20 Şubat 2011 Pazar

Varşova'da Bir Türk Lokantası


Varşova'da ilk günleriniz yol yordam bilmediğiniz için zor geçebilir. İngilizceniz pek iyi değilse, ya da derdinizi anlatacak kadar İngilizceniz olmasına rağmen, İngilizce bilmeyen Lehlerle bir türlü anlaşamıyorsanız mutlaka uğramanız gereken adres Centrum'da Emilii Plater Caddesi'nde yer alan Türk Restoranı olmalı. Stadı bilenler için söylüyorum: Palace of Culture'ın yanındaki büyük parkın karşı çaprazı yani.. Hemen yanında da Intercontinental Hotel bulunmakta..

Polonyalılar, onlarla yapacağınız birebir konuşmalardan da öğrenebileceğiniz üzere, kebaplarımızı çok sevdiğinden, hemen her semtte bir kebapçıya rastlamanız olası; ancak birçoğunu araplar başta olmak üzere diğer müslümanlar işletmekte. O kadar ki Bengladeş usulü türk döneri yediğimiz bile oldu!

Her neyse.. Bizim gururumuzu kurtaran kebapçılardan biri işte burası. Mercimek çorbasından, tas kebabına; iskenderden dönere her türlü damak tadı özleminizi, dil problemi olmadığından kazıklanma endişesi de taşımadan dindirebileceğiniz bir yer. Genç çalışanları gece hayatı, kalacak yer ve ulaşım gibi çeşitli konularda size yardımcı olacaklardır.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Varşova'da Uyanmak



Bir hafta gecikmeli bir yazı oluyor; ancak gerek kaldığımız yerde yaşadığımız bazı problemler (özellikle İngilizce bilen biri bulma konusunda yaşadığımız zorluklar), gerekse çevreyi çok hızlı keşfetme isteğim zamanında yazı eklemeye yönelik daha önce yaptığım planları baltaladı. Aslında yazacak çok fazla şey biriktirdim ve muhtemelen hepsini tek bir posta sığdıramayacağım. Kaldığımız hostelde 3-4 gündür yaşadığımız internet problemi nedeniyle, bu yazıyı ilk gün gördüklerimle sınırlayıp pratik bilgilere yarından itibaren daha sık yer vereceğim.

Varşova'daki ilk sabahımız muhtemelen Polonyalıların aralarında "Yazdan kalma bir gün!" şeklinde konuştuğu kadar güzeldi. Entresan; ama beklentilerimizin aksine görünürde kar falan yoktu, hava 5 dereceydi ve bu sayede ilk günden bayağı bir yer gezme fırsatı bulduk.

Varşova'nın kalbinin attığı yer "Centrum", Palace of Culture'ın etrafını oluşturuyor. Çevresinde açlık, parasızlık, kalacak yer gibi hemen her türlü ihtiyacınızı giderebileceğiniz barlar, restaurantlar, bankalar ve oteller mevcut. Her tarafı "Turkish Kebab" levhalı lokantaların çevrelemiş olması sizi ilk başta Varşova'da olduğunuza inandırmaya yetmeyebilir. Ancak Palace of Culture'ın ihtişamı sizi kesinlikle ikna edecektir.

İlk gün için karnınızı özellikle domuz etine karşıysanız kebapla ya da McDonald's, KFC ya da Burger King'de doyurabilirsiniz. Bizim tercihimiz KFC oldu. Menü isimleri bizdekilerden biraz farklı olmakla birlikte, Big Box menü 18 zloty karşılığında sizi 1 gün boyunca tok tutmaya yetecektir.
Nowy Swiat:

Centrum'un Wisla tarafına doğru 2 sokak gerisinde kalan Nowy Swiat, onu dümdüz arşınlamanız halinde sizi doğruca Old Town'a, (Stare Miasto ve Nowe Miasto'nun oluşturduğu bölge) götürecektir. Nowy Swiat'ı arka sokaklara bağlayan pasajları kullanarak çeşitli barlar keşfedebilirsiniz. Ancak caddenin üzerindeki mekanlarda fiyatlar Polonya standartlarına göre biraz tuzlu. Sipariş vermeden önce menü listesini iyice kolaçan etmeniz yararınıza..

Nowy Swiat ve onu takip eden Krakowskie üzerinde birçok heykel, katedral, kilise ile Varşova Üniversitesi ve Başkanlık Sarayı bulunuyor.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Varşova'ya Giderken..

Varşova Uçağının Kalkışından Bir Gün Önce:

Doğmaya denizi aydınlatarak başlayan güneşle birlikte uyanıyorum. İstanbul uçağım sabah saat 9'da çünkü. Bu kadar erken kalkmaya pek alışık olmayan bünyem için pek sevindirici bir olay değil açıkcası.

Annemi ve kardeşimi son kez koklayıp, şehrimin doğup büyüdüğüm sahiline son bir selam çaktıktan sonra babamla birlikte havaalanına doğru yola koyuluyoruz. Henüz pek bir heyecan yok, en azından Varşova'yla ilgili olan kısım konusunda. Çünkü ilk kez uçağa binecek olmanın yarattığı tedirginlik, bilinçaltımda daha egemen konumda.

Bu tedirginlik yüzünden havaalanı tuvaletinde unutulan bir telefonu daha sonra pişman olacağım bir hareketle danışmaya teslim etmeden uçağımın yolunu tutuyorum. Uçağa binmeden önce salonda beklerken gördüğüm son şey, otomatik kapının camından dışarıya bakan anne ve çocuğun hareketleri. Kapının açılmasıyla küçük çocuk büyük bir tehdit altına giriyor; kapı tam suratına çarpmak üzereyken, olabilecekleri daha önceden tahmin edemeyen annenin kuvvetli refleksleri son anda imdada yetişiyor. Ancak anne bu tecrübeye rağmen kapının önünden -biraz daha uzaklaşmakla birlikte- tam olarak ayrılmamakta ısrarlı..


THY-Lufthansa ortaklığı Sun Express'in Samsun-İstanbul uçağına binerken bizi güleryüzlü hostesleri karşılıyor. Bu stresimi azaltan ilk aşama. Artık koltuklarımıza kurulup havalanma zamanı..

Güzel bir havada gerçekleşen sorunsuz bir uçuşun ardından Sabiha Gökçen'e iniyoruz. Yolu yarıladığımızda tüm yolculara güven veren bir konuşma yapan kaptan pilotumuz yine iş başında. İlk uçuşum olmasına rağmen mükemmel bir iniş yaptığını düşündüğüm için onu alkışlayasım geliyor. Eski zamanlarda olsa alkışlardım!..

Sabiha Gökçen ve Atatürk'ün resimlerinin süslediği koridorlardan geçip bavullarımızı alıyoruz. Sırada Polonya için Avrupa'ya ilk adımı atmak var. Havaş'ın Taksim otobüsüyle kişi başı 13 lira ödeyerek boğazın karşı yakasına geçiyoruz. Küçüklüğümden bu yana çok uzun zamandır gelmediğim İstanbul'un o bilindik, kelimelere dökülmeyen mükemmelliği karşısında başka zaman donakalabilecekken, onu yalnızca bir geçiş noktası olarak kullanacak olmam biraz içimi burkuyor. Yine önümde 24 saatlik bir zaman dilimi var ve elimden geldiğince tadını çıkarıyorum. Uzun zamandır görüşülemeyen akrabalarla yenen keyifli bir akşam yemeği ve her yazımızı Atakum sahilinde geçirdiğimiz kuzenle bu kez Yeşilköy sahilinde yapılan kısa süreli bir kaçamak. Güzel bir barda önümüze konan lezzetli aperatifler ve yaza kadar bir daha birlikte tadamayacağımız son bira yudumları.. Gün boyu gezdiğimiz son model bir Mercedes'te cabası.. Tatlı tesadüfler bana mükemmel bir veda programı sunuyor.

Varşova Uçağı:

Atatürk Havalimanı Dış Hatlar'a halam, eniştem, kuzenler ve tabii ki Mercedes'le vedalaştıktan sonra B Kapısından babamla birlikte giriş yapıyoruz. Sırada Erasmus arkadaşlarımı beklemek var. İkisi check-in açılmadan önce havaalanına varıyor. Fırsattan istifade İstanbul kaçamağı yapan diğer ikisini ise, Ayasofya'nın kapısından çevirip acele etmeleri konusunda uyarıyoruz. Yurtdışı çıkış harcını ödeyip devletimizden son kazığı yedikten sonra saat 15.30'da, uçuş saatinden 2 saat önce check-in açılıyor. Biz üçümüz check-in'e girip yanyana yerlerimizi seçiyoruz. 20.6 kilo gelerek sınırı 600 gram aşan büyük bavulum uçağın yolunu benden önce tutuyor. El bagajım ise 10 kilo civarı ve olması gereken sınırın 2 katı. Onu tartıya koymuyorum. Güleryüzlü LOT çalışanı dönüp bakmıyor bile. Bunlara ilaveten omuzdan askılı, içine cüzdanım, fotoğraf makinam, cep telefonum, kalınca üç kitap, bir takım evraklar, pasaport ve olası bir hastalık için sağlık ocağında aile hekimime yazdırdığım soğuk algınlığı, ağrı kesici ve grip ilaçları* doldurulmuş küçük bir çanta ve elbette yine içine bere, atkı, eldiven ve ufak tefek evraklar yerleştirilmiş laptop çantam da var. Bagaj konusunda stres yapacak birşey yok yani..

Yarım saat sonra gelen diğer iki erasmusçumuz da check-in'ini yaptırdıktan sonra dış hatlarda biraz daha oturup, salona gidiniz yazısını okuyunca artık ayrılık vakti geliyor. Bizi havaalanına uğurlamaya gelenlerle son kez vedalaşıp pasaport kontrolüne giriyoruz. Çıkışımızı yaptırıp, Free Shop'ta biraz oyalandıktan sonra 202 nolu kapının yolunu tutuyoruz. Kapıdaki son kontrollerin ardından botlarım dahil hiçbir şeyi unutmadığıma emin oluyorum ve sıra Varşova'ya ayak basmadan önceki son aşamaya geliyor: 2.5 saatlik bir uçak yolculuğuna..

Varşova'yla İlk Karşılaşma:

Varşova'yla ilk karşılaşmam havadan gece ışıkları altındaki güzel görüntüsü. Şehrin ışıkları Wisla'nın üzerine yansıyor. Ancak Polonyalı pilot Sun Express'in Türk pilotu kadar güzel bir iniş yapmayı başaramıyor. Biraz sarsılıyoruz. Hislerimde yanılmamışım. İlk uçuşumun hatrına olmalı, Türk pilot bizi gerçekten güzel indirmiş.

Uçaktan inince "Non-Schengen" yazan kısımdan pasaport ve vize kontrolüne giriyoruz. Bizim gruptan ayrı başka iki Türk erasmus öğrencisi ilk İngilizce deneyimlerinden başarısızlıkla ayrılıyorlar. Polonyalı memur onlara geliş nedenlerini soruyor ve belgelerini istiyor. Sonunda çeşitli yardımlarla kabul kağıtlarını pasaportlarının yanına koyup, ayakta beklemekten dolayı arka sıralarda baş göstermeye başlayan sızlanmaları dindiriyorlar.

Varşova Chopin Havalimanı'nın, Atatürk Havalimanı'nın ancak yarısı büyüklüğünde olduğu gözüme çarpıyor.

Pasaport ve vize kontrolünden geçip, havaalanının döviz bürosunda kazık yeme pahasına Zloty edinmek için mecburen 20'şer Euro çevirttikten sonra, bizi havaalanının çıkışında karşılamak için bekleyen misafir üniversitenin Erasmus koordinatörü Iwona'nın yanına gidiyoruz. Daha önce Facebook'tan birbirimizi ekleyip konuştuğumuz için birbirimizi tanımak pek sorun olmuyor. Minibüse atlayıp bizim için ayarladıkları hostelin yolunu tutuyoruz.

Okulumuz ve kalacağımız hostel şehrin biraz dışında. Bu yüzden Varşova'yla karadan ilk karşılaşmamız otoyollardan ibaret ve havadaki kadar görkemli değil. Yapı olarak yalnızca Avrupa Şampiyonası için hazırlanan yeni stadını görebiliyoruz. Yolda sorduğumuz tüm sorulara Iwona güleryüzle cevap veriyor. Ancak Türk misafirperverliği tabiki yok. Açmıyız, susuzmuyuz sormak yok! Bizi Hostel'a bırakıp ödeme koşullarını anlattıktan sonra basıp gidiyor.

Resepsiyonda çalışan kızdan yakındaki marketlerin akşam 8'de kapandığını öğrenince kısa süreli bir şok geçiriyoruz. Saat 9 ve ertesi sabaha kadar yalnızca lobideki kahve makinasına talimiz. Karşılıklı odalara yerleştikten sonra biraz laklak edip, tıpkı Amerikan filmlerindeki klasik motellere benzeyen hostelimızı keşfe çıkıyoruz. Kapıda pitbulluyla birlikte bekleyen bekçi ısrarla bize Lehçe birşeyler anlatıyor; ancak tabi ki anlaşamıyoruz. Hostel'ın çevresinde biraz turlayıp gece karanlığı el verdikçe keşfe çıkıyoruz. Etrafımız ağaçlık ve sakin bir yer.. Çevrede oturanların evleri müstakil ve hemen her evin bahçesinde bize havlayan bir köpek var. Şehrin bu yakasında anlaşılan hayat biraz erken bitiyor ve çaresiz uyumak üzere odalarımıza dönüyoruz.

*İlaçlar reçetesi yanınızda olmak koşuluyla doğal hakkınız. Kimse açıp da bakmıyor ama işinizi şansa bırakmayın reçetenizi yanınıza alın.

Sonraki Bölüm: Varşova'da Uyanmak

27 Ocak 2011 Perşembe

Bilette Record Locator Olayı!

Elinizde, bir seyahat acentasından biletiniz diye size verilen, uçuş bilgilerinizi içeren antetsiz bir beyaz kağıt var.

Ucuza maledeyim diye düşünüp, tarihleriniz de kesin olduğu için erkenden aldınız, o gün için belki de üzerinde durmadınız ama bir an geldiğinde; bir üçkağıda getirilmiş olabilir miyim ya da bir yanlış giriş yüzünden tam uçağa binecekken başıma bir iş gelebilir mi diye endişelendiniz... içinize bir şüphe düştü ve an itibariyle bilet olduğunu düşündüğünüz belge kağıt parçasından öte bir anlam taşımamaya başladı sizin için...

Siz de şüphelerinizi gidermek, içinizi ferahlatmak amacıyla havayolunun sitesine girip Booking Number yazan yere "muhtemelen budur" diyerek, elinizdeki kağıtta yazılı olan Record Locator sözcüklerinin karşısına denk gelen ve muhtemelen harflerden oluşan karakterleri girdiniz. Name yazan kısma da tıpkı elinizdeki kağıtta yazılı olduğu şekliyle soyadınızı yazdınız. Hadi bakalım bul dediniz ve beklemeye başladınız. Fakat o da ne?

Ekrandaki yanıt endişelerinizi diken diken edip, vücudunuzun kimyasını bozdu. Çünkü; "böyle bir kayıt yok" ibaresiyle yüz yüze geldiniz. Sonra kağıt üzerindeki tüm rakamları bir bir girerek defalarca denediniz. Ne yapsanız ne etseniz de bozulmuş kimyanızın ateşini düşürüp içinizi rahatlatacak sonuca bir türlü ulaşamadınız. Başka çareler aramaya, bu konuda bir deneyim var mıdır acaba diye Google'da sözcükleri taratmaya, onun yardımıyla bu konudaki bilgilere ulaşmaya çalıştınız. Emin olun bu yazı yazılana kadar Record Locator ya da "elimdeki biletimsinin numaralarını giriyorum ama bir sonuç alamıyorumla" ilgili bir bilgi yoktu. Deneyle sabittir:))

Aslında son derece soğukkanlı ve telaşsız olan ben geçen gün kendim için uçak bileti alırken ve doğal olarak sistem kimlik numarası sorunca, bir anda acaba Mussano'nun biletini alırken kimlik numarasını yanlış söylemiş olabilir miyim endişesine kapıldım. Kesinlikle yanlış söylediğime karar verdim. Hatta bileti verecek görevli kadına cüzdanımdan kendi kimliğimi çıkararak numaraları söylediğim sahne geldi gözümün önüne. Doğal olarak oğul için endişelendim. Elimdeki a4 çıktıdaki bilgilerden yola çıkarak bileti havayolunun sitesinden kontrol etmek istedim. Ne yapsam ne etsem, hangi numarayı girsem kapı duvardı. Bileti direk havayolunun sitesinden aldığımızda elimizde e- bilet oluyordu ve doğal olarak bu bir soruna sebebiyet vermiyordu. Ki masanın üzerinde kendi bilgisayarımdan kendi ellerimle aldığım üç bilet vardı. Onlar gayet sağlıklı duruyorlardı.

Özellikle daha küçük ve burada merkezleri olmayan yabancı havayolu şirketlerinin biletlerini seyahat acentalarından almak zorunda kaldığınızdan, elinize düz bir çıktı veriliyor. Muhtemeldir ki derdinize çare ararken bu yazıya ulaştınız ve elinizde bu türden bir belge var.

Şimdi durum şu: Seyahat acentalarının, bilgisayar sistemi üzerinde ortak bir çalışma alanları var. Biletleri o sistem üzerinden alıyorlar. Dolayısıyla sizin elinizdeki belgede yazılı olan Record Locator karşılığına denk gelen numara o sisteme ait ve siz ulaşamıyorsunuz.

Yapmanız gereken, bileti aldığınız seyahat acentasından -bir telefonla- biletinizin ait olduğu havayolu şirketindeki pnr kodunuzu istemek. Onunla sisteme girdiğinizde bilgilerinize kolayca ulaşıyorsunuz ve içiniz rahat ediyor. Genelde endişeli biri iseniz ve illa da biletimi havayolu şirketinin sitesinde görmek istiyorum diy0rsanız benim tavsiyem; özellikle seyahat acentaları üzerinden yaptığınız yurt dışı bilet alışlarınızda, biletinize ait pnr numarasını verilen çıktıya yazdırmanız.

Ha benimki bir endişeli hal yanılsamasıymış. Kimlik numarası zaten sorulmamış, doğal olarak ben de söylememişim.:)) İnsan kendi için telaşsız olsa da çocuklar söz konusu olduğunda başka biri oluyor zannımca...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Asansör Meselesi

Bugün yaygın olarak kullanılan asansörler, hidrolik ve ipli olmak üzere ikiye ayrılır. Çok katlı bir binada kullanılan tipik halatlı asansörü kabaca ele alalım. Yöntem basittir. Kabin çelik halatlara, halatlar da apartmanların üst katındaki asansör dairesinde makaraya, makara elektrik motoruna bağlıdır. Motor bir yöne döndüğünde makara asansörü kaldırır, diğer bir yöne döndüğünde asansörü indirir. Makara motor ve kontrol sistemi asansörün omurgasıdır. Ayrıca kabini kaldıran halatlar bir karşı ağırlığa bağlıdır. Asansörün yüzde kırkının dolması dahilinde karşı ağırlık ile kabin dengeye gelir. Dengenin amacı enerjiyi korumaktır. Denge halindeki bir sistemi herhangi bir yönde bozmak için daha az kuvvet gerekir. Ayrıca rehber yaylar hareket halindeki kabinin ve karşı ağırlıkların ileri geri sallanmasını engeller. Bu sistem dahilinde, bir apartmana asansör sistemini döşeyebilirim. Elbette ilerde…

Her neyse...

Demek istediğim; işleyişin belki farkında belki bihaber bizim, asansör kullanırken çektiğimiz çile. Bir binanın katları arasındaki yolcuğunuzu kolaylaştıran bu icadın herkes için ayrı bir anlam teşkil ettiğini hadi saklamayalım birbirimizden.

Asansörü olmadığı için bir binada daire bile tutmayabilirsiniz. Asansör bozulduğunda merdivenlerle pek bir haşır neşir oluşun verdiği sıkıntı küçümsenecek değildir.

Çoğu zaman sizin bulunduğunuz katta değildir kabin. Kabini çağırdığınız birkaç dakikalık zaman diliminin içinde önce, kat kapısının ortalanarak üst kısmına yerleştirilmiş 4-5….8 kişiliktir yazısını görür, ve kabinin dolu olmaması ihtimalini düşünürsünüz. Bu bekleme süresinin ne kadar gereksiz ve zaman kaybı olduğunu beyniniz çokça kez dile getirir. Eğer katta yalnız siz asansör bekliyorsanız yapacak çok şey yoktur. Elinizdeki poşetlerin ağırlığından şikayetçi olup, onları yere bırakabilirsiniz. Elinizde bir evrak varsa kontrol edebilir, hiç olmadı elleriniz boşsa burnunuzu kurcalayıp, çıkan pisliği kapıya yapıştırabilirsiniz.

Asansörün birkaç dakika sonra geldiğini varsayalım, iki ihtimal vardır: Birincisi sizin için yer yoktur; asansörde olması gerektiğinden hep bir fazla kişi bulunur ama sizin için yer yoktur, kapı açılır ve kabin içindekiler meraklı gözlerle size bakıp ceketinizi, ayakkabılarınızı, küpelerinizi veya pantolonunuzu o kısacık anda inceleyiverir. Bunun için de iki ihtimal vardır: Sizin katınızda bir iki kişi inmezse kapı kapanır ve o dayanılmaz birkaç dakikalık bekleme süresi yeniden başlar, diğeri ise kapı açılıp bir iki kişi indiğinde, sizin için kabinin en lüx kısmı yani süiti hazır demektir. Çünkü kalabalık bir asansörde en önde olmak hep daha iyidir. İnsanlara kıçınızı döner ve sizinle muhatap bile değilim bakışını atarsınız. Aynı zamanda ineceğiniz kata geldiğinizde rahatlıkla hareket edebilirsiniz. İner, arkanızdaki sümsüklere bakmadan koridor boyunca ilerlersiniz, ama eğer yanlış katta indiyseniz ve kapı kapanmadan asansöre yetişmek zorundaysanız; bunu fark ettiğinizi hiç kimseye çaktırmayın ve kesinlikle yapmayın derim.

En başa dönelim; bir apartmandasınız, asansörü beklediniz ve geldi. Bindiniz ve içeride bir sürtükle birliktesiniz, o dokunmatik ekran telefonuyla uğraşıyordur, muhtemel olarak sevgilisinin sevişelim mi, yiyişelim mi gibi sorularına karşılık bulmakla meşguldür. Telefonla meşgul değilse, bluzunu düzeltiyordur ya da çantasında bir şeyler arıyordur. Siz, o, orda yokmuş gibi davranamazsınız. Bir bayansanız ilk yapacağınız şey yüzünün güzelliğine bakmaktır, değilse önemi yoktur, ama güzelse kendinizi onunla kıyaslayacak onlarca şey bulabilirsiniz. Saçları sarı ama kesinlikle boya. Ayakkabıları güzel ama çakma vb. Bir erkekseniz önce kilosuna ardından yüzünün güzelliğine odaklanabilirsiniz. O an içinde aklınızdan hatunu nasıl götürebilirim, ya da gideri var bunun gibisinden pek çok şey de kurabilirsiniz. Her ne olursanız olun yapılacak en önemli şey sizin ona baktığınızı fark etmemesidir. O da sizi elbette kesecektir, yaşınız ne olursa olsun 2 metrekarelik bir alanda onun özel sahasına girmiş biri elbette dikkatini çekecektir.

Asansör yolculuğu boyunca elinizde telefonunuz ya da benzeri meşguliyet verecek bir şeyiniz yoksa etrafa bakınır, kendinizi aynada izler ve kabindeki ışıklandırmanın yüzünüzü ne kadar çirkin gösterdiğini düşünürsünüz. Çünkü ışıklandırma üsttendir, bu şekilde yüze vuran bir ışık demeti ne var ne yoksa açığa çıkarır.

Asansörde aşık bile olabilir insan. Gerçi bu bir kız yurdu için ne kadar doğrudur bilinmese de, bir apartman asansöründe veya yüksek bir iş hanının kabinindeyseniz içeri giren adam/kadın sizin aşkınız olabilir. Asansör aşkları varacağınız kata ne kadar uzakta olduğunuzla doğru orantılıdır.

Asansörde sevişilebilir de... Eğer azgın iki gençseniz ve etrafta sinema dışında öpüşüp koklaşacak hiçbir yer yoksa, güvenlik sistemi basit, ucuz veya devre dışı bir binanın asansörü bu iş için en ideal yerdir.

Asansör de hasta olabilirsiniz. Eğer bir panik atak hastası iseniz veya kapalı alan korkunuz varsa, yine de bunu göze alarak merdiven çıkma derdi var diye bindiyseniz, ani bir biçimde kabinin düşme ya da kat arasında kalma ihtimallerini aklınızda çoğaltabilir, kan ter içinde kalabilir, yolculuğun bir an önce hayırlısıyla bitmesi için Fatiha suresini hatırınıza getirmeye uğraşabilirsiniz . Süreci yarıda kesip inebilme olasılığınız da vardır.

Asansör bir işkencedir. Bir asalak ile aynı kabini paylaşmak zorundaysanız o an kendi ayakkabılarınıza bakmaktan başka çareniz yoktur; size iyi akşamlar diyen bir tanıdığa, cevap vermekten başka seçeneğiniz de yoktur. Ya da kapıdan girdiğinizde içerdekilerin tanıdık olup olmadıklarını sezmeniz, onların pahalı ya da bir süpermarketten alınmış parfüm kokularını koklamanız gerekmektedir; en kötü ihtimalle ter koklarsınız. Asansör ömürden çalar. Asansör stres yapar. Asansör seslidir. Asansör düşündürür. Asansör yuva yıkar( o kadar da değil)
Asansör eğlencelidir.:)

18 Ocak 2011 Salı

Erasmus Kullanım Kılavuzu 2... Frengistan'a ayak basmadan önceki son viraj: VİZE

Vize başvurunuzu finalleriniz başlamadan önce yapabilmeniz, otobüs yolculukları sırasında değil, evinizin sıcak ortamında rahatça sınavlara çalışmanızı sağlar. Sizi sabah 7'de yollara düşüp, 12'ye kadar vize başvurunuzu halledip, öğleden sonra 3'teki sınavınıza yetişme çabası gibi sıkıntılardan kurtarır. Oldu ya, bir aksilik halinde vize başvurunuzun ertesi güne sarkması gibi durumlarda manevra kabiliyetinizi arttırır.

Polonya Büyükelçiliği için böyle bir durum söz konusu değil gerçi, kağıt üstünde son vize başvurusu kabul saati 12.00 olarak gözükse de, 12'den önce elçiliğin kapısında beklemeye başladıysanız, sizi içeri kabul ediyorlar. Vize sırasında tek sıkıntı, Ankara'nın ayazında 2 saat civarı ayakta dikilmek. Bu çok tatlı bir dert; eğer evraklarınız tamamsa, sıcak bir gülümseme karşılığı Polonya'dan vize almak kadar kolay bir şey yok çünkü. Pasaportunuzun dolu sayfalarının, tüm Schengen ülkelerinde geçerli Sağlık Sigorta Poliçe'nizin ilk sayfasının, gideceğiniz okuldan edindiğiniz kabul belgesinin ve kendi okulunuzun elçiliğe hitaben yazmış olduğu Erasmus öğrencisi olduğunuza ve hibe aldığınıza dair belgelerin asılları ve fotokopileri ile; daha önceden elçiliğin internet sitesinden çıktısını aldığınız D tipi vize başvuru formunu doldurmanız yeterli.. Bir de iki adet biometrik resim teslim etmeniz gerekiyor.

Polonya belli ki bu Erasmus işini milli gelire ciddi bir katkı olarak görüyor ve Erasmus öğrencilerine karşı oldukça sıcak davranıyor. Vize başvurunuz sırasında yetkili konsolosa Erasmus öğrencisiyim demeniz, sadece Polonya değil "Avrupa'ya" giriş biletinizi cebinize koyuyor. Çünkü en fazla 10 gün sonra adresinize geri gönderilen pasaportunuzun vize kısmında, "D tipi, Çok Girişli" gibi ifadeler yer alıyor. Bu, son Avrupa Konseyi kararına göre, 6 aylık Erasmus Öğrenim süreniz boyunca tüm Schengen ülkelerinde 90 gün bulunabileceğiniz anlamına geliyor. Burada sanırım önemli olan konu sigortanızın süresi; çünkü ben sonradan farkına vardığım bir dangalaklığa imza atıp, vize başvuru formuna Polonya'da bulunma süremin aralığını uçak biletlerimin tarihine göre işaretlememe karşın, (10 şubat-22 Temmuz) vizemdeki süre aralığı sigorta poliçemin tarihine göre geldi. (10 Ağustos'a kadar) Dolayısıyla sigorta poliçenizin süresini en az 6 aylık yaptırmaya bakın derim ben..

Nihayet vizeniz de elinize geçtikten sonra, 2-3 gün boyunca pasaportunuzla birlikte uyuyup sürekli vizenize bakma ihtiyacınızı da giderince, sıra yolculuk öncesi son adımlara, gerekli belgelerin AB Ofisi'ne götürülüp fotokopilerinin bırakılmasına geliyor. Şahsen bizim okul sağlık sigortamızın, Euro hesap cüzdanımızın ve pasaportumuzun birer fotokopisini istedi. Diğer okullarda sistem daha farklı işleyebilir tabii ki..

Sonrasında sıra, velinimetiniz devletinizin Erasmus öğreniminiz dolayısıyla vereceği hibe için onunla bir anlaşma yapmanıza geliyor. Başbakanın tıpkı Türk Telekom Arena'yı yaparken ve basketbolculara prim dağıtırken olduğu gibi, bizzat cebinden ödediği (!) ve gideceğiniz ülkeye göre değişen miktarlardaki hibeniz karşılığı en az 3 ay yurtdışında bulunmayı, dersleri savsaklamamayı ve belli bir not ortalamasını tutturmayı taahhüt ediyorsunuz. Söylemesi ayıp, bu rakam, örneğin Polonya için aylık 403 Euro gibi bir ücrete denk geliyor. Bu rakamın %20'si ise yurtdışında bulunmanız gereken süreyi doldurduktan sonra elinize geçmek kaydıyla sanırım TOKİ'lerin yapımında falan kullanılıyor...

Yazının 1. bölümü: Hazırlık süreci

Yararlı Linkler:

Ankara Polonya Büyükelçiliği (Yeri çok kolay Kuğulu Parkın hemen karşı köşesi, Tunalı'nın girişinde kime sorsanız gösterir)

Erasmusum.com (Erasmus yapan ya da yapacak öğrencilerin yer aldığı bir forum, hemen her konuda bir topic mevcut)

17 Ocak 2011 Pazartesi

Erasmus Kullanım Kılavuzu (Frengistan'a ayak basmadan önce yapılması gerekenler)

İşi Kolaylaştırıcı Faktörler: Önceden edinilmiş İngilizce, sabır ve sizden daha hevesli bir baba..

Yaklaşık 2 yıl önce..

Baba: Şu Erasmus işiyle ilgilen, gerçi ders bırakırsan gidemezsin..

Oğul: Baba alttan dersle ilgisi yok. Sadece dil sınavından yüksek not almak ve not ortalamanın 2.50'nin üstünde olması gerekiyor.

Baba: Olur mu öyle şey.. Ders bırakmış olan adamı almazlar..

Yaklaşık 1 yıl önce..

Baba(telefonda):
Dil sınavından 90 almışssın, bölüm 1.'si olmuşssun..

Oğul: Sizin nerden haberiniz oldu?.. (içten içe bir gülümseme)

Ardından Polonya geyikleri ve gidilecek okul seçimi üzerine tatlı tartışmalarla geçen bir yaz.. Megalomanlık fırsatını değerlendirmek isteyen oğulun, sürekli internetten Erasmus'la ilgili birşeyler öğrenip önüne koyan babaya, "abartacak bir şey yok, daha erken, bunalıyorum" tarzındaki artist hareketleri...

Bu süreçte bütün eş-dost, akrabanın durumdan haberdar olması ve omuzlardaki yükün artması..

4 ay önce, okulların açılmasıyla birlikte:

Öğrenci: Hocam şu işlemleri bir an önce başlatsak, tarihler belli olsa da uçak biletini ucuzken alsak. Hehe..

Erasmus Bölüm Koordinatörü: Hiç bu kadar erken başlamamıştık.. Siz zaten 2. dönem gideceksiniz, daha var. Kasım'ın ilk haftası gibi hallederiz işlemleri..

(Bu olay 1 ay boyunca 4-5 kez tekrarlanır ve her seferinde hocanın kapısından bir sonuca ulaşılamadan dönülür)

Kasım'ın ilk haftası ise, aksilik bu ya, vize haftasıdır ve bu yoğunlukta hocanın yüzünü gören cennetliktir!.. Peşi de bayram tatilidir. Yine de pes edilmez ve hocanın yakalandığı bir aralıkta gidilecek okulun açılış tarihi mail attırılarak öğrenilir..Biletler Lot'tan en fiyakalı uçaklardan, İstanbul-Varşova gidiş-dönüş 470 lira gibi gayet cüzi bir miktara alınır..

2 ay önce:

Şimdi doldurulması gereken formlara gelir sıra. Application Form (Gidilecek okula gönderilmesi gereken başvuru formu), Learning Agreement (Seçilecek dersleri kapsayan bir nevi öğrenim anlaşması, seçilebilecek dersler size gideceğiniz okul tarafından bildirilir, öyle her dersi alayım okul kolayca bitsin yok! 30 kredilik bir sınır var) ve Recognition Sheet (Tam çevirisi konusunda tartışmalar yaşanmakla birlikte, sanırım akademik tanınırlık belgesi diyebiliriz).. Formlar hoca tarafından öğrencilerin eline tutuşturulur. Pardon mail yoluyla atılır. Bir ihtimal -yüksek ihtimal- yazıcınız yoktur da, çıktı masrafları falan sizin cebinizden çıksın diye!

Siz de bunun üzerine avanak avanak gidip 10 sayfa civarı renkli çıktı alırsınız ( yaklaşık 5 lira tutuyor) Hatta centilmenlik yapıp 2 arkadaşınız için daha çıktı almanız, cebinizden 15 lira çıkmasına yol açar. 15 lira bizden bir öğrenci için, Ankara'ya gidiş-geliş otobüs ve 2 kullanımlık ego parasıdır!

Formları bir şekilde doldurup bölüm koordinatörünüze götürmek üzere güle oynaya odasının yolunu tutarsınız. Ancak sevincin kursakta kalma hali bir tokat gibi çarpar suratınıza.

-Bu formlar bilgisayarda doldurulup sonra çıktı alınacaktı. Siz önce çıktı alıp, sonra kalemle doldurmuşssunuz, olmamış!

Formların üzerinde “siyah kalemle doldurulmalıdır” gibi bir ibare bulunmasına karşın itiraz hakkınız vicdanen yoktur. Çünkü karşısınızdaki adam, okul boyunca aldığınız ve alacağınız en zor dersleri veren hocalardan biridir. Önünüzdeki sınavları riske atmak istemezsiniz. O bir heykele ucube derse, çok büyükmüş, güzelmiş diyemezsiniz. Derseniz eğer, basından kayıtların silinmesini rica etmek zorunda kalırsınız.

Böylece eve dönülür. Formlar sıfırdan başlanarak bilgisayardan yeniden doldurulur ve cepten bir 15 lira daha çıkar..

Ancak sürprizler bununla sınırlı değildir. Karşı okuldan alacağınız “Polish Language” dersinin doğal olarak sizin okulunuzda bir karşılığı bulunmamaktadır. Durumu Recognition Sheet'i doldurmadan önce farkedip bölüm koordinatörünüze sormanız: “Ne akıllılık ettim be!”, gibi bir böbürlenmeye yol açabilir. “Türkçe yazın” cevabını alarak hocanın odasından 150. kere ayrılırsınız. O odaya sahibinden sonra en çok girip-çıkanlardan biri olmuşsunuzdur ve artık odayla aranızda duygusal bir bağ oluşur.

Bölüm koordinatörünüzün odasına 151. girişiniz, Erasmus sürecinde yaşanan tatsızlıklar listenize yeni bir çentik atacaktır. Çünkü “Çocuklar ben size dersin karşılığı olarak Türkçe yazın dedim; ama Lehçe olacakmış” cevabı formları bugün de teslim edemeyeceğinizin habercisidir. “Bu hafta çok yoğunum konferanslarım var, haftaya gelin” şeklinde devam eden kara haberler zinciri Aralık'ın 15'ine kadar formları karşıdaki okula gönderemeyeceğinizi tescil eder. Siz olayın şokunu atlatamayıp “Lehçe mi yazılacakmış?” diye afallarken, karşıdan gelen cevap psikolojik dayanıklılığınızı test etmeniz için önemli bir fırsattır: “Polonyaca mı olacaktı? Hahaha...”

Formları teslim edemeseniz de, bu bir haftalık süreyi -eğer halletmediyseniz- pasaport başvurusu yaparak, hibenizin yatacağı bir Euro hesabı açtırarak (Bizim okul Ziraat Bankası'ndan açmamızı istedi), sağlık sigortanızı yaptırarak (tüm Schengen ülkelerinde geçerli ve minimum 30.000 euro teminatlı olmalı, maksimum 45 euro gibi bir fiyat tutuyor) değerlendirebilirsiniz. Pasaport başvurusu yaklaşık 10 dk sürmekte ve e-pasaportunuz 3 gün içinde aps'yle adresinize gelmektedir. Başvurunuzu tercihen küçük şehirlerde yapmanız lehinizedir. Bu süreçte “Almışken Ankara'dan alalım” deyip, 1 hafta randevu sırası bekleyeni çok gördüm ben..

Bu arada, pasaport başvurunuza gitmeden önce AB Ofisi'ne uğrayıp sekretere, Vergi Dairesi'ne onaylatıldıktan sonra başvuru sırasında Emniyet Müdürlüğü'ne verilecek Harçsız Öğrenci Pasaportu dilekçenizi yazdırın. 50 lira cüzdan bedelinin yanında 95 lira harç ödememek için.. İki büyük parasından fazla bir meblağ sonuçta.. Gerçi 24 yaşın altındaysanız içemezsiniz, unutmuşum..

Biz asıl sorunsalımıza dönelim. Formları en sonunda kusursuz bir biçimde doldurduktan sonra, bölüm koordinatörünüze imzalatmanız gerekiyor. Bu 3 formu (Application Form, Learning Agreement ve Recognition Sheet) bölüm koordinatörünüz en sonunda imzaladıktan sonra sıra AB Ofisi'ne teslim etmenize gelir. AB Ofisi'nde çalışan amcalarla iyi ilişkiler kurmanız, sizin İngilizce bilginizi test etmek için sordukları sorulara tüm zorluğuna rağmen gülümseyerek cevap vermeye çalışmanız lehinize sonuç verir. Gideceğiniz okula gönderilecek Application Form ve Learning Agreement kopyalarının posta masrafından kurtulmanızı sağlar. "Bu ay su faturası da 30 lira geldi, hehe.." şeklinde araya sıkıştıracağınız ajitasyonlar önemli.. "Tamam, tamam biz Rektör Yardımcısına da imzalatıp, postaya veririz" cevabını alıp içinizde bir rahatlama yaratır.

Gerekli formları gideceğiniz okula gönderdikten sonra sıra vize öncesi son aşamaya gelir. Karşıdaki okuldan gelecek adınıza hitaben yazılmış kabul belgesi "Acceptence Letter"'ı beklemeye başlarsınız. Bu işlemin Noel Tatili civarına denk gelmesi cevabın gelmesini geciktirebilir. Bizde bir sorun olmadı, kabul belgelerimiz 1 hafta içinde geldi. Ancak diğer okula gitmeyi tercih edenler öğrendiğim kadarıyla "sabır testlerini" henüz sonuçlandırabilmiş değil. Biz şu sıralar vizemizi bağrımıza basarken, onlar gergin bekleyişlerini sürdürmekte.

2.bölüm:Vize alma süreci ...

15 Ocak 2011 Cumartesi

Sokak-tan

Cephelerini, Sülfür dolu yağmur sularının kirletip soldurduğu, 70 li yıllardan kalma sokağına nostalji katan binanın eski, koyu yeşil zeytin rengine çalan çerçevelerden metal pencereleri ve balkon kapıları vardı. Renk uyumunu takiben külüstür ve basıldığında zangır zangır titreyen yangın merdiveninin 4. Kata denk gelen basamaklarında oturmuş, tüm evrenin kendisinden bihaber olduğunu varsaymaya çalışıyordu. Tüm evren kafasının içindeyken…

Dizlerinin üzerine çöküp oturdu, kollarını parmaklıklardan aşağı salıp yerçekiminin hala yerinde olup olmadığını kontrol etti. Kendine neden burada olduğunu soracakken beyninden nikotin uyarıları alıp, elleri ceplerini kurcaladı. Parmaklarının arasında, tütüne sarılı kimyasalı aleve verdi ve şehrin daha yeni sisten kalkmış dev cüssesi üzerine ciğerlerinden duman üfledi.

Dumanla birlikte; günlerin yorgunluğunu, uykusuzluğunu, işinden ötürü bilgisayarda ne kadar vakit geçirdiğini, ev kirasının boktan bir muhitte oturmasına rağmen gereğinden yüksek olduğunu, üstüne üstün işi ile dairesinin arasında iki vesait değiştirmesi gerektiğini, karısının artık ne kadar ruhsuz seviştiğini, eskisi kadar romantik, heyecanlı akşamlar geçirmediklerini, boyattığı saçlarının kızıllığının ona hiç yakışmadığını ama bunu ona söyleyemediğini, sabahlarının tatsızlığını, akşam yemeklerinin zevksizliğini hatta paketinde kaç dal kaldığı düşüncesini de üfledi.

Sanki kocaman, geri dönüşü olmayan bir hata yapmıştı. Günlerdir, hedefsiz sonunu bilmediği bir şeyi bekliyor gibiydi. Yaralarını sarsa da izleri kalmış gibi.

Bense bir binanın önünden geçiyordum. Bu şehirde havanın ne kadar kirli olduğunu düşünürken…

10 Ocak 2011 Pazartesi

Pazar Gezmesi

Behzat Ç. en severek izlediğim televizyon dizisidir. Onunla birlikte özellikle seyrettiklerim Sakarya-Fırat ve Kurtlar Vadisi'dir.

Kurtlar Vadisi izliyor olmam beni tanıyanlarda bir şaşkınlığa sebep olsa da, güncel olayları kendi bakış açılarıyla yorumlamalarından beslenirim, beni yormaz, merak ettirir. Oyunculuk yeteneklerini ve kalitelerini başarılı bulmasam da samimi çabalarını kabul eder ve o hallerinden dolayı izlemeyi severim.

Ama Behzat Ç. benim vazgeçilmezimdir. Hani derler ya iki elim kanda olsa... Tam anlamıyla o derece de bir izleyicisiyimdir. Bütün bir haftanın, kafa içi sohbetlerin en şahane dağıtıcısıdır. Müthiş eğlenir, bazen kahkahalarla güler ve rengarenk bir keyif alırım ondan.

Bir polisiye roman serisi olarak zaten piyasada yer tuttuğunu, kendine özel bir kitlesi olduğunu sonradan öğrendiğim dizi ilk bölümlerinden itibaren içine çekse de beni; zaman zaman, lanlı lunlu konuşmaların, ana kahramanların her cümlesinde kendine mutlak yer bulan küfürlerin ve alkolün fazla kaçtığı konusunda, "acabalı itirazlar" da oluşmuştur kafamda...

Fakat sonra, her bölümünde farklı bir olay ve karakterlere de yer veren, ama bütününde ana kahramanlarının öykülerini de sürdüren sağlam bir metne dayanması, görüntü anlamında 80'li yılların film renklerini ve kamera açılarını kullanıyor olması, film jeneriği tadındaki girişi beni ona bağlayan en önemli etkenler oldu. Sağlam müziği, keyifli diyalogları, oyuncuların başarıyla canlandırdıkları kendine münhasır karakterlerinin yanısıra... İçine kasmayan türden bir mizah yerleştirilmiş, parodisel bir abartıyla lezzetlendirilmiş, şahane göndermeleri de olan, tümüyle insan kokan masalımsı tadı nedeniyle benim için olmazsa olmaz bir dizi olmuştur Behzat Ç.

Bir ara reyting sorunları yüzünden yayından kalkacağı gibi bir söylenti çıktığında çok üzülmüştüm. Tıpkı en sevdiği oyuncağı elinden alınacak bir çocuk gibi hissetmiştim kendimi... Neyse ki sonrasında Behzat Ç. kitlesi bir takım alanlarda baskı yarattı ve dizi eski saatine dönerek, üstelik reytinglerini de artırarak yayına devam etti.

Ve fakat dün; Tırtıl'ı kursa bırakmanın ardında geçirdiğim sürede kahveme katık ettiğim gazetedeki bir haberi okuyunca, koşup Behzatıma sarılmak, onu alıp evin en bulunmayacak yerine saklamaktı istediğim. O meşhur darbenin ertesi günlerinde daha tımtıfıl bir çocukken, annem ağlamasın diye ağlaya ağlaya yaktığım kitaplarımı uzun süre sakladığım yeri uygun gördüm önce...

Sonra kahveden bir yudum aldım, gazetedeki başbakan ve bir bakana televizyon programlarıyla ilgili yetki veren düzenlemeyi okudum. Çocuklarına sadece önerilerde bulunan, doğru olduğuna inandığı alanları bir çeşitlilik içinde sunan, gösteren, tanımalarına olanak yaratan ama farklı kararlarına çoğu zaman -mesela Mussano'nun Galatasaraylı olması, Tırtıl'ın da gitara ya da bir başka enstrümana hiç bulaşmaması gibi durumlara- bağrına "taş basarak" saygı duyan bir baba olarak, benim çocuklarımın ve benim neyi izleyip neyi izlemeyeceklerine bir başbakanın karar verecek olmasından haz etmedim. Bir de çok iyi anla(ma)dığım şöyle bir şey var: Misal en erotik yayınlardan şikayet edenler sayesinde haberdar oluyorum. Muhteşem Yüzyıl, benim oyuncularının bazılarından dolayı kenarından bile dolanmayacağım bir dizi... Ama çok şükür ki farketmeme, merak etmeme, onla ilgili tartışmaları izlememe imkan sağlandı. Neden karşı fikirler sunulup, saygılı bir tartışma ortamı yaratılıp kamuoyu bilgilendirilmeye çalışılmaz da, illa ki bir yasak gerekir?

Sonrasında dışarı, caddeye çıkıp yürüdüm. Bir pasajdaki sinemanın afişlerine, bir iki mağazanın vitrinine göz atıp, Fenerium'un önünde bir süre kaldım. Pasajdan çıkıp caddeye yöneldiğimde, koltuğunun altına sıkıştırdığı gazeteleriyle pazar keyfine koşar adım giden Ümit abiyle karşılaştım. Ümit abiye bir parantez açarsam; kendisi "Ufacık Bir Dokunuş" başlıklı yazıda bahsettiğim Selahattin Amcanın oğludur. Orada yaşamış olmayı tanrının bir lutfu olarak gördüğüm, 12 yaşımdayken ayrıldığımız mahallenin en şık abilerinden* en şık olanıdır. Onun şu an "Anneler Parkı" olan eski Modern Pazarın henüz pazar olmadan önceki halinde oluşturulmuş küçük toprak sahada, mahalle takımımız Rasattepe'nin şampiyon olduğu final maçında taç çizgisinin korner çizgisine yakın noktasından rövaşatayla attığı golünü; o genç milli takıma gittiğinde, uluslararası bir turnuvadaki maçta tüm mahallenin radyo başındaki heyecanını, onun adının geçtiği her anda kopan alkış kıyameti, ondan gelmesi arzulanan golün kıpır kıpır beklentisini hiç unutamam.

11 numaralı formanın en çok yakıştığı Ümit abiye kısa bir hal hatırın ardından, babasının sağ olup olmadığını sordum. Sağ olduğunu öğrenince inanılmaz sevindim. Çok selam söylemesini tekrar tekrar istedim. Selahattin Amca hakkında bir yazı yazdığımdan söz ettim. Sonra, o yazının linkini not alıp bir başka karşılaşmada Ümit abiye vermek üzere yanımda taşımaya karar verdim. O amcanın büyük bir zevkle ve içtenlikle, hesapsızca yaptığı bir davranışın en azından bir çocukta bıraktığı olumlu izleri görsün, pek çok ünvan sahibi önemli adamla yolu kesişmiş, dost olmuş o çocuğun pek çok bürokrat, "cemiyet insanı", işadamı yerine neden onu kahramanlarından biri yaptığını bilsin istedim. Belki de ona olan borcumu yüzüne konduracağım bir tebessümle ödemek istedim.

Şehirin ve kendimin sokaklarında bir süre daha yürüdükten sonra okulun bahçe kapısından geçip, hemen komşu bahçedeki, uzun süre adı Cumhuriyet İlkokulu şimdilerde Sosyal Bilimler Anadolu Lisesi olan kendi ilkokulumun binasına, kendi sınıflarıma bir süre baktım. Tırtıl'ın okulunun ana kapısından geçip salonda bir banka oturdum. Bacak bacak üstüne atıp tekrar gazeteye göz atmaya başladım. Bu kez bir başka ucubeyle karşılaştım. İnsanların kişisel bakışlarıyla, bir şeyi istememelerine, beğenmemelerine hep saygı duydum. Hiç bir zaman bir lokantada yemek yerken, ne yemeğin tuzuna, ne soğukluğuna ne de lezzetine lafım olmadı. Elbette fikrim ve itirazlarım oldu. Ama o alanların kollektif yerler olduğunu, oralara farklı zevklere sahip, tad alma duyguları birbirinden farklı çeşit çeşit insanın geldiğini hep bildim. Sonuçta lokanta insanlara "sunan" bir yerdi. Her insanın da kendi beğenisi doğrultusunda yemeklerle ilgili kararlar oluşturma ve ona göre seçimler yapma hakkı vardı. Ben yemeklerini beğendiğim lokantaya gidebilir, istediğim yemeği seçebilirdim. Aslında bunu bana çok küçük yaşlardayken öğreten, bir lokanta aşçısı olmuştu; yemeklerini eleştiren bir ukalaya verdiği cevapla. "Ben bir sanatçıyım demişti... benim duygularım ve görüşlerimden, sevgimden, işime saygımdan çıkan yemek bu! Sizin de istediğiniz yemeği ve sanatçıyı seçme şansınız var... Burayı beğenmiyorsanız, kendi damak tadınıza, beğenilerinize uygun bir yeri seçin. Ama benden her nabza göre şerbet vermemi beklemeyin..."

Şahsen ben bir başbakanın herhangi bir şeyi ucubelikle niteleme hakkı olduğunu düşünürüm, buna saygı duyarım. Sonuçta kendine özgü bakış açısı ve zevkleri olan bir insandır o da.... İtirazları olabilir her birey gibi, bir takım şeylere... Ama şunu kişisel düşüncem ve tavrım olarak uygun bulmam: Toplumun tamamını kendi aklınca terbiye etme düşüncesi içinde olmasını, onlara kendi zevkince ve düşüncesince yönler çizmesini, toplumu tektipleştirmeye çalışmasını... En önemlisi de bunu başkalarını hiçleyen bir saygısızlıkla yapmasını... Özellikle halkın hizmetkarı olduğunu sıklıkla vurgulayan birinin. Sonra şunu da çok anlamlı bulmam: Vatandaşın oylarıyla seçilmiş, herhangi bir kentin sorumlusu olan bir Belediye Başkanına, o şehrin tüm yaşayanlarının oy haklarını, düşüncelerini hiçe sayarak "şunu şunu yapın, bunu yapmayın" türünden emirler vermesini, üstelik bunu tüm ülke kamuoyu önünde yapmasını... Bir de daha önceki bir yazımda kullandığım şu cümleyi severim:"...Tıpkı YÖK sisteminin cumhurbaşkanına verdiği yetkiler kendi düşünceleri doğrultusunda kullanıldığında sessiz kalanların, o yetki bir başkasına geçtiğinde bağırıyor olmaları gibi..."

Ben Yaşar Kemal olarak hatırlıyorum ama yanılabilirim de, sık tekrarladığım bir söz vardır; geçmişte ki kitap yasaklamalarını ve toplatmaları kastederek söylenmiştir: "Eğer insanların kendi rızalarıyla satın aldıkları bu kitaplar onları fikren zehirleyip bir yere taşıyorsa, bu kitapları yasaklamak için okuyan insanların çoktan o kitapların etkisine girmiş birer asi olmaları gerekirdi."

Haftayı Behzat Ç. ile kapattım. Dün geceki yakıcı soğuğun tersi bir güneş var bu sabah. Çocuklarımın hallerine gülümsüyorum. Mussano'nun profiline koyduğu son fotoğrafına bayılıyorum. Aklımdan geçirip de söylemediğim şeyi yapmış olmasına sevindim. Onu en güzel anlatanın o fotoğraf olacağını düşünmüştüm.:))

Edit:))... Dün gece nerede Kültür Bakanı demiştim, açıkcası ondan bir tavır beklemiştim. Buradaymış dedim az önce. Haberlerde Ertuğrul Günay'ın "ortalığı toparlamaya çalışan" konuşmalarını görünce!

*'mahallenin en şık abileri' Hakan Dilek'in kitabının adıdır.

9 Ocak 2011 Pazar

Hey Dostuum!

İnsana, hayvana, doğaya, bitkiye... kısaca bu dünyadaki her şeye karşı o kadar hesapsız, o kadar kocaman bir yüreğin var ki...


Bir doğum günü pastasından kocaman keyifler çıkarıp, üzerlerine bir sürü anlam yüklediği öpücüklerle, anlatılabilmesi için kocaman kocaman sayfalara ihtiyaç duyulası çeşit çeşit duyguyu en kısa yoldan ama alabildiğine derinlikle suratıma boca edip, bana kocaman keyifler yaşatan şahane çocuk...

Doğum Günün Kutlu Olsun.

7 Ocak 2011 Cuma

Dokundu/m

ODTÜ'de "kötü çocukların" yaptığı eylemin akşamında, Can Dündar'ın Canlı Haber'ine -ertesi günkü köşk davetine çağrılı oldukları için- konuk olan biri Gazi Üniversitesi'nden diğeri Bilkent'ten iki "cici" üniversiteliye baktığımda, o yaşları daha farklı koşullarda yaşamış biri olarak tebessüm ettim.

Daha önceki bir kaç yazımda bu "cici" çocukları şu hoşgörü ve anlayış cümlelerimle savunmuştum:

Bu ülkede yakın tarihli bir nokta koyma (12 eylül) döneminin ardından, farklı oyuncaklarla düşünmekten uzaklaştırılan, evcilleştirilmeye çalışılan, biçimlendirilen, düşünme ve tartışma alanları daraltılan ve bunda hiç bir sorumluluğu olmayan bir nesil bu... Ve hepimiz de biliriz ki insan algısı (merak duygusuyla eleştirel ve sorgulayıcı bakmayı öğrenemediği sürece) sunulanlarla biçimlendirilebilir bir şeydir.

Sevgili Arzu'nun bir yazıma yorum yaparken kullandığı, okuduğumda çok hoşlandığım, çocuk sevinçlerimi zıplatan "Sen de haddini bilmeyen yaramaz çocuklardan biriymişsin." tanımlamasındaki ben yine de "seçilmiş cici çocukların" o yemeğe, ceket ilikleyip kravat takmayan yaramaz akranlarının başkaldıran eylemleri dolayısıyla katılabildiklerini fark edemeyecek kadar evcilleş/tirilebil/miş olmalarına üzüldüm.

Dizlerime yatırıp saçlarını okşamak istedim.

Bu ülkede tüm olumlu hakların kötü çocukların mücadeleleri ve kavgalarıyla elde edilmiş olduğunu anlamıyor olmaları açıkçası bana dokundu. O yemek masasında; akıllara bal çalmayı seven popülist siyasetin, bir imaj yaratımının "şeyleri" olarak yeraldıklarını anlamamalarına içim acıdı.

Pornografik ve yetişkin bir kurgunun "varlıklarını" topluma mesaj olarak sattığını, bu halin, cici çocuğunu sevip yüceltişini diğerlerinin gözüne sokan "terbiyeci" bir ebeveyn tavrı olduğunu görememelerine şaşır(ma)dım!

Yemek sonrası ekranlara yansıyan, o yemekte olmakla onurlandırılmış olmanın hazzını dudak kenarlarından akıtan, kullanıldıklarının farkında olmaksızın giyindikler büyük adam halli cümlelerini görünce de, ruhumda bir sisli hava oluştu.

Oluşan bu sisli havayı Elif Ş. U.'nun, yani şu üniversitedeki porno filmin kahramanı kızın:

"Bu yaptığım benim genel kişilik yapıma aykırı değil. Küçüklüğümden beri farklıydım ve bu farklılıktan hiç rahatsız olmadım. Ama hayatımda ilk kez anne ve babamdan habersiz bir şey yaptım. Akademik bir çalışma olsa da kabul edilmesi zor. Şunu söyleyemezdim değil mi: "Merhaba baba, ben bugün porno çektim, haberin olsun!" Bunu Türkiye'deki hiçbir aile kaldıramaz. Benimkiler bile. Ama özel olarak onlardan saklamıyorum da...Ben kendimi sadece kendime ait hissediyorum. Bir şey yapıyorsam, bunu kendim için ve kişisel olarak değer verdiğim başka bir insana yardımcı olmak için yapıyorum. Başka biri sorsa asla kabul etmezdim. Ama D.'ye "Tamam" dediğim andan itibaren bu benim için işti. Bu filmden pişman da olmadım. Yaptığımız yasak değil, buna rağmen çok fazla insanı çok rahatsız edebilir. Edecektir. Gelecek tepkilerden çekinmiyoruz." cümlelerindeki derinlik, farkındalık, diklik ve yere basış ve elbette ki köşkte ağırlanmayıp dışarıda kalan kötü çocukların televizyon haberlerine yansıyan, öğrenci sorunlarına tam da içeriden dokunan, şirinlik kaygısı taşımayan, kasıntısız ve damardan cümleleri dağıttı.

Ülkeye olan umudum artarak devam ediyor.

Teşekkürler "Kötü ve Yaramaz Çocuklar"

4 Ocak 2011 Salı

Bu Yazın Esprisi...

Eskiden beri uçaklara ilgimiz yoğundur. Bunda, çok küçük yaşlardayken bir yakınımızın eski havaalanında -haftada bir ya da iki kez sefer yapan uçakların bakımlarından, iniş kalkışlarından sorumlu olmasının... Bir çok pazar gününde, çok istediğimiz ve merak ettiğimiz için baba tarafından havaalanına götürülmemizin... Kuleye çıkıp o anda gelmekte olan uçakla yapılan konuşmaları dinleme olanağına sahip olmamızın etkisi çoktur.

Bizlerin büyüklerin, çocukların da bizim yerimizi aldığı bu aralar; ailenin kâbesi olarak tanımladığım evin üzerindeki hava koridorunu kullanan, Avrupa'dan Uzakdoğu'ya giden ve elbette o noktalardan batıya dönen uçakları izlerken içlerindeki hallere uydurduğumuz espriler, ufaklıkların "şunların bagajları bir açılsa da kolalar düşse" cümleleri çoğu yaz gecemize damgasını vurur, sonra o kolaların düşme hızlarıyla birlikte düşecek diğer yiyecek, içecekler üzerine bir sürü fantazi üretilir.

Özellikle istanbul ve Ankara istikametinden gelen uçaklar dağdan hemen sonra iyice alçalarak, evin sol ya da sağ tarafından geçip deniz ulaşırlar. Deniz seviyesine geldikleri ve havaalanına kadar onun üzerinde devam edecekleri için, geçiş esnasındaki hızları oldukça düşük ve yükseklikleri çok yakındır bize... Tam anlamıyla süzülürler. Özelikle gece görüntüleri muhteşemdir.

Üç yıl önce evin arka bahçesine kurunca büyükçe bir havuz... Ve bu havuz (portatif olması sebebiyle) çekince ilgisini pekçok kişinin... Kaçınılmaz bir şekilde, havuz geyikleri de başladı bizde. Kalabalık pek çok masada, o anlarda geçen uçakları kastederek "bunlar havuzu göstermek için özellikle burayı tercih ediyorlar ve biletleri daha pahalı satıyorlar..."

Ya da;

THY dışındaki uçaklar yolu kısaltmak maksadıyla daha erken kıvrıldıkları için, üzerimizden geçerken hafif sağa yattıklarında "soldaki yolcular havuzu görebilmek için yine ayağa kalkıp sağ pencereye yığıldılar " benzeri pek çok espri ve o esprilerin parodisini yaparız.

Bu yaz, okuyucuya geçip geçmeyeceğinde emin olamadığım ama o anı tüm jest ve mimikleriyle yaşayan bizleri, Mussano'nun kendine has uslubuyla ortaya bıraktığı bir bomba dakikalarca gülmekten kırıp geçirmişti. Bunu hep birlikte yazın esprisi seçmiştik. Yazıp yazmamak konusunda çok tereddüt geçirdiğim bu hali, ailenin tarihine bir not düşmek adına, anı yaşayanların hatırlayıp da gülmesi için yazmaya karar verdim.

Yine bir kahvaltı sabahında uçak dağın üzerinden süzülüp tam üzerimizden geçerken aynı espriye başlamıştım ki, Mussano'nun uçakta pilotun yolculara yaptığı anonsu kasteden cümlesi geldi: " Aşağıda, üç yıldır aynı espriyi yapan adam var, şimdi onu izliyoruz"

Hazır uçaklardan söz etmişken, olur ya bizim gibi yıllarca yukarıdan geçen uçakların telsiz konuşmalarını dinlemeyi merak etmiş birileri çıkabilir. Onlar için geçenlerde bulduğum bir sitenin adresini vereyim hemen... Siteye girdiğinizde İstanbul Atatürk Havalimanının uçaklarla yaptığı konuşmaları dinleyebiliyor, harita üzerindeki uçakları takip edebiliyorsunuz. Uçakların üzerini tıkladığınızda, nereden gelip nereye gittikleri, hangi havayoluna ait oldukları, hızları, yükseklikleri hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Hatta biz bir oyun icad ettik... "O anki konuşmanın yapıldığı uçağı ilk kim bulacak" oyunu... Site sayesinde sevdiklerinizin uçaklarını takip etme olanağınız da var. Meraklısı için buradan lütfen

Görsel: Ön taraftaki Nar ile çok yüksekten ve uzağa giden bir uçak

31 Aralık 2010 Cuma

Yeni Yıl Konseri: O ne şenlikdi Allahım!

Bu şehirde yaşıyor olduğuma bir kez daha şükrettiğim şahane bir akşamdı. Aslında tüm konser boyunca, geceyi hangi kelimelerle yansıtabileceğimi düşünmüştüm. Bir sürü kelime içinden en çok "muhteşem"in, dünkü güzellikleri gerektiği gibi yansıtabileceğini sanmıştım. Gecenin her saniyesinde iç sesim, diken diken olup sürekli aynı nidaları atsa da, yine de sözcüğü ortamı anlatabilmek için yeterli bulamamıştım.

Geceyi anlatabilecek bir sözcük arıyordum. Yoktu...

Evet! Geceyi, dün gecede hissettiklerimi, tanıklıklarımı anlatabilecek, geceyle eşleyebileceğim bir sözcük benim lugatımda, dili kullanabilme becerilerim içinde yoktu. Çaresizdim...

Bu sabah dahi, Bitsy ile geleneksel sabah ritüelimiz süreci boyunca, dudağımın kenarındaki gülümsemeye yerleşmiş olan kocaman bir mutluluk, kocaman bir umuttu.. Dün geceki konserin her bir saniyesini yeniden yaşıyor, yaşadığım kentle benim, hatta ailemin tüm fertlerinin kurduğu bağ, ve yeri tartışılmaz sadakat üzerine düşünüyordum.

Evet! Biz bu şehirde yaşamayı çok ama çok seviyoruz. Oysa ki köklerimiz, kökenimiz bu şehirden değil...

Ata topraklarına yaptığımız yolculuklardaki mutluluğumuzun, gittiğimiz farklı farklı kentlerin tadlarının dibine vurmamızın temel sebebi, tıpkı şairin dediği gibi, buraya döneceğimizi biliyor olmak...

İnanın kelimelerle oynamayı bu kadar seven ben bile bu bağı, Samsun Devlet Opera ve Bale'sinin bu şehire kattıklarını, onu nasıl çoğalttıklarını anlatmayı beceremiyorum. Şu anki duygularım; derli toplu, kısa ve öz bir yazı olsun çabalarım nedeniyle önüne koymaya çalıştığım tüm setlerimi yıkıp geçiyor; tüm direnç noktalarım bir bir yıkılıyor. Bir konser yazısı yazma niyetiyle oturduğum klavyenin başında, hangi anı, hangi anın önüne koyacağımın şaşkınlığını yaşıyorum. Dün geceki muhteşem coşkuyu, şahane katılımcılığı, esprili sahneleri, her biri birbirini tamamlayan bir sürü güzel anı anlatabilmek arzusu yüzünden, kendimi tanıyamadığım kadar anormal ama aynı zamanda son derece coşkulu, şapşaşkın bir karmaşa içindeyim. Tüm duygularım aklımla, duvardan duvara çarpan ateşli bir oynaşmanın engellenemez, lezzetli, bi o kadar ahlaksız, en terlemiş, en çoşkun anlarını yaşıyor. Bir türlü toparlayamıyorum yazıyı... Öylesine muhteşem bir tad ki bedenimin her hücresini sarıp sarmalayan...

Emin olun, dün akşamın, yani şahane akşamın; o salonda bulunan -istisnasız- herkese yaşatığı lezzet ile o salonda bulunanların yüreklerinden çıkıp havada uçuşan, sonra birbiriyle buluşup kollektif bir haza ulaşan duyguları üzerine bir yazar; içinde sevinçler, coşkular, kahkahalar olan kocaman bir roman yazabilir. İnanın birisi de o romanı alıp, kamerayı konser salonundan hiç çıkarmaksızın, Brezilya dizilerinin ruhuna rahmet okutacak uzunlukta bir seri çıkarabilir. Ve bir kez daha inanın, o anları hiç yaşamamış, konser salonlarında hiç bulunmamış, klasik müziğe son derece uzak, en ücralardan bir televizyon izleyicisi bile dizisini izlerken, çayını höpürtedip, keyiften göbeğini kaşıyabilir...

Şimdi siz, bu yazıya bir şekilde ulaşıp da okuyanlar, belki de sanıyorsun ki müthiş bir tarafgirlik ve abartı var şuraya dökülen hissiyatımda... Ahh şu an ve dün gece, o muhteşem anları yaşarken içimden geçenlerin ne olduğunu bir bilseniz! Ya da ufacık da olsa bir kamera kaydını koyabilseydim şuraya, beni anlardınız.

Dün, onca konser izlemiş ben en çok; tanıdığım, sevdiğim her insanı ellerinden tutup getirmek, o salondaki şahaneliğe tanıklık ettirmek istedim. Şimdi tüm bu satırları yazarken bile öyle bir coşku var ki içimde, tarifi olanaksız.

Evet bir süredir yeniyıl 2011'i öteki yıllardan daha farklı bir heyecanla bekliyorum. Hayatımda bir yılbaşında ilk kez tüm zamanlarımdakinden daha coşkuluyum. İçimde, yeni yılla ilgili tarifsiz sevinçler var. Ve biliyorum ki; eğer ölümler ya da çaresiz hastalıklar olmazsa, benim ve kocaman ailem için şahane bir yıl olacak...

Evet bu yılbaşı, üç yakışıklı delikanlımız, üç üniversiteli sırığımız aramızda yoklar... Onlar bi başka şehirde biraya gelip kutlayacaklar yılbaşını... Biliyorum ki kızlar yine etraflarında pervane olacak... Ve çok iyi biliyorum ki; biz gerçekten bir birinin keyiflerinden, neşelerinden beslenen de bir aileyiz. Bu akşam ki masamızdaki sohbette en çok onları konuşacağız. İt duruşlarına tebessüm edip genç heyecanlarını okşayacağız. Hatta Facebook sayfalarına koyacakları fotoğraflarına, ailemizden face kullanan bazı büyükler " Maaşallah 3 silahşörler gibisiniz" benzeri yorumlar yazacaklar.

Sanmayın ki ben bu kadar yoğun duygular, umutlar, heyecanlarla abarttım konseri...

Evet! Konser gelecek güzel yılın müjdecisi, işaret fişeği gibiydi.

Evet! Ana yemeğin güzelliğini sinyalleyen şahane bir antreydi.

Evet! En küçük hücreme kadar hissediyorum ki şahane bir yemek önümüzde ve ona yıllarla biriktirilmiş, şapşahane bir şarap eşlik edecek...

Dilerim herkese; mutlu, ama çok çok mutlu, içinde bir sürü bonusun saklı olduğu, yollarınızın o bonuslarla kesiştiği, güleryüzlü, yeni, yepyeni bir yıl... Kutlu olsun efendim, gelip yazılarınıza yorumlar bırakamasak da hepinizi-tüm samimiyetimle söylüyorum ki- çok ama çok seviyoruz.

Haa! Konserin kendisi tabi ki tüm ayrıntılarıyla; kahkahalı anları, sürprizleri, romantizmi ve konseri birlikte izlediğimiz Tırtıl'ın incileriyle birlikte yarına yazılacak...

Valla...

Söz:))

28 Aralık 2010 Salı

Yakınlık!

Epeyidir ne yazı yazıyorum ne de herhangi bir yere yorum... Belki de tüm kelimelerimi birisi için-canlı canlı-harcamışımdır, harcıyorumdur, kimbilir? Ama bugün hayata, sanki daha başka bakmaya başladım. Huzurlu ve keyifli... Sanki gelecek yılın kaymaklı dondurmasını şimdiden yiyen bir mirasyediyim. O hain gülümsemem hiç terk etmiyor beni... Yüreğim olduğundan daha it, kıpırtılı ve sımsıcak... Sanki bir uçan halının hafifliğine yolcuyum.

Hazır yakalamışken bu ruh halini, yazıvereyim dedim şu yazıya bir yorum. Sonra vazgeçtim ve tüm kelimelerimi alıp buraya getirdim.

Okuduğum yazının başlığı "Uzaktan Sevmek mi..."

Uzaklık, sanki başka başka anlamlar yüklenebilecek, farklı yüreklerde, farklı kelimeler hatta başka başka duygularla yakınlıkla eş anlamlı hale getirilebilecek kocaman bir sözcüktür benim için.

Bahsi geçen yazıyı bugün bir kez daha okurken güldüm, sevindim, kanım ona kaynadı! Neden o yazının yayınlandığı gün değil de bugün yorum yazmak istediğim ise izaha ihtiyaç duyan bir durum sanki... Sanki üzerine bir sürü insan hali yazılabilecek sipper bir konu bu... bi düşünelim bakalım!

Bugün aslında, bir kağıda, tıpkı eski günlerdeki gibi kalem kullanarak uzunca bir mektup yazmak istemiştim. Hatta kağıdın ucunu yakıp öyle koyacaktım zarfına... Dün tren koltuğundan akıp giden zamana, sonrasında bir otobüsün penceresinden yarına bakarken hep bu mektubu düşünmüştüm. İçine yazacaklarım ve kullanacağım dil, eski kelimeleri de pekala kullanabilen yeniyetme bir delikanlı şımarıklığında olacaktı. Postaneye gidişimi, ona pul yapıştırışımı, nereye atacağımı bilememenin şaşkınlığını bile düşünmüştüm. Alanın okurken ki yüzünü görmüştüm. Paylaşırken ki keyfini de...

Şimdilik bu kadar deyip; mektup, yorum, yazı karışımı bu posta son vereyim, yanlış bir kelam edip de postu deldirmeden! Ya da biri klavyeye dur desin... mesela ben!

Bi gün şöyle bir şey yazmıştım, çok ama çok keyifli bir yolculuğun dönüşünde: "Özlemek, tek tek de çok anlamlı olan, ya da anlamlar yüklenen bir çok duygunun hepsidir. Özlemek bir uzaklık ifadesi gibi görünse de aslında dibinde olmaktır. Hatta içinde..."

Yine sipper bir yolculuktan dönemedim! Hala bir tren garında, bir otobüsün koltuğunda yüreğime yaslanmış saçların kokusunda, gecenin en yarısında hafif ıslanmış asfaltın parlağında, içinden geçilen görünmez kentlerimizin ışığında, trenin barında iki yeniyetme kızkardeşle parlattığımız sohbette, şahane bir parkın ıssız kahvaltısında, dergilerden fırlamış da oraya konuşlanmış sanılası salonda mumlar ve müzikle harmanlanmış yiyeceklerin, biraların hiç uyanmak istemediğim rüyasındayım. Gördürenin yüreğine sağlık! Haa bi de janjanlı var ki; o bugüne kadar tanıdıklarımın tümünden farklı, bir kendine münhasır şahsiyet. Ve kendileri başlı başına bir yazı konusu! Sakarya'dan geçiyorum şimdilik. "Ebegümeci"nin keyfini ise bekletiyorum.



Ve farkındayım ki bir süredir yapmakta olduğum yolculuklardan hiçbirini diğerinin önüne koyamıyorum. Şapşahane bir keyif, hain gülümsememin kenarından, en lezzetiyle akıyor.

İyi ki...

*Ebegümeci şahane bir kremalı pastaya benim tarafımdan takılmış addır. Kastedilen Sakarya Ankara'dakidir
Fotoğraf: Kapının oralarda bi yer

1 Aralık 2010 Çarşamba

Vera

Enfes bir sabaha yürüdüm, içimde birikmiş ama bir türlü kağıda dökülemeyen onca yazının satırlarını aklımdan geçirerek...

Farkındayım ki; yaz uykusundan bir türlü uyanamayan yüze yerleşmiş serserilik, mutlu ve aptalca bir tebessüm, yazma konusunda inatçı bir tembellik, o tembelliğe çeşit çeşit bahaneler üreten öğrencilik halleri umursuz bir avarelikle hüküm sürmekte hâlâ...

Oysa, "Bizim operada sezon başlar ve ben yazarım," diye düşmüştüm ya bir cümle, bir yazının içine, iki ay önce... Artık, sevgili kişinin cümlesindeki gibi; kırmızı kar'ı bekliyorum ben... Çok tembelim artık, çok!

Her sabah, evet bu kez oturup yazacağım, diyorum. Heyecanım had safhada... Sonra oturup kalıyorum, bir sürü geyiğe takılıp öylesine oyalanıyorum. Aslında o kadar çok şey birikti ki... Yani malzemeden yana sıkıntı yok. E siyaset gündemi de fazlasıyla dolu... Günlük hayat dinamik. Üzerinde bir yıldır çaba harcadığımız bir önemli projenin gerçekleşmesi için harcadığımız emeğin karşılığını alacağımızı gösteren önemli gelişmeler de yaşıyoruz. Ama bir türlü yazamıyoruz. Yani ben!

Mesela, tarafımızdan pek kayda değer bulunmamakla birlikte yine de tiplemeleriyle güldüren Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun izlendi, yazılamadı...

Behiç Ak tarafından yazılmış, iki muhteşem oyuncu Seray Gözler Yeniay ve Adnan Biricik'in dört karakteri canlandırdığı; ilişki, iktidar, sevgi, evlilik, monotonluk, aşk ve macera, kadın ve erkek, birey ve politika üzerine çapraz ve paralel ilişkileri anlatan, muhteşem bir oyunculuk gösterisi olan, konusu sağlam, ritmi lezzetli, şiddetle tavsiye edeceğimiz "2x2" izlendi, yazılamadı...

Profesyonel ki üzerine çok lezzetli bir yazı okunarak not alınmıştı akıl defterine... İzlendi, yazılamadı. Zaten bahsi geçen yazının üzerine çıkacak bir yazı da yazılamazdı!

Carmen izlendi, yazılamadı.

Binbir Gece Masalları bale gösterisi izlendi, ki eleştirilecek bir iki balerine rağmen çok da beğenildi, yazılamadı... Ama cumartesi gecesi izlenen Bir Tenor Aranıyor, yazılacak sanırım bir iki güne kadar... Üstelik bu sezon; Tırtıl, Zeyno, Naz'la birlikte gidiyoruz gösterilere, sonra paylaşıyoruz izlediklerimizi ve oyuncular hakkındaki görüşlerimizi... Onların şahane tespitleriyle öğreniyor ve büyüyorum ben de biraz daha...

Gelirsek ana konumuz Vera'ya; başlığı okuduğunuzda yarattığı çağrışımı ya da algınızın seçtiğinin ne olduğunu tahmin edemiyorum. Açıkçası ben de bu yazıya neden olan cümleleri ilk okuduğumda doğru bağlantıyı kuramamıştım.

Yazı, geçenlerde aldığım bir e-posta üzerine aslında... Ve blog yazmanın bana kazandırdığı tanışıklıklardan yeni bir tanesi üzerine... Yazıya övgü ile birlikte, oradaki iki şarkı için "Nükhet Duru'nun şarkılarını ben duymamıştım, sayenizde öğrenmiş oldum, harika oldu. :) Benim de size bir önerim olacak..." kelimelerini içeren, iki de link eklenmiş, Arel Koray Nalbant imzalı bir e-postaydı aldığım.

Belki de kim ki bu Arel Koray diyeceksiniz. E-posta kutumda, kişilerimde olmayan ve daha önce duymadığım bu adı görünce, virüs falan da yemesem şimdi, diye düşünmedim değil açıkçası. Fakat konusuna dikkat kesildiğimde gördüğüm "Kürk Mantolu Madonna hakkında" ibaresi, elimi çabuk tutturdu ve açıp okuttu e-postayı... Kürk Mantolu Madonna üzerine bir yazı yazmıştım yaklaşık iki yıl önce...

Arel Koray, Vera adlı bir grupları olduğundan, kendisinin hem şarkıları yazdığından hem de
grubun vokalisti olduğundan söz ediyordu. Onun, Kürk Mantolu Madonna için yazılmış bir de şarkısı vardı.

Vera, Denizli'li gençlerin kurdukları bir grup. Sitelerini ziyaret ettiğinizde; amatör ruhlarının yanı sıra seçtikleri müzik yolunun ne olduğunu göreceksiniz. Belki bir gün oldukça yukarılara tırmanmış bir grubun ilk yıllarına tanık olacaksınız. Vera'nın Kürk Mantolu Madonna'sı ve diğer şarkıları için buradan. Grup hakkında ayrıntılı bilgi için de buradan lütfen: veraistanbul.com

Görsel: Kapının önü

17 Kasım 2010 Çarşamba

Devr-i Alem Meselesi

Elimde milimetrik çizim kağıtları, sıfır-üç, beş, yedi, dokuz kalemlerle şehrin merkezinde sokaklardan birinde yürüyordum. Bilirsin, bizim şehir öteden beri gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkını bir türlü dengeleyememiştir. Dolayısıyla o kavuran sıcak, akşam üzeri serinliğe çevirdi yüzünü. Tam da okulların açılma mevsimi...

Derken sokağın içinde, tuhafiye dükkanlarından birinde, o renkli vitrinlerde, mavi mavi önlükleri seyre daldım. Hani o piç kuruları birinci sınıfa başlarken anaları, tuhafiye dükkanlarında , üzerlerine en yakışan önlüğü bulacağım diye çocuklara giydirip giydirip çıkarıyorlar da, bir çocuğu ilk kez okula göndermenin, ona ilk kez mavi önlük giydirmenin doruk doruk heyecanını yaşıyorlar da, o piç kurularının hiçbir şeyden haberleri olmuyor ya hani...

Çocuğun gönlüne yatan "ben ten"li beslenme çantası ya da suluk iken gözü, önlük mönlük görmüyor. Sonra anaları tutup elinden üstü başı çiçek gibi çocuğu, ders başlamasından bir saat evvel okul bahçesine getiriverip, "hadi bakalım akıllı ol" diyorlar da, gözleri doluyor ya hani…

Ben de küçük bir piç kurusuyken, ilk kez okula gönderildiğimde, annem bana, belden kordonu arkadan kurdele yapılan mavi bir önlükle, çiçekli yakalık almıştı… Gerçi beni okula ilk kez bıraktığında vangır vangır ağlıyordum korkudan :)) Oysa anamın o günkü heyecanı hiç bir şeye değişilmezdi, eminim.

Bir yandan soğuk, bir yandan gurbet falan duygusala bağladım blog. Yemin ederim, önlük alıp giyesim geldi.

Daha dün Türkçe defterime, daha şık dursun diye, “e” harfi onlarca kez yazdırılmaya uğraşılırken, şimdi lanet olası mil yuvasının çapını veya mengene gövdesinin görünüşte verilmeyen köşe kavislerini hesaplıyorum. Bak vallahi şikayetçi değilim, mühendis olmaktan blog. İç geçirdim öyle bir... Biraz gecikmeli de olsa birinci sınıfa başlayan piç kurularını öpüyorum yanaklarından…

3 Kasım 2010 Çarşamba

18 Ekim 2010 Pazartesi

Zemberekkuşu'nun Güncesi

Haruki Murakami okumak, beni son zamanlarda rahatlatan en önemli etkinliklerden biri. Bunu artık tamamen kabullendim. Benim için bulaşık yıkamak; ya da okuldan eve yürümek gibi sürekli yaptığım ve olağanlığından dolayı beni dindiren bir eylem oldu sanki. Onun kitaplarını okurken, kahramanlardan biri oturup midesine bir bira indirdiğinde, suyu çekilmiş bir kuyunun dibine kendine son derece normal gözüken bir nedenden dolayı inip günlerce orada oturduğunda ya da yüzünde ansızın beliren bir lekeyle ve bu leke yüzünden sokakta ona dikilen gözlerle başetmek zorunda kaldığında, Dünya üzerinde hemen her noktada aynı varlığın hüküm sürdüğünü anlıyorum: İnsan yaşamı!

Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni de, yüklü fiyatına rağmen yine kafamı toparlamak ve düşünmek istediğim bir dönemde aldım. Tıpkı Sahilde Kafka gibi.. Sahilde Kafka bende derin izler bırakan bir kitaptı, beraberinde çok sayıda soru işaretiyle beraber. Zemberekkuşu'nun Güncesi ise ona göre daha rahat bir kitap, ya da bana öyle geldi. Parçaları birbirine oturtmakta çok fazla zorluk çekmiyorsunuz. Ama bununda bir ön şartı var.

Murakami, Zemberekkuşu'nun kanatları altında sizi Akdeniz'den Sibirya'ya, 2.Dünya Savaşı yıllarının acımasızlıklarından, günümüzün politik-sosyal acımasızlıklarına, birbirinden farklı alemlerde insanların (ve hatta hayvanların) başlarından geçen birbirinden garip olaylar aracılığıyla gezdiriyor. Bunu yaparken de, geçen her bir olaydan istisnasız keyif almanızı sağlıyor.

Parçaları kitabı bitirdikten sonra birleştirmeye çalışmak en iyisi, çünkü aksi takdirde yaratacağınız sürekli bir "Acaba tüm bu alakasız gibi gözüken olaylar ve insanların yolu ne zaman kesişecek?" beklentisi sayfalardan alacağınız hazzı örseleyebilir. Zaten kendinizi zorlamanıza hiç gerek bırakmadan, kendiliğinden gözünüzün önünde canlanacak sahneler size önemli kapılar açacak. Somut ve soyut ögeler yine bir arada ve bu ikisi bazen birbirine karışacak. Doğru ille de gerçek değildir ve gerçek de belki tek doğru değildir.Daha önce hiç Murakami okumadıysanız, başlamanız gereken kitap kesinlikle budur. Keyifli okumalar!...

8 Ekim 2010 Cuma

Yeni Yayın Dönemi

kendime notlar; üzerine yazılmak üzere...

Yazma serüvenim bundan yaklaşık beş yıl önce başladı. Uzun, upuzun ve gönderilmemiş bir mektupla... Bazı geceleri sabaha, o sabahı da başka bir geceye bağlayacak kadar uzun soluklu bir yazma süreci. Upuzun bir ilişkinin dökümüydü her şey... Tüm yaşanmışlıklarımın sürece kattıklarını da ortaya koyan, nedenlere, niçinlere alt yapı olan bir yaşam ve anlar özetiydi klavyemin tuşlarındaki...

Askere giderken iki devreli bir lig olarak tanımlamıştım hayatımı... Birinci devresini kapatmış, ikinci devrenin hayallerini, umutlarını ve olası sürprizlerini yanıma almıştım. Daha bir aylık askerken, hep hazır olduğum ölüm gerçekleşmiş ve ben planlarımın bana ait olan, içinde sadece benim olduğum kısımlarını hayatımdan çıkarmış; bildiğim, beklediğim ve hazır olduğum, ama öyle olsun istemediğim rolü oynamaya başlamıştım.

Kendimi bir bukalemun olarak tanımlarım hep... yaşamla ilgili şikayetlerim yoktur. En olumsuz anlarda bile ortama uyar, anın tüm gerçekliklerini bir durum olarak görür, onun güzelliklerini bulur ve onların üzerinden yürürüm.

Bu öngörebilir ve hayatla uyumlu halime rağmen, açık söylemek gerekirse, hayatımın bir üçüncü devresi olacağını hiçbir zaman öngörememiştim. Ama oldu. Bu üçüncü devrede de diğer iki devredeki beni terk etmedim. Ama hayatın kalabalık akışının iplerini, bu kez tümüyle elime aldım. Bencil oldum. Ya da öyle olmaya karar verdim.

Evvel zaman önce, yani ikinci devrenin bir türlü başlayamayan kapanış töreni devam ederken, yeni bir yazma süreci başlamıştı bende; neredeyse her sabah bir şeyler karalıyordum. Öylesine yazıyordum. Sabahlarımı, gün içi boşluklarımı dolduran bir uğraş olup çıkıvermişti yazmak. Geride bıraktığım yaşamı gözden geçirme, sevdiğim anların içine girip kendimi bu dünyanın, anın, sürecin dışına atmanın keyfiydi dökülen her bir kelime ... Yeni, yepyeni bir ritim tutturmuştum. Hayat, yeni ve hızlı ritmiyle keyifli keyifli akıp giderken, bir anda zamanın el frenini çekiyor, kendimi anın dışına, kumbaramda biriktirdiklerime atıyordum. İz bırakan anları yaşıyor, keyfini de yanıma alıp bugüne dönüyordum.

Bir evvel zaman daha sonra, sadece vizyondaki filmleri takip etmek için üye olduğum bir sinema sitesinde yorumlar yazarken buldum kendimi. Oranın seviyesinin ve tadının kaçtığını hissettiğimde, bugünden iki yıl bir ay önce, bir akşam birden blog hazırlarken buldum kendimi. İlk yazım bir filmdi: Volver.

Blog dünyasıyla hiç bir alakam, konu üzerine hiç bir bilgim yokken bir yazı okumuştum gazete sütunlarından birinde... Blog dünyasını kasaba yaşamına benzetiyordu yazar... Ben artık bir kasabalı olmuştum. Bugün, şu an, farkındayım ki ben çok güzel bir kasabada yaşamaktaymışım. Sabahın en erkeninde, elimde kahve kokusu, konuk oluyormuşum pek çok yüreğe...

Fakat bu yaz, olağanım olmuş, yani sabah elimde kahve kokusuyla başlayan dolaşmalarımın, içimden geldiğince akıp giden zamana saldığım kelimelerimin uzağına düşüverdim. Yaz dışında sadece bana ait olan yaşamım, yine çok kalabalık, yine coşkulu bir seyir halindeyken, başka bir ritimle toslaştı bu sene. Mahremiyet alanlarım yok oldu. Yaşamın ritmi, ne yazık ki elimden gitti. Günün akışını düzenleyen, keyfe keder hareket eden bireysel özgürlüğüm, evdeki şahane kalabalığın esaretine girdi. Sadece beni düşünen, o benin çizdiği rotada yürüyen bencil olma halim kesintiye uğradı.

Aslında hayatımın hatası, evde yer açmak için bilgisayarı ofisimsiden salona taşıyıp, alt katı terk etmemle başladı. Yazları ev kalabalıklaştığı için ve artık bir genç kız iddiasındaki Naz odaya el koyduğundan; üst kattaki, erik ağacı ve altındaki masaya bakan odaya taşımaktan vazgeçip bilgisayarı, salona yerleştirdim. Dolayısıyla, ufak çaplı bir internet kafe halini alan salonda her biri bir koltuğa yayılan, çok sevdiğimiz ve aynı zamanda dünyanın en geveze sağır dilsizi olan Esra'yı, ortalığı toparlamasının iki dakika sonrasında çıldırtmayı başaran dağınıklığın müsebbibi çetenin içinde kaldım. Üç kişi aynı masaya oturup önlerine açtıkları laptoplarıyla oyun sitelerinde, özellikle piştide, dördüncüye kumpas kurup, perişan eden bir çete bu... Kağıtlarını birbirine söyleyen, dolayısıyla pişti ve sayı toparlayan, ve tüm bu halden habersiz bir garibi tüm oyun boyunca deli eden bir çete...

Çoğu zamanlarda bu çete işgal ettiği için salonu, o hareketliliğin içinde bir türlü düzen kuramadım. Bir türlü konsantre olup da yazmaya fırsat yaratamadım. Canım cicim her şeyim blogumu kaçınılmaz bir biçimde gözümün ırağına koydum.

Belki de tüm bunlar, bir tembelin bahaneleridir, bilmiyorum!

Kısa ve öz; bu yaz bir türlü çekidüzen veremediğim ben yüzünden, blog ihmale uğradı. Bu yazamaz sürece çeşit çeşit bahaneler de yaratmadım değil hani! Mesela cumartesi günü sezonu açan Samsun Devlet Opera Balesinin Carmen'i üzerine yazacağım bir yorum ile sezonu açarım sanıyordum, öyle kandırmıştım kendimi. "Yeni Yayın Dönemi" başlıklı bu yazının bir hafta önceki halinde "Neyse, bu akşam Carmen'le SDOB'si yeni sezonu açıyor ve ben de kendi ritmime dönüyorum. Yani yeni yayın dönemi başlıyor. " diye, şu an aktüalitesini yitirmiş bir cümle de vardı.

Beş gün rötar yaptım. Geçen cumartesi izlediğimiz Carmen üzerine bir yazıyı da henüz yazmadım ama iştahlıyım sanki...

Oysa ne şahane bir yaz yaşadım.

Sipper izler ve anlar var damağımda...

Yani.. bu kez, gerçekten, yeni yayın dönemi başlıyor.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Ekvator Hikâyeleri... Bir Kitap Önerisi; Yanında Kullanma Kılavuzu İle

Geçen gün, kanepeye uzanmış, gökyüzünü ve ağaçları keserken, gözüm kitaplıkta o an için bakılacak kitap aramaya başladı. An'a en uyacak kitap olarak öyle derin, boğucu, sıkıntılı bir halet-i ruhiyesi olmayan; merak uyandırıcı, tebessüm ettirecek, serüven ve giz kokan bir şeyler aramaya başladım. Ve "Güne en uygun benim," diyerek parmak kaldıran, bir İstanbul seyahatinde oğul için kitap bakarken gözüme çarpıp oğula aldığım ve o an hissettirdikleri konusunda beni yanıltmayan Ekvator Hikayeleri'nde karar kıldım. Ara ara ben de göz atmıştım, ama şöyle ciddiyetle oturup okumamıştım.

Sonra, sayfalar arasında gezinirken bir anda, artık özlemi içimden taşmış anlardan mıdır ya da tüm yok saymalara, istememelere rağmen artık ruhumun tak dediği noktada mıydım, bilmiyorum. Üzerine düşünmek de istemiyorum açıkçası... Neden olan her ne idiyse, aklıma sahneleri yazdırmaya başladı hemen.

Önce kitaptan mı yoksa aklımın sahnelerinden mi başlasam tereddütündeyim şu an!

İçinde şarap olan piknik sepetleri, kareli yer örtüleri, peynir başta olmak üzere üzüm ve benzeri hafif yiyeceklerle o sepetin içine atılmış şiir kitaplarına eşlik eden tatlı bir rüzgarın ağaç altlarında, şırıltılı bir dere kenarına yatılmış dizlere şiir okumaya meylettiren önerileri görmüşlüğüm vardır; dergilerin aşkınıza renk katın köşelerinde. Yakındaki gölün kıyısında, kaya mezarlarının olduğu yere yayılıp, özellikle mitolojik ya da arkeolojik kitaplara ortamı fon yapmak, akşamüstü o gölün kıyısındaki içkisiz aile lokantasında kiremitte kaşarlı alabalık yemek gibi sapkınlıklarım da vardır.

Ama bu kitabın çağrıştırdığının kel alaka haline de şaşırdım hani!

Bu kitaba yakışır ambiyans nasıl olmalı konusunda aklımın ortaya karışık önermesi ise şu:

Ertesi tatil olan bir günün saat 20'den sonrasında, gökyüzünün yakışıklı lacivertini daha da parlatmış mehtaplı bir gecede ışıkları kapatılmış, mavi ışığın hakimiyetindeki salona, odanın farklı yerlerine dağıtılmış farklı renklerde ve farklı ebatlardaki mumların titrek ve sarı ışıkları eşlik eder... Sevdiğiniz türden ve sayıda tütsü uygun yerlere dağıtılır... Uzanacağınız kanepenin el altına çekilmiş sehpanın üzerine, kesinlikle beyaz ve küçük tabaklarda; sevdiğiniz, içkinizin yanına yakıştırdığınız türden yiyecekler yerleştirilir. Benim kişisel tercihlerim şunlar: Patates kroket, Çin (ya da sigara) böreği, peynir tabağı ve füme dil. Tatlım geldi zamanı için de krem karamel. İçecek olarak genellikle tatil tembelliğindeki pazar günü öğleden sonralarında, ortalığın şişeden geçilmeyeceği bir vaziyette tekila bira ya da votka bira yapmayı Tarantino'nun ya da benzerlerinin ''manyak'' filmlerine yakıştırdığımdan, bu kitabın gecesine uydurduğum yiyeceklerin yanına ve ortamın romantik havasına Pamukkale Anfora Shiraz'ı uygun gördüm. (Plase: Kavaklıdere Angora kırmızı ve Buzbağ.)

Ha pardon unutuyordum! Başucunuzda, sadece kitabı aydınlatacak bir okuma lambası dışında hiç bir teknolojik ışık olmamalı odada; müzik setinin ışıkları hariç... Battaniye ya da benzeri bir örtü tercih sebebidir.

Ben iki farklı müzik türü seçtim, iki farklı hal için: Kanepeye tek kişi halde sığabileceğiniz ikinci kişiniz varsa, ki bu tercih edilendir; caz- blues karşımı bir şeyler yakışır diye düşünüyorum ve tercihimi Madeleine Peyroux'dan yana kullanıyorum (Plase: Ali Farka Toure.) Tek kişilik, bonusu da yalnızlık hissiyatı olan seçenek için de benim tercihim Pink Floyd'dur.* Mümkünse uzun gitar bölümleri olan üç dört parçadan oluşturulmuş, kalkmayı gerektirmeyecek uzunlukta bir seçki oluşturulursa daha da iyi olur.

Geliyoruz en önemli kısma:

Elbette kanepede tek kişi olabileceğiniz bir ikinci kişiniz varsa gece muhteşem. Gerçi bunun şu riskini de göz önününe koymamda yarar var sanırım: Bir kanepeyi tek kişilik yapabilecek ikinci kişiyle arada oluşması muhtemel sıcacıklık, göğüse yaslanmış saçların kokusuna okunan satırlar, tenten halin yumuşak dokunuşları okunan kitabı bir kenara bıraktırıp başka sayfaları açmaya, birbirinin notalarına dokunarak farklı bir müzik yaratmaya, dolayısıyla kendi kitabını kendin yaz bir hal oluşturmaya meylettirir mi kişileri? Ettirebilir! Ya da bir anda, senin gözünün üstünde niye kaşın var gerekçesi yaratarak fi tarihinde de şunları demiştinlere kadar uzanacak bir tartışmanın göbeğine atıp gecenin içine ettirebilir mi?

Duyamadım!

Eğer kanepeye tek kişilik sığabileceğiniz ikinciniz varsa; her hâlükârda iyi eğlenceler. Yoksa, zaten kitaba yumulacaksınız ki bunun daha yararlı bir şey olduğu su götürmez! En azından gözünün üstünde kaşın var diye başlayıp süregidebilecek bir halin oluşma ihtimali uzaklardan el salladığı için, daha iyi bir durumdur deyip; kitabın, içkinin, müziğin ve gecenin keyfini çıkararak teselli olabilir(sin)iz...

Gelelim Tübitak popüler kitaplardan çıkmış, fiyatı oldukça uygun, Ekvator boyunca Güney denizlerinin sırlarından başlayıp Güney Amerika'dan Afrika'ya, Asya ve Okyanusya'ya sıralanmış ülkelerden seçilmiş yirmi hikâyeden oluşan, gerçekten keyifli bu kitaptan seçtiğim bazı hikâyelerin ilk paragraflarına:

Şanssız Conquistador

1540'da son İnkalar tarafından çıkarılan yangınlarla harap olan ve ardından da İspanyol fatihler tarafından daha da yıkılan Quito kasabasına yeni bir vali geldi: Gonzalo Pizarro. Gonzola, İspanya'nın Estremadura kesiminde küçük bir kasabada bir domuz çobanı olarak hayata başlayan ve başdöndürücü bir şekilde, inanılmaz derecede zengin Peruluların efendiliğine yükselen Fransisco Pizarro'nun erkek kardeşiydi.


Yerküre'nin Ölçümü

Fransız ordusu 1719'da, İspanyolların, Katolanya ile Girona arasındaki yolu kapatan, Güller Kalesi'ne kuşatma yapmıştı. Fransız birlikleri içinde ilk kez savaş deneyimi yaşayacak, Charles Marie de La Condamina adında 18 yaşında gözüpek, bebek yüzlü bir subay vardı. Bu genç subay tehlikeye o kadar umarsız yaklaşıyordu ki cafcaflı ve kolayca fark edilebilecek kırmızı bir şapka giyerek düşman ateşine adeta kendini siper edebiliyordu.


Riobambalı Penelope

C.M.de La Condamine'nin yönettiği ve Yerküre'nin Ekvator çevresini ölçecek olan Fransız bilim heyeti, 1741'de sık sık Riobambalı Penelope başlığı altında anlatılan, unutulmaz ve romantik bir olay da yaşamıştı. Bu inanılmaz gibi görünen olaylar dizisi daha sonraki elli yılda Avrupalı yayımcılara, çok acıklı hikâayeler için yararlanabilecekleri zengin bir kaynak hizmeti görmüştü.


Çıplak Barones

Paris 1932. Bir akşamüstü geç vakitte, Monmartre'da bir barda, uzun bir amber ağızlıkla Türk sigarası içen genç ve hoş bir kadın, kendisiyle pek de olağan sayılmayacak bir yoğunlukta konuşan adamı hayranlıkla dinliyordu. Bu klasik bir baştan çıkarma sahnesi olarak görünebilirdi ve bir şekildede zaten öyleydi çünkü adamın sözcükleri kısa sürede kadını aşık edecekti. Ama ona değil...


İnsan Yiyiciler

Yozlaşmış Hartum'da ve uyuşmuş Zengibar'da bilinmeyenlerle ilgili, Afrika'nın Büyük Göller'inin batısında kilometrelerce uzanan, güneş ışığının bile sızamadığı tıpkı yeşil gölge gibi erişilmez, balta girmemiş ormanlarla ilgili korkunç hikâyeler anlatılıyordu. Bu ormanlarda ağaçların kendileri bile uğursuzdu.


Yazının blogdaki ilk yayın tarihi: 24.10.2008

Kitap Yazarları: Gianni Guadalupi-Antony Shugaar

Çeviri: Nazmiye Özgüç

Tubitak Popüler Bilim Kitapları-2004


*Ve önerilen şarkıcılardan tadımlıklar... Pink Floyd, Pink Floyd zaten!






24 Ağustos 2010 Salı

15 Ağustos 2010 Pazar

Klima


- Yarın Sakız Adasına gideceğim.
- O kadar yolu niye gidiyosun ki, yakında bir market yok muydu?

...the day after

- Napıyon ki?
- Ala çatıyorum.


İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP