28 Mart 2010 Pazar

Aksiyonlu Günler... Umur 2

1.bölüm...

Neye uğradığımızı şaşırdığımız bir şiddette mermi yağıyordu, dört bir yandan. Sanki; karşı kaldırımda durmuş, arabanın her bir noktasına isabet eden mermilerin açtığı delikleri seyrediyor, her bir merminin saca değerkenki sesinin dişlerimi gıcırdatmasına gözlerimi kısarak, bakıyordum. Yoğun bir korku, sürekli oraya buraya değen mermilerin çıkardığı tiz metal sesi, yoğun dumanın boğazımda oluşturduğu gıcık ve birbirimizin gözlerine bakarak kurduğumuz iletişimle andan çıkmak için oluşturmaya çalıştığımız planların arasında, bir nefes anı arıyorduk.

Kesif bir dumana ve barut kokusuna karışmış yanık kokusu, giderek artan bir yoğunlukla çöküyordu; meydana... camiye... ve arabanın üzerinde kaldığı caddeye. Otomatik silahlardan çıkan takırtı, bir ölüm müziğinin notaları gibi saçılıyordu gün batımının alacasına... Onlarca merminin değdiği lastiklerden duman çıktıkca araba sarsılıyor, jantlara değen mermilerin çıkardığı metal sesi diğer seslere karışıyor, her mermi grubunda araba biraz daha asfalta yapışıyordu. Fırlayan jant kapakları bir süre yuvarlandıktan sonra girdaba kapılmışcısına kendi etrafalarında dönüyor, ritmi gittikçe artan sesler çıkarttıktan biraz sonra oldukları yere kapaklanıp, susuyorlardı.

Arka sol tarafta, koltuğa iyice kaykılarak, kendimi kapının sac bölümünün korumasına teslim etmeye çalışıyordum. Dış sacı delen her bir merminin, kapı sacıyla kapı iç döşemesinin arasında kalan üzeri metal kaplı tahtayı geçemeyip de ona saplandığında çıkardığı tok sesi duyuyor, bu rus ruleti halde, hala devam eden şansıma seviniyordum. Üzerime dökülen camların kırıkları, her mermi grubunun yarattığı sarsıntıyla üzerimden kayarak arabanın tabanına dökülüyordu. Birden, sanki bir rüyanın sıcağına teslim olmuşum gibi ısındı içim. Gevşedim. Cam kırıklarının akışını oyuna çevirdim. Yemyeşil bir vadideydim: ayaklarımın hemen dibinden debisi oldukça yüksek bir dere köpük köpük akıyordu, sıcaktım ama titriyordum. Henüz kıştan bahara dönen doğa, gripal hallerin ateşindeki türden bir soğukla titretiyordu bedenimi. Durduğum derenin tam karşısındaki yüksek kayalığın yol bulduğu yerlerinden bahar sersemi karların suları akıyordu. Bu minik çağlayanlardan neşeli şırıltılarla gelen sular dereye karışarak, onu daha da çoğaltıyorlardı.

Gözlerimle gögüs kısmımdan aşağı doğru akan cam kırığı çağlayanı takip ederken dizlerimin üzerindeki kanı farkettim. Tam bir refleks haliyle elimi başımın sağ tarafına, minicik bir çocukken halam ve arkadaşlarının oynadıkları voleybol esnasında kafama gelen topla düşüp kaldırım taşına vurduğum, sonucunda üç dikiş yediğim, izi çocukluk anısı olarak hala alnımın sağ tarafında duran yere götürdüm. Elime kan bulaştı.

Arabanın korumalı metal bölümlerini siper sayıp, o siperlere attığımızda kendimizi, şaşkınlığın yerini sakinlik almıştı oysa... Seslerin ve mermilerin geldiği yönleri saptamıştık ama pozisyonumuz çok berbattı. Herşeyden, kendi canımızdan bile daha önemli bir dezavantajımız vardı; ateş edeceğimiz alan sivillerle doluydu. Seçerek ateş etme şansımız yoktu. Attığını vuran çocuklar olduğumuz için bu görevdeydik; ama attığımızda vuracağımız hedefleri görme şansımız yoktu. Yolun tam orta yerinde, planlarını önceden yapmış ve anı bekleyen, her türlü avantaja sahip düşmanın önünde, çırılçıplak bir hedefdik. Dur durak bilmeyen mermi sağanağı devam ediyordu. Tek çare; kımıldamadan duran darmadağan olmuş aracın içinden sadece silahların namlusunu çıkararak havaya doğru taciz ateşi yapabilmek, bunun caydırıcılığından yararlanmaktı.

O an gülümsediğimi hatırlıyorum; valinin koruma polisleriyle gittiğimiz bir barda, laf dönüp dolaşıp silahlara geldiğinde, çıkardıkları tabancalarının 9 mm lik mermileriyle pek bi hava atmışlardı bize... Sadece, biz kendi silahlarımızın mermilerini gösterene kadar sürmüştü bu cakaları... Hem tabancalarımız hem de otomatik tüfeklerimizin mermisi aynıydı: 11.43 mm... Atış eğitimlerinde en çok hoşumuza giden görüntü: içi saman doldurulmuş mankenlere attığımız mermilerin girdikleri yerlere bakmaya gittiğimizde, sırtlarında açılmış olan kocaman delikler oluyordu. Amerikan polisiyelerinin etkisiyle sokakta poliscilik oynayan çocuk tadı alırdık bundan. Ama an, hayallerin rahatlığına hiç benzemeyen bir gerçeklik olarak karşımızdaydı.

Daha önce de "gün olağandı" demiştim, değil mi?

O an istediğim tek şey uzaktan yapılan ateşle ölmekti. O sıkışmışlık halindeyken arabanın dibine kadar gelip, gözümüze baka baka kafama sıksınlar istemiyordum. Bu; bu dünyadan giderayak kaldıramıyacağım bir şeydi. Gözümün önüne, o günden 3 yıl önce şehrin meydanında bir akşam üstü yirmi kişilik (karşıt görüşlü) grup tarafından etrafı çevrilmiş 17 yaşındaki halim geldi. O gün de bir tek şey dilemiştim: iyi bir yumruk yiyip yere kapaklanmak ve orada ne olacaksa olsun! Ayakta dururken, onların yüzüne bakarken, o sorguya çekilme hali içinde tokatlanmak, hırpalanmak ve karşılık verememenin gurur kırıcı dakikalarını yaşamak istememiştim.

Öte yandan; bir gün, "sağcılarla solcular, aynı yere 'özellikle' koyuldukları için" sürekli huzursuzluk çıkan koğuşlardan birinden, huzuru bozansın diye alınan solcu bir gencin, sorumlu(tabi ki karşıt görüşlü) erler tarafından küfürler eşliğinde nasıl dövüldüğüne, falakadan patlamış kan revan ayaklarıyla nasıl tuzlar üzerinde yürütüldüğüne, kova kova sularla nasıl ıslatıldığına, sonra tekrar dövüldüğüne rast geleceğim; o çaresizliğe eklenmiş gurur kırıklığının alınamamış öfkesinin hapisane günlerinin zorluğunda nasıl çoğaldığına tanık olacağım güne, henüz gelmemiştim.

Silah seslerine ve patlayıcılara ne kadar da alışıktık ilk gençliğimizde onu düşündüm. Gecenin herhangi bir anında, sokağın köşesinden bir silah sesi, ya da iki sokak ötedeki bir binaya koyulmuş bombanın patlamasını duymak, ne kadar da olağandı.

Üzerime ilk silah doğrultulduğunda 16 yaşımdaydım. Kaçarken, sanki mermiler kafamın üzerinden geçiyor sanmış, sürekli kafamı aşağı eğerek kendimi mermilerden korumuştum. Oysa ne silah ateşlenmiş ne de herhangi bir mermi bir yerime değmişti, sadece, bizimle aynı yaştaki çocuğun belinden çıkardığı silahı bize doğrulttuğunu görmüştük.

Çok eskide yaşanmışcasına gözümün önünden geçen bu anlara; tank kullanmak dahil her türlü silahın eğitimini almış, her türden silahı söküp takabilen biri olarak bakıyor; yüzümdeki gülümseme eksilmeksizin, ülkenin içinden geçtiği döneme, görmüş geçirmiş kocaman bir adam gibi; 15 le 20 yaş arasında yaşadıklarımdan ahkam kesiyordum. Şimdi, tüm bunları yazarken, onca şeyi o an'a nasıl sığdırmış olduğuma gülüyorum.

Onca gürültü patırtı ve toz duman içinde ilk şoku atlatınca; arka koltukta, benim sağ tarafımda oturan komutanın ikinci cümlesi duyuldu. O cümlesini daha bitirmeden, Cemal, telsizin mandalına basıp anonsu geçmeye çoktan başlamıştı: "Bayrak 01, Merkez!"

3.bölüm...

devam edecek...

6 yorum:

  1. sinema perdesinde filmin tadı başkadır, aldığım haz, kendimi içinde hissedişim o sahnelerin, başkadır. sinir olduğum tek şey, tam gaz içindeyken ışıkların yanmasıdır, o arada istediğim tek şey o arayı veren adamı sarsmaktır... sırası mı?
    sen o adam değilsin diye, sarsmayacağımı sanma...

    YanıtlaSil
  2. olağan lafının gerçek olması delirtiyor en çok.

    YanıtlaSil
  3. E biraz nefese ihtiyaç var di mi Evren? Yazarken aynı anları yaşadığımı göz önüne alırsan ve akıldan geçenlere parmaklarımın hızı yetişemeyince... Durup nefes almak gerekiyor. Güzel sözler için de teşekkürler:))

    YanıtlaSil
  4. Ne yazık ki öyle Nalan, bazı süreçlerin olağan ve olağandışı haller ters yüz olabiliyor. İnanırmısın o günün olağandışı kısmını anca, aradan onca yıl geçtikten sonra farkettim.

    YanıtlaSil
  5. Olur Sevgili Aysema:))... Umalım artık off çekilmeyecek günler yakın da olsun.

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP