15 Ekim 2008 Çarşamba

Öfkem Büyük...


Ünlü ''enkırmenin'' yüzündeki şefkatin kurmacalığına bakınca düşündüm ki; hepimiz sahteyiz... Vicdanlarımıza veremediğimiz hesapları sahte sevgilerin arkasına yaslıyoruz....

Yine dün akşam haberlerinde ''enkırmenin'' yüzündeki mizansen şefkate bakınca, bir anlığına geçmişe gidiyorum. Küçük bir çocukken memlekete her yolculukta arabanın bagajına yıl boyu biriktirip yüklediğimiz gazeteleri hatırlıyorum; yol denmeyecek yollarda ev denmeyecek evlerden çıkmış, gazete diye bağıran insanlara atmak için...

Babannemden çok olağan hikayelermiş gibi dinlediğimiz anılardan ''kardeşlerim at sırtında kuşanıp giderlerdi, döndüklerinde göz çanakları kan kırmızı olurdu; tüm bunların vicdan azabından öldüler '' dediği cümleyi ayıklıyorum. ''Mezarlara silahlar gömmüşlerdi, bir gecede ortalık kan gölüne döndü'' dediği cümleyi de bir kenara koyuyorum. Sonra; ''bir gün baktık ki dağ taş bombalanıyor, emir verilmişki falan yerden öte taş taş üstünde kalmasın. Yanımıza ne bulduksa aldık, yola düştük'' dediğini de...

O güzergahı, köy sıcağı toprakta bağlara bahçelere bakarak yürüdüğüm yolu, kırmızı dut ağacıyla ufuk çizgisine kadarki yamaçları düşlüyorum.

Şimdi bu cümleyi ve düşümü alıp ötekilerin yanına koyuyorum.

Yıllar sonra sokak adlarının, adres tariflerinde adı geçen yerlerin nereden geldiğini buluyorum. Bunu babannenin ''komşular olarak falancayı filancayı saklamıştık'' dediği cümlelerle bağlıyorum. Dedemin köy girişinde o neşeli haliyle başka dillerden selamlaşmalarını, o farklı farklı oldukları söylenen ama benim bir farklarını göremediğim insanları da, o insanların dedemler öldüklerinde onların adlarını alıp kendi adları yapacak kadar sevdiklerini de gözümün önüne getiriyorum.

Sonra kendini solda sanan, her fırsatta orduya sırtını yaslayıp ahkam kesen, kendi beceremediğini orduya havale edip oradan medet uman siyasetçiye bakıyorum.

Yıllarca bu ülkedeki yoksulluğu, yoksunluğu, feodal düzeni, sömürüyü görmeyip oturduğu kaptan köşkünden siyaset yapmayı yeterli gören... her ferdin elini sıkmaya, derdine çare olmaya, o düzeni yıkmaya niyetliymiş de, siyasetine yüklediği kimliğin gereklerini yerine getiriyormuş da engellenmişmiş hallerinin sahteliğine sığınmış tembelliğine, ben merkezciliğine, burnunun ucunu görmez kibirine gülüyorum.

Medyanın köşelerini işgal etmiş jön ötesi havalarla yazan- çizen takımının, sermayenin onlara sağladığı lüks hayatlarla satın aldığı kalemlerine teslim edilmiş ''aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık'' hallerine bakıyorum ve gülüyorum.

Her olayda ortaya çıkan, o anlar dışında ortalarda olmayan uzmanlara bakıyorum. Lig maçlarını yorumlayan hakem eskileri gibi ahkam kesen, popülaritenin hem ekonomik hem de sosyal olanaklarına satılmış asker eskilerine bakıyorum. Tüm bu uzmanlar çetesinin aynı yerde dönüp dolaşan, asla işin kaynağına dokunamayan ''Ben neymişim be'' halli cümlelerine bakıyorum, üzülüyorum; her rütbeden Memet için.

Karda kışta ahırlarda saklı kızları okula kaydetmek, bu yoksun hayattan kurtarmak, hayata tutundurmak için öğrenci arayan isimsiz öğretmenlere üzülüyorum. Her yer vatan toprağı ama orada bana daha çok ihtiyaç var deyip el tutan doktorlara üzülüyorum. Sadece reyting pastasının payına harcanmış ''Çiçek'' için değil, bütün adlar için üzülüyorum. Çünkü yalnızlıklarını ve öteki olma hallerini biliyorum.

Sokakta, işyerinde, arkadaş toplantılarında sorunu çok kolaylıkla çözebilen insanlara bakıyorum; gülüyorum .

Haykırmak istiyorum. Duvarları yıkmak, panzerlerin üzerine çıkıp insanlara tazyikli su sıkmak istiyorum öfkemden...

Ve Memetleri düşünüyorum her rütbeden...

Hayallerini, umutlarını düşünüyorum, annelerini, çocuklarını, eşlerini, herkesleri, herkeslerini düşünüyorum .


Ve soruyorum kendimce: Rahat koltuklarda ahkam kesen siyasetçiye, medya mensubuna, herkese...

O bölgede yıllardır aşiret düzenin arkasında saklanmış köleliği, yoksulluğu hiç gördünüz mü? Sadece duydunuz belki, belki baktınız ama görmediniz. İnsanlara baktığınızda oy gördünüz siz. O oyu almanın yolunu hepiniz bildiniz, aynı yolu tuttunuz. Ağayı, aşiret reisini okşayıp palazlandırdınızmı, içlerinden birini de aday listelerinize aldınızmı yetiyordu, ötekiler sadece oydu.

Bir tek gün aklınızdan geçti mi ya da oturduğunuz aşiret sofralarında düşündünüz mü
yoksulluğu? Düşünmediniz, düşünseniz bile sesinizi çıkaramadınız. Sizin derdiniz iktidarın kaymağındaydı. Bu yüzden ağalara, beylere kaymaklar yedirdiniz. Göz yumdunuz uyuşturucuya, kaçakcılığa, köleliğe, yoksulluğa, yoksunluğa.

Dağda kaybolmuş bir koyunun hesabı gibi parlak laflar ettiniz. Töreye kurban gitmiş bir kıza bakıp, ötekilerin elinden tuttunuz mu?.

Düşünüyorum gözümün önünden geçen karelere bakarak... Ve sormak istiyorum yakalarına yapışıp sarsarak.

Siz hergün televizyondan göz kaçıran bir saklanmışlıkla anne, baba, abla, kardeş, yavuklu, amca dayı olup diken üstü bir sessizlikte kulak kabartınız mı sessizliğe?

Siz hiç şehit olmuş arkadaşlarınızın cesetlerinin son haline bakıp, hiç bir insanın tahammül edemiyeceği hallerini öfkenize kazıdınız mı? Sizler yağmur altında on dakika ıslanmaya tahammülsüz insanlar, yirmi dakikalık mesafelere bile otomobillerle gidenler, otobüs duraklarında isyan edenler... O arazileri, göz mesafesi yerlerdeki uzaklıkları yaşadınız mı ? Hissettiniz mi? Siz şehir içlerinde koruma ordularıyla gezenler, bir tek gün korumasız bir yere gitmeye cesaret edebildiniz mi? Korkaksınız çünkü, elinizden gideceklerden korkunuza körsünüz, sağırsınız ve dilsizsiniz. Onlarsa, yani Memetler, kavganın ortasına canlarını koyuyorlar hem de hergün, hepimiz için...

Saygısızsınız, siz Aktütün basıldı yazabiliyorsunuz. Onlar Aktütün basılmasın diye göğüs göğüse çarpışıp canlarını veriyorlar. Hiç mi vicdanınız yok, onca özlediğini geride bırakıp kör karanlıklara sığınmış, paraya pula, hiç bir menfaate değil toprağına canını katmış Memede...

Her Aktütün basıldı cümlesinde onlar kadar kahroluyorum. Sıradan bir maçı kaybetmenin koymuşluğunu hazmedemeyip ortalığı birbirine katanları, bir futbol maçının her bir enstantanesi için yazılan methiyeleri, ayrılan sayfaları düşünüyorum. Televizyon ekranlarındaki dur döndür, şöyle bakalım diyen tonlarca adamı görüyorum. Ve Aktütün basıldı haberine bakıp; mevzide bekleyen, arazide uyuyan Memed'in yalnızlığına yanıyorum.

Siz o çatışmanın göbeğinden inen Memed'e mikrofon uzatacak kadar gözü dönmüşsünüz, o bir tek cümleyle özetliyor yüreğindeki öfkeyi... Onun arkadaşları ölmüş beyler! Siz sıcak uykularınızdayken o, kim bilir kaç uykusuz gecenin arkasında yaşadığı çarpışmanın göbeğinden geliyor. O kalesinde gol gören bir futbolcu ya da film yıldızı değil, onun yüreğinde kaç yalnız geceyi, kaç sırrı paylaştığı arkadaşının acısı var. Sizin hiç çarpışmanın göbeğinde yanınızdaki canınız öldü mü? Ateş altında içinizden taşmış öfke, intikam duygusu, acı, keder, gözlerinizden yaşlar akarken çarpıştınız mı?

Siz hep sustunuz güneşli günlerinizde, görmediniz.

Ne zaman bir olay oldu ekmeğinizin peşine düştünüz. Oradaki cesetlerin her biri, her çarpışma, her yoksulluk ekmeğiniz oldu sizin. Onları insan görmediniz. Onlar sizi reyting savaşlarında üst sıralara taşıyacak, kâr hanelerinizdeki rakamları şıkırdatacak ürünlerdi. Tıpkı Çiçek Kız gibi.

Siz hep boş konuştunuz, sorunun derinleri sizin sorununuz olmadı. Siz akşam haberlerinde hazırdaki algılara ne heyecanlar yaratarak ilgiyi çeker, daha çok reklam alır, rakibimin üstüne çıkarım hesapları yapan yaratılmış haberlerin peşinden koştunuz. Ya haber yarattınız, ya da haberin satar tarafına baktınız. O haberin içindeki insanlar zerre kadar derdiniz olmadı. Tıpkı siyasetçilerin yaptıkları gibi, tıpkı insanları köleleştirip, o nüfusları siyasi ve ekonomik nüfuzlarını büyütmekte kullanan ağalar, beyler, aşiret resileri gibi.

Eğer herkesin biraz derdi olsaydı ''insan'', biz hala babannemin köyündeki gibi bakıyor olurduk insanlara...

Suç hepimizin... Ben utanıyorum, umarım bir gün hepimiz utanırız.

Ve Ken Loach'ın güzel filmi ülke ve özgürlüğe yazdığım bir yorumun son cümlesinde saklı sanki herşey ''her zaman olduğu gibi çıkarsız inanmışlıkla çarpışanların, çıkar hesapları 'iktidar'(!) olanlar tarafından tasviyesiyle biter''. Ne yazık ki, yıllardır belli çıkarların peşinden koşan güç odakları yüzünden masumlar tükeniyor.

Elbette herşey konuşulsun, söylensin. Ama orada hiç bir hesabın kitabın, çıkarın içinde olmadan canını ortaya koyanlara saygısızlık yapılmadan, samimiyetle, dürüstçe ve gerçekten sorunlara çözüm maksatlı. Birilerinin kendilerini parlatma, kendi çıkarları ve rövanşist hesapları üzerine değil. Orada binlerce Memet, anne, baba, kardeş, çocuk, yavuklu olduğunu bilerek...

Benim öfkem buna...

1 yorum:

  1. bence babannenin anlattıklarını eksik biliyorsun.

    Daha çocukluğundan başlayarak köylerinin o başka dil konuşanlar tarafından defalarca basıldığını, geceleri korkularından uyuyamadıkları için, evlerin duvarına delik delerek birinin sabaha kadar oradan etrafı gözleyerek nöbet tutuğuunu. defalarca göç etmek zorunda kaldıklarını. köylerine döndüklerinde, arkada bıraktıkların her şeylerinin yakıldığı için, dağlardan ot toplayıp yemek zorunda kaldıklarını , o nedenle bazılarının kısa zasan için bile olsa aklını kaybettiğini hatırlamıyorsun. Bu isyanları bastırmak için karakolun yetersiz kaldığını, derelerin mehmet kanı olarak aktığını, bilmiyorsun. sadece sonrasını hatırlıyorsun..

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP