24 Haziran 2011 Cuma

Aksiyonlu Günler... Umur 4

1.bölüm

Olağan günün olağan karmaşasını toparlayanların arasından hızla sıyrıldık. Komutanı bıraktıktan sonraki ortak düşüncemizin ne olduğunu biliyorduk. Evet, hepimiz aynı noktada takılı kalmıştık! Onca karmaşa, ateş, patırtı umurumuzda bile değildi. Bunlara eğitimliydik ve dönem itibariyle yaşadığımız olağandı. Ama sivillikten buraya taşıdığımız, kimliklerimizin en derininde olan bir alışkanlığımız vardı. Üzerimize yapışıp kalmış, bizi var eden etiketlerimizden biri, belki de en önemlisiydi bu: Umur.

Emniyet Müdürlüğünün merdivenlerini koşar adım tırmandık. Floresan lambaların sanki özellikle seçilmişler duygusu yaratan soğuk ve kasvetli ışıklarının aydınlattığı uzun koridoru son hızla geçtik. Siyasi şubenin ana kapısına geldiğimizde; olağanüstü bir tedirginliğin sarıp sarmaladığı, geleceğin ağır yükü omuzlarından taşmış, floresandan bile beyaz gözlerini endişeli bir belirsizliğe dikmiş, ucunda ufacık ışık bile görülmeyen karanlık bir umutsuzluğun dehlizindeki genç kız ile erkeğe göz atıp, hızla terörle mücadele ekibinin odasına daldık.

Günün gerginliğini kapının hemen yanındaki askılığa astık.

Bu küçük ve saklı kentin durgunluğuna sanki gökten düşmüş hareketliliklerdik. Bir anlamda taşra görevi sayılabilecek, sosyallikten uzak bu şehirde gün sayan devlet görevlilerinin, güvenlik elemanlarının arasına ülke tarihinin en belirsiz ve karanlık döneminde düşmüş birer katalizördük, renktik. Müthiş ilişkiler kurmuş, küçük bir cemaat oluşturmuş, sanki bir dokunuşla koca bir uyuyanlar dizinini harekete geçirmiştik. Bu bir anlamda, pervazsız gençliğimizi perdeleyebildiğimiz bir güç de sağlıyordu bize.

Bir iki kere daha "gün olağandı" demiştim, değil mi?

Bu olağan günün tozdan, baruttan henüz kurtulamamış akşamında, pek çok rakı masasında sohbetin dibine vurduğumuz şahane insanlardan oluşan bu ekiple birlikte bilmem kaçıncı kere çaylarımızı yudumlarken; onca ateşin altına henüz girmediğimiz, arabanın arka tarafından gelen "bana suikast yapacaklar" cümlesinden düşen kelimelerin aracın içini buz kestirmeye henüz başlamadığı dakikalarda fark ettiğimiz, hallerini sevdiğimiz, pozisyonlarını doğru adlandırdığımız ama komutanın işaretlemesiyle birlikte bir kez de onun algısıyla baktığımız iki kişi, bulunduğumuz odanın hemen dışında, işkence ışığı bir aydınlığın moral değerlere tümüyle dip yaptırdığı sandalyelerde, başlarında dikili polislerin gölgesinde, bizim çok rahatlıkla askılığa bırakabildiğimiz gerginlikten, hayal dışı anların korkusundan sıyrılamamış bir tükenmişlikle oturuyorlardı .

Aslında onlar ve biz, aradaki duvar çıkarılıp alındığında sırt sırtaydık. Üstelik biz onların bütünüyle farkındaydık ama onlar bunun farkında değildi.

Aslında ben de yıllar yıllar sonra bir gün, etrafımdaki kızlı erkekli şen kahkahalara göz olup, bu döneme ve bu olaya döneceğimin, yaptığımızın ne olduğu üzerine düşüneceğimin ve kocaman kocaman sonuçlar çıkaracağımın farkında değildim. Kocaman salonun fuayesinde balkon demirlerine yaslanmış, merdivenden çıkanları izlemekte olan ben; kendi gençliğimizin olağan karmaşası içinde eksik bıraktıklarımızın ya da dönemin bize kattıklarının muhasebesini yapacağımı, etrafımdaki neşeli kalabalığın ölüm korkusundan ve "her köşebaşının ardında ne var" tehdidinden uzak, siyasetin dışına itilmiş hallerine sevineceğimi bilmiyordum. Büyük salonun her bir tarafına dağılmış kalabalığın umutlu geleceklerine bakarken, yollarının nelerle kesişeceği üzerine hikayeler uyduracağımdan habersizdim.

Bir tiyatro oyunu öncesinde fuayedeyken, geçmişin bu iki insanı, küçük bir tetiklenmeyle ve birden düşüverdi aklıma. Acaba ne yapıyorlardı? Bu kez etraftaki kalabalığı bir kenara koyup, sadece ikisi üzerine hikayeler kurdum. Acaba birbirleriyle mi devam etmiştir hayatları diye düşündüm. Ekonomik ve sosyal durumları üzerine farklı senaryolar oluşturdum. Mesela genç kızı koyu renk etek ceketi ve gömleği içinde, uzun düz saçlarıyla çok katlı bir binanın üst katlarından birinde, elindeki dosyaları inceleyerek toplantı odasına giren bir mimar olarak hayal ettim. Sonra, çocuklarıyla bir sitenin bahçesindeki mangalın başında, köpekleriyle birlikte fotoğraflarını çektim.

Ve yıllar yıllar sonra ilk kez durum üzerinden farklı senaryolar yazdım.

Eğer biz, onca karmaşa içinde onları umurumuz yapmasaydık... komutanın "onların gözcü oldukları" yargısının ihbarını Cemal kendi algılamalarımızın doğruluğuna olan kesin inancıyla, çok zekice ve anlık bir kararla yapmasaydı... o karmaşa anında telsizin mandalına basıp anonsu geçerken, "Bayrak 01- merkez" yerine, "Bayrak 1- merkez" deseydi... yaşadığımız yoğun olayın karmaşasını ve temizliğini başka ekiplere devredip komutanın güvenliğini sağladıktan sonra ilk iş olarak Emniyet Müdürlüğünün yolunu tutmasaydık... "Bunlar sadece fotoğraf çekiyorlardı" diyerek tutuklanma anında söylediklerini doğrulamasaydık: Yoğun işkenceler, anlamsızca tutuklamalarla dolu yılın, bir çok eve ateşler düşen günlerin meçhul bir gecede evlerinden alınmış ve nerede oldukları bilinmeyen, hiç bilinemeyecek binlerce kaybından ikisi olacaklardı.

Varlığımızdan ve hayatlarına dokunduğumuzdan hiç haberleri olmayan, o gün ne yaşanıp ne bittiğini, kaderlerinin hangi yol ayrımında kimler tarafından değiştirildiğini hiç bilmeyen ve bilemeyecek, sadece yanlış bir zamanda yanlış bir yerde olmaktan öte bir hataları olmayan, ve işin kötüsü genç ve üniversiteli olan bu iki insanın kaderlerinin "umurumuz" olmamış halini ise hiç düşünmek istemedim. Evet biz o olağan günde hiç farkında olmadan olağan dışı bir şey yapmıştık. İki insanı belirsiz bir dehlizden almış, yeni yeni renklere boyayabilecekleri bir yaşamın kapısını aralamış ve özgür bir geleceğe, çok çok farklı bir hayata salmıştık. Üstelik o gün onlar umurumuzken, onlar için yaptıklarımız umurumuzda bile değildi.

Not: Bayrak 01 bizim diğer güvenlik güçleriyle oluşturduğumuz şifreydi. Bayrak 1 her ilde olduğu gibi oranın en yüksek (sıkıyönetim) komutanın, yani bizim komutanın koduydu. Bayrak O1 ise "biziz" demekti. Tercümesi: "şahısları alın ama dokunmayın, geliyoruz"du.

Resim: Toronto'da yaşayan İranlı sanatçı Marjan Mazaheri'nindir.

6 yorum:

  1. senin dilin senin kelimlerin senin uslubun ve de bizzati kendin ne de guzel bir yol arkadasi olurdun.

    YanıtlaSil
  2. Bir solukta okudum, nefes almaya korktum inan... Yaşanmışlığın verdiği gerçeklik, o kara günlerin içinde insanca duruş ve bütün bunları ustaca anlatış...

    YanıtlaSil
  3. Bak o zaman kendimi bir şey sanıyorum Sevgili Novella:))

    YanıtlaSil
  4. Sevgili Aysema,

    Ne desem bilemedim şimdi... Ama şunu net söyleyebilirim. Okuyan, iyi yazan, duyarlı ve farkında bir öğretmenden bu kadar güzel sözcüklerle not almak insanın ağzını kulaklarına vardırıyor. Şu "ustaca anlatış" kısmı özellikle... Çok teşekkür ederim. Mutluluk verici bir yorumdu.

    YanıtlaSil
  5. Öylesine gerçekti ki okuduğum yazı işte o kadar olur!..yaşanmışlığı/n ete dokunurcasına dile dokun(dur)an ve içinde hissettiren çok etkileyici bir yazıydı!.keyifle okudum..

    YanıtlaSil
  6. Çok teşekkür ederim Sevgili Esmir, ben de yorumu çok keyifle okudum:)) İnsan yaşarken ve o yaşlarda farkedemiyor aslında ne olup bittiğini... Ertuğrul Özkök'ün dediği gibi; bazen nehirin kenarında oturup bakınca farkediyor asıl önemli olan gerçeği ve anın değerini...

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP