11 Nisan 2009 Cumartesi

''Alemlerin En Siberine Düştüm Bir Zamanlar'' Yazı Dizisi 5.Bölüm

Öncesi

Bir gece evvel entellektüel kadın doktor tarafından sepetlenen Şaşkın Ördek, ertesi akşamın ortalarına doğru yanına içine bol buz atılmış limon dilimli kolasını alıp, geçer ekranın karşısına... İşlerini bitirmiş, yemeğini yemiş bir şekilde aleme atar atmaz kapağı; kameralarını alemin bulvarına çevirip, "Akşam gezintisinde kimler var, kimler yok?" izlemeye başlar. Sonra, bulvarın en uç noktalarından birine konuşlanır ki burası yürüyüşü uzun bir volta şekline getirenlerin dönüş noktasıdır ve nispeten bulvarın ortalarına göre sakin olduğundan insanları tenhada yakalayıp, uzun konuşabilmenin avantajlı olduğu bir bölgedir.

Ufak ufak alemin mantığını kapmaya başlayan Şaşkın Ördek, artık, reel denen alemden elde ettiği kazanımları, tecrübeleri de usul usul kullanmaya başlamıştır. Ama algılaması ve niyetleri hâlâ saftır. Bu arada, bulvara henüz çıkmamışlar içinde arama yapmakta, yani alemin diğer mahallelerinin sokak aralarında dolaşmakta, oralardaki profillere de göz atmaktadır. Ve yine, satır araları derin bir profili gözüne kestirir. Kestirdiği profilin ışıkları yanmamaktadır. Belli ki o akşam, profilinde yoktur profilin sahibi. Şaşkın Ördek, profilden edindiği veriler doğrultusunda uygun bir mesaj yazıp profilin kapı aralığına sıkıştırır. Sonradan öğreneceği üzere, popüler bir üniversitemizde öğretim görevlisi olan bir kadındır profilin sahibi kişi.

Bu arada bulvar gittikçe artan bir şekilde kalabalıklaşmakta, kaldırım üzerinde çekirdek kabuklarının miktarı hızla artmaktadır. Dışarıdaysa, şiddetli bir yağmur ve yağmurla orantılı bir biçimde soğuk vardır ve fırtınaya dönmesi muhtemel rüzgar, gittikçe artan bir hızla esmektedir.

Sıcak evde, bulvara takılmış ve hülyalara dalmış Şaşkın Ördeğin ekranına bir mesajın ciklemesi düşer. ''Hayırdır inşallah!'' deyip, biraz da sevinçle açar mesajı... Memleketin nispeten muhafazakar ve çok erkek bir şehrinden gelen mesajda şunlar yazmaktadır: ''Umarım göbekli, şişko, tıknaz, çirkin ve çok esmer birisindir. Eğer öyleysen, keyifli bir gece ve geceler için senle herşeye varım, görüşelim.'' Şaşkın Ördek, şaşkın şaşkın mesajın rumuzunu tıklar, ''Nedir, kimdir bu ?'' diye... Açılan profilde durum aşikardır, profil oldukça zengin ve güzeldir. Hatta, profilin içeriğinde heyecan verici ve oldukça kışkırtıcı bir uç olma hali vardır. Görünüşte, cinsiyet yerinde erkek yazmanın ötesinde şaşırtıcı bir durum yoktur. Şaşkın Ördek, herhalde bir yanlışlık var saflığında devam eder okumaya profili ve anlar ki.. işin özü, mesaj bir travestiden gelmektedir. Yanıtsız bırakmaz mesajı Şaşkın Ördek; teşekkür eder ve şunları yazar: ''Ne yazık ki; göbekli, şişko, kısa boylu ve çok esmer değilim.''

O ara, biricik doktorumuz, en entellektüel kadınımız, arzı endam eder bulvarda... Kısa bir yürüyüşün ardından göz kırpar bizim ördeğe; en çapkınından ve en bilmişinden ... Ördek umursamaz bunu ve kaçanı oynamaya başlar. Gece ilerlemekte, dışarıdaki hava da iyice ve daha şiddetli yağmura, soğuğa ve rüzgara bürünmektedir. Dışarıdaki soğuğa inat sıcak, sakin ve sessiz evde, iyice kıvamlanmış kolasının keyfindeki Şaşkın Ördek birden, o klasik roman adlı kadının bulvarda dolaştığını farkeder. Bir anda kalp atışları hızlanır. Silinmişliğine üzüldüğü profili tıklar hemen, profil tüm gerçekliği ile durmaktadır, ya da yeniden yakmıştır yeşil köşkün lambalarını dalga saçlı kadın.

Sevinir çocuklar gibi... Sanki, yabancı bir şehirde kalabalık bir bulvarda yapayalnız, çaresiz turlarken ve öylesine bakınırken sağa sola, en tanıdık birine rastlamış gibi olur. Saat, gecenin ertesi güne devrileceği dakikalardadır.

Bu arada, doktor kadın sürekli göz kırparak kendini fark ettirme, "Onu alma, beni al" çabalarındadır. Ördek, bunun msn'ini aç anlamına geldiğini anlamıştır. Ama onun gözü o anda, sadece hayallerinde besleyip büyüttüğü, biçimlendirip vücut buldurduğu, gönlünün sultanı yapmaya niyetli olduğu klasik roman adlı asıl kadındadır.

Doktorumuz da işin kötüsü, çok ısrarcı bir biçimde kendini farkettirme telaşlarındadır; sürekli el kol sallamakta ve yazılı bir mesaj atamamanın çaresizliği içinde kıvranmaktadır. O esnada bir mesaj penceresi cikleyerek açılır, peşinden bir tane daha... Gözü, bulvarda permalı saçlarını savura savura yürüyen klasik roman adlı kadındayken, açar mesajlardan ilkini şaşkın ördek... ''İnşallah iyi birisinizdir. Üniverite öğrencisiyim, uzun zamandır ailemle görüşemiyorum. Acil görüşmem lazım ve kontore ihtiyacım var, yardımcı olur musun?'' türü, şimdi çok hatırlayamadığı bir mesajdır gelen... Bu yeni duruma da şaşıran Şaşkın Ördek, tüm iyi niyetiyle tıklar mesajın profilini, 25 yaşlarında bir fıstıktır resimdeki... Şöyle bir göz atar profile ve çek defterini çıkarır. Dersem de inanma okuyucu! ''Her ne kadar bu alemde ördekse de, kaçççın kurrrasıdır o !" ben çok iyi bilirim. Orayı, yani bu ihtiyaç sahibi, seksi ve güzel kızı umursamaz ve bulvarda salına salına yürüyen klasik roman adlı esas kadına mesaj yazmaya başlar.

O ara, daha önce cikleyen ikinci mesaj gelir aklına şaşkın ördeğin, yeni biri heyecanıyla açar onu da . Yazanlar şunlardır: ''Farketmez, o fiziğe uygun gerekli değişiklikleri yapabilirim fantazimde, sen al bu adresi ekle msn'ine, sevdim seni bir kere..'' Güler, bu muhafazakar özellikli kentimizin bu cesur erkeğine Şaşkın Ördek ve engeller onu... Bu arada, hayallerinin kadınına yazmakta olduğu "İyi akşamlar," diye başlayan mesajı tamamlar ve atar. Hemen bir yanıt gelir. Doktorumuz da kendini göze sokmak, kendini fark ettirmek için her türlü olanağı kullanarak sürekli çırpınmaktadır bu arada... Klasik roman adlı kadından gelen mesaj şudur: ''Şu an kendimle hesaplaşmaktayım, çok sarhoş ve kötüyüm. Artık burada değilim, e-posta adresim şu...''.

Şaşkın ördek panikler, aklı binbir sahne yazar kadının oradaki ve o andaki haline, iyi kalpli yüreği telaşlanır. Hemen şöyle bir mesaj atar en saf haliyle: ''Merak etmeyin! Siz gidene, ışığınız sönene kadar kadar, ben burada olacağım.''

to be continued... 6.Bölüm: Vay anam vay!..Neler oldu neler?;)

9 Nisan 2009 Perşembe

Çilek...Ananas...Lyambiko


Bacaklarımı uzatıp keyfime baksam, günün tüm yorgunluğunu, sıkıntılarımı üzerimden atsam arzularınız varsa an itibariyle. Bu blog, bir öneride bulunuyor; bu gece ya da istediğiniz herhangi bir gece için. Daha önce verdiğimiz ragla tarifinde olduğu gibi, yine hazırlanması son derece basit, içimi aynı oranda keyifli ve eğlenceli bir içki bu da.

Bir şarap, konyak ya da martini kadehine hiç olmadı limonata bardağına bolca buz, 3/1 oranında çilek likörü, 3/2 oranında ananas suyu koyup biraz karıştırarak oluşturacağınız bu içkinizi hazır ettikten sonra mumlarınızı yakıp, ışıklarınızı kapatıp, müzik setinize de sevdiğiniz bir CD'yi koyarsanız; ilk yudumdan ve ilk şarkıdan sonra gündelik hayatınızdan kopup, tropikal rüzgarların estiği bir denizin kıyısında yıldızlara yatmış bulabilirsiniz kendinizi.

Bu içkinin yanına kimin şarkılarını önerirsin ey blog derseniz de. Blog size, son albümü Saffronia'dan, ilk Nina Simone tarafından söylenmiş, bizlerin Santa Esmeralda'dan hatırlayacağımız Don't Let Me Be Misunderstood yorumunu şu an dinlediğiniz; Almanya doğumlu, Tanzanyalı müzisyen bir babanın kızı, caz dünyasının Afrika tınılı güzel sesi Lyambiko'yu önerir. Ve iyi eğlenceler diler.

Not: Önerilen karışım oranı damak zevkine göre deneme yanılma yoluyla ayarlanabilir. Ve istenirse bir miktar soda ya da gazoz ilave edilebilir.

Ne Ruhmuş Bu Ruh, Allah Korusun Demek Mi Lazım?

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış "Biz Avrupa Birliği’ne (AB), önümüze koyduğu her şeyi kabul etme mantalitesi ile gitmiyoruz. AB’ye Davos ruhu ile gidiyoruz.'' demiş...

İlk kez Davos ruhu söylemini ortaya koyduğunda Turgut Özal, şimdi hatırlayamadığım biri tuz ruhu benzetmesi yapmıştı.

Davosu ve benzeri toplantıları içeriği ve yararı anlamında yorumlamak istemiyorum. Benim için bu tür toplantılarda sizin sergilediğiniz bağımsız, dik ve tutarlı duruş önemlidir. Ve özünde katılmaktan yanayımdır. Ama kendi sözlerinizi söylemek kaydıyla...

Bugün Egemen Bağış'ın sözlerinin ne anlama geldiğini; gördüklerim, tanıklıklarım ve kendi algılamam üzerinden düşündüm.

Düşündüklerimden kısa bir özeti de son günlerde tanık olduğum bir takım olaylar örneğinden yola çıkarak yazıya dökesim geldi.

Ne yapmıştık mesela çok yakın tarihlerden birinde; Bağış'ın öğündüğü ve şiar edindiği Davos ruhunu hayatımıza katan ''one minutes'' destanını eklemiştik tarihimize... Ve bir de halkın onurunu kurtarıp, sevinçten sokaklara döken bir kahramanımız olmuştu.

Ne olmuştu Bağış'ın simgeleştirdiği ruhun olduğu yerde kısaca bir hatırla bakalım dedim kendime. Önce bir sürü laf edilmişti bir devletin başına, içeriğinde çok doğru cümleler de olmak kaydıyla... Sonra bir modoratöre posta koyulmuştu. Onca bağırtı çağırtıdan sonra hemen bir basın toplantısı düzenlenmiş, aslında muhattap bir başka devletin başkanı hatta top yekün bir milletken, onca sözden çark edilmiş ve bütün öfkenin nedeni olarak modoratör gösterilmişti .

Toplantıda sergilenen tavrı, duruşu sürdürememek, söz konusu ülkeyle ilişkileri sözlerin şiddetiyle doğru orantılı düzeye çekememek de gözümüzün önündeki süreçte apaçık görülmüştü. O sözlerin neresindeyiz şimdiye hiç girmiyorum.

Mesela daha bir kaç gün önce Nato toplantısında çok haklı nedenler ve çekincelerle, şiddetle ve sert ifadelerle karşı çıkılan Rasmussen hemen ertesi gün ve bir takım sözler alındığı iddiasıyla bir anda Nato'nun genel sekreteri oluverdi. Verildiği söylenen sözlerin somut hallerini biz görebildik mi? Söylenenlere göre önümüzdeki süreçte görecekmişiz... Ben eminim göreceğimizden!

Fransa'nın bizim Avrupa Birliği ilişkilerimiz konusundaki tutumu ortadayken... Sarkozy, pervazsızca da olsa en azından tutarlı ve dik ifadelerle bize neden karşı olduğunu apaçık ortaya koyuyorken ve Rasmussen'in fikriyatını biliyorken, iki önemli konudaki veto hakkımızı hem Rasmussen'e hem de Fransaya karşı kullanma olanağımız da varken, kullanamamış olmamız nasıl bir babayiğitlik ve nasıl bir ruhtur ki; bütün bu dış politika zikzakları, tutarsızlıkları bu kadar örneklenesi ve övünülesi bir simge halinde göze sokulabilmektedir.

Ufuk Güldemir'in henüz Cumhuriyet Gazetesi Amerika muhabiriyken, Kanat Operasyonu adı altında bir yazı dizisi yayınlanmıştı gazete de; sonra kitabı da çıktı. Bence, hem uluslararası ilişkilerin insan ilişkilerinden ve algılamalarından ne derece farklı olduğunu, hem de dikta dönemlerinin ve benmerkezci bakışların ulusal çıkarlara verdiği zararları yakın tarihli somut bir durumdan anlamak adına; her Türkiye vatandaşının okuması gerekir diye düşündüğüm bu kitabı da, yeri gelmişken önermek isterim. Çünkü çok önemli tarihsel bir süreci ve kararı anlatan, çok önemli bir belgedir. Kanat Operasyonu denen olayın içeriği son yaşadıklarımızla işleyiş açısından bire bir örtüşmektedir. Orada da Kenan Evren, Amerikalı general Rogers' ın sözünü referans alıp güvenerek, Yunanistan'ın Nato askeri kanadına dönüşüne izin vermiştir. Sözler tutulmamış. Biz de en önemli kozunu elden çıkarmış, Yunanistanla ihtilafları konusunda çok daha dezavantajlı bir hale bürün(dürül)müşüzdür.

Uluslararası ilişkilerin enseye dokunmak, kola girmek, öpüşmek, küçük adlarla seslenmek, düğünlerde şahit yapmaktan ne kadar farklı bir şey olduğunu, kişilere, verilen sözlere değil de, somut belgelere hatta onlarında ötesinde somut sonuçlara dayalı olduğunu anlamak, öğrenmek için yeteri kadar yaşanmışlığı olan bir ülke vatandaşı olarak; Egemen Bağış'a akıl fikir için dua etmekten öte elimden bir şey gelmiyor şimdilik...

7 Nisan 2009 Salı

Yeni Amerikan Silgisi:Obama


Bugün kuştüyü yastıklar üzerinde bir hayatla kucak kucağayım, güneş bir başka parlıyor...

Kışın bütün kirleri kalktı; uçtu, gitti ve bitti... Gülüyorum...

Ağzım kulaklarımla enseye tokat bir samimiyet içinde. Mutluyum; hem de, ne mutlu Türküm demeden... Dünyalar benim !

Dün öyle güzel şeyler yaşadım, öyle mutlu anlara tanık oldum ki; ölsem gam yemem...

Aha buraya da notlarımı düşüyorum ki; torunlarımı göremezsem, dilimden anlatamazsam bugünleri; onlar okusunlar diye...

Ya yok böyle bir mutluluk, aha bu yaşa geldim ben görmedim. Gören varsa beri gelsin.

Dün mesela, emperyalizme karşı dünyanın en zorlu ulusal kurtuluş savaşlarından birini vermiş bir ulusun kanla kazanılmış özgürlüğünün ve bağımsızlığının simgesi bir mecliste, dünyanın en emperyalistinin başkanı ''Evet'' dedi ya! Hani Türkçe konuştu. Ben de müslümanım türünden bir şeyler söyledi. Yurtta sulh dünyada sulh dedi ya bir de... Ve ben de buna tanık oldum, birde üstüne üstlük yedim ya tüm bu samimiyeti, var mı bundan ötesi?

Meclisimizin değerli vekillerinin üzerlerine düşeni yerine getirip, asıl kimin vekili olduklarını gösterdikleri sahne göz yaşartıcıydı. Ufak bir kıskançlık ve kızgınlık içimde kayır kayır kaynasa da, her ne kadar benim gibi güzel öpememiş olsalar da; vekillerimizin o hayranlık dolu bakışları, o şarklı alkış kıyametleri bir nebze de olsa içime su serpti. O an benim damarlarımdaki asil kan dondu da... Onların ki donmadı doğal olarak.

Barack bizim başbakanı yanaklarından öpünce, hatta abi deyince ( bence demiştir kesin) ve hatta bizim başbakanımız da onun eline en olgun, en abi ve anlayışlı haliyle dokununca... Lan dedim kendime; de git sende, yıllarca bu adamlar bizi öptükçe ne diye bağırıyordun ki ...

Amerikan oligarşisinin; her ortalığı birbirine katıp, gerekli kaosları yaratıp, yeni düzenleri oturtup; bir de, bak orada batağa battılar, başarısız oldular imajları yaratıp, çekilir gibi yaparken; dünyada oluşmuş Anti Amerikan bakışları derleyip toparlayıp, sırt okşaya okşaya bekçilere yeni görevler yükleyip, bu yeni karakol görevlerini sen en arkadaşım ülkesin gazlarıyla verme tavrının yeni silicisi Barack Obama'yı ben sevdim valla! Hiç değilse, acıtmadan tatlı tatlı sevecek birisi... Bana öyle geldi;Baykal'a size allah uzun ömürler versin demesinden anladım.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Az Önce Evlenme Programından...

Meşguliyetler arası bir yandan televizyondaki evlilik programına göz atıyorum. Bu, Fox TV'deki... Daha arabesk, daha baharatlı olduğu için, öteki programa göre daha farklı yelpazede insan manzaraları sunuyor. Bir de, çok sayıda insanı, fabrikasyon usulü evlendirmeyi övünç sayıyorlar ya! Sunucuları da birbirleriyle kombin giyiniyor.

Hatta bugün, bir yarıştırmacı(!) hatun kişi; ki, kendisi çok şükür herşeyi bilen bir dünya güzeli, hep birlikte Okan Bayülgen'e giydirdiler.

Ve hatta ''müslüman kanallardan'' bu programa terfi eden, Karagümrüğü yakan şair sunucumuz Beyülgen diyerek, çok damardan ve ince bir gönderme de yaptı.

Ve hatta kendilerinin yaptığının ne kadar ulvi bir görev olduğunu basbayağı yaldızlı cümlelerle anlattı, Okan'a giydirirken.(Sanırım Okan Bayülgen medya arkası yapmış bunları... )

Bir de öteki evlilik programından bir nedenle yollananlar var ki; bu program tarafından kapılıp, yeniden vitrine çıkarılıyorlar.

Şöhretler dünyamızın bu yeni starları, en evlenilesi adaylar olarak bu kez, bu programın en evlendirme programı olduğuna övgüler diziyorlar, yalakalık paçalardan akıyor.

Öteki tarafta da o programa ne övgü cümleleri kurduklarını sanki biz en evlendirme programlarının en sadık izleyicileri olarak bilmezmişiz gibi.

Lan diyesim geliyo bazen, ''biz kaçın kurrasıyız'' r'nin üstüne basa basa üstelik... Öteki programda da göz göze bakıp, diz dize oturmadık mı? Bize de mi lo lo...

Öteki programda ürkekliklerini atıp daha kendine güvenir oldukları, bir de bu program tarafında reyting artırıcı şöhret muammelesi gördükleri için iyice artmış egolarını izlemek acayip keyifli; ve hatta acayip neşeli. Ben seviyorum valla...

Az önce bir kadın çıktı mesela programda; uzun boylu, sarı saçlı, izleyicilerin ve sunucuların Müşerref Akay'dan başlayıp, Nurseli İdiz'e kadar uzarken arada adlarını sayamadığım, daha doğrusu hatırımda tutamadığım bir sürü ünlüye de benzettikleri; düğün, nişan organizasyonları işi yapan, yetişkin bir kız evladı olan ve hatta yaşını göstermediğini sanan, çıpçıtır, taptaze işletmeci bir kadın. Ki, krizden dolayı işlerine ara vermiş ve hazır boşluk yakalamışken de işlerden, şu evliliği aradan çıkarim demiş; zannımca...

Zaten kendini güzeller güzeli ilan ettiği duruşundan ve sözcüklerinin tonundan belli olan bu hanım abla, şöyle sıraladı isteklerini: Evi olan, uzun boylu, yanına yakışacak, adam gibi adam ve sevmeyi bilen biri... Ben ablaya güvenerek, bu tavrın, aslında kendini kurtarma eylemi olduğu düşüncemi fesatlığıma verdim.(ki genelde sonradan borçları falan olduğu çıkıyor ortaya)

Ama sevmeyi bilen kısmına takılan ve benim tüm engelleme çabalarıma rağmen durduramadığım içimdeki pis anarşist, bir sürü lafı yapıştırdı: ''Sen sevmekten ne anlıyon abla? Sen kendin sevmeyi bilion mu? Sevmek nasıl bir tarif senin için abla? İçinde neler olması gerikiyo? Mesela, para olsun mu herşeyden çok, he abla? Yoksa, hani işlerde kesatken, hani bende de bu güzellik varken mi dedin abla? Yoksa ben mi fesatım abla? Hani sevgi yakınlarda bir yerlerde yoktu da tv ekranından açık artırmaya mı çıktı abla? Gelecek taliplerin içinden en sevgi dolu olanı mı, yoksa en parası olanı mı seçecen abla? Bak bekliyoruz merakla..." diyerek daha da uzatacaktı ki işi, "yeter sus!" dedim, "duymaz abla" ...Du bakalım, izleyelim, sabırlı olalım, kadının günahını da almayalıma yattık sonunda, uzlaştık ve bekliyoruz adayları heyecanla... En az abla kadar, biz de meraktayız valla.

Servisin Notu: Güzellik kelimelerinin geçtiği yerlerde kastedilen bir fiziki eleştiri içermemektedir. Göze sokulmaya ve öne çıkarılmaya bir göndermedir. Yoksa her kadın güzeldir. Ve yazılarımızın tek bir cümlesinde bile yalana başvurulmadığı gibi, asla yağcılık yapılmamaktadır:))

4 Nisan 2009 Cumartesi

Düş Buğulardeyken Balık Buğulama.. Yanında Rakı Da Var!

Sabah elimde kahve kokusu ofisimsinin dışında yaza hazırlanan bahçeye bakarak, baharın kıpırdatmaya başladığı farklı farklı konukların seslerini dinlerken, çiçek açan ağaçlarla laflayıp bir kaç saat sonra dağların arkasına çekilip günü geceye bağlayacak güneşle şakalaşıyordum. Bir kağıdın usul bir rüzgara takılmış çiçek tozlarının içinden ayrılıp bana doğru geldiğini, ayağımın dibine düşüp paçamdan çekerek gözlerime gözlerini dikip ''Hadi yine iyisin,'' yüklü çapkın bir gülümsemeyle göz kırptığını fark ettim. Tebessüm ettim sadece bu afacan haline... Gözlerim karşı dağlarda, bir Düş'ün düş halini alışını düşünmeye devam ettim...

Hayat yeşeriyordu ve kalabalıklaşacaktı ev; her yaz gibi. Mesela şu karşıdaki masalar çoğu akşamlar birleştirilecek, mangal yakılacak, sokak arası düğünlerinin lambaları ışıldayacaktı. Çocuklar ayrı masada cıvıl cıvılken; büyüklerin alkol kokulu kahkahaları, dedikoduları, ortaya karışık tevazu yüklenmiş hava atmaları karışacaktı saf temiz gülüşlerin içine.

Ayağımın dibinden bacağıma yapışan kağıt sürekli ve ısrarcı bir tavırla ve gülerek paçamdan çekip dikkatimi ona vermemi istiyordu. İlgilenmeden kurtulamayacağımı anlayıp okşamaya başladığımda saçlarını ve ''Kargonuz var,'' deyip dönünce öbür yüzünü, üzerine yazılmış şu notu gördüm: ''Akşam sana geliyorum haberin olsun. Düş.''  Notu okur okumaz, akşama Düş geliyor vay be'lerinin sevinci taşırken beni bir başka boyuta, aklımın motorlarına da hareket verdim.

"Düş ve akşam vay be!" diye diye çoktan mutfağın yolunu tutmuştum. Düş ve akşam yemeği düşünün vay be'leri bıyık ucu bir tebessüm olarak takılı kaldı yüzüme...Ve takılmış bir plak gibi tekrarlar sardı ortalığı; ''Düş ve akşam vay be!..''

''Düş ve akşam, Düş ve akşam, Düş ve akşam, vay be!.. Ve Ben...Yaşasın!''

Ne yapsam ne yapsam derken yüreğimin telaşlarında, gün Cumartesi olunca üstelik, güneşin gün batımına ne yakışır hesapları yaparken bir de, denizden imdada gelen esinti şefkatle yanağımı okşayıp ''Balık yap,'' dedi istersen. "Hatta isteme, yap" diye de ekledi. Buna erik ağacı ve altındaki masa da katıldı. Biraz uzakta kalan ve o an itibariyle neşeli bir sohbetin dibine vurmuş mor çiçekler seslendiler benim kararsızlığıma: ''Evet rakı ve balık.''  O ara güneşin keyfine gevşemiş, akşam kahvesi tadında bir neşeyle hararetli bir konuşmanın yamacındaki papatyalar da bu fark edişle, mutfak camından bakmakta olan kararsızlığıma dönüp ''Evet evet, rakı balık!'' dediler.

Hepsine anlaşıldı gülümsemesi atıp yöneliverdim buzdolabına. Izgara niyetine dilimlenmiş, yani önce fileto edilip kılçıkları çıkarıldıktan sonra her bir parçası biraz büyükçe dilimlenmiş somonları çıkarıp tezgahın üzerine koydum. Akşam Düş geldiğinde, ızgarayla uğraşırken sohbetin keyfinden uzak kalmayalım diye ve hatta balık pişene kadar, yarısına soğuk su koyulmuş bardakların üzerini rakı ile tamamlayıp, ilk kadehlerin keyfine katık ederken en şefkatlisinden günün ne var ne yoklarını, kesintiye uğramasın diye özlemin dindirilmesi bir de; vazgeçip ızgaradan, karar verdim buğulamaya balıkları.

Önce, mini fırın tepsinin altına çok az, neredeyse bir çorba kaşığı kadar sıvı yağ döktüm. Sonra, soyup çok ince daireler şeklinde doğradığım bir orta boy soğanı tepsiye dizdim. Sonra, yine soyup soğuk bir suyun içine bıraktığım patatesleri, yine çok ince dilimler halinde ve büyük parçalar olsun diye boylamasına doğradım ve soğanların üzerine bir kat yerleştirdim. O esnada camın önüne konan kuş beni izlerken yüzünde telaşıma tebessümle ''Hey dostum fırın!'' diye seslendi. Ne var ki fırında bakışıyla dikmişken gözlerimi kuşa; o, anlıyorum heyecanını bakışına, yakmadın ki mesajını yüklemişti çoktan. "Haklısın," dedim dostum, "takmışım Düş'ü aklıma."

Fırını 270 dereceye ayarlayıp döndüm tezgahın başına. Balıkları dizdim patateslerin üzerine. Onların üzerine de bir miktar rendelenmiş havucu dağıttım güzelce. Ve soyup şöyle avucumla bastırıp hafifçe ezdiğim beş altı diş sarımsağı ilave ettim tepsiye. Sonra, biraz ince parçalar halinde doğradığım biberleri, onun üzerine ince ve daire şeklinde doğranmış domatesleri, onların da üzerine bir kaç ince dilim, yine daire şeklinde kesilmiş limon, bir kaç dal maydanoz koyup biraz karabiber, biraz tuz ilave ettikten sonra yarım bardak kadar suyu üzerlerinden döküp bir kaç parça da tereyağı ilave ettim. Tepsinin kenarından iki adet defne yaprağını son dakikada ilave etmeyi de ihmale bırakmadım; aferin bana!

Bir alüminyum folyo ile kapatıp tepsiyi, ocağın büyük gözünün üzerine oturttum. Bir süre orada pişirip bütün aromaların birbirine geçmesini sağlayıp kıvamın kokusunu alırken, Düş'ün düşüncelerinin kaymalarını düşündüm. Sorularını duydum, bunlara anlayışla güldüm.

Sonra, folyonun bir kenarından açıp patateslerin kıvamını kontrol ettim. Orta pişmiş olduğunu fark edince patateslerin; ''Hadi bakalım çocuklar gidiyoruz!'' deyip tepsiyi ısınmış olan fırına koydum. O arada bir türkü tutturdum. Ben tutturunca bir türkü, dışarıdaki kuş korosu da katıldı buna. Uzaktan gelen sürülerin çıngıraklı vokalleri çok hoştu. Bir süre sonra fırından fokurdama sesini alınca, bak bunlar da katıldı koroya diye düşünürken, aslında beni uyardıklarını fark ettim. Kapağını aralayıp tepsiyi dışarı aldım ve folyonun kenarından hafifçe kaldırıp bir kontrol daha yaptım. Hımmm, dedim biraz daha! Tepsiyi, tekrar, biraz çektirsin diye bu kez folyosuz fırına koyduğumda, dolaba yöneldim. Beyaz peynirsiz rakı olmaz deyip, iki farklı beyaz peyniri salatalık ve domates dilimleriyle süsleyip, koyun ve tam yağlı olmayanın üzerine bir kaç dal kekik, biraz közlenmiş ve incecik kıyılmış acı kırmızı biber koyup, bir iki damla da közlenmiş biberin yağından ilave ettim. Bembeyaz kocaman tabağın üzerindeki bu kolektif coşkuya acayip keyiflendim. Ve hatta bir parça gravyerle biraz da tulum ilave ettim. Onların katılımıyla hep birlikte saz çaldırırken yüreklere; yürek akıl, akıl yürek ilişkisi üzerine düşünüyordum. Sonucu, yola devam etme isteğini; güven, samimiyet, dürüstlük, merak, bilinmeze yolculuk arzusu, farkındalık ve cesarete bağlıyordum. Hatta bir gün bir eski şoförün şu sözü çıkıp geldi aklımın not defterinden gözümün önüne; korkma demişti geri vitesin olduğu sürece ve aracın kontrolü de sende olduğuna göre, çıkmaz olduğunu gördüğün noktaya kadar git; merak edeceğine.

Bu arada, tereyağında kavrulmak üzere ağırlıklı fasulyeden oluşan turşuyu bir küçük domates ve iki üç biber ilavesiyle tezgaha çıkarıyorum. Ve zaman yaklaştıkça Düş'ün düşüyle dolaştığımı fark ediyorum. Üzerine tereyağı koyulmuş mısır ekmeksiz balık sofrası olmaz deyip son dakikada pişirilmek üzere hazır ediyorum malzemelerini. Tahin helvası zaten pusuda.

Zaman yaklaşıyor. Telaşıma için için güldüklerini görüyorum uzaktaki mor eriklerin çiçek açmış gölgelerinde fiskoslaşan fuşyaların. Peynir tabağındaki domates ve salatalık dilimlerinin üzerine maydanozlar için çıkıyorum bahçeye. Nergislerin önünden geçerken fark ediyorum, fark edilmek isteyen süslenmelerin telaşlarını; ''Düş geliyor hıı!'' diyorlar ve bir ince kıskançlık var gibi geliyor hallerinde. Gülümsüyorum.

Üç beş maydanoz kopartıyorum, ''Ben ben!'' diyenlerden. Düş düşümde, dönüyorum mutfağa. Fırından gelen koku bizim işimiz aşağı yukarı tamam diyor. Masanın tabaklarını hazır ediyorum; rakının bardaklarını, çatalı bıçağı birde... Çıkarmıyorum dışarı masaya. Düş geldiğinde, ele ele, ten tene değmelerin tadında taşıyalım istiyorum her şeyi. Düş mutfak rafından tuzluk ve karabiberliğe uzanırken, elim değsin eline istiyorum. Ya da ben mutfaktan bardakları götürürken masaya, tabakları bırakmış dönen onla mesela ofisimside dokunsun bedenlerimiz birbirine istiyorum. O mutfakta bulamadığı bir şeyi ararken, ben ona mesela şu kapağı aç orada derken, o uzanmaya çalışırken ve yetişemezken; ben arkasından gelip uzansam, o esnada o yetişmiş olsa, elim eline yardım etse, bedenim bedenine değerken saçlarının kokusunda başım dönse istiyorum.

Tekrar dışarı çıkıyorum. Masayı hamağın bağlı olduğu erik ağacıyla zeytin ağacı tarafına zeytinin altına çekiyorum. Müzik setinin hoparlörlerini kabloları ilave ederek bahçeye taşıyorum. Kıştayken onlarla birlikte önce çiçek açıp sonra yeşersinler diye dallarına astığım erik ağacındaki cümlelerimin geceye hazırlık yaptıklarını, üstlerini başlarını düzeltirken saçlarına şekil verdiklerini görüyorum. İstiyorum ki buz gibi anason kokulu sözcüklerin dibine vurulmuş, şarkılarla, şiirlerle bezenmiş yemek sonrasında, taa gecelerin uzağında saatlere denk düşmüşken sözlerimiz; Düş hamağa uzansın, ben düğmeyi çevirip gökyüzünün ışıklarını yakim, her bir cümlem en halleriyle üzerine düşsün. O her bir cümleye uzun uzun baksın, baktıkça açık kalmış cümlelerim kapansın. Cümleler kapandıkça yüzünden anlim bunu... Sonra Düş uykuya dalsın... Ben usulca yatağına taşırken uyansın... Uyandığında bir kahkaha atsın... Ve ''Sen delisin!'' desin...

Bunu sesle söylemesin...

Kelimeleri dudaklarıma değsin.


Resim, home made...

3 Nisan 2009 Cuma

Emmanuelle...Sylvia Kristel


Emmanuelle Arsan adlı aykırı yazarın otobiyografisinden yola çıkarak çekilen, Sylvia Kristel ile özdeşleşerek dönemine damgasını vuran bu film; bir oyuncuyu tek bir filmle yıllar boyu unutulmaz yapmayı başarmıştır.

Sylvia Kristel adı silinmiş, Emmanuelle olmuştur ki başkaca da hatırlanacak bir filmi yoktur. Bu film sonrası bir iki denemesi olmuştur ama o, izleyicinin Emmanuelle'idir. Öyle kalarak da sinema tarihine geçmiştir.

Geçen gün, bir arkadaşımla antik bir kentin kıyısından geçerken ve filmlerden konuşurken konu bu filme gelmiş ve tarihsel değeri noktasında hemfikir olmuştuk; zaten bu yazıya sebep olan da o konuşmadır.

Bu filmi değerli kılanın ne olduğunu sorgularsak; film oynadığı tarih itibariyle tabuları deviren, üzerine çokça ve farklı nitelemelerle entelektüel tartışmalar yapılan; karakter, erkekler tarafından kendi cinselliğinin farkında ve yönetimini elinde tutan özgür bir kadın kimliği olarak tanımlanırken (işlerine geldiği için:) ; feminist entelektüeller tarafından, erkeklerin olmasını istediği biçimde bir özgür kadını simgeleyen (yani özgürleşemeyen) ve kadını eşitlemek yerine yine ikincil yapan bir ikon olarak eleştirilmiştir.

Kimsenin eleştiremiyeceği bir özellik vardır ki o da, Sylvia Kristel gibi bir erotizm ikonunun sinemaya henüz gelmediğidir.

Emmanuelle, olağanüstü etkileyici bir atmosferde ve çok etkileyici bir müzikle, pornografinin sert ögelerine baş vurmadan, asla çirkinleşmeden, romantizmin tatlı esintisinden uzaklaşmadan da pornografik(estetik) ögeler taşıyabilen ve cinselliği tartıştıran bir film yapılabileceğinin en güzel örneğidir.

Uçakta başlayan ve egzotik bir ülkede süren hikâyesiyle sinemasal anlamda etkileyici mekânlar ve dekorlarda muhteşem şarkısıyla birlikte çok etkileyici bir erotizm sunar. Film bittiğinde kendinizi bir başka dünyadan dönmüş gibi hissedersiniz...

Ülkemize gecikmeyle gelen bu filmin hikâyesi ve abartılmış sahneleri henüz topraklarımıza ayak basmadan önce uzun süre dilden dile dolaşmıştı. Okulu kırıp yaşı tutmayan tıfıllar olarak binbir numara yapıp yalvar yakar girebildiğimiz sinemada özellikle dört gözle beklediğimiz bir sahnenin olmamasına da çok üzülmüştük. O gün bugündür, belli bir bölüme kadar olan sahnenin efsane an'ıyla ilgili hiç bir veriye rastlanamadı. Belki de o yılların en önemli asparagasıydı; ya da gerçekten kesilip atıldı filmin içinden. Bilmiyoruz.

Bulursanız; sinemanın kilometre taşlarından biri olan bu filmi izleyin... Özellikle şarkısı çok hoştur.


Bu fotoğrafı koymak konusunda çok tereddüt yaşadım; çocukları ve genel ahlak bekçilerini gözeterek... Ama bu yazının anlamını vurgulayacak olan da bu fotoğraftı, ve tarihe ihanet de bana yakışmazdı.



Düş'e Alt Yazı 10‏...Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı

2 Nisan 2009 Perşembe

''Alemlerin En Siberine Düştüm Bir Zamanlar'' Yazı Dizisi 4.Bölüm

Öncesi

''Aldığım en uzun ve bu kadar farkedildiğime şaşırdığım bir mesajdı, ilginç!'' cümlesini içeren yanıt, şaşkın ördeği mutlu eder. Savaş alanında ilk zaferini kazanmış komutan gibidir. Artık gündüzlerin kargaşasını bile örtmektedir, alemlerin en siberinden konuk olmuş bu yeni varlık.

Dışa kapatılmış bir açılışın başlangıcı gibidir. Yeniden ses verecek, ses alacak bir varlık olarak yerini alır yaşamın içinde, bu roman adlı kişi. Uzun yıllardır, içindekinden dolayı dışa kapatılmış bir odanın kapısı aralanmıştır şimdi. El kapının kolunda, beden dışarısı ve içerisi arasında olmanın tadında bir noktadadır. İçeridekinden kurtulmak niyeti yoktur. O, hâlâ en sevdiğidir. Ama bu kez kızgındır. Çünkü, ülkedeki şartlar da ağırdır. O akşam, ekranı açıp aleme aktığında şaşkın ördek, direk o profile yönlenir. Her bir kelimeyi anlamlandırıp bir bedene giydirir. İlk kez, algısı tersten işlemektedir. O güne kadar yaşadıkları ve pratiği, önce fiziksel bir beğeni ve onun üzerine inşa edilen diğer özelliklerken, bu kez, belki çok uzun süre konuşularak elde edilebilecek birçok veri gözünün önündedir. Her bir soruya verilmiş yanıt, profilin bütünündeki tutarlılığı da ortaya koymaktadır. Sanki, çapraz bir sorguda kenara ayıklanıp sonuca gidilecek bir ipuçları manzumesidir ortada duranlar. Bu çok eğlenceli ve heyecanlı gelir bizim ördeğe.

Yıllarca, bir sürü insan gelip geçmiştir. Onları uzun yıllara yayılmış süreçler içinde tanımış, her bir kelimelerinin farklı ruh hallerindeki anlamlarını çıkarır olmuştur. Hatta, aynı kelimelerin farklı karakterlerde bulduğu anlamları da... Bu kez, önündedir her şey, belki de yıllarca sormayı aklına getirmediği, sormadığı, merak etmediği, zamanın akışında öğrenmeye bıraktığı bir çok veri; sanal denen alemde göz önündedir.

Sol profilden gördüğü resme, kiloya, boya bakarak bir karakter oturtmuştur, bir ses de yankılanmaktadır algısında... Süreç, yazıp okunan bir evreden çıkmış, kanlı canlı bir hale bürünmüştür beynin içinde; neredeyse elle tutulası... Ne yazık ki tüm bunlardan karşının hiç ama hiç haberi yoktur! Muhtemelen, hatta kesin, karşıdaki kişi bu evreleri çoktan geçmiştir. Belli ki o, deneyimlidir.

Oranın, bir kaç gün geçmesine rağmen ışıkları yanmayınca merak eder Şaşkın Ördek. Hatta profilin yok olduğunu görünce üzülür. Bir yandan da umursamaz. Her ne kadar umursamasa da aklı ondadır.

Bu arada, başka bir profilde, ''Ne kadar entellektüelsiniz?'' diye bir başlık görür. Özel ilgi alanı, bir takım etiketleri göze sokarak kendini ayrı bir yere oturtup "en" yapanlara bulaşmak, süngülerini düşürmektir Şaşkın Ördeğin.

Profili inceler... Dinlediği müzikleri, kitapları, filmleri falan... Kendi sevdiği yazar ve kitap da yazılıdır orada... Diğer bir çok veriyi de toparladıktan sonra, yazar can alıcı yerinden bir mesaj ve yollar. Gelen yanıt bir e-posta adresidir. Alıp ekler onu... Heyecanlanır, ilk kez bir yabancı eklenecektir ve ilk kez msn denen merette tuşlara basılacaktır. İşlem tamamlandıktan sonra karşıyı online görür. Ama nasıl başlayacağını bilememektedir.

Günlük hayatın şakıyan adamı, emekleme dönemindeki yüzü kızaran çocuk olmuş, nefes alış verişi hızlanmıştır. Elleri terler. Ne desemin kelimeleri kafasının içinde çorba olur. O esnada, pencere açılır ve bir "merhaba" gelir. Bir de fotoğraf vardır pencerede; sarı kısa kesilmiş saçlı bir kadın... Zaten, boy- bos belli olduğu için, hemen, algıdan bir beden giydirir resme Şaşkın Ördek... "Güzelmiş!" der, sevinir. Konuşma başlar. Ama adamımızın kelimeleri aklının hızına yetişememektedir. Muhtemelen, hatta kesin, karşıdaki kişi aynı anda bir başkasıyla da konuşmaktadır. Çünkü, ördeğimizin msn'ine Atatürkçü Düşünce Derneğinden biri ile ilgili bir dedikodu cümlesi düşer, sonra bir tane daha... "Hımm!" der, bizim adam. Dernek, Ne kadar entellektüelsiniz? sorusu ve bu kadın... Hemen Muro işi bir çözümleme yapıp, başlangıçtaki duygu yüklü saflığından çıkıp, başka bir mevziye konuşlanır.

Bu arada, kadının daha önce kendi şehrine yakın bir yerde görev yaptığını öğrenir. Karşıdan gelen sorulara baktığında, aşağı yukarı karakteri çözmüştür. Özellikle ''Bana mesaj atmanızın sebebi ne?'' sorusu son noktayı koymaya yetmiştir. Kadının bu soruyu sorarken ki kesin yanıtı hazırdır; hüküm verilmiş, sorunun kendince bilinen hatta emin olunan yanıtı da içine konmuştur. Şaşkın Ördek bunu sezmiştir. Ama buradan giden yanıt başkadır, bu gerçekteki yanıtıdır da aslında.

Adının meslek hanesinde doktor yazmaktadır kadının ve konuşmanın başlarında da doktor olduğu göze sokulmuştur zaten... Oysa Şaşkın Ördek, ''Ne kadar entellektüelsiniz?'' sorusundan yola çıkarak, ne kadar entellektüel olmadığını öğrenmek istemiştir onun. Zaten okudum diye yazdığı kitabı da bir arkadaşından almış, henüz de okumamıştır kadın.

Kadın da, Şaşkın Ördeğin profiline baktığında, eğlencesine ve meraklarına bir av görmüştür muhtemelen... Şaşkın Ördek; daha ilk soru ''Boşanmış değil de ayrısın, niye?'' olunca, hemen özel meselelere dalınınca, dalarken yargıları verilmiş "ben senin ciğerini bilirim" edasında bir sorgu haline bürününce konuşma.. tüm bunların başlıktaki "Ne kadar entellektüelsiniz?"le alakasızlığı, karşının konuşmanın insiyatifini alıp sürükleyen, aşırı emin ve ben bilirimci tavrı gibi verilerden haraketle, kendini oldukça rahatlatan bir bıyık ucu gülümsemeyi oturtmuştur yüzüne... Bir de kendine güveni gelmiş, o ergen telaşları atıvermiştir üzerinden.

Zaten yazmıştır o zaman ki profiline ayrı yaşıyor diye... Hem de profilinin istediği ilişki türü bölümünü de işaretlemiştir, e-posta arkadaşlığı diye... O zaman, bu sorular niye?

Karşının ısrarcı, bu ve benzeri sorularına sürekli daha sonra konuşabileceklerini söyleyip frenler yaptırınca; karşıda oluşan gerilim ve kızgınlık, "Baltayı biraz taşa vurmuş olmaya mıydı?" diye de düşünmüştür Şaşkın Ördek.

Ayrıca, Şaşkın Ördeğe göre büyük olasılıkla doktor ve entellektüel hanım; liseyi beş yılda bitirebildiğine vurgu yapan lise mezunu karakter ile profil arasındaki 7 farkı kurmaca olarak nitelemiş, onun da keyfini çıkarmaya hazırlanmıştır.

Av pek eğlenceli olmamıştır avcı için. Doktor olduğu doğrudur, derneklere üye olduğu da, ama bunu göze sokmak neydi? "Ne kadar entellektüelsiniz?" sorusuna notunu alamadan Şaşkın Ördek, kapanır gece... Bir de şaşkın ördeğin klavyedeki hızını sevmez doktor kadın ve sepetler onu... Ama!

5.Bölüm: İlk baştaki klasik roman adlı esas kadına doğru usul usul geliyoruz.

1 Nisan 2009 Çarşamba

İyi ki Lan İyi ki

Vakti zaman öncesi, bu denlik ne hoş deyu deyu onca zaman peşimden koşup, elinden geleni ardına koymadı beni etkilemek için. Ben hiç yüz vermedim... Yok! Bu cümle durumu anlatamadı... Bir de kendisini severim haksızlık yapmıyayım, daha usturuplu kelimelerle yeniden anlatayım aynı durumu: Efendim iki evvel zaman önce ben masum masum bir hayat sürmekteyken, bu birisi, "benden başkasını görmeyecek gözlerin." dedi. Hatta mil çekmek dahil, gözle ilgili engizisyondan 12 eylüle kadar geliştirilmiş ne tür işkence metodu varsa, hepsini tek tek uygulamakla tehdit etti. Aslında, başka taraflara akma şansım varken ve seçenekler oldukça da bolken; ve aslında cunta bile vız gelip tırıs gitmişken, bu kişinin tehditleri nedense tırsıttı beni.

Gerçi hala düşünmekteyim ve kendimi çözememekteyim. Üç beş tatlı sözüne mi kandım, yoksa derinliklerini gördüm de ondan mı sus oldum, bilmiyorum. Neyse, bu kısmı fazla uzatmıyayım; içerilerde adına iş denen bazı meşguliyetlere tıkılı da kalmışken üstelik... Ha bir de, bu konuya yakın bir danışmanım var ki, zaman zaman merak edip şüphelerimle ilgili bazı şeyler sorarım; genelde, falan durum filan olayın göstergesi mi, ya da buna benzer dolambaçlı cümleler eşliğinde ve konunun aslının uzak mahallelerinden ıslık çalarak geçen sorular tadında. O da bana hiç farkında olmadan aradığım yanıtı verir. Çok sorulu, iki arada bi derede kalınmış o süreci günübirlik seyahatlerde fazlasıyla pay edip, çok keyifli açılımlar yapmama neden de olmuştur kendisi; ki yeri gelmişken, hürmetle ve saygıyla anmak gerek.

Bu kez edindiğim izlenime göre olay birinci paragraftaki kişi tarafından dışa vurulmayacak olduğundan, fermuarı çekilmiş ağzını elimdeki hiç bir kerpeten açamadı. Açamadı amma! Bende allahım var son dakika da olsa bir yol bulur, alırım lafı iğne deliğinden. Aldığım laf, unuttuğum bir hadisenin gerçekleşeceği üzerineydi. Hadisenin sahibini sizlerden iyi olmasın çok severim.


Bahse konu istihbarat kaynağım biricik 6.hissim, ki nasıl Emin Çölaşan'ın minik kuşu varsa benim de bir başka türlüsü; arada bir provakatör roller üstlense de, çok ama çok daha yakın, hatta içimde taşıyıp bir yerlere salamadığım 6. minik kuşum (onunkinin benimkinin kalitesi dolayısıyla kıyısından köşesinden geçemeyeceğini, eline su dökemeyeceğini özellikle belirteyim) durumu son dakikada haber verince... Bir sürpriz yapamadım.

Ben de unutkanlığımın sonucu bir sürü yalan arayıp bulma durumunda kalmışlığıma üzülüp, özellikle kaynağa fatura ederek durumu; acı ve keder yüklenmiş yüreğimi dindirmek üzere kızkardeş eseri sofrada, deniz mahsullerine ve rakıya vurdum kendimi... Onunla aynı saatlerde, aynı gökyüzüne bakıp; zaten buluşmuş ruhlarımızın gözlerini de buluşturarak, kadehimi kaldırdım. Çın çın sesleri şarkı olup zamanın sonsuzluğuna yayılırken; iki evvel zaman öncesinden tek farkla, bu kez öptüğüm yer değişmiş, öpücükler sağa sola kayıp iki yanakta konuşlanmıştı. O akşam, bütün kadehlerimi üzerine dondurma konmuş vişneli ekmek tatlısı kadını anarak içtim. Seviyorum seni laaaan!..

Her ne kadar lan demseydin iyiyidi diyecek olsa da... Öyle bir nidayla söylemezsem, içimde akan duyguların şiddetini ve coşkusunu dökememiş olurdum ki arabeskin dışavurumdaki bu damar halini severim.

Yazmış ki bir de iyi ki doğmuşmuyum diye gözönünün kenarında bir yere... Lan iyi ki doğmamış olsaydın, onca yazıyı kime yazıp da en azından kıçı kırık bir yazan haline gelirdim ben.

Borçluyum. Anladın sen;) İyi ki varsın lan birde, tülden ince tüyden hafif duyguların sahibi kadın... Sen hayatımın en saklanası zamanlarından birine: ''Bu denkliğin güzelliğine bu kadın ne desin şimdi? Hiç bir söze gerek yok! Güzel ADAM'' yazdın ki bu nedir bilir(mi)sin? EN dir.

29 Mart 2009 Pazar

Oyumu mu Kullandım,Yoksa Birileri Beni mi Kullandı, Kendimle Hasbihal

Genel olarak oy kullanmaya çok erken giderim. Bu sabah da zaten kafamda şekillenmiş oylarımı atmak üzere oy kullandığım okula doğru yürümeye başladım.

Gün güzeldi, gün güneşliydi, gün keyifliydi.

Severdim, oy kullanamaz bir minikken, büyüklerin yamacında gitmeyi sandığa... Severdim, gecenin bir vaktine kadar, "kim ne oy almış" izlemeyi... Severdim, oy kağıdı çıktıkça sandıktan, atılan artının bizim partiden yana olmasını...

Türk sol hareketinin en büyük önderlerinden Harun Karadeniz, yan komşumuz evin evladıydı. Görürdüm onu, ayakları yerde başı göklerde haliyle... Mahalle sandığında iki oy çıkardı İşci Parti'sine ve ben bilirdim iki oyun sahibini, minicik bir çocukken bile... Biri, benim kitaplarımı henüz yakmak zorunda kalmadan yıllar önce kitapları yakılırken, içilerinden Kızılay İlk Yardım kitabını alıp bir kenara koyduğum en amcamdı. Öteki de o dev.

Birileri devlet elleriyle öldürülürken birilerine devlet töreni yapılacak olması kanıma dokundu bugün. Üzülmüştüm her şeye rağmen. Ölüm! Bu konuda, Sevgili Deran'ın '' Pencerene bak bir yaralı kırlangıç var...'' başlıklı muhteşem yazısınından öte gitmek istemiyorum şimdilik. Uzatmak da istemiyorum bu yazıyı ama kaçınılmaz bir şekilde uzayacak, çünkü mutsuzum.

Çünkü; oyumu kullanıp dönerken, okul kantininde bir tabure üstüne çıkmış, bangır bangır konuşan çocuktum.

Oyumu kullanıp dönerken, bir faşist lideri, namusumuz saydığımız caddeye sokmamak için, asfalta yatmış kalabalığın içindeki çocuktum.

Oyumu kullanıp dönerken; bu kez kendi kitaplarımı cayır cayır yakarken, annemin gözyaşları dökülmesin diye kendi gözyaşlarımı döken çocuktum.

Oyumu kullanıp dönerken, tellerle boğularak katledilen üniversite öğrencisi abilerdim.

Kahraman Maraş'tım oyumu kullanıp dönerken.

Çorum'dum...

Deniz'dim. Yusuf'tum. Ulaş'tım. Taylan'dım. Hüseyin'dim.

Oyumu kullanıp dönerken; yaz kokulu afiş akşamların polislerinden saklanmış, duvar arkasındaki çocuktum.

Oyumu kullanıp dönerken; bir mışlı ülkede daha bıyıkları aşklara terlememiş, hayalleri henüz duvarlara çarpıp un ufak olmamış pırıl pırıl öğrencilerken, ergen yaşların ele avuca sığmaz heyecanlarını; kenar mahallelerdeki, fabrikalardaki, tarlalardaki yoksulluğa harcamış çocuklardım.

Oyumu kullanıp dönerken, cezaevlerinin işkence odalarında en aşağılayıcı küfürler eşliğinde ıslatıla ıslatıla dövülmüş, kanlarına tuzlar basılmış, karakolların küçük odalarında eşleri, kız kardeşleri, nişanlıları yan masalara yatırılmış bir ahlaksızlıkla sorgulanmış, filistin askılarından taze taze suçlar giydirilmiş cılız cılız bedenlerdim.

Oyumu kullanıp dönerken; bir seçim gecesine devrim ateşi tadında şarkılar söyleyenlerdim.

Oyumu kullanırken ben, ben miydim?

İki dönemdir belediye başkanı olan büyükşehir adayına, kıyısından bile geçmeyeceğim partisini bir kenara koyup, beğendiğim için oy verdim. Sevdiğim partinin çok başarılı bir başkanının ardından, aynı duyarlılıkla kenti yönetmeye devam ettiği için... Ve o, bir solcu abiydi!

İlçe belediye başkan adayına, o adamın partisine geldiği için kızdım, "geçen dönem o adam yüzünden kaybettiği seçim gibi olmasın, kurucu başkan olarak yoktan varettiği yere yeniden başarılı hizmetler yapsın," diye, başkanlık potansiyelini bildiğim için, ''adına'' verirken oyumu, hiç sevmediğim adama yarayacağı için de üzüldüm.

İl genel meclisinde, her ne kadar hiç sevmediğim adama zararı olsun diye düşünerek bir başka sol olduğunu söyleyen partiye versem de oyumu, gönlüm, hiç sevmediğim adamın olduğu partiyi hep yukarılarda görmek istediği için, üzüldüm.

Gönlüme sine sine, sorgusuz, kaygısız, acısız, üzüntüsüz verdiğim tek oy, muhtaraydı.

Seçim kampanyaları sürecinden iğrenmiştim. Oy kullanan kendimin yalpalamalarından da iğrendim. Tadım kaçtı.

Sahilden yürüdüm, fırından bir tahinli çörek alıp martılara baka baka...

Aslında, ne denize ne martılara bakıyordum.

"Bu halk anlamıyor," diye kaptan köşklerinden laf sallayıp halkı bilmez sayanlara, faturayı hep ona kesenlere bakıp, şunları aklımdan geçiriyordum: ''Bu ülkede faşizmin hiç olmadığı kadar dorukta olduğu, oligarşinin güçlü, iletişim teknolojilerinin bugüne göre taş devri yıllarında bu beğenmediğiniz halk; bütün cephelere, ittifaklara, baskılara, tarihin en faşist generallerine rağmen, o hiç sevmediğim adamın olduğu sevdiğim partiye %42 oy verdi. Hem de ağırlıkla şimdi birilerinin oy deposu olan varoşlardan, toprak ağalarının diyarlarından, fabrikalardan, madenlerden... Ve o dönemde bütün fraksiyoner farklılıklara, görüş ayrılıklarına rağmen hep birlikte o partinin miting alanlarındaydık, sokaklardaydık, dağlara taşlara yazmaktaydık. Birisi bunu başarmıştı."

Tüm bunları düşünerek eve geldim. Dışarıda enfes bir bahar var, yeni yeni kuşlar gelmeye başladı. Canım uzun zaman sonra, anormal şekilde Joan Baez dinlemek istedi. O çalarken, ben çoktan o çocuk olmuştum.

Elimde kahve kokusu telefonun tuşlarındayım.

Ve şu an, şu şarkının uzaklarına bakıyorum.

28 Mart 2009 Cumartesi

Ay! Kimlerden Gelmiş Mim Bu Sefer...


Bir mimi henüz yetiştirip, büyütüp hayata salmışken, bir başka mimim olduğu müjdesi tez elden geldi... Mim gelmiş bir kez yapılacak bir şey yok allah bağışlasın demekten öte... Ama bu kez mimin geldiği yer öyle bir yer ki; hani akan sular durur derler ya!.. Hah! İşte öyle bir yer. Bundan, şunun anlaşılmış olmasından da korkarım; hani biz akan sular durur yerden değilmiyiz gibi... Hayır! Böyle değil. Benim, gönlümde yer etmiş herkes için akan sularım durur. Ama Efsa benim küçük kardeşim. Fotoğrafı dışında ne yüzünü gördüm, ne sesini duydum. Ama yürek sesini fazlasıyla duyuyorum. O yüreğini görüyorum. Şimdi birisi mutlaka şöyle diyecek bu yazıyı okurken, kendine çok güveniyorsun!.. Güveniyorum var mı diyeceğin:))

Biliyorum ki; hatta eminim ki konu Efsa olduğunda, onun da akan suları duruyor. Aslında bunu çok uzun bir Efsa yazısına çevirebilirim; ama yazacağım hiç bir sözcük, şu cümle kadar anlatamayacaktır bendeki Efsa'nın değerini: Seni Seviyorum Efsacığım.

Senki bebeğinden ve sevdiklerinden bahsederken kendinden geçip bir başka dünyandan sözcükler döküyorsun, ben de seni sevmeyen ölsün diyorum.

Şimdi gelirsek mim konusuna: Aslında, benim için yazması en kolay dönem çocukluğum, ama soruların bağlayıcılığından baktığımda ve hareket alanı sınırlayıcı olduğundan ve insana seçenekte bırakmadığından, soruların çoğunluğuna yanıtlarım yok. Çünkü, çocukluktan eksikliklerim yok. Genelde zaten çok şikayet eden bir insan değilim. Bunu her zaman da çocukluk dönemime borçlu olduğumu bilirim. Hatta bir gün, bir kenara şunları yazıp atmıştım. Hazır bu mim gelmişken, bu düşüncelerimi de zamanın sonsuzluğuna yolcu edim.

''Hayat denen yolda yürürken bana yola döşenmiş mayınları temizlemeyi öğreten, beni yola salıp uzaktan uzağa kontrol eden, başıma bir felaket gelmediği sürece müdahale etmeyen, yollar konusunda korkutmayan sadece tehlikeler konusunda uyaran, minicik yüreğim aşk yangınlarındayken yüreğime dokunan, hastalandığımda ya da korktuğumda saçlarımı okşayan, ergen komplekslerim de bana gaz veren, iç sıkıntılarımda, çocukça kaygılarımda bir sürü başımı koyacak omuz, bir sürü yatılacak diz vardı; hepsi de içten sapına kadar samimi... Bu yüzden hayat benim için hep anlaşılabilir oldu. Ben, paranın bir ayrım ve değer ifadesi olmadığı, çoklu ve çapraz ilişkilerin yaşandığı, alabildiğine güven barındıran, her türden sevginin her eşyaya her duvara, kapıya pencereye her şeye sindiği, bütün görüş ayrılıklarına, bütün çatışmalara rağmen hiç eksilmediği, bütün öfkelerin aslında karşı taraf için iyi olduğu düşünüldüğünden ve karşı taraflarında bunu bildiği kavgalar sonunda insanlar birbirine küsseler bile asla taraf yapılmadığımız ortamlarda, bizi kötülüklerden koruyacak bir dayanışma ruhumuzun olduğunu hissederek büyüdüm. Bu sevgiler alabildiğine samimi, böbürlenmeyen, paylaşan, asla ve asla bir diyet duygusu yaratmayan türdendi.''

Dolayısıyla, dün akşamdan beri her sorunun boşluğunu dolduracak bir nokta arıyorum ve bulamıyorum. Bir tek yapmak istediğim eğitim ve kendi arzuladığım meslekle ilgili serzenişim vardır. Bunda da onların niyetlerinden ve duygularından hareketle kızmıyor, üzülüyor ama onları da anlıyorum. Bu yüzden çok üzgünüm ki mimin sorularını bire bir yanıtlayamıyorum. Yanıtlarım gerçekten yok çünkü...

Kalabalık bir ailede büyüdüm ve ufacık bir serzenişim bile onlara karşı çok büyük bir haksızlık olur. Hepsinin yüreğini biliyorum ve çok seviyorum hepsini. Ve sadece şu iki sorudaki boşluğu doldurarak Efsa'ya teşekkür edip, dur artık diyorum klavyeye...

4-Çocukken ...televizyon yapımcısı ve yönetmeni ya da gazeteci olmayı... hayal ederdim.
5-Çocukken ...kendi istediğim mesleği özgürce seçebilmek adına benim sorumluluğumu ve mecburiyetlerimi üstlenecek abim ya da abilerim olmasını ...isterdim

27 Mart 2009 Cuma

Gökten Üç Mim Düştü,Ben İkisini Aldım

Düzenli ve severek okuduğum, hatta bir yorumumda benim için kitaplar ve filmler konusunda bir referans noktası dediğim, dik duruşunu, kendinden taraf oluşunu ve uslubunu sevdiğim, her ne kadar bu övgüleri alçak gönüllükle karşılıyor olsa da benim samimi düşüncelerim olduğunu bir kez daha vurgulamak istediğim. Hani kadınların sık kullandığı klasik bir söz vardır ya! Oradan yola çıkarak, blog gibi blog diyebilebileceğim ve bunu fazlasıyla hakeden sevgili Sera'dan geldi bu kez mim.

Her ne kadar sevdiğiniz yazar ve kitap konusunda daha önce mimlendim deyip sıyrılmaya çalışsam da işin içinden, kurtulamadım. Üç farklı mimden oluşmuş bir yazının içinden diğer ikisini yazabileceğimi söyleyince Sera, bana da oturup yazmak düştü.

İşin şakası bir yana, benim için çok önemli bloglar var. Onlardan gelen mimleri yazmaktan gerçekten zevk alıyorum. Ve bu yazıyı da büyük bir zevkle yazıyorum. Yazının konusu üç mimden ilkini, yani sevdiğim yazar ve kitabı daha önce yazmıştım. Bu Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Milan Kundera idi. Merak edenler buradan buyurabilirler.

İkinci mim ''kitap yazmak isteseydin ne yazardın?''a verilecek bir yanıtım vardı hazırda. Aslında yazma konusunda son derece tembel, yazarlık potansiyeli olmayan biri olarak, çocukluktan itibaren bir çok mesleğe özenmeme rağmen yazar olsam gibi bir düşünce hiç bir zaman oluşmadı kafamda. Dört yıl önceye kadar yazılı metin olarak kompozisyon dersinde yazılmışlarla, tıfıl çağların militan günlerinin bildirileri , konuşma metinleri ile mektuplarım ve belki iki üç şiir dışında bir ''eserim'' yoktur.

Ama, bundan iki yıl önce yazdığım mektupların karşı tarafı fazlasıyla gaza getirince beni; aklımda bir roman fikri oluşmuştu. Kurgusu şekillenmiş, öyküsü, karakterleri belli... Birinin ikisini, birinin birini ,birinin hiç birini bilmediği ve birbirlerini tanımayan üç kadını bir yerde buluşturup herbirinin aynı kişi olduğunu bilmedikleri bir adamı kendi yaşadıkları ve bakış açılarından anlattıkları, şimdiki zaman kipinde ama geri dönüşlerle anlatan bir kitabı yazmak isterdim. Şu anki uslubumdan farklı dil kullanan bir yazar olmak istememekle birlikte Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden... adlı yazımdaki anlatımda olduğu gibi; o anki davranışa etken birikmişliklerin şimdiki zaman cümlelerine yedirilmiş haliyle ve elbette noktalama işaretleri işini bir bilene devrederek yazmak isterdim. Soyut insanlar yaratıp onlar üzerinden bir kurguyla yaşanmamışı yazmak konusunda sıfır yetenekli biri olarak, eğer öyle bir şeye yeltenirsem de kağıdın başında oturup, küf bağlayacağım kesindir.


Üçüncü mim ''ölmeden önce okumak istediğim kitaplar nedir?'' sorusuna yanıtım çok daha kolaydır. Ve bir tek kitapla sınırlıdır bu... Yıllardır, her kitapçıya girdiğimde elimin hemen gittiği, ama her seferinde de bir türlü satın alma kararımı netleştiremediğimden o an seçtiğim diğer kitaplara yenilmiş olan... Ve bir türlü bir birimize tutunamadığımız Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ıdır. Anlayamadığım bir seni uzaktan sevmek hali vardır aramızda... Bu duyguyu bazen, Charles Branson'un polis olduğu bir filmde, evinin ve bürosunun her tarafına posterlerini astığı Roma'ya bir türlü gidememesi duygusuna benzetirim. O göremeden öldü filmde; umarım benim vaktim vardır.

26 Mart 2009 Perşembe

Alt Yazı...Bahar


A!Şu aşk baharı,bir nisan gününün kararsız parıltısı gibi,önceleri güneş pırıl pırıl parlarken,az sonra bir bulut her şeyi sürükleyip götürüyor.

SHAKESPEARE
Resim Videlec.org

25 Mart 2009 Çarşamba

Aşk Üzerine Kısa Bir Film (A Short Film About Love)


Kieslowski'den, yalın oyunculuklar ve az diyalogla, sade ama hüzünlü melodiler eşliğinde; aslında kalabalıkmış gibi duran kent ve apartman yaşamlarının yalnız ve melankolik atmosferindeki karakterlerden, aşk üzerine yalın ve dokunaklı bir film .

Aşka inancı yok denecek kadar azalmış ve onu yorumlama biçimi soyut değil de cinsellik temelli bir somut hal üzerine olan yorgun ve kentli Magda'nın ''Benden ne istiyorsun'' sorusuna, daha hayatın kirlerine bulaşmamış bakir aşık Tomek 'in ''Hiç bir şey'' yanıtıyla sinemanın, kısacık bir diyalogla gerçekte aşk nedir üzerine en çok şeyi anlatan sahnelerinden birini seriyor film önümüze...

Hem dekolog serisi içinde, hem de sinema versiyonunu izlediğim ''Aşk Üzerine Kısa Bir Film'' aynı zamanda, tutkunun ve cinselliğin aşk içindeki konumunu, iki karakterin film içindeki pozisyonlarını değiştirerek de sorgulatıyor .

Magda'nın gözetlenen ve umursamaz durumdan gözetleyen durumuna geçişiyle, aşkın yakıcı, kıskanç ve takipteki yanını da görüyoruz...

Film; aşkın hiç bir şekli üzerine övgüler düzmeden bütün hallerini ortaya döküp, sevginin yalın ve arınmış halini de örnekliyor.

Aşkın ve ilişkinin elde edilmeden öncesi ve sonrasını, iki farklı yaşanmışlığın aynı ilişki içindeki duygusal yer değiştirmelerini, bakış açılarını çok iyi anlatan ve düşündürten bu film: Seninle başım dertteden kastı aşk olan herkesin; içkisi elinde, çerezleri yanında, tek başına, bacaklarını uzatıp keyif yaşayabileceği bir akşama yoldaşlık edebilir. Eder;)

23 Mart 2009 Pazartesi

''Alemlerin En Siberine Düştüm Bir Zamanlar'' 3.Bölüm

Öncesi

Bomboş bir evle yüz yüze kaldığında... Bir süre elini ayağını, iş dışında ortalıktan da çekince, kendi normallerine dönene kadar konuşacak birilerini ararken, yani ihtiyaçtan keşfeder bu alemi şaşkın ördek... Üye olmadan önce; "Bu alem nasıl bir alem?" diye kurcalarken, yaş aralığı üzerinden bir arama yapmış, bir sayfa profile ulaşmıştır. İçlerinden bir tanesi dikkatini çekmiş, tıklayıp profilin tamamını açmaya çalıştığında buna yetkili olmak için üye olmak gerektiği uyarısıyla karşılaşmıştır. Rumuzu çocuklukta evin kitaplığında gördüğü, aklına kazınmış çok ünlü bir klasik romanın adı olan bu profilin mesleği, kendini anlatıyor bölümü, sistemle ilgili eleştirileri, beklentileri ve zevkleri üzerinden ipuçlarını bir bir tespit ettikten sonra hedefini belirleyen kahramanımız ertesi akşam olduğunda, hemen bir profil oluşturur kendine ve o hedefe bir mesaj yazar. Mesajı oluşturup gönder dediğinde gitmemekte direnen mesajın ardından, '' Hey kardeş! O kişiyle iletişimin için önce paraları sökül bakalım!'' uyarısı gelir. O anki statüsüyle sadece göz kırpılabildiğini öğrenince; o kişinin profilinde göz kırpmalara yanıt verilmeyeceği uyarısı olduğunu da farkettiği için onu kalbine gömüp, resimsiz bir başka profile yönelir. Göz kırpar, göz kırpmaya yanıt gelir. Ha, bu arada sistemin kendi messenger'ı olduğunu farkeder! Onu bilgisyarına kurup, oradan girişimlerde bulunsa da durum aynıdır. Kendisi sadece göz kırpabilmektedir. Günlük hayat, iş- güç, mevsim normallerinde devam ederken, ev hayatı hâlâ ıssızdır. Bu ıssızlığı, o alem meşgul etmekte, bir şekilde de doldurmaktadır.

Siberalem Bulvarı adını verdiği- on line olanların yürüyüşe çıktığı- bilgi bandını izlemek hoşuna gitmektedir. Bulvar kalabalık olsun diye on kadar favori eklemiştir. Bulvarda, o kitap rumuzlu esas kadın ile göz kırpmasına karşılık aldığı diğer kadını görünce; gurbette, yabancılık çektiği bir yerde iki tanıdıkla karşılaşmış gibi olmaktadır. Ama! Klasik kitap rumuzlu kadın henüz ondan habersizdir. Ve kahramanımız ona hiç bir şekilde ulaşamadığından, karşılıksız bir yakınlıktır bu... Bu arada, kendi profili göz kırptığı diğer kadında kabul görmüş olmalı ki kendisi bulvara çıktığında, o kadından mesajlar gelmektedir. Kadın adamın oyun oynadığını, onun da alemdeki diğerleri gibi olduğunu sanmaya başlamıştır, bu cevapsızlığı karşısında.

Sitemkardır kelimeler. Adamımız, bu yanlış anlaşılmaya çaresizdir. Oradaki genele benzetilmesine içerler. Ama kendini de ifade edemez. Karşıdaki selamı sabahı keser ve konu kapanır. Bu yanlış anlaşılma üzmüştür adamımızı. Aklı, aslında dalgalı uzun saçlı kadındadır. Bir süre daha karasız kalınca ve hayatındaki; yani zamanı tükenmiş mektubun satır aralarındaki kadın, henüz kırmızı ışıkta arabanın önünden geçen kız halindeyken... İpin gergin olduğu ama kopmadığı, öfkeli ama sevgili oldukları süreçte; aradığı bir başka kadın, bir başka aşk değildir. O, bir kelebek aramaktadır. İlerde bir gün, bunun ne demek olduğu sorulunca kendisine, anlatmıştır kelebeğin anlamını. Ve anlamıştır da kelebek değerini...

O günlerin en sosyal olayıdır alem. Akşamların yalnızlığını doldurmaktadır. Ve bir ay üyelik satın alır şaşkın ördek, dört evvel zaman önce. Alemde biraz büyüyüp, aklı iyice ermeye başlayınca, beş kuruş para vermeden de bu işin yapılabileceğinin, yani karşıdaki profille iletişim kurulabileceğinin yöntemini bulur. Kadınları çok çok daha fazla etkileyen ve çok iyi sonuç alan bu usul hoşuna da gitmiştir. Heyecan vericidir. Eğlencelidir.

Alemin acemisidir ama gerçek hayattaki davranışlarıyla oradadır; yalansızdır, tuzaksızdır, bir ince de fırlamadır. Ve an itibariyle fazlasıyla romantiktir, duygusal bir evrededir, karışıktır ve farkındadır. Parayı bastırıp geçiş hakkını alınca; o akşam, dalgalı uzun saçlı kadına uzun, özellikle rumuzuna vurgu yapan, profili dikkatli okuduğunu ortaya koyan, hatta o profilin derinliklerini de farkeden hoş bir mesaj yazar. Bir iki gün sonra mesaja yanıt gelir, başarısına sevinir. Şunlar yazmaktadır kısaca mesajda: ''Aldığım en uzun ve bu kadar farkedildiğime şaşırdığım bir mesajdı, ilginç!''

Uzun bir birliktelik sarsıntıdayken, hatta sona gideceği kesinken, ve çok uzun yıllardır gözlerini ve duygularını bir başkasına kapatmış bir sürecin sonuna ilerlerken; öyle ortada bir ruh halinde, ilk kez dışarıdan birine, bir başka kadına yönelişidir bu şaşkın ördeğin... Asıl kadın, hâlâ yerini korurken üstelik!

 4.Bölüm; Kurguya bak!..

Günün Lafı:))


Bugün gene yaz aylarında içi geçmiş bafra karpuzu gibisin; ama biraz da trol yemiş hamsiye benzion...

Laf; bizim Naz'ın msn iletisinde görülmüştür bugün...Ve resmi daha evvel kullanmış olmama rağmen bu sözü anlatır diye düşündüm...Hangi vakaların halini ifade eder kısmı yoruma açık:))

22 Mart 2009 Pazar

Sen Kendini Sadece Pide mi Sanmıştın

Pazar günlerinin ayinidir pide. Aslında bu uzun tören cumartesi gününden başlar. Öğleden sonra kasabından, özellikle pide için hazırlattığı kıymayla birlikte babaanne girer evden içeri. Sabah pazardan aldıklarını yüklettiği küfeciye parasını verip gönderdikten, uygun yerlere yerleştirilen alınmışlardan hemen sonradır kasaba yöneliş. O esnada, torunlar için alınmış, ekmeğe sürülecek kıvamda, bol yağlı Edirne peynirinin müjdesi de verilir ve seslenilir içerdeki geline: '' O tel peynirleri de pidenin peynirlerine karıştıralım Türkân.''

Ev, kalabalığın hoşluğunu taşır buram buram... Kira bir evdir. Tahtaların kenarından mantarlar çıkar bazen... Karanlık mutfağın göz hizasındadır bahçesi ve muhteşemdir tarabaları.

Akşam ev halkı usul usul toplanmaya başlar. Bütün odaların kapılarının açıldığı hol- salon karışımı yerde yenir akşam yemeği...

Yemek sonrasında, yatma zamanı halanın yatak odası olacak misafir odamsıda, çalan radyonun şarkıları yayılır huzura... Ya da pikaba koyulur sevilen şarkılardan bir 45 lik. Babayla amcanın zar ve pul seslerine, çocukların baklava sevinci katılır: Bilirler ki baba kazansa da, kaybetse de o baklava alınacak. Kardeşe kıyamayan baba her olasılıkta verecek baklava için parayı ve arabanın anahtarlarını...Ve çocuklar; hem çarşıya gitmiş olurken arabayla, hem de ekstra bir tur attıracaklar amcaya...Üzerine bir de kaymaklı, cevizli baklavanın keyfi. Hem de Kaşıbeyaz'dan.

Mutfaktan babanneyle annenin sesleri katılır küçük odaya, bir de hazırlanmakta olan pidenin içi... Kıymaları kendilerine has bir yöntemle, önce çok az suyla haşlarlar, o buharı hissederiz biz de. Sonra soğan ilave edilir minicik doğranmış bir halde... Kıymanın saldığı suyu çekmesine yakın yağ, özellikle tereyağı boca edilmeye başlar içine. Hâlâ sırrını çözüp lezzetini yakalayamadığımız bu pişirmenin pidelerini konuşuruz, her pide gününde.

Bir de fırında sıra meselesi yüzünden önceki geceden numara alabilmek için çevrilen fırıldaklar vardır. Başlangıçta pazar sabahı pideyi yaptırma görevi büyüklere aitken, belli bir yaşa gelince çocuklardan en büyüğü alır görevi; üstelik "Anne bu mahallede de o kıyafetlerimi giyeceğiz?" denen evde. Bu uyanık büyük sıra kendine geldiğinde, çözüm aramaya başlar bu sıra işine. Çünkü, ülkenin henüz bu hallere düşmediği dönemlerdir, çokca insan gelebilmektedir fırınlara. Genelde sabah namazına giderken aldığı için birileri numarayı -ki bunların sabah namazına gidenleri yoktur artık bu mahalleye geldiklerinde- pazar uykusunun tadına yatan çocuk, pideyi ancak öğlen getirebilmektedir eve. Evdekiler çok şikayetçi olmamakla birlikte durumdan, çocuk, günü tüketecek olmanın korkusuna telaşlıdır.

Bir gün, kendi mağazalarındaki girişlerin yazılıp fişliğe geçirildiği sarı kağıtların fırındaki numara kağıtlarıyla aynı olduğunu farkeder. İçlerinden uygun numarayı, şöyle saat dokuz gibi pişme olasılığı olanını, koparıp alır. Bu fikir gelmeden önce aklına, uyguladıkları yöntem şudur: Daha önceye numarası olan bir arkadaşın tepsisine eklenmek. Burada şöyle bir sorun ve dolayısıyla fark ediş çıkmıştır ortaya: Eğer arkadaşınki kıymalı, sizinki farklıysa buna ses çıkarılmamaktadır. Çünkü insanlar kıymalı pidelerinin yanısıra peynirli, sucuklu yumurtalı, pastırmalı yumurtalı gibi farklı çeşitlerde yaptırabilmektedir. Ama aynı tepside iki kıyma kabı olunca durum farkedilip protesto sesleri ve homurtular karışmaktadır mekâna...

Fırın pazarları çok keyiflidir! Her hafta aynı yüzler ocağın etrafında toplanır. Futboldan siyasete bir çok konu konuşulur. Bir aile gibidir herkes. Zaten mahallelilik ölmemiştir henüz. Bir de tarladan yapılmış futbol sahasında varsa o gün mahallenin maçı, süper lig tadında yorumlar yapılır. Kızlar da gelmektedir fırına üstelik!

Pidesi içeri atılan, genelde kesme bölümüne geçer ve o sırada çıkan diğer pidelerin kesilmesine de yardım eder. Bu çocuğun iki korkusu vardır: Birincisi, bizim pideler çıkarken ya orada kimse olmazsa; çünkü o, sıcak pideleri tutup kesmekten korkmaktadır. İkincisi de, fırın içi kalabalıkken, ustanın ekmekleri çıkardığı betonun arkasında, fırıncının küreğinin sapının çıkış noktasında kalmak. Ha bir de pidesi pişen, bekleyen sofralara giderken, en geç saate kalacak olana ikram eder içinden bir kaç tane... Bazen farklı lezzetler takas edilir bir iki parça ...

Çok güzeldir pide günleri. Çok özeldir. Buram buram mutluluk kokar. Bütün ailenin sofrada olduğu tek kahvaltıdır. Sabah yakılmış banyo kazanının, sırta koyulmuş life dökülen sıcak suyun, sabunun, annenin şefkat kokusunun, dedenin cami kokusunun, baba ve amcanın Aqua Velva kokularının ruhları ışıldattığı masalardır. O günlerde adı konmasa, bilinmese de, bugünlerin ''brunch''ıdır. O gün çay bile bir başkadır. Tabaklar, sofraya çıkan ve çıtır pidelerin üzerine sürülecek tereyağ, isteyenin pidenin üst kısmını aralayıp içine dökmesi için kırmızı pul biberler, çeşit çeşit turşular... O gün, bütün sokaklar pide kokar. O gün, henüz enstitüde öğenci olan, evin modern yüzü halanın yaptığı, üzerinde zeytinler olan salata koyulur sofraya. O gün, kapıya gelecek boyacı için hazır edilmiştir ayakkabılar. Ve elbette, onlar da nasiplerini alırlar sofradan...

Şimdilerde.. ki yukardaki fotoğraf geçen pazar böyle bir gündendir,  yine yapmaktayız aynı düzenle aynı keyifleri. Ama artık sokaklar pide kokmuyor pazar günleri... Fırınların yerlerini pasta börek satan ekmekçiler aldı. Pideler artık pidecilerde yeniliyor. Odun yakan fırınlar tek tük. Her köşe başında bir pideci, her lokantada da bir pide fırını var. Ama o lokantalarda, lüks pidecilerde, pide yemelerin koca koca heyecanları yok. Yiyorsunuz kalkıyorsunuz. Karnınız doyuyor. Hepsi bu!..

21 Mart 2009 Cumartesi

Bir Sorum Var!

Sevgili Yasemin, yani Kaplumbağalarda Uçar geçen hafta Perihan Mağden'in son kitabı Refakatçi'yi yazmıştı blogunda... Ben de, Yasemin'in blog yazılarını sürekli ve severek takip eden biri olarak ''Bir de ben sevebilsem onu!" diye bir yorum bırakmıştım. Sonra ''Niye ki?'' diye soran sevgili Yasemin'in merakı üzerine şöyle bir yorum yaptım: Aslında, aykırı duran, bu anlamda sözü olan, hatta marjinal insanlara saygım sonsuzdur. Anarşist duruşları severim. Ama bu duruş bir ''iddia'', kendini başka bir yere taşıma, farklı kılma özelliği gibi kullanılırsa, kişiliğin ve farklılığın bir kanıtı gibi göze sokulursa, o zaman beni kimse tutamaz...

Perihan Mağden bana samimiyetsiz ve doğal değil gibi geliyor. Ve tüm bu aykırılık halini bir imaj olarak giyindiğini düşünüyorum. Bu yüzden sevmiyorum. Belki de sorun benim algılamamda, bilmiyorum.


Sonra merak ettim: Bende mi gerçekten sorun, yoksa ben haklı mıyım?

''Alemlerin En Siberine Düştüm Bir Zamanlar'' 2.Bölüm

Öncesi

Şaşkın ördek başlayıp, usul usul büyüyen kahramanımız; ''Aradığı arkadaşı nasıl anlatıyor'' bölümüne de bunları yazmış:

Bu alemde, özellikle kadınların profillerinde bol miktarda uyarı levhası olması; kendilerinin ve erkeklerin neden burada olduklarının farkında olmadıkları (belki de fazlasıyla farkında oldukları,) bunun yanısıra, genelleme yapmaktan mümkün olduğunca uzak kalmaya çabalamama rağmen yine de çoğunluğun, tıpkı gerçek hayatın içi gibi; kendilerini ayrıcalıklı bir yere taşıdıkları izlenimi yaratan ve de bunun keyfini çıkaran bir anlayış içinde olduklarını zevkle izliyorum. Hem kendilerine gösterilen ilgiden memnun, bunun yanısıra da biraz yukardan bakan seçici bir tavır. Burada seçici tavıra bir eleştiri olduğu anlaşılmasın. Bunu samimi ifadelerle belirtenlere selam olsun. Benim eleştirim, ´´istemem yan cebime koy´´culara... Hayata dair bu kadar iddalı profiller yazarken, her akşam, birbirinden farklı ruh hallerinde yada arayışta, yaklaşık 3,4 bin kişinin yer aldığı bir platformda bir genelleme yaparak, kendilerine yazılan mesajların niteliğine bakıp en azından neyi istemediklerini belirten bir yanıt yazmamalarının ve umursamazlığın, kendilerini koydukları dünyabilirlik haliyle eylemleri arasında nasıl bir çelişki yarattığına ve sorgulanması gerekenin kim olduğuna dikkat çekmek istedim. Üstelik de, rahatsız edenleri yasaklamak gibi bir olanakları varken... Ve hayran listeleri boş kaldığında neler hissettiklerine tebessüm ederek...

Yani! Şairin dediği gibi: "Bir flarmoni orkestrası veremeyecek sana, kontraplak bir gitarda doğru basılmış bir fa diyezin mutluluğunu... Sevince lafı dolandırmadan söylediğin ´´seni seviyorum´´gibi, basit bir öpücük yetecek sana... Basit sıcak bir öpücük... Ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin... Ve o öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını... Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını... Bilmiyorum diyebileceksin bilemediğinde ve çok normal olacak bilemeyişin... Tek dereden su getirmek yetecek bir 'istemiyorum'´´diyebilmeye...


3.Bölüm:Sonra neler oldu:))

Şairden kasıt Nazım Hikmet'tir.

''Alemlerin En Siberine Düştüm Bir Zamanlar ''Yazı Dizisi: 1.Bölüm

Bu dizi La Paragas'ın bir sosyal hizmet projesidir !

Dört evvel zaman önce, şaşkın ördek günlerde, hiç bilmediği bir aleme düştü bir adam; reel denenin kurduydu da, sanal denen alem nasıl bir yerdi ki hele.. .Önce, kıyısından köşesinden baktı. Sonra, ilgisini çekmeye başladı. Sonra, alemin haleti ruhiyesine şöyle bir göz atıp, sosyolojisi üzerine gözlemler ve ona dayalı düşünceler de oluşturunca kafasında, başladı yepyeni bir hayat; eğlenceli, meraklı, sınırda bir heyecan... Sonra da, oturup bir profil yaptı. Aha da şöyle yazdı, kendini nasıl anlatıyor bölümüne:


Sonrası:

Anket defterlerine yanıtlar yazan okullu çocuk heyecanıyla gelmiştim buraya; ama gerçeğin tokadı fena şapladı suratımda... Gerçek hayata nal toplatır bir sahtelik ki sormayın gitsin.... Orada, hiç değilse gözlerine bakıp yakalayabiliyorsunuz... Burada, tam bir altı kaval üstü şişhane... Herkese,´´ yapıştımı bırakmayan bir ısrarcılık´´ gömleği giydiren hakim anlayış, ya da gerçekten yapışıp da bırakmayanlar (Burada kastedilen kadınların gözüyle erkekler...Gerçi zararlı haşeratı engelleyici aeresoller de var sistemde:)

Bunun yanı sıra; gerçek tavrını ortaya koyan, ne istediğini bilen, ama umarsız bir çığırtkanlık içinde kaynayıp giden ve bunların tümüyle farkında, hayatın sıradan insanları... Umarım yolları kesişir. Onlar, hayatın matrisinin dışında bir çabayla yaşarken, burada başka bir matrisin içindeler. Ben kendi hesabıma o ölüyor diye son bölümü seyretmediğim, bana kendimce bildiğim ama buradakilerin bir kısmının ne dediğini anlamadığım konuları anlatacak ve beni matristen uzak tutacak Triniti´yi arayan, dengeli bir duruşun yanında sınırda yaşamanın heyecanını da seven, buraya toy gelip sonra da biraz büyüyüp ilk yazdığı profilin romantizminden uzaklaşan, bütün eleştirdiği konuların aynı zamanda da gerçekliğini kabul eden birisi.

Büyümeden öncesi:

Hayallerimin peşinden koştum hep... geçmişten sesler, geçmişten yüzler... Yırtılmamış sevinçler,ve saklı hüzünler yaşadım hep... Ölümsüz idim. Mihenk taşı en büyük aşk... En bi şeydim işte... Sonra bir kış gecesi ansızın... Yıllardır aynı daktilonun,aynı tuşunda kaldığımı anladım birden... Acımasızca geçen mevsimler geçmiş, olan olmuştu... Farkında değildim. Mahalle bakkalı yoktu. Arka bahçedeki dut ağacı yoktu. Oysa ben, aynı aşkı aynı aşkla sevmiştim hep... Şimdi de, dağ başında bir kelebeğin peşinden koşuyorum. İyiyim...


2.Bölüm: ''Aradığı arkadaşı nasıl anlatıyor bölümüne de aha bunları yazmıştı''...

Büyümeden öncesi kısmındaki dizeler, Rıfat Fahir İskit'indir.

20 Mart 2009 Cuma

Bir Femur Kırığı Sürecinin Ohh..Be'si!..


Geçen yıl bugünlerde... Çok keyifli bir cumartesi gününde, çok hoş bir balık lokantasında kızkardeşim, eşi, ben, erkek kardeşim, çocuklar rakı balık muhabbeti yapmıştık. O gecenin yıldızı Tırtıl bizi gülmekten kırıp geçirmişti. O keyifli günün ertesinde öğle üzeri yine bir araya gelmiş, mangalı da yakmıştık. Ben bilgisayarımla, kızkardeşimin eşi mangalla meşgulken, çocuklarda dışarıda oynuyorlardı. Aradan kısa bir süre geçti ki,Tırtıl'ın ''çok acıyor!'' diyen ağlama sesini duydum. Nasıl olduğunu kimsenin konuşmak ve hatırlamak istemediği için bilmediğimiz, bilmekte istemediğimiz bir şekilde ufacık bir kaza sonucu kanapeye yatırdığımız Tırtıl'ın alt tarafını soyduğumda; sadece diz kapağında ufak, her normal çocuk düşüşünde olabilecek bir sıyrık, sağ bacağının üst yan tarafında da yine benzer bir sıyrık vardı. Bana kalsa bir şey yok deyip belki de akşamı edecekken, bu konularda çok hassas olan kızkardeşimin eşinin önerisiyle tanıdık bir özel hastaneye gittik. Film odasına aldıklarında, ilk diz kapağınınkini çektiler ve sonuçta bir olumsuzluk yoktu. Tam içime su serpilmişken, kalça bölgesinden bir film çektiler ki sonuca bakan doktorun yüzü anlatmaya yetti herşeyi... Sonradan öğrendik ki bu bir femur kırığıymış.

O anki hissiyatlar, olayı anneye haber verme anı ve ötesi ayrıntıları, dışa vuran kaygıları, üzüntüleri bir dosta yazılmış mektuptaki duygularımı; bir gün, tarihe not anlamında yazmak istiyorum. Ama bu blogu bazen Tırtıl da okuduğundan, bunu bir süreliğine erteliyorum.

Kısaca femurdan söz etmem gerekirse: Ameliyatını yapan doktorumuzun da dediği üzere, bizim başımıza gelen kendilerinin de ilk kez karşılaştıkları türden bir kırıkmış. Femur(başı) kırıklarının önemi şurada: Büyüme çizgisi denen yeri ve o hassas kapsulü içinde barındırması... Ve bizim kırığımızın tam da o noktada idi... Konuyu daha açamıyor ve olumsuz sonuçların neler olabileceğini, tüm yaşamı etkileyecek ne tür riskler içerdiğini Tırtıl faktörünü göz önünde tutarak yazamıyorum. Bunu yaşayanlar ve başına gelenler bilirler. Ve google üzerinden; dilerim kimsenin başına gelmez ama hayat bu; eğer birileri ihtiyaç duyup arama yaparsa ve bu yazıya ulaşırsa, bir faydası da olsun istiyorum.

Biz ilk yattığımız hastanede ameliyattan bir gün önce, ameliyatta gerekli görülen vida, platin levhalar ve benzeri malzemenin gelmesini beklerken, doktor anneyi görüşmeye çağırdı. Anne döndüğünde odanın dışında, camın kenarına oturmuş ağlıyordu. Dışarı çıktığımda doktorun anlattığı olası riskleri ve bunun gerçekleşme oranını söylediğinde, gök kubbe üzerime çöktünün pratikteki karşılığının ne olduğunu o gün anladım.

Olayı duyup ziyarete gelen kuzenimin eşi, kendi annesini aynı yerden ameliyat eden doktorla da bir konuşsak deyince; o gün, ilk doktorumuzun anlatımıyla olayın ciddiyetini de fazlasıyla anlayınca, tanıdık ne kadar doktor varsa ayağa kaldırdık. Onlar vasıtasıyla tüm ortopedistlere ulaştık nerdeyse... Gelinin önerdiği doktorun siz yapsanız bu ameliyatı teklifimize verdiği yanıt: ''Fakülteye gidiyorsunuz, ameliyatınızı Yılmaz Tomak'a yaptırıyorsunuz. Sonunda da çocuğunuzu sapasağlam bir halde elinden tutup götürüyorsunuz.'' olunca; bu kez anne ilk olarak çok dostu, ablası saydığı bir prof'u aradı. Onun, Yılmaz Tomak'ın kendisinin de öğrencisi ve herşeyden önce çok iyi bir insan olduğu temelinde bir sürü övgü dolu sözü üzerine karar verildi. Yine tanıdık, üniversitenin farklı bölümlerinde çalışan doktorlardan da gelen olumlu referanslar sonucunda, sabah o özel hastanede ameliyata girecekken, o an şehir dışında bir toplantıda olan anne arkadaşının '' aradım, sizi fakültede bekliyorlar'' telefonu üzerine, o gece Tırtıl'ı hastaneden alıp bir ambulansla üniversite hastanesine götürdük.

Femur kırıkları konusunda uzman ekibin de ilk kez karşılaştığı bizim olayımız, parçalı bir kırıktı. Bunu çok önemli bir not olarak belirtmek isterim.

Çok başarılı geçen ameliyatın ardından önce göğüse kadar alçı içinde, alçı sonrasında bacağa takılan aparatla uzun bir süre yatağa mahkum olan Tırtıl, yaz sonunda son tellerin alınmasıyla yürümeye başlamıştı. Aklıma gelmişken yine bilgi anlamında şunu belirtim: Bu ameliyat tedbir anlamında vida, platin ve benzeri yedek parçalar hazır edilmesine rağmen hiç biri kullanılmadan, orjinal kırıkların toparlanmasıyla gerçekleşmiştir.

Ve dün bir yıl sonra, bu ameliyatın sonuçları açısından en önemli kontrolü vardı. Beklenen bu önemli sonuçta şudur: Ameliyat kemiklerin kaynaması, yerli yerine oturmasıyla başarıya ulaşmış olmuyor. Bu yerin önemi dolayısıyla, o bacağın büyümesi için bölgedeki kan akışının devam ediyor olması gerekli. Bu kırığı gelecek açısından önemli kılanda bu. Ve burada patolojik bir olumsuzluk olup olmadığı da ameliyattan sonraki altı ay içinde belli oluyormuş genelde.

Ve dün hayatımın en gerilmiş anını yaşadım. Bilgisayardaki filme bakan, sonuç ne olursa olsun sözünü edeceğim düşüncelerimin değişmeyeceği, ameliyatın olduğu gün çekilen ilk filme bakışından duygularını ve mesleğine sevgisini hissettiğim... O bakışta, herşeyden önce yaptığı eserle gurur duyan, ona bakarken duygularını paylaşan bir heykeltraş, bir sanatçı keyfi gördüğüm. Ve o gün, dünyanın neresine gitsek daha iyisi olmayacak duygusunu bize, sadece o duruşuyla hissettiren, o güveni veren; herşeyden önce, çok ama çok insan; ameliyat evresinde doçentken bu genç yaşta prof ünvanını aldığını dün öğrendiğim Prof.Dr.Yılmaz Tomak'ın ağzından dökülen sözcükler bir anda tüm korkuları kaygıları silip, o gerilimin bütün zembereklerini boşalttı. O an, bütün bir gerilimli yılın patlama anıydı. Tüm aile, ki en çok da kendini bu olayın sorumlusu addeden amcanın, yani hepimizin kendimizi çok ama çok kötü hissedeceğimiz bir geleceğin ışıldama anıydı. Ağızdan çıkacak sözcüklerin olumsuz olması demek bir tükeniş ve mutsuz bir gelecekti.

Hayatımızda hiç kimseye minnetimiz olmadı, minnettarlık duygusu yaşayacağımız şeyler de olmadı. Ama hayatımda ilk kez bir insana minnettarım; ve hepimiz aynı duygular içindeyiz. Bu kişi: Bize bir yaşam bahşeden, olmazı olur yapan, çok başarılı bir doktor olmaktan çok çok daha ötede, çok ama çok büyük bir insan: O.M.Ü Ortopedi ve Travmatoloji bölümünden Prof.Dr. Yılmaz Tomak'tır. O, yüzlerimize yeniden kocaman bir gülücük konduran, başta Tırtıl olmak üzere, hepimizin kahramanıdır. Onu ve ilgilerini hiç bir zaman eksik etmeyen, son derece sempatik ekibini hep şükranla anacağız.

18 Mart 2009 Çarşamba

Mr.Brooks


İzlerken kendi hakkında sürekli kararlar oluşturmama sebep olan. Bir türlü nereye konumlandıracağıma karar veremediğim. Sürekli, yüzümde iyi ve eğlenceli bir sinema tadı yaratan tebessümün eksik olmadığı bir zevkle izlediğim. Aslında ne kadar doğru bilmem ama; Kevin Costner'in oynadığı anti kahramanla birlikte, Demi Moore' un oynadığı sıradışı polis karakterine ironik bir sevgi duyduğum. İki karakterin istenilen gibi değil de istedikleri gibi olma duruşlarındaki dikliğe ve gözükaralığa sempatiyle baktığım. Kevin Costner'in William Hurt'la vücut bulan ötekisi ile barışık, sakin konuşmalarından felsefik düşünceler çıkarmaya çalıştığım. Seri katil, polisiye, cinayet filmlerinin tümü üzerine sanki bir kolaj sunan. Belki mükemmel demiyeceğiniz ama ironik bir şekilde ilginç, eğlenceli ve kendine has bulacağınız. Belki de sırrı Kevin Costner'in ağzından dökülen:"Tanrım, değiştirebileceğim şeyler için değiştirme cesareti ver, değiştiremeyeceğim şeyler için ise kabullenme gücü. Ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için de bilgelik ver'' cümlesinde yatan ...

Üzerine hiç kötü şeyler düşünemediğim bir keyifle izlediğim. Demi Moore' un neden polis olduğu sorusuna verdiği yanıt üzerine düşündüğüm. Bazen heyecanla, bazen tebessümle, bazen içim acıyarak, bazen de merak ederek izlediğim ve sevdiğim. Karanlık ve klostrofobik bir havası da olan, ilginç ve zeki bir filmdi. Ben izleyin derim. Hatta mümkünse arkadaş grubunuzla birlikte... Çünkü üzerine çok konuşursunuz.

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP