1 Mayıs 2011 Pazar

Değişik Duygular..

Konferans sonrası durağımız Gdynia'ydı. Kaderin ağlarını örmesi sonucu, 2 yaz önce Rotary Exchange vasıtasıyla 1 hafta bizde kalmış olan Filip'le haberleştim, Gdynia'ya geleceğimi söyledim ve o da bizi evine davet etti. Türk misafirperverliğinin en güzel örneklerini sunmuştuk kendisine, biraz da bunun yarattığı kibirle yola koyulduk. Sanki Polonyalılar misafire karşı bizim kadar ilgili olabilirler miydi ki?

Gece 11'de Gdynia Glowna tren istasyonuna indik. Filip ile annesi bizi karşıladı ve arabayla evlerinin yolunu tuttuk. Gdynia'nın göbeğinde deniz manzaralı son derece şık bir dairede bulduk kendimizi.. Evin direği baba ve şirin kedileriyle de tanıştıktan sonra ilk şoku yaşadık. Polonya'da asıl ana öğün lunch olmasına rağmen, bu geç saatte bizim için sofra kurulmuştu. Hem de ne sofra! Annesinin yaptığı yemekler gerçekten müthişti. Paprika dedikleri içi yoğurtlu soslu bir kırmızı biber yemeği, özel soslu bir tavuk ve çeşitli mezeler..

Burada çok fazla detaya girmek istemiyorum. Yalnızca Avrupalı bir ailenin evinde kalmanın nasıl bir duygu olduğunu, aramızdaki benzerlikleri farkettikçe neler hissettiğimi kısaca anlatmaya çalışacağım. Sonuçta bu benim hayatımda önemli bir ilkti ve açıkçası geldiğimden beri Avrupa hakkında her an biraz daha kırılmakta olan, az sayıdaki önyargılarımı, daha doğrusu Avrupa ile aramdaki çekince duvarlarını da un ufak etti.

Kaldığımız apartman dairesi konumu ve lükslüğü açısından muhtemelen tüm Gdynia'nın en gözde evlerinden birisiydi. Ailenin maddi durumunu ve yaşayış tarzını rahatlıkla bizim yüksek orta sınıf ailelerimizle karşılaştırabiliriz. Hem anne, hem de baba ticaret sektöründe yönetici olarak çalışıyor ve iyi seviyede İngilizce biliyor. O kadar ki 2 gün boyunca aramızda geçen muhabbetlerden sonra, İngilizcemin bir kademe daha atladığını hissettim. Zaten bu konuda aramızdaki geyik, bizim üniversitenin Varşova'daki okulla anlaşmasını feshedip bu evle anlaşma yapması gerektiği yönündeydi.

Kaldığımız süre boyunca her anlamda çok iyi ağırlandık. Bunda esas oğlanın bizimle geçirdiği günler boyunca, hem bizim üzerimizden Türk aile formatı hem de genel olarak Türkiye hakkında edindiği olumlu izlenimlerin payı büyüktü şüphesiz. O kadar ki gece barda iki tek attıktan sonra içini dökmeye başladı ve bana Türkiye'yi unutamadığını, ülkemizde geçirdiği süre boyunca “İşte yaşamak istediğim yer burası” diye düşündüğünü söyledi. En çok etkilendiği şeyler kalabalık, birbirine bağlı aileler ve samimiyetimizdi. Bireyselliğin ve çıkar ilişkilerinin giderek hakim olduğu küreselleşen dünyada az bulunan bir özellik şüphesiz, ki bu anlamda ona hak veriyorum. Benim Türkiye'de tereddüt yaşadığım çoğu konuda kendimi Avrupa'da geliştirmem gibi, o da bizden bazı şeyleri almış. Filip ayrıca tam bir Atatürk hayranı ve odasında onun posteri asılı. Zaten bu yaz askeri okula kaydolup subaylık yolunda ilk adımı atacak.

Gdynia, Gdansk ve Sopot turunu Filip ve babasıyla beraber yaptık. Tur için önceden internetten tarihi yerlerle ilgili araştırma yapıldı ve alınan bilgi içerikli çıktılar eşliğinde bir gezi programı hazırlandı. Zaten Avrupalılarla aramızdaki en önemli farklardan biri plan-program olayı. En ufak bir işi bile tam olması gerektiği gibi, hakkını vererek yapıyorlar. Tek başımıza gezmeye kalksak bu kadar yeri 1 günde gezmemiz imkansıza yakındı, bu açıdan da çok şanslıyız.

Aramızda İngilizce konuşmasak, ciddi anlamda bir Türk arkadaşımın evine yatıya gitmişim gibi hissedecektim. Hatta bizde arkadaşınızın evine kalmaya gittiğinizde çoğu zaman anne-babaya karşı yanlış bir davranışınız olmasın diye kendinizi sıkarsınız. Ona bile hiç gerek duymadım.

Anne birbirinden güzel yemekler yaptı, baba bizle lafladı, espriler yaptı ve arkadaşım bizi gece dışarı çıkarıp muhabbet etmemiz için kız arkadaşlarıyla tanıştırdı.

Şam'daki aileler nasıldır bilmiyorum; ama bundan iyisi Şam'da kayısı olurdu herhalde!

2 yorum:

  1. sevgili mussano,
    aslında uzun bir yorum - duygu yazmıştım. filip'in sizin ailenize denk gelmesinin bir şans olduğundan tut da, senin oralara gidişinin sendeki izlerinin güzelliğine kadar, serzenişim bile vardı arada, şu yazılar arasında bıraktığın zamanın yarattığı bekleyişin sancılı bir hale dönüştüğüne vurgu bile yapan, ama uçtu...

    ben de şimdi sana sadece diyorum ki, bilgine, gözüne, birikimine, yüreğine ve değişimine hayran olmamak mümkün değil. dilerim, arkası gelir, yüksek lisans için de oralarda olursun. kitap okumaya vaktin mi kalmıyor bilmiyorum ama izlenimlerini özlediğimi belirtmeden geçmek istemedim.

    sevgiler...

    YanıtlaSil
  2. güzel sözleriniz için çok teşekkürler :) kendimi geliştirmeye çalışıyorum, ancak bazı tembel huylarım hala tam olarak silinmedi ne yazık ki :) Yazı aralığı ve kitap konusunda haklısınız. O konuda da sanırım kendimi bir yüksek lisans eğitimine almam lazım.

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP