25 Ocak 2010 Pazartesi

''Yalnızlık 2 Satır''

Sabahın en erkeninde, elimde kahve kokusu karın yağışını izlerken...

Tadını çıkarırken her bir taneciğin -kışa inat çiçek açmış- bahar dallarının üzerini tül tül örtüşünün...

Bir yandan da bloglarda dolaşıyordum.

Gretchen, Mussano, Peyami ve Alpiko'nun ortak blogları Macar Salatası'nda takılı kaldım.

Gretchen'in -ki neden bu kadar az yazar diye de düşünürüm hep- Yalnızlık İki Satır başlıklı yazısında sözünü ettiği şarkıyı merak edip aramaya başladım Google'da.

Adını hiç duymadığım birileriydi şarkının sahipleri: Abluka Alarm.

Klibi bulup izlemeye başladığımda utancım iki katına çıktı.

Abluka Alarm şehrimdendi, üstelik klipteki tüm mekanlar da benim mahallemdendi.

Romanımsı etiketli ...Sen Özgür Bir Kuşsun Neyleyim Ben başta olmak üzere bir çok yazımda sözünü ettiğim -karşı kıyıya uzanıyormuş hissi veren- iskele neredeyse baş roldeydi.

Yeniden yapılışındaki hoşluğu ve vefayı çok iyi bildiğim Fener Plajındaki fenerle birlikte...

Kusurum; arada bir çocukların mp3 çalarlarından dinlediğim bir kaç popüler kişinin, popüler bir kaç şarkısı dışında türe uzak kalmamdandır. Affola

Meraklısına not: Abluka Alarm'ın çok güzel bir sitesi ve siteden uzantılı bir blogu var. İlgilenirseniz buradan buyurabilirsiniz.




24 Ocak 2010 Pazar

Farkında mıyız?


Düştükleri yere ağıt etmeye gelmiyorum,
Size koşuyorum yaşayanlara;
Hepinize koşuyorum
Ve göğsümü yumrukluyorum:
Sizlerden önce ölenler oldu hatırında mı?


Pablo Neruda

22 Ocak 2010 Cuma

Park


gece
birbirlerinin üzerini örtüyorlardı...

sabah
sandviç ekmekleri almaya gidiyorlardı.

öğlen
sandviçleri ellerinde kitap okuyorlardı.

akşam
İlk şarap kırmızı kırmızı
Körpe bir bebek gibi sımsıcak
İkincisi gürbüz mü gürbüz
Sanırsın şehlevent avaz
Üçüncüsü sapsarı yakut
Yangından ve gelincikten

gece
birbirlerinin üzerini örtüyorlardı...


İkisinin bir ağzı vardı
Türkü çağırıyorlardı,
Türkü çağırıyorlardı
İlkbahara dönük!

İtalik dizeler, Paplo Neruda 'nın 'Tembel' ve 'Asma Çubuğu ve Rüzgar ' adlı şiirlerindendir.

21 Ocak 2010 Perşembe

Bir Aşk Masalı

Yıllar önce bir Amerikan Dizisi olan Acil Servis'in bir bölümündeki diyalog aklıma kazınmış ve bu kısacık an, arkadaşlarla (eğitimde ve sağlıkta) özelleştirme konusunda yaptığımız pek çok tartışmada kullandığım en önemli örnek olmuştu.

Söz konusu bölümde hastanenin patronu acil servis doktoruna röntgen servisinin zarar ettiği konusunda serzenişte bulunmuştu. Pardon! Serzenişte bulunmak patron lugatına uygun düşmediğinden doktorlara ayar vermişti diye düzeltiyorum cümleyi.

Kapitalist dünyanın nimetleriyle teslim alınmış doktorlar bu ayarın ardından, her vakayı röntgene yönlendirerek kısa sürede bölümü kâra geçirip patronlarının yüzünü güldürmüş hem de kendi geleceklerini(!) kurtarmışlardı.

Bu arada yazımın gidişatından yola çıkarak tam gün yasası dolayısıyla doktorları günah keçisi yaparak hedef tahtasına döndürüp kamuoyunun şimşeklerini sürekli onlara yönlendiren sağlık bakanı ve başbakanla aynı düzlemde bir duruşla doktorlara giydireceğim anlaşılmasın.

Fotoğrafını çekmek istediğim durum şudur: Sağlıkta ve sosyal güvenlikte yaptığı atılımlarla övünen iktidar -ki benimde hoşuma giden bir icraattı- sosyal güvenlikten yararlanabilen vatandaşları çok küçük bedeller karşılığında özel sağlık kurumlarına yönlendirerek bir anlamda müşterinin ayağını özel hastanelere alıştırdı. Bu potansiyeli fark eden, elinde sermayesi olan ve tıpla doktora gitmekten öte uzak yakın bir alakası bulunmayan bir çok (tüccar)insan; elbette o alandaki kârı gözeterek ve tümüyle ticari önceliklerle sağlık alanına da el attı.

Her işe dalmakta üstüne olmayan plansız programsız esnaf mantıklı Türk işadamları(!) sayesinde pek çok şehirde ve kasabada çok sayıda özel sağlık kuruluşu ve hastane ortaya çıktı. Doğal olarak bu hastaneler popüler doktorları marka değerlerini artırmak için hastanelerine transfer ettiler. E insanlarda mevcut iktidarın sözde sağlık reformları sayesinde para ödemeden ya da düşük bedeller karşılığı -üstelikte devlete ait hastanelerdeki keşmeşkeşten kurtularak- özel hastanelerden hizmet almaya başladılar. Vatandaş durumdan memnundu. Aşkını tazeleyip diğer bir takım yemlerin de gazıyla daha yüksek oylarla iktidarı pekiştirdi.

Şimdi görüyoruz ki sağlık bakanlığı, pasta küçülünce bağırmaya başlayan hastanelerden gelen baskılar üzerine, daha açıkcası iktidara yakın cenahtaki insanların bu hastanecilik işine girmelerinden sonra katkı paylarını artırarak hizmeti bir bakıma paralı hale getirdi. Üstelik de hastaneleri hizmet ve teknolojik özelliklerine göre sınıflandırıp % 70 ile % 30 arasında değişen katkı payı oranları belirleyerek sağlık hizmeti alacaklara paran kadar konuş dedi ve kendi sorumluluklarının oranını azalttı.

E şimdi durup bir düşünelim! Konu sağlık olduğunda, kim sevdikleri için neyi var neyi yok elden çıkarmayı göze almaz ki? Üstelik de özel hastane rahatlığının demosunu yaşamışken...

Hani bir fıkra vardır; insanlar ölürler ve öteki dünyaya giderler. Mahşer günü gelir ve kimi günahkarlara cehennem gösterilir. Neşeli, içkili ve eğlencelidir cehennem. Zihinlerin idolü pek çok seks yıldızı, bir sürü güzel erkek ve kadın da orada ikamet etmektedir. Camdan bakıp içeriyi görenler sevinirler cehennemin bu haline ve dalarlar kapısından içeri. Yaşadıklarının, gördüklerinden çok farklı olma halinin acısıyla cayır cayır yanarken de sorarlar: "O gördüklerimiz neydi?" Yanıt manidardır: Onlar reklamlardı!

Sağlık hizmetlerinin özelleştirilip yaygınlaşmasının ve kalitesinin Türkiyeye dönük bir sağlık turizmi başlattığı söylenmekte. Ortadaki rakamlar da bunu doğruluyor. Kapitalizmin kar mantığından baktığımız da tablo başarılı da addedilebilir. Bir de hepimizin fark ettiği üzere hızla yeni hastaneler yapılmakta... Bu da pastanın gittikçe daralacağı anlamına geliyor. Türk tüccarının kalitede rekabet etmek gibi bir sorunu olmadığını da göz önünde tutarsak, yüksek karlara alışmış Türk sermayesinin yakın bir gelecekte ellerindeki hastaneleri yabancı şirketlere satacağını öngörebiliriz. Devletin, öncelikle sosyal devlet olması gerektiği olgusundan yola çıkıp ve de otellerin ve turların yabancıya ucuz vatandaşa pahalı hallerini göz önüne alıp ''görünen'' geleceğimizi şimdiden görebilir(miy)iz!

20 Ocak 2010 Çarşamba

Adam(lar) Yapmış Abi!

Altın Kürede ödülleri toparlayarak Oscar konusunda önünü açan Avatar için söylenebileceklerin özeti yazının başlığındaki cümledir.


Merak ediyordum ama önceliğim değildi Avatar... Oldum olası insan dışı karakterlerin olduğu filmlerin animasyon dışındakilerini sevmem. Buradan yola çıkarsak yaratılmış dünya filmlerini -başta Yüzüklerin Efendisi serisi olmak üzere-basından izlemek dışında bir eylemde bulunmadığım anlaşılabilir. Televizyondaki onca tekrarlarına rağmen başından sonuna izlediğim herhangi bir bölümü yoktur. Dolayısıyla Avatar'a ilgim senaryosunun dışında sebeplerdendi: Başta James Cameron'un hayatında tuttuğu yer, filmin görselliği ve kullanılan teknoloji üzerine çıkan yazıların oluşturduğu meraktı. Film boyunca senaryo üzerinden hareketle filmin ana felsefesini kapmak için diyaloglara dikkat etmeye çalıştım. Hikayenin ne aşk ne de kahramanlık kısmı bana yeni şeyler anlatmadı. Bunun sonucunda da kendimi tümüyle filmin görselliğine bıraktım. Bu bütünüyle bana özel ve bu tür filmlere olan ilgisizliğimden kaynaklı olabilir. Dolayısıyla türü sevenler filmin bütününden hoşnut kalabilirler.

Bugüne kadar izlediğiniz pek çok filmde varolan; kadın, o kadını içten içe seven kendi toplumundan savaşçı bir erkek, o topluluğa dışardan gönderilen esas oğlan, esas oğlanla rekabet halinde olan kadını seven savaşçı , esas oğlanı topluluğun içine iyi ve bilimsel niyetlerle gönderen bir grup, sonra ortaya çıkan ergenekoncular(!), sonra onların niyetini farkeden kahramanımızın öteki tarafa doğru dönüşümü, filmin ilerleyen bir bölümünde aşık kadının 'sana güvenmiştim' cümlesini kurma hali gibi klişelerin tekmili birden bu filmde de olduğunun altını çizmeliyim.

Bir de filmin ilerleyen bölümlerinde üzerine kurulu olduğu felsefenin ana eksenini oluşturan doğaya buldozerler bulaşmaya başlayınca, ne hikmetse benim aklım doğrudan Zümrüt Ormanı filmine gitti ve yüreğim John Boorman diye atmaya başladı.

Açıkcası senaryosu ve verdiği mesajlardan yola çıkarsak Avatar bana yeni bir şey söylemedi. Bu minvaldaki tüm filmlerde olan iyiler, kötüler, aşk, kahramanlık, yurduna sahip çıkma, yapılanın haksızlık olduğunu farkedip ötekilerin savaşına önderlik etme hallerinin hepsi bu filmde de vardı.

Üç boyutlu hali elbette filmi uçurmuştu ve muhteşem bir sinema şöleniydi. O dünyanın en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış hali, efektler ve aksiyon mükemmeldi. Filmin bir çok sahnesindeki manzaraları, onların üç boyutlulukla kazandıkları görkemi görünce aklıma düşen bir çok filmin üç boyutlu halllerinin ne muhteşem olacağıydı. Ve sanıyorum ki ortaya koyduğu teknoloji ve görsellik açısından bu film: Avatar'dan önce ve Avatar'dan sonra diye tanımlanacak bir sürecin miladı oldu. Muhtemeldir ki bundan sonra her türden fazlaca sayıda üç boyutlu film göreceğiz.

Filmin son bölümündeki savaş sahnelerini nefesim tutulmuş bir vaziyette, büyük bir heyecanla ve içimden gelen alkışlara engel olmaya çalışarak izlediğimin altını çizmeliyim.

Bu tür filmler konusunda benimle aynı arızalara sahipseniz de filmi mutlaka (üç boyutlu) izleyin ve bir milada tanıklık edin. Adam gerçekten yapmış.

19 Ocak 2010 Salı

Kemik Sızlatan...

Abdi İpekçi öldürüldüğünde; katiline, onun vasıflarına ve ucuzluğuna bakıp üzülse de durumu kabullenmişti muhtemelen...

Dün, eminim ki kemikleri o gün sızlamadığı kadar sızladı.

Onun kemiklerini sızlatan; sıradan tanımının bile üzerinde abartı bir ünvan gibi duracağı katilin davul zurnalarla karşılanması, en güzel otellerde kahraman muameleleri görerek ağırlanması değildi eminim ki...

Onun kemiklerini sızlatan: Bambaşka bir ahlak ve uslup kattığı medyanın; ülkenin en karanlık döneminin yolunu açanların maşası bir kanlı katilin yıldız muamelesi gören anlarını, pespaye bir magazin uslubuyla uzun uzun haber yaparak onu, değeri olan adam sınıfına yükselten bugünkü haliydi.

17 Ocak 2010 Pazar

Sihirbaz Oz

L. Frank Baum'un bizim kitaplıktaki adına göre Oz Büyücüsü adlı kitabından uyarlanan, Hale Küntay tarafından dilimize çevrilen ve Doğan Çelik'in Sihirbaz Oz adıyla sahneye koyduğu oyunu dün devlet opera ve balesinin büyük sahnesinde izledik. İnsanın yaşadığı yerin; bir elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki -opera binasına sahip- kentlerden biri olması kıvanç verici bir şey... Ve bu binanın konumu ve manzarası anlamında Türkiye'deki tek olduğunun altını da özenle çizmek gerek...

Bu hoşlukları bir yana bırakıp oyuna gelirsek: Sahneye koyan Doğan Çelik'in çizgi film formatıyla canlı performansı birleştirme fikri; oyun içinde kullanılan dekor ve özellikle kasırga efektlerinin sahnenin arkasındaki dev sinema perdesinden yansıtılması, perdede akan görüntüleri ve dekorları senkronize bir biçimde destekleyen ses ve ışık oyunları ile bütünleşince muhteşem bir görsel şölen kaçınılmaz oldu. Bu noktada dekor ve kostümleri tasarlayıp uygulayan Aydan Çınar ve ekibini -bu oyun dışında bu tür bir oyun kurgusunun denenmemişliğini de göz önüne aldığımızda- kutlamak gerek.

Oyunun tümünde, bütün karakterlerdeki oyuncu performansları üst düzeydeydi. La Paragas çocuk oyunları ve animasyon danışmanı Tırtıl'ın, haftasonunu şehir dışında geçirecek olan Naz'ın son dakikada bize katılamaması dolayısıyla oyunu izleyememiş olması hali üzerine "Naz çok şey kaçırdı" cümlesini kurması, oyunun kendileri tarafından çok beğenildiğinin bir göstergesi oldu. Buradan yola çıkarak oyuncu performanslarını beş yıldız üzerinden değerlendirmesini talep ettiğimizde, Dorothy, Kötülük Perisi, Korkuluk ve Teneke Adam beş yıldıza hak kazandılar... Sihirbaz Oz (oyunculuktan ziyade karakterde en azından bizim algımıza oturmayan bir oyuncu kullanılmasından dolayı)üç yıldızı biraz zorlamayla dört yıldıza çevirken , oyunda çok az görünmüş olmalarına rağmen Em teyze ve Henry Amca iyi oyuncular olduklarını belli ederek beş yıldıza layık görüldüler. İyilik Perisi ve Aslan dört yıldızla yetinmek zorunda kalırken, müzikleri düzenleyen Ömer Özcan, Kareografiyi yapan Zeynep Bengier / İdil Şengül danışmanımızdan beş yıldız almayı çoktan haketmişlerdi.

Sihirbaz Oz'un, çocukları da zaman zaman sorular sorarak oyuna katan bir kurgu üzerinden şekillenmiş olması önemli bir artıydı. Salondaki doluluğu oluşturan çocukların yaş gruplarının farklılığı hoştu. Birinci perdenin sonunda annelerin yanlarında getirdikleri mamalarla 1,5- 2 yaş civarındaki çocuklarını beslemeleri salona renk kattı. Ama bir salonda, oyun başlayınca dijital saatlerin ve cep telefonlarının kapatılması ve hiç bir şekilde fotoğraf çekilmemesi konusunda uyarı anons yapılması uygar insanların olduğu yerlerde akla gelmeyen bir şey olsa da, bizim büyüklerimize bu türden anonslar az geliyordu.

Çocuklar oyun boyunca bütün konsantrasyonları ile oyunu izleyip yaşarken... Coşkularını açık edip oyuna katılırken... Büyüklerin bir kısmı, birer kötü örnek olarak flaş patlata patlata fotoğraf çekip cep telefonlarıyla kayıt yapmaktaydılar. İçimden bir başka canlı türünün adıyla hitap etmek gelse de bu şahsiyetsizlere, hayvanların bile bir düzen içinde yaşadıklarını göz önüne alarak onlara saygımdan suskun durdum. Oyuna vaktinde gelip salonda yerini almış izleyiciyi hiçe sayan görmemişin soysuzlarına da, oyunun 10 dakika geç başlamasına neden oldukları için ne diyeceğimi bilemedim.

Bütün bu olumsuzluklar sinir katsayıma katkı yapmış olsa da bir ikisini bakışlarımla berteraf etmeyi başardım. Sdob'un gayretli halkla ilişkiler müdüresinin çabalarına bakıp, en azından salonun dolu olmasının olumluluk halini göz önüne aldım. Gün gelir terbiye olurlar umuduyla densizlerin olumsuzluklarını silerek...

Güzel bir oyunla taçlanmış günün keyfini devam ettirmek için; belediye tarafından İ.B.Belediyesinden satınalınıp kafe ve lokanta amaçlı düzenlenen tarihi şehirhatları vapurunun kafesinde dalgaların ninnisini hissede hissede pizza yiyip kola-bira içmek üzere, yağmura düşen akşam ışıklarıyla birlikte sahile doğru yürüdük; Tırtıl ve Ben.

Okuyucuya Not: Işığı, ses ve görsel efektleriyle müzik ve danslarıyla daha önce denenmemiş konseptiyle başarılı bir oyunun ve günün keyfini çıkarmak istiyorsanız: zaten sağlam bir öyküsü olan bu oyunun takipçisi olun ve çocuklara izlettirin.

Günün En Hoşluğu: Nazı'da hesap ederek üç bilet almıştık internet üzerinden. Son dakikada Naz'ın gelişi iptal olunca biletlerden birini bir başka oyun için değiştirmek niyetiyle gişenin önündeydim. O sırada 11-13 yaşlarında dört çocuk geldi ve gişe önünde kuyruk oldular. En öndeki, elindeki üç lirayı uzatıp bilet istediğinde gişe görevlisi fiyatın beş lira olduğunu söyledi. İzlenimimce yetiştirme yurdundan ya da yoksulluktan geldiklerini hissettiğim çocuklardan önde olanı 'öğretmenlerinin biletlerin üç lira olduğunu söylediğini' iletti.(Büyük oyunlarında ya da konserlerindeki öğrenci indirimi kastedilen). Gişedeki görevli de durumu açıkladı onlara... Hayatlarında ilk defa oyun izleyecek bu çocukların, bir çok cocuğun kapısından bile geçmeyi düşünmeyeceği bir mekana girmeleri ve bu konuda ki arzuları etkileyiciydi. Onca hevesin ve heyecanın yıkılmışlık hali ve yüzlerindeki umutsuzluk görülmeye değerdi. Durdurdum çocukları, dört kişi 12 lirayı göze almışsınız zaten dedim, üç lira daha toparlayabiliyor musunuz aranızda diye ekledim. Sonra elimdeki fazla bileti değiştirmekten vazgeçip onlara verdim. Bu eylem gerçekleşmeden önce çocuklardan birinin 'size bir bilet ben vereceğim' teklifim üzerine şaşkın bir soru şeklinde 'beleş mi' diye sorması da düşündürücü ve aynı zamanda çok hoştu.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Düğün

Sokak arası barı cayır cayır yakan gitarlara eşlik eden gümbür gümbür davulu ılık bir yel gibi saran sesiyle teslim almıştı solist... İçkinin rehavetine binmiş yorgun bir çalışma haftasının son akşamında kendi tünellerimizde dolaşıyorduk. Yorgun mesailerin dumanını tüttürüyor, kendi gündemlerimizin dış mahallelerinden sohbetler ediyorduk.

Bıyıkucu bir alaycılığa şahane bir boşvermişlik yüklediği tonda sıralıyordu aşk sözcüklerini sahnedeki kadın. Kısacık boyunun aksi bir gümbürtü ve heybet fışkırtıyor; her bir masada çoğalarak masalardakileri tek tek ele geçiriyor, herbirini dumanı tüten hikayelerinde gezdiriyor, uçan halılarına bindirerek kendi düşlerine yolluyordu. Bütün bu koyvermişliği bozan, masadaki sigara paketlerinden birinin yanına bırakılmış telefonun yarattığı titreşim ve kötü haber müjdesi gibi yanan ekranı oldu. Telefondan gelen her bir sözcükte daha da soğuyan bakışlarını masaya göndererek kapıya doğru yönelenin işareti; rehavetin jeneriğine düşen 'son' yazısı oldu.

Dışarının ayazı suratıma vurduğunda montumu üzerime geçirmiştim. Soğuk bir betonun buzu gibi vuruyordu gecenin ayazı... Kanımın sızladığını, ve damla damla sarmaş dolaş ruhların adımladığı kaldırım taşlarına dökülüp donduğunu, telefondan gelen her bir sözcükle içimin çekilip daha da soğuduğunu hissediyordum.

Olay yerine vardığımızda yeteri kadar bilgilenmiştim. Sevgilinin üzerine uyumuş gibi yatan bedenin mutlu gözlerine takılıp, kafamı sekizinci katın ışıkları yanmış camlarına kaldırdım. Elindeki bir tek gelinciğe yapışıp kalan gözlerimi geri alarak, hızlı adımlarla asansöre yöneldim. Dairenin kapısından girdiğimde duvardan gülümseyen kadının bakışlarındaki anlama asılı kaldım. Açık balkon kapısından geçip aşağıda yatan; kalabalık ve meraklı soruların önünde bütün aleniyeti ile aşkına sarılmış, bıkkınlığının tutunduğu saçların kokusuna gömülmüş, dudaklarındaki sıcaklığın dumanıyla gecenin buzlarını çözen bedenin huzuruna baktım. Balkondan odaya döndüğümde, işaret edilen bilgisayarın açılmış sayfasından dökülen satırların içinde kayboldum. Sonra onların herbirini toparlayıp yanıma aldım.

Aşağı doğru inerken, meraklı ve panik dairelerin herbirinin balkonunu titizlikle kontrol ederek; düşerken, her bir balkonun korkuluğuna çarpan elinin bıraktığı çiçekleri, sağa sola dağılan her bir kelimesiyle birlikte tek tek toparladım. Olay yeri inceleme naif ve sevgili bedeni soğumasına izin vermeden kocaman bir aşka saygının el sallayışı ile balayına doğru uğurlarken; çekilen fermuarın aydınlığa kapanışı anındaki yüzün yardım isteyen son gülüşüne 'merakın olmasın' gözünü kırptım. Ceset torbası ambulansa doğru taşınırken; ben, şaşkın ve yorgun gözlerinde damlalar sıralı genç kadının hüzün yüklü ellerine bıraktım; toparladığım tüm kelimelerini ve çiçeklerini...

Konuşabilme; aynı şeyleri konuşabilme adına eksik kaldığımı biliyordum. Konuşmasız, neşesiz, en çok da sırdaşsız müebbet günlerin avuntusuydu hissettiğim. Bu yüzden sana geldiğimde zaten, 'bir karşılığım var ve bu çok güzel' duygum tamdı. İnan seninle öpüşürken hissettiklerim çok güzeldi. Saftı. Temizdi. Ben senin duygularına karşılık verme çabasındaydım. Bana sunulanın
şaşkınlığı içindeydim. Müthiş güzeldi herşey... İnan, büyük bir hayranlıkla izliyordum her anı...

Kafasında, benzer sahneleri kendini acıtmasın diye gömmüş bir adam açısından sunulanın neler hissettirdiğini anlarsın sanırım.


Ama ben, içinde aşk duygusu olan, karşıyı insanca da önemseyen, ona çok ama çok özel
değerler veren biri olduğum için; ilişkinin biraz daha beslenmesi gerektiğine inanan da biriyim. Yaşadığım pratik bu! Çünkü; özel biriyle sevişmekle, sadece sevişme arzusuyla ve onun önceliği üzerine kurulmuş bir ilişkideki sevişmenin ardından bıraktığı duyguyu biliyorum. Sen arzulanmaması mümkün biri misin benim duygularıma sahip birisi için... İnan o şehirde, daha öncesinde farkedemediğim kadar tanıdık olmuştun benim için.... Bunu samimiyetle itiraf ediyorum. Döndükten sonra her sahne gözümde ve algımda yer etmeye başlamıştı.

Evet, bütün duygularımın ve arzularımın bana geri döndüğü bir süreçti bu. Ergen dönemlerinde bazı şeyleri öğrensin diye küçüğe yön vermeye çalışan büyüklerin çabaları esnasında karşılaşılan ilişkilerin niteliği nasıl belirleyici oluyorsa ileriki yaşamında; bu süreçte, benim duygularımın en güzel, en doğru, en benden haliyle geri dönmesi açısından müthişti. Çünkü bunları bana döndüren çok güzel ama çok güzel bir kadındı. Evet; o kadına, kendini savunan alt duygularımın engelleri ve bilinçaltımda geride kalana duyulan ihanet duygusunun ezilmişliği ile bunu tam söyleyemedim belki... Belki bir çok şeyi tam hissettiremedim. Ama ona sevgilim demeyi çok istedim. Belki sürdürülebilseydi bu ilişki, sen benim için, eğer o sözcüğün bir zirvesi varsa tam da o yerde bir sevgiliydin.

Bazen düşünürüm; bazı şeyleri yalanda ya da söylenmemiş bir noktada bırakmak mı gerekir. Dil eksik kalmalı mı bazen bir noktada...


Çünkü ikinci kez gördüm ki; karşıyı kollamak adına da yapsan, bazı sözcükler, kendini tam ifade edememe halleri, iyi niyetle de olsa söylenmemesi gerekenler: kepenk kapattırıyor. Ve kaybediyorsun. Hem de çok güzel bir şeyi.

Belki o yarım bırakılmış güzellikleri yaşatanlarda, aynı zamanda sana kaybettiren o özelliklerin.

Ama sonunda buruk bir halde, yaşadığın çok güzel ve çok özel anların yitirilmiş olma duygusu ve onların bir tekrarının olmadığını biliyor olmanın acısıyla, hani tam da senin dediğin gibi; çok sevdiği oyuncağı bir şekilde elinden alınmış çocuğun hissettikleriyle kalıyorsun. Hiç erkekliğe, onun kendini savunan hıyar direnişciliğine gerek yok. Kaybettiğimin ne olduğunu biliyorum. Ve yaşadığım herşey, her saniye, yazdığım her yazı, her anın muhteşemliği için sana teşekkür ediyorum; hem de çok...


Ve bu çok özel, çok adlandırılamamış ilişkinin içinde; gerilim, kızgınlık ve acıtma anları dahil -adına aşk denen bir çok ilişkiden daha- aşk izleri vardı. Ama özlemlerde kaldı. Senle bir gün bir film izlemeyi, yine senle kitapçıları dolaşırken senin için orada rastladığım ve bildiğim bir kitabı almayı, sonra güzel bir yere yürüyüp orada otururken sana o kitaptan bölümler okumayı çok isterdim.

Seninle zamansız bir sevişmeyi, benim mekanlarımda zaman geçirmeyi: çok ama çok isterdim. Seninle en sevdiğim mahallede, müzikli ama serseri bir barda, sarhoşluğun sınırında,
bedeninin her noktasını hissederek dans etmeyi, ve bir gelecek üzerine konuşmayı çok isterdim. Seni seviyorum. Hayatında geriye doğru pişmanlık anlamında keşkeleri olan bir adam olmadım hiç bir zaman. Hatalarımla da barışık ve onlarla yüzleşen bir adam oldum hep.

Ve sana çok içtenlikle şunu söylüyorum: seninle birlikte olduğumuz süreçte keşke yapmasaydım dediğin şeylerin pişmanlığını sakın duyma. Seni çok iyi anladım. İçin her anlamda rahat olsun. Yaşattığın herşey için sana sonsuz teşekkürler ediyorum. Seni çok ama çok seviyorum. İyi ki seni tanıdım. Bana aynaya baktığımda; yüzüne su atıp, saçlarının dibi ıslak hayatın göbeğine kılıç sallayan çocuğun döndüğünü gösterdin. Bana cennetin var olduğunu yeniden hatırlattın. Sağol
Görsel: Neslihan Öncel- Wedding

11 Ocak 2010 Pazartesi

Senle Bir Hatıra Fotoğrafımız Olsaydı Keşke! Çok Pişmanım

Yani, kendime kızmadım değil açıkcası... Sen hayatının en aksiyon günlerinin içinde barındığı bir dönemde önüne gelenle bir araba fotoğraf çektir ve o fotoğraflarda yer alanlar toplumun üzerine konuştuğu, en merak ettiği, dönemsel de olsa ülkenin en popüleri olma mertebesine bir türlü erişemeyenler olsun. Ama birlikte tek bir kare fotoğrafın olmayan da gün gelsin alemin en gizemlisi ve en şöhretlisi olarak gündemde kendine yer tutsun.

Ve sen; şöyle gerine gerine dostluğunuzu, yarenliğinizi simgeleyen bir fotoğrafı yayınlayama -üstelik de onca günü birlikte geçirmenize, enseye tokat ilişkinize, onca yakınlığınıza rağmen dünya aleme hava atıp böylesine güncel ve yoğun bir olgu üzerinden 'ben biliyom'un tadını çıkarama deyip; kahve kokusundan mahrum bıraktım uzun süre elimi.

Aslında onunla çok eskiye dayanan tanışıklığımızı ülkemizin gündemine düştüğü ilk gün yazmak istemiştim. Sonra bir baktım ki; hayatlarında ilk kez duyup tanıdıkları bu esrarengiz şeyle ilgili o kadar çok şey konuşuyor ki önüne gelen, o kadar bilmiş bilmiş anlatıyor ki herkes bu gizemli ad üzerinden olan biteni... Ülke tarihi hergün yeniden yeniden yazılıp öyle bir hesaplaşıyor ki ideolojiler... Ben bari bekleteyim dedim sözümü; toz duman dağılana kadar.

Onunla hikayemiz soğuk bir kış günü başladı. Günün geceye döndüğü bir vakitte yüksek dağların arasından kıvrılan yol ışıl ışıl bir kapıya gelince arabadan inip, beni getirenlerle vedalaşıp, o kapıdan kocaman bir binalar ve alanlar topluğunun olduğu ama herkesin birbirinin aynı giyindiği, düzenli ve güzel bir kasaba ölçeğindeki yeni yerleşim yerim ve yaşam alanıma doğru oldukça iyi eğitilmiş olmanın verdiği güven ve merakla süzülmüştüm. Aslında kapıdan bu ilk girişin ardındaki dakikalar, onun ertesindeki bir iki gün, başlıbaşına ve oldukça aksiyonel bir hikaye olmasına rağmen, bir gün üzerine yazılmak üzere şimdilik notu düşüp sadede geliyorum.

Bahsetmek istediğim: Adı ve varlığı üzerinden ülkenin günlerdir sallandığı, birilerinin kendilerine yönelik olmasının mağduriyeti üzerinden kendini parlatıp tadını çıkardığı... Bunu yaparken de en devlet adamlığı ve en nüktedan insan pozlarını takınıp bilgemsi(!) laflar ettiği... Ülkenin en bilenlerinin televizyon ekranlarından kendini parıl parıl parlattığı... Gündemin tamamını işgal etmesi yüzünden ülkenin gerçek gündemini unuttuğumuz... Dolayısıyla hak arama mücadelesinde olanları da telef ettiğimiz şeydir!

Bahse konu ve benim için 'şey' olmaktan öte anlamı olmayan şey: Üzerinde kopan tartışmaların ve uygulamaların -bir milat olması kasıtlarına rağmen- fare doğurmaktan öte bir işlevsellik taşımayacağı 'bir popüler kültür ikonudur' an itibariyle...

'Şey' dediğim şey; ilk karşılaştığımda, adına bakıp, o güne kadar okuduklarımdan zihnimde birikmiş uzay sırlarıyla ilgili bağlar kurduğum... Uzun gecelerde, içindeki olası belgelerden yola çıkarak aklımda uzay hikayeleri canlandırdığım... 'Lan demek ki uzaylıların olduğunun aslında bilindiği ama insanlardan saklandığı konusundaki haberler doğruymuş' diye düşündüğüm... Binasının ve bulunduğu katın önemi dolayısıyla -aslında doğru bir mantıkla- daha tecrübeli askerlerin nöbet tutmasının istendiği... Askerlerin bunu; teskereye yaklaşmış askere, soğuk kış günlerinde sıcak mekan kıyağı diye yorumladığı ve çoğunun da bir sandalyeye sığışıp uyuduğu 'konforlu nöbet alanı'nın olduğu komutanlık katındaki Kozmik Oda'dır.

Bir çok tugay ve üstü birlikte varolan bu odalar; başta oraya bağlı birliklerin savaş planlarının, daha açıkcası olası bir düşman saldırısı karşısında bağlı birliklerin konuşlanacağı yerlerle harekat tarzlarının planlarının -tam da bir futbol takımının analizini yaptığı rakibe göre oluşturduğu taktiksel ve stratejik öngörülerinin kağıda geçirilmiş halleri gibi- saklandığı yerlerdir. Her plan tatbikat döneminde güncellenirler ve her biri o odalarda saklanır.

Olayın saferberlik kısmına gelirsek; araçlarını trafiğe kendi kaydettirenler bilirler ki o kayıt esnasında askerlik şubelerine de bir belge bırakılır. Cinslerine ve plaka kayıtlarına göre tasnif edilen araçlar, o şehrin savunmasını da üstlenen karargahın emrinde olası bir savaşta nakil için görevlendirilirler ve onların kayıtları da kozmik odalardadır. Bir savaş esnasında fırınlar, yedek parçacılar, eczaneler gibi değişik türden işyerlerinden bazıları ihtiyaca göre; sivil savunma örgütlerinin emrinde, insanların yararı için kullanılmak üzere planların içinde yer alırlar. (Ne rastlantıdır ki Amerika'nın 1. körfez çıkarması sırasında olası bir durum halinde bizim dükkanın görevlendirildiğine dair bir yazı almış ve üzerinden kendi aramızda ne geyikler yapmıştık)

İşin kısası, şu anda gündemde olan bahse konu kozmik odalarda, varsayılan kontr-örgütlenmelerin belgeleri bulunmaz, bulunamazda... Onlar doğaları gereği tıpkı bahse konu ve açığa çıkarılamamış illegal yapıları gibi başka illegal odalarda olurlar. Şu an aranan yerlerde değil.

Üzerine çok detay yazılabilecek bu güncel konuyu hazır bu kadar uzatmışken bir ufak yanılgıyı da ortadan kaldırmak adına -bir erin babasıyla yaptığı telefon konuşmasının dinlenmesi sonucu ulaşılan- evrak yaktık bilgisiyle ilgili olarak şöyle bir bilgi vereyim: Tüm sivil ofislerde, işyerlerinde gün içinde kullanılan bazı çalışmaların taslak kağıtları akşam nasıl çöpe gider ya da yakılırsa, askeri birliklerde de öyle yakılır ve bu işlem rutindir. Kayıt altına girmiş herhangi bir sonuç belgesinin yakılması uzun bir prosedür gerektirir. Dönemseldir ve bir erin telefonla babasını arayıp haberdar edebileceği bir durum değildir. Eğer Kozmik Odalar askerlik yapan herkesin görebileceği ya da bilebileceği bir şey olsaydı; şu an ki gibi bir dezenformasyon ortamı yaratmak ve durumu siyasal olarak kullanmak mümkün olmazdı! Anti militarist olalım ama sapla samanı da karıştırmayalım!

Şahane bir 'Kozmik Oda' nöbetçisini uykuda yakalama anını da bir başka yazıya bırakalım.

7 Ocak 2010 Perşembe

Yaban Koyununun İzinde

Yeni yıl hediyesi olarak oyuncak bekleyen küçük bir çocukken, bir yılbaşında babamın aldığı Jules Verne'in Michel Strogoff adlı kitabına ne kadar çemkirdiğimi, ne kadar naz yaptığımı hatırlıyorum...

Aradan bir-iki yıl geçtikten sonra ise, yine bir yılbaşında hediye ettiği Harry Potter ve Büyülü Taş kitabının ilk sayfasına şuna yakın şeyler yazmıştı babam: "İyi seneler mussano... Umarım yeni yılda da kitap kurdu olmayı sürdürürsün"...



Zamanla beni en çok sevindiren yılbaşı armağanı, oyuncaktan kitaba dönüştü. Bu yılbaşındaki hediyem de Japon yazar Haruki Murakami'nin "Yaban Koyununun İzinde" isimli romanı oldu...

Bir kere arka kapağında "Japonya hakkında tüm bildiklerinizi unutun!" cümlesiyle başlayan tanıtım yazısını ve açılış sayfasındaki -genelde Amerikan ağırlıklı- önemli dergi ve gazetelerin şaşalı övgü cümlelerini okuduktan sonra insanın kitapla ilgili beklentileri ister istemez artıyor. Reklam endişesi de tabi ki...

Murakami galiba kendini öncelikle bir dünya vatandaşı olarak görüyor. Çünkü romanın adını bilmediğimiz başkişisi Heineken bira içiyor, Levi's kot giyiyor ve araba olarak Volkswagen'i tercih ediyor. Hatta suşi yemek yerine Fransız restaurantına gidiyor. Sayfalar ilerledikçe aslında Japonlarla aramızda çekik gözlerden başka bir fark olmadığını hissediyorsunuz. Japonya, gelişen olaylara yalnızca fon olarak katkı sunuyor.

Kitabın ismine ilham veren "ünlü" koyunumuzun romana müdahil olması biraz zaman alıyor. Çünkü kitabın ana kahramanı olan beyimizin öncelikle aşması gereken bazı kişisel sorunları var. Aile meselelerini halletmesi, geçmişiyle yüzleşmesi ve günde birkaç bira yuvarlaması gerekli...

Murakami'nin başarısı bence işte burada yatıyor. Çünkü siz merakla koyunun olaya nasıl müdahil olacağını beklerken, yazar başarılı bir ön yemekle kitaba böylece bir-iki boyut daha kazandırıyor. Koyunun peşine düşene kadar biraz post-modern ve biraz da varoluşçu çizgide ilerleyen kitap, koyun işin içine girince kendini bir de artık elinizden bırakamadan okuyacağınız bir dedektif romanına dönüştürüyor. Bana göre biraz muğlakta kalan son bölümünde ise kafkaesk esintilere rastlamak mümkün...

Japonya ve Amerika'da çok tutulan bir yazar olduğunu sonradan öğrendiğim Murakami'nin okuduğum ilk romanı olan Yaban Koyununun İzinde, az bir farkla da olsa, içimde onun başka kitaplarını da okuma isteği uyandırdı diyebilirim. Hatta dedim bile!

6 Ocak 2010 Çarşamba

Red Kit Batıya Hücum

Batıya Hücum; zevkle izlenen, hoş esprilerle bezenmiş durum komedisi tadında bir film.

Kızılderililer'i, Daltonlar'ı, Düldül'ü, Rintintin'i, çölleri, arabaların çember olup konakladığı geceleri ile bütün Red Kit klişelerine yer veren...

Barış çubuğu içmeyi bırakmış Büyük Reisi, sigaradan vazgeçip arada bir ağzımda dal bulunduruyorum diyen kahramanıyla sigara karşıtı tavrı da güzel ve güncel bir espri olarak içinde barındıran...

Süresi boyunca çağa, modern kent yaşamına, onun kurallarına göndermeler de yapan...

Red Kit hayranı yetişkinlerin; şimdiki zaman halleriyle harmanlanmış yeni nesil bu filmi anılarındaki Red Kit kitapları ve filmlerinden yola çıkarak belki biraz eleştirebilecekleri...

Coşkulu, komik, heyecanlı, lunaparkta geçirilmiş pazar günü lezzetinde ve evde sinema keyfine fazlasıyla yakışır bir eğlencelik de aynı zamanda Batıya Hücum.

Bütün animasyonları ısrarla takip eden Tırtıl'la gitmiştik filme... Daha sonraki günlerde listesindeki sıralamalar değişse de o gün, izlediği animasyonlar içinde bir numaraya yerleştirmişti filmi... Ben de onun peşinden her animasyona giden bir yetişkin olarak en çok bu filmde eğlenmiştim. Üstelik, modern animasyonların yapay hallerini pek sevmeyen biri olarak bu filmi, çizgi film ruhuna pek de yakın bulup, o halin lezzetini tümüyle almıştım.

Yetişkin bir macera filminin bütün ögelerini hoş bir dil, espri ve renkle içinde barındıran, klasik western müziklerinin bir adım ötesine taşınmış güncel tınıları ve şarkılarıyla çok hoş, gerçek bir durum komedisi tadında güzel bir seyirlik. Keyifli bir gün için izleyin.

yazının ilk yayın tarihi: 16.Ağustos.2009

İcradan Satılık!

Gazetede; Zonguldak'da icra yoluyla satılacak bir genelevin, Zonguldak 3. icrası tarafından verilen satış ilanını ve mahalle halkının da bu işyerleriyle ilgili daha önceki şikayetleri, gerekçeleri ve bunların kaldırılması yolundaki çabalarını okuyunca; uzun zaman önce, bir arkadaşımın e-posta yoluyla gönderdiği fıkra geldi aklıma ve olayın güncelliğini de göz önüne alarak paylaşmak istedim.



Mahallenin birinde bir arsa sahibi, tam da caminin yanında bir inşaata başlar. Kısa bir zaman sonra arsa sahibinin işyeri adıyla giriştiği binanın genelev olacağı öğrenilir mahalleli tarafından. Doğal olarak, başta imam olmak üzere tüm mahalleli şiddetli karşı çıkarlar. Tıpkı bu haberdeki insanlar gibi; oluşumu engelleyebilmek için, ellerinden gelen çabayı ortaya koysalar da, adamın inşaatı yasal olduğu için her şikayet başvurularından elleri boş dönerler.

Yasal başvurularından, inşaat yasal olduğu için bir sonuç alamayacaklarını anlayan mahalle sakinleri imamın önderliğinde, bu inşaatın sonuca ulaşamaması doğrultusunda allaha yakarıp, dualar ve beddualar ederek sürdürürler mücadelelerini.

İşyerinin açılışına kısa bir süre kala da, şiddetli bir yağmur gecesinde, inşaat bir yıldırım düşmesi sonucu yerle bir olur. Elbette ki başta caminin imamı olmak üzere tüm mahalleli, inançlı ve imanlı dualarının karşılığını almış olmaktan memnun olurlar ve bu memnuniyetlerini de kimseden saklamazlar.

Bu durum üzerine inşaatın sahibi, doğrudan ve dolaylı olarak- dua ve beddualarından dolayı- meydana gelen hasarlardan mahallelinin sorumlu olduğunu belirten bir şikayet dilekçesiyle birlikte mahkemeye başvurur. Bu başvurusunda aynı zamanda, imam başta olmak üzere cami yönetiminden ve halktan yüklü bir tazminat talep eder. Olay resmiyet ve ciddiyet kazanınca; suçlananlar, olaydan sorumlu oldukları konusundaki şikayetlere şidettle itiraz ederler ve duruşmalar esnasında, tüm bu olanların kendi dualarından olabileceğini hiç bir şekilde ve kesinlikle kabul etmezler.

Bütün bu sürecin sonucunda duruşma gününde karar verme anına gelinince, hakim, bütün olan biteni ve dosyayı şöyle bir gözden geçirdikten sonra taraflara döner ve şunları söyler: "Açıkçası bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum. Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var. Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi, diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati...!"


Haberin Kaynağı
Görsel: John White- widelec.org

5 Ocak 2010 Salı

Bu Gece Kanal D'de Güz Sancısı.


İzlemeye niyetiniz varsa eğer... İsterseniz şu yazıya bir göz atın ve beklentilerinizi sakın yüksek tutmayın.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Köstebek

Babil' i izlediğimde bu yılki Oscar adayım bu film demiştim. Başta en iyi film olmak üzere, en iyi yönetmenle birlikte ödüllerin bir çoğunu alacağı düşüncesindeydim. Ödüller açıklandığında, Babil için üzülmekle birlikte Köstebek' i henüz izlememiş olduğumdan ucu açık bir burukluk, dolayısıyla filme karşı bir merak vardı içimde... Sonra bulduğum ilk fırsatta Köstebek'i izledim... Bildik, çok izledik bir dünyayı belki de klasik denecek bir uslupla, ama olağanüstü güzel ve ince ince dokuduğu bir merak uyandırmayla anlatıyordu. Oyunculukları konusunda garanti belgeleri olan oyuncuları, bütün bu bilindik özelliklerinin üzerinde bir performansla yoğun bir gerçeklik hali içinde izliyordum.

Film; sırtını oyuncuların isimlerine dayamadan, adalet ve suç tarafındaki iki dünyanın farklı konumlardaki insanlarının ilişkilerini, çelişkili gibi görünen ama insan davranışları içinde yeri de olan bir gerçeklikle ortaya koyması; gizli servisler dünyasını lezzetli bir dille ve çok hoş bir görsellikle anlatmasıyla sürekli bir heyecan ve merakla sizi diken üstünde tutarken, bütünüyle hikayenin içine sokup, insan ruhu ve davranışları üzerine ince ince düşündürtüyor.

Köstebek; izleyiciyi sürekli ters köşelere yatıran, tarzın klasikleri içinde yıllar geçtikçe tadı daha da artacak bir (yeniden çevrim!) film.

İzleyip bitirdiğimde gömülü kaldığım koltukta karakterler üzerine düşünüp, filmin lezzetini dilim dilim yudumlarken; 'Babil ve İnarritu sizi seviyorum, ama itiraf etmeliyim ki Martin Scorsese'de ermişler katından tescilli bir büyük usta. Ve sizi sevip bir değer olarak kalbimin en güzel yerine koyarken, onun önünde saygıyla eğiliyorum. Kusura bakmayın ve üzülmeyin, çünkü ben üzülmedim' demiştim.

Bir büyük ustanın çok iyi olduğu bir alanı; yani sokaklar, güven ve ihanet üzerine şiddet ve kan kokan bir senaryoyu sanatıyla nasıl boyayıp -uzakdoğu asıllı bir filme nasıl yepyeni bir renk ve tat verdiğini görmek için bu filmi mutlaka izleyin.

29 Aralık 2009 Salı

Siz Yine de Gelin Beni Dinleyin...

Dün; farkında mısınız bilmiyorum ama bir toplantıda başbakanımız, güneydoğu başta olmak üzere ülkenin değişik yörelerindeki eylemlerde taş, molotof atan çocukların ıslah edilmesi konusunda dahiyane bir çözüm üretti. Duyarlı ve duygulu insanlarımıza seslendi. Yine en zeki ve en pragmatiğinden çözümü buldu. O çözümü bulunca, benim aklım da en direğinden sapkın fikirlere gark oldu. Anında aklıma düşen Franco İspanya'sının klasik uyku hapı, ideolojiler üzerinden günlük yaşam analizleri yapanların olmazsa olmaz klişesi üç f (fado, futbol, fiesta) oldu...

Akıl bu ya, sapınca sapkın yollara, bir de bakınca gündemdeki karmaşaya, iyi niyetinden ve saflığından hiç şüphem olmayan sayın başbakanın entelektüel düzeyinin yetersizliğine kesip cezayı, hiç sosyoloji diye bir bilimin varlığına atıf yapmaksızın; bu çocukların, büyüklerin adına 'düşük yoğunluklu savaş' dedikleri ne idüğü tanımlanamamış bir karmaşa içinde çocuk bile olamamış hallerini düşündüm. Her biri, yoksulluk ve yokluk denen ağacın dallarından düşe kalka heba olmuşken; tıpkı ve senelerce üzerine sözler söylenmiş, kitaplar yazılmış, çözümler aranmış Almanya'da doğan ikinci üçüncü kuşak Türkiyeli çocukların düştüğü durumun aynısını, üstelik de kendi ülkelerinde yaşadıklarını düşündüm. Bir insanın kendi topraklarında ötekileştirilmesinin, yabancılaştırılmasının yarattığı kimlik sorunlarının, küçük yüreklerdeki ağırlığının altından kalkamadım. Bir yandan ergenlik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalan bu çocukların, hiç çocuk olamama hallerinden bakarak, her şeyi kader olarak adlandıran büyüklerin vurdumduymaz siyasetlerine ve o siyasetlerin empati yoksunu basit ve faşizan çözümlerine kızdım.

Bu kızgınlığa alaycı bir bakış yükleyip şöyle bir göz attım yaşama. En kenarından mahallelerin en ücralarında dolaştırdım aklımı. O aklım gördü ki, bu ülkede bir çocuğun en kolay ulaşabileceği şey top. En ücra bakkalda fiyatı iki ekmek parasını geçmeyecek fiyata plastik toplar görmek olası. Ve bu ülkenin her sokağında, en ücra çayırında, en piknik alanında, en okul bahçesinde, evinin odasında top peşinde koşan çocuklar görmek en sıradan olgu... Televizyon ekranlarında, yazılı basının sayfalarında tonlarca top üzerine yazı, söz, fotoğraf ve gündem var. Sonra düşündüm ki; onca topa rağmen bu ülkenin başbakanının kastettiği toptan yetişmiş bir adam çıkamamış bu ülkeden dünya arenasına... Ama baktım ki bir de; yazın dünyasından, bilimden, müzikten, resimden bir sürü insan sunmuş bu ülke... Hatta her ne kadar kendisi ve ödülü tartışılsa da nobel ödülü almış bir yazarımız bile varmış. Ödül üzerine ödüller alan filmlerimizi yazmıyorum bile...

Kısacık bir yazı planlamışken yine sözü fazlasıyla uzattım farkındayım. Niyetim bir paragraflık bir yazıda bir öneri paylaşmaktı. Yazıya o niyetle başlamıştım. Sözüm ona, başbakanın ''bu çocukların elinden taşları alıp yerine top verelim'' cümlesinden hareketle, 'hazır yılbaşı gelmişken ve sevdiklerinize hediye de alacakken diye başlayan, çocuklara kitap alın diye devam eden ve bunu düşünenlere bir seçenek olması açısından bir kitap önerisini içinde barındıran 'parodi' tadında bir yazı hevesiyle başlayıp kervanı yolda dizmeye kalkınca ortaya çıkan yazı; üzgünüm ki bu oldu.

Bu ülkede ne yazık ki bazen gülmek isterken bile insan takılıp kalıyor hüznün oltasına bir şekilde; hele çocuklar söz konusu olunca...

Son sözüm şudur efendim: Siz gelin başbakanı dinlemeyin beni dinleyin, bu yılbaşında bir çocuğa iz olun. Ona bir kitap alın. Eğer aklınızda bir kitap adı yoksa; belki daha önce de okuduğunuz BİR ÇOCUĞUN YAŞAMINA DOKUNMAK İSTERSENİZ; ONA BU KİTABI ALIN: başlıklı yazımdaki önerime kulak verin.

Görsel: La Loba
Galeri : DeviantART

28 Aralık 2009 Pazartesi

Bir Kelebeğim Olmuştu

 

Yıl 2005

Geliş


*... Ben boşlukları dolduruyorum...

Ama düşünüyorum da hayatımda ilk kez boşlukları olmayan bir adamı göreceğim. Babamdan sonra ...

Günlerden beri ilk kez bir sabaha heyecanla uyanacağım.

Ve günlerden beri ilk kez günün geldiğine sevineceğim.

Oraya geldiğimde yanılmayacağım ve yanıltmayacağım, bunu biliyorum. Ama tersi olsa bile zamandan çaldığım günler adına mutlu olacağım yine de.

İnceliklerim yüzünden oluşan kabalıklara müdahale edemedim. Ama asla ben olmaktan vazgeçmeyeceğim. Kendimle mutluyum.

Sonucu ne olursa olsun hep içimdeki çocuğun çizdiği rotada kalacağım.

Yine delice seveceğim. Yine kusturacağım sevgiden...

Yine sonsuz kere sonsuz güveneceğim. Yine yanılacağım...

Ama yolum bu...

Ve ben değişmeyeceğim.


Bir gün bir yerlerde bir adam bunu anlayacak. O gün gelene kadar ve o günden sonra da ben olmaya devam edeceğim.

İyi ki varsın. Ve keşke o adam sen olsan...

Belki de sensin kimbilir?

Bu bir rehavet değil, kapıp koyvermek de değil; bu sadece çocuk bir kadının içindeki bir istek... Bir umut...

Ama olmasan bile şu günlerde seni hissetmek yaşama tekrar tohum atmama sebep oluyor. Kimbilir, belki de çiçek açarım yeniden...

Ama bunun kokusu farklı olacak; çünkü, bu sefer toprağın verimli kokusunu hissediyorum...






Yıl 2005

Dönüş

*...

Sıradan hiçbir şey yaşanmadı bu iki gün boyunca...

Belki sıradanlaşsaydı; bu iki insan birbirine bu kadar yakın olmayacaktı.

Kesinlikle böyle .

Biz; hiçbir toplum kuralının ve hiçbir insan mantelitesinin alamayacağı ve anlamayacağı kadar insandık; ve asla hiç kimse bunu, o dört duvar arasında yaşanan tertemizlikleri, bizim kadar bilemeyecek. Ve asla da inanamayacak...

Sanırım dünya bunu gerçekleştiren insanların temiz ruhları sayesinde dönüyor.

Her şey için ve her şey adına ve daima sana minnettarım.

Ve yine: Her şey için ve her şey adına sana yürek dolusu teşekkür ediyorum.

İyi ki varsın ve daima olacaksın.

Bundan sonraki adımlar önemli...

Şimdi gelelim bu iki günün kadına kazandırdığına: ARTIK KENDİ DEĞERİMİ ANLAMANIN ZAMANI ...



2009 Sonu

2010'a 3 gün kala.


Mesleğinde yükseleceğini ve bu kadar ünlü olacağını ben biliyordum.  "Falcı" ben miydim?:)

Ne dersin?;)

Mutlu Yıllar ...





Ve sonra...

 

Bir Kelebeğim Olmuştu'nun giderken bana bıraktığı turkuaz bilekliğinin koyduğum yerdeki sahiciliğine baktım. Onu yolcu ettikten sonra, eve döndüğümde klavyenin başına oturup yazdıklarımın lezzetini ve sahiciliğini okudum bir kez daha...

Ve sonra, birden, ameliyat sonrası kız kardeşte kalınmış bir haftanın dönüşünde bilgisayarımı açtığımda, oğlunun öldüğü gece acısını sığındıracak biri olarak beni görüp online bulamadığı MSN'ime döktüğü sızıları hatırladım. Telefonla aradığımda, verilen ilaçlarla boğulmuş, konuşamayacak kadar uyuşmuş sesinden ''canım dostum'' deyişini duydum.

 
* Sergey Rahmaninov hayranı Kelebeğin mektuplarından satır araları...

24 Aralık 2009 Perşembe

Taşra Üniversitesi

Ülkenin gelişmekte olan taşra üniversitelerinden birinde okuyan bir genç varmış. Adının ÖSS olduğu zamanlarda girdiği "malum sınavı" kazanabilmek amacıyla dersaneye başladığında, dersanenin muhtemelen yıl sonunda bastıracağı broşürlerine, şehrin en işlek caddelerindeki büyük reklam panolarına "x dersanesi yine kazandırdı!" sloganıyla yazdıracağı "kazananlarımız" listesinde isminin bir şekilde bulunacağını, yani sınavı kazanacağını aslında daha ilk günlerden biliyormuş. Hatta yaklaşık olarak kaç puan alabileceğini de! Her ne kadar dersane yönetimi onu yalnızca arasının olmadığı matematik netleriyle, haftanın 7 günü erken uyanmaktan bıktığı için geç kaldığı derslerle değerlendirse de...

Sınava yaklaşık bir ay kala aile dostu dersane müdürünün ailesine: "Sizin genç size bir sürpriz yapabilir!" dediğini öğrendiğinde ve ailesinin de bu habere sevindiğini gördüğünde çok bozulmuş. Sanki onun sınavı kazanabilmesi sürprizmiş gibi! Çünkü o, hedefini daha orta okuldayken belirlemiş. Çünkü o, yeteneklerinin neler olduğunun, nelerden hoşlandığının çoktandır farkındaymış...

Velhasıl istediği bölüme yerleşmesine imkan tanıyan puanı cebine koyduğunda, ailesinin "Bizim oğlan Ankara Üniversitesi'nde, Boğaziçi'nde okuyor efendim" diyebilecek olmasını hiç önemsememiş. Sınava bir kez daha girse Ankara ya da İstanbul'da okuyabileceğini bile bile yazmış tercih kağıdına taşra üniversitelerini. Çünkü onun hedefi şaşalı bir üniversitede istemediği bir bölümü okumak değil, istemediği bir yerde de olsa istediği bölümü okumakmış. Bunun için de zaman ve moral kaybetmeye niyeti yokmuş.

Nitekim kazandığı üniversiteye kayıt olmaya gittiğinde okulun yokluklarını değil, imkanlarını görmüş hep. Güzel fakültesini, rahat amfilerini, bazı genç ve idealist akademisyenlerini, o şehirden beklenmeyecek derecede modern olan apartını gördüğünde sevinmiş. Bardağın dolu tarafına bakmış hep.

Yeni okulunda ilk yılını devirip eve döndüğü zaman: "Nasıl kafana uygun adamlar bulabildin mi?" sorusuna cevap vermek için ne diyeceğini bilemese de, bu durumu hiç önemsememiş. Sınıfının 4'te 3'ü üniversitesinden memnun olmayan, "Ne işim var benim burda!" diye söylenen, yaptıkları bilinçsiz tercihlerin suçunu okula yükleyen; fakat kendisinin 10'da 1'i kadar buna hakkı olmayan tiplerden oluşuyormuş çünkü. Zaten o da bunu yapmayanlarla daha çok muhabbet etmiş, arasındaki sınıf ve genel kültür farkı buna müsaade ettiği müddetçe. Megaloman değilmiş yalnız, bunun nedeni kendini diğerlerinden üstün görmesi falan değilmiş. Çünkü kendisiyle eşit koşullarda büyüme şansları olsaydı, onların da kendisinden hiçbir farkları olmayacağını, hatta fazlaları bile olabileceğini anlamış.

İlk senesi, artık üniversiteli olduğunu anlama çabalarıyla geçtiği için, etrafında olup bitenlerin fazla farkına varamamış. Daha doğrusu buna dikkat etmemiş. Fakat ikinci yılında işler biraz değişmeye başlamış. Ne zamanki açılım denen şey ortaya çıkmış, insanların algıları televizyonda konuşulanlara, gazetede yazılanlara bakarak değişmeye yüz tutmuş, o zaman farkına varmaya başlamış bazı şeylerin. Örneğin sınıftan biriyle yaptığı olağan muhabbetlerden birinde: "Bizim baba tarafı Elazığ'lı" dediğinde, kendisine direk: "Kürt müsünüz yoksa?" diye sorulmuş! Bir tek kürtçe kelime bile bilmemesine rağmen... Türk mü, Kürt mü olduğunu az-çok eğitimli bir insan, onunla yaptığı 3 dk'lık basit bir sohbette bile kolayca anlayabilecekken... Üniversitenin bir kulübünde başkanlık yapan bir öğrenci sormuş bunu ona üstelik! Ayrıca pardon da, Kürt olsa ne olacakmış yani? O, insanları Kürt mü, Türk mü, Ermeni mi diye değil, insani vasıflarına bakarak değerlendirirmiş çünkü.

Ertesi günlerde teşkilat adını verdikleri bir oluşuma bağlı olduklarını söyleyen, teşkilatın oluşumla eş anlamlı olduğundan bile habersiz, Polat Alemdar görünüşlü öğrencileri tanımaya başlamış. Bunlar üniversite içindeki fakültelere, bölümlere, sınıflara "reis" adını verdikleri sözde sorumlular atayan, ülkeyi kurtarmaktan bahseden, fakat ülke hakkında en ufak bir bilgisi olmayan adamlarmış. Zaten ülkenin kurtarılması mı gerekiyormuş ki?

Teşkilata girme nedenleri, kızlara hava atmak ve kantinde bir masayı kapatıp etrafını bayraklarla, hilallerle donatarak bütün gün orada oturup tiplerinin hoşlarına gitmediği kişilere ters ters bakmak olan bu öğrencikler, erkeklerde uzun saça ve küpeye kesinlikle karşıymışlar. Grup halinde dolaşmak ve mülayim gördükleri yalnız gezen öğrencilere sataşmak en büyük eğlenceleriymiş. Bu öğrencileri önce kendi saflarına katmayı deniyor, olmazsa "Dayak cennetten çıkmadır" anlayışıyla bir güzel uyarıyorlarmış...

Bunların üzerine bizim genç de havalar soğuduğunda, yani artık daha kalın olan montunu giymesi gerektiğinde bir kararsızlığa düşmüş. Çünkü onun bir parkası varmış! Acaba ona da bir sataşan olurmuymuş ki? Geçen yıl tüm kış boyunca hiç böyle düşüncelere kapılmadığını, hatta bu ihtimalin aklının ucundan bile geçmediğini hatırladığında kendisine çok kızmış. Parkasını bir çırpıda geçirmiş sırtına ve yine her zamanki rahatlığında, okulun yine her zamanki olağanlığında olan yolunu tutmuş.

Sınıfa girip iki yıldır tanıdığı arkadaşlarından birinin yanına otururken ona ilk söylenen söz: "Ortalık karışık, kan gövdeyi götürüyor, dikkat et kendine" olmuş; kendisi merhaba demeye hazırlanırken! Bu söze ilk anda bir anlam verememiş; daha sonra bunu söyleyen öğrencinin şu ünlü teşkilatla ilgili olduğunu anımsamış. Ardından kendisine tehditvari çıkışı yapan öğrencikçiğe dönüp: "Bir kaban yüzünden benimle ilgili iki yıldır bildiklerini bir çırpıda unuttun ya, helal olsun sana" demekle yetinmiş. Ders bitene kadar ona tek bir kelime daha etmemiş. Ders bittiğinde ise bizim gence ilk iyi akşamlar dileyen, onu kendi çapında tehdit eden öğrencik olmuş. Ertesi gün de muhabbetleri yeniden normale dönmüş...

Fakat yeni farkına vardığı bu olayların etkisinden bir süre daha çıkamamış. Kampüs içinde yürürken yanından geçenleri "Acaba uzun saçlı mı, küpe takmış mı, parka giymiş mi?" diye düşünerek göz ucuyla kontrol etmeye başlamış. Zamanla böyle kişilerin sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini farketmiş.

Geçtiğimiz sene böyle takıntıları olmadığı için, bu seneyle geçen seneki miktarlar arasında karşılaştırma yapma şansı da yokmuş...

Şimdi bu genç kendi doğrularını uyguladığında mı ülkeye daha yararlı olur, yoksa ülkeyi kurtarmaktan bahsedenlerin doğrularını mı?...



Not: "Taşra Üniversitesi" deyimi bana ekşisözlükten bulaştı. Yoksa üniversitenin olduğu yerin taşra olarak anılması mümkün mü???

22 Aralık 2009 Salı

Deli Deli Ol(ma)...

Bir kaç ay önce Canavarlar Yaratıklara Karşı animasyonu üzerine yazdığım yoruma şu satırlarla başlamıştım:
Hayalimi ''Deli Deli Olma'' üzerine kurmuştum. Kars, en sevdiğim şehirlerden biriydi. Son Malakanlar'dan görmüşlüğüm vardı. Hatta filmi izlesem, yorumlarken çok güzel anılar paylaşmayı, Malakanlar'dan daha ilginç biriyle karşılamış olmanın yarattığı şaşkınlığı, sokaklarını, binalarını ve başımıza gelen daha bir sürü aksiyonu yazmayı planlamıştım. Ama, son dakika çalımını yiyince Tırtıl'dan; hepsi, şimdilik yattı...

Kardeş Kelimeler başlıklı 'öyküsel' yazımın içine de şu satırları koymuştum:

Nefretin, öfkenin, tutkunun, kıskançlıkların, ihtirasların büyük sevgilerle, hayranlıklarla, şefkatle ve özlemle iç içe olduğunu da biliyorum. Hayatı yaşanılabilir kılan her şeyin, aşkın, karşıtlıklarıyla bir arada olduğunu, tüm bunları göze alabilenlerin de cesur insanlar olduklarını biliyorum. En büyük öfkelerin, en ağır can acıtmaların, en çok sevilenlere yapıldığını da biliyorum. Bazen, en tutkulu aşkla bağlı olunandan en kanlı, en vahşi intikamın alınmak istendiğini; çarmıhlara gerilse, oradan indirilip yerlerde sürüklense, sonra dilim dilim doğransa da ruhun tatmin olmadığı, ama öfke dindikten sonra onun için acı çeken, nefes almakta zorluklar yaratan bir özlem, bir sızı düşen kalpler de olduğunu biliyorum. Buna aşk dendiğini de. . .


Bu filmi izlerken, ilk kez bir film üzerine yazacaklarım konusunda zorlandım. O kadar sevdim, o kadar sahiplendim ki filmi, neresinden başlayacağımı bilemedim. Bir an, küçük Alma' nın ve Mişka'nın ayrı ayrı yorumlarından aynı şarkıyı koymak istedim sadece; her şeyi anlatsın diye... Sonra tıpkı Karpuz Kabuğundan Gemi Yapmak üzerine yazdığım yazıdaki üslubun benzeri anlatımla evvel zaman önceye gidip, Kars anılarımı filmle harmanlayarak yazmak istedim.

Sonra, her bir sahnede duyduğum heyecanı ve filmi sahiplenme duygumu, her bir sahneyle birlikte satır satır sıralamak istedim. Beceremedim.

Sonra, tek bir sahnede bile aşkı bu kadar güzel, bu kadar yalın ve bu kadar naif anlatan kaç film var ki diye düşündüm; ve sadece o sahneyi öne çıkarmak istedim.

Sonra, tüm bunları yaparsam eleştirilebilecek yanlarını görmezden gelip taraf mı tutmuş olurum diye düşündüm.

Sonra; başından beri hissettiğiniz, farkına vardığınız bir klişeyi yine de bu kadar dokunaklı ve farklı kılan oyuncuların, abartıyı bile lezzet haline getirerek filme katışlarına bakıp, her bir sahneyi 'üreğimle' sevdim.

Sonra; asla ana hikayenin önüne geçmeden bütünüyle onu tamamlayan yan öykülere ve elbette çocuklar başta olmak üzere oyunculuklara dokunmak istedim.

Bazen gülümserken, o gülme anında bile gözümün ucuna gelen damlaların her birine sayfalarca kelime dökmek istedim.

Alma'nın sınav salonunda köyünü, insanlarını anlatışındaki yerel dilinin sıcaklığından yola çıkarak, filmin her karesindeki karın ve kışın, yumuşak ve şefkatli duruşunu yazmak istedim.

Şerif Sezer'in bazen teatral yüklemeler yaparak, bazen bilinçli bir abartıyla oynadığı karakteri; hiç kolektif dağılımın dışına taşırmadan öne çıkarışındaki oyunculuğuna şapka çıkardım.

Ve Tarık Akan'ın oyunculuğunu en çok bu filmde sevdim.

Ama Mişka ile Popuç'un Karşılaştığı o sahne ve Popuç'tan yansıyan duyguların karşılığını, daha doğrusu söze dökülmüş halini çok önceden yazabilmiş olduğum için, kendimi de pek sevdim.

Ben bu filmi, çok ama çok sevdim.

Kaz etimi verecek kadar çok hem de!


18 Aralık 2009 Cuma

Önce Yüreklere Açılım!



“Kara bir yürekten kızaran bir yüz evladır”

-Portekiz atasözü


'Sarı- kırmızı- yeşil' yön şeritleri Batman'da sakınca yarattı!' spot başlığı ile Radikal Gazetesi'nde yer alan habere göre; Devlet Hastanesi acil servisindeki Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) hastalığın aciliyet derecelerini sembolize eden ve o derecelere göre servisleri tayin eden uluslararası trafik levhalarının benzeri standartdaki işaretleri, terör örgütünün renklerini simgelediği gerekçesiyle polis tarafından fotoğraflanıyor ve ardından da hastane yöneticileri tarafından (muhtemelen talimatla) sökülüyor.

Dünyanın her yerinde var olan bu işaretleme şekline göre; kırmızı ağır, sarı acil olmayan, yeşil de ayakta tedavi görmesi gereken hastaların gideceği yönü gösteriyor.

Aslında eski model Opel araçların km saatlerinin başlangıç noktasından o anki hızı gösteren bir şerit çıkardı. Yeşilden başlar, hız artıkça sarı olur ve hız epey artınca da kırmızı çıkardı ortaya. Bu hiç sorun yaratmamıştı, çünkü o zaman memlekette Kürtler ve sorunları yoktu.(!)

Bu haberi okurken yine bölgede yaşanmış eskiye dayalı bir olayın haberi geldi aklıma. Devletin bugünkünden daha katı ve 'kör gözüne' olduğu yıllarda, açılım maçılım lafları yokken henüz ortada, Kürt kimliği kart kurttan evrilip de Kürt halini alamamışken henüz, polis, vitrinindeki kablo rulolarını sarı, kırmızı, yeşil olarak üst üste dizdi diye bir elektrik malzemeleri satıcısına fil(!) olduğunu söyletmeyi başarmıştı.

Görsel: Milliyet.com.tr

16 Aralık 2009 Çarşamba

Cumartesi 13:24 de Yan Sokak ...


Eski adliyenin yokuşundan gelip Yan Sokağa dönüldüğünde, ilerideki kalabalık dikkat çekiyor. Dikkati çeken, sayıca kalabalıktan ziyade, büyük ve hareketli bir caddeye çıkan sokakta yer alan insanların duruş pozisyonlarının yarattığı fotoğraflar...

Yüksek taş duvarın dibine çömeltilmiş beş çocuk -ki yaşları 14,17 arası gibi... İki yanlarında; sokağın ortasında duran üç resmi polise bakıldığında, onların sivili olduğu anlaşılan dört polis daha...

Sokağın eski, güzel ve filmsel haline katkı yapanlar:

Üzerinden çöplerin taştığı, sağına soluna koyulanlardan ve içlerinden çöp toplayıcıların seçtiklerinden arta kalanların tadına kedilerin baktığı, çevrenin tüm yükünü taşıyan çöp konteynırları... Yüksek duvarın üzerindeki liseye ait çam ağaçlarıyla dolu bahçe ve o bahçenin yazları çay bahçesi olarak kiraya verilen kısmı... Sokağın çıktığı caddedeki güneşin aksine, sokağa düşen puslu bir hava ve nemli parke taşları... Çocukların çömeltildiği duvarın karşısındaki ve sokağın tamamını boydan boya kaplayan Sosyal Güvenlik Kurumu'nun, içinde sinema salonları ve işyerleri de barındıran kompleksi... Çocukların çömeltildiği okul duvarının bitişiğindeki; eskiden çocuk yuvası olan, daha sonra balkondan düşerek ölen öğretmen kızı anısına, şehrin önemli şahsiyetlerinin birinin yaptırdığı ve kızının adını verdiği T. B Anadolu Lisesi... Sokağın ana caddeye çıkışının tam karşısındaki kütüphane...

Sokağın başından girildiği anda hissedilen 'bir şey olmuş'luk haline dikkatle ve akıl yürütmeye başlayarak, adli durumlara olan merakın gözleriyle kulak kesilerek anlaşılmaya çalışılan, bir 'ne olmuş ki acaba' hali...

Polis telsizinden, çocukları toparlayıp karakola götürecekleri araca son derece olağan bir durumun anlatılması tadında sokağı tarif eden anons...

Olayın tüm kahramanlarına bakıldığında her birinin aynı hali çok defa yaşamış olduklarının rahatlıkla anlaşılabileceği bir olağanlık...

Sokağın bir yanında iki liseyle, diğer yanının tamamında Sosyal Güvenlik Kurumu ve çocukları yakalayan kolluk güçleriyle var olan devlet...

Çocuklarda ve polislerde; sanki önceden tariflenmiş, çokca provadan sonra bir çok kez sahneye konmuş, defalarca sahnelenmiş bir oyunun 1. perdesinin oyuncuları benzeri bir telaşsızlık...

Olayın ne olduğunu kavramaya çalışarak yürümeye devam ederken, aynı sahneye uzaktan bakan, saçlarına ve üzerindeki iş kıyafetine dökülmüş kireçlerden okulun tadilat gören alt katında çalıştığı anlaşılan, onlarla aynı yaştaki ve onlar gibi okulsuz çocuğa sorulan, ''ne olmuş?'' sorusu...

Eve ekmek parası götürmenin yüklediği 'kocaman adamlık' haliyle efendice ve tabloyu hiç tasvip etmediğini belli eden büyük adam ahlakıyla verdiği, ''içip içip, elalemin kızlarına sarkarlarsa, olacağı budur,''eleştirel yanıtı...

Polislerle birlikte sergi fotoğrafı haline gelmiş; muhtemelen parçalanmış yoksullukların dalından düşmüş çocuklardan birinin, sokaktan geçen bir insan terbiyecisi(!) tarafından atılan laf dolayısıyla onunla aralarında oluşan tartışmanın savunusunu; polislere dönerek, ''kafam iyi abi'' cümlesini başa koyarak yapması...


Tüm bu haller ve insanlar: Şehrin en eski sinemasının yıllardır filmi biten seyirciği boşaltmak için çıkışı verdiği Yan Sokak'ta, bölgenin tüm hareketliliğinden ve sosyalliğinden kuytulanmış bir halde, bir cumartesi günü varoldular!

Görsel: Google Earth

15 Aralık 2009 Salı

Durum...


...yüzü hala güzelliğini koruyordu, o da ruhsal huzurunu, hislerini ve kalbinin katışıksız, dostça sıcaklığını yitirmeyen tüm kadınlardaki gibi yaşından epey genç görünüyordu.

Dostoyevski- Suç ve Ceza 3.kısım (sayfa 148)
Görsel: Victoria V.- widelec.org

14 Aralık 2009 Pazartesi

Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün 1

Komutanlarını, sorumluluk alanında olan o kente götürdükleri zamanlarda; o, gerekli denetimleri yaptıktan sonra yemeğe gidince, o ve arkadaşları da kışlanın askerleriyle takılırlardı. Oranın askerleri, daha doğrusu tabur komutanının şoförü, postası ve muhafızı maceralarını dillendirir, çapkınlıklarına vurgu yapar, aktıkları alemleri ballandıra ballandıra anlatırlardı. Nasıl olsa dilin kemiği yoktu ve gelenler de uzaktaki bir şehrin askerleriydi; görev dışında oraya gelme olasılıkları yoktu, dolayısıyla da dilediklerince hava atabilirlerdi.

O gece o şehre gitmeye karar vermişlerdi. Niyetleri, onların onca anlattıklarını aslında yüzlerine çalmaktı. Daha çok da alemin en fırlama askerleri olduklarını göze sokup, şöhretlerine şöhret katmaktı. Adları kadar eminlerdi ki; onca cümleyi kuranlar değil gece, gün içinde bile çıkamıyorlardı birliklerinden. Üçü aralarında anlaştı, evli olan beşinciyi gerektiğinde ve gece ihtiyaç olduğunda komutan tarafından çağrılma olasılığına karşılık durumu idare edebilmesi için bulundukları yerde bıraktılar. Kendilerinden yaşça büyük olan dördüncü arkadaşları, o gece çıkmak istemediğini söylüyordu, altıncı da izinde olduğu için zaten yoktu. Üçü nereye gideceklerini biliyorlardı ama dördüncü sanıyordu ki bulundukları kentte bir yere takılacaklar. Diğerleri nereye gideceklerini söylediklerinde dördüncünün kabul etmeyeceğini bildikleri için kendi aralarında bir plan yaptılar. Plan poker oynamaktı. Ama oyun oynanırken eli iyi olan başını kaşıyacak, diğerleri ona göre davranacak ve dördüncüye oyunu kaybettireceklerdi. Oyunu kaybeden de diğerlerinin seçimine uyacaktı. Her türlü plana ve anlaşmışlığa rağmen bir türlü dördüncüyü kaybeden pozisyonuna sokamıyorlardı. Vakit hızla geçiyor, gidiş ve dönüş için kullanabilecekleri zaman azalıyordu. Sonunda daha fazla dayanamayıp durumu açıkladılar. Doğal olarak maceranın tadı ağır bastı ve onları yalnız bırakmaya gönlü elvermeyen dördüncü de katıldı aralarına...

Sivil kıyafetlerini giyip park yerine bırakılmış arabasına gitmeleri çok zamanlarını almadı. Önemli ve sorumlu görevlerde; üçü yirmi- yirmi bir yaşlarında, dördüncüsü yirmi yedi yaşında dört genç adam özel arabaların durduğu orduevinin üst otoparkından arabayı alıp bağlı oldukları birlikten çıkarak- izinsizliğin yanı sıra garnizon dışında olmanın tüm risklerini de göze alarak- yaklaşık iki yüz kilometre uzaklıktaki kente gitmek için geceye karıştılar.

Virajlardan birinde limit üstü hızla önündeki arabayı sollayıp karşılarına çıkan otobüsün soluna, kendinin sağına dalıp makastan çıktığında sola yüklediği arabanın sağ tekerleğinin çamurluğa değen sesine arka koltuktan gelen, "Altından geçseydin bari," cümlesine, "Az sussaydınız da karşıdan gelen arabanın sesini duysaydım," esprisiyle karşılık verdi. Bu minvalde bir ritimle, arabanın gücünü, limitlerini sonuna kadar kullanarak, yaklaşık bir saat kırk dakikada vardılar o kente.

Arabayı birliğin karşısında durdurdu. İçlerinden İzmirli olan inip karşıdaki nizamiyenin nöbetçi yerine yaklaştı. İçeri girdi ve oradaki askere, bir gün gelin de sizi de yaşatalım, diyen, görevleri dolayısıyla farklı şehirlerde sıklıkla karşılaştıkları, kendi birliklerine geldiklerinde çok da iyi ağırladıkları üç askeri sordu. Görevli asker, sivil giyimli kişiye "Sen paşanın şoförü falanca değil misin?" diye seslenip onu tanıdığını belli ederken dahili telefondan içeriyi arayarak durumu anlattı, gelen yanıt bütün o söylenenlerin, atılan havaların ne kadar boş olduğunu ortaya koymaya yetmişti. Anlatılması kolay, yapılabilmesi güç olan bir davranışın gerçeklik halinin bütün çuvallamalarını anlatmaya yetiyordu ortaya koyulan mazeret. Kapıya kadar gelip bir hoş geldiniz demeye bile yetmemişti cesaretleri...

Durumun kendi aralarında biraz geyiğini yaptıktan sonra, oraya kadar gelmişken o coğrafyada sadece o kentte olan bir mekana gitmeye karar verdiler. Fellini’nin Roma'ya bakışındaki lezzette ve o gözlemcilikle küçük sokağın sağına soluna bakınarak yürümeye başladılar: Islaklığına kırmızılı mavili floresan ışıklarının vurduğu, bağırdan şarkıların yankılandığı, abartılı renklerin renk kattığı, küçük küçük evlere tıkışmış kadınlar ve onları izleyen; kapalı bir anadolu şehrinin çapkın bakışlı, hovardalığın etiketini rol bellemiş, hazzın tatlı tatlı gülümsemesini yüklenmiş farklı yaşlardan erkeklerinin dolaştığı sokakta...

Herkes kendi cesaretince birini seçerken, onlar da öylesine bakınıyorlardı. Öylesine bir aşk özlemi çekiyorlardı ki en romantiğinden... Güzel bir akşamdı. Oraları, onlar başka türlü anlamlandırıyorlardı. Ev gibi kutsal, sıcak anlamlar yüklenmiş bir mekanın 'genel' takısıyla tanımlanmış ve çoğaltılmış hali; toplumun çoğunluğunun ahlaki yargılamalarından bakınca aslında insanlara nasıl da iğrenç geliyordu. Dolayısıyla o mekanların işçileri de... Evlerden birinin ışığında, kendi ışığını etrafına yayan, sanki bir sosyolog gibi diğer kızlara yaptıkları işin her hangi bir yerde çalışmak kadar onurlu, hayatın bütün orospuluklarından bakınca da yaptıkları işin aleniyetinin delikanlılığından, lafları eylemleri oraya buraya çarptırmadan yaşama biçimlerinin dürüstlüğünden söz ediyor sanılırdı. Hiç tarzı olmadığı halde o genç kadın, kaçınılmaz bir şekilde onu çekti. Göz göze geldiklerinde değerler silsilesine çok şeyin katılacağını görmüştü. Yatağın üzerine uzanılmış, aleladeliğe anlamlar katmaya çalışan dokunuşların arasında gözü komidinin üstünde duran, ara verilmiş kapağı üstte dönük kitaba takıldı; kitap, o sıralarda okumakta olduğu Judith Guest'in Sıradan İnsanlar'ıydı. ...2.Bölüm

Görsel: Nikola Borissov- Widelec.org

12 Aralık 2009 Cumartesi

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 2

...
Gurbette, bolca yabancılığın olduğu bir yerde aynı aidiyetleri paylaşan insanlar gibi sarsıldı. Kendinin bile bazı ön yargılardan henüz kurtulamamış olduğuna şaşırdı. Orası öyle bir yerdi ki, o kitap orada olamazdı. Oysa onlarda işlerinden çıkıp eve giden, üzerlerindeki işleri çıkarttıktan sonra normalleşen paşalar, genel müdürler, mühendisler, doktorlar gibi sıradan insanlardı. Daha sonraları bunun üzerine ve hayata dair çok uzun sohbetler yaptılar birlikte. Tutkunun sınırlarında gezerek... Sanki sevişmeyi ilişkilerine yasak etmiş, kalleş yanının vereceği zarardan birbirlerini korumak istemişlerdi. İlişkilerini, adı bildiğimiz aşk olan duygunun da ötesinde, kırılmasına izin vermeyecek kadar narin sevmişlerdi. Bunu eskimesin diye birbirlerine hiç söylemediler.Bir araya geldiklerinde ruhları konuşuyordu. Sıklıkla ve bulundukları yaşın tazelikleriyle "Ben ne kadar oyum, o da ne kadar ben," diye düşünüyorlardı. Bütün bu tazeliğe rağmen ötekinin olmuşluk hali ilk ve tanımaz sevişmelerinin sonunda ruhunun boşalmadığını fark etmiş, bu hali ona, onu tanıyarak söylemiş, bu fark edişinin derinliği ile onu duvara çivilemiş, gecenin zifir karanlığında arabadaki neşeli gürültüye inat bir yalnızlıkla Eski Kent'e dönene kadar; onu, o duvarda asılı bırakmıştı. Birçok insana anlaşılamayacağı için söylenmeyecek sıradan bir söze çok mu anlamlar yüklemişti, yoksa. Oysa hissedişlerinin hayatı boyunca kazık atmayacaklarını görecekti yılların içinden geçip giderken.

Genç kadın her boş anında, her izin gününde eski kente geliyor, o da fırsat yaratabildikçe onun şehrine gidiyordu. Birbirlerinin ruhuna dokunarak konuşuyorlardı. Bir türlü soramıyordu: ''Neden?'' Kadın anlatırken pimi çekilmiş zaman ayarlı el bombaları bırakıyordu aklına. Kendinle kaldığında el bombaları patlıyor, pazıl yavaş yavaş tamamlanıyordu. ...3.Bölüm

Görsel: widelec.org

11 Aralık 2009 Cuma

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 3

...
Kendi şehrinde, askeri hastanede yattığı günlerden birinin öğle üzeriydi. O gün, şehirde görevli akrabaları bir albay ve şehrin diğer komutanları hastaneyi ve yatan askerleri ziyarete gelmişlerdi. Albay onun yatağının yanında ayakta, o da yatağının içinde doğrulmuş sohbet ediyorlardı. Bir bayram arifesiydi ve dışarıda serseri bir bahar vardı. Karşıdaki sigara fabrikasından, makinelerin ahenkli sesleriyle işçi kadınların mahalleli konuşmaları geliyordu. Keskin bir tütün kokusu sarmıştı ortalığı... Bayram alışverişine çıkmış insanların coşkulu telaşları sokağa yayılmış satıcıların çağırtkan bağırışlarıyla arabaların motor seslerine karışıyor, iki taraflı yüksek binaların daracık bir vadi yarattığı küçük caddede alabildiğine neşe yankılanıyordu. Havanın keyfiyle martılar denizin kokusunu yanlarına almış, hastanenin bahçesinden çatısına, oradan karşıdaki Tekel binasına uçan tütün kokusuna sarhoş güvercinleri ziyarete gelmişlerdi. O ise dışarıdaki hareketliliğe aksi bir sessizliğe teslimdi. Oysa daha dün, onu Tadelle'lerle seven, kendince çok haklı ama yine de umursuz bir telefon konuşması sonunda evliliğe gidecek olan sevgilisi ve kız arkadaşı gelmemişler miydi? Kesmemişti!.. O, o günkü sıkıntılarına değecek bir şefkat eli arıyordu.

F amcasıyla rahatsızlığının durumu, o akşam taburcu olacağı üzerine konuşurken her güzel şeyi fark eden gözleri kapıya kaydı. O ulu adam da bu anı yakaladı. Yumuşak ve sevgi dolu bir yüzdeki, odayı usulca tarayan, aradığı kişiyi bulunca parlayan yeşil iki gözle göz göze geldi. İçinde kopan ve şükreden bir ibadet rüzgârıyla koşmak istedi. Ruhu koştu, sarıldı; bedenini beklemeden. Bedeni yatakta oturmuş, etrafı unutmuş, kimseyi görmez bir coşkuyla 'ona' koşan ruhuna bakıyordu. Yatağın yanı başındaki ulu adam durumu hemen kavradı. Şefkatli, onaylayan bir bakışla kapıda duran genç kadını çağırdı, diğer komutanları sessizce koğuştan çıkararak... Bedeni; onun açık kumral, parlak, kulaklarının üstünden içe doğru taranmış, yürüdükçe havalanan, özenle taranmış şık saçlarıyla sanki birazdan haberleri sunacak spiker makyajındaki sade şıklığını, iyi haberin yüzde yaratığı tebessümle sevdi. Güven dolu adımlarla, göğsünü gere gere yürüyüşünü, sindire sindire ve kalbine kazıyarak izledi. Yavaşça yatağın kenarına ilişti genç kadın, ona koşan ruhu ait olduğu bedene yerleştirerek. Olağanüstü bir kadın kokusuyla aydınlandı ortalık. Dışarıdaki bütün sesler, bir şarkının notaları olarak doluştular odaya. Bütün martılar, bütün güvercinler, bu kez serçeleri de yanlarına alarak sigara fabrikasının çatısından, muzırca anlamlar yükledikleri gülüşleriyle bu ana tanıklık ettiler. Zaman akmayı bırakıp, kare kare anın fotoğraflarını çekti. Genç kadın elini uzatıp, ruhuyla buluşan yanağa sıcacık bir yürek koydu. O dağıldı.

Zamana yalvardı: "Biraz daha!"

Zaman durmayı bıraktı. Bu kadar kıyak yeter deyip, akmaya başladı. Bir süre sonra da çekti gitti, güzel olan her şeyi yanına alarak. Aslında o gün ve bayram süresince onların evinde kalabilirdi. Herkesin saygı duyacağı kadar güzeldi. Onun hayatına müdahale etmeyecek kadar dosttu. Zaten sesizce, zedelemeden çıkıp gitmemişler miydi hayatlarından; birbirlerini hayata salarak......4.Bölüm

10 Aralık 2009 Perşembe

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 4

...
Kentten gelip geçmiş binlerce kültürün, aşktan, tutkudan, yürekten izler bıraktığı sokaklarında gezerken harabe bir konağın ırmağa bakan duvarına oturmuş, bacaklarını ırmağa doğru sarkıtmış, karşı dağlardaki Ferhat'la Şirin'in aşklarının izlerine bakıp, Fuzuli'nin sevgiliye kavuşmama felsefesini konuşuyorlardı. Ve konuştukları her konunun derinliklerinin onları bir ayrılığa sürükleyeceğini bilerek... Bilinmeyen, sadece bu sonu hangisinin getireceği idi. Kendinin getiremeyeceğini biliyordu. Aslında geçmişindeki ve o anındaki ilişkilerini ve bitirişlerini anlattığında teşhisi koymuştu öteki; "Veren taraftasın sen, uğurlayan olursun," demişti.

Karşısındakinin taşıyamıyacağını düşünürse kendi sıkıntı çekmeyi göze alabiliyordu, gönlünde, aklında bitirse bile ötekini önemsiyordu, dünyanın tüm yüküne sadece kendi karşı koyabilir sanıyordu, garip bir gözü pekliği ve başkalarına pek kıyamayan bir yüreği vardı. O, seven her kalbin karşısında hep ihtimali zorluyordu. ...5.Bölüm

9 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 5

...
Tugaydan çıkıp binbaşıyı eve bıraktıktan sonra cipi park edip yukarı gazinoya doğru çıkmaya başladı. Arkadaşlarının bir kısmı izinde oldukları için, garson çocuklarla sohbet eder oradan da sinemaya giderim, diye düşünüyordu. İlişkisini onlara söylememişti. Racona ters düşerdi. Aslında saygı duyarlardı da derinliğini, nedenlerini ve farklılığını gözetmez, o yaşın duyguları ve davranış biçimleri üzerinden bakarak çeşit çeşit geyiklerle dalgalarını geçerlerdi. Belki de gizemi, onun romantik ve yakışıklı roller biçen hallerini sevdi. Yukarı, orduevine çıktığında hummalı bir telaş vardı. Bir hafta evvel üst binanın 12 Eylül paşalarına ayrılmış odasında müthiş bir doğum günü yapmışlardı ona. Bütün bir gün boyunca uyanamadığı bir gizlilikle hazırlanmışlardı geceye ve muhteşemdi her şey... Salona girdiğinde askerlerden oluşan orkestra prova tadında, aynı şarkının bazı bölümlerinde durup, sonra üzerine başka tınılar ekleyerek baştan alıp, aynı şarkıları farklı tatlarla çalıyorlardı. Prova yaptıklarını düşünerek; ''Hayrola çocuklar düğün mü var bu akşam?'' diye sordu. Düğün ya da başka bir etkinlik varsa sinemaya gitme fikrinden vazgeçebileceği ihtimalini düşünmüştü o anda. Saat; güneşin yüksek dağların arkasına çekilmeye başladığı, günün ışıklarını gecenin yakışıklı laciverdine terk etmeye hazırlandığı vakitteydi. ''Yok, hafta sonu kolordu komutanı toplantıya gelecekmiş, dolayısıyla akşamına protokolün de dahil olacağı büyük bir yemek var, ona prova yapıyoruz,'' yanıtı geldi ortaya sorulmuş soruya. Küçük bir şehir olduğu için, eğer bir etkinlik yoksa subaylar, aileleri hafta içlerinde pek yemeğe gelmezlerdi orduevine. Yalnızca, iyi içen daha doğrusu içmeyi ve yaşamayı bilen, çok da çekici bir karısı olan ordonatçı bir binbaşı zaman zaman karısıyla gelir, askerlerden oluşan orkestra da provaları varsa, ya da o isterse, onlara özel ve onların sevdiği şarkıları çalarlardı. Camın kenarında, eski kente bakan bir masaları vardı hikayenin O'sunun ve arkadaşlarının; eğer herhangi bir etkinlik için bir hazırlık yoksa o salonda, genellikle yemeklerini orada yer, yirmi yaşın tadında sohbetlerini, heyecanlarını, anılarını, hayallerini katarlardı içkilerinin yanına.

Salona girdiğinde kendi masalarının hazırlanmış olduğunu görünce, ’’Hayrola, çete izinde diye bizi satıp, masamızı başkasına mı açtınız köleler!’’ diye yüksekten bir sesle takıldı. Yanıt, sanki daha önceden hazırlanıp, derin dondurucuya gerektiğinde kullanılmak için atılmış gibi tez elden geldi: ''Yok sahip, 'E' binbaşı ve eşi yemeğe gelecekmiş, hazırlık ona...’’ Özellikle tugay komutanın muhafızı olan çete elemanı arkadaşı o gün orada olsa binbaşı falan dinlemez, şakadan da olsa ortalığı katardı birbirine ya, neyse!.. Tüm bu şakalaşmaların arasında, kendi kölesi yanaştı en şakadan hali ve en sevimli esprilerle bezenmiş en yalakalığıyla; ''Sahip iyi ve keyifli gördüm seni, bir şey yiyecek misin?'' Sonra, gaz veren bir edayla sırnaşarak ekledi; ''İbo gelirken Diren'in şaraplarından getirmiş açıyorum sana.'' O da, pusuya düşürüldüğünü henüz fark edemeyen av hayvanı salaklığıyla ve usulca bir saflıkla kafasına kaldırıp kölesine bakarak, ''Hadi ya! Hangisinden?'' diye sordu. ''Vadi... Keser mi abisi'' diye yanıtladı ötekisi ve ekledi, ''Sahip, binbaşı gelmeyecekmiş sen masanıza oturabilirsin.'' Sırıtkan köle, sırıtmaya devam ederek, genelde üzerine yapışmış ve olağanlık arz eden en fırlama haliyle ve şehrinin yerel ağzıyla geyikler yaparak devam etti; ''Karavanadan artan makarna var. Isıttırayım?''

Yüzü sahneye dönüktü ve bir yandan sahnedeki çocuklarla laflıyordu, bu yüzden ona yanıtsız kaldı. Orkestranın solisti, şehrin kızlarının gözdelerinden İbo'ya seslendi, "Şarap getirmişsin. Sağol! İbo'nun, sanki kurulmuş pusunun hiç ayrıdında değilmişçesine bir ifadeyle ve duraksayarak kurduğu, ''Lafımı olur tertip, afiyet olsun,'' cümlesine: elini kalbine götürerek, oldukça külhan bir "Eyvallah," çektiği anda, sol omuz başında biraz da karikatürize ederek sol koluna yerleştirdiği kıvamında bir peçete eşliğinde seremoni yapan kölesini fark etti. Oldukça iyi restoranlarda çalışmış, raconu çok iyi bilen köle önce şişeyi ve etiketini gösterdi. Sonra, son derece estetik hareketlerle -ve özellikle abartarak- esprilerini de ellerine ve yüzüne yükleyip durumu iyice anlamlandırarak şişeyi açıp, şişenin ağzını temizlemek için şarabın bir kısmını önce boş bir kadehe döktükten sonra tadım için, bir miktar şarabı da onun önündeki kadehe döktü. O da, onca espriye donuk bir şakayla ve sessiz kalarak cevap verip, hiç uzatmadan şarabından bir yudum aldı ve devamı için başıyla onayını verdi. Bütün itliği ile ''Önce hanımlara di mi sahip?'' diye sordu köle(!). Onun şakacı bir kızgınlıkla elini, ona vurmak için kaldırıp omuz başında duran kölesine döndüğündeki cümlesi sadece, ''Aman tanrım!'' olabildi. "Doğum günün kutlu olsun," diyen iki dudak yanağına, salondaki herkesin içini ısıtacak sıcaklıkta bir öpücük kondurdu. Öpücüğün sahibi karşısına oturdu, şaraplar dolduruldu. Orkestra, akşamları içmekten yorgun düştükleri anlarda, teybe koyup üst üste başa sararak dinlettiği; Çocukların, sevgililerinin, eşlerinin fotoğraflarını önlerine koyup onlarla sivilleşirken, özlemin göz yaşlarını o anda kurdukları iptidai siperlerine saklamaya çalıştıkları Tapılacak Kadınsın'ı çalıyordu. Onunsa, göz yaşları orduevinin camlarından taşıyor, her bir kayaya çarptıkça daha fazla çağlayarak aşağıda sakin sakin akan Kızılırmağa karışıyordu. Uzanıp ona dokunmak istiyor. Gücü kolunu kaldırmaya yetmiyordu. O, dokunduğunu biliyordu....6.Bölüm

Görsel: widelec.org

İLETİŞİM İÇİN

mucanberk@hotmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP