18 Kasım 2021 Perşembe

BirikiGünlük

Şehire inmeyi kafaya koyuyorum. Kaçta çıkacaksın diye soruyorum; 7:30'da, diyor kardeş. Aşağı biraz daha erken iniyorum. Havada yağmur kokusu var ve yağmurluğum sırt çantamda. Bir alaylı meteorolog olarak gökyüzüne bakıyorum. Bulutlar dolu fakat belli ki bizim güzergâhımızda olmayacaklar. O ara dün yaşadığım âna gülümsüyorum; hayatım boyunca çok sıklıkla başıma gelen bir durum. Hatta yazılarımdan birinde söz etmiştim ve şu minvalde bir cümle kurmuştum hatırladığım: Mesleğim ile ben arasında kurulamayan bağ.

Bir genç öğretmendi, yıllar önceydi, güzel yazılar yazıyordu, hiç bir fiziksel veri olmamasına rağmen birazdan anlatacağım olaydaki kişi ile aynı şeyi aynı eminlikle söylemişti.

Öğleden sonra sahil üzerinden yürüyor, bulvarı izleyeceğim masalardan birine oturuyor ve oturmadan önce de bir Triliçe ve bir çay siparişi veriyorum. Kitap okumaya niyetim yok ve yürüyen insanlarla bulvardaki akışı, boş insan tadıyla, avare avare izlemek istiyorum. O ara genç kız servis için masama geliyor. Doğrudan siz üniversitede hoca olmalısınız, diyor, gülümsüyorum. Bir yanıt vermiyorum. Sonra soruyorum, nasıl o kanaate vardığını. Görüntünüz, diyor. Değilim, diyorum. O zaman doktorsunuz, diyor. Yine gülüyorum. Eczacı desen yaklaştın derdim ama biz doğrudan organ satıyoruz. Espri yaptığımı düşünüyor. Sonra açıklıyorum. "Oto yedek parçacılığı denen bir meslek var bilir misin, şimdilerde, daha servisleşme nedeniyle eskisi kadar bilinir mi emin değilim. Bize sorulduğunda kısaca parçacı derdik ki bunun parça kumaş satmakla ilişkilendirildiğine çok tanık oldum." Gülüyor. "İşte ben o mesleğin içine doğdum; okula bile gitmezken babam ustaydı. Sonra bu işe başladı. Mağazaya ilk kez 6 yaşımda gittim. Ondan sonra da her yaz." İlgisini çekiyor ve devam ediyorum. "Doktorluk ve eczacılıktan farkımız, bizim hastamız tedaviye yanıt vermezse doğrudan organ nakli yapabiliyor olmamız. Raflarımız organ dolu." Gülüyor.

Nerede okuduğunu soruyorum, Amasya'da elektrik elektronik okuduğunu söylüyor. "Güzel şehirdir, askerliğimi orada yaptım, ondan biriktirdiğim şahane anılar dışında da ben çok severim" diyorum. Fikrime sanırım pek katılmıyor.

Sonra diyorum ki şu sırt çantası, kitap ve gözlük bana sınıf atlatıyor, akademisyen ya da doktor algısını yaratan semerim. Gülüyor ve sanırım artık kankayız: bu çok tatlı,  daha önce fark etmediğim ama beni fark eden ve ilk kez bana servis yapan genç kız ile.


Kardeşle varıyoruz şehire.  Ayak arada yine yoklar diye ilaç yazdıracağım. Komik bir durum aslında; 200 metre ilerimizde sağlık ocağı var. Ama gittiğimiz ocakta da Oğuz var. Çocukluğunu bilirim. Ve doktorluğuna çok güveniriz. Fakat son gittiğimde yoktu ve ameliyat olduğunu öğrenmiştim. Numaramı giriyorum ve yanıp sönen adı görünce sevinçten ölüyorum. İşe başlamış. Tanrım büyüksün!

Odasının kapısındaki koltuklardan birine oturuyorum. O sabırla ve özenle hastalarının dertlerine çare oluyor. Kapısı her zaman açık. O ara yanıma biri oturuyor. Tanıyorum ama maske tereddütte bırakıyor. Sıram geliyor ve geçiyorum. İlacımı yazıyor, saçlarının uzadığını fark ediyorum ki önceki geldiğimde yönlendirildiğim doktor her şeyin yolunda olduğunu söylemişti. Sevinçle çıkıyorum ve hâlâ dışarıda oturmakta olan kişiye, "Sen Köy Hizmeleri'ndeki satın almacı Abi'sin değil mi?" diye soruyorum. Evet O. Pandemi tokalaşması yapıyoruz, sonra sohbet. İşi soruyor, ben emekli olduktan sonra bir süre devam ettiğimi, sonra farklı bir işle uğraştığımı, kardeşin de bir üst segmentte  işe devam ettiğini söylerken yanımdaki kişi sen kaç yaşındasın ki emekli oldun diye soruyor. Sence kaç, diyorum. En fazla 50 diyor. "Normalde 45'de olacakken iki yıl vurmuştu ve 47 yaşımda Bağ-Kur emeklisi olmuştum. İş sorulunca emekliyim demeyi seviyorum, hatta çoğu zaman dedemden miras kelime tekaütüm'ü kullanıyorum," diyor, yaşımı söylüyor ve maşallahına gülümsüyorum. Abiyle ve onunla vedalaşıyor, ve çıkıyorum.

Sırt çantamda sabahın erkeninde emektar Kılıçdede Fırını'ndan aldığım poğaçalar var. İlaçlarımı eczaneden alıp sırt çantama attıktan sonra istasyona doğru yürürken bulvarın kenarındaki banklardan birinde tam da eski, bahçeli, çok şirin ve müstakil gar lojmanlarının önünden bulvarı, rayları ve sabah telaşlarını seyrederek tatlarını çıkarıyorum.


Tren sakin. Kitabımı açıyorum. Mesaime ucundan da olsa yetişeceğimi düşünüyorum. Biraz rötarla da olsa tahminimden 10 dakika gecikerek iş başı yapıyorum. İşler bir kaç gündür ciddi bir yükselişte. Rabbim başımızdaki ekonomisti başımızdan eksik etmesin diyeceğim de, tabii ki demiyorum. Çünkü ekonominin gerçeklikleri açsından bakarsak yokuş aşağı tam gaz gidiyoruz.

Öğleden sonra biraz geç saatte yemek için çıkıyorum. Adem Usta'ya vardığımda görüyorum ki treni kaçırmışım. Oysa hayalimde sebze yemeği vardı ama sona kalan olarak tabağa doldurulmuş ve miktarı gözümü korkutmuş ama enfes gözüken haşlamaya razı oluyorum.


Gün içinde Zafer'le sıklıkla konuşuyoruz. Biraz piyasalar üzerine, biraz askerlik muhabbeti. Onun da içinde  olduğu yazımdan söz ediyorum. Okuduktan sonra arıyor. Önce hatırlayamadığını söylüyor, dedim zaten sen olayda figürandın, hemen hatırlamaman normal. Sonra ondan öğreniyorum ki biz terhis olduktan sonraki bir depremin ardından orduevi boşaltılmış ve komple yıkılmış. Onları da Tugay'a bando bölüğüne göndermişler. Epey komik olaylardan söz etti. Hurma zeytinin altında, masaya düşen hurma zeytinler eşliğinde, kadim Yunan  zeytin ağaçlarının olduğu bahçesinde sızma yağ olmak üzere toplanan zeytinler arasında rakısını yudumlarken...

Tabii ki buluşma planlarını tekrar ettik..

Sonra attım kendimi dışarı. Sahilden yürüdüm. Aklımda Triliçe ve çay vardı. Pastaneden içeri girince fikrim değişti. Amasya konuşmuştuk. Benim yakın tarihte gerçekleşecek bir Amasya planım vardı ve enn sevdiğim kadınla az önce Zafer'in hemen ardından tatlı tatlı konuşmuştum. Üstelik yeni kankamla da ortak yanımız Amasya idi. O halde şehzadeler şehri şu sıralar hayatıma bu kadar dokunmuşken...



"Hoş geldiniz."

"Nasılsın?"

"Teşekkür ederim, siz?"

"İyiyim, teşekkür ederim."

"Bir dilim Şehzade ve bir çay lütfen."

20 yorum:

  1. Bugün bloglar kesişmeli gidiyor, önce Ekmekçi kızla, sonra sizinle. Ben de ilaç yazdırdım bugün kolumda hortlayan eski bir lif kopması ağrısı için, dizlerimi kıskandı sanırım :) Zeytinler demişiniz, gezdiğim sergiden zeytinli bir fotom var blogda :)
    Beni hep öğretmen sanırlar ve tabii ki 12'den vururlar, öğretmenlerde kendini belli eden bir özellik mi vardır bilmem :) Yalnız branş şaşar, edebiyat derler ama keşke olaydı, hiç sevmediğim ekonomi, maliye, muhasebe ve bilumum meslek dersleri :)
    Şehzade nedir, onu bilemedim işte?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Geçmiş olsun. Kıskançlığın bu anlamda kötü bir şey olduğunu anlayıp bırakırlar ve tez zamnda iyilikleriyle anılırlar umarım.:) Bu arada biz de çoklu telaşlar var, bloglara pek bakamadım, sıralı gideceğim birazdan.:) Bence belli eden bir özellik var; kankam açısından bakarsam pek yanılmadı diyebilirim, sonuçta süreç içinde bir sürü insan yetiştirdim. Sanat Lisesi'nde mesleğe yönelik misafir edilip "ders" vermişliğim de var.:) Ben de edebiyat olduğunu düşünenlerdendim aslında... Bu doğrultuda yazılarınızdan fazlasıyla yararlandığımı söylemeliyim.:) Şehzade ile ben de ilk kez birkaç hafta önce bu mekanda tanıştım ki bu ikinci. Şam tatlısına benzer ama daha gözenekli, öğütülmüş ceviz sanırım, irmik karışımlı yüksek bir taban üzerinde kaymak krema arası ince bir kat ve onun üzerinde de öğütülmüş şamfısığı olan bayağı tatlı bir şey. Şekersiz çayla dengelenebiliyor kısmen:) Bir dahakine soracağım, belki yanlış tahmin ettiğim şeyler vardır:)

      Sil
  2. Yazınızı merakla okudum. Mesleğinizi bende merak etmiştim. Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, mesleğin aslında toplumun geniş kesimleriyle ilişki kurdurabilen bir avanatajı da var ki o olmasa pek çekilmezdi şahsım açısından diye de düşünüyorum bazen. Sevgiler...

      Sil
  3. iyileşmenizin doktor tarafından tescil edilmesine çok sevindim, tekrar geçmiş olsun :)

    şehzade nedir allasen? bilmediğim bir tatlı mı var yoksa :P

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Sevgili Şule:)

      Şehzade Sevgili leylak Dalı'na verdiğim yanıttaki gibi bayağı tatlı bir şey, bilemediğim bir tatlı mı var sorusu, seveceğiniz konusunda gülümseti beni:) Ve bir terslik olmaz da şu Amasya hedefim gerçekleşirse ve orada olacağı umudum gol yemezse, konuyu yerinde araştıracağım:)

      Sil
  4. Adaşım gibi Şehzade nedir ben de bilemedim ama tahminim o ki ıslak bulaşık süngeri tatlısı triliçeden her halükarda daha iyi bir tercih olmuştur. :)))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şam tatlısını seven bunu daha çok sever desem... Yalnız Trliçenin hakkını verene denk gelmek lazım, mesela bu pastanedeki pek heyecan yaratmıyor, tıpkı senin tariflediğin gibi... Ama yazın kitap okuma noktası yaptığım pastanedeki fikir değiştirme gücüne sahip bence:)

      Sil
  5. İlk fotoğraftan gözümü alamadan geldim yazmaya. Müthiş bir tablo görünümünde, elinize sağlık:)
    Doktorunuzu yerinde bulmanız, ayağınızın iyileşmesi, her zamanki gibi günün keyfini çıkarmanız sevindirici. Şehzade tatlısı seçimi Amasya seyahati heyecanının yansımasından kaynaklı tabii. Güzel bir tatlıya benziyor. Nette tarifi de vardır, bir bakayım. Afiyetler olsun:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim; bulutlar işte, bu kez dağ efekti yaratmışlardı denizin üzerinde, güneşi de ardlarına saklamışlar; bana sadece bu işbirliğini fark etmek ve deklanşöre basmak düştü:)

      Çok teşekkür ederim, heyecanlandım yine, tatlının Zeugma yorumuyla yapılmış ve yazılmış halini merak ettim şimdiden.:)

      Sil
  6. Tüm yazı bir lezzet bıraktı dimağımda ama sona doğru hurma zeytini yok mu, işte o öne fırladı :)
    Bu yazı ardında şöyle bir tortu bıraktı; yaşamda her şey bizim için, farkına varırsak...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ah o hurma zeytini işte:) Ne konfor ama, tam anlamıyla armut piş ağzıma düş durumu:)

      İyi ki farkına varanlardanız diyebilirim o halde:)

      Sil
  7. "Emekli" yerine "Tekaüt"ü kullanmak keyiflidir hakikaten:) Gülümsetti:)
    Amasya'ya üniversite yıllarında bir ders kapsamındaki gezi sırasında gitmiştim. Değişik bir havası var, mutlaka görülesi. Ama o vadi olayından dolayı, en güzel yeri o olduğu hâlde klostrofobiyi tetikler bir durumu da var:) Ben burada yaşayamam diye düşünmüştüm ki çok sık olmaz bu:) Yazı içinde şehzadeler şehrini, şehzade tatlısıyla birleştirmek de hoş bir ayrıntı olmuş bu arada:)

    YanıtlaSil
  8. Uzun süreli yaşanabilir şehir değil, ama kısa süreli bir dönemi yaşamak da çok keyifli ve bu açıdan ilginç bir şehir. Uzun süreli yaşamak eve kapanmak gibi:) O ayrıntıyı şimdi yerinde realize etme fikrim var, sonucu ben de merak ediyorum:)

    YanıtlaSil
  9. Amasya şahane bir şehirdir. Bana çok yakın olduğundan belki, belki sıkça gittiğimden. Konakları, sokakları bana hep çok sıcak gelir. Askerlik yapılan şehirler pek sevilmez aslında ama:)
    Üniversite okuyan bir gencin okuduğu şehri sevebilmesi için okuduğu okula ve bölüme aidiyet duygusunu geliştirecek kadar emek vermiş olması bedel ödemiş olması gerekiyor. Yeryüzünün bir yasası gibi sanki bu, hemen gider gitmez sevenler ise o okul, o bölüm için epey emek harcamış olanlardan-yani yine bir bedelin peşinden gitme hikayesiyle-
    Şehzade tatlısı güldürdü ben:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben askerliğimi ve orada edindiğim arkadaşlarımı da çok sevdim; arada yazıyorum ama sürekli yazsam bir tuğla kitap olacağı kesin, elbette bu dönemin çocukluktan beri sevdiğim bir şehrin çok özel fonunda olması onu daha özel kılıyor:) İç Anadolu şehirlerini severim ki Tokat da gözdelerimden biridir.

      Şehir sevmek özel bir durum, ben genelde her şehirde bir şey bulur ve severim. İtalo Calvino'nun ben için çok kıymetli kitabı Görünmez Kentler'de bir cümlesi vardır ve bana işte ben bunlardan biriyim ne mutlu ki sevinci yaşatmıştır okuduğumda: "Size bir kenti sevdiren; onun doksandokuz harikası değil, sorularınıza verdiği yanıtlardır." der ki Amasya'nın 99 harikası da var.

      Amasya'da Gazimihaloğlu var, rastlaşmadıysanız ki dondurması ve tatlıları bence bir efsanedir, orada olabilir belki Şehzade, bir gidişte denemeli:)

      Sil
  10. Ortasından Yeşilırmak'ın sessizce geçtiği, tarihi dokusunun bozulmadığı 'Şehzadeler Şehri' Amasya'yı biz çok sevdik, hatta birkaç kez gitmişliğimiz oldu. En son yapılan düzenlemelerle de özellikle Yalıboyu, adeta açık hava müzesine dönüştü. Gez gez bitmez.
    Calvino'nun sözü çok doğru. Bazen de sorgusuz sualsiz beklentisiz gitmek gerek. Sürprizlerse gezinin bonusları. Şehzade tatlısını yemedik ama. Sırf onun için gidermiyiz!?..:) transit geçmek yerine küçük bir tatlı molası olabilir pekâla:))

    Buraneros çok okuyor, bir flanör edası içinde geziyor, gözlemliyor...yaşadığı her anın doyasıya tadını çıkarıyor. O, hayatın ve sağlığın ne denli önemli olduğunun farkında. (bu arada ayağının iyileşmesi okuru da rahatlatıyor ;) Anıları hiç unutmuyor -özellikle askerlik anılarını- ve bir taraftan anılarına yenileri ekliyor.

    Yine 'buraneros'un kendine has uslubuyla okuru da içine çeken nefis bir yazıydı. Emeklerine sağlık. Sevgiyle, esenlikle...ve 'şehzade tadıyla' hep hoşça kal :))

    YanıtlaSil
  11. Görünce sevmemenin imkansız olduğu şehirlerden biri olduğunu düşünüyorum, belki büyükşehir alışkanlığı olanlar için zor gibi ama yavaş bir hayat için de şahane sanki. Şu an daha çok insan tarafından fark ediliyor olması bir anlamda sosyal hayat açısından geliştirdi şehiri ve bir avantajı da coğrafi durumun en azından kent merkezindeki dokunun bozulmasına imkan vermemesi. Ben askerken en gözde otel Turban'dı ve ilk butik otel de hâlâ var olan İlk Pansiyon'du. Sosyal hayata öncülük edense Orduevi. Üçü rol model oldular ve çoğu harabe olan tüm o konaklar bu sayede kurtuldu belki de. Neredeyse sadece tarım ve küçük esnaflığa dayalı ekonomi şehrin görünürlüğü ile birlikte turizm getirisini öne attı ve bu sayede belki de nüfus azalması engellenmiş oldu.

    Çok teşekkür ederim güzel sözlerin için fakat özellikle söz konusu gezmek ve yazmak olduğunda eline kimselerin su dökemeyeceğinin de altını çizmek isterim bu arada:) Her zaman derim ben az emek harcayan bir anlatıcıyım. Oysa özenle, daha çok fotoğrafla ve detayla, bilgiyle yazılmış yazılarıyla okuru bizzat oradaymış hissiyle donatan, yazmadıklarında kendilerini aratan çok sağlam blog yazarları var ve onlar iyi ki varlar:))

    Tüm güzel sözlerine çok teşekkür ediyor ve bilmukabele diyorum Sevgili Esin.:)

    YanıtlaSil
  12. Hayat tuhaf. Bugün ilk kez duydum hurma zeytinini, sonra seni okudum ve o da ne hurma zeytini, üstelik en sevdiğim öğle rakısını özendiriyor, diyeceksin nasıl? E özlemler şelale, yazar okur arasına girilmez, anlatı senin hayal benim. Akıp gidiyor zaman kelimelerinde, nasıl da keyif alıyorum "yaşama tutkunu" anlatış biçiminden.
    Amasya şaşırtmıştı beni. Esin'in dediği gibi beklentisiz bir gidiş harika anılarla dönüş olmuştu tam anlamıyla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Açıkcası ben de ilk kez duydum, artık kısmet, ortalık düzelirse kimbilir aynı ağaçların altında asker takımı bir öğle rakısı içeriz. Belki bir gün arada sadece 125 kiometre kalmışken -acil durum nedeniyle- iptal olan rezarvasyonda gerçek olur:)

      Sil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP