19 Şubat 2009 Perşembe

Ben Kimimki Der(se)Biri!..



Kimse(sizmişim )!


(O)
zaman;


ebedi suskun(um) .



Toprağa karışmaz(sa ) kelimeler(im);


Ya da!

isterler(se)...

Ki;

istediler,

istiyorlar,

isteyecekler...


Kim(im) kim
(se)?


Savrulurlar...


Bulurlar,


kim(se)?

kim(sesiz)


de...




Resim,Videlec.org
Müzik Cem Karaca-Resimdeki Gözyaşları

18 Şubat 2009 Çarşamba

Nereden Sevdim O Zalim Kadını!..


Ne olacak şimdi?

Gazetedeki bir habere göre bilim adamları; acıyı, yaşanan kötü anları unutturacak bir ilaç bulmuşlar. Her buluşun olumlu yanları gibi, olumsuz yanları olduğunu da göz önüne alınca, başlıktaki şarkı gibi; aşk ya da yaşamın diğer acılarından beslenmiş şarkıların, filmlerin, hikayelerin, şiirlerin, karakterlerin ölümü yaklaşırken; terörün, cinayetlerin, her türlü mezalimin ve kötülüğün de önü açılabilir mi acaba?

Hemen aklıma gelen bir iki örneği, biraz da geyiğini yaparak şöyle bir sıralarsam: Örnek, kirala katili, işlet cinayeti, ver hapı al sana faili meçhule şükrettirecek; failun, failatün mefailün bir cinayet... Gir bankaya, ne var ne yok topla, ver hapı millete, allahın selameti başına güle güle harca paralarını... Gözü kazayla bir tarafa kaymış kadına, ''kime bakıyodun lan sen bakim'' tadında verip hapı, bir yandan dilim dilim doğrarken; kadın elinde çamaşır suyuna batırılmış bezle, en korumacı olduğu evine bulaşacak kanlarını -ölünce gelenler evimi kirli görmesinler diye düşüneceği garanti olduğu için- en itinalı şekilde temizlesin; olay yeri incelemeye de mis gibi temizlik kokusu kalsın... At bi hap da kendin, olay tümden sıfırlansın...

Benzeri bir sürü geyik yapılabilecek konuyu fazla uzatmadan, özellikle hiç ellerinde olmayan nedenlerle acı çekmek zorunda kalan başta küçük yaşlarda tacize, tecavüze uğramış; bunun etkisinden kurtulması çok zor olan çocuklar olmak üzere; bazı travmaların, kötü anların yok edilebilmesine yararlarını da görmezden gelmek olası değil.

Ve acaba diyorum, her yeni buluşdaki bu iki uçluluk yüzünden yaşamın tadı da azalıyor mu? Dinamitten yola çıkarak düşüneyim bunu... Yoksa insandan mı yola çıksam?

haberin aslı için burdan buyurabilirsiniz:))

Rastlantı...


Havalanmış içiy(m)le güneşe ıslık çalarak girdi(m), bir yığın anıyla dolu pastaneye... Tadı yıllardır aynı cevizliden aldı(m) iki tane; tadın(ım)a tat katmak için...

Aklın (m) da bir militan geçmiş; eski fuar alanındaki genç ''cafedans''la neşeli komşulukları anılarda, önlerinden gelip geçen yorgun kalabalığa ''biz ne günler gördük'' edasıyla yukarıdan bakan çam ağaçlarından sahile; güneşe ıslık çalmaya devam ederek, rüzgârla kol kola, onlu yaşların sonunda, ilk gençliğin bilmişliğindeki çocukla birlikte yürüdü(m).

Fasulyeleri sütle pişirdikten sonra fırınlayan liman manzaralı lokantada, susuz, ama salça ve etin kattıklarıyla kıvamlanmış tereyağlı kuru fasulyeyi, pilav ve ayran eşliğinde keyifle yedi(m).

Sonra bir soda içti(m).

Aynı yolu: Yanakların(m)a denizin kokusunu taşıyan tatlı bir rüzgârla, limana girme sırasını bekleyen gemilere baka baka yürüdü(m); damağın(m)da cevizlinin tadı, aklın(m)da kimsesiz...

Mi?

17 Şubat 2009 Salı

Leydiler...



Aramakta olduğum ve bir türlü bulamadığımın sayesinde bugün elime geldiler.Bebek arabasındaki Tırtıl'dan yola çıkınca tahminen altı yıl öncesine ait çok sevdiğim bu fotoğraflar: Bizim mahallenin çocuklarının her öğlen, okuma, daha doğrusu kitaplara dokunma,onlarla tanışma seanslarından birinde, bir yaz günü öğle vakti çekilmişti.

Başkalarının Hayatı


Film, içinde barındırdığı her bir karakterin iç dünyası ve onun dışarıyla ilişkileri üzerine derinlikli açılımlar ortaya koyarken; yönetimi ellerinde tutan insanların, o düzenin haklarını savunma mantığı ile ellerine verilmiş gücü zaafları uğruna kendilerine kullanmalarının nasıl kötülüklere yol açtığının yanı sıra, hayatın her alanına ideolojik bakan yönetim anlayışının sanata etkileri odağında sanatçı ve aydın olmanın zorluklarını da sergiliyor.

Düzenin, kendini savunma ve koruma adına tek bir doğrudan bakarak, şüpheci bir paranoya ile yaşamı nasıl çekilemez hale getirdiğini, hayatın her alanına nasıl müdahaleci olduğunu ortaya sererken film; aynı zamanda, ahlakı çökmüş sistemin kullandıklarından bir ajanın biraz düşünmeye başlayarak ve fark ederek, katı eğitimlerle yönlendirilmiş aklına ve dolayısıyla sisteme başkaldırıp kendi adaletini uygulamaya koyarak, doğrunun yanında yer alışını da izlettiriyor .

Başkalarının hayatına onların doğrularını anlayan bir gözle bakabilmeyi, onları fark edebilmeyi beceren kahramanımız bu fark edişinden sonra, kendisiyle birlikte izleyicide de yeni düşünceler için yeni kanallar açıyor.

Kendine has sakin bir anlatımla, yalın bir dil kullanarak müthiş bir sistem eleştirisi yapan bu güzel film: Yakın tarihi, ideolojiler arası farklılıkları, insanın tutkulu idealleri için nelerden vazgeçebildiğini -içinizi sızlatan aktris karakterindeki Martina Gedeck'in üstün performansı ile, doğru, iyi kalpli, dürüst insan olmanın ahlakıyla sorumluluk duygusunun arasında kalmışlıktan, hizmet verdiği sistemin kirlenmişliğini fark ederek bir çıkış arayan- Ulrich Mühe tarafından muhteşem oynanmış- yalnız insan Ajan Weisler karakterinin odağında; sizi sürüklemeyi, sarsmayı, çok naif bir lezzetle ruhunuza dokunmayı başarıyor.

Sinemalardan sessiz soluksuz gelip geçmiş, az gişeli bol ödüllü, 2007de en iyi yabancı film Oscar'ını almış bu filmi hâlâ izlemediyseniz; demek ki sinema adına çok şey kaçırdınız!

16 Şubat 2009 Pazartesi

Hâlâ ARIYORUM!..

Geçenlerde; geçenlerde derken cumartesi günü, birden aklıma gelen hayatımdaki bir ilk için, geçmişin izlerini koyduğum yerde onu aramaya başladım. Her şey vardı ama o yoktu. Bir an, bir yere verdim de geri mi gelmedi diye düşünsem de çok uzun zamandır insanların yaşamından çıkmış olduğu için bunlar, verildiyse kime verildiğinin hatırlanması da olası değildi... Üzüldüm ve bu kafama takılmışlıkla her tarafı kurcalamaya başladım. Onun üzerinden bir yazı yazmak ve onun fotoğrafını koymaktı tüm arzum.

Buna benzer bir ızdırabı daha önce yaşamıştım. Aslında, oldukça savruk biri olmama rağmen; kitaplar, plaklar, kasetler, dergiler, mektuplar, hediyeler gibi iz bırakanlar konusunda oldukça korumacıyımdır.

Tüm tıfıl çağlarım boyunca doldurtuğum, aldığım kasetlerle birlikte, o dönemlerin o anlamda tek yayını olan hey dergilerini de biriktirip saklarken; ilerde zamanlarda, geçmişin şarkılarını evdeki kasetler ve plaklardan dinleyen birileri, o dergilerden de o anın popüler kültürünü, sanatçılarıyla yapılmış röportajları okuyup, dönemin mizah dergileri ve diğer yayınlarıyla birlikte durumun tadını, o zamanları tümüyle hissederek çıkarsınlar istemiştim.


Bu eve taşındığımızda tavan arasına çuvallara koyup kaldırılan tüm bu yayınların bir temizlik gününde, çöpe gidenlere katılıp gönderildiğini öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Elbette annem daha çok üzülmüştü.

Onları, daha tımtıfıl bir çocukken, zamanları eskisin diye tıpkı yıllanmaya bırakılmış şaraplar gibi, yıllar sonra, daha gelişmiş ve biriktirilmiş bir ruhla tadlarını yeniden duyumsamak amaçlı; ve her birinin izlerinden giderek geçmişte kalanlara yetişkin bir gözle bakabilmek için, kendi el altımdan ve gözümden uzağa bırakmıştım oysa...

Kapaklarıyla kurduğum iletişimle satın aldığım kitapları, plakları, filmleri, onların bıraktığı tadı, ön bilgim olarak aldıklarımdan daha çok severim. Bu; hiç bilmediğinin sesini, her kelimesini, bilinmeyen tadını keşfetmenin heyecanıdır. Bu heyecan, bu yol alışlar, yaşamdaki en büyük keyiftir benim için.

Bu keyiflerimden, bilmeden keşiflerimden birini arıyorum şimdi. Önemli!.. Çünkü; hayatımdaki bir devrimin başlama sebebidir henüz bulamadığım. Bulduğumda devam edecek yazı.

Yakaladığım her boşlukta aramaktayım.

Netten bulabileceğim, hatta farklısını bulduğum bir resimle yazmak istemiyorum onu... Dokunmak istiyorum, bloguma her girdiğimde o tazeliğini hissetmek için... Tıpkı yaşamıma dokunarak kattığı tat gibi.

Arıyorum...


Fotoğraf: Videlec org

15 Şubat 2009 Pazar

Alt Yazı... Büyük Bir Kent


Bu ne gürültü? Ya bu koşuşturan
insanlar! Yirmi yaşındaki bir kafada
ne çok gelecek kaygısı böyle!
Aşk konusunda bu ne dalgınlık!
..
BARNAVE



Not:Barnave tarafından söylenmiş bu sözler STENDHAL'in Kırmızı ve Siyah adlı romanının yirmidördüncü bölümünün başındadır.

BARNAVE: 1761-1793 yılları arasında yaşamış, devrim mahkemesinde yargılanıp giyotinle idam edilmiş bir Fransız politikacıdır.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Bugün Sevgililer Günüydü!..

Dün gün batımının; patates kızartması, kalamar, midye tava, kızarmış sosisler, sigara böreğinden oluşan lezzetli yiyeceklerinin, deniz manzarasının, buz gibi biralarla iliklere işleyen şarkılar eşliğinde bir akşam üstünün hafif hafif esen meltem tadındaki saatlerini, S ile sohbet ederek geçirirken, aslında biraz da duygularımla yüzleşiyordum. Arada bir durup, sanki çok olağan ve sıradanmış gibi akan hayata bakmayı, duyguların derinliklerinde dolaşmayı seviyorum. Bazen bir sohbetin içindeki bir iki cümle, bazen bir bakış, bazen bir nefes alıp verme anına yüklenmiş duygular yetiyor bana döktürmek için.

Sonra eve gelip, arabesk bir koyvermişlik, rakı ve yanına yakışan yiyeceklerle, ara sokaklardan nağmeler salaşlığında bir keyfe göbek atmaya başladım. Aslında yoğun, can sıkıntılı bir günün zaman zaman kapılarını aralayarak; önceki gün x ile konuştuklarımız üzerinden, son yıllarımın özetine bir göz atmıştım gün boyu...

Sonra gece, bunlar aklımda yatak odamın çıplaklaştırdığım pencerelerinden dağların üzerindeki evlerin kalabalığa saklanmış yalnızlıklarına bakarak; yüzümde tatlı, huzurlu bir tebessümle uyudum. Sabah, müthiş bir kuş orkestrasının olağanüstü keyifli konserine uyandım. Sonra akşamın o serkeş izleri üzerimden akıp gitsin diye banyoya girdim. Uzun bir seremoni tadında, ağzımda tatlı bir tebessüm, sıcacık suların altında gözlerimin önünden akıp geçen kareler eşliğinde kendimle sohbetler ettim.

Sonra, odamın camlarını dışarıyı içeri taşıyacak kadar açtım. Bir sürü anının farklı kokuları doldu odaya; bahara giden kışın kokularıyla birlikte... Ve uzun bir zaman sonra bir mektup yazarken buldum kendimi. Bunun hoşluğuna gülüyorum şimdi de... Canım sigara istedi bir de... Gidip alacağım ve duygularımın bu coşkun keyfine bir, belki iki, belki üç sigara tüttüreceğim; yanına bir orta şekerli kahve de yakışır di mi? Yakıştı.

Bu Sevgililer Günü sabahının çok erkeninde bunca ruh kışkırtıcı an yaşayınca en çok aklıma düşen; hayatımın ilk ve tek kere yaşanmış, sevmek, sevgili, ten, güzellik, ruh, hangisi sorularına yanıt arayan, duyguları yaşından öte bir zaman diliminin, Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün'le çok keyifli bir yemek akşamının ilk şişe şarabında paylaşılmış olayını; bugün, akıp giden zamanın sonsuzluğuna bırakmak istedim.

Çıkmadığım teneffüslerin birinde sınıfta sohbet ediyorken, tuvalete yazılmış bir slogan yüzünden; hiçbir siyasete, hiçbir ideolojiye öykünmeyen, hiçbir şeyi taklit etmeyen, duyguları derin, kuyruğu dik Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız'ı, kızlar tuvalette sıkıştırmışlar, diye bir haber geldi. Sıradan fırlayıp tuvalete çıkan merdivenleri uçar adım giderken bilinç altım biliyordu çetenin başını; ya da yine geleceğe bırakılacak bi sahne olsun diye karşılaşmak istediğim oydu... Kapıdan hışımla girdiğimde, dumana boğulmuş kızlar tuvaletinde, Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız'la, kendisiyle aynı adı taşıyan sıra arkadaşı sadece sigara içmek için kaldıkları tuvalette, duvara yazılmış sosyal emperyalizm içerikli, Halkın Kurtuluşu imzalı bir sloganın hesabını vermek zorunda bırakılıyorlardı. Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömürümün arkasındaki iki arkadaşıyla elleri belinde bir kıyamet koparıyordu, tuvaletin orta yerinde... Sonra başta bizim sınıftan xx olmak üzere benim oraya geldiğimi gören onların fraksiyonun erkekleri de doldu oraya... Benim yanıma bir tek sıra arkadaşım geldi.

Aslında o gün orada başka kimsenin fark etmediği duyguların savaşı yapılıyordu. Herkesi donduran bir öfkenin rüzgarıyla bas bas bağırıyorduk, boynuzlarını bilemiş iki keçi gibi... Çok hakim olduğumuz literatürün bütün klişelerini mitralyöz mermileri gibi saplıyorduk birbirimize; delik deşik olup oluk oluk kanlar aksın diye... Kimse bilemedi bizi ayırırken kavganın aslını... Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün kıpkırmızı ve kan ter içindeki yüzüyle, bu ideolojik tartışmanın hırsından ağlıyormuş gibi giderken kuyruğunu dik tutma gayretinde; ben kantinin en ücrasında, üst kata çıkan dip merdivenin boşluğunda ağlıyordum. Aradaydım. Yaşamımın sonraki hiç bir döneminde bir kez bile tekrarı olmayacak şekilde hem de.


O gün yemekte bir çok anıyla birlikte bu olayı konuşurken, Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün'e şunları da söylemiştim yıllar sonra: Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız masumiyetimdi benim, çok sevdim onu... Çünkü o sırada ailenin erkekleri; onun oyuncağı mıydım yoksa o benim oyuncağım mıydı anlamadığım yetişkin bir kadının elinden almışlardı beni... Kadınlar hamamında kırk tas sularla yıkanıyordum; ruhum ak pak olsun diye... Öyle bir dönemdi ... O yüzden Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız'la el ele bile tutuşmadım, demiştim... Sonra bunu daha da açmış; masum masum gülmüştük, kadehlerin dibine kadar.

Kitaplardan, sinemadan, devrimden, sınıfta istifa dilekçesini yazmak zorunda kalan edebiyatçıdan, biyolojici deli karıdan, bana meftun koca popolu sınıf başkanı o kızdan falan konuşurken ilk şişe şarabı götürmüş, ikinciyi sipariş vermiştik bile..

Yaşamın karşı kıyılarını bilemeden yaşamak çok güzel, güzeldi. Bugün durduğum yerden arkaya, orada bırakılmışlara bakmak istedim. Çok şey ve çok ad geçti ruhumun derinlerinden... Ve bugün, hepsinin izlerini sevdim. Onlar, beni ben yapmış sevgililerim. Bazen söylenmemiş tüm sözlerimi; her birinin ellerini avuçlarıma alıp gözlerine söylemek isterim. Şimdi zamanın sonsuzluğuna serpiyorum. Sevgililer gününüz kutlu olsun. Ben hep sevmiştim!.. Söylemesem de...


13 Şubat 2009 Cuma

Recep İvedik Sosyolojisi: Gözlemler Düşünceler...

Ülkenin; politik bilincin yüksek, savunulan değerlerin bugünkü kurak iklime göre daha nitelikli ve tartışılabilir olduğu bir sürecine tanıklık etmenin insanı besleyen olanaklarından mümkün olduğunca yararlanmış biri olarak gençleri eleştirirken, kendimiz nasıl ki benzer süreçlerde (başkaldıran) anarşist bir akılla yetişkinlerimizin bizi anlamaz gördüğümüz tavırlarıyla çatıştıysak, onların (yaşları gereği) benzeri tutumlar takınarak kendi yaşadıkları iklimin biçimlendirmeleriyle, genç olmanın çıkışlar ve kimlik arayan ruh hallerinde aynı refleksleri gösterdiklerini ve de bunun çok doğal olduğunu anlamalıyız.

Onları anlamak adına temelde görmemiz gereken ve bir çok yazımda aynı kelimelerle sürekli tekrar ettiğim ve edeceğim bir nokta daha var ki bunu asla reddedemeyiz: Bu ülkede yakın tarihli bir nokta koyma(12 eylül) döneminin ardından, farklı oyuncaklarla düşünmekten uzaklaştırılan, evcilleştirilmeye çalışılan, biçimlendirilen, düşünme ve tartışma alanları daraltılan ve bunda hiç bir sorumluluğu olmayan bir nesil bu... Ve hepimizde biliriz ki insan algısı (merak duygusuyla eleştirel ve sorgulayıcı bakmayı öğrenemediği sürece) sunulanlarla biçimlendirilebilir bir şeydir. Tüm bunların ışığında sanırım yapılması gereken direkt ve şiddetle bu çocukların savundukları filmi yerden yere vurmaktan ziyade onları anlamaya çalışıp, hiç tepeden bakmadan ve sabırla gerekçeler ortaya koyup, onlarla eşit koşullarda ve onlara saygı duyarak tartışmak. Ben bu yazıda son derece iyimser çabalarla bunu yapmaya çalışacağım.

Önce Recep İvedikseverlerin filmi taşıdıklar yere bakınca; kafadan kendimi savunacak şeyler yazim ki toplu bir saldırıya uğramim. Filmi seven arkadaşlar şunu bilsinler ki; Şahan'ı izleyen, henüz popülizmin ticari yanlarına bulaşmamış halini seven biriyim. Birinci İvedik'i de ilk haftasında izlemiştim. Nasıl bir filmdi üzerine bir şeyler söylerken, aynı zamanda (hiç işe yaramaz bulanlar için) iyimser bir bakışla ne tür yararını gözlemlediğimi de söyleyeceğim.

Bir kere, sinemanın kapısından adım atmamış bir kısım genci salonlarla tanıştırarak onların diğer filmlerden çıkan insanların varlığından, diğer filmlerin afişlerine bakarak onlardan, sinema kültüründen haberdar olmaları gibi bir olanak sağlamıştı, sağlıyor. İçlerinden bazıları ilk kez yaşadıkları bu ortamı belki sevecek; sonrasında belki farklı filmlere gidip kendilerini geliştirecek ve film seçme konusundaki beğenilerini yükseltecekler. Ayrıca her İvedik filmi sonunda ve önünde uzun bir süre yoğunca tartışıyorlar farkındaysanız. Belki tartışma kültürünün olgunlaşması anlamında yararı da oluyor kendilerine...

Filmi çok beğenen fanatikler tarafına gelince: Sizlerin niyetlerinizi ve sahiplenme duygularınızı anlıyoruz, bu yeni filmle birlikte bir kez daha anlayacağız. Bunu normal de karşılıyoruz. (En azından ben) Ama lütfen sizde aynı hoşgörüyle şu yazdıklarımın ne derece doğru olabileceğini bir düşünün... Son derece az para ve emek harcayıp, hedef kitlenin beğenisine göre çok para kazanacak bu filmler sanatsal anlamda aşağı, ticari anlamda yukarı doğru bir başarı ve zeka örneğidir; ve hepsi budur. Şahan'ı bu anlamda kutlamak gerekir! Ama bir ''sanatçının'' kesesini doldurmaktan öte sorumlulukları vardır dersek: Böylesine büyük bir kitle oluşturmuş, popüler kültür ''ikonu'' olmuş zeki birinin, bu zekâyı daha ahlaklı ve doğru kullanarak, aynı karakterle yine masrafsız ama daha sağlam bir senaryo üzerine kurulu, daha nitelikli filmler yapması da olanaklıdır sanki! (bunu iyi düşünün) Bu filmler sadece komiktir(!) ve sadece cebinizdeki parayı almaya dönüktür. Komedi!(mizah) falan deyip fazladan anlamlar yüklemeyin. Hiç kimse bu filmleri Türk sinemasının diğer nitelikli komedi filmleriyle kıyaslayıp bir yerlere de taşımasın. Bunlar sadece Recep İvedik'tir .

Bu filmleri sevip dünyanın en güzel filmleriymiş gibi payalendirmeden: ''Gülmekten yarıldım, çok manyak bişey yapmış'' gibi ifadeler yerine düzgün sözlerle anlatın ki ne demek istediğiniz bir anlam kazansın.

Şunu unutmayın! Hayat uzun bir yol ve insanın düşüncelerini sürekli geliştiriyor. Büyüdükçe daha iyi şeyler görüp gerideki düşüncelerinize güleceğiniz günler de geleceği için lütfen saldırmadan, güzel sözlerle savunun filminizi. Karşı görüş belirtenlere saygı duyun. Yorumlarını dikkatlice okuyun. Belki, hakikaten çok mu abartıyoruz diye sorular oluşur kafalarınızda ve çok da yararlı olur sizler için.

Şu sorunun yanıtını lütfen düşünün! Eğer tv de izleyip sevdiğiniz, sonra değişik sitelerde videolarını tekrar tekrar izlediğiniz bir karakter halini almadan, sadece bu filmlerle ortaya çıksaydı Recep İvedik; filme yine de gider miydiniz ve bu kadar sever miydiniz? İyi düşünün! Tartışma ortamlarında, özellikle film sitelerinde ve forumlarında yazdıklarınızın niteliğinin sizi, eleştirenlerle daha saygılı bir çerçevede buluşturabileceğini düşünerek lütfen düşüncelerinizi yakışır bir dille yazın ve içinde nedenleriniz mutlaka olsun. Çok kanlı geçen Birinci İvedik Savaşlarında olmamıştı da... Bu kez uzlaşı olur umudundayım. İkinci İvedik savaşlarıyla birlikte izleyicide oluşan değişim ve gelişimi izlemek de çok keyifli olacak.

2.bölüm için buradan lütfen

11 Şubat 2009 Çarşamba

Ortadoğu'da Tırnağın Varsa Başını Kaşı


Bütünüyle Amerika'ya yaslanmış, oradan gelen desteklerle seçilmiş, verdiği tek kişilik sözler TBMM'ye toslamış ve sürekli yalpalamış, en iyisini ben bilirimci tutumlarla yönetilen uluslararası ilişkilerimize şu noktadan şöyle bir göz attığımızda, nereye geldiğimizi ve durumun çıkarlarımız açısından pek de parlak olmadığını görebiliriz.

Kısaca yakın tarihin satır başlarını hatırlarsak: Kırmızı çizgilerimiz vardı ve hepsi pembe oldu. Kuzey Irak'a elimizi kolumuzu sallaya sallaya gidebiliyorken; adamdan saymadıklarımızın icazetlerine mahkum olduk. Pejak silah bırakıp iflası ilan ettirildiğinde bölgedeki yeni gücün kim olacağı, kime karar verildiği de ortaya çıkmaya başlamıştı aslında. Vakti zamanında Azerbeycan'da yanlış ata oynamanın cezasını yıllarca çekmişken, bu kez Hamas'ın arkasında durup, bir aslan miyav dedi minik fare ''kükredi'' haline geldiğimiz şu günlerde; Davos aslanı başbakanımızı yere göğe koyamayan Ortadoğu halklarının aksine, yönetim erkini ellerinde tutanlardan; Arap olmayanlar bu işe karışmasın sesleri yükseldi. Son gelen anket sonuçları Filistin halkının Hamas'a bizim başbakandan çok çok daha uzak da olduğunu ortaya koydu.

Biz Davos'ta Peres'le kapışırken, Gazze israil bombalarıyla inlerken, sessiz kalıp bir köşede bekleyen, Hamas hamiliğini bizim başbakana devreden İran: Biraz da daha ılımlı Hatemi'nin seçilme olasılığının yükselmekte olduğundan yola çıkarsak; bu baskıyı hisseden Ahmedi Nejat'da, önlerindeki seçimi ve uzun vadeli çıkarlarını gözeterek, Amerika'ya usul usul yanaşma açılımları yapmaya başladı. Öte yandan İsrail'deki seçimleri büyük bir olasılıkla sağcıların kazanıp daha da sertleşeceklerini göz önüne alırsak, siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz türevi lafların sonuçlarını da yakın zamanda görebiliriz demektir bu... Davos'ta bir öfkeye teslim ettik çok şeyi yazımda altını çizdiğim öngörülerin bir bir gerçekleşiyor olması elbette üzücü...

Diplomasinin çok şey olduğunu bir kenara bırakıp ''monşerlere'' giydirmekten çekinmeyen aslan yüreklimiz; acaba, şu an ki stratejik önemimiz ve Ortadoğu'daki geleceğimiz ile ilgili güzel şeyler düşünebiliyor mu? Sanırım dış politikamızın çöktüğünü ve yıllardır sırtımızı yasladığımız stratejik önemimiz laflarının artık usul usul elimizden gittiğini görmek için kahin olmaya gerek yok. İran gerçek anlamda dik durup kafa tutarak, hem de alternatif güçlere oynayarak, onlarla ittifaklar kurarak Amerika'ya durumun vehametini sonunda farkettirdi ki; Barak Obama ile birlikte Amerikan politikalarındaki yumuşamalarda usuldan usuldan dillenmeye başladı.

Umarım son yıllarda çok gündelik baktığımız, olmadığı kadar Amerikan çıkarlarına endeksli ve sadece Amerika'yla ilişkilerimize bakarak, oradan gelenleri iç siyasete malzeme yapmaktan hiç çekinmediğimiz icazetçi dış politikamızdaki öngörüsüzlüğümüzden vazgeçip, dış politikanın uzun soluklu ve yıllar boyu üst üste koyulan taşlardan oluşan bir devlet politikası olması gerektiğini yeniden fark edip, en azından durumu kurtarmak adına aklıselime dönebilecek bir oluşumu gerçekleştirebiliriz. Durum şu an itibariyle umutsuz. Bölgedeki insiyatif hem Davos'ta Peres'in dile getirdiklerinden hem de son Obama açıklamalarından yola çıkarsak Amerika, Rusya, Mısır, İran, israil eksenine kaymış gibi gözüküyor.

Gelecek günlerde durumu daha net göreceğiz. Özellikle ekonomik açmazlarımızı da göz önüne alınca, boynumuza uzun bir süre önce geçirilmiş ilmiğin iyice daraldığını, önümüzdeki dönemde limon gibi sıkılacağımızı rahatlıkla düşünebiliriz. Bu sonuçlarda umarım, gerçek anlamda dik durmanın , uluslararası ilişlerdeki önceliklerin ne olması gerektiğinin, seçenekli olmanın öneminin bir dersi olarak siyaset tarihimizde yerini alır.

10 Şubat 2009 Salı

Düş'e Alt Yazı 7...Kahvaltı



00:01:06 adamın e-postasına düş(en)

.....dır .. ..n m..tan sonra ı...k ç..arım diyordun ama ya .a. ağır g..di ya da ...tan s..ra çekilmeyecek kadar ağır olan b....yim. Neyse b.n .a...e sana da ... g..ele. demek istedim.

00:02:22 kadının e-postasına düş(medi)

05:44:19 kadının e-postasına düş(medi)

06:20:12 kadının e-postasına düş(tü)

Ne maç ağır geldi ne sen...kendim kendime ağır geldim ve bir düşe sarılıp uykuma sığındım...önceki geceden uyku borcum çoktu kendime:))Ben seni dün gece ruhumun kuştüyü yastıklarında taşıdım, ta uykumun içlerine kadar ey gidinin kadını:))Günün en taze saatlerinde nergizler topladım sana; daha üzerinde sabahın damlaları varken...Şimdi aha bu klavyenin başında, yüzünün bütün hatlarına bakıp, en şefkatlisinden bir öpücüğü kondurdum en uygun yerine,çok isteyerek ve sevgiyle... sıcağına sokulup yanağına koyabilseydim yanağımı bak neler ederdim sana; sabah, sabah hiç uyandırmadan, uykuna ve düşlerine bulaşarak:))

Günaydın bebek, alıp içime sokasım orada sevesim geldi seni;sabahın tazeliğinden mi yoksa kendi derinlerimden mi bu yerinde duramazlığım... bakacağız:))

09:16:22 adamın e-postasına düş(tü)


Müzik,Vega-Hafif Müzik albümünden...
Resim hand made

9 Şubat 2009 Pazartesi

Mommo...Berlinale'de Yarışan Bir İlk Film


Yönetmeni Atalay Taşdiken'in''Bu öykü, kısmen benim de tanık olduğum bir öykü... Dolayısıyla 'bu öykü bu senaryo ile ancak burada çekilir' diye düşündüm. Bu ev, bu hayat, bu dam, o şive, o kültür tabii ki de benim beslendiğim yere ait bir şeydir. Annesiz iki küçük kardeşin dayanışma öyküsünü anlatıyoruz. Bir kardeşlik manifestosu...Sadece bu coğrafyaya ait değil, bu ülkenin hatta, belki Asya'nın birçok ülkesinde benzer dramların yaşandığını biliyor, tanık oluyoruz. İnsanı etkileyen yanı da bıçak gibi gerçek oluşu.

Senaryoyu 'Mommo' diye isimlendirdik.
Mommo, bizim bu coğrafyanın umacısının karşılığıdır. Çocukların korkutulduğu bir hayal korku kahramanıdır. Ancak hikayenin merkezindeki asıl bölüm iki kardeşin dayanışma öyküsüdür, böyle özetleyebiliriz.''dediği;Filmin müziklerini yapan Erkan Oğur’un uzun yıllardır üzerinde çalıştığı hem yayla hem de parmakla çalınabilen çellogitarının ilk kez duyulacağı;başrol oyuncusu iki küçük çocuğun, bölgedeki okullar taranarak seçildiği film:6700 başvurunun olduğu Berlin Film Festivali'nde onca film arasından sıyrılarak,hem festivalin en zor bölümü olarak nitelendirilen 27 filmin yeraldığı generation/genç kuşak bölümünde hem de 23 filmin seçildiği ilk filmini çekenler bölümünde yarışıyor.

Türkiye'yi temsil eden bu yapıt 15 şubatta sona erecek festivalin Genç Kuşak Yarışması'nın "K Plus" bölümüne seçilen, bize ait ilk film...Festival galası 12 şubatta Berlin'in en büyük sinema salonu ''Zoo Palast''ta yapılacak filmin iki küçük oyuncusu Elif ve Mehmet Bülbül gösterdikleri performans dolayısıyla festivali özel davetli olarak izleyecekler. Bu yıl sinemalarda gösterime girecek Mommo aklınızın not defterinde bulunsun:))

Daha çok ayrıntı için filmin kendi sitesi

6 Şubat 2009 Cuma

Güz Sancısı


Filme, hakkında hiç bir yorum ve yazı okumadan gittim. Tomris Giritlioğlu adı benim için yeterliydi. TRT'den beri izlediğim ve çok sevdiğim bu değerli yönetmenin, Salkım Hanımın Taneleri'ni sinemaya uyarlamadaki başarısının ardından, o kitabın, tarihimizde azınlıklara yapılanlar anlamında devamı gibi algılanabilecek Güz Sancısı'nın film olmuş halini kaçırmam olası değildi elbet. Üstelik, filmin sinemanın en sevdiğim salonunda oynaması ayrı bir keyifti. Bir ekstra keyif de filmin üçüncü haftası olmasına rağmen salondaki doluluktu.

Filmin açılışıyla birlikte ilk sahneler perdeye yansımaya başlayınca, güzel bir film izleyeceğim duygusu hakim oldu bende; hoş bir açılışı vardı çünkü. Film ilerledikçe, hayatımda ilk defa bir film üzerine yazacağım yorum için olumsuz cümleler ilk izlenimlerimle yer değiştirir bir hale büründüler bu kez beynimin içinde.

Bugüne kadar beğenmediğim bir film üzerine yorum yazmadım. Yazdığım yerlerde, insanlara bir yararı olsun diye hep beğendiğim filmler üzerine olumlu düşünceler aktardım. Ama bu film boyunca sürekli iyi sahneleri öne çıkarıp, kusurlara bahaneler aramaya başlasam da, yönetmene kıyamasam da, tüm sempatime rağmen çok sağlam ve bir film için çok ama çok elverişli bir konuya ciddi anlamda yazık olduğunu kabul etmek zorunda kaldım.

Sorun bütçe miydi ya da başka sebepler miydi bilmiyorum. Ama, Salkım Hanımın Tanelerindeki muhteşem oyuncular ve oyunculukları düşününce, bu filmdekiler -Beren Saat hariç- ortaokul müsamereleri düzeyindeydi. Figürasyon tam anlamıyla berbattı. Yağma sahneleri inandırıcılıktan son derece uzak ve üstünkörüydü. Erotizmden bu kadar uzak, ruhsuz ve beceriksiz bir sevişme sahnesini, bu düzeyde bir yönetmenden daha önce izlediğimi hatırlamıyorum.

Yapımcı bütçeyi sınırladıysa ve mecburiyetler vardıysa diye bir çıkar yol aramaya çabalasam da; yine de neden Tomris Giritlioğlu bu filmi bu oyuncularla çekti diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tüm suçu oyunculara fatura edip yönetmeni aklamak istemiyorum. Ama, Salkım Hanımın Taneleri'nde figürasyon dahil onca başarılı seçimler yapmış bir yönetmen, bu filmde, neden bu kadar yanlış diye de sürekli düşünüyorum.

Kısacası, sinema için çok elverişli bir romandan yapılmış bu film; benim için, büyük bir hayalkırıklığı oldu. Keşke Salkım Hanımın Taneleri için yazdıklarımı, Güz Sancısı içinde tekrar edebilseydim. Ve herkese, koşa koşa gidip zevkle izleyin diyebilseydim. Çok üzgünüm.

5 Şubat 2009 Perşembe

Hayat Dersleri 1... Ben Neymişim Be Abi!.

İspanyol Pansiyonu yazıma çok hoş bir yorumla katkı yapan sevgili Arzu'nun: ''Hayat okulunda öğrenecek daha çok şey var çünkü:)'' cümlesi; bir sitede yer alan hakkımdaki kısa bir özet, sevdiğim kitaplar, filmler, şarkıcılar gibi soruların yanıtlarını da içeren profilimden etkilenerek ve orada yazılı eğitim durumumla ilgili beyanımdan yola çıkıp bana övgü dolu mesaj atan, yanlış anlaşılabilme olasılığına karşı da çok zarif bir cümleyle bu hassasiyetini vurgulayan, ülkenin çok önemli üniversitelerinden birinde öğretim görevlisi bir hanımla, özellikle bu şaşkınlık üzerine yaptığımız yazışmaları hatırlattı. Aslında onun bakışının temelinde kendi camiasından da bakarak ülke insanındaki- o hanıma göre- genel bir eksikliğe serzeniş de vardı.

Kendi adıma çok özel nedenlerle böyle bir eğitim yapamamış ve bunun eksikliğini hiç duymamış olsam da sözünü ettiklerimin hiç biri "üniversite de neymiş, okunmasa da olur"un bir savunusu değildir. Aksine, gençlerin bunun için sonuna kadar çaba göstermeleri gerektiğine inanan biriyim. Ama, hayatın sonu ve her şeyi de değil elbet! Çünkü, o gün yazdıklarımda da vurguladığım gibi... neyse girizgahı fazla uzatmadan o zaman neler demişim buyrun bir göz atalım.

''Zaten toplumun statü konusundaki genel yargıları bu kadar ortadayken ve her birimizin en azından bilinç altı bakışında; karşımızdakini bilmeden dinlemeden, sadece giyim kuşam, ekonomik durum, mesleki ve toplumsal statüye göre değerlendirme duygusu varken, bu şaşırmalar son derece olağan. Üstelik buna alınganlık gösterecek biri olsam oraya yazmaz ve de üç yıllık liseyi bile beş yılda bitirebilmiş olduğuma vurgu yapmazdım. Bunu bazı düşünüş biçimlerine, özellikle üniversite kazanamamış çocuklarının sürekli başlarına kakarak hayatı dar eden, üniversite diplomasının ya da herhangi bir okul diplomasının her şey olduğuna inanan ebeveynlere ve insanlara eleştirel bir bakış olması anlamında özellikle yaptım.

Bir de şu bakışın aslında ne kadar yanlış olduğunun da bir eleştirisi olarak düşünülebilir bu... Neyi düşünürüz hep: Üniversite mezunlarının her anlamda daha yetkin, daha donanımlı, daha bilgili olduklarını... Oysa üniversite, sizi yalnızca mesleki anlamda eğiten, yetiştiren, bu konuda donatan bir kurumdur. Elbette daha sosyaldir. Kültürel etkinliklere, sempozyum, panel benzeri tartışma ortamlarına sıklıkla sahne olmak gibi avantajları vardır. Ama bunların hiçbiri, bireyin bu yönde talepleri, eğilimleri ve merakları olmadan ilgileneceği olaylar değildir. Sonuçta siz üniversiteye belli bir taleple, birikimle geldiğinizde bu kültürel olanaklardan yararlanırsınız; bu tür ilgileriniz yoksa, bunların hiçbirine katılmazsınız.

Sizi kültürel anlamda geliştiren, olgunlaştıran olay doğduğunuz evde başlar. Aile fertlerinin size karşı tutumları, evinizin küçük mütevazi kitaplığında gördüğünüz kitaplar... Amcanızın siz okumayı yeni söktüğünüzde elinizden tutarak götürdüğü kitapçıda sizin için aldığı, eve gelir gelmez soluk soluğa okuduğunuz, cildini kapağını sevdiğiniz, okşadığınız, sizi başka bir boyuta taşıyan, hayaller kurduran ilk kitap... Sonra halanızın her ay sonunda maaşının bir kısmıyla sizin için aldığı kitaplar... Dayınızın her sizi ziyarete geldiğinde sizin için aldığı kitaplar... Bir diğer amcanızın sizi götürdüğü maçlar... İlkokul öğretmeninizin sizi fark eden sevecenliği ve ilgisi... Sinemaya giden bir aile... Size plaklar almanız için para veren bir babaanne... İlkokul mezunu ama ufku ve düşünce dünyası geniş, elinden geldiğince önünüzü açan bir anne baba... Tüm birikiminizi paylaşabileceğiniz arkadaşlar... Bunların tümü varsa ve siz merak ediyorsanız kendinizi geliştiriyorsunuz. Yoksa, bomboş geldiğiniz üniversitede kimse al bunu oku diye elinize bir şey tutuşturmaz. Zaten sizin alışkanlığınız, birikiminiz yoksa, tutuşturulsa da fark etmez. Yani, aslında insanı geliştiren okul eğitiminin yanı sıra, kendisi ve hatta hayatın ta kendisidir; kendinizin talepleri ölçüsünde...

Ve gerçekten ağaç yaşken eğiliyor. Çünkü bunu kendi çocuklarımı yetiştirirken de görüyorum. Her şey aile ortamında başlıyor ve hayat yolunda yürürken size eli değen insanların güzelliği ile şekilleniyor. Ve insan olma yolunda ilerlerken; paradan puldan, statüden, bunların tümünün sağladığı güçten daha değerli şeyler olduğunu görüyorsunuz. Düştüğünüzde onlar sizi ayağa kaldırıyor: Sevgi ve samimiyet... Beni yetiştiren, temeli atan tüm insanlarda olan cinsten... İçten, hiç bir hesabı olmayan ve alabildiğine karşılıksız...

Ben de hayatın içinde dolaşırken sizinkinin daha ötelerinde bir çok farklı şaşırmalarla karşılaşıyorum. Mesleğim gereği sıklıkla, özellikle yakın çevreye müşteri ziyaretleri yaparım. Ve her meslekten, her ekonomik durumdan ve kültürden insanlarla karşılaşırım. Bir de, özellikle taşradaki hayatın işleyişi, ilişkileri ve mantığı ilgimi çeker. İyi bir gözlemci olarak bu sosyal yapılarla ilgilenirim. Örneğin, taşrada bir oto tamircisiyle bir kaç kez sohbet ettikten, birbirimizi daha yakından tanıdıktan sonra bir gün bana ne mezunu olduğumu sordu. Aslında kendisi de ilgili, belli ki okuma hevesi yarım kalmış birisiydi. Ben lise mezunu olduğumu söylediğimde, onun ufku ''tahsilli insanın hali başka oluyor'' diyecek noktadaydı. Yani üniversiteden bakınca liseyi azımsarken, ilkokuldan bakan biri için nerdeyse erişilmez bir nokta gibiydi.

O, yaşadığı yerin ekonomik durum ve tanınmışlığı anlamında önemli insanıyken; ben, onun bakışında, kentte bir sıkıntısı olduğunda çözecek dostları olan, yaşadığı kentteki ilişkileriyle hastası olduğunda ya da bir kamu kurumundaki sorunu çözmesinde yardımcı olacak, paraya ihtiyacı olduğunda onu kentte parasız bırakmayacak güveni sağlayan, onu ziyarete gelmiş çayını içen, bunun gururunu oradaki dostlarına da gösterebildiği, oradaki itibarına itibar katan biriydim aynı zamanda... Ve onun bu iç seslerinin hiç birinde de yadırgatıcı bir yan yoktu. Çünkü içtenliği tüm bunların yalnızca insani duygular olarak yorumlanmasını sağlıyordu. Elbetteki farklı bir karakterde aynı şeyler çıkarcılık olarak ta yorumlanabilirdi. Benim bakışımlaysa: Aslında ikimiz de birbirini anlamış, sevmiş, saygı duymuş, bir dostluğu paylaşmanın keyfini yaşama noktasında bir müşterekte buluşmuş, eşit iki insandık. Ve ben aslında oradan ne kadar çok şey öğrenerek çıkmıştım ki bunları bir yazıya konu yapabildim.

Bu yazdıklarım statü eleştrisi üzerine ya da sizin yazdıklarınıza atıf değil; sadece, değerlendirme biçimlerimizde, kendi gözlemlediğimiz somut verilerden ziyade, dışardan yüklenmiş önyargıların ne kadar etkili olduğuna vurgudur. Çünkü kendimizi ifade etme biçimlerimizde hep dışarıya gösterme duygusu vardır. Bu duyguda akışkandır. Bir şekilde her birimize değişik oranlarda bulaşmıştır. Ve bunu aşabilmek için çok fırın ekmek yememiz gerekir.

Ben bunu yapmaya çabalayanlardanım. Ayrıca Türkiyedeki insanlar konusunda umutsuz olmayın, inanamayacağınız kadar iyi, insan olma vasfı yukarılarda kalabalıkla var, anlatacaklarımla umutlarınızın nasıl yeşerdiğini göreceksiniz.'' Demişim.

3 Şubat 2009 Salı

Sanal Denen Aleme Ben Nasıl Bakıyormuşum?.. Bugün Onu Öğrendim!

Önceki gün, televizyonun ünlü kadın sunucularından biri, programında, evli bir kadınla, sanırım arkadaşlık sitelerinden birinde tanıştıktan sonra yaşadıkları sorunları anlatan biri üzerinden, internet kökenli ilişkileri ve yarattığı sorunları işliyordu. Bunu eleştirirken de, taraf olarak, kendisinin hiç MSN'den falan anlamadığını, nedir ne değildir bilmediğini falan söylüyordu. Ne hikmetse, bu tür konuları işleyen programcıların özellikle kadın olanları, hiç dokunmamışlar MSN'e ve ne olduğunu hiç bilmiyorlar bu işleyişin! Genelde bu tür programları izleyen ben, oralarda işlenen konularda, internet tanışıklıklarıyla meydana gelenleri kat be kat aşan bir çok olaya tanıklık ediyorum. Dolayısıyla kendimi bilirkişi makamına layık görüp, istatistiksel bir bakışla, net üzerinde yaşanan olumsuzlukların oradakilerden çok çok daha az yüzdelere isabet ettiğini söyleyebilirim. Aslında, sorunun kişinin dünyayı algılamasından kaynaklı olduğundan vazgeçip birey üzerinden sorunu açmak, oradaki arızaları göz önüne sermek varken, suçları başka yerlere yükleme popülizminin tezahürü bu durum üzerine; oturup, mazimin çok eski olmadığı bu aleme düştüğüm günden itibaren yaşadıklarımdan yola çıkarak, burası sanal mıydı'yı sorgulamaya başladım. Öyleydi de ben mi fark etmemiştim; damarlarıma zikrettiğim bu uyuşturucuyu...

Akıl kışkırınca bir kez, dur durak bilmediğinden; tatlı, tatlı netten edindiğim arkadaşlıkların notlarına, izlerine göz atmaya başladım. Yazdığım mail'leri, bana yazılan mail'leri, yaşanan anların mutluluğuna ve keyfine tebessümler ederek okuduğumu fark ettim. Ağzım kulaklarımla buluşmuş, kapanmak bilmiyordu. Eğer bu kadar gülebiliyorsam; bunlar, sanal ya da hayal olamaz, dedim, kendi kendime... Sonra, ne olur ne olmaz diye bir cimdik attım, onu da hissettim. Bir Kelebeğim Olmuşmuştu'nun giderken bana bıraktığı turkuaz bilekliğinin koyduğum yerdeki sahiciliğine baktım. Onu yolcu ettikten sonra, eve döndüğümde klavyenin başına oturup yazdıklarımın lezzetini ve sahiciliğini okudum bir kez daha... Ve sonra, birden, ameliyat sonrası kız kardeşte kalınmış bir haftanın dönüşünde bilgisayarımı açtığımda, oğlunun öldüğü gece acısını sığındıracak biri olarak beni görüp online bulamadığı MSN'ime döktüğü sızıları hatırladım. Telefonla aradığımda, verilen ilaçlarla boğulmuş, konuşamayacak kadar uyuşmuş sesinden ''canım dostum'' deyişini duydum.

Sonra, Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın'lı günler düştü aklıma... Ufacık bir mesajla başlayan ve hızla akıp giden süreç... Sonunu ikimizin de aşağı yukarı kestirdiği, ama duyguları bu kadar örtüşen iki insanın yaşamadan bırakamayacağı bir coşkunluktaydı zaman... İkimiz de işlerimizden ''eve'', "MSN'de bir bekleyenim var," duygusuyla dönüyorduk. Onun nöbet akşamlarının ıssız hastane koridorlarında, ben masasının yanındaki sandalyede çay içiyordum. Sonra ben yatağıma girdiğimde, o kalan zamanda hissettiklerini posta kutuma bırakıyordu; sabah kalktığımda okumam için... Her akşam evin içinde sanki bir arada yaşıyormuş gibiydi kulaklıklarımızdaki sohbetler... Ve onun şehrinde yapacaklarımızın planlarını yapıyorduk; bir heyecan bir heyecan... Çok keyifli o semtte, kent manzaralı lebiderya bir mekanda yemeğe karar vermiştik cumartesi akşamı için... Bir akşam üstü arkadaşlarıyla buluşacakları bara giderken aradığı telefondan yemek için yeri ayırttığını haber veren sesindeki coşku, sevgi ve heyecan için bir ömür verilmez miydi diye düşündüm bir an... Ve ben onu, tam da Elmadağ, Harbiye arasında bir yerde canlandırmıştım gözümde ki doğru bilmişim... Sonra, İstanbul'da buluştuğumuz ilk an, eve sarmaş dolaş yürüyüşümüz... O kahvaltı masasına sanki her gün oturuyormuşum kadar tanıdık mutfak...

Sonra, akşam dışarıda yemekten vazgeçip, birlikte, bin bir espriyle marketten alış veriş yapıp, aldığımız şaraplarla kurduğumuz masadaki mum ışıkları, duygular, lakırtılarımız, sofrayı birlikte toplayışımız, sahici değil miydi? Bir çok hayatın kenarından bile geçemediği güzellikleri üç güne sığdırmamış mıydık? Konserdeki kimseleri görmez bir keyfin sarmaş dolaşlığıyla omuzuma yaslanmış saçların hissettirdikleri başka nerede vardı? Gecenin bir vaktinde, konserden çıkıp geldiğimiz Beyoğlu'nda, Kaktüs'te içmeye karar veren ortaklık kaç kere rast gelmişti, 'gerçek hayatta'... Sonra bir bayramın son gününde Ankara'da, liseli çocuklar gibi aileleri ekip kafa çekerek ettiğimiz akşamın lezzeti, sanal mıydı? Ankara'ya geliş esnasında otobüse binerken aranıp haberdar edilen bana denmemiş miydi en güzelinden, seni seviyorum.

Sonra bir başka arkadaşım, Kendi Güzel, Gülüşü Muzır, Huysuz ve Tatlı Kadın: Ona ilk mesaj atmaya karar verdiğim andan itibaren konuşacağımın kim olduğunu biliyordum. Profilinde o kadar çok iz vardı ki!.. Ve o süreçlerdeki konuştuğum hiç bir saniyede ne sanaldım, ne bir beklenti üzerine konuşuyordum. Onunla konuşmaya başladığım evreye bir başka olgunluk ve sakinlikle gelmiştim... Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın'a demiştim döneceğim akşam, Starbucks'ta kahve içerken; Bir Kelebeğim Olmuşmuştu beni dipten aldı... Sen Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın, "Yüzdürdün, artık suyun üstündeyim."

Hayatımı, her şeyden ve herkesten sakladığım bir dönemde, sadece kendimi teselli etmek, hiç tanımadığım sesleri duymak için bulaşmıştım bu aleme... Beklentilerle yüklü değildim, tuzaklar kurmak gibi bir fikrim olmadığı gibi. Ben sahiciydim ve benim için oradaki herkes de sahiciydi. Normalde günlük işlerle yoğun bir sosyal hayat vardı zaten... Ama akşamları, boş evde bir sesti o sanal alem. Sonuçta ses oldu da, hem de fazlasıyla... Tek fark şu belki, dokunamıyorsun. Ama ben bu sanal alemde konuştuğum herkesle dokunduğumu biliyorum. Bu güne kadar gerçekten sanal bir duygu hissetmemişim!

Birde, reel'deki kadın arkadaşlarımla, x'le, y ile, ve Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün'le birlikte geçirdiğim zamanlarla, sanal alemdekiler arasındaki farkı düşündüm. Onlarla -Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün hariç- konuşmanın bana verdiği hiç bir heyecan ve kıpırtı yok... Tanıdığım, bildiğim, birlikte pek çok yere gittiğimiz; konserler, yemekler, ev oturmaları yaptığımız, birlikte olduğumuz sürelerde bir kadın gibi görmediğim arkadaşlar... Ve onlarla konuştuğumuz hiç bir şeyde duygusal bir derinlik yok, birbirimizle ilişkiler üzerine şeyler söyleyen sohbetler de yapsak, herhangi bir şeyi konuşuyormuşuz gibi kuru...

Ve sokakta dolaşırken kadınlara bakıyorum. İçlerinden hangileriyle birlikte olabilirim üzerine düşünüyorum. Geçmişte yaşadıklarımdan, bugünkü düşünüşümden bakınca; bir ilişkinin geçtiği evreleri göz önüne alıp olası sonuçların onlardaki acısını, yaratacağı kırıklıkları düşünüyorum. Sanal denen alemin benim açımdan daha vicdani olduğunu hissediyorum. Çünkü, hiç birlikte zaman geçirmeden bir insan hakkında profilinden, kelimelerden bakıp bir sürü ortak nokta bulabiliyor insan. Bir kazaya uğrama riskin azalıyor. Ve sonra hiç bir beklentin ve iki yüzlülüğün olmadan, sadece ruhların konuştuğu içtenlikli bir süreç yaşıyorsun. Ve o süreç, duygularını olgunlaştırıyor. Fiziksel özelliklerden önce bir ruhu beğeniyorsun ki bu benim için en güzel tecrübe oldu. Sonra, tıpkı liseli çocuk heyecanlarıyla bir aşk oyunu başlıyor. Herkes kıyılarda kenarlarda dolaşıyor... Kendine itiraf edemese de insan, karşının söylediği (kendi hemcinsi) bir isimde, anlık bir acabayla hafiften burulup sonra toparlıyor kendini. Yani sürekli gelişen, saf, heyecan verici, çocuksu, samimi bir flörtöz hal var o hayatta. Bu çok hoş ve eğlenceli...

Bugün; bir hafta sonra rahatsızlık duyup şu kadını başımdan atayım diyeceğin ve yaşadıklarından derin pişmanlık duyacağın gerçek hayattan bir ilişki mi; yoksa, ruhunu dibine kadar tanıma olanağı bulabildiğin ve onun üzerine inşa edilmiş lezzette sanal bir ilişki mi? diye sordum ve düşündüm.


Resim,Videlec.org

30 Ocak 2009 Cuma

Davos'ta;Bir Öfkeye Teslim Ettik Çok Şeyi...


Dün gece Davos'ta, ulusal gururumuza zirve yaptıran, geleneksel öngörüsüzlüğümüzün ve kontrolsüz aklımızın ürünü bir an yaşadık! Donanımsızlığın tavan yaptığı bir andı bu...

İç siyasette, içinde yaşadığı toplumun genlerinde varolan bilgisizliğe yakın, serinkanlılığa uzak, aceleci, olaylara anlık tepkiler veren, uzun vadeli ve serinkanlı bakışları içinde barındırmayan hamasete dayalı söylevlerde içgüdüsel coşkular yaşayan halkına karşı sürekli zemin bulmuş uslubundan her zaman sonuç alabilen başbakanımız, bu tavrını, ne yazık ki bakışları anlık değil de uzun vadeli ve serinkanlı olan insanların olduğu bir başka zemine taşıyarak, orada temsil ettiğinin kendisi değil de bir ulus olduğunu unutarak, müthiş bir gaf yapmıştır. Üstelik de, bu anın ardından düzenlediği basın toplantısında, bu çekip gidişin nedenini, statü anlamında kendine eş olmadığı gibi, diplomatik hiç bir değeri de olmayan bir insanı protesto maksatlı yaptığını beyan ederek, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık makamını küçük düşürmüştür. Türkiye Cumhuriyetinin ya da herhangi bir ülkenin hangi başbakanı bu güne kadar bir moderatörü muhatap alıp, ona öfkeden çekip gitmiştir acaba? Eğer tavır Peres'e karşı olsa, bu bile yanlış da olsa anlaşılabilir bir şeydir, onuru vardır. Başbakanlık makamı, üstelik bütün dünya medyası önünde bir modarötöre kızıp, onu muhatap sayıp meydandan çekilme alanı değildir. Olmamalıdır.

Kendi yarın siyasetten çekilip gittiğinde, uluslararası ilişkilerin devamlılığı çerçevesinde başkalarının üstleneceği süreçleri hiç gözetmeyerek, tam bir racon kesme haliyle hareket edip; aslında çok ama çok haklı olduğu bir konuda bir çuval inciri berbat etmiştir. Serinkanlılık ve uygar karakter, karşındaki ne yaparsa yapsın meydanı terk etmek değildir. Aksine, o meydanda sonuna kadar haklarını savunmanın savaşını vermektir. İşin kötüsü, medyamızın duyurduğu doğru ise Peres özür dilemeye yönelik bir mesajla da insiyatifi ele almıştır. Gerginlik üzerine anlık bir öfkeye teslim olmayarak ve görüşlerinden vazgeçmeksizin; sadece, tavrına yönelik bir özür dileyip, tezlerini ve sözlerini savunma noktasında bir adım öne geçmiştir. Elbetteki dereyi geçene kadar sessiz kalıp dayı diyecektir. Ulusal çıkarlarının gereğini elde ettiğinde tıpkı Irak'ta başımıza geçirilen çuval benzeri bir anı da sürekli kollayacaktır.

Ortadoğu gibi dengelerin, çıkarsal ilişkilerin sürekli yer değiştirdiği kaygan bir zeminde, kısa vadeli, özellikle duygusal bakışlar ve tavırlar kimseye yarar getirmemiştir. Filistin sorunu daha uzun yıllar çözülmesi mümkün görünmeyen bir sorundur. Bizim derdimiz ve önceliklerimiz kendi çıkarlarımız olmalıdır. Elbetteki elimizi, ayağımızı, duygularımızı oradan çekmemeliyiz. Ama daha akılcı ve duygulardan uzak bakmamızın gerekliliği de ortadadır.

Kendimiz yıllardır çektiğimiz terör belasının içinde hala yaşarken, başkaları bizim terör örgütüne sahip çıktığında bas bas bağırırken, bir başka ülkeye bela bir terör örgütüne bu kadar sahip çıkmanın anlamı nedir? Başbakan, ideolojik anlamda yakın durabilir, sempati duyabilir ama ağzından düşürmediği empati lafından yola çıkarsak, kendisi İsrail başbakanı olsa (söylediklerinin bir çoğu doğru olmasa bile o kişinin) nasıl davranır, ne sözler ederdi acaba?

Olay iç siyaset açısından kazanım gibi görülüyor olsa da, coşku da yaratsa, sonuçları uzun vadede çok da Türkiye'nin yararına olmayacaktır. Oysa, doğru bir diplomatik tavırla ve biraz serinkanlılıkla yıllar boyu kaymağı yenebilecek bir an; üstelik başbakanın ifadeleri anlamında son derece doğru ve haklılıklar da taşırken, bir öfkeye ve küçük düşünmeye heba edilmiştir. Bu bir zafer değildir. Önümüzdeki günler, zaten son yirmi gündür insiyatifin elimizden usul usul gittiğini farkedemediğimiz İsrail Filistin sürecinde sözün, nasıl başka ülkeler doğru kaydığının bir göstergesi olacaktır. Üstelik, tüm dünyada bu sürece en doğru gözle, en insani ve en samimi bakan ülke bizken...

Keskin sirke gerçekten küpüne zararmış bir kez daha gördük. Olayın uzun vadedeki sonuçlarını göreceğiz. Aslında başbakanın basın toplantısı, kendisinin diplomatlarca uyarıldığının ve kendinin de yaptığı yanlışı fark ettiğinin bir göstergesidir. Umarım bu farkediş, son derece akıllı, serinkanlı bir tavırla yönetilecek bir süreçte kazasız belasız atlatılıp, işler yeniden rayına sokulur. Benim umudum var.

29 Ocak 2009 Perşembe

Keyifli Dakikalar İçin;Luciano's Piano Bar...

Çok şey isteyip bir şey yapamama hallerinin hüküm sürdüğü bir anda, birden aklıma geldiki; yaklaşık beş yıl önce, sık kulanılanlara eklediğim bir site vardı.

Bolero' dan, Bossa Nova 'ya;jazz dan Tango'ya aklınıza gelebilecek bir çok müzik türünden, pek çok klasik şarkıyı Luciano'nun piyanosundan dinleyebileceğiniz çok hoş bu siteyi paylaşmak istedim.

Ana sayfadan aşağı doğru geldiğinizde, sırasıyla, müzik türleri ve şarkı adlarıyla karşılaştığınız sitede, istediğiniz şarkının yanındaki noktayı tıklayarak dinlemeye başlıyorsunuz.İstediği tek şey bilgisayarınızda Quicktime yüklü olması... Eğer yoksa da uyarı verip indirmenizi sağlıyor.

Resmi tıkladığınızda Luciano's Piano Bar'a ulaşıyorsunuz.İyi eğlenceler:))


28 Ocak 2009 Çarşamba

İspanyol Pansiyonu...


Erasmus projesi çerçevesinde Barseleno'da bir araya gelen farklı uluslardan öğrencilerin yaşamlarını konu eden, son derece özel kurgusu ve lezzetli mizahı ile mutlaka izlenmesi gereken çok hoş bir filmdir. İnce esprileri, daha statükocu bir çevreden çıkıp, daha bağımsız hareket edebilir hale ulaşan farklı kültürlerden ve farklı karakterlerden öğrencilerin bir araya gelmesiyle: kişilerin düşünce sisteminde ya da bilinçaltında kalmış bastırılmışlıkların açığa çıkması hallerinin yaratığı değişimleri, etkilenmeleri, bohem yaşamı ortaya koyan; size çok güzel bir Barselona turu yaptırarak içinizde orada olma isteği yaratan; elde içecekleriniz, yanında çerezleriniz, tadına vara vara izleyebileceğiniz; günün yorgunluğunu, sıkıntılarınızı üzerinizden çekip alabilecek, çok keyifli bir seyirliktir.

Özellikle, üniversite ya da ona hazırlanan öğrencilerde teşvik duygusu yaratabilecek, onları imrendirerek motivasyonlarını artırabilecek; içinde aşk, çekingenlik, tutku, keder, kısaca insana, özellikle genç insana ait her türden duygunun barındığı; mizahı ve görselliği çok lezzetli bu filmin bittiğinde bıraktığı tadı, seveceksiniz. Tıpkı Radiohead'in filmde sıklıkla karşınıza çıkacak No Surprises adlı şarkısı gibi...

27 Ocak 2009 Salı

Babil...(Babel)


Bütün anlatmak istediğinin altını filmin sonundaki ''anlamak için dinlemelisin'' cümlesiyle kalın kalın çizen... Zannetmeler ve algılamalar: Farklı coğrafyalarda ve ona bağlı olarak o coğrafyaların yarattığı kültürlerde davranışlara nitelikleri anlamında ve iletişimsizlik noktasında farklı özelliklerle bakıyor da olsa, insan olmanın bedellerini her yerde benzer şekillerde ödettiğini ortaya koyarak; paralel hayatların farklı gibi gözüken hikayelerinin aslında birbirleriyle nasıl ilişkilenebileceğini aynı film içinde çok anlamlı ve güzel biçimde anlatmayı becerebilen usta bir yönetmenin: Diğer filmlerindeki gibi duygu odaklı, izleyiciyi bu anlamda tatlı tatlı besleyen bir anlatımla, başlangıçta biraz sıkıyor gibi gözüken bir ritmle ama yine de beklentiler yaratan bir heyecanı ayakta tutarak, gittikçe artan temposuyla sonuna kadar sürükleyen bir film Babil...

Oyuncuları, büyük bir ustalıkla ve eşit sorumluluklarla filmin içine yerleştirmeye başarmış... Belki de İnarritu'nun izlediğiniz her filmi gibi oyunculardan önce, evet bu yönetmenin filmi dediğiniz... Japon kızın, filmin genelinde daha derinden duyumsadığımız yalnızlık duygusunun eğlenmek için gittiği mekanların tüm gürültüsünden nasıl uzakta olduğuna vurgu yapan ve filmin o anlarını kızın dünyasından hissetmemizi, filmin sessizleştiği anlarla kafalarımıza çakan... Son yazdığı andan itibaren müthiş bir keyif ve duygu yoğunluğu ile kendinizi filmin içindeki her karakteri çok insani ve herbiri için farklı duygularla düşünüyor olurken bulacağınız; aynı filmin bütünlüğü içinde bir çok farklı öyküden oluşmuş kısa filmler izlediğiniz, çok güzel bir sinema şölenidir. İzlenmelidir.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Kürk Mantolu Madonna... Yazının Bonusu İki Güzel Şarkı!..





Kitaba ulaşmama, daha doğrusu okumama neden olan Ayşe Arman'dır. Doğunun Limanları ile keşfettiğim Amin Maalouf'a ilk okumamda oluşan sevgi üzerine, o sırada yeni çıkan Yüzüncü Ad adlı kitabını da almıştım. Her ne kadar sürükleyici ve biraz da fantastik özellikler taşıyor olsa da bana Doğunun Limanları'nı okurkenki duyguyu yaşatamamıştı Yüzüncü Ad.

Aslında severek okuduğum Maalouf'un hiç bir kitabı da Doğunun Limanları'nın tahtını sarsamadı bende.

Kürk Mantolu Madonna'ya gidiş serüvenimle Yüzüncü Ad arasındaki bağ şudur: Ayşe Arman zaman zaman severek okuduğum bir röpörtajcı olarak o günlerde bir yazısında Yüzüncü Ad'dan bahsederken ve onu överken, aldığı tada vurgu anlamında: Bir an önce herşeyi halledip kitabı eline alma duygusunu, onu elden bırakamamanın lezzetini, o güne kadar bir de Kürk Mantolu Madonna'da hissettiğini yazınca, okumakta olduğum Yüzüncü Ad'ın kurgusundan ve merak ettirme halinden yola çıkarak Kürk Mantolu Madonna'yı bulup satın almıştım.

Daha kitapçıda sayfalarına dokunup satır aralarında gezinirken elimdekinin ne olduğunu görmüştüm. Sabahattin Ali her ne kadar siyasal kimliği ve toplumcu esereleriyle biliniyor olsa da Nükhet Duru'nun sesinde vücut bulmuş, onun şiirlerinden yapılmış iki Ali Kocatepe bestesi Ben Gene Sana Vurgunum ve Melankoli ile ruhuma başka türlü dokunmuştu zaten.

O gün işyerine döndüğümde kitabın ilk yirmi sayfası bitmişti. Olağanüstü tasvirlerle yazı olmaktan çıkıp resim, hatta film olup ruhuma akmıştı her sayfa.

Kitap; onu  bitirdiğinizde  daha önce benzerlerini gördüğünüz, bildiğiniz, okuduğunuz bir olağanlık hali algısını, aklınızın bir köşesine yerleştirebilecek, hatta yerleştirecek belki.

Ama inanın son sayfayı kapatıp bitirdiğinizde kitabı; ruhunuz çağlayan olup akacak, uzunca bir süre bu kitabın öyküsünü düşüneceksiniz. Bir roman değil de, içinde kıyısında köşesinde olduğunuz bir öykünün yüreğinizdeki yansımalarını ve acılarını hissedeceksiniz. Önünüzdeki bir kaç gün boyunca bu olağanlık duygusundan çıkıp, kare kare kitabın her anını düşünüp, kahramanı bir kez daha gözünüzden geçirip, koluna takılıp yürüyeceksiniz. Kitabın en temel özelliği, en ters köşe hali de bu kanımca; olağanlık duygunuzla olağanın dışı bir şekilde sizi duvardan duvara çarpması...

Çok sağlam ve dokunaklı bir öykünün içinde tutkunun tadına varırken, sayfa 34 deki şu cümlelerin: İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimlekalkıp başka bir insanin kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldigimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?'' anafikirliğinde, kitabın arkasındaki  cümlelerde ifade bulan bir lezzette, çok ama çok kaliteli bir roman okuduğunuzu görecekseniz:

''Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor."

Okuyun okutun! Benim okumasını önerdiğim, hediye ettiğim her insandan geri dönüşleri muhteşemdi. Ki Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın her zaman der ki: Sadece o kitabı okumamı sağladığın için bile sen çok iyi bir adamsın... 14 Şubat geliyor, aklınızın not defterinde bulunsun.

Şarkılar: Nükhet Duru- Klasikler albümünden; Ben Gene Sana Vurgunum ve Melankoli

23 Ocak 2009 Cuma

Düş'e Alt Yazı...6



01:06:02 adamın e-postasına düş(tü)




05:52:18 kadının e-postasına düş(medi)




08:14:08 kadının e-postasına düş(medi)




09:44:58 kadının e-postasına düş(medi)




11:42:27 kadının e-postasına düş(en)


yerim lan ben seni kadın:))yüreğini çerçeve edip dünyanın en güzel müzesine kaldırarak ama;yürek neymiş görsün cümle alem diye:))Bak; seni öpesim ,sana kahve ısmarlayasım,akşamda kolumun altına sıkıştırıp sinemaya götüresim,sinemadan çıkınca serseri bir barda, bar sandalyesine oturup,ayakta sırtı bana dönük duran senin omuzuna çenemi, kulağına sesimi koyup seninle sallanırken, sahnedeki müziğe eşlik edesim geldi:))

Senin edesin ???....;)


11:49:26 adamın e-postasına düş(en)


***********


Müzik Şevval Sam-İstanbul Secret's With Şevval Sam albümünden River Song.
Şiir Hasan Bahri Ünlü'nün Henüz Yüzleşemediğim Sevgilim VIII adlı şiiri.

22 Ocak 2009 Perşembe

Bir Nikâh Günü...



Nasıl araba kullandığım ortada olduğundan, daha çok da kullandığım arabadan dolayı gelin arabası olmam teklif edildi. Bu sıcak baktığım bir olay olmamasına rağmen burnu büyüklük havası yaratmasın diye, biraz da bir kaç arkadaşımın ısrarlarını kıramayarak kabul ettim.

Nikah günü arabayı mümkün olan en sade şekilde süslettim; bu da ön tampondan arka tampona giden iki renkli kurdele ve ön kaputun sol köşesine yerleştirilmiş kır çiçeklerinden ibaretti. Nikah sahiplerinin pek hoşuna gitmese de bu süsleme, menim özüm sadeliği ve onun şıklığını sevdiğinden katlanmak durumunda kaldılar. Ha bir de şu var tabii, isterlerse katlanmasınlar; hava atmak gibi olmasın ama arabanın markasını buraya yazsam bir "oooo" sesi yükselir, kesin. Ayrıca gelin arabası sadece şoförüne gelin arabalığı yapmak için o vakti beklediğinden; ne damatlar ne gelinler istedi de kabul edilmedi istekleri hiç bir zaman.

Doğal olarak güne, gelini kuaföre bırakarak başladık. Nikah vaktine az bir süre kala evine getirilen gelin, gelin arabası önderliğindeki oldukça kalabalık bir konvoyla, adet yerini bulsun diye bir de, evinden alınmaya gidildi. Bende, siren sesi de dahil, cenaze marşından düğün marşına kadar toplamda 24 çok bilinen melodiyi çalabilen bir korna var. Normalde düğün marşı çalarak gitmemiz gereken yere, "hem ağlarım hem hem giderim" geleneğimize uygun olması açısından, hem de ağlamalardan dolayı cenaze evlerine benzetildiği için gelin evleri... Birde genelde erkeklerin ölüm ilanı olduğundan bu anlar... Valla benim suçum yok, içimdeki malum kişi paçalarıma "hadi hadi" diye yapıştığı için birde; cenaze marşı çalmaya başladım ben. Yalnız bu fırlama hali fazla uzatmayarak kısa kesip, keyifli şarkılar eşliğinde, gelini ve damadı yanlarındaki geleneksel bir bilenle arkaya, damadın kız kardeşini de öne bindirdikten sonra harekete hazır hale geldik.

Bana, en çok yol kesip para isteyenler konusunda güvenildiği, bu durumlardan sıyrılmak, bana bulaşan başka arabalarla cebelleşmek en büyük zevkim olduğundan damat, her ihtimale karşı zarflarla önde oturan damadın kız kardeşi gayet rahattılar. Onlar rahat da, benim içimdeki malum kişi kıpır kıpır. Onları mutlu edecek çok havalı bir kalkıştan sonra güzergahın sakinliğinden dolayı tercih ettiğim çevre yoluna çıkışın ilk köşesinde, o mahallenin çocukları, çok beklendik bir şekilde önümü kestiler. Sağda koca bir kaldırım "Buyur buradan geç". demesine rağmen, benim bu kez geçesim gelmedi. Pırıl pırıl gözlerinden yoksulluk akan çocuklara dayanamadı yüreğim. Sürekli içlerinde olduğum için çok iyi bildiğim o mahalleden özellikle geçmeyi kafaya koymuştum zaten baştan. Dolayısıyla, görümce son çocuğa kadar bayılmak zorunda kaldı zarfları. Ama adalet dağıtmayı çok seven ben, orada kayıp olarak gördüklerinin çok daha fazlasını nikah dairesinin etrafına çöreklenmiş, arabaya yapışıp bırakmayan, önüne yatmak dahil her çeşit numarayı yaparak "İstersen çiğne beni." diye bekleyen profesyonellerin hiç birini kırmayarak, onlara kimle dans ettiklerini unutturmayacak şekilde, akıllarında vücutlarında izler bırakarak telafi ettim.

İçimdeki malum kişi nikah salonunda ve nikah boyunca beni hiç rahat bırakmadı, sürekli tahrik etti. Sonunda ısrarlarına dayanamayarak ve mecburiyetten ona katılarak senaryoyu oluşturdum. Şu anda şehirde çok önemli bir meslek örgütünün başkanı olan arkadaşa planı anlattım. O da, üzerinde mutabık kaldığımız ve bizimle olmasını istediğimiz insanları bilgilendirerek gerekli organizasyonu yaptı.

Nikah ardından takı, tebrik, fotoğraf faslı falan bittikten sonra ben önde, konvoy arkada düğün yemeği için damadın evine doğru yol alırken, planda işlemeye başladı. Bizimle gelmelerine karar verdiğimiz iki arabayla ötekilerin arasına konuşlanan arkadaşım, anlaştığımız kavşağa yanaştığımızda, formula birde takım arkadaşına çıkışta avantaj sağlamak amaçlı arkadakileri tutan ikinci araba pozisyonunu alır almaz, ben ilk kavşaktan sağa dönüp bastım gittim; arkamdaki iki arabayla birlikte... Diğer arkadaş da, konvoyun kalanını damadın evine kadar hiç bir şey yokmuşçasına götürüp, gelinle damadı kaçırdığımızı söyleyip, ahaliyi haberdar ettikten bir süre sonra bize katıldı.

Kentin oldukça dışında, genelde kamyoncuların konakladığı, et mangal, ağırlıkla menemen yapan salaş yerlerden birine gittik. Hayatlarında ilk kez öyle bir yerde gelin damat, bir sürü şımşıkır hanım ve bey gören ahali, kendine çok sevimli bir çeki düzen verdi. İkram edilen çayları içip, karnını doyurmak isteyenler atıştırdıktan sonra dönmek üzereyken damat tuvalete gitmeye karar verdi. O bunu söyleyince, benim ampulüm yandı. O içeri geçince, hemen ve hızla yeni planı anlattım. Bazıları "O kadarı da fazla!" deyip, özellikle kız kardeşleri ve gelin kıyamadıkları için damada; ufak bir tadilat yapmak zorunda kaldım planda. Arabaları ilerdeki kamyonların arkasına sakladık ve inip gizlendiğimiz yerden damadın tuvalet çıkışındaki halini izlemeye aldık.

Dışarı çıkan damadın ortalıkta kimseyi göremez hali görülmeye değerdi; ki benim kelimelerim durumu anlatmaya yetmez. Önce bunun şaka olabileceğini düşünüp sağa sola bakındığında kimseleri göremeyince, doğal olarak oradakilere de sordu, önceden ayarlanmış kamyon şoförlerinin oyuna katılmaları daha da güzeldi. Ortalıkta şaşkın ve üşümüş bir halde kalan damada, zaten kaçırılacakları konusunda da bilgilendirilmedikleri için hâlâ onun şaşkınlığındaki gelin hanım daha fazla dayanamadığından.. "Biran önce evimize gitsek, üzerimizdekilerden kurtulsak.."ın arzularından dolayı belki de ortaya çıkınca, kopan alkış kıyamet ve ikisinin hali çok hoştu.

Damadın şaşkınlığına ve inanmışlığına şaşırmayın! Çünkü, gelin arabasının sürücüsünün sınırlarını bilmiyorsunuz.


20 Ocak 2009 Salı

Aksiyonlu Günler Bomba


O günde her zamanki saatte uyanmıştım. Genelde yola çıkılmasına on dakika kala uyanma tercihimden dolayı kahvaltı masasına oturma hakkımı kullanmaz, buna karşılık annemin yaptığı sandviçi, keki, poğaçayı arabada yol boyu tüketmeyi severdim.

Evimiz şehrin dışında olduğundan köyde yaşayan kentli gibiydik, bu çok hoşumuza giderdi. Her sabah okula giderken ve dönerkenki mesafe yüzünden sohbetler çok keyifli olurdu.

Gerçi akşam dönüşleri genelde birlikte olamıyordu; kız kardeşin çıkış saati onlar tam gün okuduklarından daha farklıydı. Ben sabahçı olduğum dönemlerde, öğlen çıkışlarında ya minibüsle ya da belediye otobüsleri ile dönüyordum. Aslında, benim okulum daha erken başladığı için, genelde bize komşu bir kamu kurumunun sabahki öğrenci servisi ile giderdim. Kız kardeşim de okul saati uygun düştüğünden, babamla giderdi. Özellikle kışın o servisle gitmek çok eğlenceli olurdu. Eski bir Unimogdan bozma servis aracı soğuk yüzünden çalışmaz, şoför motora eter sıkar, o yine çalışmaz ve sonuçta serviste araba kullanmayı bilen tek kişi olarak ben kurumun Dodge pikabının direksiyonuna geçer, onu otobüsle tampon tampona getirip iteklemeye başlardım. Bir süre sonra yeteri hıza gelindiğinde ben Dodge'u durdurur, çakma otobüsü de şoförü yeteri hıza geldiği için vurdurarak çalıştırırdı. Ben, bir kahraman gibi beni bekleyen otobüse, özellikle şamatacı ufaklıkların alkış ve tezahüratlarıyla girer, gururdan havalanmış yüzünde mutlu tebessümle kitap ve defterlerimi bana uzatan kızın yanına otururdum.

Muhtemelen o gün birinci dersi kaynattığım için, ben de baba kız kardeş ikilisine katıldım. Benim okulum daha önde olduğundan, bir de kız kardeşin vakti olduğu için önce benim şanlı liseme geldik. Lisemin önüne bir geldik ki ortalık karışık, kaldırımda toplanmış insan kalabalığı sabit gözlerle, başlar havada, aynı noktaya bakıp birbirlerine olay yerinden canlı yorum halindeler; etraf, polis ve asker kaynıyor.

Aslında, o dönemler için olağan sayılabilecek görüntüler olduğundan, çok da umursamadan okulun kapısının karşısında durdu babam. Ama belli ki çok önemli bir görevde ve anda olduğunun farkındaki asker; telaşlı, sorumlu ve kendini fazlasıyla önemser bir edayla işaretler ediyordu bize, ''devam edin!''

Babamın''nooluyoki, çocuğu bırakıp gideceğim''ine; bu anı ,bu gücü, bu heybeti bir daha yakalayamayacağını bilen asker, kendini donatan yetkilerin zevkiyle bir kez daha ve sert bir ifadeyle karşılık verdi: ''Devam et!'' Tabii o bunu yaparken, hep sonuç aldığını bildiği için bizim de aynı refleksle tırsıyacağımızı düşündü. Oysa, allahın takdiri ilahisi işte, genetik kodlarımızın içine sıkıştırdığı bir özelliğimiz hemen ortaya çıktı: Sana dik yapana sen daha dik ol. Babam bu diklikle iki kelam edince, o heybetli askerin süngüsü düştü, cümleler nazikleşerek durum rapor edildi hemen: ''Beyefendi binaya bombalı pankart asmışlar, lütfen güvenliğiniz için ilerde durun.'' Bu nazik hali tabii ki reddedemezdik, o nazikleşmese biz orada kalır, bombanın vereceği bütün hasara da razı gelebilirdik; zor kullanıp bizi paket etmedikleri sürece...

Kız kardeşin okula geç kalma olasılığı yüzünden babam "senin bu olayla bir ilişkin var" bakışının dışında fazla söz söyleyemese de, bakışlarına yüklenmiş ifade tüm soruları ve duyguları listeleyip arabadan inmekte olan benim elime tutuşturdu zaten.

Aslında babamın bilmediği şey şu idi: Bu, benim için bile yepyeni bir durumdu. Gerçi kafamı kaldırıp baktığımda pankartı tanımıştım, kendisiyle bir kaç gün önce yan yana kucak kucağa sözcük alış verişinde bulunmuştuk. Ama altında bağlı bomba, benim için de çok büyük sürpriz olmuştu. Tarihsel bir olaya tanıklık ettiğimin de farkındaydım; ve bu tarihsel olayda benim de izim vardı. Ne güzel bir duyguydu o ahh!..

Bu, kentimizi şereflendiren ve kentimize asılan ilk bombalı pankarttı. Orada bulunan halkımız, diğer büyük kentler kategorisine yükselmiş olmanın keyfinde, merakında ve kendilerini gerçekten onlar sınıfında hissetmenin mutluluğundaydı. Keyiflenmiştim; gururlu, heyecanlı ve bir an öncenin adımlarıyla sınıfa geldim. Hocanın: ''O,oo hoş geldiniz, gözümüz yollardaydı,'' cümlesine bir günaydın ve tebessüm atarak sırama oturdum. Sıra arkadaşım; o pankartın oluşumunda ve oraya asılmasında payı olan, darbeyle birlikte sadece yerini benim ve dışımdaki iki kişinin bildiği uzun bir firar döneminin ardından yakalanıp ''neşeli'' bir işkenceden sonra hayata yollanmış biridir. Sıraya oturur oturmaz yüzümdeki tebessüme tebessümle karşılık verince, yüzünün ifadelerinden durumun özetini aldım ve sordum: ''Oğlum bomba ne iş?''

''Bomba işte oğlum!'' Yanıtın altındaki her şeyi seziyordum. Bütün olasılıklar aklımın içinde kuyruktaydı ve tek tek gözden geçiriyordum. Elimizde o anlamda bir bomba olmadığını; o güne kadar değil bomba, tabancaya, mermiye bile uzaktan bakan insanlar olduğumuzdan elimizde bomba olsa bile; ona da çok uzaktan bakacağımızı, vereceği zararın hem tarzımız hem de insan olarak aklımızın ucundan bile geçmeyeceğini biliyordum. Hatta ikinci karakterlerimiz ortaya çıksa bile bu na mümkün bir şeydi. Her birimizin her hali mercek altına alınsa, onların her birinden ayrı ayrı yola çıkılsa, gelinecek yer hep aynı cümle olacaktı: ''Bunlar bu haltı yiyemez .''

Gözlerimizle gerekli iletişimi kurup yeteri kadar önsöz oluşturduktan sonra ''Ne iş bu? Nasıl yaptınız?'' diye tekrar sordum. Gelen yanıt çok gevrek bir gülüşe yüklenmiş ''Zor olmadı, çok kolay yaptık.'' olunca, zaten gerekli kodları ayıklamaya ayarlanmış beynim durumu tam göbeğinden yakaladı doğal olarak.

Benim ne anlatırsa yeme pozisyonuna konumlanmış aklım biraz daha sorduktan sonra, o da anlayınca benim de onu sardığımı, başladı anlatmaya: ''Oğlum aslında çok kolay oldu her şey; sadece bombayı elde etmek için bekçiyle biraz cebelleşmek zorunda kaldık ve bir paket sigaraya patladı bu iş. Aslında pankartı sadece pankart olarak asacaktık. Sonra sen zamanı olmayan zamansız bir yerindensin ömrünün dedi ki: ''Bunu bombalı yapalım, en azından daha dikkat çeker ve daha uzun süre kalır orada...'' Biz:-Bombayı nereden bulacağız, nasıl bağlayacağız, düzenek müzenek anlayanımız yok, bulsak bomba zaten elimizde patlar tarihe salak olarak geçeriz- falan diye konuşurken; o, ''çok kolay'' dedi, sakin yeşil gözleriyle kısık kısık gülerek...

Verince reçeteyi ve düşününce biraz; bir anda başarının kapımızın eşiğinde olduğunu hissederek ve o güzel tadını duyumsayarak; yaşasın, bizimde bombalı pankartımız olacak sevinciyle hemen marşlar söylemeye başladık. Bu kısa kutlamanın ardından hemen inşaata koştuk ve bahsettiğim gibi bekçiden bombayı aldık. Sonra, birimiz eve koşturup büyükçe bir kavanoz getirdi. Bir büyük yassı pil, üç beş farklı renkte kablo ve bir küçük kırmızı ampulle tüm malzemeleri tamamlayıp işe koyulduk.

Önce, inşaatın bekçisinden aldığımız bombayı küçük ve düzgün parçalara ayırarak yaklaşık on santim boyunda ve beş santim eninde üç tane lokum elde ettik, bunların uçlarına her birine farklı renkte telefon ahizesindekiler gibi kıvrım kıvrım yaptığımız kabloları bağladık, sonra onları yassı pile yapıştırdık. Pilin kutuplarından çektiğimiz iki küçük kabloya da kırmızı ışığı takıp bombamızı hazır ve çalışır hale getirdik.

Sonra, okulun karşısındaki bina henüz inşaat halinde olduğundan, kimseye zararı olmayacağını düşünerek bombanın miktarı ve patlamanın şiddeti konusundaki tereddütlerimizi de sildik aklımızdan... Son bir toplantının ardından bütün olumsuz olasılıklar silinmiş bir şekilde gece 11 civarında olay yerine geldik. Aşağıda iki gözcü bırakıp sen zamanı olmayan zamansız bir yerindensin ömrünün'le yukarı çıkıp pankartı oraya güzelce bağladık. Bombayı da dışarıdan görünecek şekilde sarkıttık.''

Bizim sınıf arka tarafa baktığı için o an olup bitenden haberdar değildik; ama cadde tarafı sınıfların okulun bahçesindeki ağaçları göz önüne aldığımızda, özellikle üst kattakilerin şanslı olduğunu biliyorduk. Teneffüs ziliyle okul bahçeye yığılıp olayı izlemeye başladı.

 Polis bir yandan kalabalıkla uğraşırken, bir yandan başına ilk kez gelen ve eğitimsiz olduğu bu konuda elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Bu günkü gibi bomba uzmanları henüz her ilde ilçe de konuşlanmadığından ve yeterli sayıda olmadıkları için, bombalar konusunda reytingi yüksek bir ilden ya da ilçeden uzman bekleniyordu sanırım. Zilin çalmasının ardından sınıflarımıza döndük.

Öğleden sonra, okul çıkışında, bombanın katında polisleri gördük; pankartımızın iplerini kesiyorlardı. Pankart, polis eline düşmenin gururu ve görevini yapmış olmanın mutluluğu ile ağzında sloganlar, elinde zafer işareti, sesini kısmaya çalışan polislere inatla direnerek ve hepimizin ortak zaferine gülerek aşağı indirildi. Alkışlar eşliğinde bindirildiği polis aracından bir kahraman edasıyla son kez dönüp bize göz kırparak el salladı.

Yüzlerimizde iyi bir iş başarmanın, tüm fraksiyonları kıskandıracak bir eyleme imza atmış olmanın haklı gururuyla ve tebessümle ona bakarken, yanımıza gelen sen zamanı olmayan zamansız bir yerindensin ömrümün'e gülerek tebriklerimi yollayıp fırsatın ganimetinden yararlanarak ellerini avuçlarıma aldım. Biz üç arkadaş gülerek ve keyifle yürürken, arkamızdan yükselen müzikle birlikte perdeye "son" yazısı yansıdı. Hayatın ışıkları yandı. İzleyiciler usul usul olay mahallini terk ederken, perdeye şu yazılar düşmekteydi:.

Sen zamanı olmayan zamansız bir yerindensin ömrümün: Bu olaydan sonra üniversite için bir büyük kente gitti. Hep karşı durduğu sistemin içinde görev aldı. Kariyerinde doruk yaptı. Önceki yıl doç pikapla çakma otobüsü iten çocukla bir yemek yediler. Zaman zaman görüşmekteler.
Sıra arkadaşı: Bir süre içerde yatıp çıktı. Doç pikapla çakma otobüsü iten çocukla yıllar sonra yolları aynı meslekte kesişti. Çocuğun zaten o işi yapacağı alnına yazılmıştı. Ama ötekinin ki büyük bir sürprizdi. Zaman zaman görüşüyorlar.
İnşaatın bekçisi: İlk işini bir sigara karşılığı olarak yaptıktan sonra inşaatın malzemelerini para karşılığı satarak elde ettiği sermaye ile silah işine girdi çok zengin oldu inşaatlar yaptı, şimdi öteki dünyada hesap vermekte.
Bomba: İnşaattan alınıp bölünen kiremidin her parçasının bir eğe yardımı ile düzeltilmesinden elde edilmişti. Yani bomba sanılan şey kiremit parçasıydı efendim:)) Ama bu gerçeği kimse kimseye söylemeyerek; iki tarafta, yani hem polisler hem pankartı asanlar; hem bulundukları camialarda popülaritelerini artırdılar, hem de kahramanlıklarını tarihe yazdırdılar.:))

Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün;Neyleyim Ben;)kimdir için; tıklayabilirsiniz:))

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP