12 Şubat 2011 Cumartesi

Varşova'ya Giderken..

Varşova Uçağının Kalkışından Bir Gün Önce:

Doğmaya denizi aydınlatarak başlayan güneşle birlikte uyanıyorum. İstanbul uçağım sabah saat 9'da çünkü. Bu kadar erken kalkmaya pek alışık olmayan bünyem için pek sevindirici bir olay değil açıkcası.

Annemi ve kardeşimi son kez koklayıp, şehrimin doğup büyüdüğüm sahiline son bir selam çaktıktan sonra babamla birlikte havaalanına doğru yola koyuluyoruz. Henüz pek bir heyecan yok, en azından Varşova'yla ilgili olan kısım konusunda. Çünkü ilk kez uçağa binecek olmanın yarattığı tedirginlik, bilinçaltımda daha egemen konumda.

Bu tedirginlik yüzünden havaalanı tuvaletinde unutulan bir telefonu daha sonra pişman olacağım bir hareketle danışmaya teslim etmeden uçağımın yolunu tutuyorum. Uçağa binmeden önce salonda beklerken gördüğüm son şey, otomatik kapının camından dışarıya bakan anne ve çocuğun hareketleri. Kapının açılmasıyla küçük çocuk büyük bir tehdit altına giriyor; kapı tam suratına çarpmak üzereyken, olabilecekleri daha önceden tahmin edemeyen annenin kuvvetli refleksleri son anda imdada yetişiyor. Ancak anne bu tecrübeye rağmen kapının önünden -biraz daha uzaklaşmakla birlikte- tam olarak ayrılmamakta ısrarlı..


THY-Lufthansa ortaklığı Sun Express'in Samsun-İstanbul uçağına binerken bizi güleryüzlü hostesleri karşılıyor. Bu stresimi azaltan ilk aşama. Artık koltuklarımıza kurulup havalanma zamanı..

Güzel bir havada gerçekleşen sorunsuz bir uçuşun ardından Sabiha Gökçen'e iniyoruz. Yolu yarıladığımızda tüm yolculara güven veren bir konuşma yapan kaptan pilotumuz yine iş başında. İlk uçuşum olmasına rağmen mükemmel bir iniş yaptığını düşündüğüm için onu alkışlayasım geliyor. Eski zamanlarda olsa alkışlardım!..

Sabiha Gökçen ve Atatürk'ün resimlerinin süslediği koridorlardan geçip bavullarımızı alıyoruz. Sırada Polonya için Avrupa'ya ilk adımı atmak var. Havaş'ın Taksim otobüsüyle kişi başı 13 lira ödeyerek boğazın karşı yakasına geçiyoruz. Küçüklüğümden bu yana çok uzun zamandır gelmediğim İstanbul'un o bilindik, kelimelere dökülmeyen mükemmelliği karşısında başka zaman donakalabilecekken, onu yalnızca bir geçiş noktası olarak kullanacak olmam biraz içimi burkuyor. Yine önümde 24 saatlik bir zaman dilimi var ve elimden geldiğince tadını çıkarıyorum. Uzun zamandır görüşülemeyen akrabalarla yenen keyifli bir akşam yemeği ve her yazımızı Atakum sahilinde geçirdiğimiz kuzenle bu kez Yeşilköy sahilinde yapılan kısa süreli bir kaçamak. Güzel bir barda önümüze konan lezzetli aperatifler ve yaza kadar bir daha birlikte tadamayacağımız son bira yudumları.. Gün boyu gezdiğimiz son model bir Mercedes'te cabası.. Tatlı tesadüfler bana mükemmel bir veda programı sunuyor.

Varşova Uçağı:

Atatürk Havalimanı Dış Hatlar'a halam, eniştem, kuzenler ve tabii ki Mercedes'le vedalaştıktan sonra B Kapısından babamla birlikte giriş yapıyoruz. Sırada Erasmus arkadaşlarımı beklemek var. İkisi check-in açılmadan önce havaalanına varıyor. Fırsattan istifade İstanbul kaçamağı yapan diğer ikisini ise, Ayasofya'nın kapısından çevirip acele etmeleri konusunda uyarıyoruz. Yurtdışı çıkış harcını ödeyip devletimizden son kazığı yedikten sonra saat 15.30'da, uçuş saatinden 2 saat önce check-in açılıyor. Biz üçümüz check-in'e girip yanyana yerlerimizi seçiyoruz. 20.6 kilo gelerek sınırı 600 gram aşan büyük bavulum uçağın yolunu benden önce tutuyor. El bagajım ise 10 kilo civarı ve olması gereken sınırın 2 katı. Onu tartıya koymuyorum. Güleryüzlü LOT çalışanı dönüp bakmıyor bile. Bunlara ilaveten omuzdan askılı, içine cüzdanım, fotoğraf makinam, cep telefonum, kalınca üç kitap, bir takım evraklar, pasaport ve olası bir hastalık için sağlık ocağında aile hekimime yazdırdığım soğuk algınlığı, ağrı kesici ve grip ilaçları* doldurulmuş küçük bir çanta ve elbette yine içine bere, atkı, eldiven ve ufak tefek evraklar yerleştirilmiş laptop çantam da var. Bagaj konusunda stres yapacak birşey yok yani..

Yarım saat sonra gelen diğer iki erasmusçumuz da check-in'ini yaptırdıktan sonra dış hatlarda biraz daha oturup, salona gidiniz yazısını okuyunca artık ayrılık vakti geliyor. Bizi havaalanına uğurlamaya gelenlerle son kez vedalaşıp pasaport kontrolüne giriyoruz. Çıkışımızı yaptırıp, Free Shop'ta biraz oyalandıktan sonra 202 nolu kapının yolunu tutuyoruz. Kapıdaki son kontrollerin ardından botlarım dahil hiçbir şeyi unutmadığıma emin oluyorum ve sıra Varşova'ya ayak basmadan önceki son aşamaya geliyor: 2.5 saatlik bir uçak yolculuğuna..

Varşova'yla İlk Karşılaşma:

Varşova'yla ilk karşılaşmam havadan gece ışıkları altındaki güzel görüntüsü. Şehrin ışıkları Wisla'nın üzerine yansıyor. Ancak Polonyalı pilot Sun Express'in Türk pilotu kadar güzel bir iniş yapmayı başaramıyor. Biraz sarsılıyoruz. Hislerimde yanılmamışım. İlk uçuşumun hatrına olmalı, Türk pilot bizi gerçekten güzel indirmiş.

Uçaktan inince "Non-Schengen" yazan kısımdan pasaport ve vize kontrolüne giriyoruz. Bizim gruptan ayrı başka iki Türk erasmus öğrencisi ilk İngilizce deneyimlerinden başarısızlıkla ayrılıyorlar. Polonyalı memur onlara geliş nedenlerini soruyor ve belgelerini istiyor. Sonunda çeşitli yardımlarla kabul kağıtlarını pasaportlarının yanına koyup, ayakta beklemekten dolayı arka sıralarda baş göstermeye başlayan sızlanmaları dindiriyorlar.

Varşova Chopin Havalimanı'nın, Atatürk Havalimanı'nın ancak yarısı büyüklüğünde olduğu gözüme çarpıyor.

Pasaport ve vize kontrolünden geçip, havaalanının döviz bürosunda kazık yeme pahasına Zloty edinmek için mecburen 20'şer Euro çevirttikten sonra, bizi havaalanının çıkışında karşılamak için bekleyen misafir üniversitenin Erasmus koordinatörü Iwona'nın yanına gidiyoruz. Daha önce Facebook'tan birbirimizi ekleyip konuştuğumuz için birbirimizi tanımak pek sorun olmuyor. Minibüse atlayıp bizim için ayarladıkları hostelin yolunu tutuyoruz.

Okulumuz ve kalacağımız hostel şehrin biraz dışında. Bu yüzden Varşova'yla karadan ilk karşılaşmamız otoyollardan ibaret ve havadaki kadar görkemli değil. Yapı olarak yalnızca Avrupa Şampiyonası için hazırlanan yeni stadını görebiliyoruz. Yolda sorduğumuz tüm sorulara Iwona güleryüzle cevap veriyor. Ancak Türk misafirperverliği tabiki yok. Açmıyız, susuzmuyuz sormak yok! Bizi Hostel'a bırakıp ödeme koşullarını anlattıktan sonra basıp gidiyor.

Resepsiyonda çalışan kızdan yakındaki marketlerin akşam 8'de kapandığını öğrenince kısa süreli bir şok geçiriyoruz. Saat 9 ve ertesi sabaha kadar yalnızca lobideki kahve makinasına talimiz. Karşılıklı odalara yerleştikten sonra biraz laklak edip, tıpkı Amerikan filmlerindeki klasik motellere benzeyen hostelimızı keşfe çıkıyoruz. Kapıda pitbulluyla birlikte bekleyen bekçi ısrarla bize Lehçe birşeyler anlatıyor; ancak tabi ki anlaşamıyoruz. Hostel'ın çevresinde biraz turlayıp gece karanlığı el verdikçe keşfe çıkıyoruz. Etrafımız ağaçlık ve sakin bir yer.. Çevrede oturanların evleri müstakil ve hemen her evin bahçesinde bize havlayan bir köpek var. Şehrin bu yakasında anlaşılan hayat biraz erken bitiyor ve çaresiz uyumak üzere odalarımıza dönüyoruz.

*İlaçlar reçetesi yanınızda olmak koşuluyla doğal hakkınız. Kimse açıp da bakmıyor ama işinizi şansa bırakmayın reçetenizi yanınıza alın.

Sonraki Bölüm: Varşova'da Uyanmak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP