15 Mart 2010 Pazartesi
Gençler Caddesi’nden Geçme Ihlamurlar Kokarken*
Vakıflar idaresindeki işinden istifa edebilirsin.
Baharın, hele çiçeklerin; papatyaların sarısının, beyazının adı geçmeyecek. Ne pelemürün, ne köygüçürenin, ne çobanaldatanın, ne sütleğen ne de fesleğenin.
Bir bahar akşamı kimseye rastlamayacak, baharda bu yıl melal var demeyeceksin. Baharın gülleri açtı, diye mırıldanmak yok.
Ne evveli, ne ahiri, ne kimyonu, ne kekiği, tümüyle baharat dokunuyor sana.
Şu saat baharı olmayan bir kente bir bilet kestir kendine. Yoksa dellencen oğlum.
Yaşını başını almış bir adamsın bahar gelmişmiş… neyine?
Bir daha da Gençler Caddesi’nden geçme ıhlamurlar kokarken.
* Gençler Caddesi, Bakırköy’ün demiryolu boyunca uzanan ve bildim bileli aşıklar yolu denilen caddesidir
*Yazı Sayın Ekmel Denizer'indir.
14 Mart 2010 Pazar
GÖKYÜZÜNDE UÇMAK
Bir gün okuldan geldiğimde yine aynı şeyleri düşündüm ve ‘’Denemekten zarar gelmez.’’ dedim. İlk olarak kendi kendime bir planlama yaptım. İnternete başvurmakta yarar olacağını düşündüm. Ve kanat yapıları hakkında araştırdım. İstediğim sonuçları alamadığım için bir kütüphaneyi ziyaret edip ansiklopedileri araştırdım. Gerekli bilgileri toplamıştım. Ama tespit etmem gereken malzemeler vardı. Aynı zamanda boyutlarda. Malzemeler için babama, boyut için ise öğretmenime başvurdum.
Malzemeleri bulmak kolay olmamıştı. Neyse ki bu zorluğu da yendim. Eh sanırım en zoru malzemeleri bulmak oldu. Oh be! Bu iş de tamamdı. Ama en korktuğum bölüme yani denemeye gelmiştim. Korkuyordum. Küçük bir kulübenin çatısına çıktım. Gözlerimi kapattım ve 1, 2, 3 uçuyordum. Biraz yükseldim. Bir anda bir cesaret geldi. Ve bulutların üzerine çıktım. Yanımdan uçaklar geçmeye başladı. Onlara el sallıyordum. Bir an yoruldum ve o yumuşacık bir pamuk tarlası gibi görünen bulutlara uzanmak istedim. Bunu gerçekleştirdim. Kendimi bıraktım ve ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım. Bir sağa baktım, bir sola. Sol tarafımda yaptığım kanatlar, duruyordum. Yoksa tüm yaşadıklarım gerçek miydi? Bunu ben bile çözemedim.
Yazı Naz Özsamsun tarafından yazılmıştır.
13 Mart 2010 Cumartesi
Mahalle
Geçenlerde bir akşam, bir konser öncesinde, yanımda götürmek için kitap aranırken, elimi kitaplığa atıp çektiğim kitabın başına attığım tarihe baktığımda farkettim ki; onu okuduğumda, henüz 16 yaşımdaymışım. Kenarda ve harbi bir mahalleden şehrin önemli caddesindeki evimize taşınalı henüz 3 yıl olmuş.Pal Sokağı Çocukları, nasıl ki çocukluğumun ve hayatımın iz bırakan kitaplarından biriyse, Vasco Pratolini'nin Mahalle'si de ergen yılların ve hayatımın iz bırakan kitaplarından bir diğeridir.
Asansörcülükten garsonluğa kadar farklı pek çok işte çalışmış, daha sonraları gazeteciliğe başlayıp önemli bir İtalyan haftalık dergisinin yönetimine getirilmiş olan Pratolini; bu romanında, yüksek bir insan sevgisi teması üzerine küçük yaşların henüz bir tabana oturamamış arzularını, meraklarını, utangaçlık duvarının eşiğine takılan cinsel isteklerini, acıma duygusunu, romantizmi, dedikoduları ve bıçkınlığın tüm hallerini inşa eder.
Yoksulluktan başlayan bir yaşamın ve farklı alanlarda çalışmış olmanın getirdiği birikimle döker satırlarına; insanın durumlarını ve onun iç dünyasını... Sanat tarihi öğretmeni olmasının etkileri, romandaki betimlemelerin verimliliğinde gösterir kendini.
Kitabın temel özelliklerinden biri, savaş öncesi ve sonrası gibi iki farklı süreçteki değişimleri, çok hoş bir edebi dille resmetmesidir.
Mahalle; İtalya'nın ikinci dünya savaşına henüz girmediği sancılı yıllarda, yoksul bir mahallede yaşayan kızlı erkekli beş gencin aşkları, düş kırıklıkları üzerinden bir çok yan hikayeyi de ortaya koyarak, sizi satırların arasından alıp anlattığı yaşamın içine oturtur. Kitabın kokusu sandığınız şey, aslında sokakların, evlerin ve caddelerin kokusudur.
Belki çocukluğumun ve ergenliğimin ilk yıllarını, çok renkli ve çok özel bir mahallede geçirmiş olmanın anıları ve birikmişliklerinin tadıyla okuduğum için çok seviyorum bu kitabı. Belki de önerdiğim her insanın kendi yaşamları ve duygularıyla kurdukları paralellikler sevdiriyor Mahalle'yi.
Tümüyle insan kokan bu kitabı eğer bulabilirseniz, kesinlikle okuyun. Yaşınızı başınızı aldıysanız, ilk gençliğinizin güzel sokaklarına gidersiniz; anne ya da babaysanız, çocuklarınızı daha iyi anlarsınız; gençseniz, duygularınızın, kırıklıklarınızın, heyecanlarınızın, utangaçlıklarınızın yalnız olmadığını görür, içine karıştığınız kalabalıkla huzur bulursunuz.
Benim önerim; kolleksiyon değeri olan bu kitabın peşine düşün... Seveceksiniz.
12 Mart 2010 Cuma
Saraydan Kız Kaçırma
Sonda söyleneceği baştan söylemek gerekirse, yine muhteşem bir geceydi. Seyirci de zaten alkış ve çığlıklarıyla ortaya koydu yaşadığı anın keyfini... Pazartesi gününün meşhur sendromunun gazını alarak güzel bir haftaya yolculadı tüm salonu, Devlet Opera ve Balesi sanatçıları...
Eserin, içinde diyaloglar da barındıran neşeli ve sonu mutlu biten bir opera(singspiel) olmasının yanısıra... Konunun İstanbul'da geçmesinin, bize yakın karakterleri içinde barındırmasının, Mozart'ın Türk dinleyicinin kulağına en aşina besteci olmasının seyirci üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu düşünsek de; o gece, tüm bu referansları aşan bir büyü vardı salonda.
Perdenin açılmasıyla birlikte özellikle kadın izleyiciden yükselen "a..aaa!" nidası, dekorların başarısını onaylıyordu. Sahne arkasındaki dev perdeden yansıyan mutedil dalgalı denizle tamamlanmış olan dekor etkileyiciydi. Oyunu daha da canlı ve renkli kılan başarılı kostüm uyarlamalarının altındaki imza Aydan Çınar'dı.
Saltanat kayığının, dalgalı deniz görüntüsünün önünden saraya gelişi tüm dekorla uyumlu bir güzellik sergilerken, yarattığı sahicilik, çok başarılı ve hoştu. Ufak oynamalarla sarayın içi ve dışını aynı sahnede yaratabilmek ve onca şıklığı seyirciye benimsetebilmek önemli bir başarıydı. Oyunun, dolayısıyla oyuncuların performanslarını parlatan bu uyarlamaların altındaki imzanın sahibi Filiz Dinç; başta kadınlar olmak üzere seyirciden hakettiği karşılığı, perde aralarındaki fısıldaşmalara hakim olan takdir cümlelerinde fazlasıyla alıyordu.
İki soprano, Zerrin Karslı(Constanze) ve Esra Erdoğan(Blondchen) olağanüstüydüler. Kısa bir süre önce dünyaca ünlü soprana Otelia Ipek'i izlemiş izleyicinin ona verdiği değeri gördüğümde -Türk insanının bizden olmayanı abartma ve kıyas duygusunu da göz önüne alarak- ana karakter Constanze'yi canlandıran Zerrin Karslı için endişelenmiştim. Özellikle, ikinci perdede ayışığının vurduğu balkonda söylediği hüzün yüklü aryada o kadar etkileyiciydi ki; şarkıyı bitirdiğinde, izleyicinin dünyaya dönmesi epey zaman aldı.
Sihirbaz Oz'un başarılı Doroty'si Esra Erdoğan, 'bak sen ne çabuk da büyüyüp operalarda oynar olmuş' şirinliğinde çok başarılı bir Blondchen karakteri yaratırken, etkileyici sesiyle birbirinden güzel şarkılarda alıp götürdü izleyiciyi...
Tenor Ari Edirne yine başarılı bir performansla Pedrillo'yu çok iyi canlandırıp karakteri sempatik kılarken, muhteşem sesiyle de keyifli dakikalar yaşatıyordu.
Sevgilisini arayan Belmonte- Erdem Erdoğan hem karaktere tam oturuyor, hem bir aşığın hüznünü, hem de kavuşmanın sevincini sesine başarıyla yansıtarak, birbirinden güzel şarkılara imza atıyordu.
Neden adam gibi (günlük) bir cast listesi hazırlamazlar da sadece panoya koydukları fotoğraflarla yetinirler serzenişinde bulunarak yetkili kişilere... Şu an adını hatırlayamadığım -Osmin karakterini oynayan- baritonun da ortaya koyduğu performansla, Kamelyalı Kadın'ın konuk oyuncusu Georgio Cebrian'ın izlerini silmeyi başararak, izleyiciden en çok alkışı alanlardan biri olduğunun altını çizmem gerekiyor.
Aslında tek tek anlar ya da kişilerden bahsetmektense, bütünü üzerine daha çok konuşulması gereken bir gösteriydi pazartesi akşamı sergilenen... Sanki performanslardan ya da görsel ögelerden biri düşük ya da eksik kalsa, finaldeki seyirci çoşkusu da bunca renkli ve toptan olmazdı gibi geldi bana. Akışkan bir öykü üzerine Flavio TREVISAN tarafından öylesine dinamik ve güzel uyarlanmıştı ki eser; her anıyla, hiç teklemeyecek ve ritmi düşürmeyecek canlandırmalara ihtiyaç duyuyordu. Marcus Baisch yönetimindeki muhteşem orkestramız başta olmak üzere tüm sanatçılar ortaya koydukları alçak gönüllü, samimi ve kollektif uyumla bunu başarmakla kalmayıp bir adım öteye taşıyorlardı eseri. İkili, üçlü, dörtlü şarkıların olduğu bölümlerde türe yabancı olan müzikseverleri bile etkilemeyi başararak, operaya ve şarkılarına uzak izleyicinin önyargılarını kırıyorlardı.
İlk kez opera seyredenleri bile operasever yapmayı başaran Samsun Devlet Opera ve Balesinin bu başarılı gösterisinin; bu yıl 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesi çerçevesinde düzenlenecek 1.İstanbul Uluslararası Opera Festivali'nde yer alan yedi eserden biri olarak 19-20-21 Temmuz tarihlerinde Yıldız Sarayı'nda sahneleneceğini de, özellikle İstanbul'lu sanatseverler için hatırlatmak isterim.
11 Mart 2010 Perşembe
Gözümün Yaşında Amca Kokusu

Geçen kasım ayında, tanıdık ve sevdik birinin ölümü üzerine, içinde şu cümlelerin de olduğu bir yazı yazmıştım: "Cenazelerde insanlar; yaşamlarında olağanlıkla var olan insanların yarınlarından çekilip alınmış ve artık yok hallerine bakarak, uzun bir geçmiş muhasebesi yapar ve kendi yaşamlarında yeri olan bir taşın eksildiğini farkederler. Ölene ait ne kadar anı varsa bir bir geçer gözlerin önünden."
Alt yazıda Turhan Selçuk öldü yazınca... Banyo kokulu pazar günlerinde, sıcak sobalı oturma odasına yayılarak okuduğum Akbabalar, Milliyet ve Cumhuriyet Gazeteleri, daha çok da en amcamın 'Aqua Velva*' kokusu geldi gözümün damlasına... O amca ki; yaşamın bütün güzelliklerine elimden tutarak götürdü beni... Henüz okumayı bilmezken tanımıştım Abdülcanbaz'ı ve çok sevmiştim. Bir gün, ben kısa pantolondan henüz kurtulmuşken; bir televizyon filmindeki replik aklıma kazındı: Eve gelen baba, çocuğunun okuduğu çizgi romana göz atmış ve "Dick Tracy'i zor durumda" demişti. Replikleri aklına kazıyan biri hiç olmadım. Ama bu replik dilime dolanmayı başarmıştı. Kimse için bir anlam ifade etmeyecek bu kısacık cümle, sadece o anları ve o duyguları yaşayanlar için anlamlı olabilirdi. Benim için Abdülcanbaz, kanlı canlı bir varlıktı; tıpkı o replikteki duygu gibi.
Turhan Selçuk öldü yazınca... Sandım ki; küçük bir çocuğun Abdülcanbaz'ı da öldü...
*Aqua Velva bir dönemin en popüler traş losyonudur.
10 Mart 2010 Çarşamba
Bir Daha Çal Sam

Git Ali git.
Ayşe bu oyuna gitsin.
Git Ayşe git.
Ali, Ayşe'yle bu oyuna gitsin.
Git Ali, Ayşe git.
Can bu oyuna git.
Git Can git.
Kaya bu oyuna gitsin.
Git Kaya git.
Zeynep; birin yoksa, birini bulup bu oyuna git.
Herkes bu oyuna gitsin.
Gidin herkes gidin.
Çok güzel oyun.
Hatta! Çooooook güsel oyun!
Kadın erkek hallerinin; a'sı var, b'si var, c'si var... k'sı, p'si, o' su... z'si var.
Woody Allen yazmış, İzmir Devlet Tiyatrosu oyuncuları muhteşem oynamış.
Barış Eren çok güzel uyarlamış.
Allen'da Ozan Yıldırım müthiş...
'Bir kadın hem bu kadar güzel, hem bu kadar iyi oyuncu nasıl olur'un yanıtını Ceyhan G. Aksoy vermiş.
Aylin Önal, Mete Şahinoğlu, pek güzel oynamış.
Humprey Bogart harikaymış!
Müzikler süpermiş.
Hele bir sisci varmış ki...
Salona girildiğinde karşılaşılan Kazablanka filminden görüntüler çok hoşmuş.
Düşünceden geçenlerin, sahnede yansıtılma hali çok zekice ve çok eğlenceliymiş.
Woody Allen kaleminden çıkar da içinde entellektüel dünyaya göndermeler olmaz mıymış.
Dekorlar çok güzelmiş.
Espriler süpermiş.
Oyuna seyirciyi de katma durumu şahaneymiş.
Ben çok güldüm.
Ali çok güldü.
Kaya, Ayşe, Can çok güldü.
Herkes çok güldü.
Gül herkes gül.
Eğlen herkes eğlen.
Hatta herkes dedi ki;
Bir Daha Çal Sam.
Sen de, de!..
8 Mart 2010 Pazartesi
Parmak Uçları Kesik Eldivenler*
Soramıyorum…
Soramıyorum madem, bari yazayım diyorum.
Yüzlerce, hatta binlerce yıl sözcük üstüne sözcük koyarak, neredeyse imbiklediklerini bir-iki tuşa dokunarak ekranımıza çağırıp kullanıyoruz. Bir çay kaşığının yüzden fazla pirinç tanesi aldığını biliyorum. Bunu biliyor olmanın ne yararı var, denmemeli. Bir sayfalık bir sorunun yanıtı bazen tek heceli bir sözcük olabilir. Hiçbir şeyin küçük oluşu onun gerçek değerinin boyutunu göstermez. Küçüklük görecelidir. Özellikle bilgi küçük de olsa küçümsenmemeli. Japonların aklımdan çıkmayan uzun bir atasözü vardır: “Bir savsaklama yüzünden bir çivi yitip gider; bir çivi yüzünden bir nal yiter; bir nal yüzünden bir bacak gider; bir bacak yüzünden bir at yiter; bir at yüzünden bir savaş yitirilir; bir savaş yüzünden bir ülke yitirilir” derler. Bir küçük çivi bir ülkenin yitirilmesine neden olabilir. Bir çay kaşığı, yüzü aşkın pirinç tanesi alır. Ve bir tencere pilav kaç çay kaşığı dolusu pirinçle pişer?.. İşte, bilgi çağına gelişimizde, her bir pirinç tanesi kadar çilekeşin varlığını şaşkınlıkla takdir eder, borçluluğumu duyumsarım. Birçok yüce dağın, tek tek deniz kabuklusundan oluştuğuna şaşmak gibi bir şey bu. Bilgi birikiyor, biriktikçe okyanuslar aşırıyor, göklere çıkarıyor, göklerin ardında evrende dolaştırıyor insanoğlunu. Yazık ki, kötü güçlüler eline geçiriyor bilgiyi ve kendi yasaları gereği kullanıyorlar. Bir ilkçağ filozofu; Thrasymakhos’un “kanunları güçlüler yapar, onlar da kendilerine yontar” dediği gibi, çoğunluğun zararına da işliyor bilgi. İnsanlık işleri kötüye sardıkça, Tanrı elçileri, bilgeler, düşünürler, sanatçılar, yazarlar, çizerler, mucitler, kaşifler, bilim adamları çıkıyor. Hepsi insanoğlunun en güzel meyvesi, bilgi için çalışıyor. Kimi ekiyor, kimi suluyor. Kimi süslüyor, kimi koruyor. Bir umut… Yeni yeni şeyler buluyor, söylüyorlar. İnsanlık, yolculuğunun ilk adımına bilgi edinmeyle başlıyor. Biriktirdiği bilgiler arttıkça onları sınıflandırıyor. Tasnif edilmiş bilgiler sistemleştikçe konularının bilimleri, sanat türleri, türlerin ekolleri doğuyor. Bilimler bilimleri doğuruyor. Ve bugün de bizi şaşırtacak bir hızla sürüyor bu. Bilginin ulaştırdığı iyilik, kötülüğün hızına erişemiyor. Ancak, büyük büyük patlamaların acıları bir süre için dengeliyor hayırla şerri. Çok sürmüyor yine açılıyor araları, kötü güçlüler kendi çıkarlarına çeviriyor yeni söylemleri. Barışa katkısı olmuyor bilginin. Bilgelerin kemikleri sızlıyor.
Bilginin nasıl ve ne gibi zorluklarla elde edildiğinin ayrımına ilk kez,-şimdi Feriköy mezarlığında yatan- Abdizade Hüseyin Hüsamettin Efendi’nin yaşamöyküsünü okurken varmıştım. “Amasya Tarihi”nin yazarı… Bir kentin 12 ciltlik tarihini yazmak için ne belgeler incelemek, ne kitaplar okumak gerekiyor. Görevden göreve atanıp durdukça, İstanbul’dan Şam’a, Şam’dan Girit’e imparatorluk coğrafyasını karışlıyor. “Üsküdar Tarihi”nin yazarı, İbrahim Hakkı Konyalı da öyle.. bize, Kaşgarlı’nın “Divanü lügat it-türk”ünü kazandıran Millet Kütüphanesi’ni kuran ve bu kütüphaneye 15000 yazma ve basılı kitap bağışlayan Ali Emiri de öyle... Hiç farkı yok; Balzac’da, Tolstoy’da... Ulaşımın katırlarla, develerle yapıldığı dönemlerde, belki sadece bir paragraflık bilgi için bir diyardan, bir diyara aylarca, yıllarca süren yolculuklar... Başvuracakları sandık sandık belge ve kitaplarını da yanlarında taşımak durumunda kalarak. Kuş uçmaz kervan geçmez yolları, uçurum kenarlarındaki patikaları aşarak ulaştılar edinecekleri bilgilere. Hepsi insanlığa bir ürün vermenin, aydınlatmanın tutkusuyla, günümüzün konforundan çok uzak koşullarda, binlerce sayfalık kitaplarını yazıyor. Kimi zaman mum ışığında, kimi zaman buz gibi odalarda... Yaşamları sona erdikçe, yere düşürmeden bir başkası kapıyor bayrağı. İstif istif bilgi, dağlar oluyor, dilden dile çevrilip, birbirine eklenerek öylece ulaşıyor bugünkü dizüstü bilgisayarlarımızla bize.
Bruno’lar meydanlarda yakılıyor, Campanella’lar kazıklara geçirilip, ölmüştür, diye, hendeklere atılıyor. Bilginin değeri kadar, bize ulaştıranların değerleri nasıl yükselmez düşüncemde? Örneğin: 1600 ‘lü yıllarda, Deyrüzzaferan’daki bir keşiş aradığı bilginin Sibirya’daki bir manastırın kitaplığında olduğunu öğreniyor. Mardin’den kalkıp, binbir zorluk ve aylar süren bir yolculukla ulaşıyor oraya. El yazması kitapları kopya etmenin -yazılı olmasa da- bir kuralı var: bir nüsha da kopya ettiği kitaplık için çıkarması gerekiyor. Henüz karbon kağıdı bulunmamış, kalem yok. Manastırın buza kesmiş duvarları arasında eldivenli elle kaztüyü mü tutulur; işte böylece kesiliyor eldivenlerin parmak uçları...
*Sayın Ekmel Denizer'in "Bilgi, bilge ve Bilgelik" başlığı altında verdiği
konferansın, daha önce Ataköy Gazetesi'nde yayımlanan bir bölümüdür.
7 Mart 2010 Pazar
Bir Konser Teması Üzerine Çeşitlemeler...
Baterinin müthiş bir solo yaptığı Görevimiz Tehlike dahil bir çok film müziği ile birlikte özenle oluşturulmuş repertuarı dinlerken, bir yandan da kendi -klasik- müzik serüvenimi düşünmüştüm. İlk klasik müzik konserine gidişim tamamıyla tesadüftü... Aynı apartmanın çocukları olarak, hiçbir sınıfsal ayrım yapmaksızın, şahane bir arkadaş grubu oluşturmuştuk. Zaten oturduğumuz ilk ve tek apartman olarak anılarımda derin izler bırakmasının nedeni; binanın, dış kapısıyla öteki dünyadan ayırıyor olmasıydı bizi. O kapıdan girdiğimizde, kapıcı dahil 16+1 daireli bir apartmana değil de 17 odası olan bir eve giriyoruz hissiyatına kapılırdık. Geniş girişi, biz çocukların lokali gibiydi... Merdivenlere oturur, sohbet eder, yer karolarının izlerini çizgi yaparak pinpon raketi ve toplarıyla tenis(!) oynardık. Kocaman camlarıyla dışarıyı içeri taşıyan kapımız, aynı zamanda, sıcacık mekânımıza insan ve kar manzaraları sunardı.
O gün de her olağan gün gibi lokalimizde toplanmış, sohbet ediyorduk. Akşamın işten dönüş saatiydi. Evlerine dönen büyükleri karşılıyor, selamlaşıp sohbet ederek onları dairelerine yolluyorduk. Henüz yemek için çağrılma vakitlerimiz gelmemişti. Merkez Bankası'nda çalışan, dersler konusundaki danışmanımız Şaduman Abla kapıdan girdiğinde, yaşamımıza çok şey katacak anlardan birinde olduğumuzun farkında bile değildik. O, çantasından bir sürü davetiye çıkarıp bize uzatarak, "Çocuklar cumartesi akşamı Konak Sineması'nda konser var, işte davetiyeleriniz," dedi. E konser kulağa hoş gelen bir ifadeydi ve benim algımdaki hali, bazı hafta sonları halamla birlikte gittiğimiz kapalı spor salonuna gelen sanatçıları ve grupları izlemekti. Müziği, pop ve rock olmak şartıyla seviyordum. Türk Sanat Müziği de, türküler de tıpkı klasik müzik gibi bana ırak şeylerdi. Çocukluğumun hızıyla bağdaştıramadığım için dinlemeye tahammülsüzdüm.
Cumartesi akşamı, sekiz çocuk elimizde davetiyelerle sinema salonuna girdiğimiz anda sanki yabancı bir ülkeye ilk kez gelen az gelişmiş ülke vatandaşları gibi kenetlendiğimizi hatırlıyorum. Tamam! Sinemalara insanların süslenip püslenip geldikleri dönemlerdi ve ailemin abone olduğu cumartesi 18 seansındaki filmlerin ilk gösterim gecelerine zaman zaman, eksik olanı tamamlamak adına katıldığım için, gala gecesi şıklığına alışıktım. Ama bu alem başkaydı! Sadece dönem filmlerinde gördüğüm salonlardaki ihtişama yakın bir durum vardı ortada... Ve biz, tüm alışkanlıklarımızın ve günlük hayatımızın dışı bir yere ışınlanmıştık sanki... Koyu renk takım elbiseli, papyonlu erkekler ve yine koyu renk giysili pırıltılı kadınlarla doluydu her taraf... Sahnedeki insanlar da benim izlediğim konserlerdeki sanatçılara hiç benzemeyen bir duruştaydılar. Kısa bir süre sonra herkes sustu ve işkencemiz başladı. Radyoda duyduğum anda başka kanala kaçtığım müzik çalıyordu. İlk andan itibaren kocaman bir hayal kırıklığı ve sıkıntı basmıştı hepimizi... Daha beşinci dakika dolmadan, kıkırdamalarımız ve kurtlanmalarımız etrafı rahatsız eder bir hale bürünmüştü. Kocaman bir ciddiyetin ortasında aykırı otlar gibiydik. Müziğin durduğunu sandığımız bir ara dışarı çıkmak için hamle yaptık, yanımızdaki amca çıkamayacağımızı söyledi. Konserin birinci bölümü bitene kadar neler çektiğimizi anlatmaya blog yetmez. İlk yarı biter bitmez kendimizi sokağa attığımızda yaşadığımız ferahlamanın bir örneği daha yoktur, hayatlarımızda...
Bu olaydan bir kaç yıl sonra, biraz daha büyüyüp militanlaşmaya başladığım yıllarda; her gün önünden geçerken vitrinlerine bakmaktan kendimi alamadığım plakçı dükkanlarından birinin vitrinindeki bir uzunçaların kapağı dikkatimi çekti: Hem üzerindeki fotoğrafın tadı, hem de renkleri göz alıcıydı. Hızla eve gidip, o plağı almak için gerekli para konusunda birini ayartmam gerekiyordu. Öğle yemeğine gelmiş olan babaya kestim faturayı ve sofraya bile oturmadan koştum plakçıya... Hiç tanımadığım ya da bilmediğim birilerinin kitap ya da CD'lerini almayı çok severim. Çünkü karşılaşacağımın ne olduğunu bilmemek hoşuma gider. Keşfetmeye bayılırım. Bu nedenle hiç dinlemeden sardırıp plağı, çıktım oradan... Merakın soluk soluğa adımlarıyla girdim kapıdan içeri... "Sofraya gel!" çağrılarına kulaklarım kapalı, oturdum pikabın başına... Çıkardım albümü, koydum pikaba... İlk parçanın girişi muhteşemdi. Aklımdan geçen "Queen tadında birileri bunlar,"dı. Bohemian Rhapsody'nin patladığı yıldı ve senfonik rock denen şeyi yeni yeni öğreniyorduk.
Bir an öncenin telaşında ve merakını giderme gayretindeki ben, şarkıları atlattıkça, yüzümün rengi değişiyordu. Bazı müziklerde şarkı söyleyen erkek ve kadın seslerini duydukça; yanlış tahtaya bastığımı anlamıştım. O anki hüsranım, dağları taşları yıkar geçerdi. Öylesine bir pişmanlık çökmüştü içime... Albüm Edward Grieg'in Peer Gynt müziklerini içeriyordu. Sadece Anitra'nın Dansı'nının giriş bölümü dikkatimi çekti. Sadece o kısmı dinliyordum. Bir günden bir güne tamamını dinlemedim. Her niyetlenip kendimi şartladığımda ve inatla direneceğim ve baştan sona dinleyeceğim, dediğimde bile başaramıyor, alıyordum pikaptan plağı..
Ama günlerden bir gün, şu an oturduğumuz eve taşındığımızda -ki TRT, fm bandından yayına daha yeni başlamıştı- camın önünden dışarıyı seyrediyordum. Şahane bir beyazlık yavaş yavaş kaplamaktaydı yeşil örtünün üzerini... Dışarıdaki soğuğu daha da anlamlı kılan şefkatli bir sıcak üfleniyordu kaloriferden yüzüme doğru... Başlayan programda, yumuşak sesli bir kadın, çalacakları eseri anlatıyordu. Karın yağışının hızından tutun da soğuğa kadar pek çok mevsimsel özelliğin resmini çiziyordu cümleleriyle.* Sunucunun anlatımı bitip müzik başladığında, dışarıda yağan karın ritmi, beyazlığın üzerine konan sığırcıkların hali ve manzaranın bütünüyle çalan müzik arasında kurduğum bağ, hayatımın dönüm noktası oldu. Farkettim ki o gün, klasik besteciler bir hikâyeyi, bir durumu, bir ânı resmediyorlar. Onlar, fırça yerine notaları kullanıyorlar.
O gün, tüm ön yargılarımın yıkıldığı gündü. İlk işim gidip Faruk Yener'in Müzik Kılavuzu adlı kitabını almak oldu. Artık televizyondaki pazar konserlerinin sıkı bir takipçisi olmuştum. Kitaptan bilgileniyor, hatta konser sırasında kitabı yanıma alıyor ve eserin neyi resmettiğini öğreniyordum. Bütün bunların sonucunda bir klasik müzik aşığı olmadım; ama severek dinlediğim müzikler kervanına bir tür daha eklenmiş oldu. Ayrıca, bilmeden öğrenmeden bir şeyi sevip sevmemeye karar vermemem gerektiğini öğrendim. Sonra Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği ile de barıştım. Her şeyden önemlisi; o ilk konserde dışarı çıkmamıza izin vermeyen amca, gerçek sanatın ve emek denen şeyin ne olduğunu zaman içinde anlamama sebep oldu. O salonda ne olursa olsun kalmak, sahnedeki insanların verdiği emeğe saygı adına gönüllü bir mecburiyetti.
Bütün bunları şahane orkestramızın bu yılki yeni yıl konserini izlerken düşünmüştüm. İçinde bulunduğum salonun görkemine bakmış, o sinema salonunun küçücük sahnesini hatırlamıştım. Binaya girerken hediye olarak verilen küçük kadife kesecikleri uzatan Samsun Devlet Opera ve Balesi'nin Noel Baba kıyafeti giymiş kızlı erkekli çalışanlarının iyi yıllar dileyen karşılamasıyla ısınmıştım. O günkü konserin atmosferinden yola çıkmış, günümüzdeki katılımın yaş gruplarına mutlu olmuştum. Çok güzel bir kültür merkezine sahip güzel bir kentin şanslı insanı olma halimi sevmiştim.
Yeni Yıl Konseri'nin finalinde çalınan Jingle Bells'e izleyicinin coşkulu katılımını daha da renkli kılan balon ve konfetilerin arasından neşeyle dışarı çıkarken, yüzümü okşayan şefkatli soğukta son bir özet yapmış, elimi attığım cebimdeki kırmızı kadife keseciğin içinden çıkardığım nazar boncuğunu, güzel binamızın bahçesine savurmuştum.
*Anitra'nın Dansı-Edward Grieg
*Sunucunun bahsettiği eser; Vivaldi'nin mevsimlerinden kış idi.
6 Mart 2010 Cumartesi
Sığınak
Şu an Joan Baez söylüyor;
parkaların sıcağında,
bir kış akşamı ürpertisinde ve ürkek bir solmuşlukta
klişe sözcüklerin yankılandığı
küf kokulu bir izbede...
Gökyüzü en bi deniz kadar mavi...
Eylül 2008 tarihli yazıdan...
Joan Baez - Blowing In The Wind
4 Mart 2010 Perşembe
Ayar
niye kendimizi diğer milletler karşısında küçük görüyoruz.
bizki yıllarca dünya ya hükmetmiş bir milletin torunları
degilmiyiz.bu millet her şeyi yapar. hollllovud da ne oli ki
senin hollovud filimlerinin en önemli işlerinide yine bu billete ait fertler yapıyor
örnek yüzüklerin efendisi
Hürriyet com.tr'de 'Avatar tadında Çanakkale Savaşı' başlıklı yazıda kastedilen Çadır adlı filme yorum yapanlara ayar olan bir yurdum insanı ...
3 Mart 2010 Çarşamba
Rab Şeytana Dedi ki
Oyunu aylar önce program listesinde gördüğümde- en azından tiyatro kokusu için gitmeyi düşünmeme rağmen- biletlerini internet üzerinden ve erkenden ayarlayan biri olarak, bu oyuna biraz mesefali de durmuştum açıkcası. Yani bir çok oyunda olduğu gibi hemen atlamamıştım üzerine...Diğer oyunlar ya da konserler için biletleri alırken bu oyuna uzun uzun bakar, düşünür taşınır, sonrada vazgeçerdim. Her hafta bir etkinliği bir şekilde izlemeye alışan bünye, bu haftayı boş geçirme olasılığını hissedince, usul usul dürtmeye başlamıştı beni... Müptela savaşı veriyordum irademe karşı...
Sürekli bir 'gitsem mi gitmesem mi' hali canımdan bezdirince, ben de sildim aklımdan Rab Şeytana Dedi ki'yi... Ben sildim ama o silmedi beni. Her bilet almak için nete girdiğimde, salonun ufak ufak dolduğunu görüyor ve elim 'bu oyuna bilet al'a gidiyordu; aklım da her seferinde, bu kararı sonraya iteliyordu. Sonunda kendimi titreterek kendime getirdim ve ayar verip sert çıktım: "Ya o hafta boş, ya da bu oyun!"
Etki altında kalmamak için oyunlar hakkında araştırma yapmayan ve ayar olan ben, bu kez mecburen konuyu yargıya taşıdım; ya aklımın dediğini yapacaktım, ya da yüreğimin git dediği yere gidecektim. Fazla uzatmayayım: Aslında bu oyun üzerine yazı bile yazmayı düşünmezken, kimseler de uzak kalmasın istedim, bu eğlenceli 1,5 saatten...
Ben, "yaaa bu oyuna gitmeliyim!" dediğimde, çoktan Google aramaya yazmıştım: "Rab Şeytana Dedi ki..."
Bul dediğimde, Google'da bana dedi ki: " Uzaklarda arama!.."
Meğerse en sevdiğim blog yazarlarından olan sevgili a. nur gitmiş bu oyuna, ve yazmış çok güzel bir yazı oyun hakkında. Hani insan bazen burnunun ucundakini göremez ya, işte Google'da sanki bunu anlattı bana...
Kişisel fikrimi hemen söyleyip sizi fazla da tutmadan, oyunla ilgili güzel bir yorum için sevgili a. nur'a yollayacağım. Açıkcası ben; çok keyifli, çok eğlenceli birbuçuk saat geçirdim. Danslarla, güzel şarkılarla, güzel espriler ve güzel oyunculuklarla bezenmiş oyun boyunca, mevcut dünyadan kopup sahnenin ortasında bağdaş kurdum. Özellikle, saksofon permormansları katılınca orkestraya, keşke cumartesi akşamı olsaydı bu oyun diye aklımdan geçirdim. Hatta fazlasıyla abartıp, mesela Babylon'da sergilense bu oyun dedim. Yani uçtum; canım alkole değmek istedi, hatta yanıma birini de istedi.
Haa, geçen hafta izlediğim 'Ölüm Kitabı'ndaki tiyatro lezzetini aldım mı?' diye sorarsam kendime, ki sordum, yanıtım hayırdır. Ama bu düşüncem yüzünden, Rab Şeytana Dedi ki'nin genç, farklı ve eğlenceli bir tiyatro gösterisi olduğunu da görmezden gelemem. Yani kısacası, çok eğlenirken bir iki cümle kapıp üzerine düşünebileceğiniz, hatta aşk üzerine sözlerine bakıp yorumlar yapabileceğiniz, içinde dans, müzik, felsefik sözlerle desteklenmiş şarkılar olan eğlenceli ve güzel bir oyun Rab Şeytana Dedi ki... Dansların çok uyumlu ve başarılı sergilenemediğinin, şeytanın gölgesinde kaldığının ama sevimli olduğunun altını çizeyim ve daha genç bir gözden daha ayrıntılı bir yorum için sözü; oyunu izlememe sebep olduğu için kendisine teşekkür ederek, sevgili a.nur'a bırakayım.
2 Mart 2010 Salı
Cumartesi 14:36'da Şirin Sokak

Güneşin saklı olduğu o saatte; büyük bir alışveriş merkezinin önündeki geniş ve hareketli caddeyi geçerek ulaşılan Şirin Sokağa girer girmez, göze çarpan bir olağandışılık yok. Her şehirde, her kasabada rastlanabilecek ara sokaklardan biri...
Sokağın hemen başındaki pastanenin üst katından sokağa inen merdiven dikkat çekici... Daha önce iki katlı bir ev olduğu anlaşılan binanın alt katı dükkana çevrilince, üst katın sokağa çıkışı harici bir yangın merdiveni tadında kalmış. Çıplak ve dik...
Az önce ana caddeyi geçerek sokağa giren gülergözlü bir çift, sohbet adımları atarak yürüyorlar. Yüz ifadelerine yansıyan sözcüklerin keyfinden sokağa geliş amaçlarındaki bilinç anlaşılıyor. Doğrudan, sol taraftaki küçük salaş dükkana yöneliyorlar. İçeri göz atıp boş yer bulamayınca, daracık kaldırıma atılmış masalardan birine oturuyorlar. Sokağın eskiliği kadar eski bir lokanta burası... Eskiye biriktirilmiş bir zenginlik ve acaip bir lezzet saçılıyor dükkandan sokağa... Şirin Sokağın üst başından gelip salaş dükkanın önünde duran -dükkandan büyük- arabalara, pahallı giyimli beyler ve kadınlar biniyor. Onlardan boşalan sandalyelere de, yeni beyler ve bayanlar oturuyor.
Gülengözlü kadınla adam siparişlerini veriyorlar. O esnada, lüks bir cip ve aynı ihtişamda iki araba giriyor sokağın üst başından... Tanıdık bir telaş hakim kılıyor kendini sokakta... Dükkanlardan bir kaç kişi koşup arabaların kapısını açıyor; zenginlik ve itibar dökülüyor açılan kapılardan... Şöförleri çekip alırken arabaları dar sokaktan, dükkan sahipleri coşkulu bir nezaketle karşı pastaneye buyur ediyor, arabadan inen pahalı takımlı beylerle pırlantalı kadınları...
Gülergözlü sohbetin ortağı adam, önüne gelen tabağın kokusunu çekiyor içine ve sumak rica ediyor garsondan...
Gülergözlü adamın karşısında oturan gülergözlü kadına baktığınızda, ' bu kadar mı yakışır siyah gözlük bir kadına' diye geçiriyorsunuz aklınızdan...
Onlar bir yandan yerken yemeklerini, bir yandan resmediyorlar sanki kelimelerinde; sokağı, anı ve birlikte olmanın tadını.
Gülergözlü adamla gülergözlü kadının masasının hemen arkasındaki kapının önünde duran saçları boyalı kadın dikkat çekiyor. Gülergözlü kadının karşısındaki gülergözlü adam, kadını hemen farkediyor.
Kadın sokağa çok yakışıyor.
Belli ki sokakla tanışıklığı eskiye dayanıyor.
Zaman film olup, sahne sahne gülergözlü adamın aklına akıyor.
Kapının yanında duran 'saçları gazino rengine boyalı' kadın, istemem yan cebime koy bir edayla ve umursuzmuş yapan bir tavırla kendini göstermeye göstermeye, ve meydan okur bir diklikle, ve kadere isyankar bir kabullenmişlikle ileri geri salınıyor masaların olduğu kaldırımda. Akşamdan kalan itibarını hala sırtında taşıyor ve neon ışıklara yazılmış adını günışığında parlatıyor. Triko taytının üzerine giydiği enine çizgili kazak, tam kalçalarını kavrıyor. Boynuna doladığı atkı, kıyafetine pek sanatçı bir renk katıyor. Vücuduna yüklediği anlam, yürüyüşündeki eda, masalardakilere umursuz ve görmez bakan gözleri, sadece sokağın sahipleriyle konuşuyor. İtibar yüklü sözcükler, erkek bir sokakta yalnız bir kadın olmak, onu sokağın kraliçesi yapıyor.
Masalardakiler, sokağa yabancı kalıyor.
Saçları gazino rengine boyalı kadın; eline bir sigara alıp, bir bardak da çay, camında otel yazan beşinci sınıf kapının duvarına yaslanıyor. Gece başka alkollere, başka hayallere ve başka nefeslere üfleyeceği sigarasını, o saatte, kendine üflüyor.
Kadın sokağa çok yakışıyor.
Masadaki, siyah gözlüğün çok yakıştığı gülergözlü kadın; hemen kaldırımın kenarında duran, uzun boylu, uzun kahverengi paltolu, kafasını paltosunun kaldırdığı yakasına gömmüş adamı işaretliyor. Adam, sigarasının derin çektiği nefesini 'of ulan ofa' üflüyor. Adam, otelin kapısındaki, uzun kazağı kalçalarını kavrayan kadına gözünün ucunu takıyor. Kadın bütün edasıyla ve sallana sallana kaldırımın öte ucuna, sokağın karşı kaldırımındaki manava doğru hareketleniyor; uzun kahverengi paltolu adamın arkasından geçerken, oraya buraya, gülücük yüklediği laflar çarpıyor.
Paltosunun yakasına saklanmış kafasını çeviren adam, kazağının kavradığı kalçalarını sallayarak yürüyen saçlarını gazino rengine boyatmış kadına pek de umursuzmuş gibi, başını çeviriyor. Burun kıvıran bir kulakla dinliyor, kaldırım taşlarındaki kalçaların ritmini.
Manavın uzattığı poşete iki elma, üç portakal, bir kaç muz dolduruyor saçları gazino rengine boyalı kadın. Elinin kelimeleri ' deftere yaz, haftaya öderim' diyor. Manav raconbilir bir vurguyla 'senden de mi para alacağız abla' diye gülümsüyor; çıkar gözetmeyen karşılıksız bir sevgi ve içtenlikli bir saygıyla... Uzun kazağı kalçasını kavrayan atkılı kadın, tekrar masaların olduğu kaldırıma yönelirken, o ana kadar onu farketmemiş olanların da gözüne gözüne takıyor kendini.
Sokağın başından bir BMW geliyor.
Karşıdaki pastaneye kurulan masadaki kalabalıktan, sarışın, kürk mantolu, pırlantalı ve havası kıvamında bir kadın dışarı çıkıyor; elindeki ağızlığa takılı sigarasını dudaklarına götürüyor. Çıplak ve dik merdivenin altındaki duvara yasladığı yaşamına bir nefes çekiyor. Sıkışmışlığını havaya salarken, az önce manavda alışveriş yapan kazağı kalçalarını kavrayan gazino renkli kadına takılı kalan gözleri, o kadını bütün yürüyüşü boyunca takip ediyor.
Masalardan birinden bir grup kalkıyor.
Ünlü Türk Müziği sanatçısı BMW' nin ön koltuğuna biniyor.
Kafasını paltosunun kaldırdığı yakalarıyla beyaz şapkasının arasına saklayan uzun poylu, uzun paltolu milli piyango satan adam, elindeki biletlerine bakıyor.
Saçları gazino renkli kadın, en havalı haliyle ve kazağının kavradığı kalçalarını sallaya sallaya otel yazan kapıya doğru yürüyor.
Sokağın içindeki ve çaprazdaki manavdan, soyulup dilimlenip lokantadan gelen tabakalara dizilen meyvalar, pastanedeki masalardan toplanıyor.
Gülengözlü kadın süt helvası sipariş veriyor.
Garsonun biri, koşarak sokağın caddeyi kesen köşesini dönüyor. Biraz sonra elinde dumanı kokan süt helvasıyla dönüyor.
Dünya, o sokakta dönüyor.
Gülengözlü adamla siyah gözlüğün çok yakıştığı gülengözlü kadın yaşadıkları ana sarılıp, senli benli gülüşlerine yeni yeni anlamlar katarak, muzur muzur kelimeleri sarmaş dolaş edecekleri alışveriş merkezine doğru, geldikleri yoldan yürüyorlar.
Uzun ağızlıklı sigarasını içen kürk mantolu, şık pırlantalı, sarışın ve kariyerli kadın; uzun kazağı kalçalarını kavrayan, saçlarını gazino rengine boyatmış kadında takılı kalan gözlerini geri alıyor.
Şirin sokağa kocaman bir cip ve aynı ihtişamda iki araba giriyor.
Sokak, sahiplerine kalıyor.
1 Mart 2010 Pazartesi
Ovaya Bakmak*
Buradan bakıldığında yavaşça alçalan ve uzunca bir düzlükten sonra tekrar yükselen bir araziydi görünen. Doğanın genişliği insanın her şeyine işliyor, soludukça adeta ciğerlerini de kendine benzetiyordu. İnsan burada, uzak, derin ve geniş düşünüyordu. Kaç yıldır öğleden sonraları burada bulurdum kendimi. Bir metal gibi genleşir, genişlerdim. Sırtımı aceleyle gövdesine yasladıktan sonra gölgesiyle havadan sudan konuşurdum; neler görmüş ağaç, bil bakalım, karşıdan gelen şu otobüs Tekirdağ’a mı, Edirne’ye mi sapacak, derdim. Kimi zaman altında uyuyakalırdım. Yapraklarından çok yaşlı dallarıyla gölgelendirirdi beni. İncitmekten çekinir, çoluk çocuktan söz etmez, torunlar nasıl, demezdim. Bu görünüşüyle onu bazen çilekeş bir dervişe, bazen lime lime olmuş giysileriyle erkini yitirmiş yaşlı bir soyluya benzetirdim. Kimi zaman ise, söze, üç padişah gördüm, Çanakkale’yi de, Yemen’i de, diye başlayan, ulusal utku günlerinin haki poturlu, kalpaklı, kabalaklı, palaskalı, madalyalı gazilerine…
Yarım yüzyılı geçkin, yorgun yaşamımın sonunda edindiğim bir arkadaş… Ona sırtımı dayıyordum. Arkadaş sözcüğündeki arka’nın tam anlamıyla arkalığımdı. Yüzünü görmeksizin gölgesiyle konuşuyordum, uzandığım yerden. Ağaç çok önceleri yaşadığım bendim. Kaydedilmemiş deneyimlerimin aynasında düşündükçe düşünceleşiyordum, gölgesinde. Günler geçtikçe, yazın, ovanın üzerinde buharlaştığını görüyordum. ‘Bu yazda böyle geçti’nin içten içe, incelikli hüznüyle, ‘umarsız kabulleniş’in sessizliğine uyuyordum. Gülünecek bir şey olmaksızın, içimden coşkulu bir gülme duygusu yükseliyordu. Erinçti bu. Kabullenişin, bir güzel boyuneğmişliğin mutluluğuydu. Bu kargacık burgacık ağaç, kentin en ulu ağaçlarından da ulu, bir bilge ağaçtı benim için. Altında söylediğimde en içli ezgiler bile ağlatamazdı beni…
Söyle bana ağaç, diyordum, aşağıda duran bir göl gibi (ki, kimi günlerin akşamlarına doğru ben onu “yağcıbedir”lere de benzetirim) uzanan bu ova kışında böylesi alımlı mıdır? Yanıtsız kalan sorum yinelendikçe de yanıtlanmazdı. Yanıt; sessizlik, sessizlik; ‘gel de gör’dü… Evet, bir kış günü, hatta bir çok kış günü de gelip görmeliydim. Mutlak geleceğim söz, dediğim hiçbir kış gidemedim.
Alkolsüz bir hoşluk içersindeydim burada. Ağacın altından görüntü; ‘bir ömre bedel’ görüntüydü. Ne begonya, ne sardunya… Çiçeksiz bahçemdi burası, esin kaynağımdı. En beğendiğim öykümü buradaki bakıştan esinlenerek yazmış, son noktayı koyduktan sonra halay çekecekmişim gibi buruşuk dallarına sarılmıştım. Doğayla, dolayısıyla kendimle dostluğumun yol göstericisiydi, görmüş geçirmiş bu yaşlı ağaç. Bana bir melamet neşesi veriyordu. Yine de duygularımın aşırılığını, renkli bir gözlük gibi güneş ışığının parlağından, görüntünün göz kamaştırıcı esrikliğinden esirgiyordu beni…
Kendi sözü mü, bir alıntı mıydı; “Yükseklerde söylenen şarkı hep aynıdır” diyordu, Cemil Meriç. Coğrafi de olsa yüksekteydim ve zaman zaman kendimi büyük filozoflarla aynı şarkıyı söyler buluyordum.
Ova güzeldi. Ova, buradan bakıldıkça güzeldi. Sırtım yaşlı ahlatın gövdesine yaslanmış baktıkça, ova çok güzeldi. Ve ne güzeldi güzellik…
Ahlat ağacının altı, ovaya bakmaktı benim için. Yıllardır, yaz öğlesi sonralarından akşamüzerlerine değin ovaya bakmak… Ovaya bakmaksa dinlenmek demekti. Derin düşüncelere dalıyormuş gibi (dalmaksızın) bir emekli oyalanmasıydı. Çoğu emekliler, bir anıt gibi durup öylece uzaklara bakarlar. Yüzlerini bir erinç kaplamışsa bilin ki; bir yaşlı ahlat ağacına yaslanmış içten içe ovalarını seyrediyorlardır.
*Sayın Ekmel DENİZER'in yayınlanmış bir öyküsüdür. Köyümüz Dergisi (Bakırköy)
27 Şubat 2010 Cumartesi
Güneş!

...
Onun zarar görmesini istemeyen çırpındıkça; kuş iyice telaşlanır. İyi niyetli bir çaba içinde gelecek felaketi fark edip korumaya çalışanın her hareketini, kendine yapılmış saldırı olarak algılar. Bütün çabalar artık onun kendi doğrularının hapsindedir...
Sonunda, sadece içgüdüselliğin öğretisinde kendine doğru duruma yanlış olanı seçtiği için; kontrolsüz bir korkunun telaşında çıkış yolunu da bulamadığından gider, cama çarpar ve ölür. Onu kurtarma çabası içindeki insanın çektiği acıyı bilmeden. O insan için anlamının, bütün telaşların niyesinin kendi olduğunu öğrenmeden...
Camdan Bir Kuş Girdi başlıklı yazıdan(2008)
Fotoğraf: Claudetienne
26 Şubat 2010 Cuma
Sağanak!

...
Kuş, doğası ve yetiştiği hayatın örneklerini; sanki her benzer olay, her kişi böyleymişe yayan bir endişe halinin ve sürekli negatif algının esiridir o anda... Artık kendi yargısının ötesinde bir doğru olabileceği olasılığı sıfırdır. Her yol onun doğrusuna çıkar. Ya da istenen öyle olmasıdır...
Camdan Bir Kuş Girdi başlıklı yazıdan(2008)...
Fotoğraf: Birgit Woehlbrant
Uçmak!

Inarritu'nun Babil'i, 'anlamak için dinlemelisin' cümlesi perdedeyken biter. İletişimin en önemli noktası budur sanki; sürdürülebilir ya da yaşanabilir olması için zamanın...
En büyük kayıplar, sanmaların ürünleri değil midir?
Dinleme gereği bile duymadan varılmış yargıların içgüdüsel öfkelerine teslim edilmiş, 'bir yemin ettim ki dönemem' gidişlerinin...
Her seferinde; yanlış yargılara adlar koymuş öfkelerin sonuçlarından elde edilmiş farkedişlere rağmen yine de, kalbin öteki tarafından okşanmasını, onun kuytularının sıcaklarında sarmalanmasını talep eden çakma sanmaların, kıyımları değil midir kayıp zamanlar...
Camdan Bir Kuş Girdi başlıklı yazıdan(2008)...
Fotoğraf: Petr Drozdov
25 Şubat 2010 Perşembe
Münih
Film, ele aldığı konu ve onu işleyişi bakımından nereden baktığınıza bağlı olarak (tam da Orhan babanın sen de haklısın şarkısındaki gibi) farklı analizler ve tartışmalar yapabileceğiniz derinlikte bir ''terörizm'' sorgulamasına olanak veriyor.Ama, sonuçta tüm tartışmalarınızın gelip dayandığı bir nokta var ki; o da, şiddet şiddeti doğurur tezini doğrularcasına, filmin sonundaki toplantıda ajanların dilinden dökülen ''her öldürdüğümüz Filistinlinin yerine altı yeni Filistinli çıkıyor'' sözlerinde gizli.
Film: Terörizmle mücadelenin aslında siyasal ve sosyal anlamda ne kadar zor, çaresiz ve uyguladığı yöntemler itibariyle tartışılabilir olduğunun özetidir.
Filme kuramsal anlamda ve taraf olmadan baktığınızda, tarihin en önemli eylemlerinden birini kendi haklılığına dayandırarak yapan bir grup (Filistinliler), ön yargılı bir operasyonla tarihin en büyük fiyaskolarından birini gerçekleştirerek gereksiz yere kan döken ve yaptığını meşru kabul eden büyük bir devlet(Almanya), diğer yanda yine kendi doğruları üzerinden kendi haklılığına dayandırarak bir tür fedailer mangası oluşturup illegal ve modern toplumun adalet kurallarının ötesinde bir biçimde insan avı yapan bir başka devlet(İsrail)...
Bunlardan hangisi niteliği açısından kuramsal anlamda terörizm tanımının dışındadır?
Film tam da bu durumları önümüze seriyor ve soruyor. Ve bizi düşündürtüyor... Ve film -her öldürdüğümüz Filistinlinin yerine altısı çıkıyor- gözlemini yapan, ama gözünü kırpmadan da adam öldürebilen eşi hamile ''kahramanımızla'' birlikte bütün tarafların insan olma vasıflarının yaptıkları işle çelişen duygularını da bize yansıtmayı başarıyor.
Siyasal sorgulamalarınızı bir yana bırakıp, taraf olmadan sadece bir film gibi baktığınızda: Klasik, illegalde birbirini yok etme savaşları veren ajan temalı filmlerin, incelikli ve zeki tadını fazlasıyla veriyor.
Çok küçük yaşlardan beri Filistin İsrail sürecini özel bir ilgiyle izleyen biri olarak, konu üzerine çekilmiş tüm filmleri izledim. Belki de en tarafsız sayılabilecek ve işlediği konu(terörizm) üzerine en çok düşündürten filmlerden birinin Münih olduğu düşüncesindeyim...
İzlenmeden önce ya da izledikten sonra; özelde Münih olayı, genelde de Ortadoğunun bu sorunu üzerine bir şeyler okunursa, filmin değeri çok daha iyi anlaşılabilir.
Bütün bunlar beni ilgilendirmez ben film izlerim diyorsanız da izleyin. Çünkü, çok heyecanlı ve kaliteli aksiyonları olan bir görsellik abidesidir aynı zamanda, kendinizi 70 lere ışınlamış olursunuz...
Yazının İlk Yayın Tarihi Ekim 2008
24 Şubat 2010 Çarşamba
Ölüm Kitabı 'Misery'
Stephan King'in, Türkiye'de Sadist adıyla yayınlanan romanından uyarlanan, yönetmeni Hakan Boyav olan, Adana Devlet Tiyatrosu'nun iki perdelik oyunu Ölüm Kitabı "Misery", dekor ve ışık tasarımıyla göz dolduruyor. Başarılı gerilimi; etkili ses efektleri ve ürkütücülüğü dozunda bir müzik destekliyor.Ölüm Kitabı; yazdığı son romanını yayınlanmak üzere yayın evine götürürken kaza geçiren Paul Sheldon'ın, o güne kadar yazdığı tüm kitaplarını neredeyse satır satır bilen Annie tarafından kaza yerinden alınıp ıssız çiftlik evine getirilmesiyle gelişen bir oyun.
Eski hemşire Annie, yazarı bir anlamda evinde mahpus ederken onun yayımlanmamış romanını okuma fırsatı da bulur. Ve o roman üzerindeki sözcükleri ahlak dışı bularak yazarla tartışır. Aslında Annie, yazarın Misery serisinin hayranıdır, ve yazarın Misery karakterini son romanında öldürüp seriyi bitirmesine öfkelidir. Oyun ilerledikçe gerilimin dozu yükselir. Annie, yazardan Misery karakterini yeniden canlandırmasını ister. Ona bir daktilo ve kağıtlar alıp bir oda düzenler. Yazarın itirazlarını bertaraf edecek bir kozu ve tehdit unsuru vardır elinde.
Oyunun sonu yaklaştıkça bir yandan Annie'nin geçmişini anlarsınız ve gerçekle hayali nasıl iç içe koyup yaşadığını farkedersiniz.
Bütünüyle üst düzey bir oyunculuk gösterisi olan Ölüm Kitabı'nın en önemli anlarından biri; gerilimin dozunu tavana vurduran müzik ve ışık efektleriyle desteklenen ayak kırma sahnesidir. Salondaki pek çok seyircinin vahşetten ürküp başını yana çevirmesini sağlayacak kadar başarılı canlandırılır. (Romanı okuyanların betimleme açısından en öne çıkardıkları andır bu.)
Tiyatro deyince komiklik algılayan bir kısım seyircinin, şizofren bünyenin gelgitlerininin bir yansıması olan diyaloglara zaman zaman kıkırdamasını; gerilimin yansımasından kaçıp mezarlıkta ıslık çalma olarak yorumlayabileceğimiz gibi; karakterlerin, Ahenk Demir ve M. Şekip Taşpınar* tarafından büyük bir başarıyla canlandırılmasının teyidi olarak görebiliriz.
Ölüm Kitabı, radyo tiyatrolarının tadını yaşatan bir oyun. İzlediğim oyunda illa da sahne kalabalık olacak demiyorsanız... Karakter analizleri yaparken sağlam bir öykü üzerinden gerilim yaratan tiyatro oyunları sizi sıkmazsa... En azından emeğe ve sanata saygınızdan dolayı yanımda oturan çift gibi birinci perdenin sonunda salonu terk etmeyecekseniz... Jack Daniel's seviyorsanız... Dekorları Sinan Yardımedici'ye, ışık tasarımı H.İbrahim Karahan'a ait, M. Şekip Taşpınar ile Ahenk Demir'in gerçekten muhteşem oynadıkları 2,5 satlik bu şahane oyun, aklınızın not defterinde bulunsun.*Paul Sheldon'ı oynayan M. Şekip Taşpınar'ı Kurtlar Vadisi hayranları hatırlayacaklardır.
23 Şubat 2010 Salı
MEVLANA "ÇAĞRI"
Bazen yazarken, insan nereden başlayacağını şaşırır. Özellikle farklı ve izi derin bir lezzetin aktarımında kafanız fazlasıyla karışır. O kadar büyük bir zenginlik, o kadar coşkulu bir taddır ki ruhunuzda kalan, bütünlüğün içindeki anların hangisini öne koyacağınızı bilemezsiniz, kıyamazsınız.O anlar bütününün bazı anlarını eleştirseniz de, bazen sıkılsanız da, duygularınızın yoğunluğu, tüm o olumsuz bakışlarınızı süpürüp yaşamın denizlerine döker. Ve siz, ruhunuzda kalanların çoğaltımıyla zamanın kumbarasına atarsınız anlar bütününden biriktirdiklerinizi...
Çağrı'nın finali; tam da ifade etmeye çalıştığım ruh halini yansıtan, mutluluğu, memnuniyeti, şahane bir 95 dakika yaşatan sanatçıların emeğine duyulan saygıyı, huzur dolu duyguların saflığını, yüreklerden kopup gelen 'bravo'ları, sanatçıyla izleyiciyi bütünleştiren alkışları tümüyle içinde barındıran kocaman ve şahane bir fotoğraftı.
Oyun çıkışında; ilk canlı bale gösterisini izleyen, bir dönem baleye de bulaşmış olan, böyle bir gecede eşlik etmesinden onur duyduğumuz ünlü ressam Naz Özsamsun'a ne düşündüğünü sorduk. LA PARAGAS dışında hiç bir medya kuruluşuna demeç vermeyen sanatçı Naz Özsamsun, bazen durağan gelse de gösteriyi çok beğendiğinin altını çizdi. Birbirinden değerli resimleri sanat dünyamıza kazandıran sanatçının görsel kalitesini bildiğimiz için; ışık, kostümler, dekorlar uyumunu değerlendirmesini de istedik. Dilinden dökülen tek bir kelime, uzun cümleler kurularak ifade edilemeyecek bir özeti yapıyordu: Bayıldım.
Mevlana, bu topraklarda yüzyıllarca sonra bile bu kadar güzel anıldığı için gurur duyardı denilesi gösteri; Samsun Klasik Türk Müziği Korosu Orkestrasından dört sanatçının sahnenin yan tarafında kendileri için düzenlenmiş bölümde yerlerini almasıyla başladı. Özel tasarlanmış kıyafetleriyle çok hoş bir görüntü sergileyen sanatçıların keyifli giriş müziği; vurmalıların, elbette kudümün ritmi üzerine üflenen neyin ve udun muhteşem tınılarıyla harika bir konser tadı yaşattı salona...
Ortalığın birden ve tümüyle karanlığa gömülmesiyle ön perde açıldığında, üzerimize doğru gelen beyazlıklar, iri taneli bir tipiyi çağrıştırıyordu. Olağanüstü güzel, çarpıcı ve gittikçe yükselen bir ritmle salona akan kar beyazların arasından seçmeye başlamıştık ki semazen görüntülerini, bir anda duruverdi herşey... Video görüntülerin aktığı perde kalktığında ortaya çıkan ve sahnenin tümüne hakim olan aydınlık, hoş motiflerle bezenmiş şeffaf perdelerden oluşturulmuş mekanla yaratılan konsept, içindeki müritlerle birlikte evreni ve dergahı simgeliyordu.
Zaten gösterinin geneline bakıldığında simge kulanımının beden diliyle nasıl güzel birleştirilmiş olduğunu seziyordunuz. Ara ara Mevlana felsefesinin ana cümleleriyle de desteklenen gösteri, konuyla derinliğine ilgisi olmayanlara bile dans ve müzikle anlatabiliyordu hikayeyi... Zaten yeniden doğuşa vurgu yapan şeb-i aruz la başlamıştı herşey.
Can Atilla'nın zaman zaman elektronik ögeleride de kullandığı ve farklı ritmlere sahip temalarla bütünlediği müziğine dörtlünün canlı katkısı, ortaya şahane bir müzik ziyafeti çıkarıyordu. Şems'in ardından, yaşanan yalnızlığı vurgulayan, ana müziğin sustuğu, Mevlana'nın neyin sesine sığındığı sahnede, dörtlümüzün performansı müthişti.
Dünyevi aşkla, yüce aşkın alevler içinde anlatıldığı sahnedeki lazer kullanımı, itfaiyeyi arattıracak nitelikteydi. Son derece çarpıcı ve ışıltılı renklerin kullanıldığı ve nefsi simgeleyen sahnelerde fon olan elma ve onu elinde tutan kadın görüntüleri çok güzeldi.
Her olan biteni anlatma isteğim yüzünden kafam o kadar karışıyor ki, neyi öne koyacağımı şaşırıyor ve bir türlü toparlayamıyorum yazıyı. Bütün unsurlarıyla yerli olan bu güzel eserin dokunulası o kadar çok noktası var ki; Işık düzenlemesini yapan Robert Cramer'a ayrı bir paragaf, kostümleri tasarlayan Funda Çebi'ye ayrı bir paragraf, son derece geçişken ve efektif dekor tasarımını yapan Tayfun Çebi'ye ayrı bir paragraf, librettoyu yazan Şefik Kahraman Kaptan'a ayrı bir paragraf, kareograf Mehmet Balkan'a ayrı bir paragraf, video tasarımlarını yapan Şafak Türkel'e ayrı bir paragraf, sahneye koyan Lale Balkan içinde ayrı bir paragraf açmak gerekiyor.
Gösteriye zarafet ve estetik katan iki muhteşem balerin; Gevher- Nazmiye Kıratlı ve Şehvet- İpek Özgüncü'nün altını kalın kalın çizmek gerekiyor. Günlük dilde kadın güzelliğini vurgulama için kullanılan balerin gibi cümlesini sonuna kadar hak ettiklerini belirtmek gerekiyor. Mevlana- David Khozashvili, Şems- Lasha Khozashvili, Zerkup- Erkan İnan ve adını buraya sığdırmanın güç olduğu Samsun Opera ve Balesi'nin diğer tüm danscılarının performanslarıyla rüya gibi bir gece yaşattıklarını çok güzel cümlelerle anlatmak gerekiyor. İnsan yetemiyor.
Fakat yazı ne kadar uzun olacaksa olsun, okuyanı ne kadar sıkacaksa sıksın onlardan bahsetmeden yazıyı bitirmek duygulara ihanet olur. Kudüm : Nihat Gönül, Vurmalı: Okan O. Dolgunyürek, Ud: Mehmet Yetimoğlu, Ney: Pelin Başar'dan oluşan Samsun Devlet Klasik Türk Sanat Müziği Korosu Orkestra sanatçılarını yürekten kutlarken; ülkenin en bilinen neyzeninin köklerinin olduğu bu şehirde neyi doyumsuz bir güzellikle üfleyen Pelin Başar'ı da bir adım öne çıkarıp alkışlamak gerekiyor... Udun insanı teslim aldığı her anda aklımdan geçen isim, kıyas noktam: Anouar Brahem'di... Bundan sonra ud dinlediğimde aklımdan geçen ad Mehmet Yetimoğlu olacak.
Yani! Mevlana felsefesinin tüm unsurlarını içinde barındıran, onun öğütlerinden yola çıkılarak oluşturulmuş güçlü bir metni, yerel ve evrensel seslerin harmanlandığı şahane bir müziği, modern dansla balenin çok güzel birleştirildiği, adında Mevlana olan her oyunda akla gelen sema gösterilerine sırtını dayamadan ama onun unsurlarını danslarına yedirmiş, finalinde dört semazenle dozunu ayarlamış, tek perdelik yüzde yüz yerli bir bale Mevlana- Çağrı... Hangi tür müziği, hangi tür sanatı seviyorsanız sevin, çağrıya mutlaka kulak verin ve bu baleyi izleyin!
22 Şubat 2010 Pazartesi
Pek Bi Manasız Fotoğraf
Mangalın dumanına yüklenmiş deryaların kokusu ...
Cümle kelamın kırılıyordu beli...
Duyduğum son lakırdı cümlenin sonundaki kelimeydi:
Deli
İki taşın arası deklanşöre basmış oğlan.
Ortaya çıkmış ne idüğü belirsiz bu an!
Fotoğraf: Tırtıl
21 Şubat 2010 Pazar
Kamelyalı Kadın- La Traviata
Şef Marcus Baisch yönetimindeki SDOB orkestrası, daha perde açılmadan başlayan ve dalga dalga yayılan lirik müzikle izleyiciyi adeta ellerinden tutarak; kadehlerin neşeyle kalktığı, şuh kahkahaların atıldığı kalabalık ve renkli bir partinin içine taşıyordu. Son derece eğlenceli bu giriş, operanın sıkıcılığı konusunda ön yargıları olan seyirciyi ânında yargılarından kopartıyor, zevkli ve eğlenceli bir seyir vaadiyle koltukların keyfine teslim ediyordu.İşi espriye vurduğumuzda, Türk filmlerinde sıklıkla rastlanılası bir öykü üzerine kurulu olan La Traviata'nın, operaya uzak izleyici gözünde dahi kabul görmesinde; bazı aryaların söylendiği uzun ve tek kişilik sahnelerde düşen ilgiyi tekrar ayağa kaldıran bir kurgu oluşturan Rejisör Murat Göksu'nun başarısının yanı sıra, dekor tasarımını yapan Filiz Dinç ile kostümleri hazırlayan Aydan Çınar'ın esere kattıkları görsel zenginliğin etkisinin, epeyice fazla olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Özelikle çok kalabalık tutulmayan ama hedefi on ikiden vuran sade dekorların yer aldığı sahneye -sanki salonun duvarında asılıymış hissiyatı veren- çerçeveli ve kocaman bir ayna koyma fikri; hem derinlik katıyor hem de doğru renklerin seçildiği başarılı ışık kullanımıyla birlikte çok hoş fotoğraflar sunuyordu. Öne açılı dev ayna; özellikle kalabalık davet sahnelerinde, arkada kalanların hareketlerinin de görülmesini sağlıyordu. Bu derinlik, eserin en durağan yerlerini bile canlı kılıp temposunu artıyor, her şeyden önemlisi de operayla tanışmamış ve sıkıcı bulan izleyicinin ilgisini çoğaltıyordu
Eserin bir bölümünde yukarıdan inerek sahneyi bölen şeffaf siyah perde, Alfredo ile Violetta'yı, kalabalığın içinden baş başa bir âna sürüklerken, ikisinin düeti boyunca arka planda kalan ve kıpırdamaksızın duran kalabalığı da bir tablo gibi yansıtıyordu. Arkadaki oyuncuların verdiği kıpırtısız resim o kadar başarılı ve sahiciydi ki, insan perde üzerine yapılmış bir resim mi bu acaba diye düşünmeden edemiyordu.
Birinci perdenin sonunda izleyenlerin soprano Otilia Ipek'in performansına bakarak ilk akıllarından geçirdikleri cümle ve sordukları soru muhtemelen şuydu: Bizim sanatçı diye altına unvan yazdığımız popüler şarkıcılarımızdan herhangi biri sesini bu kadar oynatarak, bu kadar uzun parçalar söyleyebilir mi? Üstelikte çıplak sesle... Ve onlar sanatçıysa bunlar ne?Kamelyalı Kadın rolündeki İtalyan soprano Otilia Ipek, söylediği birbirinden güzel aryalarda ortaya koyduğu performansla uçurmuştu zaten ilgili ilgisiz tüm izleyiciyi... Ve sanatının gücüyle teslim almıştı tüm salonu. Ben dahil salondaki pek çok insan karşılarındakinin dünyaca ünlü bir soprano olduğunun farkında bile değildi. Dolayısıyla bir sopranonun sanat gücünü ve samimiyetini izleyiciye geçirmeyi başaran yeteneğinin, ön yargısız ve içtenlikli karşılıklarıydı alkışlar.
Yine konuk sanatçı, Alfredo'nun babası rolündeki bariton Georgio Cebrian; canlandırdığı karakterin gereği aşkın önüne engel koyan kötü adam duygusunu yaşatan antipatik bir kişilik gibi dursa da sanatıyla ve ortaya koyduğu başarılı performansla seyircinin en sempatik baktığı ve final seremonisinde elleri kızarırcasına alkışladığı sanatçı olmayı başarıyordu.
Ve Alfredo Ari Edirne: Karakterin hakkını veriyor olmanın yanı sıra tenor seslere daha yatkın kulağımdaki tüm pasları, söylediği aryalarla alıp bir kenara atıyordu. Onun oyunculuğunun bu kadar öne çıkmasında Otilia Ipek gibi dünya çapında bir soprano ile oynuyor olmasının etkisi var mıdır bilmiyorum. Bu anlamda yorumlar yapabilecek kadar ne opera izlemişliğim ne de özel ve derin bir ilgim var sanata... Zaten nereye ne yazsam teknik bir gözün değil de izlediğimin bende ve etrafta yarattığı hissiyatın bir yansıması oluyor sözcüklerim.
Oğul Alexandre Dumas'nın gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı, 19. yüzyılda yayınlanan ve döneme damgasını vuran Kamelyalı Kadın adlı romanından Francesco Maria Piave'nin uyarladığı metni besteleyen G. Verdi'nin ilk kez 1853'de Venedik'te sahnelenen operasını, yaklaşık yüz altmış sene sonranın olanaklarıyla kendi şehrimin güzel sahnesinde Mussano'yla birlikte izleyebilmek ve onun ilk canlı operasının dünya çapında üne sahip iki önemli sanatçının konukluğuna denk gelmesi, ayrı bir güzellikti.
İtalyanca cümlelerin, hikâyeyi anlamakta sorun yaşayacak izleyici için sahnenin üst kısmına lazer yardımıyla aktarılması, her perdeden önce çok güzel bir ses tarafından öykünün anlatılması, özellikle operayla yeni tanışan ve hikâyeyi bilmeyen izleyiciler açısından önemli bir avantajdı. Geçen sezondan beri tekrar edilen bu eserin yine kalabalık bir izleyiciye sergileniyor olması da, yaşadığım şehirle gurur duymamı sağlayan kocaman bir sevinçti.
Kamelyalı Kadın; hayatında bir kez bile opera izlememiş insanları, en azından sanatla tanıştırmayı başarabilecek renklilikte ve görsel zenginlikte koyuluyor sahneye... Klasik müziğe, özellikle aryalara tahammülsüz ve konuda inadım inat diyen izleyicinin dahi kulaklarını tıkayıp, sadece sahnede olan biteni seyretmekten zevk alabileceği renkli, hareketli ve baleyle desteklenmiş bir kurgusu var Samsun Devlet Opera ve Balesi'nin La Traviata'sının. Özellikle takipte olmak gerek!
20 Şubat 2010 Cumartesi
Recep İvedik Sosyolojisi 2 : Gözlemler Düşünceler
1.bölüm için buradan lütfen
Hafta başından beri ısrarlı cümleler kuran Tırtıl'ın talebi üzerine Recep İvedik 3'e gitmeye karar vermiştik. Filmi önemsemediğim ve değerli de bulmadığım için izleyeceğimiz sinemanın da önemi yoktu açıkcası... O yüzden şehrin merkezindeki sinemalardan biriydi tercihim. Sinema öncesi denetlemem gereken bir yeri aradan çıkarır, oradan da yakındaki bir sinemaya gideriz fikrindeydim. Tırtıl'ın en bayıldığı işlerden biri ajan modunda yaptığımız bu denetlemelerde bana eşlik etmek. Her çocuk gibi yaş aldıkça hayallerine farklı meslekler konuşlandırdığından, bir dönem Arka Sokaklar dizisi yüzünden komiser olmuşluğu da vardı. Bana eşlik etmek istediği durum da tam hale uygun olduğundan, biraz daha besleyerek komiser figürünü, ajanlık haline getirmiştik işi. Olay yeri incelemelerimizin ardından, onun gözlemlerini de paylaştığımız sohbetlerin keyfine doyum olmadığının altını da, gülümseyerek çizebilirim. Sonuçta, ikna yeteneği güçlü Tırtıl'ın dediği oldu ve gizli denetimimizin ardından biz üçüncü kere el değiştirip adı Oscar Sineması olan mekânın sevdiğimiz salonunda bulduk kendimizi...
Yazının giriş kısmını akıp giden zamana bir not olarak düşüp de filme gelirsem; kesin kanaat getirdim ki Recep İvedik, bir film karakteri olmanın ötesinde bir kimlik artık. Bir topyekünlüğü içermese de saptamam, belli yaş grubundaki gençler için bu gerçeği kabul etmek zorundayız. Ve onlar büyüdükçe kitleye ilave olan yeni yaş gruplarını kattığımızda, serinin Recep İvedik 4, 5, 6, 7 diye devam edeceği de belli olduğuna göre; bu gerçeklik halinin daha da pekişeceğini ve ileriki yıllarda Recep İvedik'in başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına kadar her makam için desteklenen ve önerilen bir kimlik olarak ülke gündeminde yer tutacağını söylemek ve bunu öngörmek abartılı bir düşünüş olmaz(!)
Filmi izlerken etraftaki yaş grubuna ve o çocukların filme katılma hallerine bakarak genel tepkileri, gülme halleri ve katılımcı espirilerinden yola çıktığımda; Recep İvedik'in perdede oynayan sanal bir figür değil de salondaki benden bile daha kanlı canlı bir varlık olduğunu hissettim. İşin garibi, ilk filmi Mussano'yla birlikte seyrettikten sonra üzerine Recep İvedik Sosyolojisi diye uzunca bir yazı yazmış ben bile, izlediğimin bir karakter değil de hayatımızın içinde zaten var olan bir insan üzerine yapılmış biyografi olduğu duygusuna kapıldım. Yani Recep İvedik, hayatın içinde var olan, medyadan, oradan buradan bir şekilde tanıdığım kanlı canlı bir şahsiyetin perdede bir aktör tarafından canlandırılmış hali gibi geldi bana. Bu algılama biçimime ve kanıksama halime şaşırdım açıkcası...
İlk filmi izlerken; çok küçük yaşlarda izlediğim, 002 Yavruyla- Katip tiplemesinin bütünüyle yalaklık üzerine kurulu, mizahın kenarından bile geçmeyen komik(!) filmlerini hatırlayarak, Recep İvedik'in de o kategoride bir figür olarak sinemada yer tutacağını düşünmüştüm. Bilemiyorum, belki de bugünkü yaygın iletişim ve bilişim teknolojileri yüzünden, sürekli hayatımızın içinde, dip dibe yaşadığımız ve göz önünde bir karakter olduğu için Recep İvedik; onların ötesinde ve daha başka bir yere oturmuş gibi geldi bana...
Birinci İvedik seferleri sırasında yorum yazdığım sinema sitesinde, iki farklı görüş arasında süren meydan savaşlarının tam ortasında, uzunca bir gözlem yazısı yazmış, savunanları anladığıma da vurgu yapmıştım. Filmi eleştirenlere topyekün ve ellerine geçirdikleri her türden kelime ile saldıran İvedik hayranları durumu kavramış ve bana pek bulaşmamışlardı. Bu filmi izlerken, o durumun aşıldığını ve Recep İvedik'in toplum tarafından artık tam anlamıyla kabul gören olağan bir varlık halini aldığını farkettim. Her alandaki lümpenleşmenin artık eleştirenleri bile bezdirdiğini ve dirençlerin kırıldığını gördüm.
İlk yazımda, Şahan bunu kullanarak aslında daha sağlam senaryolar üzerinden mesajları da olan bir film yaratıp niteliği artırabilir ve gerçek bir sanatçı kimliğine bürünerek düzeyli ve gerçek anlamda bir mizahi figür yaratabilir diyerek bir eleştiri noktası üzerinden göndermede bulunmuş, elindeki malı iyi satan ve ondan para kazanan tüccar kimliğine vurgu yapmıştım. Bu filmde gördüm ki, içine koyduğu durumlarla sadece kendini eleştirenlere cevaplar veren, ucuz göndermeler ve sataşmalar içeren sosyal sorumluluk mesajları(!) vermiş.
Filmde gülüp eğlenmedim mi? Hem güldüm hem düşündüm! Recep İvedik'e bir karakter olarak baktığımda, ön cümlelerde belirttiğim gibi bir figür görüyorum. Ama onu yaratanın sinema sanatı ve sanatın işlevi açısından ortaya koyduklarını görünce, hakikaten üzülüyorum. Çünkü sadece eğlendiren bir film olarak bakamayacağımız kadar yanlış göndermeleri ve etkisi olan bir film bu.
Recep İvedik için 7+ yazıp, 13 yaş altının aileleri yanlarında olmak şartıyla gelebilmelerine izin veren makamı da ayrıca sorgulamak gerekiyor. Benim bakışımdan ve bugünkü gençliğin yaşamı algılama düzeyini göz önüne aldığımızda 16 artının bile üzerine çıkıp 18 + ibaresini koymak gerekiyor bu filme... Sanatın ölçüsü olarak filmlerinin izleyici sayısı ve yaptığı hasılatı gösterge kabul eden sanatçılara ve bunun üzerinden değerlendirme yapan kitlelere de en azından şu farkı hissettirmek gerekiyor: Yahşi Batıya'da gitmek istemişti Tırtıl, ben ısrarla engel olmak istemiştim ve filmde 13+ ibaresi olduğunu söylemiştim. O da aileden bir büyükle gidilebildiği noktasında diretmişti. Bunun üzerine o hafta sonu filmi izlemek üzere AFM ye gelmiş, gişenin yanında yasak yazısını farketmiş, içindeki 'yanında bir büyük olsa bile' cümlesini ona da okutmuştum. Hatta bununla yetinmemiş, gişedeki görevliye 'aile ile de olsa mümkün değil mi' diye sormuştum. O da bunun kesin bir kural olduğunu belirtmişti. O filmin yapımcıları da isteseler benzer bir izni alır ve yelpazeyi geniş tutabilirlerdi. Sanırım onlar biraz daha sanatçıydı ve ufak da olsa bir sanatçının taşıması gereken sorumluluğu taşıyorlardı.
Yani bu film ve seri en azından 16+ olsa, ben de gülüp geçecek ve bunca yazıyı da yazma gereği duymayacaktım.:))
19 Şubat 2010 Cuma
Dayanışma
Gerçekten bahsetmemi istiyorsanız yine
öyle mesut, öyle mesudum ki ben
alabildiğine!
Nazım Hikmet
18 Şubat 2010 Perşembe
Günışığında Fenerimin Değdiği Yerlere Bakasım Geldi...
Yüzüne bakıldığında; ideolojik öfkelerini, peşin hükümlü görüşlerini, düz ve saplantılı amaçlarını görmenin mümkün olduğu... Sabit ve ideolojik önyargılarının dışına çıkamayan dar bir dünya görüşüne sahip, adalet sisteminin tüm kurumlarıyla ideolojik hesaplaşma niyeti aşikar, kavgacı, faşizan duruşlu, yüzü gülmez, militan tavırlı birini adalet bakanı yaparsanız, ortaya çıkan tablo hiç de sürpriz olmaz.Bir de;
Sürekli hukukun üstünlüğünden söz edip, batı standartlarını tüm kurum ve kurallarıyla ülkemize getireceğiz denilirken...
Gözlemciler tarafından, HSYK'daki müsteşarın varlığı bile yargının siyasallaşması olarak değerlendirilip kuruldan alınması konusunda ülkemiz aleyhine rapor yazılırken...
Karara umursuz bir tavırla bakarak ve müsteşarın varlığıyla yetinmeyip, yargı mensupları tarafından seçilen üyeleri de meclise seçtirme uğraşı içinde olunurken...
Lehinize olanlarla, hasım gördükleriniz aleyhine çıkan kararlarda, ve başta ergenekon olmak üzere işinize gelen her durumda hukukun üstünlüğüne vurgu yapıp, davanın işleyişini ve insan hakları ihlallerini eleştirenleri, yargının bağımsızlığı vurgusunu yaparak hukuka saygıya davet ederken...
Sıklıkla ve altını çizerek, 'Türkiye bir hukuk devletidir' cümlesini, kendi tavırlarınızı eleştirenlere ve hak aramak için eylem yapanlara karşı sloganlaştırıp göze sokarken...
Şu anki tabloya, 'bu bir yargı darbesidir deyip' yargının siyasallaştığı vurgusu yapılmasının; karşıdan bakıldığındaki görünüşü ne olabilir ki?
Ne yazık ki bu ülkede; mevcut anti demokratik durumlardan (seçim barajı dahil) yararlanıp iktidara gelenler kendi durumlarını daha da pekiştirmek için, daha önce eleştirdikleri her yetkiyi daha da artırarak kullanıyor.
Ne yazık ki yine bu ülkede, barajın üstünde kalıp meclise girmiş her siyasi parti, muhalefette bile olsa, barajı aşamayanlar sayesinde milletvekili sayısını artırdığından dolayı barajın rakip ekarte ettiren durumundan memnunluk duyuyor.
Ve ne yazıktır ki; her siyasal parti bir gün o barajın imkanlarını kullanarak tek başına iktidar olmanın hayaliyle yaşıyor. Tıpkı YÖK sisteminin cumhurbaşkanına verdiği yetkiler kendi düşünceleri doğrultusunda kullanıldığında sessiz kalanların, o yetki bir başkasına geçtiğinde bağırıyor olmaları gibi...
Tüm bu siyasal işleyişe baktığımda, ülkenin durumunu bir gerçelik olarak kabul ediyor, bir eleştiriyi yaparken de tek başına iktidarı suçlamak açıkcası vicdanıma ters geliyor.
Türkiye'ye şöyle bir baktığımda; ruhunda ve iç işleyişinde demokrasi anlayışı ve örneği olmayan, demokrasiyi, demokratlığı içselleştirememiş, oturdukları koltuklardan bir türlü kalkamayan parti liderleri ve sivil toplum yöneticelerine sahip bir ülke görüyorum.
Futbol kulüpleri dahil, sivil resmi tüm kurumların başındaki insanların kendilerini peygamber yetkileriyle donattığı, ağızlarından çıkanların kullar tarafından itiraz edilip tartışılamadığı bir statüler ülkesi burası.
Evlerimizin içinde çocuklarımıza; otoritelerimize karşı söz söyleme hakkı tanıdığımız, kendi yanlışlarımızı kabul ederek onların fikirlerini de değerli saydığımız, onları kendi iradeleri olan bireyler olarak görüp en azından görüşlerine değer vererek tartıştığımız günler geldiğinde; gündemimizi fazlasıyla meşgul eden bu çağdışı kavgaların hiçbiri de olmayacak sanırım.
Benim umudum var.
Görsel La Loba'nın 'step by step' adlı fotoğrafıdır.
17 Şubat 2010 Çarşamba
Aşk'ın Tarifi

Masanın karşı tarafındaki genç kadına anlatıyordu yaşlı teyze... Gözlerindeki ışık, ağzından çıkan cümleleri çoğaltıyor, hikayesi, ana tanıklık edeni teslim alıyordu. Öyle anlı şanlı cümleler değildi kurdukları, hatta dikkati çekmeyecek kadar sıradandı belki anlattıkları... Masanın öteki tarafındaki genç kadın damarından yakalamıştı ki öyküyü, size ulaşmasına aracılık etmemi sağladı.
R..... Teyze 1942 doğumlu. 50 yıldır N..... Amca ile aynı yastığa baş koymuşlar. N..... Amca 11 yıl önce beyin kanaması geçirmiş ama bunu atlatmış. Ama geçen sene geçirdiği beyin kanamasından sonra yatalak kalmış. Önceden boğazına çok düşkün ama çok yemek seçen de bir adammış. R..... Teyze diyor ki; " evde yemek hazırlardım, erim gelince o yemeği beğenmez başka yemek isterdi, ben de pişirdiğimi dolaba kaldırıp onun istediği yemeği hazırlardım." Ve şimdi R..... Teyze niçin gözyaşı döküyor biliyor musun Ustam? Gözyaşlarını tutamayarak anlatıyor: " Şimdi önüne ne koyarsak sesini çıkarmadan yiyor. Nasıl endamlıydı, dağ gibi adamdı biliyor musun gadasını aldığım kızım! Nasıl içim acıyor beğenmediğini söyleyemediği için; bir kenara çekilip ağlıyorum. Allahıma hergün dua ediyorum. Allahım bana güç kuvvet versin diye. Erimi benden sonraya koymasın! Çocuklarım da elbet bakar ama benim gibi bakamazlar. O benim erim, ben onun altını temizlerken hiç yüksünmem de tiksinmem de. Ama evlatlarım belki tiksinir!.."
R..... Teyze Adana Ceyhan'lı... Ağzından gadasını aldığım lafı hiç eksik olmuyor Ustam. Ama nasıl candan ve içten çıkıyor o "gadasını aldığım" lafı bir görsen... Ve neden korkuyor anlatabildim mi? O ölmekten korkmuyor, O kocasından önce ölür de kocası (eri) rezil olur diye korkuyor... Nasıl bir sevgidir bu Ustam?
Sevgili Ophelia'ya, paylaştığı ve yayınlamama izin verdiği için teşekkürler...
Fotoğraf: La Loba
16 Şubat 2010 Salı
Aldırma Şair...
Ama zaman, mutlaka ve kesinlikle hakedene, hakettiği değeri ulaştırıyor.
Bu avluda oturduğunuz her zaman diliminde, karşıdaki koğuşlardan avluya düşen yankıyı duyarsınız; bazen bir kadın, bazen bir genç kız, bazen bir yetişkin, bazen neşeli neşeli gülümseyen coşkulu çocuk seslerinden.
Ona, onca eziyeti çektirip yok ettiğini sanan güçlülerin adı sanı yokken ortada...
Şaire duadır, şiirinin şarkı olmuş halinden avluya düşen her bir mısra.
Sabahattin Ali, en bilinen şiiri 'Aldırma Gönül'ü bu cezaevinde yazmıştır.
Onun koğuşunda, 'Aldırma Gönül'ün şairi Sabahattin Ali burada kalmıştır.' yazar.
O koğuşa her giren, şarkıdan sözcükler mırıldanarak onu anar.
Ve bir çok insan, onu, orada tanır.
Ansiklopedinin adı; Edip Akbayram'dır.
*Sinop Cezaevi
14 Şubat 2010 Pazar
Söylemesem de...

...
Yaşamın karşı kıyılarını bilemeden yaşamak çok güzel, güzeldi. Bugün durduğum yerden arkaya, orada bırakılmışlara bakmak istedim. Çok şey ve çok ad geçti ruhumun derinlerinden... Ve bugün, hepsinin izlerini sevdim. Onlar, beni ben yapmış sevgililerim. Bazen söylenmemiş tüm sözlerimi; herbirinin ellerini avuçlarıma alıp gözlerine söylemek isterim. Şimdi zamanın sonsuzluğuna serpiyorum. Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun. Ben hep sevmiştim!.. Söylemesem de...
14.Şubat.2009 da yazılan Bugün Sevgililer Günüydü! başlıklı yazıdan...
Fotoğraf: Ewa Zauscinska

