleri suçun algısındaki saflığa toslaması sonucu edemiyor, suçu kabulleniyor ve susuyordu.

Buraları, bu oyunbazlığımızı 'akıp giden zamana not' olarak fazla uzatıp da okuyucuyu yormadan hemen sadede gelebilirsem eğer -ki gelebildim- olay şuydu: Tam da bir Akpet benzin istasyonunun önünden geçerken, aslında Akp ile ilişkilendirdiğim kirli bir yanıtı kafamda oluşturarak şu soruyu sordum: Akpet nedir ?

Tırtıl'ın bir süre düşündükten sonra, sorudaki hinliği de farkederek verdiği yanıt çok hoştu: Beyaz hayvan!

Algı anlaşılıyor ki fırlamalaşmaya başladı. Ama hala masum!

Bakalım ne zaman kirlenecek?

Mi?


Görsel: Zachod Slonca- Videlec.org

25 Eylül 2009 Cuma

Kefaret (Atonement)

Filmi izlemek için gittiğimde, ne yazık ki tek kişi için oynatmayan bir sinemaya denk düşmüştüm. Kesinlikle görmek istediğim bir filmdi ve tıpkı çocuklukta kapaklarına bakarak aldığım plaklar gibi, beni yanıltmayacağından emindim. Sabırla ikinci kişinin gelmesini bekledim. (Aslında gelen olmasa 2 kişilik bilet alıp girmeyi kafaya koymuştum.) Sonuçta, başlamasına 3 dakika kala yeniden salona geldiğimde 2 kişinin daha geldiğini müjdeleyen ve filmi çok beğendiğini söyleyen gişedeki kızın heyecanı için bile değmişti aslında...

Bunları neden anlattım; bazen çok nitelikli filmler bile, ne yazık ki gözden ve gönüllerden ırak kalabiliyor.

Kefaret; izlediğim en güzel aşk filmlerinden biridir. Hem tutkulu bir aşkın iki tarafının acılarını hem de karşılıksız seven bir kalbin muhafazakar aklının, (belki de bilinç altının) bir tanıklık anını 'görmek istediği biçimde' gören gözlerinin, nasıl kıskançlık bedelleri ödettiğini önümüze serer. Diğer bir yandan da, aşkla çarpan bir kalbin sonuçta ne olursa olsun ince, iyi ve aşka saygılı olduğu gerçeğini: O kalbin, iki insana karşı nasıl bir kefaret ödediğine tanıklık ettiğimiz, göz pınarlarımıza damlalar sıralayan final sahnesiyle simgeleştirir.

Aşkla sevmeyi ve tutkuyla bağlı olmayı sessiz soluksuz, ama sayfalar dolusu anlatılarla anlatılamamış bir derinlik ve güzellikle, ve muhteşem bir erotizmle anlatır Kefaret. Cecilia'nın (Keira Knightley) içinden çıktığı havuzun suyuna Robbie'nin (james Mc Avoy) tıpkı bir tene dokunur gibi saklı, çekingen, arzulu ve sevgi dolu dokunuşuna yüklenmiş sınırda ve coşkulu bir heyecanı olağanüstü bir estetikle yansıtan, birini sevmek işte budur dedirten sahnesi bile, tek başına bir filmdir.

Kefaret aşk temalı bir film olmakla birlikte, aynı zamanda dönemi (savaşı) bütün sosyal yıkımları ve tahribatlarıyla birlikte fon olarak kullanır. Sinema tarihinin en güzel savaş sahnelerinden birine sahiptir. Tek bir açıyla koca bir tahliye alanını, onca insanı ve gemiyi öyle güzel bir saatte ve öyle bir halde resmeder ki; şahanedir.

Muhteşem kurgusu, ritmi, görselliği, Dario Marianelli'nin ip uçları veren tıkırtılarla yüklü olağanüstü müzikleriyle birlikte sinemayı ve aşkı sevenlerde derin izler bırakır. Bir aşkı anlatırken, sınıfsal çelişkiler, paranın gücü ve ahlakı üzerine cevaplar da veren, kıskançlık, sevmek, utanç gibi bir çok duygu üzerine düşünce fırtınaları yaptıran ve aldığı her ödülü, her saniyesindeki samimi anlatımıyla sonuna kadar hak eden, kıpır kıpır bir heyecanla izlenen, muhteşem bir filmdir.

Bence!

24 Eylül 2009 Perşembe

Dili Eşşek Arısı Soksun. Ya Da...

Anlar vardır herşey tersine gider.

Kastedilmeyen anlamlarında çıkar sözcükler...

Çünkü o an, uygun değildir bir diğeri için.

Kaçınılmaz bir şekilde konuşma ilerler...

Haklı olarak taraflardan biri, kendi halinden çoşkusunu paylaşmaktadır o anda ve aldığı yanıtlar bekledikleri değildir.

Oysa söyleyen de onları, anlaşıldığı ya da anlaşılacağı anlamlarda söylememiştir.

O anki takıntıların dilinden dökülür sözcükler, o anının hissiyatındandır tonlamaları.

Bir çuval incir berbat olur.

Sonra düşünülür, düşünülür, düşünürsün... Üzülünür, üzülür.

Anlaşılır.

Hak verilir!

Üzülünmüştür.

Üzüntü sürekli büyür.

Keşkelerle birlikte şunlar denir her seferinde: ''O konuşma ya hiç olmasaydı, ya da bir şekilde erteleyebilseydim daha sakin bir zamana...'' Bu hep olur!


Konuşma anlarında elden gelen yapılır, an'dan çıkmak için.

Ama çıkılamaz!

Ok yaydan çıkar. Kepenkler iner. ''Anlamlı'' bir inat şekil bulur. Karşıya bir şekil koyulur. Beklenen yanıtlar liste olur. Bakış noktası kendindendir ve ötekinin keşkeleri görünmezdir.

Oysa beni benimle bırak bağrışları farkedilmez değildir.

Vurulamaz nedense dile bir kelepçe...

Koca bir 'an pişmanlığının' sevgisi ve şefkati heba olur.

Çekilen sızı ve farkediş görünmezdir.

Kemale erdikçe; daha dikkatli davranılsa da, daha özenli olunsa da, faydası yoktur?

İnsan çoğunlukla kendi beninden bakan bir görmezdir.

Anlamak için dinlemez!

Dinlemek için (yüreği) susmaz!

22 Eylül 2009 Salı

Tarantino Filmlerini Sevmemin 5 Nedeni





Inglorious Bastards sonrası gözden geçirdiğim nedenler:

1-Çoğu sinemada, salonun %80'ninin aklından en az bir kez filmi terketmeyi geçirmesi ve %20'sinin bunu uygulaması... Geri kalanlarınsa param yanmasın mantığıyla izlemeye devam etmesi...

2-Bunun çoğu kez sebeplerininse:

Daha önce hiç Tarantino filmi izlememiş olmaktan kaynaklanması. Dolayısıyla izleyenin onun tarzı olan uzun ve keyifli diyaloglara yeterince dikkat etmemesi, şiddet sahnelerinden tiksinmesi, ince ayrıntılar ile ironileri kaçırması ve filmin -özellikle- sonunda nasıl trajediler yaşanabileceğini kestirememesi.

Ayrıca sinema konusunda gerçekliklere ve mantığa haddinden fazla bağımlı bir toplum olduğumuzdan, gerçek dışı bir tavırla karşılaştığımızda bunu bir türlü kabullenemememiz. Halbuki sinemanın amacı bu! (Hiç olmayan bir Recep İvedik karakteri bize makul geliyor da, Hitler'in farklı biçimde ölmesi mi sorun oldu yani? -Belki de hiç böyle bir karşılaştırma yapmamalıydım! )

3- Tarantino'nun temel kurgu olarak sürekli aynı çizgide filmler yapıp, yine de her yeni filmine bir-iki farklılık sokmayı başarabilmesi. En önemlisi de filmlerini hiçbir ticari kaygı gütmeden, tamamen keyif alarak yapması. (Ben yahudi propagandası falan anlamam!)

4-Her karektere onu en iyi canlandıracak adamı genellikle şıp diye bulabilmesi. (Son bomba Christoph Waltz)

5-Zaten senaryo anlamında buram buram yaratıcılık akan filmlere, bir de teknik açıdan el atması. (bkz: Rezervuar Köpekleri- Filmin açılışında yemek sahnesindeki ve İnglorious Bastards- Rehin alınan bir Alman subay, Aldo Raine (Brad Pitt) ve çevirmenin konuşması sırasındaki kamera hareketleri...)

20 Eylül 2009 Pazar

Bayram Şekerlerim



Bayramın benim açımdan hoşluklarından biri de geleneksel mezarlık ziyaretleridir.

Küçücük bir çocukken hiç görmediğim ama adını ikinci adım olarak taşıdığım amcanın mezarıyla başladı her şey...

Sonra amcaya dede ilave oldu, sonra ona ilave baba, ona ilave öteki dede, ona ilave babaanne, ona ilave dayı, ona ilave en amca, ona ilave anne, ona ilave pervazsız ilk gençliğimin enn sırdaş amcası...

Bir de ziyaret kafilesine ilave olanlar var tabi ki; bir sırık oğlan, sonra ona ilave bir sırık oğlan, sonra bir oğlan bir kız, sonra bir sırık oğlan daha, ikizler, daha küçükler falan diye uzayıp giden bir yeni nesil...

Artık eskisinden çok daha kalabalık bir kafileyle gidiyoruz mezarlıklara ve içimizde onların hiç birini görmemiş olanlar ağırlıkta...

Ama çok önemli bir şey var ki; anlatılanlar, kendi aralarımızdaki konuşmalar, fotoğraflar, yeni kuşaktan çocukların meraklı soruları, kendilerine koyulmuş adları, dolayısıyla sohbetlerimiz; onların hepsini canlı ve var kılıyor hayatlarımızda.

Ve belki de; hepimizin ortak fikri şu ki: Bizi etrafta gördüğümüz ailesel ilişkilerin ötesine taşıyan bu keyifli farklılık; iyi günleri paylaştığımız kadar kötü günlerde de sırt sırta verip bir birimize koşmamızın en önemli nedenlerinden biri...

Büyüklerimizden çok sevgi gördük biz, belki bunlar saçımıza, tenimize dokunan, sarılan eylemler değildi. Ama biz hep sarılıp sarmalandığımızı hissettik hayatımız boyunca... İlk kitaplarımızı onlar aldı, ilk filmimizi onların sayesinde izledik, yollara salınıp gizli gizli takip edilerek yollar bulmamız onlar sayesinde oldu, ilk plaklarımız onlarınkilerdi... Ve hâlâ onların şefkatinin, sevgisinin bize yüklediklerinden öğrendiklerimiz bu kadar kalabalık ve keyifli bir aile olarak bir arada tutuyor bizi...

Şimdi aynı kalabalıklığı ve keyfi bizim çocuklarımız yaşıyor. Küçülmüş, bencilleşmiş, yalnızlaşmış bir çok ilişkiye baktığımızda ne kadar şanslı olduğumuzu fark ediyoruz. Ve bu keyifli yaşamı, bu aile olmanın erdemini, keyfini bize yaşatanları da şükranla anıyoruz hep...

Mezar başlarında, küçüklerin mezarlığın üzerindeki içtenlikli çabalarını tebessümlü yüzlerle izlemek ne hoş! Pıtır pıtır elleriyle otları yolmaları, toprağı eşelemeleri... Sonra gözlerine hoş gelip bahçeden kopardıkları kendi çiçeklerini dikmeleri... Mezarlığın çeşmesine gidip doldurdukları pet şişelerden onları sulamaları, bunu zevkle ve sevgiyle yapıyor olmaları ne hoş!

Mezarlık içindeki yürüyüş esnasındaki esprilerimiz, en küçükken hep tufasına düştüğü şakalarla tufaya düşenler büyüdüklerinde aileye yeni katılan bir ufaklığı aynı şakayla tufaya düşürdüklerinde, bizim de onları başka bir şakayla tufaya düşürmemiz ve bu sürekliliğin keyfi çok hoş!..

Sonra ufaklıkların mezar başlarında iki ellerini açıp hiç bir kitaba bağlı kalmaksızın büyük babanne, dede, babanne, anneanne, büyük amcalar, büyük dedeler için dua etmeleri... Bazen yolları şaşırdığımızda mezarlığa dağılıp adres aramayı çok eğlenceli, keyifli bir bilgisayar oyununa çeviren çekirge sürüsünün şen kahkahaları...

Biz her mezarlık ziyaretinde inanılmaz bir biçimde tazeleniyoruz, bunu hissediyorum.

Çok kalabalık ve çok güzel bir aile olduğumuzu biliyorum, biliyoruz. Hiç bir kırgınlığı içinde barındırmayan, her bireyinin özgürlüğünün sınırlarını çizmeyen ama düşme ihtimali olan sınır çizgilerinde bekleyen, tam düşerken el uzatan bireyleri olan bir aile...

Ve biliyorum ki; dünyanın en iyi abileri, ablaları, kuzenleri, kardeşleri, halaları, yengeleri, dayıları, amcaları, enişteleri, ufaklıkları bizde...

Onun için; düğünlerimizin, yaş günlerinin, mangal partilerimizin, nişan törenlerinin bahçesi, ailemizin kâbesi bu evde olmak, burada bir yemeğe katılmak diğer insanlarda hiç yaşamadıklarının şaşkınlığına neden oluyor. Burada bizimle olmak onların hayatlarını fazlasıyla ısıtıyor. Onların gözlerindeki hayranlığı, ruhlarından ışıl ışıl dökülüp açığa çıkan güveni, bir farklılıkla karşılaşmış olmanın koyvermiş mutluluğunu görmek çok keyifli oluyor.

Küçük yaşlarda pek fark edemediğim bir gerçeklik var ki hayatımda, belki de bu ailenin aile olma değerini en fazla ortaya koyan, kanıtlayan şey o... Bir gün düşünürken fark ettim ki bizim babaanemize, halamıza, amcamıza; komşular, onların çocukları, bizim arkadaşlarımız da babaanne, amca, hala, yenge diyorlar. Ve yıllar sonra çok eski bir arkadaşla rastlaştığımda, onların anılarında hâlâ bizim ev ve orada yenmiş yemekler var.

Ben bu aileyi çok seviyorum. Bu hazzı bize yaşatan, bunun temellerini atan tüm geride kalanlarımızı, bu düzenin baş mimarı dede ve babanneyi şükranla anıyorum. Ve biliyorum ki, biliyoruz ki; hiç birimiz ölmüyoruz, ölmeyeceğiz. Nasıl ki ben hiç görmediğim amcanın ziyeretlerine en güzel bayramlıklarıyla aileye yeni katılmış bir ufaklık olarak gittiysem; bizim hiç görmediklerimizde bizim başımızda olacaklar...

Kim bilir? Belki de babannenin, sonra yeni nesil çocukların babannesinin: ''Ayak ucunda durun dedeniz sizi görsün,'' dediği gibidir her şey... Orada tanışıp hasbihal edeceğiz onlarla; ve her yaşadıkları mutlu olayda sevinçlerini... yaşadıkları her acıda, başları sıkıştığı her anda onlar üzülmesin diye en yanı başlarındakiyle paylaşmak istemedikleri dertlerini bizimle paylaşacaklar... Ve orada ısıtıp ellerini salınacaklar hayata yeniden...

Biz görüşüyoruz efendim, babannenin dediği doğru...

İlk yayın tarihi: 30.09.2008

18 Eylül 2009 Cuma

Fotoğraf



Evet!
Güzel bir günün enerkeni...

Şimdi sahilden geldik.

Durum şöyle:
Dalgaların tam da ayaklara değdiği sınırda martılar.
Deniz çok sakin...
Dalgalar usul.

Yakamozlar her zamanki yerlerinde:
Karşı kıyıya uzanacakmış hissi veren iskelenin dibinde...

Açıkta bir gemi; şehir tarafında ve limandan henüz çıkmış.

Sakin bir yürüyüş yolu.

Sabah sporu yapan bir iki kişi.

Balıkçı tekneleri...

Bisikletli; biri kadın iki kişi.

Bir adam:
Belli ki bir kadın taşıyor.

Bir köpek:
Diğer bir köpekle koklaşta...

Hava güneşli.

Sakin bir yaz bitti hali...

Kalabalıktan uzakta, ard arda durmuş iki martı:
Bir yan cebime koy halli.

Şapşahane bir geceden sonra, kahve kokusuna gidiyoruz.

Müzik: I wanna do bad things with you- Jace Everett

16 Eylül 2009 Çarşamba

Alt Yazı... Hasret :



Sanki, ipi bırakılacak köpek gibiydi...



Müzik: Help is Coming - Ayo
Görsel: videlec.org

Yaz Bitti!

Yıllar önce, heyecan ve tutkuyla beklenen yazlardan birinin kışında tesadüfen izlemiştim televizyonda... Sıradan bir Türk filmi duygusuyla göz ucu bakarken, filmin içinden çıkamamıştım.

Yalın ve saf bir aşkı anlatan, insanın duyguları ve kendi seçimleri ile geleneksel ahlakın cellat yapısı arasına sıkışmışlığını çok iyi işleyen, Zeki Alasya'nın çok iyi yönettiği, Melike Zobu'nun, Kadir İnanır'ın güzel oynadıkları, adındaki vurguyu da sonuna kadar hak eden, Türk Sineması'nın kendine has örneklerinden biridir. Güzeldir.

Yazlar hep beklenir ve hep biterler... Kaç yaz vardır hayatınızda bir bakın... Eğer boş geçtiyseniz, bir sonraki yazı ıskalamayın!

Filmi bulursanız mutlaka izleyin! Yakılmış ateşlerin başında, gitar eşliğinde şarkılar söylenen bir yaz esintisi gibi işler içinize...

Bora Ayanoğlu'nun -yanılmıyorsam Hümeyra'nın sesinden- muhteşem şarkısı eşliğinde; atmosferi, mekanları, ritmi ve duygu yüklü finaliyle ruhunuza ve aklınıza dokunmayı başaran Yaz Bitti: Ender ve sürpriz Türk filmlerinden biri olarak, gözlerden en ırak kalandır. Aklınızın not defterinde bulunsun! Bir gün rastlarsanız diye...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kardeş Kelimeler



...Şimdi acı çekmek istiyordu. Ne kadar çok acı çekerse o kadar iyiydi. Acı çekmek işine geliyordu, nefretini ve öfkesini haklılaştırıyor, alevlendiriyordu, öfkeyle nefretse öbür yandan acıyı alevlendiriyorlardı...

Yukarıdaki cümleler; Patrick Süskind'in, aslında en sıradan ve tekdüze yaşamın bile ne kadar tekdüzelikten uzakta olduğunu ortaya koyan; her insanın, kendi iç işleyişiyle özgün bir gezegen olarak diğer özgün gezegenlerle birlikte koca bir başka dünyada yaşadığını bir ana karakter üzerinden anlatan; farklılık ve olmazlık gibi gözüken duyguların aslında kendi özgünlüğündeki her bir gezegene ufakta olsa dokunmadan geçmediğini göz önüne serdiği; bir tek insandan, bir banka güvenlik görevlisinden yola çıkarak, insanın kocaman iç dünyasına dair her birimize çok tanıdık gelecek pek çok şey anlattığı şahane romanı Güvercin'in 56. sayfasından alıntıdır.

...Bu yüzden bazen yöntemlerin çok kötü ve niteliksiz de olsa, senin nefret ifadelerinin aslında sevginin büyüklüğünün göstergesi olduğunu fark ettiğimden, saygı da duyuyorum. Nefretin, öfkenin, tutkunun, kıskançlıkların, ihtirasların büyük sevgilerle, hayranlıklarla, şefkatle ve özlemle iç içe olduğunu da biliyorum. Hayatı yaşanılabilir kılan her şeyin, aşkın karşıtlıklarıyla bir arada olduğunu, tüm bunları göze alabilenlerin de cesur insanlar olduklarını biliyorum. En büyük öfkelerin, en ağır can acıtmaların, en çok sevilenlere yapıldığını da biliyorum. Bazen, en tutkulu aşkla bağlı olunandan en kanlı, en vahşi intikamın alınmak istendiğini; çarmıhlara gerilse, oradan indirilip yerlerde sürüklense, sonra dilim dilim doğransa da ruhun tatmin olmadığı, ama öfke dindikten sonra onun için acı çeken, nefes almakta zorluklar yaratan bir özlem, bir sızı düşen kalpler de olduğunu biliyorum. Buna aşk dendiğini de. . .

Yukarıdaki cümleler de, evvel zaman önce yazılmış ve zamanı eskimiş bir mektubun satır aralarından, ''ben seni bu kadar severken, sana bu kadar güvenirken, sana bu kadar umut bağlamışken halinden bakarak, ötekini cezalandıran şeyler hali'' üzerine yazılmış bir bölümünden alıntıdır.

Görsel: Videlec.org

13 Eylül 2009 Pazar

BIRAKMAK

Bundan 8 sene önce kepenkleri kapalı, rafları tozlu, hatta karanlık, sizin bizim oturma odası kadar bir dükkana besmeleyle el vuran adam, çok sevdiğim ağabeyim, mahallemizin biricik, müstakbel bakkalı için…

Bizim varoşlarda; daha etrafına bina dikilmemişken yolu yoz hatta kimsesiz mahallemizin 8 senelik bakkalının kapanışı, onun gidişi içime çok oturduğundan yazıyorum bunu.

Varoşların;

Gençleri, kadına kıza bulaşmayıp ot çekip esrar partilerinde gençliklerini harcamıyorsa, torbacı adamlar o mahallede kol gezip tehlike saçmıyorsa, senelerdir tek bir mahalle kavgası görülmemişse, kanlı bıçaklı evlilikler dağılmayıp normale dönmüşse, pazara çıkan kadın ona anahtar emanet edebiliyorsa ya da işi olan adam parasını bırakıp sonra almaya gelebiliyorsa, derdi olan oturup o dükkanda bir sigarayla her şeyi unutabilmişse, paramparça aşklar, mahremler, gizli kapaklı ama sahibinden başkasına zararı dokunmayan işler, sevdalar, göz kırpmalar, hastalıklar, şifalar, istekler, arzular, susmalar, bağırmalar, tartışmalar yine o dükkanda konuşulup saklanmışsa; gençliğinin ilkinde bedenler ilk viskilerini, ilk tekilalarını tatmışsa, ilk kez faili meçhul biri ilk sigarasını yakmışsa, dışarıdan getirilen bira kola dolabının köşelerine saklanmışsa, rakı-balık hafta sonlarının ziyafeti halini almışsa… Bu, o çok sevdiğim ağabeyimdendir.

Bir “sıkıldım” sözümden bütün işini bırakıp benimle İstanbul turuna çıkan, gecenin ikisinde bakkal kepenklerini benim için kaldıran, her gidişimde bakkalındaki herkesi kovup oturup saatlerce derdimi dinleyebilen, beni uçurumlardan döndürmüş, korumuş, sakınmış, biricik ağabeyim; beni ve onu çok seven gençliği, mahallesini bırakıp, ailesini de alıp uzaklara çok uzaklara gidiyor. Şurada, yaşadığım yerde tek güvencem olan, annemi hatta babamı bile emanet ettiğim adam, beni ve onu çok seven herkesi bırakıyor. Onun gidişiyle ilk kez bırakılmanın farkına varıyorum.



Benim gitme yalvarışlarım; saatler süren ve bizi duman altı bırakan konuşmalarla sonlanıyor. Gerçi gitse ondan bir şey kaybetmeyeceğimden eminim ama hiçbir sohbet, onun yanında bacak bacak üzerine atıp, sol yanımızda kül tablası hatta bazen bir viski bardağıyla yapılan sohbetin tadını vermeyecek.

Gidişin de, gelmişliğin ve hayatımızdan geçmişliğin gibi hayırlı olsun.


SEVGİLİ AĞABEYİM YOLUN AÇIK OLSUN.

He birde…


İnsan kıskanç varlıktır blog. Sevgiler ve başarılar kıskanılır. Onun da başarısı ve insanlığı kıskanıldı. Hani bir kadına öyle olmadığı halde çok çirkin bir yakıştırma yaparsın ve o kadın bunu hayatı boyunca silemez ya kafasından; bir adama da, sırf ekmeğiyle oynamak için bir söz söylersin ve o adam ne gururuna, ne kendine, ne ailesine, ne de bir başkasına yedirebilir bu lafı. İşte onun gibi bir şey blog. Kaldırılamayacak sözler var; söylenmemesi gereken ve söylenilmemesi gereken ve yanlış adama söylenmiş!

12 Eylül 2009 Cumartesi

Derin Darbe

Evvel zaman önce bir mışlı ülkede; daha bıyıkları aşklara terlememiş, hayalleri henüz duvarlara çarpıp un ufak olmamış pırıl pırıl öğrencilerken, ergen yaşların ele avuca sığmaz heyecanlarını kenar mahallelerdeki, fabrikalardaki, tarlalardaki yoksulluğa harcamış gençler varmış.

Yine bu mışlı ülkede, kendileriyle aynı yaşta ama farklı görüşteki akranları tarafından sıkıştırıldıkları okul duvarlarında demirlerle, tekme ve yumruklarla kafaları parçalanarak, bazen adres sormayan kurşunlara hedef olarak ölüme gitmiş arkadaşlar varmış.

Bu çocukların bir kısmı, önce farklı görüşleri yüzünden birbirine düşürülmüş. Sonra, siz suçlusunuz denilerek sadist bir keyifle aynı koğuşlara konulup, orada birbirlerini yemeleri istenmiş.

O koğuşlardaki kaçınılmaz kavgalar sonucu huzuru bozansınız diye cezaevlerinin işkence odalarında en aşağılayıcı küfürler eşliğinde ıslatıla ıslatıla dövülmüşler; kanlarına tuzlar basılmış.

O mışlı ülkenin büyük şehirlerinin, küçük şehirlerinin, küçük büyük kasabalarının, büyük küçük karakollarının küçük odalarında birileri; eşleri, kız kardeşleri, nişanlıları yan masalara yatırılmış bir ahlaksızlıkla sorgulanmışlar. Filistin askılarından, taze taze suçlar giydirilmiş cılız cılız bedenlerine...

Mışlı ülkenin mışlı hapishanelerinde, gecenin uykuda bir vaktinde, bayram tatiline yetişeyim keyfindeki savcılar tarafından, adam yerine konmaz ifadeler alınmış...

Bu mışlı ülkede, içlerindeki ülke aşkının genç heyecanları kullanılarak kurşun attırılmış, dernek başkanlarının kişisel alacaklarının tahsili için karşıt görüşlü oldukları söylenen borçlularının katili olmaya gönderilmiş gençler de varmış.

Mışlı ülkenin mışlı gençleri birbirinin gırtlağına sarılırken, yıllar sonra aynı acıları çekip günlük hayatlarına döndüklerinde, hikayelerinin ne kadar benzer olduğunu farketmişler.

Mışlı ülkenin mışlı gençleri yazdıkları metinleri miting alanlarında sahiplenip hava atan (ego) hevesli bazı abilerin üç beş cümlelik klişeden öte gitmeyen ideolojik ahlakının: Aslında masalara gencecik kızları yatıran işkencecilerden pek farkı olmadığını da görmüşler.

Ve o ülkede her seferinde, saf kalplerinin çıkarsız inanmışlığıyla ezilenler için başkaldıranlar ölmüş. Kötüler, ceplerini paralarla dolduran bir satılmışlık sergilerken, bedenlerinin bir parçasını işkencede bırakanlar da nedense hep masumlarmış!

Ve birileri o ülkede, önce insanların siyasal ayrılıklarını körükleyip, sonra, etnik ve inanç farklılıklarının üzerine benzinler döküp kıyımlar yaptırmışlar.

Kapıları bir gecede işaretlenip, mışlı kentlerde evleri cayır cayır yakılıp, kafalarına kurşun sıkılanlar da o ülkedeymiş.

O ülkede, insanlar parmaklarla işaret edilip; katil kurşunlara, bombalara adres yapılmışlar. O ülkede; mahalleler, sokaklar, okullar, ayrıştırılmış.

O ülkede; bizden olmayan okulda okuyorlar diye, bizden olmayan mahallede oturuyorlar diye, bizim okuduğumuz gazeteyi okumuyorlar diye, bizim dinlediğimiz şarkıcıyı dinlemiyorlar diye damgalar basılıp ölümcül cezalar kesilmiş gencecik bedenlere...

Sonra günlerden bir gün birileri birilerine, alın bu ülkenin yönetimi sizin demiş. O birileri o mışlı ülkenin mışlı halkının hafızalarını silmiş. Mış tarihinden sonra doğanların hafızalarına yeni programlar yüklemiş. Ellerine yeni oyuncaklar tutuşturup; ''Düşünmeyin! Biz sizin yerinize düşünürüz,'' demiş.

İşte o gün, tam 31 yıl önce bugünmüş.

ilk yazılış tarihi 2007'de Hotel Rwanda'nın hatırlattıkları başlığı ile bu blogda yayınlandı.

Görsel, Kanada Montreal'de yaşayan ressam Paolo Conti'nin "A season in hell" adlı tablosudur

11 Eylül 2009 Cuma

İlk Taşı Kim Atsın

Son günlerde yaşanan felaketin ardından yağmacılara karşı lanetler okuyan toplumsal duruşumuz ve özellikle medyanın duyarlı tavrı karşısında gözlerim yaşardı. Hatta bu kalkışmayı, bu dimdik direnişi, bu toplumsal mutabakatı tüylerim diken diken izlerken, ''her şerde bir hayır vardır,'' cümlesinden yola çıkarak; en azından gelecek günlerimiz için, içimde sevinç kıvılcımları çakmaya başladı.

Mesela, aklımıza gelecek her türden televizyon yayınında araya koyulan ve binbir hileyle yok tek reklam, yok doğrudan satış, yok bilmem ne diyerek tanımlanıp izleyicinin anasını ağlatan uyanıklıklar ve benzeri cinliklerle bezenmiş programlarda yağmalanmaya duyarsız kalan insanlarımızın, bundan böyle sessiz kalmayacağını düşünüyorum. Ülke sivil sermayesinin büyük bir bölümünün devletin yağmalanmasıyla elde edilmiş olduğunun hatırlanacağını ve bundan öte, bu fırsatların kimseye tanımayacağını, yetim hakkının hesabının da hep sorulacağını hissediyorum. Bu duruşu bir milat kabul edip, bundan sonra tek tek yazsam sayfalar almaz çeşit çeşit yağmalanmaların hepsinde, bu dik tavrın ve duyarlılığın gösterileceğinin umuduyla gözyaşlarımı tutamıyorum.

Bir yandan da, bir türlü gem vuramadığım şüpheci yanımla; sanki, her birimiz elimizden geldiği ölçüde ve fırsatını buldukça, herhangi bir yağmanın bir şekilde ortağı olmamış ak pak, yurtsever, ahlaklı insanlar sahteliğiyle televizyon ekranından önümüze koyulanlara bas bas bağırıyoruz diye düşünüyorum.

Hani şu meşhur hikayedeki gibi biri çıksa, içinizdeki en günahsız kimse ilk taşı o atsa dese, nasıl bir tablo çıkar ki ortaya? Hani bir suça sessiz kalmanın da, bir anlamda o suça iştirak etmek olabileceğinden yola çıkarsak, ne kadar masum olabiliriz ki yaşamlarımızda?

Bir de şunlara şaşıyorum: Aslında dünyanın pek çok ülkesinde, gelişmiş batı toplumları dahil benzer hallerde benzer yağmalamaların yaşanıyor olmasına rağmen, sanki sadece bizim ülkemize özgü bir tavırmış gibi davranılmasını anlayamıyorum.

Ve elbette, bir sürü adaletsizliğin hüküm sürdüğü bu ülkede onca yoksulluk varken, sadece kıyafetleri ve statüleri daha yukarıda diye zengin yağmacılara susulurken; o yağmacıların önemli bir kısmının iletişim araçlarından sunulanlardan yola çıkarak ortaya koyulan bağrış çağrışa bakıp; bu ahlaksal durumun bile siyasallaştırılarak, bunun insana dair bir ahlak sorunu olduğunun görmezden gelinmesine, suçların bazı etnik kimliklere yüklenme çabalarına da ne diyeceğimi bilemiyorum.

Şu veciz sözler: ''Devletin malı deniz yemeyen keriz... Bedava mal (sirke) baldan tatlıdır. Nerde beleş git oraya yerleş.'' bu ülke kültürüne ait değil mi? Hadi biraz daha ileri gidip şunu da söylesem beni yakar mısınız? Yağmalayanın malını yağmalarlar!!!!*

*Dört ünlem, bir ayrımın iyi yapılabilmesi için özellikle koyulmuştur!

Görsel: Videlec org.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Felaketim Olur Ağlarım...

Basın toplantısında Kadir Topbaş'ı izliyorum. Toplantının geneline baktığımda söylediklerinin içeriğinden çok, onda simgeleşen genel Türk insanı ve özellikle sorumlu konumda olan Türk insan tavrına bakıyorum. Buradan yola çıkarak, genel siyasetçi tavrımızla birlikte, her olaydaki ideolojik yaklaşımlarımızın dilinden dökülen klişe sözcüklerimiz ve olaylar karşısındaki saf tutuşlarımız üzerine düşünüyorum. Olağandışı bir felaket yaşandığında hala ortak bir payda üzerinden sorunun çözümüne katkı veren çabalar ortaya koymak yerine; öncelikli olarak, her seferinde, olayları tuttuğumuz safla doğru orantılı bir şekilde güncel siyasete malzeme yapma halimize acıyorum: Kadir Topbaş'ın ağzından dökülen ve meali ''böyle bir günde bile siyasi rant sağlamaya çalışan ve zaten siyaset uslupları hep budur.'' diye devam eden, öfkeli ve kendini savunmaya yönelik ve de eleştirdiği tavırdan hiç bir farkı olmayan kelimelerden oluşan siyasi cevap şeklindeki saldırgan ve sinirli giriş cümleleri yüzünden...

Basın toplantısının ilerleyen dakikalarında, Kadir Topbaş'ı dinlerken; bir an, onun Büyükşehir Belediye Başkanı değil de, sorunları ortaya koyma noktasında ağzından bal damlayan entellektüel bir insan olduğu duygusuna kapılıyorum. ''Biz insanlar yaratıyoruz'' diyor ''bu felaketleri; doğayı kirleterek ...'' ve ekliyor; ''Yüksek teknoloji kullanırken, bu anlamda tesisler kurarken, gerekli çevre etkilerini gözetmiyoruz; kendi ticari hedeflerimiz, çıkarsal önceliklerimiz uğruna umarsızca doğayı tüketiyoruz.''

Olay bölgelerini helikopterle dolaşırken, Bahçeşehir arkasında bir vadiye dökülen kaçak toprakların vadinin ağzın set oluşturduğundan, bunun da olası bir selde bir baraj görevi yapıp göl oluşturacağından, bu gölün de Bahçeşehir'in yarısını götürebileceğinden söz ediyor. Sonra insanların, yani hepimizin sebep olduğu çarpık yapılaşmanın ve çevre kirliliğinin sonuçlarından biri olarak ekolojik dengenin bozulduğundan, bunun sonucunda da bu dengesiz yağmurların oluştuğundan, ve bu nedenle de bu çapta felaketlerle karşılaşıldığından söz ediyor. Ve bunun uzun yıllara dayalı yanlış yönetimlerin, ihmallerin bir sonucu olduğunu söylüyor. Buna benzer, herbirinin altına imzamızı atacağımız çok güzel sözlerle, serzeniş tadında devam ediyor basın toplantısına... O da, tıpkı benim gibi, sanki olayların dışında biri edasıyla, belki de derin suçluluk duygusunun savunusu bir ruh haliyle sadece konuşuyor. Kendini hala seçim meydanında siyaset savaşı veren kahraman sanıyor, seçimi ikinci kez kazanıp koltuğa oturduğunun farkında değil!

Oysa tüm bunları bir kenara koyup, en azından bir sonraki felakette bir yararı olur diye; kendi bastırdıkları, çocuklara yönelik, selin nedenlerini ve felaket öncesi yapılacakları anlatan, mesela televizyonlardan meteorolojik uyarıları aldıklarında; özellikle dere yataklarında yaşayan insanları daha güvenli ve yüksek yerlere götürmek gibi, ya da oralardan tahliyelerini yağmur başlamadan önce sağlamak gibi basit önlemlerden söz eden kitapçıktan, oradaki uyarılardan bir iki cümleyle de olsa söz etse... Ya da, mesala şu gün bile olsa, o kitapçıktan daha çok bastırıp insanlara dağıtsalar... Elbette bugüne kadar okumadıkları belli olan ilkokul dördüncü sınıf ve üzeri öğrenciler için Kızılay tarafından hazırlanmış bu kitabı; ''bilmemek ayıp değil; öğrenmemek ayıp:'' vecizesinden yola çıkarak oturup okusalar... Daha yararlı, ona buna laf yetiştirmekten daha ötelerde ve çözüme dönük bir iş yapmış olmazlar mıydı?

Şimdi önümüzdeki günlerde neler olacak bir bakalım: Mimar odaları yetkilileri çıkacak ekranlara... Dere yataklarının ranta açılmasından ve buradaki çarpık yapılaşmadan bahsederken, bataklıkların kurutulup o alanlara siteler yapılmasının ekolojik dengeyi bozduğundan, bataklıkların yağmuru emme özelliklerinin ortadan kalkmasıyla da bu felaketlerin yaşandığından söz edecekler. Siyasete ve belediyeye giydirecekler bu fırsatı ganimet bilip; ve yukarıdan aşağıya... Tüm bu alanların üzerindeki yapıların herbirinde bir mimarın ve mühendisin imzası olduğunu görmezden gelerek...

Anlı şanlı 'bir bilenler', çeşit çeşit akademisyenler, değerli medya mensupları olayın sonuçları üzerinden engin bilgilerini ortaya döküp, kendilerini tv ekranlarından parlatmanın keyfini sürecekler... Ve tüm bunların ve muhalif siyasetçilerin laf seli silip süpürecek ortalığı... Sanki dere yataklarına yapılaşmayı benim engellemem gerekiyormuş gibi... Ya da sahilleri doldurup yerleşim alanları yaratan benmişim gibi... Bataklıkları kurutup, denizleri doldurup inşaat alanı haline getiren benmişim gibi... Ve sanki benzer şeyleri daha önce hiç yaşamamışız ve benzer cümlelerle benzer önlemleri daha önce defalarca konuşmamışız gibi...

Bugün şuna kesin inandım; belediye başkanları bizden masum! Aslında, en çok onlar nedenlerin farkında ve sorunları çok iyi biliyorlar! Bir de bizi en azından oy uğruna da olsa düşünmekten vazgeçip, icraata geçtiklerinde işlem tamam... Sadece biraz daha sabır... Başaracaklar... Hepimizi toptan sele kaptırdıklarında. Şu meşhur, ''Okullar olmasaydı'' diyen Milli Eğitim Bakanı anektodundaki gibi..

Ve bu tür felaketler 80 yılda bir olur diyenlere cevabı da, öngörüsüyle çakıyor Mimar Sinan; Büyükçekmece'de dimdik ayakta duran köprüsüyle... Çağdaşlarmış, hıh!..

8 Eylül 2009 Salı

Türkiye - Litvanya Maçı Üzerine Bir Yorum



Efes Cup, fazla uzatmadan söylersek: "berbat" geçmişti bizim için. Ne giren çıkan belliydi, ne ana rotasyonumuz, ne de savunmamızın sertliği. Efes Cup'tan sonra herkesin aklındaki plan şuydu: Litvanya'yı yenersek, bizim için işler iyi gidecek. Yenilirsek de, bir önceki Avrupa Şampiyonası tekerrür edebilir.(Hani şu İspanya'da sadece Çek Cumhuriyeti'ni yenebildiğimiz, hatırlanmak istenmeyen turnuva) Daha doğrusu yenilebilirdik, fakat Jasikevicius'suz, Macaijuskas'sız, Siskauskas'sız- ki üç oyuncu da, ilk beşin ana kısa silahları- Litvanya'ya yenilmek koyardı açıkçası...

*********

Maça 4-0'la ve daha da önemlisi doğru oyunlarla başlamamız (örneğin uzun tartışmaların ardından sonunda maça 4 numarada başlayan Ersan'a, tepede şut yaratmadaki başarımız ve Litvanya'lıların pick and roll'lerine karşı savunmadaki gayretimiz) hem maçı izleyen bizlere, hem de sahadaki 12 dev adama büyük moral verdi.

********

İlk yarıdaki en önemli sorunumuz, pota altındaki mücadeledeydi. Özellikle kötü gününde olan Semih'in ve maça biraz tutuk başlayan Ömer Aşık'ın, fizik açıdan güçlü Litvanya pota altıyla "yetersiz" mücadelesi, "yeterli" performansı gösterememesine neden oldu takımımızın. Fakat Oğuz Savaş bu aralıkta, dört gözle beklediğimiz itfaiye gibi duruma müdahale etti ve Litvanya'lıların pota altındaki ateşini "tamamen" söndürdü.

Macarsalatası.blogspot
Bazı paragraflarını buraya taşıdığım bu yorumunun tamamını okumak isterseniz buradan lütfen

6 Eylül 2009 Pazar

"YABANCI" laşmak...

Hep adını duyduğum bir kitaptı: "Yabancı"... İnternetten kitap satışı yapan sitelere, bu aralar çıkan ne var ne yok diye baktığımda; hep çok satanlarda olurdu. Kitapçı raflarında gözüme çarpan ilk kitaplardan biriydi her zaman. Yeri her kitapçıda en afilli köşedeydi yani. Hatta geçenlerde gecenin bir saati şans eseri takıldığım bir filmde bile, başrol oyuncusunun okuduğu kitap yine zat-ı alleriydi...

Geçen gün internetten verdiğim kitap siparişi sonucu, diğer 7 kitapla birlikte elime geçti sonunda. Kendisiyle şahsen tanışma şerefine erişmeden önce hakkında bildiklerim: Yazarı Nobel ödüllü Albert Camus'nün, kitabın kaleme alındığı dönemin gözde akımı "varoluşçuluğun" Sartre ile birlikte babalarından biri olduğu, birçok kişinin kitabı okuduktan sonra idolü olduğunu söylediği şu "ünlü" Mersault karakterinin olayların merkezinde yer aldığı, genelde de karanlık, umutsuz bir içerik taşıdığı; ve bu yönüyle genelde eleştirmenlerin kafkaesk bir üslup olarak tanımladığı (benimse -gıcıklık değil mi- düpedüz Kafka özentiliği olarak tanımladığım!) bir yapıda kurulu olduğuydu. Birde kısa olduğundan dolayı, diğer 7 kitabı da sığdırarak yaptığım planlama sonucu, ilk olarak kendisini okumaya karar vermiştim. "Bu kadar sattığına göre kolay okunuyor, yoksa bizim milletimiz sevmez edebi fırtınaların koptuğu, derin manalı kitapları okumayı" diye düşünerek kurduğum mantığa aldanarak!

Şimdi bakalım "Yabancı"nın benim üzerimde bıraktığı etkiler neler olmuş:

Bir kere "Yabancı" için söylenmesi gereken ilk şey, mükemmele yakın bir anlatım dilinin olduğudur. Sizi yaz güneşi altında terletirken de, küçük bir dairenin karyolasında oturturken de, mahkeme salonlarında yaşanan "normallikleri" sorgulatırken de; her an sayfaların içine çeker, baş kahramanımız Mersault'un aracılığıyla. Yani kullandığı yazınsallıkla olayları gözünüzde aynen sahneletir. En azından "Bende aslında böyle düşünüyorum"'u verir bir paragrafında da olsa. Kitapla ilgili yapılan yorumlarda ilk belgelenen, kitabın anlatmak istedikleri ve verdiği mesajların derinliğidir belki. Ancak bu kadar etkin bir dili olmasa, bu aktarımı bu kadar başarılı yapamazdı bence. (Bunda çevirinin de payı olduğu tartışılmaz)

Bir diğer önemli nokta, size sürekli bir başka bakış açısı sunmasıdır sayfaların. Bir topluma yabancıdır Mersault; fakat toplumunda bir bakıma ona yabancı olduğu ihtimalini, kendisi dışında hiçbir karakter aklının ucundan bile geçirmez kitap boyunca. Ya da yargılayan kişiler için çok kolaydır ona damgayı vurmak. Fakat kimse onun davranışlarının altındaki "asıl" nedeni aramaz, benliğine ulaşamaz. Sizde okurken bu yüzden sürekli acı çekersiniz. Yani Mersault hem başlı başına bir saçmalıktır, hem de savunduğu fikirlerle gerçekliğin ta kendisi!

Kitabı en son aklımda kalanlar itibariyle, bu düşüncelerle noktaladım. Verebileceğim diğer ipuçları ise zaten, edebiyat eleştirmenleriyle aynı paralelde. Bu yüzden tekrarlamaya gerek duymuyorum.

Bir günde bitirmek üzere tasarlamıştım kitabı; fakat bu düşüncem tutmadı. Çünkü "Yabancı"nın zihnimde yarattığı düşünce karmaşasının (tatlı bir karmaşaydı bu) etkisinden bir an için kurtulup saate baktığımda, kitabı elime aldığımdan bu yana yalnızca 3 saat geçtiğini farkettim! Buna kitabı bitirdikten sonra, ne kadardır hakkında kafa yorduğumu bilmediğimi eklersek, süre daha da azalır. (Tabi aralıksız okumak şartıyla) Ve eminim bunun başına geldiği ilk kişi ben değilim, sonuncu da olmayacağım. Toplum(lar) varlığını korudukça, Yabancı hep "kült" kitap olarak anılmaya devam edecek. Sürekli çok satanlarda yer almasının sırrı çözülmüştür yani...

Bir Not: Bu arada kitabın genel kurgusuyla kafkaesk bir anlatım taşıdığı külliyen yalanmış. Çünkü ne kadar "gerçeküstü" gibi görünse de olaylar, dikkatli bakıldığında "gerçek dışı" hiçbir ayrıntı barındırmamakta..

4 Eylül 2009 Cuma

Göğüs Farkıyla...


66. Venedik Film Festivali' nin başladığından, çok şükür göğüs farkıyla haberdar olduk!

Bu yıl 66'ncı kez düzenlenen Venedik Film Festivali görkemli kırmızı halı geçişiyle başladı. Gösterilen birbirinden iddialı filmler bir yana festivale gene kırmızı halı görüntüleri damgasını vurdu. İlk günün en çok dikkat çeken yıldızı Maria Grazia Cucinotta oldu. Mor renkli elbisesinin derin dekoltesiyle bütün bakışları üzerine toplayan Cucinotta, fotoğrafçılara da istediği pozları verdi.İşte Venedik'in ilk iki gününe damgasını vuran yıldızlar.

kaynak: Hürriyet.com.tr
Önemli gazetenin dünyanın en önemli festivallerinden birini internet sitesinden duyurma şekli buydu. Elbette fotoğrafı ana sayfaya yem yapma fikri, sanata uzak duran biz zavallı insanları kültür sanat haberlerine yönlendirip yakın tutarak, topluma karşı bir duyarlılığı, yani halkı eğitip biliçlendirme işlevini ve sorumluluğunu yerine getirmek içindi! Gazete görevini yaptı! Biz şahsen haberdar edildiğimiz için minnettarız. Buradan ötesinde; hangi filmler yarışıyor, katılan filmlerde kimler oynuyor, onlar üzerindeki yorumlar neler, yönetmenleri kim gibi bilgileri arayıp bulmak da bize ve size düşüyor. Biz hemen bu bilgilerin peşine düştük. Toparladığımız anda; ve elbette daha güzel ve daha iri bir göğüs bulduğumuzda yazıyı yayınlayıp, göğüs farkıyla reytinglerin en üstlerinde listeleneceğiz inşallah...

Beynelmilel

Beynelmilel bir yanıyla, ülke yakın tarihinin önemli bir dönemini tümüyle içeriden, ironinin eleştirel dilini samimiyetle kullanarak, bir ideal için ortaya çıkmış bütünüyle iyi niyetli bir kuşağın derinleşme çabalarındaki çelişkileri, klişeleşmeleri, heyecanları, eylemsel coşkuyu yansıtırken; diğer bir yanıyla da, tümüyle ideolojiden, kavgadan ve eylemsellikten uzak 'sıradan' halkın despotizm tarafından, nasıl bilinçsiz ve bilgisizliğe dayalı ön yargılar ve bu ön yargılara dayalı kesin hükümlerle haksızca suçlanıp işkencelerden geçirildiği ve yok edildiği üzerine dokunaklı öyküler koyuyor ortaya..

Film; ironinin tatlı lezzetinden vazgeçmeden, karşı tezlerle reddedilen düşüncelerin zamanın gelişimiyle nasıl evrilip televizyon ekranlarından söylenebilir ve tartışılabilir hale geldiğini final sahnesiyle simgeleştirirken, geçmişin haksızca ödetilmiş faturalarını da göze sokuyor. Olağanüstü anlatımıyla Beynelmilel; çok sesli ve çok kaliteli, trajikomik bir yakın dönem resitali adeta...

Bütün sinemasal niteliklerinin yanı sıra hangi görüşten olursa olsun, politik bilinçten ve ülke üzerine düşünmekten yoksun bırakılmış bir neslin; demokratlık, hoşgörü, ötekini anlama ve dolayısıyla demokrasi bilincinin gelişmesine katkı yapacak, iyi oyunculuklar ve sağlam karakterlerle bezenmiş; o dönemi yaşamış olanların tanıklık ettiği bir çok şeyi bulabileceği; gençlerin de ülkede bunlar da olmuş deyip bazı gerçeklikleri fark edip üzerine düşünebileceği, derdini anlatmayı başaran, ideolojik ön yargılarla değil de bir durumu anlamak duygusuyla izlenmesi gereken, çok güzel ve önemli bir film...

Bu ülkede evvel zaman önce neler olmuş diyorsanız (özellikle gençler) ve hâlâ izlemediyseniz, izleyin.

3 Eylül 2009 Perşembe

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP