17 Mart 2009 Salı

Sanatın ve Sanatçının Dostu La Paragas: Ezgi'yi İftiharla Sunar



Ezgi: Sevgili arkadaşım, süper güzel, Gülüşü Muzur,Ruhu Huysuz ve Tatlı Kadın'ın kendi kadar güzel,henüz üniversite öğrencisi yeğenidir.Ve bu kayıt tamamıyla amatörce ve ev koşullarında yapılmıştır.Yakın zamanda hazırlanacak demosunu yayınlamak umuduyla,Ezgi'yi sizlerle buluşturmak ve beğenilerinize sunmakta bizim için bir gurur kaynağıdır.Ne mutluki bize; sanat hayatının ilk basamaklarındaki sanatçılar, tüm büyük medya organlarından gelen teklifleri ellerinin tersiyle itip La Paragas'ı tercih ediyorlar:))Biz de; resmini koysak alemi sallar güzellikteki sevgili Ezgi'ye başarılar dilerken,onun yıldızının; birgün, çok ama çok yukarılarda; ve çok parlak ışıldayacağını biliyoruz.

Şarkının aslı Şebnem Ferah'ın'' Sil Baştan'' dır.

16 Mart 2009 Pazartesi

Masalcı...


Bir zamanlar; yani eski zamanlarda... Hani birileri şefkat olup dillerinden masallar anlatır, ruhlarımızın ışıklarını yakarlardı ya! Akıl defterlerimize notlar düşer, iz olur, yol açar, yaşamı fark ettirip o yaşama aşık olmamızı sağlarlardı ya! Tam o günleri,o tadları unutmuş; nerede eski masallar, masalcılar derken, günlerden bir gün; bir masalcı, ki ne muhteşem bir masalcı çıkıverdi karşımıza... Hepimizi akşamları dizinin etrafında toplayıp; insana , onu var eden duygulara dair bir sürü güzelliklerin olduğu masal ülkelere götürdü . Ve en önemlisi, bizlere; hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklar olduğumuzu hatırlattı...


Seni Seviyoruz Masalcı:))

La Paragas


''hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklar''cümlesi Nazım Hikmet'in ''Biz Hâlâ''adlı şiirindendir.

15 Mart 2009 Pazar

3.Resim Geldi...


Yine Naz Özsamsun tarafından, öğretmenin ana hatlarını çizdiği resmin yağlıboya ile renklendirilmiş halidir.

14 Mart 2009 Cumartesi

Tuttum Zamanı!.. Müslüm Baba Seni Seviyorum.




İki gündür Müslüm Babanın son albümü Sandık'tan Tutamıyorum Zamanı adlı şarkıyı dinliyorum. Ben bu adamı acaip seviyorum. Önüme gelene şarkıyı yolluyorum.

Gülüşü Muzur, Ruhu Huysuz ve Tatlı Kadına dün msn den yollamıştım. Gripti ve keyfi yoktu. Onu bir dergiye kapak yaptım ve dünyanın bir çok ünlü kentindeki bir çok bilboarda resimlerini koydum. Gülüyor...

Bu şarkı yüzünden arkadaşlarıyla kayıklara içmeye gitti.

Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın o ara online' dı... Önceki Müslüm albümünden Artakalan sevdiği şarkıydı ve bir günün tamamında sadece onu dinlediğini biliyorum. ''İster misin?'' dedim, ''Lafımı olur,'' dedi.

Zamana daldım şarkıyla ve dışardaki yağmurla birlikte: Arabayı şehrin en yokuşlarından birinin tepesinde park eder, sulu karlı akşamlarda iki kadehi torpidonun üzerine çıkarır, yağan yağmura, çalan müziğe, lakırdılarımıza katık ederdik Buzbağı. Yağan yağmurdan sakınıp da kapşonlarına, şemsiyelerine, sevgilililerine sığınarak yürüyenlere bakar, kendi sıcağımızın keyfini çıkarırdık.

Ya da konyak ve çikolatalar alır, dışarıda lapa lapa kar yağarken sıcacık bir tren kompartumanından akıp giden ağaçlara ve zamana, çağıl çağıl derelere, her geçilen evdeki hayat öykülerine, durulan her istasyon binasının muhteşem yalnızlığına baka baka, eski kente giderdik.

Uzun zamandır ikisini de yapmadığımı fark ettim bugün. Yığdığım odunlara çakmağı çaktım ve onların çıtırtılarına karışan Müslüm Babayla, tutamadığım ama bundan da çok memnun olduğum zamana bakıyorum. Bir düş (üm) var, ona gülüyorum. Trenin saati geçti. Akşama yemek olmasa, yağmurun altında içmek vardı.

Ya da şimdi, şu anda olduğu gibi Müslüm Babaya odun çıtırtıları eşlik ederken, yanağımı sol elime yaslayıp masaya koyulmuş dirsekten destek alarak tutamadığım zamana, o zamanı anlamlı kılan tüm yol arkadaşlarıma bakmak...

Bakıyorum.

13 Mart 2009 Cuma

Mutlu Mutlu Mutluluk Yazdım...

Mimleri seviyorum. Çünkü bunları değerli kılan, mimlerin kendisinden öte o mimlerin geldiği yerler... Onların satır aralarında yakaladığım, gördüğüm derin kimlikler, ki o kimliklerin dünyalarında var olmak bana değer katıyor. Dün sabah Sevgili Ateş Böceği "Sence mutluluk ne?" diye sorarak, bana bir mutluluk yaşattı. Ben de oturup mutlu mutlu bu yazıyı yazdım. Bakalım birlikte, ne imiş bence mutluluk?

Mutluluğun insanın bakış açısında saklı olduğuna inanırım. O bakış açısı ve hissediş, doğduğunuz aile ve o ailenin ilişki içinde olduğu çevreyle doğru orantılı olarak gelişir. Mutluluk da diğer olumlu, olumsuz bir çok duygu gibi öğrenilen bir şeydir, ben öyle düşünürüm.

Birileri size oturup anlatmaz bunları, siz tanık olursunuz, zamanın kumbarasında biriktirirsiniz, öğrendikçe çoğaltırsınız. Sormazsınız kendinize ben mutlu muyum diye, doğal bir akışkanlık halinde yaşarsınız... Soru, mutsuz anlarınızda gelir, neden ya da niye diye.

Aslında boş dolu bardak klasik cümlesinin yorumunda bulur kendini mutlu olma hali... Ben o cümleye kabul gördüğü, bir çok insanın değerlendirdiği, seslendirdiği anlamda bakmam. Genel kullanımında boş tarafı görmezden gel telkininin yattığını düşünürüm. Kendine bir rüya hali yaratmaktır bu... Eğer bakış; daha doğrusu yorum bu olursa, doluluk da gerçek değerini ve mutluluk halini barındırmaz içinde... Boş taraf da bizim gerçekliğimizdir. Onla baş etmeyi, kabullenmeyi, direnmeyi ve dik durmayı bildiğimiz, öğrendiğimiz gün bir anlamı vardır dolu tarafın da.

Evet mutluyum. Hayatımın her evresinde mutluydum. Yaşadığım ve yaşamakta olduğum hayatı şöyle nitelerim: İçinde acılar, kederler, yenilgiler, üzüntüler, bazen ufak da olsa kaygılar olan mutlu bir hayat; içinde düşlerin, hayallerin olduğu bir gerçeklik hali...

Mutsuzluğunu anlat dendiğinde yaşadığım ve anlatabileceğim hiçbir şey yoktur. Bu, hayatımda acılar yoktur anlamına gelmesin. Fazlasıyla vardır. En sevdiklerimden bir çok kişi mezarlardadır. Ayrılıklar vardır. Doğalının, olması gerekenin olmadığı ve bu olmamazlık hali yüzünden yaşam anılarında eksiklikler kalmış insanlar vardır. Ve bu hal onların suçu değildir. Evet bazen oturup düşündüğümde, bu durum fazlasıyla da acı verir. Ama tüm bunlar, genel anlamda kendimi; mutluluk kavramından baktığımda, mutsuz diye niteleyebileceğim olgular değildir. Her biri, kendi hissettirdikleri ile tanım bulan anlardır bende...

Otursam, bu yazı yerine acılarım deyip bir yazı yazsam ve hayata sadece oradan baksam. Bir de damardan bir arabesk koyup yanına da bir şişe açsam. Öyle hissetsem. Hayatla oyunumuzda ortaya çıkan bazı sonuçların nedenlerini ona yüklesem. Hayatın bir yalancı, bir dolandırıcı olduğunu düşünsem: Ya kafama sıkıp giderim ya da captaiin'in dünkü yazısındaki gibi, bir urgan yeter. Oysa biz hayatla  her gününde bir sürü bonus olan, çok keyifli bir oyun oynuyoruz.

Mutluluk hem çok kolay hem de çok zor elde edilebilir bir olgudur. Tıpkı tek gerçeğin, algıdaki gerçek olduğu kuramsal doğrusu gibi... Tıpkı aynı somut halin farklı algılarda farklı anlamlar bulan gerçeklikler olarak dile dökülmesi gibi... Mutluluk her günün içinde saklanmış ve gün boyu öncül ve artçılarıyla devam eden bir devrim halidir, hem de sürekli bir devrim.

Bir kahve fincanındadır, demli bir bardak çaydadır, bir merhabada, bir şarkının en güzel sözcüğünde, bir e-postada, bir kadının en sıkıntılı halinde yüzüne oturtabildiğiniz tebessümde, bir bakışta, taşrada bir sokak arasında o gün keşfettiğiniz bir dondurmacıdaki bir tabak dondurmada, bir ağacın üzerindeki kuşta, yüzünüzü okşayan rüzgârda, önünüzde yürüyen iki sevgilide, söylediğiniz kışkırtıcı bir cümleye bir kadın tarafından söylenmiş tek bir sözcükte ''Deli,'' dedir.

Bir doğum gününüzde, hiç ummadığınız bir sürprizle tüm yasakları delip riskler alarak, arkadaşlarınızın, 12 eylül paşalarına ayrılmış yemek odasında, onların masalarına donattıkları sofradadır. Bir cezaevi karanlığında, hiç unutamadığınız, adı aklınıza yazılı bir genç kıza, bir öğretmene yazılmış bir küçük kardeş mektubundaki, ''Buralarda kayısı ağaçları çiçeklendi,'' cümlesindedir. Çağrıldığınız ziyaret bahçesinde, bin yıl düşünseniz aklınıza hiç gelmeyecek, izinizin kaldığı okul arkadaşınızın elinde bir kutu kuru pastayla sizi görmeye geldiği andadır.

Bir ayna üzerine yazdığınız bir cümleye, baş ucuna bıraktığınız bir tek güle bakıp, ona izler bırakarak yönlendirdiğiniz yerdeki hediyeye gitmeden, yan odada oturmuş kucağınıza en pijamalarıyla gelen kadının dolanmış kollarının dudağınıza kondurduğu tutkulu öpücüktedir. Bir tren penceresinden baktığınız akıp giden zamandadır. Bir vapur güvertesinde yanınıza oturacak düştedir. Binlerce mekânda binlercesini içtiğiniz biralardan birini hepsinden farklı yapandadır.

Her sorusuna yanıtlar verdiğiniz minicik bir çocuğun, bir gün bir sorusuna bilmiyorum dediğinizde; onun kocaman yüreğinin ses tonundaki, koca koca anlamlarla yüklenmiş ''Sen harika bir babasın,'' cümlesindeki, teselli ediştedir.

Bunların her biri birileri için hiç bir anlam ifade etmezken birileri için çok şey ifade edebilir, eder! Mutluluk elimizin altındadır. Bulamadığını iddia edenlerin aradıkları yerler yanlıştır ...Suçlu bizizdir...Suçlu ne yaşam, ne öteki, ne de kaderdir.

Andre Gide'ın muhteşem bir sözü vardır: Yasam çok zalim bir ögretmendir. Önce sınav yapar, sonra dersi verir.

Ben o sınavları hep sevdim; ve hayatla eğersiz ve hiç küsmeyen bir arkadaşlığımız var. Ben onu olduğu gibi seviyorum, o da beni...


O an hissettiklerimi bir blog yazısı yapmayı düşünerek not aldığım çok taze bir mutluluk örneğimin giriş kısmını, o anki kelimelerim ve başlığımla buraya taşıyayım ki benim için mutluluğun ne kadar emek verilerek elde edilmiş bir kolaylık olduğuna örnek olsun. Aşağıdaki yazımda her bir cümle, her ifade ettiğim, tek başına da bir mutluluk anıdır ve bunların toplamı da sadece o gün yaşanmış kocaman bir mutluluktur. O ânı yaşamak, ondan tat almak sadece o günlük bir şey değildir de aynı zamanda!. Zamanın kumbarasındaki kocaman bir anlar birikmişliğidir .



Bir Fotoğrafla Ayaküstü Bir Gönül İlişkisi...

Bir fotoğraf gördüm... Kalabalık;  gülüp eğlenen kadınlı erkekli bir kalabalık... O Fotoğrafın içinde bir fotoğraf gördüm: Gözüm önce takıldı, sonra baktı, sonra gördü... Görünce, daha çok baktı. Kalabalığın içinden kadını ayırıp tek kişilik bir fotoğraf yaptım. Gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerinin içine baktım. Tanıyordum. Tanıdım... Tanıdı... Kalabalıktı, mutluydu... Ona seslendim: ''Bir insan onca kalabalığın içinde ancak bu kadar farklı ve tek durabilir, ruhun bambaşka, bu çok hoş!..''  ''Aşırı sıcak ve dumandan ötürü bir parça bayılmış olmanın da etkisi var o ruh üzerinde desem,'' dedi. ''Ben gördüğünü okuyabilecek biriyim desem,'' dedim.

O fotoğraf şimdi  gözümün ucunda, düşümde...

 

Mutluyum.



Doğru Söze Ne Denir...Haklısınız:))


“Her kadın biraz Budisttir... Çünkü hayatında mutlaka bir öküze tapmıştır...”

Bu yazıyı bir arkadaşımın msn iletisinde günlerdir görüyorum ve çok gülüyorum.Dün bunun aslı astarı ne imiş dedim.Ya da kimden çıkmış bu anlamlı laf diye şöyle bir bakındım;meğerse şu sıralar en popüler forward mesajıymış.Hatta Reha Muhtar bir köşe yazısı bile yazmış.Ben çok sevdim;belki duymayanlar vardır diye paylaşmak istedim.Üzerime alınmadım.İçim rahat:))

12 Mart 2009 Perşembe

BİLMİYORUM....

Mahallemin bakkalına bir genç uğrardı...hep sigara ya da çekirdek alırdı...

Bizim varoşlarda ,bizim bakkal sahibi her gencin derdini bilir...genci yaşlısı bizim ağabeye dert anlatmaya gelir.bizim ağabey de dinlemeyi bilir.


o gençte gelirdi...söverdi kızdıklarına.

ben bir merhabaydık o gençle sadece...

Ağabey sigara derdi...

iki dal önündeydi.



Bizim varoşlarda böylesi gençlerden çok olur.Lise terktir birçoğu;birçoğu, onu bile çok görür kendine.Bizim gençte o gençlerden...di.


Bizim gencin adı Mustafaydı…

Yaşı 18 di.

Tertemizdi...

O Gün cumartesiydi.



Gece şakır şakırdı yağmur iken...

Bir çığlık duyduk...



Mustafa kendini asmış...



Dört gündür başka bir alemdeyim...

sadece düşünüyorum…

insanlar Mustafayı söylüyor.

Herkesin ayrı dilden konuştuğu açık.



Ben sadece “neden” diyorum.

Bir genç ve sıradan bir hayat ve bir urgan!

Bu kadar basit... mi?

10 Mart 2009 Salı

Ey Kadınlar Gözünüz Doysun...


Kadınların özgürleşmek anlamında öne çıkardıkları ve mücadelesini verdikler tüm konular üzerindeki çabaları boşunaymış. Bugün bunu öğrendim. Ve bu öğrenmenin ardından duyduklarımı bu yazı yoluyla paylaşarak, kadının özgürleşmesi yolunda bir ışığa neden olabileceğim için de gururluyum.

Ve kadınların bu haklı mücadelesinde yanlarındayım. Bütün tanıdığım erkekleri de elimden geldiğince bu çabaya ortak edeceğim. Her ne kadar kadının özgürleşmesinin erkeğin elinden geçmesine karşı olsam da, şu an itibariyle başkaca da bir çare gözükmemekte...

Kadın özgürlüğünün yolu çok basitmiş ve bir çok kadın da farkında olmadıkları bir özgürlüğe sahipmiş aslında; ya da bu kadın milleti fazlasıyla nankör.

Bazı siyasilerin Tunceli merkezli çabaları, eşya dağıtımı henüz özgürleşememiş kadını özgürleştirmek; bütün değerlerden daha önemli, hatta en önemli bir hakkı vermek içinmiş. Hep birlikte haksızlık etmişiz; şimdi özür dileme zamanı... Bir özür de kocalarınızdan, erkeklerinizden dileyin kadınlar; sizi başının tacı sayıp özgürleştirdikleri için...

Ey erkekler; kadınınızın özgürlük mücadelesine destek verin, verelim; eğer yoksa ona bir çamaşır makinası alın, alalım... Az özgürlük dersen merdaneli, çok veren kesesinden dersen full otomatik...

Hiç bir şey yapamıyorsan bir taksitli kampanyaya gir, ilk taksidini sen ödeyerek özgürleşmesinin yolunu aç, kalan taksitleri o ödesin. Özgürleşme yolundaki mücadelesine sahip çıksın emek versin.

Ve gün itibariyle kadın mücadelesinin sloganları şu şekilde değiştirilsin.

Yaşasın Kadınların Özgürlüğü...

Yaşasın kadının çamaşır makinası sahibi olma mücadelesi...

Merdaneli yetmez... iki üç... daha fazla özellik...(asıl sloganın selam kısmını uyduramadım, Ernosto'yu da sığdıramadım:))

Ve bu satırların yazarı olarak, tüm erkekler gibi kadının değerini her zaman bilmişimdir. Öyle olmasa, yazının resmi kadının erkek gözündeki en değerli çalışma alanından, üstelikte çamaşır makinasıyla çok alakalı bir mekandan olmazdı.

Bütün bunlar nereden çıktı derseniz de buradan buyurun, kadınlar önden...

9 Mart 2009 Pazartesi

Naz Özsamsun'un İkinci Yağlı Boya Çalışmasını İftiharla Sunarız...




Resim; henüz eğitimde olduğu için öğretmen tarafından ana hatları kurşun kalemle çizilen tabloların, ressam Naz Özsamsun tarafından boyanmasıyla oluşmaktadır. Naz hanım büyük bir incelik gösterek, kendisiyle ilgili resimler dahil tüm bilgilerin yayın haklarını dev medya kuruluşlarından gelen tüm teklifleri elinin tersiyle iterek La Paragas'a vermiştir. Bu tercih edilme tüm La Paragas ailesi olarak bize fazlasıyla gurur veren; ve çalışma azmimizi artıran bir durumdur.Kendilerine teşekkür ederiz.:))

Naz Özsamsun kimdir derseniz buradan buyurun...:))

8 Mart 2009 Pazar

Luna...Ay


Ülkemizde, sinemalarda oynatılması konusunda o yıllarda büyük tartışmalara neden olan ve çok özel izinlerle vizyona girebilen, izleme fırsatı bulabildiğim bu film: Ergenlik dönemindeki sorunlu, uyuşturucu bağımlısı oğlunu kurtarmak için tensel yakınlığını kullanmak zorunda kalan -Jill Clayburgh'un muhteşem oynadığı, opera sanatçısı sıradışı bir anne ile oğlunun öyküsüdür.

Enseste dair sahne içermekle beraber, asla bir ensest filmi değildir.

Bertolucci bu sıradışı filmde anne-oğul ilişkisinin karmaşık, sırlarla dolu bağını, çaresizliklerini, gerilimli ve derin bir psikolojik sorgulamayla ortaya koyar.

Film daha çok, anne-çocuk ilişkisinde, bir annenin çocuğu için fedakarlığının sınırlarını, ergenlik sorunlarını tartışmaya açarken; aile olamamanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerinin sonuçlarını da göz önüne serer.

Ve çok sıra dışı bir halden yola çıkarak, ahlak anlamında bütün boyutlarını göz önüne serdiği olay üzerinden bir sorgulama yaparken, idealize ettiği ve doğru bulduğu tavrıda ortaya koyar.

İşin özü; insana dair, sevilen öteki için fedakarlığın nereye kadar olduğunu, suçluluk duygusunu, derin bir yanlışı farketmenin ve onu telafi edebilmek adına insanın nerelere sürüklenebildiğini içinde barındıran; toplumun genel bakışı ve değerleri noktasında, ahlaksızlık ya da ahlaklı olmak ikileminde tam bir sırat köprüsü hal ortaya koyan öyküsüyle, insanın düşünce dünyasına çok şey katan; renkleri, müzikleri, olağanüstü sahneleriyle çarpıcı, vurucu, sıradışı, ters köşe bir filmdir.

Ve ne yazık ki izleyiciyle yeteri kadar kucaklaşamamıştır.

At Be Ustam!..Kim Tutar Seni...2.Kısım

Öncesi

"Tam gidecektim, pilotlar ustam bir tecrübe etsen şu uçağı, hani baksan başka bir sorun var mı falan diyince, geçtim direksiyona; onlar da yan koltuklara oturdular. Önce sağ motora bir tam gaz... Sonra sola bir tam gaz verip motorda kötü, kirli ne gaz kaldıysa hepsini attırdım eksozdan... Ardından el frenini bırakıp usul usul pist başına geldim. Rüzgar arkadan estiği için kalkışı denize, şehrin üstüne doğru gerçekleştirmem gerektiğinden pistin sonuna doğru ilerlemeye başladım; bu arada da uçağın tüm aksamlarının nasıl çalıştığını gözden geçiriyorum. Pist sonuna gelip dönüşü kalkış istikametine doğru bitirdikten sonra, önce bir durdum ve bismillah deyip gaz pedalına yüklendim.

Pistin bitim noktasına kadar gaz bastım; pilotların yüzünde ne halt ettik biz korkusunu sezdim ama!.. Buna içimden gülüyorum bir yandan da; lan süt çocukları kendinizi pilot sanıyorsunuz di mi? diyerekten... Pistin artık her şey bitti noktasına geldiğimde çektim levyeyi ve uçak tekerlerini kesti yerden. Onların kıpkırmızı, kan ter suratlarına daha yeni oh be rahatlığı gelmişti ki çaktım uçağı burun üstü, denize doğru; bunlar yapıştılar tabi ki koltuklara, denize sıfır noktası kadar yaklaşmıştım ki nerdeyse kuyruk suyu sıyırıyormuşçasına dikildim yeniden, gökyüzüne doğru...

İyice dikildiğimde, ki bilsem atmosferi geçerken yanmayacağız gidecem şu ayda ne var lan bi bakim diye, o kıvamdayım yani... Güneş gözümü iyice alıp bakamaz hale geldiğimde, asılıp levyeye geriye doğru yaslayıp uçağı ters taklayı attırdım ve güneşi arkaya aldım. Normal hale geldiğimde pilotların ve diğer Amerikalıların üst baş dağıldığını, terden sırılsıklam olduklarını farkettim; inerken keşke koltuklara da baksaydım lan..."


Neyse, adamlar titrek ve korku dolu tonda "Usta vaktimiz yok, hemen İncirlik'e uçmamız gerekiyor"u anca diyebildiler. Gülerek, tamam dönelim dedim. Ama çok terlediniz biraz serinleyin de öyle gidelim diyerek denize doğru alçalmaya başladım yeniden. Sağ kanadın ucuyla denize şöyle bir dokunarak suyu uçağın üzerine boca ettim. Ardından aynı işlemi sol kanatla da yaparak yeteri kadar soğutmayı sağlayıp uçağın içini serinlettikten sonra dönüp havalanına geldim."


Alana gelip park etmesiyle, uçaktan inen pilotlar nerdeyse öpecek haldeyken yeri, ''Usta o kadar senedir uçarız ama senin gibisini göremedik ver elini öpelim.'' diye yapıştıklarında ustanın eline; o büyük bir tevazuyla ellerini öptürmeyip yanaklarını okşadığı pilotlara biri iki tavsiyede bulunarak; Amerikalı yetkililerin, Amerikaya yerleşip bilgilerini yeni yetişen öğrencilere aktarmanın yanı sıra Amerikan hava yolu şirketlerine ve hava kuvvetlerine hizmet vermesi konusundaki tüm ısrarlarını, teklif ettikleri yaşam standartlarını geri çevirerek, sade bir vatandaş olarak bu vatana hizmetlerini uzunca bir sürdürmeyi  daha uygun görmüştür. Bu hikayeden öte bilinen bir başarısı kendi ustalığı da dahil yoktur.

7 Mart 2009 Cumartesi

Şu An Bir Şeyler İçmek İsteyip de Kararsızsanız... Bir Öneri:Ragla

Votka, Bira, Miles Davis ve dışarıda harika bir rüzgar varken ve ben bunların tadını çıkarırken... Bu saatte bir şeyler içmek isteyip de kararsız olanlara bir hayrım dokunsun diye, çok da keyifli bir içkiyi önermek geldi içimden.

Adı Ragla olan bu karışım; çok eğlenceli ve hazırlanması da son derece kolay bir içki. Büyükçe bir kadehin yarısına kadar limon aromalı bir gazoz ki tercihen Sprite ya da Sensun doldurup, üzerini bira ile tamamlıyorsunuz.

Tabii ki mümkün olduğunca soğutulmuş olması lezzet için önemli. Dilerseniz de buz ilave ediyorsunuz. Deneyin seveceksiniz (beni).

Geceye, yaza, özellikle arkadaş toplantılarına, kalabalık film izleme seanslarına çok yakışır. İyi eğlenceler.

Not: Gazoz bira oranı deneme yanılma yoluyla ayarlanarak, kendi damak zevkiniz için uygun bir hale getirilebilir.

At Be Ustam!.. Kim Tutar Seni...1.Kısım

Kentimizin henüz kültürel kimliğini ve buna bağlı olarak da mimari güzelliğini kaybetmediği, ama sonunun da gelmekte olduğunu hissettiren zamanlarda... farklı milliyetlerden yurttaşların yaşadığı kentimizi daha da renklendiren, genç kızların, ''Bir Amerikalı kapsam da kendimi Amerika'ya atsam,'' dediği görevlilerin, yani Amerikalıların varlığı... bir kısım ''göçler'' sonucu Türklere geçmiş Rum ve Ermeni evlerinin görsel katkısıyla kendimizi Avrupanın kenar mahallerinden birinde yaşıyor sandığımız... Amerikan radarlı yıllarda bir gün, radara sürekli öteberi taşıyan Amerikan uçaklarından biri arıza yapıyor.

Mevcuttaki Amerikalı teknisyenlerin hiç biri çare olamayınca çözüm için arayışlar başlıyor. Ne yapsak ne etsek diye düşünürken pilotlar ve yetkililer, oradaki teknisyen ve diğer görevlilerin aklındaki ampul yanıyor. ''Yaa... bunu yapsa yapsa Sezai Usta yapar,'' diyorlar.

Babamın kesif benzin kokulu, katılaşmış yağ damlalarının simsiyah bir zemin oluşturduğu tamirhanesine götürüldüğümde en büyük zevkim; benim için sipariş edilen oraletin, işini gücünü bırakan babam tarafından kırmızı beyaz çizgili klasik kahveci tabağında soğutularak bana içirilmesiydi.

Arasta kültürünün tavan yaptığı o yıllarda, bir araya gelmiş ustaların atma avcı vurma beni tadındaki sıcak sohbetlerine kulak olmaya bayılırdım. Eğer konu çocuklara uzak bir zamparalık öyküsüyse, olay mahallinden bir bahaneyle bir abinin eline tutturularak çikolata gofret almaya doğru uzaklaştırılırdım.

Aklıma geldikçe yazmayı düşündüğüm bu coğrafya; aslında hayatımın çok uzun ve önemli bir bölümünü işgal etti. Hiç hesabımda yokken, ama bir yandan da öngörebildiğim bir şekilde babamın erken ölümüyle ihale üzerime kaldığında; hayallerimi paket edip bir kenara kaldırmak durumunda kalacağımı ve uzun yıllarımın otomotiv sektörünün içinde geçeceğini görmüştüm. Her ne kadar kendi seçimim olmasa da bu mesleğin Türkiyenin ekonomik ve sosyal gelişimine tanıklık anlamında katkısı çok oldu bana... Her meslekten, her eğitimden, kentli, köylü her kesimden, her milliyetten ve her etnik yapıdan insan ve dost tanıdım.

Blog yazmaktaki temel amacım kendi kişisel tarihimize izler bırakırken, aynı zamanda dönemlerin arka planlarını, ülkenin değişimini, bireysel ölçekte kendimce notlamak olduğundan, şimdi anlatacağımın benzeri örnekleri sıklıkla yazma fikrindeyim.

Babamın arkadaşlarından sağ kalan ender kişilerden şu an kente yakın küçük bir balıkçı kasabasında yaşamakta olan ustamızın; böyle, yani bir arkadaş toplantısında anlattığı atma avcı vurma beni türünden hikayesine kulak kesilelim şimdi.

Bir gün tamirhanenin kapısında son model, gıcır gıcır bir Mustang durduğunda, içinden biri siyah diğeri beyaz upuzun iri yarı iki üniformalı adamla birlikte konuşmaları çeviren bir tercüman iniyor. Ve o an bir Amerikan Ford motoruyla uğraşmakta olan ustamız, yine hiç olmayacak bir şeyi yapmakla meşguldür. Bu meşguliyet: Tüm yedek parçaların en küçüğünden en büyüğüne Amerika'dan gelmesi gerektiğinden ve aslında bu sistemin, demir yolları terk edilerek teşvik edilen kara yolu yapımlarıyla birlikte bağımlılık anlamında ve o günün koşullarında çok güzel bir kement olarak boynumuza takılmış olması yüzünden; ve mesafe göz önüne alındığında, kontrollü bir stok da piyasada oluşturulamadığından orijinalini bulamadığı yedek parçanın yerine bir başka Amerikan arabası şevrolenin(Chevrolet) pistonlarını kesip biçip, Ford motoruna uygun hale getirmek uğraşıdır. Hatta bu işlemi tamamlamış olup yerlerine monte etme sırasına gelmiştir.

Gelenler selam verip içeri girdiklerinde gözlüğünün üst aralığından şöyle bir bakarak:''Buyrun,'' der. "Uçağımız arıza yaptı çalıştıramıyoruz bir göz atar mısınız?" ricasında bulunan ve sorunlarını anlatan konuklara ''Elektrik donanınımını gözden geçirdiniz mi? Marş dinamosuna baktınız mı? Aküleri kontrol ettiniz mi?'' gibi bir kaç soru sorduğunda aldığı yanıtlardan, sorunun bir elektrik işinin ötesinde ve daha derin olduğunu kavrayan ustamız, uçağın tipi ve modeli ile ilgili bilgileri de alır. Konukların ifadelerinden elde ettiği datalarla birlikte kısa süreli bir konsültasyon yapan Sezai Usta, aşağı yukarı sorunun ne olduğunu anlamıştır.

Aslında ahlakı gereği elindeki işi de bırakmak istememekle birlikte; ''Ya usta bizim işimiz çok önemli zamanla yarışıyoruz.'' diye lafa girdiklerinde çok da ısrarcı olduklarını görünce gelen kişilerin; pistonları piston kollarına geçirip işi kalfasına teslim ederek, bindikleri Mustang'la hep birlikte hava alanına doğru yola çıkarlar.

Yolculuk esnasında her ne kadar çok acemi olduklarını ve arabanın hakkını veremediklerini düşünse de, direksiyona geçmek gibi bir talepte bulunmadan, için için kızarak ''Geç şu tarafa bak araba nasıl kullanılır'' iç seslerine frenler de yaptırarak, sabır taşları çatlamadan olay mahalline varırlar.

Ustamız uçağın yanına vardığında halden anlar bir bilge olarak uçağın yanağını şefkatle şöyle bir okşar. Bilge bir kişi tanımanın mutluğunda bir gülümseme yüklenmiş çocuk mahcubiyetinde el pençe duran pilota '' Geç bir çalıştır bakim uçağı,'' der. Bir kaç kez marşa bastığı halde volandın dönmesinden öte geçemeyen motor sesinin ardından, boğmuşsunuz motoru serzenişiyle birlikte ''gaz pedalına sonuna kadar bas ve ayağını basılı tutarken çalıştır, ben bırak diyene kadar da gazı bırakma!'' talimatlarını veren, üstelikte bunu ''siz de hiç bir bok bilmiyorsunuz'' edasıyla yapan ustanın dediklerini yerine getirmesiyle pilot; volandın bir iki dönmesinin ardından motor çok yüksek bir sesle çalışmaya başlar.

Ortalığı, boğulmuş motorun attığı çiğ gaz kokusu sardığında, eksoza gidip gerekli kontrolü yapan usta: '' Tamam'' der, ''gaz pedalını bırakabilirsin.''

Motorun sesinden sağlık belirtilerini sezen ustamızın ''Vitese tak biraz ilerle bakim'' demesinin ardından, pilotun denilenleri yapmasıyla uçak kısa bir yol alır ve stop eder. Ustamızın yüzündeki hımmm ifadesinden endişelenen pilotlar ve teknisyen, ''Ustam durum ciddi mi?'' diye sorarlar. Ne sorun olsa çözerim uzmanlığındaki usta en bilge haliyle gözlüğünün üzerinden, göz uçlarıyla onlara şöyle bir bakarak, ''Sorun ciddi ama çözülmeyecek diye bir şey de yok'' yanıtını verir. Amerikalı cahillerin, minnet ve mecburiyetle ve umutla parlayan gözlerini fark eden ustamız; Türk'ün gücünü ve zekasını göstermenin de mutluluğunu yaşamaktadır o esnada .

''Açın bakalım şunun motor kaputunu'' deyip alet çantasından çıkardığı pense, düz ve yıldız farklı büyüklüklerdeki iki üç tornavida, bir alyan ve 12 -13 iki ağızlı anahtar ve bir kargaburnu yardımıyla zaten ilk konsültasyonda tespit etmiş olduğu arızayı kısa bir uğraş sonucunda gidermiş olmanın güveniyle ''Geç bakalım direksiyona,'' der pilota...

Onun çalıştır komutuyla marşa basması bir olur pilotun ve akabinde motorların çalışması da... ''Ver bakim sağ motora gazı!'' der ve dinler gümbür gümbür sesini sağ motorun... ''Ver bakalım sol motora gazı!'' der ve dinler gümbür gümbür sesini sol motorun... ''Ver ikisine birden gücü,'' der ama yükselen motor sesinden ürktüğünü de fark eder pilotun, ''korkma oğlum bas, bas, bas!'' diye devam eder... Tüm bunları anlatırken arkadaşlarına şunları ilave etmeyi de unutmaz bir tespit olarak: ''Tabii adamlar kulaklarında kulaklık, alet edavat, elektronik cihazlar ellerinde, ordan ölçümle yapıyorlar her şeyi; bizim gibi çekirdekten yetişme değilki; okumuş kitapta, sanıyorki her uçağın ruhu aynı, dinleyeceksin kardeşim ne diyor uçak, sana ne anlatıyor, derdi neymiş, anlayacaksın sesinden...''

Gaz verme esnasında frenleri kitli olduğundan uçağın, güç aldıkça motorla, burun yere doğru eğilir. Bütün bu verileri değerlendiren ustamız, olayın hallolduğuna kanaat getirdikten sonra, "Tamam bırak gazı rölantide, çalışsın bir süre motor." der.

Amerikalıların tamamı ustanın yanına gelip hepsi birden: ''Usta allah razı olsun senden, hiç böyle düzgün çalışmamıştı bu uçak,süper oldu.'' derler. Yaptığının kendisi için sıradanlığının farkındaki ustamız: '' Durun bakalım! Ben size bir de karbüratör ayarı yapim, yakıttan da tasarrufunuz olsun,'' deyip, gaz hava ayarını da uçağın ruhuna uygun değerlere getirir. Bu arada, içinde az pislik kalmış olduğunu hissettiği iki karbüratör memesini de söküp üfleyerek temizledikten sonra yerlerine monte eder. Motorun sesi, rakı masasında dinlenen Müzeyyen Senar'dan Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik Kalamıştan kıvamını alınca, bir sorunu çözmenin huzuruyla malzemeleri toplamaya başlar Sezai Usta.

Buradan gerisini artık Sezai usta anlatsın... Ki ben naklen de olsa ''atmaktan' yoruldum...

Devamı için buradan lütfen...

5 Mart 2009 Perşembe

Cevap?


Tesadüf denilen an gerçekten tesadüf müdür? Yoksa, algıda varolan bir hazırın ötekiyle yolunun kesiştiği an(mı)dır?

Adamın Biri...


Bir akşam boyu ...

Ruhuna dokunurken;

Saçına, yanağına da dokunmak istedi.


Ve bazen;

Elinden tutup, çıkarmak istedi ...


Şefkati, dostluğu, sevgisi

Göğsüne yaslansın istedi...



En çok da!

Umursadığını bilsin istedi.



Konuşurkenki, bakarkenki, rakı içerkenki,

Kendini çok sevdi.

Kısa Günün Kârı!..


Dün gazetelere göz atarken, kendisine özel bir ilgim olduğundan Ersun Yanal İstifa Etti spotunu görünce Hürriyet com tr.de, bir sazan olarak tıkladım hemen haberi... İçerikte, haberin -adını özellikle yazmadığım-bir yerel internet sitesi tarafından, sabah antremanına katılmadığı gibi bir takım gerekçelerle desteklenerek verildiği yazıyordu. Haber daha sonra Ersun Yanal'ın böyle bir şey olmadığı ile ilgili açıklamalarıyla geliştirildi. Akşamda, Trabzonspor yönetim kurulundan, bunun takımın başarısını çekemeyenler tarafından ortaya atılmış olduğunu içeren hamasete dayalı sert bir açıklama geldi.

Bugün; dün konu açıklığa kavuşmuş olmasına rağmen, yine Hürriyet'te spottan Trabzon'a İstifa Bombası Düştü diye verilen haberin içeriğinde; gelişmelerle birlikte, söz konusu yerel sitenin bugün yayınladığı şu açıklamasına da yer veriliyor: "Haberimiz meslek yaşantımızın en talihsiz yol kazalarından biri olmuştur. İstihbarat kaynağımızdan gelen bu bilgiyi doğrulattırmadan sitemize koyduk. Haberi ilk duyuran olma heyecanıyla yaptığımız bu büyük, ’yanlışlık’ için özür diliyoruz" .

Biri büyük, biri de yerel iki medya kuruluşu... Siz ikisi arasında ahlak açısından bir fark görebildiniz mi?

Reklamın iyisi kötüsü olmaz sözcüğünün akıllılık örneği gibi sergilenmesinden iğrendiğim kadar; amaca ulaşmak için her yol meşru çirkinliğinden de iğrenmişimdir. Böyle bir istihbaratın gelmesiyle Ersun Yanal'ı ya da Trabzonspor yönetim kurulundan herhangi birini telefonla arayıp haberi doğrulatmak arasında geçecek zaman, yazının yayınlanır hale getirilmesinden daha uzun sürebilir mi? Özellikle bugünün iletişim teknolojisi göz önüne alındığında...

Oysa yan masadan, ya şöyle bir haber patlatalım gündeme oturalım uyanıklığındaki kişiden gelen öneriyi istihbari bir haber sayıp, o gün bunun ulusal medayada da yer bulacağını görüp kendi sitesini gündeme oturtan, gün boyu tık rekorları kırdıran ve ertesi gün de yine oturduğu yerden bir özür mesajı yayınlayarak ''etik bir güzellikte'' sergileyen çalışan: Akıllı ve uyanık olarak değer görüp, el üstünde tutulurken; işin ahlaki anlamda doğrusunu yapacak muhabirin akıllı addedilmesi ve çalışkanlığının takdir görmesi olası mıdır?

Siz bu olaydaki samimiyete inanabildiniz mi?

Ekmek aslanın ağzında değil ,ekmek ahlaksızlığın ağzında...Uzanabilirseniz!

Hayat kirleniyor (mu?) Hergün biraz daha...

4 Mart 2009 Çarşamba

Sevdiğim Şair, Sevdiğim Şiir Mimi...

Bu kez mim soldan soldan geldi. Soldan geldi derken; şiirle ilişkim ideolojik temeller üzerine kurulu olduğundan. Başta Nazım, Lorca ve Neruda olmak üzere diğerleri...

İyi bir şiir okuru değilim. Bugüne kadar elime alıp başından sonuna okuduğum bir şiir kitabı olmadı. Arada bir, birini elime alıp sayfaların arasından rastgele okurum. Genelde elime geçen dergi ya da gazete köşelerindeki, seçilmiş şiirlere takılırım. Başta Orhan Veli olmak üzere, yalın ve gündelik bir dil kullanan şairler daha çok etkiler beni. Mesela blog dünyasından Hayatın Ortasında iyi bir örnektir buna... Ama mimin kuralına uyarak kesinlikle bir isim yazmam gerekirse; Nazım Hikmet derim en sevdiğim şair.

Bir dönem sevdiğim şiirleri kağıtlara yazıp oraya buraya atardım. Hatta bir iki tane de kendi yazmışlığım vardır. Bunlar, tıfıl çağların ona buna öykünme, kendine şekil yapma halinde ilerleyen sürecine aittir. Ha bunlar nerede şimdi dersek, arasam da bulamam. Bir gün bir şeyleri ayıklarken elime gelenleri şuraya koyayım bulmam kolay olur demiştim. Koymuştum da... Şimdi o yeri bulamamaktayım.

Mim her ne kadar soldan soldan geldi desem de, asıl geldiği yer önemli benim için... Neden diye bir soru gelirse... Geldi soru... Dedim ya, rastladığım yerde okuduğum dizelerin o an bende yarattığı etki, aklıma çizdiği resim önemli diye... Bir çok yerde tekrar ettiğim gibi, göz önünde olanlardan ziyade saklıda duran, popülizmin rüzgarında yelkenleri şişirilmemiş olanları severim.

Blog alemindeki geçmişim çok yeni, o yeniliğin ilk günlerinde bakınırken oraya buraya; bir blogda bir şiir gördüm; ve sözcüklerini hemen not aldım. Bunlar Kayıp Fesleğen'in yani persona noN grata~~nın, yani A.Nur'un Saklan adlı şiirindeki şu dizelerdi: Uyku tutmuyor beni/Gel sen tut…/ Fakir nakaratlarımın içine bağdaş kur.

Sevgili Kayıp Fesleğen mimi yollarken bana, isterse sevdiği sözcükleri not ettiği defterinden bir şiir çıkarsın La Paragas demiş. Aslında onun şiirine yazdığım yorumda da vurguladığım gibi, cümlelerin altını çizmek, bir yere not almak gibi bir alışkanlığı olmayan, bunu hep isteyen ama bir türlü beceremeyen bir okur olarak, not aldığım cümle çok azdır. Dolayısıyla da şiir... Birde en sevdikleri kategorisine çokça şey koymayı seven, eni değil de enleri olan biri olarak; beni yaşadığım bir olaydan dolayı en çok vurmuş olan, izi derin bir Ece Ayhan şiirini yazmak istedim. Nazım Hikmet'ten, Kelimelerin şiiri için af dileyerek.

MEÇHUL ÖĞRENCİ ANITI


Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek

3 Mart 2009 Salı

Kar

Bir gün dışarıda lapa lapa kar yağarken...

Bir boş vaktimde...

Çıtırtılı sobanın başından bilmem kaç senedir baktığım aynı yerlere gözlerimi dikmişken...

Çocukluğumun düş zamanlarına gittim.

Orada bir çocuk, gecenin yakışıklı laciverti günün mavisine dönerken; kır sakallı, iskoç kareli ama ısrarla koyu ceketli; içinde, mutlaka deriden -köstekli saat için- cepli... hatta şimendifer resimli saatin - ben demiryolcuyum dedirten- zincirinin takıldığı bir iliği olan yelek, herdaim cami kokulu...

Hani amcalar kendi ölüm yataklarındayken gözyaşı damlalarının kelime olduğu anlatılardaki göz gözü görmez bir tipinin; kapı altlarından, cam aralıklarından girip de birbirine sığınmış üşümüşlükleri daha üşümüşlükler yaptığı buz kesmiş bir sabahta...

Siyah paltosu bembeyaz olmuş, elinde iki torba kömürle kapı ağzından ''Bu enikler olmasa bu çekilir bir çile mi?'' diyerek, taa istasyondan şehrin bir tepesindeki fakir eve yürüyen...

Sadece bu tavrıyla bile sülaleye sorumlu baba olma duygusunu miras bırakan...

Tabakasından çıkardığı kağıdı baş parmağı ile işaret parmağı arasına sıkıştırıp tütünleri özenle yerleştirdikten sonra dudaklarıyla şöyle bi ıslatıp, alışmışlığın ustalıklı estetiğiyle sardığı ve bunu her seferinde bir ritüele çevirmeyi başardığı sigarasını, ispirtolu çakmağı ile yakan...

Ondan son gazoz parasını aldığımın ertesi günü, ölümün soğuk yüzünü ilk kez hissettiğim Dedenin sabah namazına giderken biz sıcağa kalkalım diye yaktığı mangalın ısıttığı, babannenin sıcağından uyanılmış odada, sokak lambalarının sarı ışıkları altındaki dokunulmamış karı seyrederken; Adamo'nun Her Yerde Kar Var şarkısının tınıları yol alırdı derinliklerime doğru...

İsterdim ki...

Hani demiştim ya yetişkin halimdeyken bi kere daha...

 "Hani ütülenmiş, hala temizlik kokulu ve ev ne kadar sıcak olursa olsun, o çarşafa ilk yattığında hissettiğin tazelik kokan bi soğukluk vardır ya..." tıpkı onun gibi...

...dokunulmasındı  beyazlığa,

hoyratlığın çirkin ayakları basmasındı haketmediği ruha,

hiç iz olmasındı bu bebek aydınlığın üstünde...

O telaşlarla, kimbilir kaç sabah o dokunulmamış keyfi seyrettim.

Ve şimdi...

Bugünlerde yani...

Tıpkı o karın hiç dokunulmamış halini, o saflığı sevdiğim gibi.

Değiyor.

1 Mart 2009 Pazar

Ben deli...


Bir deliymişim...Yani öyle diyorlar.Tescilliyim anlayacağınız bizim akrabalarca.

He bir de Samsunluyum.

Bizim oralar yağmura aşinadır; şimşeğe, göğün sesine ve yıldırıma...

Ummadık yağmurlarıdır, benim şehrimi benim şehrim yapan.Yalanı yoktur hani!..Geliyorum derse gelir koparır geceyi gündüzü...Ne vakit gideceği Allah kerim!

Samsundayım...

Yine bir gün ;gün gecenin kaçık yapacağına gebe...Olgun bulutları ve yağmuru bekliyor.

O dün dedemlerin evi misafirle dolup taşıyor.Bütün büyükler bizde.Büyük halalar, büyük amcalar, cici anneler, babaanneler,onların çocukları, yetişkinler.

Geceyi bekliyorum...Yağmur henüz çise çise...

İki katlı, ahşap, mütevazı bir ev bizimkisi...Yanına da dört katlı beton bir bina dikiliyor.Nasip olursa , bu yaz yapımı bitecek ve ev halkı bu yeni eve yerleşecek...

Derken gece başlıyor.Yağmur bastırıyor.Diyorum ki, geliyor.İşte kopacak.

Evde bir panik hâli, gök gürültüsünü duyan yaşlı başlı ev halkı, koşuşuyor.Ev önü harmanı toplanıp, yağmura hazırlık yapılıyor.Brandalar çekiliyor.Havyanlar ahırlara...Kovalar, maşrapalar damın damlayacağı yerlere diziliyor.Ne de olsa boydan boya ahşap bir ev.''Aman ha kırmızı giyinmeyin şimşek çeker!'' rivayeti dilden dile...

Ve karanlık ve şimşek ve gürültülü bir gök.Ve kopuyor.Sel, su o biçim...Bardaktan boşalmak deyimi halt etmiş.

Deliriyorum...Beni bir gülme alıyor...Göğe,bu haliyle tapıyorum.Balkondayım...İçeri gel çığlıkları arkamda...Prestij'de Nicola Tesla'nın deneylerinden kopma bir sahne…Gök yırtılıyor.

Diyor ki! Burası Karadeniz.Ben Karadenizim.

Evde bir saklanma çabası herkeste,bir o yana bir bu yana...Elektrikli cihazlar çıkarılıyor.Televizyon açanın vay haline .

Sevincim, birilerini huzursuz ediyor...Her korkan ,sinirini benden alıyor.

''Sen nasıl bir insansın!''nidaları peş peşe.

Herkes sesten ürküyor.Bir yıldırımla evin alev alması en muhtemel durum.

Hava, Bering denizinde yengeç avlayan denizcilerin savaştıkları bir hava.

Alıyorum elime piknik tüpümü; bir demlik ,kuru çay, kıtlatmalık küp şekerler, bir battaniye bir de minder...İnşaat aşamasındaki binanın en üst katına taşıyorum bunları.Binada elektrik bile yok, telefonumun ışığıyla yapıyorum her şeyi...O kadar merdiveni çıkmak biraz can sıkıcı elbet...

Diyorum ki''De hadi bana eyvallah!Bu gece beni beklemeyin ''.

Binanın terasındayım...Köyümün bağlı olduğu ilçe ayaklarımın altı...İndikçe iniyor yıldırım.Sanki gün aydınlık...Bir seferde onlarcası düşüyor...Aklımda o gece en büyüğü yakalamak var; en devasayı, en korkutucu olanı...

Yerden yirmi metre kadar yüksekteyim. Nasıl mutluyum.Bir de çocuğum,üstelik Yaş 14 15...Battaniyemin altında, terasa açılan kapının önünde, ufak çatımsı çıkıntının altındayım.Acayip üşütüyor hava.Tüpüm de yanmıyor, rüzgar götürüyor benim alevi.Kalıntı tuğlalardan minik bir duvar örüp, savunuyorum alevimi,kaynatıyorum suyumu,demliyorum çayımı.Beli ince bir bardaktan yudumluyorum.Erzurum hesabı, kıtlama.

Hele bir de sigara yakmışım sormayın!..Hava deliriyor.Yağmur sesinden kimse kimseyi duymuyor .İsmimi çağırıyorlar; ''Gel Allahın belası, nerdesin?'' İşitmiyorum.

Yıldırımlar...

Bir sürü düşüyor.Hiç birini beğenmiyorum.Bumuydu be!Hadi bakalım yürü!..Ha ha! Minik şey seni!..

Derken, beklenen oluyor.Ağaçlar yerle öpüşüyor.Bizim tuğlalar devriliyor.Benim çaydanlık ,çay, tüp hepsi helak...Sigaram tütmüyor.

İşte, bir tanesi geliyor!..O beğenmediğim şimşekler var ya; bana nispet yaparcasına, sen misin diyor gök...Bu sefer ses bilindiklerden farklı;ve korkunç!

Ayağa kalkıp, kafamı göğe kaldırıyorum .Yağmurun altındayım.Kollarım göğe açık.Ve o büyük an...Bir seferde, yaklaşık onbeş tane şimşek bir anda çakıyor ve üzerimden dağlıyor.Atomik şeyler oluyor.Titriyorum.O an gerçekten korkuyorum . Normal bir kimsenin normal bir hayatta görebileceği en devasa şimşek bu...Su içindeyim.Bir tanesi inse başıma, yanmış kibrit çöpüne dönerim.Öyle Discovery Channel'da anlatılan mucize kurtuluşlara benzemez.

Gök istediğimi verince, bende inat etmiyorum.

Aşağı inip eve girmemle, ev halkı başlıyorlar;beddua edeni mi dersiniz, bağıranı mı?.Üzerimi değişip,yatıp uyuyorum.

Gün ışıyor.Geceden eser kalmamış.Belki de gök yorulmuş.

Ertesi sabah...Televizyondan haberleri alıyoruz.Bizim ilçeye,bilmem kaç yerde, bilmem kaç biçimde yıldırım düşmüş.

İşte onların hepsi benim...

Düş'e Alt Yazı 9‏


22:14:23 adamın e-postasına düş(medi)

23:27:46 adamın e-postasına düş(medi)

01:43:16 adamın e-postasına düş(medi)

05:32:06 adamın e-postasına düş(medi)


07:30:22 adamın e-postasına düş(medi)

10:47:38 adamın e-postasına düş(medi)

28 Şubat 2009 Cumartesi

Despero...


Bugün hiç fikriyatımda yokken, kendi planlarım Slumdog Milioner üzerineyken, Tırtıl'dan gelen talimat: Despero'ya, ''ya gidilecek, ya gidilecek!'' olunca, emir demiri kesti.

Ruhum ve aklım hafta boyu o kadar koşullanmış ki; gişedeki kıza, Slumdog Milionere bir tam bir öğrenci dedim. Ki o sinemada oynamıyordu film...

Sonra patlamış mısırımızı aldık her zamanki gibi, tabiki çikolata ve gofret çeşitlerini ve içecekleri de... Salon zaten en sevdiklerimizden biri, keyifler gıcır... Film başladığı andan itibaren bir animasyon izlemiyormuşum da, çocukken, çok severek okuduğum kitaplardan birinin içinde kaybolmuşum gibi geldi. Başından sonuna çok zevkle izlediğim bu filme ne yazsam eksik kalır diyerek yorumu şu iki cümleye bağladım:

Arzu'nun masallarını seven, bu filmi de sever...

Kendinize bir iyilik yapın, Despero'yu izleyin...

Bir animasyon fanı ve sinemasever olan Tırtıl'ın tüm zamanlar listesinde onlarca filmi geride bırakarak ikinci sırayı aldığını; özellikle ve bir dip not olarak belirttim filmin. Ve kesinlikle yetişkenlerin çok zevk alacakları, iki kişi izleyebilecekleri, blog aleminde fazlasıyla sorgulanan bazı duygularla ilgili olguları içinde bulabilecekleri, çok keyifli bir film. Ben bu mecburiyetten hiç şikayetçi olmadım. Çok hoş bir sinema günüydü; istediği kitabı, istemediğim kitapçıdan almak zorunda kalmış olsam da...

27 Şubat 2009 Cuma

Bulgur Pilavına Siyaset Karıştı Bence Çok da Lezzetli Oldu...

Karnım acıkınca, her zaman olduğu gibi mutfağa daldım. Niyetimde bulgur pilavı yapmak vardı. Durup dururken, olmadık anlarda, olmadık saatlerde ve olmadık yerlerde uyarı ışığını yakan üstün zekam; sınır çizgilerinde yaşamayı, onun merakı ve bilinmez sonuçlarının heyecanını seven kişiyi de ayartıp paçalarıma yapıştırınca... Hep vurguladığım gibi bu serseri hale ortak olmaya, katılmaya ve bir sonu bilinmez heyecana sürüklenmeye aşkla bağlı olduğumdan, zamanı ıska geçemedim. "Bu pilav, bugüne kadarkilerden daha farklı olsun, sınırı aşalım." diyen öteki sürekli dürterek, zaten meyletmeye dünden razı beni ikna edip anarşizm yolunda adımlar attırmaya başladı. Ve hep birlikte, bugüne kadar hiç bir resmi tarifte yer almayan, aslında var olan ama bulgur pilavı için yok sayılan lezzetleri buluşturmaya karar verdik.

Hep derim; çok coşkulu ve fırlama bir yanım olduğu gibi derin ve duygusal bir düşünüşüm de vardır. Ve tüm kendime dağınıklığımın ötesinde, başkaları söz konusu olduğunda umulmadık derecede düzenliyimdir, saygılıyımdır. Bu ön sözden hareketle daha çabuk, daha sistemli ve daha kolay olması için her şeyin; tüm malzemeleri yerlerinden alıp, mutfak tezgahının üzerine konuşlandırdım.

Tek tek liste yapıp bir mecburiyet ve asker düzeni oluşturmadan, aslında kendi mecralarında gönüllüce ve sevgiyle renklerini yaratan, yaratacak ve ortaya çok daha kuvvetli bir tat çıkaracak olanları, statükocu bir tavıra mahkum etmek istemedim.

Önce, Amasya'dan büyükçe bir soğanı yemeklik doğradım. O kenarda dururken iki adet orta boy Konya'lı havucu kabuklarını soyduktan sonra rendenin en iri tarafında, sonra da yine aynı şekilde Nevşehir'den orta boy bir patatesi havuçlara karışmayacak bir başka tabağa rendeledim. Bu arada musluktan akan Yeşilırmak suyunu yaklaşık beş bardak şeklinde ısıtıcıda kaynamaya bıraktım.

Genelde izlemesi daha kolay ve zevkli olduğundan pilav yaparken, geniş ve cam kapaklı teflon tencere kullanmayı tercih ediyorum. Tencereyi hazır ederken, iki büyükçe su bardağı bulguru ince tel süzgecin içine doldurup, içindeki kötü niyetlileri ayıkladıktan sonra bir kenara bıraktım. Tencerenin içine bir miktar Trakya yöresinden ayçiçek yağı döktüm, yemeğe ekstra bir tat katsın diye Vakfıkebir tereyağından bir çorba kaşığı kadar ilave ettim. Onlar eriyip cızırdamaya başlayınca, doğranmış ve hazırda bekleyen soğanları boca edip, yüksek ateşte kavurmaya başladım. Bu esnada, Antalya'lı sivri biberlerden- ben tatlısını tercih ettiğimden- iki tanesini çok ince halkalar halinde doğrayıp soğanlara kattım.

Tenceredekileri Devrek'te yapılmış tahta kaşıkla çevirip kavururken bir yandan; Büyük Millet Meclisi'ndeki grup toplantısında Kürtçe konuşan, aslında feodalitenin göbeğinden, geçmişte başka bir partiyle doğunun aşiret ağa düzeninden gelerek milletvekilliği yapmış aşiret mensubunun, bölgedeki yükseliş başka bir mecraya yönelmiş olsa orada siyaset yapma olasılığı yüksek adamın, şahsına ve niyetlerine kızsam da Kürtçe konuşma yapmış olmasına hiç kızmadım. Hatta o adamın değişmiş saflığını ve kültürsüzlüğünü sevdim. İngilizce konuşsa hiç tartışma konusu olmayacak bir hale ötekiler tarafındaki şiddetli karşı duruşun ne olduğunu anlasam da bu tavrı çok yersiz buldum. O grup toplantısında konuşuyordu ve seslendiği yörede ana dili Kürtçe olan insanlar vardı. Nasıl ki işitme engelliler için bir tercüman sürekli aktarıyorsa anlasınlar diye, bu da, ondan daha farklı bir şey değildi.

Soğanların pembeleşmiş kokusu burnuma değince, biberlerin de kıvam aldığını fark ettim. Kenarda çözülmeye bıraktığım, daha önce haşlanıp deep freeze'e atılmış Ege yöresinden bezelyeleri tencereye katıp güzelce çevirmeye başladım. Gittikçe renklenen tencereye farklı sebzeler, kendi kimlikleriyle, hiç hormonlanmamış halleriyle ilave oldukça oluşmaya başlayan pilavın kokusu beni keyiflendirmeye, içimi kıpırdatmaya yetti.

Artan coşkularım elimden tutup ofisimsiye doğru sürüklemeye başlayınca beni, anladım ki "Hani müzik." diyorlar! Onları asla kıramayacağımdan, müzik çalarıma bu ülkenin yetiştirdiği en yetenekli, poptan caza, funk'tan reggea ve house'a farklı türlerde söyleyebilen en güçlü seslerinden Nilüfer Akbal'ın CD' sini koydum.

O söylemeye başlayınca bu ülkenin toprağından şarkıları, ben çoğalmış olarak yemeğimin başına dönüp, rendelenmiş havuçları şefkatle tencereye kattım. Havuçların turuncusuyla birlikte renklilik ve koku daha da çoğalarak sarmaya başladı herbir yanı. Keyfim, içerden gelen şarkıların diline kendi dilimden eşlik etmeye başladı. Nilüfer Akbal, ben ve yaşamın tüm renkleri hoş bir koro olup, an'ı aynı coşkuyla paylaşmaya başladık. Kelimelerimiz aynı oldu. Tezgahın üzerinde kıpır kıpır, bu kolektif coşkuya katılmayı bekleyen rendelenmiş patateslerin "Hadi!" seslerine kulak verip, ekledim onları da tencereye. Bir özgün güzellik, bir farklı renk daha boca olmuştu lezzete.

Onlar birbiriyle karışırken ben, gittikçe çoğalan coşkuyu, bu kabul görürlüğün neşesini daha da derinden hissetmeye başladım. Ağzımda türkü, yağmur damlalarının çiçeklerini açmış erik ağacındaki parlaklığına bakarken, anaların göz yaşlarına durdum.

Musluğun altında ıslattığım bulgurların içinden kötü niyetlileri ayıkladıktan sonra süzülmek üzere bir kenara bıraktım. Artık Tokat domatesinden yapılmış salçadan iki tatlı kaşığı eklemenin zamanı gelmişti. Salçayı attığım tencere, daha önce katılmış olanları çalan şarkının neşesinde sarmaş dolaş yaparken; önceki gece Fox TV' deki tartışmanın güzelliğini düşünmeye başladım. Hep karşı durduğum, gördüğüm anlarındaki sert ve radikal duruşundan dolayı kızgın olduğum, arkadaşlarıma her zaman "Şu adamı TV' lere çıkarıp ne olduğunu göstermek lazım." dediğim Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, bu kez bana gösterdi.

Özgürlüklere karşı hiç değilim ve siyasetçilerin mesele yaptıklarının hiç biri benim meselem değil. Ama bir görüşün, bir duruşun, bir ifade edişin kin taşımasından, hesaplaşma mantığı gütmesinden rahatsız olurum. Medyanın bana sunduğu Osman Baydemir'i hep böyle bilmiştim. Etnik siyaset yapan iki yandaki bazıları gibi sanmıştım. Fena halde yanıldığımı gördüm. Süzülmüş bulgurları tencereye katıp kavurmaya, salçayla ve diğer sebzelerle sarmaş dolaş yapmaya devam ederken, empati denen duygunun bir söz olmaktan çıkarılıp içi duyguyla, düşünceyle, samimiyetle doldurulduğunda ortaya çıkanın: Yiğit Bulut'un oturumda, ''Bugün söyledikleriniz dağda sıkılmış onbinlerce mermiden daha etkili.'' sözcüklerinde anlamını bulan şahane gücünü gördüm. Buna gelecek adına sevindim.

Bu sevincime biraz Urfa'dan pul biber, bir miktar Adana karabiberi, çok az da köfte baharı katarak, kaynamış suyumdan dört bardağı iki et tablet ilave edip erittikten sonra tencereye döküp, yarım bardak kadar daha su ilavesiyle hepsini güzelce karıştırdım. Sonra, tencerenin kapağını kapattım. Suyunu çekip de yağın cızırtısı duyana kadar bekledim. Cızırtılar başladıktan sonra en kısığa alıp bir süre daha beklemenin ardından, altını kapatıp bir süre dinlenmeye bıraktım pilavı.

Dinlenmekte olan çok renkli pilavı büyük bir keyifle izlerken keşke ahçılar kurnazlıklarını, ince hesaplarını bir kenara bırakıp yemeklere samimiyetlerini, içtenliklerini, duygularını, insan olma özelliklerini katsalar da sofrada oturanlar: Şarkıların ortak dillinde, yanmamış yüreklerle, ellerindekini, dillerindekilerini pay etseydiler ötekileri ötekileştirmeden diye hayıflandım.

Birilerini etnik milliyetçilik yapıyor diye suçlayanlar, bas bas bağıranlar, birilerini eleştirenler: Bulgaristan'daki, Yunanistan'daki Bulgar ve Yunan vatandaşı Türkler'in varolan-bu kelimenin altını çiziyorum-adları değiştirilmeye, Türkçe eğitimlerine son verilmeye başlandığında, çok haklı olarak karşı durmamışlar mıydı? Durmamış mıydık?

Neden herkes bu ülkenin bir mozaik olduğunu söylerken o mozayığın parçalarını kendi görmek istediği gibi bir araya getiriyor diye düşünürken dalıp giderek on dakikayı tükettiğimi fark ettim. Tencereyi açıp, aromaları birbirlerine daha çok geçsin diye pilavı şöyle bir harmanlayıp tekrar kendi haline bıraktım.

Tabağıma koyduğum pilavın muhteşem kokusu tüm dünyaya yayılırken; kulağımda Nilüfer Akbal; Adapazarı'nın yoğurduna şehrimin suyunu katarak kıvamlı bir ayran yaptım. Alanos'un fırınından aldığım ekmeği, dört adet Tekirdağ köftesini de tost makinesinda ızgara edip pilavın yanına ekleyerek, afiyetle yedim.

Ben ülkemin kokularından oluşmuş kokusunu hep sevdim, seviyorum. Sevmeyenler neyi kaçırdıklarının farkında olurlar bir gün umarım...


Alanos, benim şehrimde, yaşadığım yerin değiştirilmeden önceki adıdır
.
Not:Muzicone'a bişeyler olduğu için elimdeki cd den kendi dilinden Nilüfer Akbal yükleyip dinletemedim. Bunun içinde üzgünüm:))

26 Şubat 2009 Perşembe

Reklamın Böylesi!..

Ellerim Bomboş...


Özgür Basın Kavgası...Mı? başlıklı yazımı, 'gazetemi arıyorum, yıllar önce kaybetmiştim'' diye bitirirken kastettiğim: Bir dönemki iç kavgalar yüzünden henüz yazarlarının bir kısmının oraya buraya dağılmadığı Cumhuriyet'ti.

Aramızdaki aidiyet duygusu ve henüz öğrenen bir çocuk olarak bana katkısı çok fazlaydı. Onu okumak bir onurken; farklı görüşlerdeki insanlarda yarattığı saygı ve güven, değerli ve önemliydi. Okurunu, başkalarının gözünde farklı bir konuma oturtmak, onları saygın kılmak gibi bir özelliği vardı. Okuduğumun gazete olduğunu hissediyordum.

Uzun yıllar okuru olmanın onurunu yaşadığım gazete ile yollarımın ayrılmasıyla ortaya çıkan taklitlerle avunma dönemlerinden beri yalnızım. Ele gazete kağıdı değmeden yaşanmıyor!

Bütün bunları bana hatırlatan, medya üzerine düşündürten, özlemlerimi körükleyen; yeni ve farklıyım iddiasıyla ortaya çıkan Haber/Türk'ün, çakal bir uyanıklıkla, hiç de etik olmayan bir tavırla diğer gazeteleri; adlarını başka anlamlar yükleyerek kullanıp, yasal başvurularda kendini haklılamak üzere kelime oyunlarıyla eleştirerek yaptığı reklamlar ...

Varolanların ahlakının da aslında ondan çok farklı olmadıklarını görünce, sabah kahvemin yanındaki gazete eksikliğime özlemim, ve bu konudaki umutsuzluğum artıyor.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Polis...


Bir gün, Mussano'nun msn iletisinde ''baba büyüksün'' cümlesini görünce, yine hayırlı ne yaptım ki diye düşünüp, biraz da keyiften şişinmiştim. Haluk Bilginer için yazdım onu, muhteşem oynamış Polis'te deyince; buradan yola çıkarak, film üzerine üç beş kelam daha edince, kendime çıkardığım paydan gardı düşmüş bir halde akıl defterime notu da düşmüştüm: Polis'e gidilecek...

Film nereden baktığınıza bağlı olarak değerlenecek ya da değerini yitirecek özelliklere sahip. Deneysellikle, uzun yıllarca hayal edilmiş bir tasarının ürünü olarak çekilmişliğin emek ve heyecan duyulmuş samimiyetini hissetirdi öncelikle bana...

Bir polis (Musa Rami) ekseninde; onun yaşamı, duyguları, korkuları, acıları, sığınmışlıkları üzerine bir karakter ortaya koyarken; tüm bunları, anlamsız gibi duran çarpıcı sahnelerle de destekliyor. Her bir sekansı özel "planlanmış'', üzerine çalışılmış ayrı ayrı küçük filmler  uygun sıralara yerleştirilerek büyük bir film yaratılmış gibi duran... benim de bu karmaşık ve anlaşılamazlık duygusu yaratan yanını sevdiğim filmin; sözleri, anlamı, okunuşundaki melodisi muhteşem olan Tekvir'in, yine muhteşem bir sesle okunuşuyla vurgulanan Haluk Bilginer'in cami önündeki, intikamdan ve acıdan kavrulmuş sığınmışlığı... ve yine Özgü Namal'la gittikleri gecede, Özgü Namal'ın şarkılarıyla beslenen duyguların yansıtılışı; hem oyunculuk, hem görsellik, hem de seçilen şarkılar adına muhteşemdi.

Ceza'nın harika şarkısıyla başlayan; müziğin, acının, sığınmanın, aşkın, öfkenin, korkunun, coşkunun, şefkatin içinde barındığı, özenli ve yeni bir şey denemenin cesaretini taşıyan farklı bir filmdi Polis...

Yönetmeninin ödül alırken söylediği söz, bu film için ortaya koyulan çabanın ve içtenliğin özetiydi. Ne demişti yönetmen: ''Derler ki; iyi bir yönetmen, odundan bile muhteşem oyuncular yaratır. Bu filmde, oyuncularım bir odundan yönetmen yarattılar.''

Evet, gerçekten büyük oyuncular ışığı gördükleri bir yönetmenin inandıkları filmine muhteşem bir katkı yapmışlardı. Filmi parlatan en önemli yan da belki bu inanmışlık ve samimiyetti. Sinema adına önemli bir katkı bu film benim için... Çünkü; yeni, güzel ve farklı bir dili var. Öneririm, derdiniz sinema ise!

24 Şubat 2009 Salı

Özgür Basın Kavgası mı


Doğan Medya Grubuna gelen ceza yüzünden, ortalıkta dolaşan doğruydu yalandı haberleriyle ve yorumlarla hiç ilgili değilim. Ama ezelden beri karşı olduğum ve hiç istemediğim durumdan; yani, gazete ve benzeri yayınların gerçek işlevlerinin ötesinde birer ticari kazanç kapısı gibi görülmesinden, gazetenin ya da derginin herhangi bir fabrikada üretilmiş çamaşır makinası, otomobil, kalem, şu bu gibi ticari bir mal gibi görülmesinden ve tıpkı o mallar gibi bir mantıkla, satılabilirlik üzerine, kapitalizmin mal, kazanç, piyasa koşulları,talep gibi unsurlarının göz önünde olduğu bir işletme mantığıyla şekillendirilmesinden rahatsızım.

Ticari kazanç kapısı derken kastettiğim: İşi, hiç bir şekilde yazma çizmeyle ilgili olmayan sermayedarların, yatırımcıların; piyasadaki geçerlilik esaslarından yola çıkarak, hem siyasal anlamda bir güç, hem kendilerinin, dolayısıyla şirketlerinin reklamı amacıyla öncelikle kendi çıkarlarına yönelik bir araç olarak görmeleridir. Hiç bir duygu, düşünce ve gönül bağı olmaksızın, kapitalist kârlılığın büyüklüğü esasından bakıyor olmalarıdır.

Oysa; gazete, daha doğrusu yazmak gönül işidir, öyle de olmalıdır. Gazetenin ya da gazetecinin tarafsızlığı söz konusu olmamalıdır. Gazeteci ya da gazete kendi fikirlerinden taraf olmalıdır. O gün, o an, içinden geçeni, inandığını samimiyetle ortaya koymalıdır. Düşüncelerin farklılığı, farklı bakış açıları ortaya içtenlikle koyulurken; çıkarsal amaçlar güden, hesaplı kitaplı ve günün menfaatlerine odaklı yazılar olmamalıdır.

Elbetteki para kazanmadan yaşamak mümkün değildir. Ama bir gazetecinin önceliği para olup gazete de sadece para kazanılacak bir mal gibi mi görülmelidir?

Daha çok para için, tıpkı diğer ürünlerin reklamları gibi bir çeşitlilikle algılara girip insanların tüketim eğilimlerine göre şekil alan gazeteler yaratıp aynı gazetede, herkesin ağzına gerektiğinde bal çalmak, gerektiğinde giydirmek amaçlı farklılıklarda yazarlar konuşlandırıp o yazarları patron elleriyle zenginleştirince, hayallerinde bile olmayan standartlara ulaştırınca, o kalemlerin herbirinin de köleleşmediğinden ve sahibinin sesi olmayacağından söz edilebilir mi?

Doğan grubunun son olayını sermaye basınına genellersek: Bir başkası benzer bir durum yaşadığında, siyasetçi ya da rakip firmalar söz konusu olduğunda adalete saygı duymak gerektiğini söyleyip şeriatın kestiği parmak acımaz referansından yola çıkarak, ne olursa olsun yargılanıp aklanmanın etik bir davranış olacağından dem vuranlar: Kendi başlarına geldiğinde, kalemşörleri ile birlikte kamuoyu oluşturmaya yönelik bas bas bağırmalarını, özgür basın çerçevesinde değerlendirmek mümkün müdür?

Bu ülkede düşüncelerinden dolayı yargılanıp işkencelerden geçen, cezalar gören onca insan varken; onlara, düşünce özgürlüğü çerçevesinde arka çıkmayıp kendilerinden farklı düşüncelerin özgürlüklerini görmezden gelenlerin; bu çirkin iki yüzlülükle, aslında gidecek paralarından başka üzüntüleri olmayan bu hâl çerçevesinde, susuturulmak istenen medya çığırtkanlığı yapmalarının samimiyeti ne kadar inandırıcıdır?

Asıl işi gazetecilik olmayan sermaye grupları kendilerini finanse etmek için nasıl banka satın aldılarsa zamanında; kendi çıkarlarının temini için bir başka araç olarakta, gerektiğinde şantaj ,gerektiğinde iktidarla ilişkilerini biçimlendirmek için medya organlarını aldılar. Kullandılar, kullanıyorlar.

Elbette bu tek yönlü bir kullanma değil. Siyasetçilerde tıpkı patronlar gibi amaca ulaşmak için her yol mantığından hareketle henüz bir güç olmadıkları , medya gücüne ihtiyaç duydukları evrelerde onlarla kucak kucağa menfaat ilişkileri içinde olurken, medya gücünü kullanmak için devlet kaynaklarını babalarının parasıymış gibi sunarken, bu ülkede ticaret yapan büyük bir çoğunluğun ülkeye özellikle vergiler konusunda çok uyanıkça çalımlar attığını bilmiyorlar mı?

Ama herkesin açığının olduğu bu ülkede; herkes, o açıkları bir gün diğerine kullanmak üzere çirkince heybelerinde saklıyor. Ta ki lazım olduğu güne kadar... Çünkü, karşılıklı işledikleri günahların ortağı oldukları kadar, en yakından tanıklarıdalar.

Tıpkı meydanlarda, aslında hesap sorma makamında olan ve bildiği halde gereğini yapmadığının da itirafı bir heybetle: ''Bir konuşursam diye kükreyip,beni konuşturmayın'' diye mesajlar yollayan, niyeyse bir türlü konuşmayan, bildiği suçu açıklayıp gereğini yapmayan başbakan gibi...

Aslında onlar özgürler; hem de sınırsız ve pervazsızca... Özgür olmayan biziz; sınırları çizilmiş, amaçları aynı, çıkarlara biçimlendirilmiş gazetelere, medya kuruluşlarına mahkum olduğumuz için...

Gazetemi arıyorum; yıllar önce kaybetmiştim de!..

21 Şubat 2009 Cumartesi

Flaş Haber...Serserinin Biri Neler Yapmış!..

Dün, geleneksel cuma yemeklerimize meze olan bu konu; dersanedeki çabalara ve derslerde yoğunlaşmaya göre gözden geçirilip, La Paragas Magazin Servisi tarafından çok da ballı bir şekilde, resimli ve açık kimlikle yeniden yazılabilir. Bu olayın okulda ve dersanede patlaması üzerine içine düşülecek durumu, yapılacak geyikleri göz önüne alınca; hangisinin daha doğru bir seçim olacağı gün gibi ortada gözüküyor. Hani bir de haberin kent içinde yayılması, telefon çaldığında aşkım diye çıkan uyarının aslı tarafından duyulması da eklenince; korkunç ötesi bir durum çıkıyor ortaya.

Bütün bunların daha korkuncu da, ihtiyaç duyulan günde bu haberi gündeme taşıyıp yazacak olan kişiyi ve oluşacak haberin abartılarını şöyle ufaktan bir hayal edince, bu yakışıklının aklını başına alarak ders durumunu yeniden gözden geçirip daha da yoğunlaşması yararına gibi gözüküyor.

Halbuki bu sırıklar küçük birer sırıkken, çocuklar için hazırlanmış, cinsellik konusunda oldukça kapsamlı bir kitabı diğer kitaplarının içine karıştırarak içirmiştik bunlara... Hatta kendi akranları kızlarla ellerine geçirdikleri erkek dergilerindeki resimlere bakarak yaptıkları sohbetlere çok kulak kesilmişliğimiz vardı. Arabanın içinde kızların bunları testır gibi öptüklerini de biliriz.

Tüm bunlara rağmen; demek ki, ebeveyn olarak biz de eksik kalmışız. Doğanın tüm canlılarını içeren bir bilgilendirme gerekiyormuş! Bu olayın başkalarının olduğu sosyal bir ortamda anlatılması durumunda içine düşeceğimiz utancı aile olarak taşımamız mümkün olmazdı. Verilmiş sadakamız varmış...

Bu utanç verici olay şudur: Geçen gün, bu yıl üniversiteye hazırlanan ailenin yakışıklı sırıklarından adı, kimliği şimdilik saklanan şahıs, balkondan içeri çok komik ve eğlenceli bir olay yakalamanın heyecanıyla şöyle sesleniyor: ''Anneee çabuk gel! Gel bak çok komik, serserinin biri iki köpeği kuyruklarından bağlamış bi gör hallerini. Millet neler yapıyo bir türlü ayrılamıyorlar. Kaçamıyorlar da... biri o tarafa öbürü bu tarafa gitmeye çalışıyor. Çok komik yaaa! Demek ki daha yetişkin ve görsellik de içeren kitaplara, belki de, gözününe bırakılacak 16+ bir kaç filme ihtiyaç var.

Eğitim şart...

Valla çok komikti(n) sevgili sırığımız; sayende çok güldük. Hadi bakalım ders başına, hâlâ oyun mu oynuyorsun sen:))

Düş'e Alt Yazı 8...Böyle bir e-posta kaç şanslı kadın aldı acaba bugün, hemde ikinci defa:))‏


15:04:16 kadının e-postasına düş(en)

Keşke gitmek zorunda olmasam da! Dirseği masaya koyulmuş sol avucuma:Şimdi ,şu anda olduğu gibi gün boyu yanağımı yaslayıp;yüzümde herşeyden boş bir odaklanma, bütün dünyaya duymaz bir kapanışla,melul melul ve tatlı tatlı yalnızca sana baksam:))

Ne edersin ki kader işte, gitmem gerekiyor:)). ..Bu sefer gidiyorum bebek;)


15:07:54 adamın e-postasına düş(tü)

:))))




Resim videlec.org
Müzik Badem-Badem albümünden Ala Gözlerini Sevdiğim Dilber adlı şarkı

20 Şubat 2009 Cuma

Sinemada Kitap Uyarlamaları Üzerine Bir Tartışmada Topa Girmiştim


Kusura bakmayın; biraz geriden geldiğim için anında katılamadığım tartışmalar üzerine, eğer ''becerebilirsem kısaca'' bir düşünce turu yapayım kendimce diyerek, girdim konuya. Ve şöyle devam ettim:

Edebiyat sinema ilişkisi konusunda herkesin görüşlerine katıldığımı belirtmek isterim öncelikle. Çünkü üzerine çok farklı açılardan doğrular bulunup, o doğrulardan çok haklı sonuçlar çıkarılabilecek bir konu... Ama herkesin üzerinde hemfikir olduğu algı, işin özü kanımca...

Xyx'in edebiyat sinemaya hikâye sağlar sözü çok doğru ama unutmamamız gereken bir nokta var ki edebiyata hikâye sağlayan da hayat.

Aslında, çok detay arzusuna fren yaptırarak yazıyorum. Hepimiz, okuduğumuz ya da izlediğimiz her şeyi, kendi yaşamımızın tanıklıklarıyla anlamlandırıyoruz. Aynı kitapları okuduğumuzda bile, nasıl ki yorumlarken her birimiz algımızda yeri olan tanıklıklarımız ve hayata bakışımızdaki seçimlerle doğru orantılı olarak farklı noktalarını öne çıkarıyorsak, aynısını filmlerde de yapıyoruz.

Buna şöyle somut bir örnek vermek isterim: Yxy çok iyi bilecektir ki Beynelmilel üzerine yazılmış, dalga geçer ve orada yaşananların olabilirliğini küçümser bir yoruma, bir yanıt yazmıştım. Orada, benim de filmi verdiğinin ötesinde anlamlandırdığım üzerine bir eleştiri yapıldı. Aslında ben olduğundan fazla anlamlandırmamıştım. Çünkü o yıllar, yaşım küçük de olsa, yaşadığım bir süreçti ve çok önemli aşamalarına bir birikimle, olayları içerden yaşayan biri olarak öncesine ve sonrasında da,  büyük bir davasının sorgu dahil tüm aşamalarına, tanıklık etmiştim.

Filmin her karesindeki ifade edilmek isteneni anlamlandıracak somut örneklerim vardı.

Farklı yaştaki (döneme tanıklık etmemiş) tarihsel ve toplumsal geçmişe meraksız birinin benimle aynı örneklere ve bakışa sahip olmaması olası; çok normal olarak da aynı şeyleri görmemiştik filmde!

Bu mantıktan baktığımızda, aslında okuduğumuz kitaptaki imgeleri kendi dünyamızda, kendi birikimimizle, tanıklıklarımızla anlamlandırıp somut bir durum oluşturuyoruz kafamızda; başı sonu şekillenmiş, ucu hiçbir şekilde açık olmayan, karakterleri vücut bulmuş ve bir bilinmezlik hali yok, kendimizce...

Ve kendi resimlediğimiz bu kitap, bir başkası (yönetmen) tarafından biçimlendiriliyor. Artık bir başka algının öne çıkardıklarıyla şekillenip, onun önceliklerinin öne çıktığı bir halde sahne alıyor, can buluyor.

Sorun da tam burada başlıyor zaten!

Bu konuyu Yxy gündeme alınca, kaç kitabın filmini izlediğimi düşündüm. Sonra bunun sonuçlarını... Fark ettim ki ben seçimimi yapmışım; filmi ve kitabı iki ayrı olarak ele alıyor, sıkıntı yaşamıyorum.

Bu platformda filmini izleyip, kitabını okumadığım bir çok örnek gördüm. Kitabı okuyanların bir beklentisi ve resmedilmiş bir şekli olduğu için genelde olumsuz eleştirdikleri filmleri; benim beğendiğimi fark ettim. Eminim ki onlar da kitabı okumadan filmi izleselerdi, beğenirlerdi.

Sonuç: Ya kitabı okuduğunuzda filmi izlemeyin hayalleriniz yıkılmasın (iki ayrı görmüyorsanız); ya da kitabı okumayıp, filmi izleyin.(bu kısım şaka tabii ki)

Yxy'nin, kitapta yazarın karakter üzerine yazdığı uzun tasvirlerin sinemada sınırlanacağı konusundaki görüşü de doğrudur. Ama, bunun da bir aması vardır!

Xyx'in, aynı reçeteden farklı tatlarda yemek yapan aşçılar örneğine baktığımızda, niye bazılarının daha güzel olduğunu düşünürsek, bunun nedeni; onların fikirsel zenginliğinin reçeteyi yorumlamadaki olmuşluğu, muhafazakârlıktan uzak cesareti, diyebiliriz.

Son cümle; her şeyden olduğu gibi edebiyattan da güzel film yapılabilir, yeter ki kitaptaki derinliği doğru algılama gücünde bir yönetmen olsun. İzleyicide de filmin iyi oynanmış herhangi bir sahnesindeki herhangi bir bakışı, sayfalarca anlatabilecek duygu tanıklığı ve yorumlama birikimi... .

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP