Trenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2023 Çarşamba

Ahşap Traversler Ve Demir Yolu Kardeşliği

1.Bölüm: Demir Ağlar Ördük

Bir Kaç Yıl Önce

Şehirden gelip Tekkeköy İstasyonu'nda durduktan sonra Çarşamba'ya varacak ve artık yok edilmiş tren hattını biraz önce geçtik, alabildiğine yeşil ve ekili alanların arasında tatlı virajlarla kıvrılan yoldan devam ediyor, "terk edilmiş" seyrek evlerinin, alabildiğine yeşilin ve masmavi gökyüzünün altında ilerlemekteyken ve döndüğümüz son virajın ardındaki kavşağa varmak üzereyken görünen eski istasyon binasıysa, çocuk kalplerimizi anında çalıyor.

Ölü demir yolunun üzerindeki bu eski ara istasyona bayılıyor, kokusunu içimize çekerken bir an öncenin telaşları paçalarımıza yapışıyor, daha araba durmadan üzerine atlayacakken tam, çekik gözlüyü boş istasyon binasının yanındaki yolcu toplanma alanına park edip, önce şöyle bir etrafını dolaşıyor, sonra toz bürümüş, kısmen yıkılmış içine dalıp poz poz fotoğraflarını çekiyor, sonra da "Kim bunlar?" diye yolun karşısından bizi izlemekte olan süt imalatçılarıyla tokalaşıp hal hatır sorduktan ve gar bahçesindeki bir tahta masaya oturduktan sonra; kahvenin hemen bitişiğindeki bakkal amcaya koşuyoruz. Büyüklerden bayram harçlıklarını koparmışçasına bir alışveriş! Elbette tatlı da bir sohbet. Geriye bir an önce telaşlarıyla dönüyor ve hemen istasyonun yanındaki kadim bahçesinde, çınar ağaçlarından en kadiminin altındaki tahta masada buzz gibi kolalarımızı içerken aldığımız dondurmaları, çikolataları, gofretleri ufak ufak götürüyoruz...

Arada mola veriyor, eski usul tahta salıncaklarda sallanırken, "Bir gün bu yolu kullanarak ve tüm eski köy istasyonlarında mola vererek Çarşamba'ya pide yemeye gidelim," diyoruz. Üstelik Ercan Nuri Bey... Makinistlerin en popüleri! Enn Sevdiğim Kadın'ın instagram hesabından yayımladığı ahşap traversleri fotoğraflarından şıp diye tanıyor ve anında soruyor:

Neresi bura?*


*
Abiyle ayak üstü sohbet eden genç adam uzaklaşırken, Abi de çayına ve pastalarına dönüyor, çocuk o tatlı virüsü kaptı artık, bırakamaz, istese de bırakamaz çünkü o masada oturanın bir tarih olduğunu biliyor ki çocuğun içinde de tıpkı o Abi gibi trenler dolaştığını da onu tanıyan herkes biliyor.

O sırada pastanenin sahibi, kurucusu, nur sakallı, o da bir masaldan çıkmış karakter olan daha yaşlı abi şimdi demir yolcu abinin masasında ve yeni bir sohbeti koyultulmak üzere...

Çocuk kıpır kıpır, yakaladığı bu fırsatı asla kaçıramaz, çünkü masada bir tarih var.

Üstelik kulaklarını diken sözcüklerden anladı niteliği, zamanı kolluyor...

Şimdi lafa girdi girecek...

Giriyor ve diyor ki:

"Antenlerim az önceki sohbetinizde geçen sözcüklerden kaptı ki siz demir yolcusunuz..."

Önce masadan masaya konuşuyorlarken, şimdi çocuk masasını terk etti ve bir kaç adım ötesindeki abinin masasının önünde ve ayakta.


Abinin oğlu ve gelini Amerika'da, kendisi de gitmiş, onlardan gururla söz ediyor. Az önce çalan telefonunda kızıyla bayramlaştı, torunlarına bayılıyor, yüzünde güller açtı.

Sanırım beni de sevdi.

Muhtemelen onu da şaşırttım!

Hangi hatları konuşmuyoruz ki... Kars yolculuğumuzu anlatıyorum. Abi ile ortak güzergâhlarımız var ama o Samsun'dan çıktığı için hep yola; Kars yolcularını hep aktarma noktalarında bırakmış.

O sırada cep telefonunda bir fotoğrafı arayıp buluyor ve bana gösteriyor; kullandığı lokomotif bu. Kömür karası; zarif ve pırıl pırıl. İyi bilirim diyorum, bakmayın çocuk olduğuma diye ekliyorum. En sevdiğim andır benim, lokomotifin istasyondan henüz çıkarken sanki bir benzin istasyonu molasıymış gibi büyük duşun altında durup, açık vagondaki kömürlerinin ıslatılmasını beklemek... Ve elbette tünel girişlerine yaklaşmışken çalan uyarı düdüğü ile birlikte kompartımanlardaki, kömür isi ve kokusuna cam kapatma telaşları bayılınasıdır bir çocuk için. Ya derin bir yaz sıcağında, koridordaki pencereden, üstelik dibinden geçen kalorifer hatının üzerine çıkıp ağaç dallarına uzanırken geçilen,  Atatürk ve Cumhuriyet kokan fabrikalar... Devlet Üretme Çiftlikleri, Et Kombinaları, Çimento ve Demir Çelik Fabrikaları, Sümerbanklar ... Enfes, unutulmaz, Cumhuriyet değerleri ile yetişmiş şahane bir kadın öğretmenin öğrencisi olmak ve onun edindirdiği bilgilerle tüm bu geçilen manzaraları üstelik de henüz ilkokul öğrencisiyken içselleştirmek nasıl bir kıymettir?! Ama en güzeli şeker fabrikalarına gitmek üzere yüklenmiş vagonlardan şeker pancarlarını uzanıp almak, sonra onları kuzinenin fırınında hakkını vererek pişirecek babannenin parmaklarından akan lezzeti hissetmek; dünyanın en şaşırtıcı, sofistike ve entelektüel tatlısını yemek değil de nedir?!

Ve bir de tıka basa dolunca tren, kompartıman kapılarını içeriden kilitlemek, kilitlenmiyorsa da içerden iple bağlamak, demir yolu yolcusu olmanın şanındandır.

Gülüyoruz.

Açık kompartıman penceresinden içeri tıkılan rulo yapılmış halıları da unutmamak gerek, diyorum; ona da gülüyor Abi.

Sonra köprüleri konuşuyoruz. Ahh o ahşap traversler diye iç geçiriyoruz. Amasya yolculuklarımızı anlatıyor, yakın zamanda enn sevdiğim kadınla tekrar gitmeyi planladığımızdan söz ediyorum.

O beni uyarıyor, ahşapsız ray sistemlerinden ve yeni yolların döşenme şekillerinden şikayet ediyor. Eski gar binamızı, onun muhteşem çay bahçesini, nargileleri, ve elbette yeni yetmeliğime denk gelen  ülkenin neredeyse bütün büyük istasyonlarında olan, muhteşem, şık, peçeteleri beyaz ve kolalı Gar Lokantası akşamlarını, kadim müşterilerini, çiçek saksıları ile ahşap pencerelerini, muhteşem mezelerini, kadim garsonlarını konuşurken; Amasya'ya girişteki eski tarihi köprü, diyor Abi, ayaklarından biri hasar gördü, o riski almayın.

Teşekkür ediyorum, ama diyorum ki en iyi siz bilirsiniz, söz konusu tren oldumu şu gönül de ferman dinlemiyor işte... Ekliyorum, "Bilir misiniz o köprünün aslında başka bir adı vardır: Teskere Köprüsü... Hâlâ biliniyor ve kullanılıyor mu emin değilim. Askerliğini Amasya'da yapan afacan askerlerin kadim bir geleneği vardır: Teskeresini  alanlar, gözü kara arkadaşlara da sahiplerse; ön tamponun üzerindeki mini plakada yer alan ve Tugay Komutanı genaralin makam aracı olduğunu belirleyen altın sarısı metal tek yıldızın üzerindeki deri kılıf alınır, artık bir hür general olan teskereci arkadaş selam duran şoför ve muhafız tarafından  arka sağa yerleştirilir, muhafız şoför yanına oturur, şoför gaza gelir iki el havaya sıkar, makam arabası ve hür general rütbesini taşıyan ile o köprünün altına gelinir, otobüs beklenir, teskereci otobüse yerleşir ve şehir çıkışına kadar o makam arabası ile otobüse eskortluk yapılarak çıkışta otobüs tekrar durdurulur, teskereci aşağı iner, son bir kutlama ile birlikte  tekrar otobüse biner,  bir süre daha eskortluk yapılarak, son çıkışta el sallanarak ve selam durularak evine uğurlanır.**

Abi belki binlerce kez geçtiği köprünün bu işlevine şaşırıyor ve gülümsüyor.

Diyorum siz hep üstünden geçtiniz o köprünün, oysa ben altından da çok geçtim.

Gülümsüyor.

Ve diyorum ki en büyük korkum, bu hattaki, biraz da pandemi nedeniyle uzun zamandır görmediğim iki istasyonun tıpkı bizimki gibi yok edilip yerine ilkel ucubelerin yerleşmesi ki özellikle Havza minik ve romantik hali ile bir başkadır diyerek; ona, daha önce blogda yazdığım bir an'ımı anlatıyorum:



"İşlerimi halletmiş, pazarda dolaşmış, bir küçük lokantada enfes ve tekmil bir işkembe çorbasının tadını çıkarmış, akşamın loşluğunun çöktüğü minik istasyona varmış, biletimi alıp Sivas'tan gelecek treni beklemeye başlamıştım. Pazarın kurulduğu bir gündü, bense yirmilerin başındayım, askerlikle işi bir arada götürüyorum. Genel bir müşteri ziyaretleri dönüşü müydü yoksa haftasonu eve gelişim miydi çok hatırlamıyorum; belki de tek bir noktaya tahsilat için yapılmış bir ziyaretti, bilmiyorum... Amasya'dan otobüsle varmış, işi halletmiş, onunla devam etmek için Sivas'tan gelecek treni bekliyordum. Akşamüzerinin loş ışığı ile aydınlanıyordu küçük ve eskinin güzelliğini taşıyan bekleme salonu. Bir iki öğrenci, şık mantolu, orta yaşın üstü zarif çantalı, avukat olabileceğini düşündürten zarif bir hanımefendi, eskinin şirinliği buram buram istasyon, boş vagonlar ve zaman eskisinden ışınlanmış, tombulca, temiz yüzlü, emekliliği gelmiş ama tren aşkı sönmemiş çok sevimli gişe memuru ve ben; bir rüyanın oyuncuları gibiydik. Gününse ruhları dürtükleyen saatleri...

Bir kasketli, köylü ve o gün kurulmuş pazarda ürünlerini satıp nafakasını çıkarmış yüzünde emek ve hayat izleri olan baba ile saçları iki uzun örgülü, güzeller güzeli, ak yüzü köy, tatlı mı tatlı ama yaşından daha sorumlu minik kız girdiler içeri. Sanki bir romanın sayfasına gömülüymüşüm gibi hissettim; sanki an sayfalarda önüme çıkmış, kelimeler görüntüye dönüşmüş de ben kitabın içinde karakter olup bütünleşmişim gibi bir hoşluk hali. Küçük bir mekânda ne kadar uzak olursa o kadar uzaktaki ahşap banklardan birine oturdular, çıkınlarını açtılar... O ne güzel bir sofraydı. Beni buyur ettiler. Afiyet olsun, dedim. Elimi kalbime götürüp gülümsedim, teşekkür ettim. Öylesine doydum ki ben; onların birbirlerine bakışlarından, gülümsemelerinden ve gözlerinin içinde yankılanan sohbetlerinden... O yüreği kocaman minik kızın babaya yarenliğinden, hizmetindeki olgunluğundan...

Şimdi trendeyim, hareket memuru işareti verdi, keskin bir teşekkür düdüğü öttü, usulca hızlanıyoruz...

Kafam pencere camındayken; kenar bir köşeye, istasyonun demir parmaklı penceresinden içeri süzülen ışıkla birlikte, yük vagonları düşüyor... Akşamın karanlığı usulca çökmüş. Muhteşem bir an daha. Kalbim sıcacık. Bir filmin rolü tamamlanmış figüranıyım sanki. "Birbirlerine bu kadar sevgiyle ve alın teriyle ve bu kadar sevinçle bakan birilerini gördüm mü daha önce?" diye soruyorum kendime."



*
Ve abiyle vedalaşma vakti... Doğrudan sahile iniyorum. Sonra bunca anı üzerine beni kahve paklar diyerek Sude'ye doğru çeviriyorum rotayı ki mekân boş. Bir genç adam var. Bir Türk Kahvesi, sade lütfen, diyorum ve kitabımı açıyorum. Kahvem geliyor, akabinde de Sude mekâna geliyor, selamlaşıyoruz. Usulca içiyor, kitabımın sayfalarında yok oluyorum. Sonra ödeme için içeri geçiyorum ve kasada Sude... Pastaları yapan beyfendi bu mu, diye soruyorum ve yanılmadığımı görüyorum. Yalnız, diyorum, senin kahve sunumun ondan daha güzel ve ekliyorum; sunumda çiçek yoktu mesela.. ve senin kullandığın su bardağı ve seramik tepsi daha şıktı.



*Ahşap Traversler Ve Doğu Leylekistan

**Bu tugayın gelmiş geçmiş, beş kişiden oluşan en çılgın asker grubu tarafından yapılan bir uygulamaydı, bunu bizden gören -seçilmiş- alt devrelerimiz  bizim ekip sonrasında bizim konumumuzu almışlardı ve aynılarını uygulamaya kalkınca, dokunulabilir oldukları için, ne yazık ki görmezden gelinmiyorlar ve tamamı ceza alıyorlar! Yani biz o tugayın gördüğü, üstelik tam 12 Eylül sürecinin başında, en çılgın ama işlerini en iyi yapan, en gözükara çocuklardık. Öyle olmasak, komutanımız yıllar sonra, üstelik bir kısmımız evlenmiş barklanmışken ve o Karpuzkaldıran'da kamptayken; damadı ile haber gönderip bizi de görmek istediğini söyleyip, davet etmezdi kampa.

2 Temmuz 2023 Pazar

Demir Ağlar Ördük

Dün blogları okurken iki yazı fena tetikliyor beni. O nedenle yazıya onlara yazdığım yorum cümlelerimle başlamak istiyorum:

Bir de son fotoğraf hadi durma sen de sizin ortancaları çek dedi bana, uymak mecburi. İşim çok; kırlangıçlar da akşam uçuş eğitimlerinde sürekli mesaj veriyorlardı; hadi durma Marteniçkanı bağla diye... Zeytin ağacımızda karar kıldım, şimdi hemen çıkıyor ve bağlıyorum.

Teşekkürler Sevgili Şule.

Bugün yazımı Altın Gün eşliğinde yazmayı düşünüyorum ki şu an açtım linki, dün akşam görmüştüm yeni konseri yazınızda... Arte'ye biraz uzak kalmışım demek ki...

Teşekkürler Sevgili Okul Arkadaşım.

*
Kahvaltı yapmıyorum. Bugün bayram çocuğuyum. Gün bana neler sunacak bilmiyorum; ekstra bir beklentim olmadığı gibi hoş bir bayram coşkusu elinden tutulmuş çocuk gibi sürüklüyor beni.

O coşkunun planına teslimim.

En afacan çocuk duygumla ve bir an öncenin telaşıyla bahçe kapısına yönelmişken kendimi arka bahçede ve zeytin ağacının altında buluyorum. Ben leyleklere umut bağlamışken en sevdiğim kadın kırlangıçlar da olur diyor.

Bir kaç gündür akşam saatlerinde, güneş battıktan sonra kırlangıç bebeleri Tornado savaş uçakları gibi havada varyasyonlar yaparak ve son sürat, ve çevik hareketlerle uçuş eğitimindeler.

Üstelik hemen üstümdeki çatıda yaşıyorlar ve uçuş hatları göz hizamda...

O halde eylem zamanı!

Bağlıyorum genç zeytin ağacına; günlerdir sol bileğimde taşıdığım ve enn sevdiğim kadının günler öncesinden bana getirdiği Marteniçkamı.

Hemen arkamdaki erik ağacının altında ise bir aslan yatıyor: Bitsy. En uzun yaşayan ama asıl evimizin olduğu yerdeki yeni binamızın bitmiş ve taşındığımız halini göremeden aynı toprağa gömdüğümüz aslan parçamız, gözü kara bir terier, benim diyen kurta nal toplatır,

öykülerinden kitap yazılır.


Dış kapıya doğru ilerlerken ortancalarla selamlaşıyoruz. Hal hatır sonrasından espriyi patlatıyorlar; diyorum toplu fotoğrafa eyvallah, çekiyorum, ancak iki tanenizi seçin ki blogdaki alan darlığı nedeniyle hepinizden söz edim ama sembolik bir fotoğraf olarak onu kullanim yazımda.

Gülümsüyorlar...

Sayısızca çekiyorum ve konu mankeni olarak, mutabakatla, bir çifti uygun buluyoruz ve o pozu yazıya taşıyorum.


Sırt çantamda tavsiye konusunda çekimser olduğum ama bayılarak okuduğum tuğla var. Dün yağmur sabahın güzelliğine çiselerken ve ben 40 yıldan aşkın bir süre önce kaybettiğimiz babamın -imar uygulamaları nedeni ile- artık halkımızın kullanımına emanet kadim çamlarının altındaki bankta oturmuşken, bu şahane kitabın uçan halıya dönen sayfalarına binerek gittiğim -ilgi alanımdaki coğrafyalarda- yer yer savaşların ortasında kalarak ama daha çok yazarın engin bilgisinden yararlanarak bir film gibi izlediğim romanda, bir kez daha kayboluyorum.

Ve güneş dürtüklüyor beni...

artık seninleyiz, diyor.

istikamet net; ağır adımlarla, sabahı soluyarak varıyoruz Afiyet'e.

Ve kitapla birlikte seçimlerimizi yapıyor, her zamanki masamızla da kucaklaşıyoruz.

Hımmmmm... pastalarımız enfes, üzerine yudumladığımız çayımız da... Lakin sol yanımdaki masadaki sohbet!

İçinden akan cümleler kulaklarımı dikiyor.

Üzerinde Samsunspor forması olan bir abi bu; sanki bana bayramın hediyesi. Ortak bir sohbetin kapısını biraz sonra çalacağım mutlak. Kitaptayım ama kulağım orada. An bulunmaz bir hint kumaşı ki abinin de çok mutlu olacağı kesin:


Bir kaç dakika sonra kendisinden genç bir çocuğun anlatacaklarının ve tanıklıklarının onu çok, ama çok mutlu edeceğini, geçmişin tadına götüreceğini, şaşırtacağını ve bu yerden bitme bana bir lütuf mu diye düşündürteceğini ve konu üzerindeki özlemi ve dili neredeyse pas tutmuşken tümünün o çocukla birlikte -bir kaç dakika içinde- altına dönüşeceğini, ikisinin de çaylarının soğuyacağını ama umurlarında olmayacağını...

O abinin bir tehlike uyarısı için sözünü edeceği köprünün aslında kadim bir geleneği olduğunu söylemediği için çocuk...

henüz bilmiyor Abi.





2.Bölüm Ahşap Traversler Ve Demir Yolu Kardeşliği için buradan lütfen...

20 Ocak 2022 Perşembe

Aynı Ekspres İle Zaman Farklı İki Yolculuk

Adını duymadığım bir yazardı. Ta ki Klio'nun Şarkısı'ndaki resim derslerine kadar. Bir ressam olarak derste önüme çıkmıştı. Kitapların içinden tren geçtimi onu yazan kimse adamımdır. Manhattan Transfer ile birlikte Doğu Ekspresi ilave edildi siparişe ve geldiler. Hemen atlamadım tabii ki üzerine. Şımartmayı sevmem. Elimdeki bir kaç kitabı bitirince buyur ettim. Güzergâhın bizim topraklarımızdan geçen kısmına hakimdim. Ama zamana değil elbette! Bildik yerlerde bilmedik şeyler dinledim, gördüm... Hoşuma gitti. Heyecanlıydı. Kafa dengiydi ve de edebi. Normalde iki, bilemedim üç günde biterdi; bitmedi. Trenden inip deveye binmek gerekti ve o kervanların yol alması da günler sürmekteydi. İnsanlar çeşit çeşit. Çöller aştık. Masal diyarlar gördük; toz toprak... Korktuk. Otsuz olmazdı, olmadı. Nerelerden geçmedik ki. Şark bir dinler koleksiyonu. Hırlısı var hırsızı. Çok haraç verdik. Çok keyifler yaşadık. Yıl 1921, Tarabya'da, taraçada, boğazın yeşil sularına karşı, Alexander içtik. Jardin'de kocaman kan portakalı bir Ay eşliğinde Dardanella'yı dinledik; bir Rus orkestrasından... Pera'da bir suikast; gözümüzün önünde. 72 millet İstanbul'da. Zor yıllar. Ajanlar, katiller... Falan filan işte.

 Dört gün sonra bir baktım ki yatağımdaymışım!


Diğer kitabı kafama takmıştım, yazarı tanımıyordum; Leylak Dalı'nda rastlaşınca, dedim hemen! Hemen dedimse de 24.11.2021'de elimdeydi ve epey kalabalık okunmayanlar bölümünün biraz kenar mahallesinde yerini aldı. O yerini aldı ama kaşar kitaplar aralarına pek almak istemediler. Kıdem meselesi.

Hır çıkmasın isterim. Onun için alt devre muammelesi yaptım. Görünürde ama kıdemlilerin uzağında bir yere bıraktım fakat; şımarır, hava atar, dile döker diye de, sır vermedim. Dedim aklımdasın.


Önceki gün, el ayak çekilmiş saatlerde, sessizce girdim çalışma odasına. Ortalık süt liman. Dikkatlice, özellikle kaşar takımın olduğu kısmı süzdüm. Uykular derin. Çorap ucu adımlarla yürüdüm ahşapları... Bunun ise çenesini kapattım ve ufaktan dürtüm ki işaret parmağım; ucu burun üstünü aşmak kaydıyla dudak üstümdeyken... Uyanık, çaktı. Sessizce çıktık.

Yatağıma kuruldum, başucumdaki okuma lambamı açtım. Künyeyi okudum. İlk sayfayı geçtim ve ondan sonra baktım ben yatağımda yokum. Bir kaptı beni ki soluksuz...

120. sayfada zor kurtardım! O nasıl akıcı bir anlatım. Konuya nasıl bir hakimiyet. Mizah zaten... Aşk meşk zaten... Haydarpaşa canımız ciğerimiz... Solculuk başımız gözümüz üzerine... Mevzu can yakıcı; uyku paçalarımdan çekiştiriyor. Saat neredeyse "Sabah şerifleriniz hayrolsun," diyecek. Kontrollü adamsın her ne kadar kaptırsan da paçanı vur elini masaya evresindeyken ben; ehil kişi bir hooop çekti ve kibar ol, dedi. Söz büyüğün, saygı bizden. Roman kahramanlarına dönüp "Bana müsade, size iyi eğlenceler," dedimse de baktım sözlerine, niyetler bozuk. Anladım ki ufacık bir zafiyet gösterirsem; bu iş Çiçek Pasajı'na uzar. Romanın içinde, yazarın kaleminde olsam başımla beraber; sonuçta hayatım onun elinde olacak. Yat yat, kalk kalk. Yani O ne buyurursa o. İrade koydum: "Baylar bayanlar, Ali Baba, hepiniz cansınız, canımsınız, sizinle masanın da sözün de keyfine doyum olmaz; ama bu saat de bana uymaz lakin gözüm de ardımda kalır, hatırım için yarın takılalım," dedim.

Ertesi gün Haydarpaşa'nın yanmış çatı katındaydım. Manzara derya. Ona döndüm ve "Gözlerimi yaşarttın, 24 saat dolmadan kapağı kapattım, helâl sana! Haa hiç mi fren yapmadın dersen Başar Öztürk kardeş; belli ki bagajın dolu, sağlam adamsın, dağarcık pırıl pırıl lakin biraz daha sakin. Biz gördük zira seni; ama sen gözümüze sokmaya kalkma bir dahakine kendini," dedim. Sonra gözlerim Marmara'ya ve karşı kıyılara derin ve anılarla bakıyorken; ne ihale aşaması, ne Orient Ekspres, ne Orient Ekspres'in sahibi ve hanımefendileri, içtiğimiz şampanyalar, ne de patronun kredi kartıyla çizik ayırıp burunlarımızla çektiklerimiz, enfes sohbetler, ne 10 numaralı forma, ne de geçirdiğimiz tüm bu güzel saatlerin yitişi içimi yakıyordu. Her önünden geçişte gözlerimi alamadığım hüzün yüklü bakışlarıma, yaşadıklarıma, hatıralarıma, o gara trenle son girişime sığınıyor; gün gelir, gün gelir zorbalar kalmaz gider cümlelerimin ritmiyle teselli buluyordum.


*Klio'nun şarkısı ve enfes John Dos Passos yazısı için buradan lütfen.

*Ve... ve... ve... Leylak Dalı!

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Günün ruhları dürtükleyen saatinde kuralım artık masayı Doğu Ekspresinde

Sıralı okumayı düşünürseniz, buradan başlayın lütfen.

06/02/2016 

Ben istasyon binalarının aşığıyım. "Eser" bırakmak ufku inşaatla sınırlı, yatırım  anlayışları müteahhit dışında kimsenin cebine uzun vadeli katkısı olmayacak ucubeler dikmekten ibaret siyasetçiler var, ne yazık ki bu ülkede... Her şeyi kendi iktidarları ile var eden, bu ülkeyi demir ağlarla örenlere laf sokmaya çalışan, bu tavırla bir kitleyi kışkırttığını sanan, bugünün imkanları ile geçmişi eleştiren, nokta kadar izi kalmayacak siyasetçiler. Onlara rağmen bu ülke güzel be!


O zaman keyfini çıkaralım! Kahvaltı saati. Peynirler âlâ; eski kaşar, gravyer, mezelik gravyer, çeçil ve eritme. Börekler ölmelik, ılındılar. Yumurtalar pişmiş, bu güzel. Kahve için sıcak sular İbrahim abiden. Kompartıman konforlu bilindiği üzere. Masayı açalım. Pencerede akıp giden zaman. Köyler kasabalar... Sarıkamış ormanları... Telesiyejler... İşte Katerina Av Köşkü. Bir görünüp bir kaybolan ırmaklar... Dışarıda efsane bir beyazlık, içeride kaloriferin şefkatli sıcağı. Koltuklar rahat. Tren de yaşam da alabildiğine dingin. Daha ne olsun!


Şu önlüklü çocuk, benim onu ne kadar sevdiğimi bilmiyor mesela. Ne yazık! Okul yarın açılacak, sömestir tatili bitti. O önlüğünü bugünden giymiş. Bi gün ne kadar güzel bir masalın içinden çıkıp geldiğini fark edecek; ultra lüks bir plazanın üst katlarından birindeki ofisinde, elleri başının arkasında birleşmişken ve konforlu koltuğunu pencereye döndürmüşken... Dostum benim.


Doğu Ekspresi'nde her şey gibi kahvaltı da çok keyifli. Kompartımanda ama! Dağlar, ovalar, düzler bayırlar, ırmaklar geçerken bir yandan da tarih akıyor gözlerinizin önünden. Bu ülkenin endüstriyel gelişiminin yanı sıra tarihin izlerini de seyrediyorsunuz tren penceresinden. Ben çocukken bilmezdim bunu. En büyük zevkim şeker fabrikalarına pancar taşıyan vagonlardan kolumu uzatarak pancar almaktı. Bir de ayaklarımla koridorun kenarından geçen kaloriferin üzerine çıkıp elimle ağaç dallarına dokunmak. Demir yolları askeri anlamda stratejik bir öneme sahip olmanın yanı sıra bu ülkenin fabrikalarının ham madde ve ürün nakilleri açısından da hayati idi. Özellikle doğuya uzanan demir yollarında görürüsünüz; hattın bi kenarında fabrikalar kuruludur. Cumhuriyetin peşkeş çekilmiş fabrikaları... Yine karşılaştık tank ve zırhlı araç yüklü katarlarla, ne yazık ki! Öngörüsüz siyasetlerin acı bir sonucu olarak. Hüzün yüklüydüler.


Arka kompartımanda bir sorun var. Erzurum'dayız ve tren kalkmıyor. Personel olay yerinde. Çözüm arıyorlar. Sızan su bize kadar geldi. Lavabosu tıkalıymış yola çıkarken. İyice dolmuş ve taşmış. Misafir ettik bir süreliğine genç çifti. Epey bir uğraştan sonra çözülüyor sorun. Gelsin depodan battaniyeler. Yerler silindi. Bizde çok değil problem. Kendi kendine kurudu zemindeki küçük ıslaklık. Şans işte; giderken orta kompartımanı almıştım, dönüş için de planım oydu ama sistemdeki benden kaynaklı bir hata yüzünden dolu gözükmüştü orası ve bir önünü almıştım ben. Rabbim ya. Epeyi geyiğini yapıyoruz bu tesadüfün. Rötar yaptık biraz. Kapatıyor bu arayı kıymetli makinistlerimiz ilerleyen zamanda, vaktinde varacağız Ankara'ya.  Erzurum Gar'ında keteleri kapmışım bu arada.

Günün ruhları dürtükleyen saatleri başladı. Kuralım artık masayı. Haaa unuturum sonra, yolculuğun en keyifli anlarından biri gelen ve giden Doğu Ekspreslerinin karşılaşma noktası. Erken gelen bekliyor. Geçiş ânı keyifli. İnip beklemek de o ânı... Diz boyu karlar. Peronda bekleyen yolcular ve ânı dondurmak isteyen fotoğraf makineleri.


Kars Migros Jeti sevdik biz. Şarabımızı oradan aldık. Sevilen'in Adatepe'si. Tanışıklık var. Litrelik, vidalı kapak. Üç üzümden müteşekkil sek bir kırmızı şarap; Cinsault, Carignan ve Cabernet Sauvignon. Havalı di mi? Alkolü %12. İçimi keyifli, hatta çok eğlenceli. Taze bir şarap bu. Tren için özellikle seçildi. Fiyatı makul, 19.50TL. Fiyatıyla hava atan çok şarabı cebinden çıkarır. Peynirler zaten muhteşem. Fransa'da bile bulamazsınız. Çünkü Kars'ta.

Yalnız peynir, kete, Şam fıstığı uyumu muhteşem. Çok da eğlenceli. Şarap da yakıştı valla. Haaa bu bir tren keyfi; planlanmış bir mizanseni de var tarafımızca. Aynı peynirlerin asil tamamlayıcısı ise alkolü daha yüksek şaraplar. Mesela %14 alkol oranlarıyla Sevilen İsa Bey ve Parsel NO: IX. Mesela Buzbağ'ın Diyarbakır ya da Elazığ'ı, ya da ikisinin kupajı. Tren usul usul. Biz de usul usul. Zaman donsa mı yoksa aksa mı?

Çünkü bir parça kete üzerine bir küp eski kaşar, gravyer, mezelik gravyer, eritme ya da çeçil koyup üzerine de bir adet Şam fıstığı yerleştirdiğiniz ânda ortaya çıkan tat muhteşem. Çok eğlenceli bir lezzet bu. Bir de buna bir süre sonra bir yudum şarap ekledinizmi, gel keyfim gel.


Elinde fotoğraf makinesi olan herkesin en çok istediği, tam viraja girmişken arka vagonlardan bir yılan gibi kıvrılan trenin fotoğrafını çekmek. Koridordayken önden arkaya, arkadan öne koşturan telaşlı tripodlara dikkat! Tüyo ise  şu: Tren yolda lokomotif değiştiriyor. Bunlardan biri 22000'lik kırmızı. Bizim için bir önemi yoktu. Ta ki en sevdiğim yol arkadaşımın bir fotosuna gelen mesaja kadar. Bir demiryolcu mühendisten, fotoğraf meraklısı. Mesajın özü şu: 33000'lik vermeleri kötü olmuş. 22000'lik lokomotif olsaydı, kırmızı kırmızı...


Dönüşün güzel yanı, günün tamamını yaşatıyor olması, normal bir gün gibi. Artık uyuma zamanı. derin gitmişim, taa ki telefon çalana kadar. Hayırdır? Kız kardeşim. "Uyuyor muydun?" En sevdiğim soru? Ne konuştuk hatırlamıyorum bile. Tekrar uyumuşum. Sabaha trende uyanmak süper. Artık Ankara sınırları içindeyiz. Bulduğumuz ilk otobüse binmekti niyetimiz. O nedenle dönüş bileti ayarlamamıştım.


Kalan şarabı gözümüze kestirdiğimiz bir akşamcıya vermek niyetimiz. Çok arandık Ankara Garı'nda. Çok bakındık sağa sola. Sonra kime kısmet diyerek bıraktık bir çöp kutusuna. Kalan keteler de garın bahçesindeki güvercinlere.

Bir taksiye atlıyoruz sıradakilerden. İstikamet AŞTİ. Evdeki hesap çarşıya uymuyor. Sömestir dönüşü olduğunu düşünememişim. Erken otobüsler dolu. Öğlene zor bulduk. O zaman sırt çantaları emanete biz halama. Halam, halaların bi tanesi, koştur koştur mükellef bir kahvaltı sofrası daha. Tıka basa doyduk. Ankara simitleri sıcacık. En Angaralı yol arkadaşım alıverdi bi koşu.

Vakit yaklaştı, AŞTİ yürüme mesafesi. Beştepe görüş alanında. Halkın sarayı! En sevdiğim yol arkadaşımın ilkokulu derken yeniden otogar. Ana baba günü. Emanetten aldık sırt çantalarımızı. Perondayız. Dağılan Ulusoy'un kollarından biri. Ali Osman Ulusoy. Ulusoy sanarak almıştık bileti. Arabanın ilk seferi. Yerler laminant. Enteresan.  Koltuk arkasında "dev ekran". Üstelik Bafra'ya kadar gittiği için tam evin önünde inme imkânı. Keyifli bir yolculuk. Evdeyiz.


Bana bunca yazı yazdırabilen bir başka şehir daha olur mu, bilmiyorum. Ama bunu başarabilecek şehir sayısının çok az olduğunu biliyorum. 

Serinin 1. yazısı, her şeyin başladığı yer Doğu Ekspresi.


5 Mayıs 2016 Perşembe

Nasıl olsa yine bir gün döneriz bu yollardan geri...*

Beyaz...

06/02/2016

Tren 7.45'te. Çantalarımızın son kontrollerini yapıyoruz; yolluk hazır, şarap yerinde. "Kahvaltı için sıcak poğaçalar çıkmış mıdır acaba?"  Bir koşu asansöre ve direk kahvaltıya hazırlanan restoran katına... Poğaça yok, lakin su böreği var. Fırındalar... "10 dakika sonra hazır." dedi genç usta. Biraz kuru pasta alalım. Bir kaç dilim ekmek alalım. Yumurta alalım. Bizim peynirler daha âlâ, geçelim. Eritme alalım. Bunları gravyer bilirdik eskiden di mi? Karper... Ne Fransız gelirdi sofralarımıza. Pek de zengin dururdu masada. Çok da lezzetliydi ama!.. Meğerse Kars'taymış fabrikası. Hoş bir çocukluk anısı. Benim Kars'ım.

Börekler hazır. Misss... Dışarısı ayaz. Dumanı üstünde. Kars Kalesi yine şahane. Sokaklar ıssız. Güneş saklı. Kattaki garson çok tatlı. Börekler dinlendi ve şimdi dilimleniyor. Görüntüleri muhteşem, peynirleri neredeyse krema. Hadi bakalım çantaya.   

"Ellerine sağlık ustam, muhteşemler."   

"Çok teşekkürler, her şey için."


Önce bir taksi bulmamız gerek. Resepsiyon yine eksik, standart taksici arandı; uzakta olduğu ve gelemeyeceği haberi alındı. Ötesi yok. Resepsiyonda kim olsa sonuç değişmiyor. Bu otelin bu hizmeti çok zayıf. Kristal'in öteki köşesinde bir taksi var. Gördüm. Mesafe yakın. Lobinin sıcağındayız ve camın ötesi buzul. Hava donmuş sanki. Zaman da... Işıklar hazır ve duman makinesinden bir sis gönderildi. "Motor," dedi yönetmen. Adımlarımız hızlı. Buzlardansa tık çıkmıyor.

Muzaffer Abi'nin tarihi dediği, Orhan Pamuk romanının kahramanlarından Yeşilyurt Lokantasının önünden bir kez daha geçiyoruz. Merakımız artık o bizim! Gizemini koruyor. Kristal'e takılıyor gözüm birden. Kapının iç tarafında, ışıksız mekandan dışarıya bakan kıpırtısız adam muhteşem. Göz göze geliyoruz. Bir sonraki sahne onun mu acaba?  Bir roman kahramanı bu. Bir sürü karakter geçiyor gözlerimin içinden. Bu çok özgün. Kesinlikle!

Hafızamdaki en uygun ile eşlemeye çalışıyorum. Taba rengi volanlı maksi paltosu, boğazlı gri kazağı, koyu kahve deri yeleği, deri çizmeleri ve de şapkası ile sabahın o saatini soğuğun yarattığı pusa bürünmüş havayla bir araya getirince muhteşem bir final karakteri.

"Bizden önce biri kapmasa taksiyi..." Endişeli ve hızlıyız. "Ohhhh çok şükür!" Kaptık. Şoföre bakınıyoruz. "Bir kahvede mi acaba?" Sol tarafta yok. Issızlık hükmünü devam ettiriyor. Kars henüz uykuda. Geldiğimiz yöne dönüyoruz. Uzun volanlı paltosunun kanatları yaratılan rüzgarla havalanıyor, sis bulutunun içinden çıkıyor. Başı göklerde yürüyor az önce camın arkasında hayal gibi duran adam. Binalar yaratılmış siste kayıplar. Bu Saga'nın erkeği! Malmö emniyetinden Saga'nın. Mimiksiz ama ifade yüklü çizgileri keskin bir yüz. Dik, uzun ve kararlı adımlar. Yere değmiyorlar. Tüm duvarları ve bedenleri delip geçen bir bakış. Yaşsız bir karakter. Zamansız da.. Muhtemeldir ki Lenin devrimi yaparken en yanında olanlardan biri. Hala aynı palto, aynı çizme ve aynı şapka. Proleter bıyıklarındaki sarkıtlar kadim.

"Günaydın."

"Günaydın."

"İstasyona gideceğiz.. ne kadar?"

"15 Lira."

İtirazımız yok. Bindik. Laf olsun diye sormuştum zaten.

"Yolculuk nereye?" "Samsun'a ama önce Ankara tabii ki." Abinin gözleri parladı, bir sıcak kapladı arabanın içini, kadim buzlar çözüldü. "Askerliğimi Samsun'da yaptım. Sahra Sıhhıye'de. İhtilal zamanıydı. Dışarı pek çıkamazdık." "Olsun manzara muhteşemdir ama. Özellikle Subay Gazinosundan. Bilir misin orası eskiden Amerikan radarıydı. O yüzden konforlu bir birliktir diğerlerine göre."

Aynı yaştayız ama abi kadim. Görevli geldiğimizde aynı mekanı aynı anda solumuşuz yıllar önce, ne tesadüf. O günkü görevde, üst rütbeli birine şahane bir kafa tutma hikayemiz var ki kaç kişiye ballandırdığım meçhul. Nöbetçi amiriydi binbaşı. Anlatmaya bayılırım da zaten çok uzayacak bu yazı. Abi binbaşısına tapıyor, üzmeyelim kendisini.


Sıcak uykulardaki caddelerden geçip istasyona varıyoruz. Abiyle vedalaştık. Güzel adam. İsmini sormadım. Cismi daha manalı çünkü. Epey vaktimiz var. Çantalar şurada dursun, ben gidip trenin bir fotosunu çekeyim. Motorlar çalışıyor, son kontroller yapılmış. Makinistler hazır, selamlaştık. Sabahın eşsiz soğuğunu hissederek karların kıtırtısı eşliğinde yürümek zevkli. Gar binası her ne kadar devlete iş yapan mütahit anlayışının ürünü olsa da artık kabulümüz. O halde de seviyoruz kendisini.  Günaydınlaşıyoruz demiryolcularla. İbrahim abi, kondüktörümüz, henüz tanışmadım. Trene giderken "Hadi." demiş, el atmış çantalarımıza, taşımışlar birlikte en bayıldığım yol arkadaşımla. Oysa ben onu bizim vagonun önünde sigarasını tüttürürken gördüğümde hamle yapmıştım çantaların olduğu yere. Göremeyince çantaları, üzülmüştüm tek başına taşıdı diye. Rahatlıyorum. Serkisoff kardeşliği! Zincirinin ucu deri yeleğinin üst düğmesinde takılı, yeleğinin sağ cebine yerleştirdiği Serkisoff'unu mesleki onuru olarak gururla taşıyan Kahraman dedem. Demir yolu aşkımın, her biri altın masallar niteliğindeki yolculuklarımın baş kahramanı adam. Küçük Ağa. Rahat uyu.


Hoşça kalın kornası çaldı, usulca kımıldadı tren. Gittikçe hızlanırken akıyor Kars'ın veda görüntüleri. Her şehirde olduğu gibi; inşaat.. inşaat.. inşaat... Yeni kalkınma göstergemiz. Rabbim sonumuzu hayır etsin. Çabuk bitiyor şehir. Artık alabildiğine beyaz. Uzak köyler, donmuş su havzaları, ağaçlar ve muhteşem gökyüzü. Düzlükler.. düzlükler...


Tam da burada, gelirken başımıza gelen bir şeyden söz etmem gerek. Yazmazsam tarih şapşallığımı affetmez. Kompartımanın kapısını açık bırakıyorum ben. "Cam kenarı feda olsun." demişim bir kere. İki yanı da görebiliyorum öte yandan. Aslında fotoğraf için avantajlı bir durum. Bir ara, Erzincan'a gelirken ve nispeten daha ova bir noktada, trenin sağ tarafında müthiş bir kar fırtınası olduğunu görüyorum. Belli bir noktadan sonra başladı. Uçuşan karlar muhteşem. Gelin görün ki sol tarafta tık yok. Güneş pırıl pırıl. Hava berrak.. hava sakin. Görüş alanı alabildiğine. Tren sanki hattı belirlemiş. Olağanüstü bir doğa olayına tanıklık ediyorum. Yalnız değilim ama. İki yanı aynı anda fotoğraflamaya çalışıyorum. Başarmak zor. İki foto ile kolaj yapmak mümkün. Yazıya koyacağım. Bunun heyecanı süper. Havam batsın.


Sonra uyanıyorum. Ampul birden yanıyor. Kars'a vardığımızda hala uyanmayanlar var. Muhteşem bir doğa olayının tanığıydılar! Trenin bir yanında şahane bir kar fırtınası varken diğer yanında güneş ve sakin bir hava. Sadece bizim çocukları uyandırdım, Ani Çıldır güzergahında konuyu açtıkları zaman. Lokomotifin önündeki küreyiciden savrulan karlardı bunlar. Rüzgar tersteydi ve trenin sağına nasip olmuştu bu yapay fırtına. Çok güzeldi ama! Çoooooookkk.


Güzergah insanları güzel. İçli dışlılar trenle. Mesela bu abi; göz göze geldik bir an. Fotoğraf çekiyorum o ara. "Ben ben.." diye muzipçe vurdu bağrına, anlaştık. Çektim pozunu. Gülüştük. El sallaştık. Şahaneydi.


Yazının devamı...

Doğu Ekspresi ve Kars. Nedir, nasıl bilet alınır, tren ve yolculuk nasıldır için buradan lütfen.

*Başlık ve üç yazıda kullanılan, Beyaz... Uykusuz... Uzakta... Cemal Süreya'nın Kars adlı şiirindendir.

Fotoğraflar Nikon L23 ile...

11 Şubat 2016 Perşembe

Doğu Ekspresi ve Kars

Uzakta...

01/02/2016

Heyecanlı bir karar ve heyecanlı bir bekleyişti. Muhteşemdi. Yıllar yıllar sonra çocukluğumun en masal şehrinde, "Benim Kars'ım"da olmak... Kelimelerimin lento, beton, kolon, asmolen, tabliye gibi kelimelerle yer değiştirdiği uzun bir emek sürecinin son virajını dönerken bir nefes anı için, yenilenmek için bundan daha istekli, bundan daha mutluluk verici bir seçim olamazdı. Kars, tam da Cemal Süreya'nın Paris'teyken ve de kendisini hiç görmemişken yazdığı şiir gibi, özlemi soluklu, kavuşması her daim muhteşem şehir. Damarlarında taaaa çocukluktan beri trenler dolaşan bi adam. Şahane bir yol arkadaşı. Derece eksi 36!


Önce bilet almak gerek, yataklı vagonda oda sayısı sınırlı, on'da bir şansınız var. Üstelik bileti, seçtiğiniz tarihe en erken bir ay kala alabiliyorsunuz. TCDD, gerekçesi ne ise böyle bir periyot belirlemiş. İlk anda bir tane yataklı vagonu satışa sunuyor.  Bu da "Ya bir grup kapatırsa!" korkusu yaşatıyor. O vagon dolduktan sonra talebe göre son anda bir vagon daha ilave ediyor ama başlangıçta siz bunu bilmiyorsunuz. O nedenle sürekli bi takip hali var ki eğlenceli bile geliyor insana. Kars yolu çocukça bir sevinç sonuçta. Değiyor.


 Gidiş tarihinize bir ay kala satışa açıldı treniniz  ve diyelim ki aldınız gidiş biletinizi, indirimsiz. Bu kez  dönüş tarihiniz için bekliyorsunuz. Gidiş dönüşünüzün arası kısaysa TCDD'nin rezervasyon süresi kadar ayırtabilirsiniz  biletinizi. O riski almak istemedim.  Bizim tarihlerimiz esnek olmadığı için gidişin açıldığı gün hemen ve hevesle, elbette tadını çıkararak aldım biletleri.  Dönüşün açıldığı gün ise, yani bir hafta sonra net üzerinden değiştirme işlemi ile bileti gidiş dönüşe çevirdim.  Kişi başı yataklıda tek yönün -gidiş dönüş olmak koşulu ile- indirimli internet fiyatı 78,25 TL. Bu yolu izlerseniz gidişi almaktan korkmayın, değiştirme işlemini yaparken sistem iskontonuzu düşüp kalan miktarı talep ediyor sizden. Sorun yok yani.

Ve planlar. Saat 18'deki  hareket dolayısı ile yemekli vagonda akşam yemeği karanlığa kalacak. Işıkları yanmış yemek vagonunda dışarıyı görmek mümkün değil. O halde kafa çekmek de keyifli değil. Herhangi bi restoranda yemekten farklı olan ne ki?

Burada zaman yavaş, hayat uzun metrajlı film dinginliğinde. Huzurlu.  Bu faslı  dönüşe bırakalım o zaman. Dönüş treni Kars'tan sabah 7.45'de kalkacak. Günün geceye dönmesine bir iki saat kala, etrafla  haşır neşirken, eşsiz kış manzaraları eşliğinde sıcak bi vagonda, dışarısı beyaz ve eksi yirmi beşken daha yakışıklı olur yemeklide usulcana içmek. Karar bu. Madem restoran dönüşe, o halde gidiş için biralı bir alışveriş yapmalı. Ama sabah kahvaltısı mutlaka restoranda olmalı.

Trenin saati yaklaştı. Güzel olan onu peronda karşılamak. Ankara garı muhteşem. En bayıldığım garlardan üçüncüsü. Trendeyiz. Sürpriz yemekli vagonun olmadığı. Cümle yan kompartımandaki bi konuşmadan geldi. Teyit etmek gerek. Kapının önünden bi genç geçti. Elindeki şarj cihazını yan kompartımanın prizine takmak için sahibinden izin istedi. Kendi kompartımanlarında prizlerde elektrik yokmuş. Ne yazık ki orada da yok. Bizimkiler çalışıyor mu bi bakalım. Off bizde de yok. Bunu sıkıntı yapıyor muyuz? Tabii ki hayır. Tren gelir hoş gelir.


O da ne mini buzdolabımızda iki meyve suyu, iki su, iki çikolata ve iki çubuk kraker var. El havluları tertemiz. Yastıklar ve yatak örtüleri de. Bakalım lavabomuzdan sıcak su akıyor mu. Bingo! Ama içilemiyor musluktan akan su, işaretle ikaz edilmiş. Isıtıcı almadığımıza bin pişmanlık, ne de güzel kahvelerimiz var.


Muammer Bey, kondüktörümüz, güzel insan, kompartımanda damarlarında trenler gezen bir adam var. Dedesi demiryolcu. Çocukluğu trenlerde geçti. O zaman demiryolcu ile iletişim kolay. 1,5 litre pet şişe su odasına bırakıldı, kahveler paylaşıldı ve onun ısıtıcısından sürekli gelen su, yol boyu kahve keyfini yaşattı.


Yeri gelmişken; mini buzdolabına bir buçukluk su sığmıyor, o nedenle bir litrelik almalı, dönüşte öyle yaptık. İki tane bir litrelik yeterli, bir litrelik kola da iyi yol boyu için. Ya da hiç almayın. Trende kutu olarak var. Atıştırmalıklarla birlikte içecek yüklü servis arabası sıklıkla geçiyor koridordan. Kıtlık yok yani. Yine de trene binmeden tren için alışveriş yapmak keyifli. İçkinize göre mezeler almayı ihmal etmeyin, restoran fikriniz yok ise, ama abartmayın da. Bu seferde restoran vagonu yoktu tamam. Fakat bu hiç olmayacağı anlamına gelmiyor. İhale dönemi imiş, yedi yıldır ihaleyi alan firma bu kez ihaleye girmemiş. Rakipler olsa da hep o kazanıyormuş. Bu kez kimse yokmuş. Hallolacakmış. Belki de hallolmuştur. Unuturum belki, her vagonda biri alafranga olmak üzere iki tuvalet var, sorunsuz ve temiz, her türlü hijyen malzemesi mevcut. Olur da vagonunuzdakiler dolu olursa ara kapıdan arka vagona geçin. Sıkıntı yok.


Az daha priz meselesini atlayacaktım. Sigorta atmış, ama mevcutta cam sigorta yok. Yanda mı taşımalı acaba? Espriler gırla. O esnada Muammer bey geliyor, işlem tamammış, prizler çalışıyor. Unutmadan, trende internet yok. Kendi bağlantınız ile keyfinize bakabilirsiniz. Film falan izler, kitap okurum diyorsanız işiniz zor. Manzaralar ve fotoğraf çekme arzunuz diğer eğlence seçeneklerinize hep galip geliyor.


İstasyonlarda 5 dakika bekliyor artık tren, eskiden 15'ti. Kahvaltıyı yemekli vagon üzerine kurunca doğal olarak açıkta kalındı. Erzincan'da gardaki büfeden peynirli ve patatesli katmerlerle pişmiş yumurta alıp keyfimize bakıyoruz. İsterseniz trene cağ kebabı da isteyebilirsiniz, Erzurum'a gelirken. İstasyona çok yakın bi kebapçı var, hemen yanındaki sitenin arkasındaki binanın altında, Yoldan sipariş vermek gerek. Vagon numaranızı ve adınız verin, durunca tren kapıda olun ama! İstekliyseniz gitmeden netten belirleyin bir kaç kebapçı. Alın telefon numaralarını.


Kars'a vardık.  Akşam. Hava sert. İnmeden hazırlanmak gerek. Şartlara uygun giyildi, lakin çok abartmaya da gerek yok. Termal içlik şart ama! Termal çorap üzerine bir de yün çorap yeterli. Misal derece eksi 26. Korkmayın, Kars'ta hissedilen soğuk varolanın altında. Bizim şehrimizde öyle mi, asla, hissedilen olanın hep üstünde. Şaşırtıcı bi durum. Gardan bi taksiye atladık, 15TL, 10'a gider ama ekonomi dar, piyasa durgun, mevsim kış, kıymayın.  Muzaffer Abi şahane adam. İşçi. Hemen kartını elimize elimize tutuşturuyor. Anlıyor ki Ani ve Çıldır'a gideceğiz. Bunu kaçırmıyor. 2015 model araba ile gidecekmişiz, rehberlik hizmeti verebilirlermiş, araba çok güzelmiş. Sürekli 2015'in altını çiziyor ama, çok rahat ettireceklerinin de. Öyle tatlı parlatıyor ki, kanınız ısınıyor bu tatlı uyanıklığa..Haaa bu arada yukarıdaki foto Kars Garı değil.

Otelimizin yeri çok güzel. Üstelik benim için çok özel olduğunu ise sonradan fark edeceğim. Henüz bu önemli ve kişisel nüansı bilmiyorum. Çantaları bıraktık, istikamet Kaz Evi. Tavsiye Milor'dan, denemeli. Yan masada ikisi kız üç genç var. Trende yan kompartımandaydılar. Ani ve Çıldır planları ve bir günleri var. İşletmeciden yardım istiyorlar. Oysa bizde Muzaffer Abi var. Çocuklara "Birlikte gidelim mi?" teklifi. Onay. Muzaffer Abi'yi arama. Sabah 8.30 için Ani'ye anlaşma. Çıldır'ı arabaya sakladım ama. Bir iskonto planım var toplam üzerinden.

Kaz Evi, Hanımeli ve diğerlerinden söz edilecek elbet. Ama bir numaranın kim olduğunu biliyorum sanki. Hatta eminim.

 Dönüş yolundan tadımlık bi foto. Masadakiler "Kars'a gidiler de peynirsiz dönülür mü?" manasında girilen ve şahane peynirler alınan peynircide hazırlatılmış yolluk ile Migros Kars'tan alınmış, peynir eşlikçisi şarabın, gün sonuna yaklaşırkenki hali. Sofra düzenini özellikle istedik. Bi sonraki, hatta bi sonraki yazıda var elbet detaylar, telefon numaraları, tavsiyeler falan.

 Ani, Çıldır ve Cenk ile devam ediyor hikaye.


Fotoğraflar Nikon L23 ile..

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP