30 Haziran 2011 Perşembe

Erasmus Üzerine Erasmuscuyla Hasbihal...

Erasmusun bir genç için, tıpkı farklı dinlerden insanların o dinlerin her birinin kutsalına giderek yerine getirdikleri ibadetin eş değeri nitelikte bir olgu olduğunu düşünenlerdenim. Buradaki kıyaslama eylemin kutsallığının ötesinde, değerini ortaya koyan bir benzetmedir, yanlış anlaşılmasın! Ki Erasmus tekrarlanabilme olanağı olmayan bir durumdur. Yani tüm yaşamınız süresince belli bir döneminizde, tek bir kere yapabileceğiniz bir keyiftir. Elbette insan, yaşamı boyunca çok kereler yurt dışına çıkabilir. Hatta uzun yıllar yurt dışında yaşayabilir. Bunların her biri kendine has özellikleri içinde barındıran keyifli hallerdir. Oysa Erasmus, tüm bu yaşama hallerinden daha özel olanakları içinde barındıran, tüm bunlardan daha farklı ve daha değerli bir taddır. Çünkü Erasmus size bulunduğunuz ülkenin insanı gibi yaşama, o yaşama biçimini tanıma olanağı sağlarken aynı zamanda, ders ve iş yükünün azlığından ve sözünü edeceğim çevresel koşullardan dolayı gezmeniz, eğlenmeniz, (belki) ilk yurt dışı tecrübenizi yaşarken aynı anda pek çok farklı ülkeden insanla tanışıp ilişki kurmanıza olanak sağlar. Üstelik de cebinize başkası tarafından koyulmuş para ile..

Bunun sadece bizim gibi gezme olanakları kısıtlı, bu kültürü yeteri kadar edinememiş ülke insanları için geçerli bir durum olduğunu sanmayın! Erasmus, Avrupa'da yaşayan her genç için aynı değerdedir. Hazır bu cümleyi kurup bu kıyası yapmışken, diğer Avrupa ülkelerinden Erasmus öğrencilerinin Barselona'daki durumunu anlatan, sizi fazlasıyla motive edecek, heyecan ve hevesinize katkı yapabilecek İspanyol Pansiyonu adlı filmi izlemenizi öneririm.

Şimdi gelirsek tavsiyeler kısmına... Söyleyeceklerim, genel olarak hangi ülkeye gideceklerse gitsinler her Erasmuscu'nun kulağına küpe olması gereken şeyler... Aslında bir öğrencinin Erasmus süreci, üniversiteye kayıt yaptırdığı gün başlamalı. O kaydı yaptırırken "ben Erasmus yapacağım" hedefini önüne koymalı. Hatta daha en başta, henüz tercihlerini yaparken, seçeceği okulların ikili anlaşmaları olup olmadığını göz önüne almalı. Şu sınıfımdayken ve şu dönemde Erasmus'a gideceğim diye bir yol haritasını en baştan çizmeli. Öncelikle okulunun imkan tanıdığı ülkeler üzerine emek vererek bir araştırma yapıp, kendi öncelikleri açısından en elverişli ülke ve şehir için karar kılmalı... Zaten Erasmus sınavına girip sonuçların açıklanmasından sonra da önünüzde uzun bir dönem oluyor. Bu dönem de, hakkı verilmiş bir Erasmus süreci yaşayabilmek için çok iyi değerlendirilmeli! Eğer yabancı dil konusunda eksiklikler varsa; oraların keyfine iyice varabilmek, farklı uluslardan gelmiş diğer Erasmuscularla nitelikli ilişkiler kurabilmek adına çalışıp takviye yapılmalı.* Gidilecek ülkede görülecek yerlerle ilgili planlar önceden şekillenmeli. İnternet üzerinden araştırmalar yapılıp rotalar çizilmeli, her şehrin resmi sitesinden gerekli bilgiler alınmalı, konaklanacak yerler* konusunda bilgiler edinilmeli. (*bkz: yazının sonundaki yararlı linkler bölümü)

Zaten, bütün bir yaz boyunca uyuyan bir ağustos böceği değil de önerdiklerimi yapan, bu uğraşların ve sonuçlarının tadını seven biriyseniz, heyecan içinizden taşıyorsa, mesele yok. Ama hep elini tutacak birilerini arayan, onlarsız bir şey yapamayan, planlarını onlar üzerine kurduğunda ve o dağlara karlar yağdığında planlarından vazgeçip bahaneler üreten biriyseniz, "onların sinemaları acaba nasıl, bir klasik konserde burada izlesem, tiyatrolarında bir oyun seyretsem, şu müzelerine bir göz atsam, şu sergiyi gezsem, bu birayı denesem, eğitimime katkı için bir konferansa katılsam" gibi heyecanlarınız yoksa... sokaklarını, mahalle aralarındaki hayatları, yerel lokantalarındaki yerel tatları, kitap satan dükkanlarını merak etmiyorsanız... ben sadece bara gider içerim, kızlar da nasılsa boynuma atlar diyor ve bunun hayallerini kuruyorsanız, Erasmusa hiç gitmeyip de şehrinizde kalsanız daha iyi edersiniz.

Bir de; gittiğiniz yerlerde bulunduğunuz ortamlarda, ara sıra da olsa, cebinize para koyarak böyle bir keyif yaşamanıza olanak yaratan ülkenizin tanıtımı için çaba göstermelisiniz. Zaten gezip tozmak, o parti senin bu parti benim, o bar senin bu bar benim dolaşmak için fazlasıyla vaktiniz var. Her Erasmus öğrencisi yola çıkmadan önce şehrindeki Tourism Information bürolarına giderek, gittiği ülkede kendince önemli sayacağı insanlara vermek üzere ülkemizi, şehrini anlatan İngilizce hazırlanmış tanıtım broşürlerinden, kitapçıklardan çokça almalı! Bu anlamda hiç bir sorun yaşamıyorsunuz, bu bürolardan dilediğiniz kadar broşür ve poster alabiliyorsunuz, üstelik de cebinizden kuruş çıkmıyor. Erasmusa gidiyorum ve bunlar orada yapacağımız tanıtımlar için gerekli dediğinizde, "dükkan sizin" diyorlar, merakınız olmasın.

Yine gideceğiniz ülkede başta Erasmus Koordinatörünüz olmak üzere süreç içinde tanışıp arkadaşlığınızı devam ettirmeyi düşüneceğiniz insanlar için de küçük küçük hediyeler almanız fazlasıyla yararınıza olacaktır. Örneğin biz Nilüfer'in 12 Düet CD' sinden bir kaç tane almış, koordinatörümüz Iwona için de el yapımı, camdan, rengini özellikle turkuaz seçtiğimiz bir mumluk götürmüştük.

Özellikle ilk günlerinizde Language Exchange'lerde mutlak olmaya çalışmalısınız; farklı ülkelerden ve okulunuz dışından pek çok öğrenci ile tanışmanıza olanak yaratan, bir bira, kola ya da kahveyle geçiştirebileceğiniz, ekonomik ve önemli partilerdir.

Özellikle altını kalın kalın çizmek istediğim bir şey daha var: Erasmuscunun dostu Ryanair. *

Mutlaka sık kullanılanlarınızda yer almalı ve şimdiden incelemeye başlamalısınız. Çünkü Erasmusa gidip de Ryanair olanaklarından yararlanmayanı dövüyorlar! Önemli kentlere 6-10 euroya uçabilme fırsatlarının yanı sıra, maksimum 150 euroya en az altı ülkeye uçup tekrar bulunduğunuz ülkeye dönme olanağınız var. Bunun için tabii ki biraz emek vermeniz, sürekli takipte olmanız ve planlarınızı önceden yapmanız gerekiyor.

Bahar döneminde gidecekler için ise okulun kapanışının ardından boş bir dönem var. Bu bölümü interrail yaparak değerlendirebilirsiniz. Hazır elinize D tipi Schengen vizesini geçirmişken, cebinizde Erasmus öğrencisi olduğunuzu belirten kimlik kartı varken, bunların olanaklarından geri durmayın derim ben. Belki bir daha bu kolaylıkla vize alabilme şansı bulamayacaksınız.

Yine altını çizmem gerekir ki interrrail planlarınızı da çok önceden yapmalısınız; özellikle iletişim kurmakta, arkadaş edinmekte çekingen biriyseniz.

Bu işleri tek başıma yapacak cesaretim yok diyorsanız da; çok önceden, belki de yola çıkmadan önce bu tür niyetleri olan insanlarla iletişime geçip ortak planlar oluşturmalısınız. Henüz Erasmus yapacağınız ülkeye gitmeden önce o ülkede arkadaşlar edinmeniz, onlarla iletişim halinde olmanız da fazlasıyla yararınızadır. Olursa olur, olmazsa ben tek başıma da yaparım diyorsanız, yapacaklarınız konusunda inatçıysanız, ben de size "helal olsun!" derim.

Şu son durumdan yola çıkarak şunu da belirtmek isterim: Eğer arkadaş bulamadığında tek başına bir yerlere gidemeyen biri iseniz, Polonya'ya gidecekler için önerebileceğim bir tur şirketi var. Ryanairle program yapıp denk düşüremediğinizde, ya da bilmediğim ülkede kendi başıma ne yaparım korkularınız varsa, Viyana, Prag, Amsterdam, Paris, İtalya turlarına bol miktarda Türk öğrenci ile birlikte katılabileceğiniz Mastertour'u takip edin. Tur başlangıçları Krakow'dan olduğu için, eğer Polonya'nın farklı bir kentindeyseniz, bir gün önceden Krakow'a gelerek başta Auschwitz olmak üzere şehri mutlaka gezmenizi öneririm.

Erasmus için Polonya'ya gidecekler; Krakow, Torun, Wroclaw, Varşova ve Gdansk'ı mutlaka görmeliler. Bir de Erasmusa gitmeden önce ya da gittiğiniz ülkede kesinlikle bir fotoğraf makinesı edinin ve süreç boyunca bol bol fotoğraf çekin. Onları internet üzerinden paylaşın. Aileniz sizi oradan takip ettiğinde mutlu olacaktır, emin olun. Hele bir de, ara ara yaşadıklarınızı anlatan küçük küçük yazılar yazarsanız, değmeyin keyiflerine... Aslında sizden sonra gideceklere kılavuz olması anlamında büyük bir iyilik ve bence bir sorumluluktur da yazmak! O yüzden deneyimlerinizi mutlaka paylaşın.

*Ryanair'in sitesine girdiğinizde sağ üst köşeden Erasmus ülkenizi seçip, o ülkeden olan uçuşları görebilirsiniz.

*Yararlanabileceğiniz Linkler:

Dil İçin: Hem İngilizcenizi geliştirmek hem de gideceğiniz ülkenin dilini en azından günlük ihtiyacınızı karşılayabilecek derecede öğrenmek adına, pratik yapma olanağı da tanıyan son derece işlevsel bir site: LIVEMOCHA (Bu siteyle ilgili olarak daha detaylı bir yazı okumak isterseniz şuraya bir göz atabilirsiniz.)

Konaklamalar için: HOSTELWORLD ve HOSTELBOOKERS

Gezeceğiniz yerlerde önceden arkadaşlar edinebileceğiniz, bir anlamda konaklamayı bedavaya getirebileceğiniz, bu anlamdaki yardımlaşmalara olanak yaratan önemli bir site: COUCHSURFING

24 Haziran 2011 Cuma

Aksiyonlu Günler... Umur 4

1.bölüm

Olağan günün olağan karmaşasını toparlayanların arasından hızla sıyrıldık. Komutanı bıraktıktan sonraki ortak düşüncemizin ne olduğunu biliyorduk. Evet, hepimiz aynı noktada takılı kalmıştık! Onca karmaşa, ateş, patırtı umurumuz da bile değildi. Bunlara eğitimliydik ve dönem itibariyle yaşadığımız olağandı. Ama sivillikten buraya taşıdığımız, kimliklerimizin en derininde olan bir alışkanlığımız vardı. Üzerimize yapışıp kalmış, bizi var eden etiketlerimizden biri, belki de en önemlisiydi bu: Umur.

Emniyet Müdürlüğü'nün merdivenlerini koşar adım tırmandık. Floresan lambaların sanki özellikle seçilmişler duygusu yaratan soğuk ve kasvetli ışıklarının aydınlattığı uzun koridoru son hızla geçtik. Siyasi Şube'nin ana kapısına geldiğimizde; olağanüstü bir tedirginliğin sarıp sarmaladığı, geleceğin ağır yükü omuzlarından taşmış, floresandan bile beyaz gözlerini endişeli bir belirsizliğe dikmiş, ucunda ufacık ışık bile görülmeyen karanlık bir umutsuzluğun dehlizindeki genç kız ile erkeğe göz atıp, hızla terörle mücadele ekibinin odasına daldık.

Günün gerginliğini kapının hemen yanındaki askılığa astık.

Bu küçük ve saklı kentin durgunluğuna sanki gökten düşmüş hareketliliklerdik. Bir anlamda taşra görevi sayılabilecek, sosyallikten uzak bu şehirde gün sayan devlet görevlilerinin, güvenlik elemanlarının arasına ülke tarihinin en belirsiz ve karanlık döneminde düşmüş birer katalizördük, renktik. Müthiş ilişkiler kurmuş, küçük bir cemaat oluşturmuş, sanki bir dokunuşla koca bir uyuyanlar dizinini harekete geçirmiştik. Bu bir anlamda, pervazsız gençliğimizi perdeleyebildiğimiz bir güç de sağlıyordu bize.

Bir iki kere daha "gün olağandı" demiştim, değil mi?

Bu olağan günün tozdan, baruttan henüz kurtulamamış akşamında, pek çok rakı masasında sohbetin dibine vurduğumuz şahane insanlardan oluşan bu ekiple birlikte bilmem kaçıncı kere çaylarımızı yudumlarken; onca ateşin altına henüz girmediğimiz, arabanın arka tarafından gelen bana suikast yapacaklar cümlesinden düşen kelimelerin aracın içini buz kestirmeye henüz başlamadığı dakikalarda fark ettiğimiz, hallerini sevdiğimiz, pozisyonlarını doğru adlandırdığımız ama komutanın işaretlemesiyle birlikte bir kez de onun algısıyla baktığımız iki kişi, bulunduğumuz odanın hemen dışında, işkence ışığı bir aydınlığın moral değerlere tümüyle dip yaptırdığı sandalyelerde, başlarında dikili polislerin gölgesinde, bizim çok rahatlıkla askılığa bırakabildiğimiz gerginlikten, hayal dışı anların korkusundan sıyrılamamış bir tükenmişlikle oturuyorlardı .

Aslında onlar ve biz, aradaki duvar çıkarılıp alındığında sırt sırtaydık. Üstelik biz onların bütünüyle farkındaydık ama onlar bunun farkında değildi.

Aslında ben de yıllar yıllar sonra bir gün, etrafımdaki kızlı erkekli şen kahkahalara göz olup, bu döneme ve bu olaya döneceğimin, yaptığımızın ne olduğu üzerine düşüneceğimin ve kocaman kocaman sonuçlar çıkaracağımın farkında değildim. Kocaman salonun fuayesinde balkon demirlerine yaslanmış, merdivenden çıkanları izlemekte olan ben; kendi gençliğimizin olağan karmaşası içinde eksik bıraktıklarımızın ya da dönemin bize kattıklarının muhasebesini yapacağımı, etrafımdaki neşeli kalabalığın ölüm korkusundan ve "her köşebaşının ardında ne var" tehdidinden uzak, siyasetin dışına itilmiş hallerine sevineceğimi bilmiyordum. Büyük salonun her bir tarafına dağılmış kalabalığın umutlu geleceklerine bakarken, yollarının nelerle kesişeceği üzerine hikâyeler uyduracağımdan habersizdim.

Bir tiyatro oyunu öncesinde fuayedeyken, geçmişin bu iki insanı, küçük bir tetiklenmeyle ve birden düşüverdi aklıma. Acaba ne yapıyorlardı? Bu kez etraftaki kalabalığı bir kenara koyup, sadece ikisi üzerine hikâyeler kurdum. Acaba birbirleriyle mi devam etmiştir hayatları diye düşündüm. Ekonomik ve sosyal durumları üzerine farklı senaryolar oluşturdum. Mesela genç kızı koyu renk etek ceketi ve gömleği içinde, uzun düz saçlarıyla çok katlı bir binanın üst katlarından birinde, elindeki dosyaları inceleyerek toplantı odasına giren bir mimar olarak hayal ettim. Sonra, çocuklarıyla bir sitenin bahçesindeki mangalın başında, köpekleriyle birlikte fotoğraflarını çektim.

Ve yıllar yıllar sonra ilk kez durum üzerinden farklı senaryolar yazdım.

Eğer biz, onca karmaşa içinde onları umurumuz yapmasaydık... komutanın "onların gözcü oldukları" yargısının ihbarını Cemal kendi algılamalarımızın doğruluğuna olan kesin inancıyla, çok zekice ve anlık bir kararla yapmasaydı... o karmaşa anında telsizin mandalına basıp anonsu geçerken, "Bayrak 01- merkez" yerine, "Bayrak 1- merkez" deseydi... yaşadığımız yoğun olayın karmaşasını ve temizliğini başka ekiplere devredip komutanın güvenliğini sağladıktan sonra ilk iş olarak Emniyet Müdürlüğü'nün yolunu tutmasaydık... "Bunlar sadece fotoğraf çekiyorlardı," diyerek tutuklanma anında söylediklerini doğrulamasaydık: Yoğun işkenceler, anlamsızca tutuklamalarla dolu yılın, bir çok eve ateşler düşen günlerin meçhul bir gecede evlerinden alınmış ve nerede oldukları bilinmeyen, hiç bilinemeyecek binlerce kaybından ikisi olacaklardı.

Varlığımızdan ve hayatlarına dokunduğumuzdan hiç haberleri olmayan, o gün ne yaşanıp ne bittiğini, kaderlerinin hangi yol ayrımında kimler tarafından değiştirildiğini hiç bilmeyen ve bilemeyecek, sadece yanlış bir zamanda yanlış bir yerde olmaktan öte bir hataları olmayan, ve işin kötüsü genç ve üniversiteli olan bu iki insanın kaderlerinin "umurumuz" olmamış halini ise hiç düşünmek istemedim. Evet biz o olağan günde hiç farkında olmadan olağan dışı bir şey yapmıştık. İki insanı belirsiz bir dehlizden almış, yeni yeni renklere boyayabilecekleri bir yaşamın kapısını aralamış ve özgür bir geleceğe, çok çok farklı bir hayata salmıştık. Üstelik o gün onlar umurumuzken, onlar için yaptıklarımız umurumuzda bile değildi.

Not: Bayrak 01 bizim diğer güvenlik güçleriyle oluşturduğumuz şifreydi, aynı zamanda komutanın arabasından aranıldığını belli ediyordu. Bayrak 1 her ilde olduğu gibi oranın en yüksek (sıkıyönetim) komutanın, yani bizim komutanın koduydu. Bayrak O1  "biziz" demekti. Tercümesi: "şahısları alın ama dokunmayın, geliyoruz"du. Bazen komutan yokken yolda kafamızı bozan bir arabayla rastlaşırsak, ya da korkutmak istediğimiz biri olursa bu kodla anons geçtiğimizde kafa dengi o tatlı abiler gereğini yapıyorlardı, hatta o abilerin araçlarının, mesela stop lambalarında biri yanmıyor, ve bizim anonsumuzla bir aracı benzer sebeple durdurmuş ceza yazıyorlar, o zaman yine mandala basıp kendinize de ceza yazın ya da aracı bırakın çünkü sizin de sol stobunuz yanmıyor, derdik.

Resim: Toronto'da yaşayan İranlı sanatçı Marjan Mazaheri'nindir.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Gerçek ayrıntıda gizlidir... Mİ?

Şu yazıya ektir...

14 Haziran 2011 itibariyle durum:
Kendi genel başkanken matematik hesabını başka türlü yapan malum kişi, genel seçimlerdeki olası sonuçlar üzerine kendisi ile ilgili yaptığım tahminler konusunda beni yine yanıltmayarak buyurdu: '' Ben genel başkanken oylarımız anketlerde % 29 du."

Bir seçimle realize olmamış olsa da, eğer doğru ise bu yükseliş, İstanbul'da yerel seçim sürecinde esen Kılıçdaroğlu rüzgarıyla mı, yoksa Baykal'ın şahsına duyulan güvenden dolayı mıydı acaba? Yerel seçimde alınan oyun % 23 olduğunu da küçük bir not olarak düşelim bu arada... İstikrarlı büyüme adına!
(Parti için zararlı gördüğüm iki isim Deniz Baykal ve Gürsel Tekin ile ilgili olarak, kardeşle, selam eşliğinde haklılığımı onaylayan bir mesaj yollayan Niyazi Abiye de selamlar:))

15.Haziran 2011 itibariyle durum:
Kronik kurultaycı zat-ı muhterem, birilerinin büyük emekler ortaya koyarak aldıkları sonucun üzerine konmayı, her seçim döneminde toplumda popülaritesi olan isimleri öne atıp onların sırtından oy devşirmeyi alışkanlık haline getirmiş, bu partiyi baraj altına düşürerek meclis dışında bırakan tek genel başkan olduğunu unutmuş "ebedi genel başkan": Yıllar önce, yeni bir yönetim kadrosu ve yenilenmeyle tirajını 100 binin üzerine taşıyan Cumhuriyet Gazetesinde patırtı çıkaran bazı kroniklerin yarattığı terör nedeniyle oluşan kopmaların ardından, satın almaktan vazgeçmem sonucu, tüm sanayi sitesinde zaten 2 adet satılan gazeteyi kastederek yaptığım "Cumhuriyet % 50 tiraj kaybetti" esprimin gerçeği bir matematik hesap içinde...

Sanırım kendisi; korkuları derin, direnişi içselleştirememiş, siyasi mücadeleden uzak, umudunu oy'unun gücünden ziyade başta militarizm olmak üzere başka güçlerin müdahalelerinden alan, sıkıştığında onlardan medet uman, kronik korkular yüzünden hazırcı, sırf bu nedenlerle CHP'den vazgeçmeyen, dolayısıyla bu argümanlarla kolayca korkutulabilen insanlardan ibaret sanıyor CHP seçmenini. Gerçi onun büyümek gibi bir derdi de yok ya! Küçük olsun onun olsun. Sonuç itibariyle hatırlatmak isterim ki CHP; yaklaşık 9 yıldır iktidarda olan ve beğenilsin beğenilmesin hizmet üreten siyasi bir rakibin karşısında son 35 yıldaki en yüksek oyunu aldı. Geçmişin çok parlak olduğunu sananlara duyurulur.

Ve sanıyor.. ve umuyorum ki Kılıçdaroğlu; aday listelerinde gösteremediği cesareti şimdi gösterip, gerektiğinde kurultay kılıcını çekerek malum kişi ve yandaşlarını ebediyete kadar susturacak, ve gerektiğinde müthiş bir savaşçı olduğunu ortaya koyacak.

"Pragmatist" Gürsel Tekin'in partiyi sağa açan akıldaneliklerinden vazgeçerek sol kimliğini öne çıkaracak...

Geçmişin yardakçı, tembel, emirkulu teşkilatını elden geçirecek.

İşte o zaman, gelecek daha parlak ve umutlu olacak.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Oyumla Barıştım!

Bundan 2,5 yıl önceki yerel seçimlerde mutsuzluğumu ifade eden, "Oyumu mu kullandım, yoksa birileri beni mi kullandı?" başlıklı, kendimle hasbihal eden bir yazı yazmıştım. Oysa yarın sandığa giderken, daha ziyade oyumu atarken, fena halde mutlu olacağım. Evet, uzun yıllar sonra bir seçime, tıpkı eski günlerdeki heyecanla katılıyorum.

Seçim gecesi planlarımı günler öncesinden ve biranöncenin telaşlarıyla, kıpır kıpır bir keyifle yapmaktayım.

Uğruna Fenerbahçe maçlarından bile vazgeçebilen ben yarın gece, Behzat'ımı ve arkadaşlarını yalnız bırakacağım. Bu kez biralarımı alıp, üstelik de çeşit yaparak, uzun bir aradan sonra, seçim gecesi yayınlarının keyfini çıkaracağım.

Mussano'nun Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan olduğunda yazdığı "Salakça Bir Mutluluk" başlıklı muhteşem yazısının altına yorum yazan sevgili Ateş Böceği'nin bana yönelik olarak kurduğu; "Bu konuyla ilgili fikirlerinizi şahsen çok merak etmekteyim" cümlesindeki isteğini yerine getirmemiştim ve bunu özellikle yapmış, bekleyip görmeyi tercih etmiştim.

Sıkı bir Baykal ve onun yönetim zihniyeti karşıtı olan, bu konuda da pekçok yazı yazan, onun gittiği gün ülkede ve partide çok şeyin değişeceğine sürekli vurgu yapan benim bu değişimle ilgili olarak , özellikle Kılıçdaroğlu ile ilgili, başlangıçta çekincelerim vardı. Hakkında benden daha derin ve olumlu kanaatler oluşturan Mussano'nun aksine; sınıfın orta sıralarında oturan, harıl harıl ders çalışan, iyi notlar alan, bunların dışında özellikle iletişim kurmak konusunda sorunları olan, sessiz ve asosyal öğrenci gibi görmüştüm kendisini.. iyi niyetinden ve çalışkanlığından asla şüphem yoktu. Televizyon ekranlarında belgelerle dövüp siyaset dışını atmayı başardığı siyasetçilere karşı gösterdiği başarılarını da, işini iyi yapan bir devlet müfettişi çerçevesinde değerlendirmiştim. Bizim şehirde referandum sürecindeki ilk mitingini izlediğimde açıkcası yetersiz bulmuştum kendisini. Yani o partinin liderinde olmasını istediğim "karizmayı" ve savaşçılığı kendisinde görememiştim.

Fakat süreç içinde, hiç gürültü patırdı çıkarmadan usul usul tasviye ettiği kişilerin ve siyaset tarzının yerine koyduklarına bakınca, koyduklarından kendi popülaritesini öne çıkarmaya heveslileri de farkettikçe sessizleştirmeyi başarınca, ve muhteşem ekipler oluşturup şahane bir kampanyanın vitrininde çok başarılı bir meydan konuşmacısı haline gelince, CHP siyaset kavgasını ortaya koyduğu projelerle yapmaya başlayınca, yavaş yavaş kitlelerle kurduğu diyaloğun sıcaklığını gözledikçe, gösterdiği adayların bazılarıyla ilgili itirazlarım ve çekincelerim olmasını rağmen tamam dedim.

Ve şimdi görüyorum ki; malum kişi döneminde hiç olamadığı kadar coşkulu ve inançlı CHP seçmeni... Ve ben gibi; "o adama " onun siyaset uslubuna kızgın insanlar müthiş keyiflenmişler... Ve çok uzun zaman sonra gençler, kadınlar kocaman bir heyecan ve coşkuyla heryerde, her platformda parti için çalışıyorlar... O malum kişi için yazdığım "Asıl Suçlu" başlıkla yazıda olması gerekenler şeklinde sıraladığım bir çok şeyin yapıldığını görüyorum artık. Partinin internet sitesine giren mavi renk ve sitenin modern hali, aslında çok güzel anlatıyor herşeyi; geçmişine saygılı ama çağı yakalamış ve gözünü ileriye dikmiş, önü açılmış çok sayıda potansiyel lider adayına sahip, şikayet etmektense neyi eksik yaptık diyebilen ve gerçek anlamda sosyal demokrat olma yolunda ilerleyen bir parti artık CHP...

Hep savunduğum, "Türkiye seçmeni her zaman cezayı keser ve bir seçenek arar, onu bulamazsa kötüler içinden iyiye yönelir" tezimle doğru orantılı olarak bugüne kadar, ne yazık ki CHP kendi sempatizanları noktasında bile kendini bir seçenek yapmayı başaramamıştı. Şimdi, özellikle Kılıçdaroğlu'nun şahsına gösterilen ilgiyle birlikte, artık seçmen gözünde önemli bir seçenek CHP. Seçim sonundaki oy oranının benim için hiç bir önemi yok! Çünkü artık Türkiye'nin geleceğinde güçlü ve doğru siyaset üreten, iktidarı telaşlandırıp küfürbaz yapan bir CHP var. Bütün fraksiyoner farklılıklarımıza rağmen biraraya gelerek peşinden koştuğumuz, destek verdiğimiz partinin geri döndüğünün fazlasıyla farkındayım. Ve ben seçim sandığına; kısa pantolonlu militan çocukların, kendi solculuklarından daha geri görseler bile katkı vermekten zevk duydukları, seçim gecelerini bayram yerine çevirdikleri partiyle yeniden kucaklaşmaya başladıklarını hissederek gidiyorum.

Müthiş sevinçli ve heyecanlıyım. Uzun bir aradan sonra sonra ilk kez yarın, oyumu büyük bir zevkle, seve seve kullanacağım.

Ve uzun zaman sonra yarın akşam, şahane bir "TV'de seçim gecesi" keyfi yapacağım.

Nihayet.

17 Mayıs 2011 Salı

Bugün Var Yarın Yok!



Yaşamın tezat anları ne kadar da rastgelinesi bir haldir. Mussano ailenin yeni kuşağının ilk çocuğu olarak dünyaya geldiğinde bizim odada koca bir aile şakırdarken, yan odadaki doğumun ölü olduğu haberi sus pus etmişti hepimizi... kendi sevincimizi bırakıp oradaki hüznü paylaşmıştık. Bugün Tırtıl'ların maçını izlerken, sınıflarındaki kızların, takımları yenik duruma düşse dahi yerini hüzne terketmeyen neşeli ve ponpon tezahüratlarına tebessüm ettik. Maçın ardından pür neşe okula dönerken, Kadıköy'ün alt kısmında girdiğimiz ara sokaklardan birinde, yıkılsın da yerine apartman yapılsın diye ölümüne terkedilmiş bu evi ve insan zulmune inat bir şefkatle şakıyan çiçekleri gördük. Ve biz bu anı, Tırtıl'ın kendine ait ilk makinası Nikon L 23 ile ölümsüzleştirdik.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Prag

Sanırım Prag, şimdiye dek hayatımda gördüğüm en güzel şehirdi. Bunun dışında Prag'ı övmek için herhangi bir sözcük kullanmayacağım; çünkü ne Prag'ın buna ihtiyacı var, ne de bu benim haddime..

Avrupa'nın hemen her şehrinde bir Old Town vardır. Şehirler belli bir planlamaya göre kurulur. Eskiyen tarihi binalar paldır küldür yıkılıp, yerine gökdelenler dikilmez. Eski doku korunup, belirli bir plan çerçevesinde başka bölgelere yeni modern binalar dikilir. Hatta Polonyalılar gibi bazı psikopatlık derecesinde ülkesini seven özverili halklar, tamamen yıkılan eski tarihi yapılarını, bıkmadan usanmadan çalışıp orjinaline sadık kalarak yeniden inşa etmeyi başarmışlardır. Bunun örneklerini 2. Dünya Savaşı'nda Almanların hışmına uğramış hemen her Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde görebilirsiniz.


Ancak Prag farklı işte.. Sokaklarında yürürken, istisnasız her köşede bir tarih, bir estetik harikasına rastlıyorsunuz. Prag'da dolaşmak, boyutlar arasında gezinti yapmak gibi. 11.yy'dan başlayarak her devri anlatan bir mimarlık harikası görmek mümkün.


Hitler'in bile dokunmaya kıyamadığı... Habsburg imparatoru 4. Charles'ın, Maria Theresa'nın yarattığı... Vitava Nehri'nin romantizmini arttırdığı... Neredeyse tamamı Unesco tarafından korunan "Altın Şehir" Prag; Charles Bridge'yle, saat kuleleriyle, kiliseleriyle, şatolarıyla ve tabi ki Kafka'sıyla bir günde gezilemeyecek kadar önemli bir şehir.





Daha iyisini gezene kadar en iyisi bu!

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Gdansk'ta Bir Ucube

Ne şanslıyız ki bizi ucubelerden koruyacak kültür zenginliğine ve sanat bilincine sahip; evlatlarına, onların bilinçlerine ve kültür değerlerine karşı derin sorumluluklar duyan; algılarına kir bulaşmasına asla izin vermeyen bir başbakan babamız var, şükürler olsun! Bu yaban elde, onun emsalsiz değerini birkez daha farketmeme olanak yaratan bir tanıklık yaşadım geçenlerde...

Gdansk halkının yıllardır, işe, okula, bakkala-çakkala giderken görmek zorunda bırakıldıkları bu ucube, 2. Dünya Savaşı'nda Almanlarla yaşadıkları savaşın anısına dikilmiş.

Üstelik bu ülkenin beceriksiz yöneticileri, 2.Dünya Savaşında hazır yerle bir olmuş şehirleri, "kentsel dönüşüm" adı verilmiş bir proje ile alışveriş merkezleri ve "tower" larla donatıp bir kısım vatandaşlarını zengin etmek yerine, tüm çanak çömlekleri de toparlayarak eski haline getirmişler.
Sonuç itibariyle ben, sanat yoksunu sorumsuz ve çağdışı başbakanları ve belediye başkanları yüzünden yıllardır bir ucubeye bakmak, onunla yaşamak zorunda kalan Polonya halkını görünce; göremediklerimizi gören bir başbakan babası olan ülkem adına çok sevindim! Üstelik onun henüz el atılmamış çılgın projeleri var.

Daha ne olsun!

5 Mayıs 2011 Perşembe

Erasmus'ta Para Yönetimi

Bu yazı üzerinden geçen zamanı göz önüne alınca, bankaların işbirliği ve ortaklıkları değişmiş olabilir, o nedenle bilgileri bahsi geçen bankalardan kontrol edin!


Polonya'da banka kullanımının, para transferlerinin en güzel yolunu, Frengistan'a Ayak Basmadan Önce Yapılması Gerekenler başlıklı yazıda işi kolaylaştırıcı faktörlerden söz ederken, hazırlık sürecinde benden daha hevesli olduğunu vurguladığım babamın araştırmaları sonucu bulduk. Daha önce Polonya'da Erasmus yapmış öğrencilerin internete aktardıkları deneyimleri arasında en akla yatkın olarak beliren tercih Bank Pekao Sa'ydı.
Bank Pekao Sa, Polonya'nın önemli bankalarından biri ve bizimle göbek bağı var. Yapı Kredi bankasının İtalyan ortağı Unicredit'in Polonya'daki anlaşmalı bankası... Bu nedenle Polonya'daki tüm Bank Pekao Sa bankamatiklerinden (sadece Varşova'da 100'den fazla var), Yapı Kredi hesap kartınızla hiçbir komisyon ücreti ödemeden, o günkü kur üzerinden zloti olarak paranızı çekebiliyorsunuz. Buna ek olarak yazının sonunda verdiğim linkten ulaşabileceğiniz kısımda yazılı olan 18 Avrupa ülkesindeki anlaşmalı bankaların bankamatiklerinden de yine, hiçbir komisyon ödemeden ve bulunduğunuz ülkenin para birimi üzerinden paranızı çekebiliyorsunuz. Burada bir önemli ayrıntının altını çizmem gerekiyor: Polonyada bulunduğum şu süre içinde 1 TL'nin 1 Zloti karşısındaki değeri 1.65 ile 1.85 arasında gidip geldi. Bu nedenle kur farkından dolayı ufak da olsa kayıplara uğramamak adına Bank Pekao Sa'nın şu linkini not etmenizi öneririm. Paranızı çekmeden önce söz konusu linkteki listeden TL'nin alış (kupno) kısmına bakarak, kurun yukarıda olduğu günleri tercih ederseniz kazançlı çıkarsınız. Kur eğer aşağıda ise ve an itibariyle acil paraya ihtiyacınız varsa, sadece o miktarı çekip, kalan miktar için bir iki gün sabretmeniz yararınıza olur. Sakın paniklemeyin, çünkü kur bir iki gün içinde yukarı doğru halloluyor. Tabii ki tüm bunlardan yararlanmanız için henüz Türkiye'deyken yapmanız gereken bazı şeyler var. İsterseniz bu konuda kendi serüvenimi anlatarak bir pratik üzerinden bilgilendireyim sizi...

Üniversiteye başladığım yıl , adıma şehrimizin Yapı Kredi şubesinden bir hesap açmıştık ... Bu hesabı internete açtırdığım gibi, doğal olarak yurt dışında da geçerli olan bankamatik kartımı edinmiştim. Eğer an itibariyle Yapı Kredi bankasında bir hesabınız yoksa, Polonya'da rahat etmek için internet bankacılığını da kullanabileceğiniz bir hesap açtırın derim ben. İkinci olarak, siz yurt dışındayken yurt içinde para işlerinizi halledecek bir merkez üs organize etmelisiniz. Benim üssüm; kendisi Bağ-Kur emeklisi olduğu için, emekli maaşının yattığı Halkbank'ta açılmış, masraf anlamında pekçok avantaja sahip gülen emekli hesabı olan babamdı; elbette üssünüzün babanız olması zorunlu değil, dilediğiniz bankada hesabı olan, Eft ve bir çok işlem için masraf ödemeyecek, kolay iletişim kurabileceğiniz, internet bankacılığını kullanabilen herhangi bir yakınınız ya da arkadaşınız da olabilir. Daha sonra babam, aynı bankadan internet üzerinden bir de euro hesabı açtı. Bunları şunun için özellikle anlatıyorum: Tanıştığım bir çok arkadaşımın ve forumlarda rastladığım pek çok öğrencinin paralarını, hibelerini sırf masraf ödememek adına büyük de bir risk alarak yurt dışına yanlarında götürdüklerini görüyorum. Bir kısmının paralarını swift işlemleri ile aktarmaya çalıştıklarını, Polonya'da hesap açmayı düşündüklerini okuyorum. Daha Türkiye'deyken okudukları şehirlerdeki bankalara yatan hibelerini yanlarına alarak kendi bulundukları şehire götürdüklerini gözlemliyorum. Benim anlatacaklarım paranızın başına gelebilecek çalınma, kaybolma, bir anda eline fazla miktarda para geçen öğrenci içgüdüsüyle, “Nasılsa para çok!” deyip gaza gelerek parayı 1-2 ayda çarçur etme, dolayısıyla daha en baştan moralinizi dibe vurdurabilme olasılığı olan riskleri ortadan kaldıracak en güvenli, en masrafsız ve de en işlevsel yolları içermektedir.

Benim hibem, daha önce kredi başvurusu yapıp bir hesap ve banka kartı sahibi olduğumdan üniversitemin şehrindeki Ziraat Bankası Euro hesabıma yatırılmıştı. Param bankada huzur içinde uyurken, ben de cebimde olmasının, dolayısıyla başına bir şey gelmesinin risklerinden uzak bir şekilde otobüsün koltuğuna kafamı koyup huzur içinde şehrime gelmiştim. Evime geldikten bir kaç gün sonra Ziraat Bankası'na giderek döviz işlemleri düğmesine basıp sıra numaramı aldım. Bankada sıra bekleyen onca kalabalığı gördüğümde, uzun süre ayakta dikilecek olmanın baskısı üzerime çöktü çökecekken, daha oturmaya fırsat bulamadan Western Union yazan gişenin tabelasında sıra numaram yandı. Görevli memura hesap cüzdanım ve kimliğimi vermemin ardından 16 TL gibi beklediğimin aksine son derece cuzi miktardaki masraf parasını takdim ederek, okul tarafından yatırılmış hibemin tamamını Euro olarak çektim. Paramı en emniyetli cebime koyarak, bu kez babamın hesabının olduğu Halkbank şubesinin yolunu tuttum ve hibemi babamın euro hesabına yatırdım.

Yurt dışına çıkmadan önce öğrenim kredimin yattığı Ziraat Bankası kartımı da babama bıraktım. Aile efradının verdiği eurolardan ihtiyacım kadarını yanıma aldım ki Polonya dışında gezeceğim Euro ülkelerindeki nakit ihtiyacımı karşılasınlar ...

Şimdi bu organizasyonu nasıl kullandığımıza gelelim: Güzel bir aileye doğmuş şanslı bir çocuk olduğum için aile fertlerinden de harçlıklar gelir. Bu paralar babamın hesabında toparlanır. Babam da bu paraları, benden gelen isteğe göre (hostel ücretimi yatıracağım, tura katılacağım, geziye çıkacağım vs. durumlarda) oturduğu yerden hiç masraf ödemeden ve TL olarak benim Yapı Kredi Bankası hesabıma Eft yapar. Ben de Polonya'da herhangi bir Bank Pekao Sa bankamatiğinden Yapı Kredi kartımla ihtiyacım kadarını Zloti olarak çekerim. Burada diğer bankalara göre önemli farkı vurgulayan bir not vermem gerek: Buradaki bankamatiklerden hesabınızda ne kadar para olduğunu göremiyorsunuz. Fakat Yapı Kredi şöyle bir güzellik sunuyor size... Yurt dışındayken, özellikle Polonya'dayken internet bankacılığını kullandığınızda telefonunuza gelen şifre mesajından dolayı sizi kontör harcamak zorunda bırakmıyor, masrafı tek taraflı karşılıyor. (Polonya'dan hat almış olmama karşın Turkcell hattımı da yurtdışına açtırıp yanımda getirmiştim. İnternet bankacılığını kullanacağım zaman sim kartları değişiyorum. (Ancak, Vodafone ve Avea'da da aynı kolaylığın sağlanıp sağlanmadığı konusunda herhangi bir bilgim yok) Dolayısıyla siz kendi bilgisayarınızdan istediğiniz zaman ve sms ücreti ödemeden hesabınıza girip neyiniz var neyiniz yok görebiliyorsunuz.

Bizim sistemin şöyle bir güzelliği daha var: Hani benim hibem babamın euro hesabında ya! Ben ne zaman babama (psikolojik uyanıklık yapıp)hibemden şu kadar miktar gönder desem, (o durumu çakmış olsa da) bir türlü benim "alınterim" parama kıyamıyor ve kendinden yolluyor. Misal ben diyorum ki ona: Öğrenim kredimi çektiğinde kredi kartıma şu kadar para yatır, kalanı da benim hesabıma yolla . O yine de hibeme dokundurtmuyor ve kredimi tam olarak yollayıp kredi kartı ekstramı da kapatıyor! Dolayısıyla hibemi okul bittikten sonraki son 1.5 aylık dönemde interrailimde harcamam için tutuyor. Haa ben de işin cılkını çıkarıyor, son derece hesapsız ve sorumsuz para harcıyorum sanılsın istemem açıkcası:)) Biz anlıyoruz biribirimizi babamla deyip noktayı koyuyorum:))

Yani demem o ki, önerdiğim yolu izlemenin; hem pratikte faydası var, hem de ebeveyn üzerinde söz ettiğim türden bir psikolojik etki yaratması, dolayısıyla dokunulmamış hibenizin sizin kullanımıza amade bir şekilde kalması gibi şahane bir bonusu var. Tabii ki ebeveyninizin sizden daha hevesli ve planlı olması gerek.:))

Yoğun sorular üzerine yazıya ek: Bu yazıdaki yöntemin temel mantığı; başlangıçta da belirtildiği üzere parayı daha planlı, kontrollü ve zamana yayarak kullanmak, hızla tüketip de sonunda sıkıntılı bir süreç yaşamamak. Ben kendime güveniyorum diyenler başkası üzerinden üs hesap oluşturmadan YKB'de (internete açık) bir de Euro hesabı açabilirler ve hibelerini bu hesaba yatırabilirler. Süreç içinde ihtiyaçları olduğunda, ihtiyaçlarının karşılığı kadar Euro'yu internet üzerinden TL' ye çevirdiklerinde para otomatik olarak kartlarının bağlı olduğu hesaba geçer ve bu parayı istedikleri Bank Pekao Sa bankamatiğinden çekebilirler. (Not: Halihazırda internete açık bir YKB hesabı olanlar internet üzerinden de Euro hesabı açabilirler.)


Şimdi son kez, masrafsız ve kolay para kullanımı için bizim başvurduğumuz metodda yapmamız gerekenleri tekrarlarsak:


1. Yapı Kredi bankasında bir hesap sahibi oluyoruz. Bu hesabımızı internet bankacılığına açtırıyoruz. Yurt dışında da kullanabildiğimiz bankamatik kartımızı ve varsa acil durumlar için kredi kartımızı yanımıza alıyoruz.

2. Ülkede bizim işlerimizi yapacak mümkünse Eft için masraf ödemeyecek türden bir hesabı olan bir yakınımızın hesabını merkez üs yapıyoruz.

3. Öğrenim kredisi ya da burs alıyorsak, bunlara ait bankamatik kartımızı üs hesabın sahibine bırakıyoruz. (Ziraat Bankası kartınızı isterseniz yanınızda getirip “Cash for You” yazan bankamatiklerden de komisyonsuz nakit çekebilirsiniz. Ama paranızı çarçur edebilme riskine binaen yanınızda getirmemenizi öneririm)

4. Hibemizin; eğer takviye paralar gelecek yerimiz yok ise, 350 euro kadarını yanımıza alıyoruz ki kalacağımız yerin parasını gittiğimizde ödeyelim. Kalan parayı da üs hesaba yatırıyoruz.

Üs hesabın sahibinin yapacakları:

1. Bize ait, eşden dostan gelen, öğrenim kredisi ve benzer tüm paraları kendi hesabına yatırıyor; ve bizim istediğimiz miktarları bizim YKB hesabımıza istediğimiz günde oturduğu yerden eft yapıyor.

2. Eğer başka imkanlarımız yok da mecburen hibemizden kullanacaksak parayı, o istediğimiz kadarını (mesela haftalıklar halinde) TL'ye çeviriyor ve hesabımıza eft yapıyor.

Dolayısıyla bu metodu kullandığımızda hiçbir şekilde banka masrafı ödemeksizin paramızı emniyetli, planlı ve çarçur etmeden kullanmış oluyoruz. Paramız euro'da kaldığından dolayı da kullanmadığımız kısımların kur artışlarından yararlanmış oluyoruz.

18 Ülkede YKB kartınızla yararlanabileceğiniz bankaların listesi:
http://www.yapikredi.com.tr/tr-TR/en_yakin_ykb/dunyada_atm.aspx

1 Mayıs 2011 Pazar

Değişik Duygular..

Konferans sonrası durağımız Gdynia'ydı. Kaderin ağlarını örmesi sonucu, 2 yaz önce Rotary Exchange vasıtasıyla 1 hafta bizde kalmış olan Filip'le haberleştim, Gdynia'ya geleceğimi söyledim ve o da bizi evine davet etti. Türk misafirperverliğinin en güzel örneklerini sunmuştuk kendisine, biraz da bunun yarattığı kibirle yola koyulduk. Sanki Polonyalılar misafire karşı bizim kadar ilgili olabilirler miydi ki?

Gece 11'de Gdynia Glowna tren istasyonuna indik. Filip ile annesi bizi karşıladı ve arabayla evlerinin yolunu tuttuk. Gdynia'nın göbeğinde deniz manzaralı son derece şık bir dairede bulduk kendimizi.. Evin direği baba ve şirin kedileriyle de tanıştıktan sonra ilk şoku yaşadık. Polonya'da asıl ana öğün lunch olmasına rağmen, bu geç saatte bizim için sofra kurulmuştu. Hem de ne sofra! Annesinin yaptığı yemekler gerçekten müthişti. Paprika dedikleri içi yoğurtlu soslu bir kırmızı biber yemeği, özel soslu bir tavuk ve çeşitli mezeler..

Burada çok fazla detaya girmek istemiyorum. Yalnızca Avrupalı bir ailenin evinde kalmanın nasıl bir duygu olduğunu, aramızdaki benzerlikleri farkettikçe neler hissettiğimi kısaca anlatmaya çalışacağım. Sonuçta bu benim hayatımda önemli bir ilkti ve açıkçası geldiğimden beri Avrupa hakkında her an biraz daha kırılmakta olan, az sayıdaki önyargılarımı, daha doğrusu Avrupa ile aramdaki çekince duvarlarını da un ufak etti.

Kaldığımız apartman dairesi konumu ve lükslüğü açısından muhtemelen tüm Gdynia'nın en gözde evlerinden birisiydi. Ailenin maddi durumunu ve yaşayış tarzını rahatlıkla bizim yüksek orta sınıf ailelerimizle karşılaştırabiliriz. Hem anne, hem de baba ticaret sektöründe yönetici olarak çalışıyor ve iyi seviyede İngilizce biliyor. O kadar ki 2 gün boyunca aramızda geçen muhabbetlerden sonra, İngilizcemin bir kademe daha atladığını hissettim. Zaten bu konuda aramızdaki geyik, bizim üniversitenin Varşova'daki okulla anlaşmasını feshedip bu evle anlaşma yapması gerektiği yönündeydi.

Kaldığımız süre boyunca her anlamda çok iyi ağırlandık. Bunda esas oğlanın bizimle geçirdiği günler boyunca, hem bizim üzerimizden Türk aile formatı hem de genel olarak Türkiye hakkında edindiği olumlu izlenimlerin payı büyüktü şüphesiz. O kadar ki gece barda iki tek attıktan sonra içini dökmeye başladı ve bana Türkiye'yi unutamadığını, ülkemizde geçirdiği süre boyunca “İşte yaşamak istediğim yer burası” diye düşündüğünü söyledi. En çok etkilendiği şeyler kalabalık, birbirine bağlı aileler ve samimiyetimizdi. Bireyselliğin ve çıkar ilişkilerinin giderek hakim olduğu küreselleşen dünyada az bulunan bir özellik şüphesiz, ki bu anlamda ona hak veriyorum. Benim Türkiye'de tereddüt yaşadığım çoğu konuda kendimi Avrupa'da geliştirmem gibi, o da bizden bazı şeyleri almış. Filip ayrıca tam bir Atatürk hayranı ve odasında onun posteri asılı. Zaten bu yaz askeri okula kaydolup subaylık yolunda ilk adımı atacak.

Gdynia, Gdansk ve Sopot turunu Filip ve babasıyla beraber yaptık. Tur için önceden internetten tarihi yerlerle ilgili araştırma yapıldı ve alınan bilgi içerikli çıktılar eşliğinde bir gezi programı hazırlandı. Zaten Avrupalılarla aramızdaki en önemli farklardan biri plan-program olayı. En ufak bir işi bile tam olması gerektiği gibi, hakkını vererek yapıyorlar. Tek başımıza gezmeye kalksak bu kadar yeri 1 günde gezmemiz imkansıza yakındı, bu açıdan da çok şanslıyız.

Aramızda İngilizce konuşmasak, ciddi anlamda bir Türk arkadaşımın evine yatıya gitmişim gibi hissedecektim. Hatta bizde arkadaşınızın evine kalmaya gittiğinizde çoğu zaman anne-babaya karşı yanlış bir davranışınız olmasın diye kendinizi sıkarsınız. Ona bile hiç gerek duymadım.

Anne birbirinden güzel yemekler yaptı, baba bizle lafladı, espriler yaptı ve arkadaşım bizi gece dışarı çıkarıp muhabbet etmemiz için kız arkadaşlarıyla tanıştırdı.

Şam'daki aileler nasıldır bilmiyorum; ama bundan iyisi Şam'da kayısı olurdu herhalde!

23 Nisan 2011 Cumartesi

Bir Konferans

Son 20 günüm, Erasmusumun şimdiye kadar ki en yoğun dönemiydi. Yalnızca bir Auschwitz yazısıyla geçiştirmek olmazdı. Nitekim olmayacaktı da; ancak internete girecek bile vakit bulmakta zorlandım. Bugün cumartesi, Polonya'da Paskalya, ülkemde 23 Nisan kutlanıyor. Babam yazı girmem için sürekli dürtükleyip duruyor. Gelecekte buralara gelip bayrağı daha ileriye taşıyacak ülkem gençliği için elimden geldiğince tecrübelerimi paylaşmalıyım.

Olsztyn'e gitme konusunda bizi gazlayan şey, okulumuzun Erasmus Koordinatörü Iwona'nın attığı bir maildi: Olsztyn'de Polonya çapında erasmus öğrencilerinin de katılabileceği bir konferans var. Ayrıntılı bilgi Olsztyn ESN sayfasında..

Olsztyn ESN'den gerekli bilgileri edinip, konferansın organizatörleriyle Facebook'tan irtibata geçtikten sonra, toplam 3 gün için kalacağımız otelin ücreti dahil 130'ar zlotiyi cebimize koyup, 20'şer zlotiye de tren biletlerimizi alıp Olsztyn'in yolunu tuttuk.

Varış saatimizi önceden bildirdiğimiz için bizi tren garında ESN'den Ania karşıladı. Ania'nın üstün fiziği ve cazibesi karşısında kısa süreli bir şok geçirdikten sonra, ikinci şoku yiyip BMW'sine bindik. Böyle durumlarda soğukkanlı kalmayı bilen bir yapım olduğu için, risk alıp öne ben oturdum ve Ania'yla muhabbete başladık. Olsztyn tanıtımı ağırlıklı kısa bir şehir turundan sonra, kampüsün içinden geçip kalacağımız otele geldik. Odamız Varşova'da kaldığımız yerin standartlarına nazaran çok daha iyi olmasına rağmen Ania tam 3 kez: "Umarım memnun kalmışsındır, isterseniz odanızı değiştirebiliriz" dedi. Yok artık! Güzellik, endam bir de bu kadar ilgi!.. Aynı Ania, konferansın moderatörü olmasına rağmen, son gün resepsiyonda İngilizce bilen biri olmamasından dolayı yaşadığım sıkıntı üzerine, konferansı bırakıp koştur koştur yardıma gelip 10 dk dil döktükten sonra 50 zlotimin cebimde kalmasını sağlayacaktı.

Polonyalı kızların fizikselden öte, daha da önemli olan genel mental özelliklerini bir başka yazıya saklayıp, konferansın içeriğine geçelim: Lizbon Antlaşması'nın Polonya'ya etkileri kurumsal, ekonomik, adli ve yasama başlıkları altında dört ana oturumda anlatıldı ve tartışıldı. Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren hemen hiçbir konu olmamasına rağmen konferansın İngilizce olması en azından bir ton yeni kelime öğrenmemizi sağladı. Konuşmacıların hemen hepsi alanında Polonya'nın ileri gelen akademisyenleri ve bürokratlarındandı ve işin garip tarafı lunch'ta biz bu adamlarla aynı masada yemek yedik, muhabbet ettik!

En az 150 kişinin katıldığı ve 10 farklı konuşmacının ağırlandığı konferansı yalnızca Ania, Kasia, Piotr ve Monica; yani toplam 4 kişi idare etti! Hiçbir problem çıkmadığı gibi sıklıkla verilen kahve araları, öğle yemekleri ve akşam eğlenceleri konferansı son derece keyifli bir hale de soktu. Son gün konferans biterken artık ağlayacaktım: Konferansta yeri geldiğinde moderatörlük, yeri geldiğinde konuşmacılık, yeri geldiğinde tercümanlık yapan bu kızlar, üşenmeden hep beraber bulaşıkları yıkamaya başladılar! Kusura bakmayın ama bunu yapacak Türk kızı çok azdır..

Kısacası tavsiyem, fırsatınız olursa bu tarz geniş çaplı, az biraz alanınızla ilgili İngilizce bir konferans bulursanız katılın.

İnanın bana, son derece güzel hazırlanmış ve Avrupa Birliği onaylı olmasına rağmen alacağınız sertifika, yaşayacağınız diğer tecrübelerin yanında hiçbir şey!

19 Nisan 2011 Salı

Auschwitz


Harenda'nın pub bölümünden atıldığımızda saat gece 2'yi gösteriyor. Atılmadan kastım, 1 saatten fazla sipariş vermeyince garson zırt pırt yanınıza gelip: "Birşey daha ister misiniz?" diye sormaya başlıyor. Hesap 75 zlotiye yaklaşınca, yapacak birşey kalmıyor. Sabah 6'da Krakow treni olan 6 tane Erasmus öğrencisi, kendilerine oyalanacak yeni bir sıcak yer bulmak zorunda. Hostele dönemezler; çünkü uzaklıktan dolayı oraya gidip gelmek en az 2 saat sürecek.. Peronda beklemek sıkıntı, çünkü soğuk.. Varşova Centralna'nın yer altına kurulu olması soğuğu engellemeye yetmiyor; güvercinlerin, tünellerin içinde fink atmasını da.. Üst kat Information'ın ve bekleme salonunun bulunduğu yer. Oradaki az sayıdaki bankı da Polonyalılar parsellemiş durumda. Bu bölüm daha sıcak, ancak oturacak yer yok: Tek yol gece otobüsüyle 3 saat şehir turu yapmak..

Sabah saat 4.30'da Praga tarafında bir otobüs durağındayız. Gece otobüsüyle 1 saat yolculuk yaptık. Praga yoksul kesimin yaşadığı semt olduğundan genelde korkulan bir yerdir; ama bu kez korku salan biziz. Bu saatte orada otobüs beklemek yürek ister çünkü..

Saat 6'da tren geliyor. Krakow'a doğru yola çıkıyoruz. Kompartımanlar şansımıza tıklım tıklım. Halbuki trene binmeden önce 3'er 3'er, 2 farklı kompartımana yayılma yönünde hayaller kuruyorduk. Şimdi bir kompartımanda 7 kişiyiz. Ayaklarımı uzatıp yayılma şansım yok..

9.30'da Krakow Glowny'deyiz. Akşam 10'da 3'ümüz buradan Prag turuna katılacağız. Krakow'da gezilecek yer çok vakit dar. Tuz madenine gitmek 1 saat, Auschwitz 1.30 saat, Old Town gara 5 dk.. Yorgunluksa hat safhada.. Tercih, Krakow Galeria'da Türk yemekleri yapan Merhaba adlı self servis restaurantta birşeyler yedikten sonra Auschwitz'in yolunu tutmak. 500 gramlık bir tabak 15 zloti tutuyor bu arada..
Saat 11.40'da Oswiecim trenine yer buluyoruz. Oswiecim, kampların kurulu olduğu küçük bir şehir. Burada bile kebapçı var! Gardan dışarı ayak basar basmaz karşımıza çıkıyor.. Saat 14.00'da Auschwitz Müzesi'nin kapısındayız. Uzun pazarlıklar sonucu kendimizi grup ve öğrenci yazdırıp kişi başı 30 zloti'ye içeri giriyoruz. Bizi öncelikle bir sinema salonuna alıp, Auschwitz'i anlatan kısa bir film seyrettiriyorlar.Saat 15'e doğru rehberimiz metin bir şekilde geliyor ve toplam 15 kişilik bir grubun içinde zorlu tura başlıyoruz. Burası Auschwitz..
Avrupa'nın her yanından toplanan 1 milyondan fazla kişi Naziler tarafından yakıldı, gaz odalarına atıldı, ölene kadar çalıştırıldı, kimyasal deneylerde kullanıldı. Günlerce kuyuların içinde bekletildi, kurşuna dizildi, elektrikli tellerde can verdi. Kadınların saçları kesildi, çocukların oyuncakları ellerinden alındı..
Ellerinde 25 kiloluk çantalarıyla kampa gelen trenler dolusu insan, 25 tonluk acı gördü. Çalıştılar, yaptılar; ancak özgür olamadılar. Kurtulan çocuklar adları ve milliyetleri sorulduğunda, kollarındaki numaraları gösterdi. Üzerine gelecek inşa edebilecekleri bir geçmişleri yoktu çünkü.. Fırsatınız olursa Auschwitz'e gidin. Savaşın, acının, bağımsızlığın, özgürlüğün ne demek olduğunu birkez daha görün..

13 Nisan 2011 Çarşamba

Olsztyn Diye Bir Yer


Polonya'da Erasmus yapmakta olan ya da yapacak öğrencilerin dikkatine! Olsztyn diye bir yer var gençlik! Burası Polonya'nın en büyük kampüsüne, en büyük öğrenci festivaline ve Avrupa'nın şehir sınırları dahilinde yer alan en büyük ormanına sahip.. Göllerini saymıyorum bile! Varşova Centralna'dan tren bileti öğrenciye 22 zloti.. Polonya'da bilet alırken kimlik kontrolü yok, ancak buna aldanıp sakın yanınıza kimliğinizi almayı unutmayın. Çünkü kontrol trenin içinde... Eğer kimliğiniz yanınızda değilse, normalde son derece sempatik olmalarına rağmen demiryolu çalışanları gözünüzün yaşına bakmıyor. Tren biletinizi mümkün olduğunca aktarmasız almaya çalışın. Aktarma yapmak mecburiyse, ayık olun. İstasyonun birinde vagonunuz başka bir lokomotife bağlanır ve gözünüzü komşu ülkelerden birinde dahi açabilirsiniz.

Asıl konumuza dönelim: Olsztyn'e vardığınızda genç bir nüfus, küçük ama kullanışlı bir şehir ve mükemmel bir kampüsle karşılaşacaksınız. Üniversitenin alanının içinde büyüklü küçüklü ve lükslük derecesine göre fiyat olarak değişkenlik gösteren 9 tane yurt var. En pahalısı aylık 500 zloti.. Varşova'daki orta halli hostellerin yanında Hilton.. Bu küçük ama gözlerini biraz açık tutana büyük fırsatlar sunan şehirde, yurdunuzun koridoruna biranızı elinize alıp çıkabilir, yeni insanlarla tanışabilir, müthiş çalışan ESN'inin peşine takılabilir, kısacası her an kendinizi yeni bir eğlencenin içinde bulabilirsiniz. Her türlü sporu yapabileceğiniz kullanımı ücretsiz olan spor komplekslerinde vakit geçirebilir, göllerde kano gezileri, kamping yapabilir, balık tutabilirsiniz. Her yurdun altında bir bar var: Daha ne diyeyim size! Eğer üniversitenizin anlaşması Olsztyn'leyse hiç düşünmeden gidin.. Varşova'yı da nasılsa bir ara gezersiniz! Çünkü Olsztyn'e trenle yalnızca 3 saat uzaklıkta olan Gdynia-Gdansk-Sopot üçlüsü bence başkent Varşova'dan çok daha gezilesi yerler.

30 Mart 2011 Çarşamba

Wisla, Paskalya ve Ulusa Sesleniş

Hava karardıktan sonra esen soğuk rüzgarları ve sabah uyandığınızda size kısa süreli bir şok yaşatan sürpriz kar yağışlarını saymazsak Varşova'ya bahar geldi diyebiliriz. Sokaklar, şu sıralar dini vecibelerini yerine getirmekte olan koyu Katolik Polonyalılar nedeniyle fazla dolu değil. Bu konuda çeşitli spekülasyonlar dolaşmakla birlikte, edinilen bilgilere göre Paskalya öncesi 40 gün, bir tür oruç tutuyorlar: Bu süre boyunca müzik dinlemiyorlar, içki içmiyorlar, kızın evinden “No sex!” diye azarlanarak atılabiliyorsunuz vs. Dolayısıyla barlarda ve clublarda Polonyalıdan çok diğer milletlerden insanlarla karşılaşıyorsunuz. Örneğin, Varşova'nın en çok tutulan öğrenci club'larından Remont'ta geçen salı gecesi rastlaşıp çeşitli vesilelerle lafladığım kişilerin tam dökümü 5 ispanyol, 1 Amerikalı, 1 İngiliz, 1 Hollandalı, 1 İtalyan ve yalnızca 3 Polonyalıydı. Hemen her gece kulübünde açık farkla en büyük azınlığı oluşturan ve bu alanda İspanya'yla çekişen Türkleri saymıyorum bile.

Bu arada fırsattan istifade bir ulusa sesleniş konuşması yapmak istiyorum: Varşova'da Erasmus yapmakta olan bazı Türk öğrencilerin (özellikle kızların) kendilerine çeki-düzen vermesi önemle rica olunur. Lütfen Türkiye'de yapamayacağımız bazı hareketleri, en azından sırf Türkiye'de yapamadığımız için Erasmus rahatlığı altında uygulamayalım, çok rica ediyorum! Ben bir köşede elin Polonyalı kızına Avrupa Birliği muhabbeti yaparken, Türkiye'yi tanıtırken, diğer köşede farklı tanıtımlar yapmak hiç hoş değil! Ayakta duracak halimiz yokken bara-cluba girmeyelim, başımıza iş almayalım. Herşeyi tadında bırakalım, daha sonra pişman olacağımız hareketlerde bulunmayalım. Sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Yoksa umrumda değil, istesem "İtalyanım(!)" der geçerim, adım da Mussano zaten..
Pazartesi günü şehrin en ölü günü. Çoğu yer ya erken saatte kapanıyor ya da hiç açılmıyor. Eğer illa dışarıda dolanacağım diyorsanız; öğle saatlerinde Nowy Swiat'tan Old Town'a doğru yürüyebilir, Old Town'ın içindeki yerel Polish restaurantlarından birinde "lunch" yiyebilirsiniz. Old Town'ı tavaf ettikten sonra Wisla kenarında dolanabilir ya da hemen her aralığa planlı bir şekilde serpiştirilmiş parklardan birinde oturabilirsiniz. Old Town, şehrin en çok turist çeken yeri olması itibariyle haftanın her günü ve her saati size mutlaka birşeyler vaadedecektir.

Benim Pazartesi günü çizdiğim rota, Centrum Metro'da 1 aylık süresi dolan Karta Miejska'mı yeniden doldurttuktan sonra Novotel'in hemen karşısındaki, yani Jerozolimskie'yle Marshalkowska'nın kesiştiği kavşaktaki Bank Pekao Sa'dan Yapı Kredi kartımla Zloti olarak paramı çekmekle başladı. Jerozolimskie (Kudüs) Caddesi'nden Wisla tarafına doğru iki blok yürüyüp, %100 Türk sermayeli King Kebap restauranlar zincirinin Jerozolimskie şubesinin önünden tereddütsüz geçtim (ilk gidişimde çalışanlarının tavırlarından pek hoşlanmadığım ve Adana dürümden iyi bir kazık yediğim için gözümden düştü) ve Nowy Swiat'ın girişine kendimi attım. Burada önümde iki seçenek belirdi: Ya sola dönüp 36. kez Old Town'a kadar yürüyecektim ya da sağa sapıp Parlamento (Sejm) binası ve Sheraton'ın bulunduğu tarafa doğru yönelecektim. Tercihimi önce Adam Miskiewicz'i selamlayarak Old Town'a yürüyüp Restauracja Polska'da "lunch" yemek, daha sonra Basilica Katedrali'nin ve Castle Inn'in arka sokaklarından, tepeden Wisla'yı, Praga tarafını ve Euro 2012 için yapılmakta olan yeni stadı görüntülemekten yana kullandım
.
Sonraki hedefim Aleja Ujazdowskie tarafına yönelen bir otobüse atlayıp, Sheraton'ın önünde indikten sonra yürümek oldu. Macaristan, Litvanya, Bulgaristan gibi çeşitli ülkelerin büyükelçilik binalarının önünden geçip ilk bulduğum parka kendimi attım. Sağolsun ördekler de beni pek sevecen karşıladı.

13 Mart 2011 Pazar

Mutlu Bir Pazar

Bazı şarkılar vardır beni acaip yakalar... İçime hareket verip, coşkularıma motor derler. Şarkıyı dün ilk kez ve rastlantı sonucu dinlerken, bir anda, modumun volümü tavan yaptı. Hemencecik bir sürü plan kurdum aklımda... hepsi, alabildiğine coşkulu anlardan beslenmiş ve ileri bakan. Yani şarkı mahalleye baharın geldiğini haber veren konuk kuşların cıvıltısına renk katarken, bahçedeki bahar dallarının pembesini de parlattı. Deniz coşkun dalgalı ve en parlağından mavi... Güneş baharın ipuçlarını çoktandır atıyor üzerine... Sanırım Juliet'in Avalon'undan sonra beni en yakalayan ses, şarkı ve söyleyiş tarzı bu... Dolayısıyla klip. Paylaşmak istedim; bizim mahalledeki şahane pazarı.. Güneşli bir gün olsun.

8 Mart 2011 Salı

Karlar Erirken


Soğuk, ilk bir ay boyunca en büyük problemdi. Martla birlikte yavaş yavaş kırılmaya başladı. İki haftadır kar yağmıyor ve bu bizim için olduğu kadar kaldığımız hostelin alanının içinde bulunan ilkokulda okuyan minik meslektaşlarımız için de iyi bir haber. Koştururken, eskisi kadar kayıp düşmüyorlar.

Hostelle kontratımızı martın sonuna kadar uzattık. Ancak BBG evinden* ayrılanlarımız oldu. Villamızdaki Türk nüfusu 10'dan 3'e düştü. Söz meclisten dışarı; Varşova'ya indiğimizden beri bizi kompleksleriyle her anlamda yıpratan ve açıkcası Polonyalı rakipleri karşısında pek şansları da bulunmayan kızlar, daha önce tanıtımını yaptığım kebapçıdan edindikleri yardımlar sayesinde eve çıktı. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde kız öğrencilerin ev bulması daha kolaymış; bunu öğrenmiş olduk

Varşova'da kalacak yer konusunda pragmatik bir paragraf açmak iyi olacak. Burada kalacağınız yerin apartman dairesi mi, yoksa yurt ya da hostel mi olacağını öncelikle kalacağınız süreyi göz önüne alarak planlamalısınız. Erasmus hibesinden başka geliriniz yoksa ve 6 aydan kısa kalacaksanız evi hiç düşünmeyin derim ben. 3 kişinin sığabileceği, şehir merkezindeki bir dairenin aylık kirası 2350 zlotiden başlıyor. Zaten aracı bulmadan ve emlakçıya 600-700 zloti gibi bir hava parası ödemeden 6 aydan kısa süre için eve çıkmanız zor. Genelde 6 aydan aşağı evlerini kiraya vermiyor Polonyalılar. Burada Türk ticari zekası ara bir formül bulmuş tabi ki: Türkiye'den gelen Erasmus öğrencilerinin kaldığı evler genellikle bir Türk abi tarafından kontrol ediliyor. O da Erasmus süresi dolup memleketine dönen öğrencilerin yerine yeni gelen Türk öğrencileri yerleştiriyor. Böylece hem kiralama işlemi aralıksız devam etmiş oluyor ev sahibi kazanıyor; hem de bizim Türk abi depozito parasını (hatta mümkünse daha fazlasını) cebe indirmiş oluyor. Bu tezgah temkinli davrandığımız için bize sökmedi; ancak önümüzdeki yıllarda Varşova'ya gelecekler dikkatli olsunlar; çünkü yollarda maalesef “Dikkat Türk Çıkabilir” levhası yok!

Avrupa Birliği ülkesi olmak herşey demek değilmiş, bunu da gördüm. Yurt sistemi burada bizdeki gibi gelişmiş değil. Öğrencilere kalacak yer konusunda çok fazla imkan sağlanmıyor. Az sayıda uygun fiyatlı yurt var; ama çoğunun hali içler acısı. Odalarının mobilyaları eski ve mutfaklarından pis kokular yükseliyor. İyilerse boş kalmıyor. Uzun rezervasyon listeleri, resepsiyondan yurdun bahçesine yol oluyor. En son baktığımız yurdu, Türkiye'deki eğitim öğretim hayatı boyunca hiç devlet yurdunda kalmamış biri olarak bu tecrübeyi yaşamış bir arkadaşımdan değerlendirmesini istediğimde cevabı: “Yurtkur bunun yanında Novotel* kalır!” oldu. Yeri tam istediğimiz gibi, şehrin göbeğinde olmasına karşın arkamıza bile bakmadan oradan uzaklaştık.

Bu bir ay, kalacak yer konusundaki arayışlar ve özellikle güneşin batışıyla birlikte hiç zaman kaybetmeden 0'ın altına düşen hava sıcaklığı yüzünden maksimum verimli geçmedi. Neyseki hiç para kaptırmadım ve tüm alternatifler arasında, şehir merkezine uzaklığı dışında en iyi opsiyon olan mevcut hostelim Jazz-POL'de kalmaya devam ediyorum. Bardağın dolu tarafında biriken diğer gelişmeler ise bir şekilde muhabbet edilen onlarca insan, hemen hemen hepsine girip çıkılan undergroundlar ve Varşova'nın sokaklarının bir çok kez tavaf edilmesi... Artık yavaş yavaş Varşova dışına çıkma zamanı geliyor. Polonya dışındaki ilk durak ise hem yakınlığı hem de Erasmus bağlantıları göz önüne alındığında Litvanya gibi duruyor.

Erasmus'un tadını ders anlamında aldığım pek söylenemez. Haftada 1 ya da 2 gün dersim oluyor ve onlar da İngilizce seviyesi bizden çok da farklı olmayan hocalarımız Marcin ve Natalia sayesinde genelde laklakla geçiyor. Onlar bizle, biz de onlarla konuşup karşılıklı olarak İngilizcemizi geliştirmeye çalışıyoruz diyebilirim.

Bu hafta okulun rektörü bizimle buluşup sohbet etti. Daha önce Antalya'ya tatil için geldiğini ve Türkiye'yi çok gelişmiş bir ülke olarak gördüğünü söyledi. Bir ara aramızdan bir yüksek lisans öğrencisinin derdini yeterince anlaşılır anlatamaması sonucu gerilen ortamı toparlamak bana düştü. Ülkemin gururunu kurtarmış olmanın verdiği bu gaz beni günün sonuna kadar bayağı idare etti: Kamu hukuku hakkında yazması gereken tezin konusunun İslam ülkelerindeki kamu hukuku olacağını söyleyen yüksek lisansçıyı, rektörün şeriat üzerine tez yazacak gibi anlaması üzerine gerilen ortamı, diğer İslam ülkeleriyle Türkiye'nin arasında büyük farklar bulunduğunu ve Türkiye'nin laik bir devlet olduğunu belirterek yumuşattım ve Varşova'da bile Türk muhafazakarlarla Kemalistlerin çarpışabileceğini görmüş olduk. Bu da işin şakası tabi ki..


*BBG Evi: Geçtiğimiz günlerde başımıza gelen komik olaylar sonrası kaldığımız yere bu ismi verdik. Olaylar ne miydi? Bir sonraki yazıya..

*Novotel: Varşova Centrum'da bulunan şehrin en lüks otellerinden biri ve paramız kalırsa bizim ekip son gece orada kalmayı düşünüyoruz. Otobüse hergün onun önünden binip inmemiz, onu şimdiden Erasmus'umuzun simgelerinden biri yaptı.

1 Mart 2011 Salı

O Gün Kader miydi Yoksa İlahi Bir Adaletin Tecellisi miydi

Yazma konusunda bir tembellik sürecine girmemiş olsaydım, muhtemelen aile tarihimize not düşmek adına, çok önceden yazmış olurdum bu yazıya konu olan rastlantıyı... Bugünden baktığımda rastlantı dediğim o anı, hayatın tatlı bir ironisi olarak görüp, başka bir halin tercümesi olarak tanımlıyorum.

Bir kaç gündür kafamda şekillenmiş bir iki yazı vardı. Yürürken, iş için bir yere seyir halindeyken, yazmayı düşündüğüm konularla ilgili "maşşallah" derya gibi akan cümlelerin gazıyla tamam diyordum, yarınki yazım hazır... Zaman içinde şunu da halledim, bu da aradan çıksın diye spontan bir şekilde sıraya koyduğum ufak tefek işleri hallettikten sonraya ertelediğim yazma keyfine geldiğinde sıra, tembelliğin cazibesi aklımı başımdan alıyor, "aman sonra yazarım"ı kendime siper edip, arkasına saklanıyordum.

Fakat Necmettin Erbakan'ın ölümü, kendi tarihimize not düşmek adına, aslında daha önce yazmam gereken bir olayı gündemime oturttu ve yazmak; özellikle geçmişi ailenin yarınına taşıyacak çoluk çocuk takımı adına elzem oldu. Olur a içlerinden biri bir gün yazar olmaya karar verir. Elinde irili ufaklı malzemeleri olsun, alsın hikayelerden hikayeler kurgulasın isterim.

Bundan epey bir süre önce; kesin tarih için tembelliğim sağı solu kurcalamaya pek varmadığından, diyeyim 14-15 yıl önce, benim pek çok yazıda altını "en amcam" diye çizdiğim amcam, şu meşhur melun hastalığın karaciğerine isabet etmiş olması dolayısıyla, özellikle ikimiz açısından -uzun bir suskunluk dönemini de göz önüne alınca- birbirimize söylenmemişlerin büyük bir keyifle söylendiği, böylesine berbat bir hastalığı ve herkesin malumu sonu bekleyişi keyifli bir hale getiren ve üzerine pek de güzel bir roman yazılabilecek, yaklaşık 3 aylık, iş-güç nedeniyle ufak aralıklar verilmek zorunda kalınan nehir sohbetler sürecinin sonunda öldü. Özellikle benim için çok özel olan "en amcam"; önceliği zirai kesimlere, özellikle köylülere kaynak yaratmak olması gereken bir bankanın, gençlik yıllarında müfettişliğini, daha sonra evlenip de yerleşik düzene geçince "ülkenin orası neresi ben gitmem" demeksizin, bir çok yöresinde şube müdürlüklerini yaptı. Onun sayesinde biz de yaz tatillerimizde ülkemizin özellikle doğu ve güneydoğusundaki pek çok kentini gezme şansına sahip olduk. Son derece birikimli bir amca ile o kentlerin ücralarını gezmenin, doğru bilgilenmenin; onun özellikle kırsaldaki insanlarla kurduğu samimi dostlukların kır sofralarında oturmanın keyfini çokca yaşadık... Pek çok da maceramız oldu amca sayesinde: Mesela Kars'ta arabamızın dört lastiği bir gece bankanın kapalı garajındayken kesildi. O lastiklerden ikisine yenilerini bulamadığımız için dikiş attırmak zorunda kaldık. O lastiklerden biri yolda balon etti, bir anda araba jantın üzerine düşüp sağa sola yalpalamaya başladı. Üç kardeş, anne babadan oluşan ailemiz, babanın usta şöförlüğü ve soğukkanlılığı sayesinde ölümün eşiğinden döndü. O kadar korkmuştum ki gözüme inen kan uzun süre orayı terk etmedi. Aslında o yılki yolculuğu özellikle rekor derecedeki lastik problemleri ışığında, başından sonuna yazmak gerek; içine olağanüstü Kars, Muş, Bingöl, Bitlis, Tatvan ve uzaktan uzağa görülebilen Aras'ın öte yakası ve Erivan manzaralarını ve çok özel, şaşkınlığa neden olan ilginç insanları ve öykülerini de katarak..

Amca Malatya'da görev yaparken, daha sonra bir suikast sonucu ölen ülkenin en önemli aşiret reislerinden Hamido tarafından olmadık tehditler almadı, olmadık şeyler gelmedi başına, başımıza.. Sebepler hep aynıydı: Bir takım siyasi partilere, siyasetçilere, başbakanlara sırtlarını dayayarak bu ülkenin yoksuluna, köylüsüne, çiftçisine gidecek kaynakları -kitabına uydurarak- kendi paraları gibi kullananan tüccar insanların musluğunu kesip, kaynakları gerçek sahiplerine doğru akıtıyor olmasıydı... Ülkede iktidarlar değiştiğinde, özellikle yönetim erki sağ iktidarlara geçtiğinde, ağırlıkla Erbakan'ın MSP'sininde ortak olduğu Milliyetçi Cephe dönemlerinde, devlet bankalarından sorumlu bakanlıklar onlarda olduğundan mutlak bir sürgün yerdi.

Darbenin hemen önündeki dönemde, mevcut iktidar tarafından görev yaptığı ve iktidara çok yakın Hamido'nun ili Malatya'dan alınıp, genel müdürlükte baş müfettiş olarak kızağa çekilmişken; darbenin ardı günlerde kendisinden bir albay vasıtasıyla banka hakkında ayrıntılı rapor isteyen 12 eylül cuntası tarafından da "evet bu bankayı çok iyi biliyor ama solcu" denilerek ve tehlikeli addedilerek haksız yere, onca emeği görülmeksizin resen emekli edilmişti. İki çocuklu bir aile babası olarak, o yaştan sonra kapı kapı dolaşıp kitap satmaya başladı, onca emek, genel müdürlüğe taşınacak onca parlak kariyer bir anda yerle bir oldu. Aslında en amcayla ilişkimiz üzerine daha önce de dediğim gibi; onun yaşamını fon yaparak gerçekten bir Türkiye dönem romanı yazılabilir; ülkenin yoksul dönemlerine ait olağanüstü siyah beyaz fotoğraflarla birlikte.

Biliyorum yine alıp başımı gittim. Şu hazzın altını çizmeden yazıyı kesemiyeceğim ama; olur a bu tembellik halinden bir türlü çıkamam ve konu üzerine bir yazıyı daha sonra asla yazamam... Amca bekar ve gençken Samsun'a teftişe geldiğinde, bankanın ana binasına entegre ve arka tarafında kalan misafirhanesinde, müfettişlere tahsis edilen lojmanda kalırdı. Biz küvetle ilk kez orada tanıştık. Samsun'da olduğu sürenin haftasonlarında beni ve küçük kardeşimi alır, o lojmana götürürdü; o ara babamla küs idiler ama bu hiçbir şekilde evimize gelmesine, bizim onunla görüşmemize engel teşkil etmiyordu. Biz masal bir aileydik, küslükler bile birbirimize olan sevgimizi, saygımızı azaltamazdı. Sobalı ve banyo kazanlı bir evden bankanın kaloriferli ve sıcak sulu lojmanına geçmenin lezzeti kelimelerle anlatılamaz. Amca küveti doldurur, kardeşimi ve beni sıra ile o küvette müthiş bir titizlikle ve kelimenin tam anlamıyla köpük köpük yıkardı. Ertesi gün şehrin en güzel ve Cumhuriyetle yaşıt lokantası Cumhuriyet'te şahane bir yemek yerdik. Bizzat mutfağa girer, gurme edalarıyla kuzinelerin üzerindeki yemekleri tek tek inceler, öyle seçer ve afiyetle yerdik. Yaşama sanatını bize en amca öğretti, ya da şöyle desem daha doğru olur: Ailenin her büyüğünden birşeyler öğrendik, amca bunların kalite çıtasını yükselten kişi oldu.

Pazar günleri bomboş bankadaki odasında o raporlarını yazarken, ben şimdi bir ucubeye döndürülmüş olan klasik Ziraat Bankası mimarisine haiz o muhteşem binanın koridorlarında koşturup çocukca oyunlar oynar, kendimi Atatürk'lü filmlerde oraya buraya koşturan Ülkü gibi hissederdim. Farkındayım ki ben, geçmişte bir anın içine girdim mi, artık yazmaktan öte bir boyuta geçiyor ve birebir yaşıyorum anları... Bu yüzden daha fazla uzatmadan bugüne dönüp klavyeye dur demem ve aslında bu yazıya sebep olan "güncel" konuya geçmem gerek.

Hani amca öldü demiştim ya yazının baş tarafında.. Amca ölünce cenazesini eve yakınlığını da göz önüne alarak Kocatepe'den kaldırmaya karar verdik. Günlerden Cuma idi... Biz, musalla taşına koyulmuş cenazemizin başında bekliyorduk. Caminin kalabalığını, sivil, kulaklı ve de gözlüklü polislerin varlığını Cumaya yormakla meşguldük. Çatılara yerleşmiş keskin nişancı özel harekat polisleri pek gösterişli duruyorlardı. Havada helikopterlerin fır döndüğü bir anda caminin ön tarafında bir hareketlenme oldu. Kalabalık bir koruma grubunun ortasındaki dönemin başbakanı Erbakan, koruma prosedürlerinin gereği bir hızla ve etrafındaki etten duvarla birlikte caminin avlusundan girdi. Aynı kalabalık grupla birlikte namaz için camiye yöneldiler. Biz durumu anlayıp da bu hengameye eleştirel göndermeler yaparken; namaz bitip cemaat dışarı çıktığında, Başbakan Erbakan ve etrafındakilerin bizim olduğumuz bölüme yöneldiklerini gördük. Erbakan'ın herbirimizin elini sıkarak bize başsağlığı dilemesini bir türlü anlamlandıramadık. Gerçi yıllar önce Bülent Ecevit'in amcamın kayınpederinin ölümü üzerine bizim evi arayıp başsağlığı dilemesini ve bu konuşmanın annem ile yapılmış olmasını nesillerdir kelimesi kelimesine anlatıp dururuz; yani başbakan ilgilerine bir alışkanlığımız da vardır. Bir gün birileri amcama sen öldüğünde tabutunun başında Erbakan olacak deseler, hiç ölmemek için elinden geleni yapardı şüpheniz olmasın... Ama bu kader miydi, ya da ülkesi için bir ömür tüketmiş, haktan adaletten bir milim ayrılmamış, elindeki olanaklar yüzünden onu satın almak adına yapılmadık şey kalmamış, hepsini elinin tersiyle itip adalete teslim etmiş idealist bir bankacıya, kendilerinin ve 12 eylül cuntasının yaşattığı zor günlerin iade-i itibarı mıydı bunlar bilmiyorum.

Bildiğim şu ki; amcamın cenaze namazını, bizzat dönemin başbakanı Erbakan kıldırmıştı. Amcam bir başbakanın cenaze namazını kıldırmış olmasından mutlu olabilirdi. Ama bunun en muhalif olduğu kişi olmasından haz eder miydi? Kesinlikle elinin tersiyle iterdi. Yoksa kader denen şey bu mu idi... Elbette Erbakan oraya bizim için gelmemişti, hemen yandaki tabutta onların dava arkadaşlarından biri yatmaktaydı. O gün, onun için oradaydılar. Ve her anlamda muhalif olduğumuz bir siyasetin temsilcisi o gün orada en insan, en sıcak, en samimi, en sevimli yüzüyle namazın sözcüklerini telafuz ederken yüzüme bakarak, merhumun adını sormuştu ve duasının içine yerleştirmişti onun adını. Hakları helal ettirmişti tüm kalabalığa... O gün gördüğüm "insan hali" tüm önyargılarımı yıkmıştı. Sanırım siyaset, ona özgü hırs ve kimya başka bir şey... Keşke siyasetin içinde insan haliyle kalabilse herkes... Ben o yanın tanığıyım. Oradan bakıyor ve tüm öte yanları görmezden geliyorum bugün.

25 Şubat 2011 Cuma

Varşova'da İki Hafta


Öyle iki-üç duraklık yol için bile taşıt kullanma gereksinimi duyan tiplerden değilimdir. Ancak ilk günler, daha çok çevreyi keşfetmek amaçlı Varşova'da yürümeye çalışmanın bedeli ağır oldu: İlk 20 dakikası kaçırılan bir ders ve son 1 saatine zar zor yetişilebilen bir Language Exchange Evening.. Giydiğim kalın kıyafetlere rağmen, bir boşluk arayarak tenime ısrarla dokunmaya çalışan soğuk da cabası.

Sevgili Erasmus koordinatörüm İvona'nın bize ayarladığı hostel, ne okula ne de Varşova'nın merkezine yakın sağ olsun. Sanki babasının yeri! Şehrin güneydoğusunda Falenica denen (Lehçede Falenitsa diye telaffuz ediliyor), müstakil evlerin yoğunlukta olduğu, şehir merkezine otobüsle yarım saat uzaklıkta bulunan, hemen hiç yabancının yaşamadığı, İngilizce bilinmeyen bir semt burası. Bizden 2-3 km sonra şehir sınırının sona erdiğine dair bir tabela var. Okulum da işte bu tabeladan sonra varılan Jozefow'da.

Bizden bir önceki semt ise, edindiğim bilgilere göre Polonya'nın ünlülerinin yaşadığı Miedszyln.. (umarım doğru yazdım) Evlerin ve önünde duran arabaların lüksünden işkillenmiştim zaten.

Hostel'dan okula yürümek yarım saat. Otobüse binmek, 3 durak için 3 zloty... Otobüse binseniz bile 10 dk'lık bir yolu yürümek zorundasınız. Karşıdan karşıya geçerken, yoldan gelen arabanın ne kadar hızlı gelirse gelsin durarak size yol vermesinin yarattığı haz ise kesinlikle paha biçilemez! Türkiye gibi yayaların arabalara yol verdiği bir memleketten gelip, işlerin olması gerektiği gibi yürüdüğü bir Avrupa Birliği ülkesinde yaşamaya çalışmak benim için zor bir durum. Hem arabanın hem de benim durarak ikimizin de bir türlü geçmeye yeltenmediği durumlar, özellikle ilk günler çok oldu.

Kurallar demişken, daha bindiğim ilk otobüste bilet kontrolü oldu. Polonya Spor Bakanı'nın arabasının yanlış park yaptığı için çekildiğini öğrendim. Kendisi Galatasaray'ın eski santraforlarından olur bu arada..

İlk iki hafta itibariyle önemli bir sorunum yok. Karta Miesjka(öğrenciler için aylık otobüs kartı) ve Orange (cep telefonu) gibi bazı standart Polonya prosedürlerini hallettim. Hostel'ımdan; başka milletten erasmus öğrencisi bulunmaması, dolayısıyla Türkçe dışında bir dil konuşamama ve her yere uzak olma sorunu dışında memnunum. Toplam 10 Türk iki katlı bir villada kalıyoruz. Burası Hostel'ın ana binasından bağımsız özel bir bina... Soğuktan çemkirince, bizi geçici bir süre için aynı fiyata (aylık 500 zloty) buraya aldılar. Aramızda mümkün olduğunca İngilizce konuşarak ve resepsiyonda gece duran abiyi sürekli rahatsız ederek pratik yapmaya çalışıyoruz.

Hostel'a en yakın otobüs durağı 10, market 20 dk. uzaklıkta. Teknik direktör olsam takımımı kamp yapmak için buraya getirmeyi düşünürdüm. Etrafımız orman, havası müthiş temiz. Zaten 2012 Avrupa Şampiyonası için yapılan yeni stadyum hemen yol üstü. Centrum'a inerken yanından geçiyorsunuz. İlginç ama Varşova o kadar planlı bir şehir ki, şehrin merkezinde stadyum yapacak alan hala bulabiliyorlar. Palace of Culture'a uzaklığı hemen hemen Taksim-İnönü kadardır. Aralarındaki bir benzerlikte İnönü'nün boğaza, National Stadium'un Wisla'ya bakıyor olması.

Geniş parklar ve göller şehrin her tarafına yayılmış. Bizdeki gibi nefes darlığı yaşamadan her bölgede rahatça dolaşabiliyorsunuz. Zaten şehrin kapladığı alan nüfüsuna oranla aşırı fazla. Bunda kuşkusuz Polonya'nın düz topografyasının da etkisi büyük.

Varşova Chopin'in, Marie Curie'nin ve Papa II. Jean Paul'un şehri. Şu sıralar kebapçıların şehri yalnız. Bir Polonyalıya Turkish Kebap ısmarlamanız durumunda, kollarınıza düşüp bayılma olasılığı yüksek. O kadar seviyorlar. Dolayısıyla bizi de seviyorlar. Şimdiye kadar Türk olduğumu söylediğimde olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadım. Genelde -özellikle kızlar tarafından- iyi anlamda şaşkınlıkla karşılandım.

Varşova aynı zamanda soğuğun, bu soğuktan kaçmak için girdiğiniz undergroundların ve düzenin şehri. İnsanlara dair herşey makine gibi işliyor. Kaos kültüründen gelip, düzenin içinde yalpalamak garip bir duygu. Elinizde Tourist Information'dan edindiğiniz herhangi bir harita varsa kaybolma olasılığınız, Türkiye'de Cumhuriyet Meydanı bulamama olasılığınızdan daha az. O derece düzenli caddeleri ve yer tarif eden levhaları var. Ancak cadde ismini okumaya çalışırken kalp krizi geçirme riskiniz yüksek. Banliyölerinde dolanırken "çok sessizli" ara sokaklara düştüğünüzde bir evin bahçesinden size havlayan vahşi bir köpek tarafından taciz edilirken de, ne yazık ki bu risk mevcut. En fenası ise bar çıkışı gece otobüsünde bir sarhoş tarafından yarım saat rehin alınmanız. Geçende şansıma bir de değil, iki tane birden düştüğünde hostelın merkeze uzaklığına uzun süre lanet okudum. Allahtan adamların Türk arkadaşları varmış da, sadece yarı Lehçe yarı İngilizce, anlamakta zorlandığım bir futbol muhabbetiyle işi kotardık

Varşova otobüsleri her anlamda hayat dersi sunuyor adama. Bavula da bilet kesilebildiğini öğreniyorsunuz. Arka kapının önünde öpüşen liseli çiftler yüzünden otobüsten bir durak geç iniyorsunuz. Ya da karşınızda oturan teyze inene kadar size ters ters bakıyor: Uzaylı olabileceğiniz ihtimali üzerine kafa yoruyorsunuz.

Lehçe birkaç kelime öğrendim. Telaffuzum iyi olsa gerek, İngilizce'nin arasına birkaç lehçe sözcük sıkıştırmak çok işime yarıyor. Soğukkanlı Polonyalılarla aramdaki duvarın tamamen yıkıldığını hissediyorum. Derse geç kaldığımda dersin hocasına “pşepraşam” (özür dilerim) dedim. Derste sorduğu bir soruyu da doğru cevaplayınca göze girme bağlamında çok işime yaradı.

Alfabeleri 36 harf, zaman zaman 39'u bulduğuna dair de rivayetler var. Kelimelerin telaffuzunda ş,ç ve p gibi harfler yoğun ve konuşmaya çalışırken adamı dumur ediyor. Ama bu bize engel değil, ne de olsa Fıstıkçışahap'ın çocuklarıyız..

Danstan ve müzikten adam akıllı konuşmaya pek fırsat bulanamasa da, ne kadar kişinin hotmailini alabilirseniz kar olan Erasmus partileri ve haftada bir gün olan tanışma gecelerine gitmek önemli. Dans edemiyorum diye üzülmeyin; çünkü Zubrowka nasılsa ettirir! Üç tekten sonra hayatımda konuşmadığım İngilizceyi 15 dk boyunca hiç susmadan ve duraksamadan konuştuğum oldu. Fiyatlar gerçek manada sudan ucuz: Bira 2.5, vodka ve tekila shot 5 zloty! Bu fiyatların iki katıyla bile yırtabilmeniz, herhangi bir popüler Varşova barında mümkün değil.

Önümüzdeki hafta benim için önemli. Şehir merkezinde, Erasmus öğrencilerinin yoğunlukta yaşadığı bir hostela yerleşmeyi düşünüyorum. Fiyatı biraz tuzlu, ancak en azından bir ay kalabileceğimi sanıyorum. Bana katacağı çok fazla şey olduğunu hissediyorum. Haftada yalnızca bir gün, salı günleri dersim var ve bu okula daha yakın bir yer yerine, merkezde bir yerde kalmam için yeterli bir neden gibi duruyor.

Kusura bakmasınlar; size yardım edeceğini, ev bulacağını söyleyip daha sonra bir dedikleri diğerini tutmayan ve yıllardır burada yaşadığını iddia eden Türk simsarlardan gına geldi. Polonyalılara daha fazla güveniyorum.

Erasmus benim için her gün yeniden başlıyor gibi.. Herşey için acele etsem de, günün sonunda aslında daha hiçbir şey yaşamadığımı farkediyorum..


İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP