
Hayat yalana inanabilme sanatı mı, yoksa tüm bunları farkeden ve hayatın işleyişi içindeki doğallıklar kabul eden bir gerçekcilik üzerine inşa edilmiş bir bireysel duruş mudur?
Belki de sorunun gerçek yanıtını hepimiz biliyor, zaman zaman öyle değilmiştirlerin sakinleştirici etkisine sırtımızı dayayıp, onun yalancıktan şefkatine başımızı koyup, saçlarımızı okşatıyoruz.
Yaşamak öğrenilen ve önceliklerin sürekli yer değiştirerek geliştiği bir süreç belki... Sürekli sorgulayan ve merak eden tavır, gelişimi de sağlıyor zannımca... Ve daha iyiye doğru sürüklüyor insanı...
Önemli olan, hayalkırıklığı olgusundan korkmadan, sürekli denemeye cesaret edebilmek belki!
Belki de kendi farkındalığının gelişimiyle doğru orantılı olarak yaşamın farkına varıp, içgüdüsel bir kararla değil de, bütün seçenekler içinden kendi en çok istedikleri doğrultusunda ve seçtiği yolun risklerini bilerek yürüyebilir bir olgunluğa geldiğinde kişi, hayal kırıklığı kavramını da hayatından usul usul uzaklaştırmaya başlıyor.
O zaman rastgeldiklerinin sonuçlarını kabullenip, biliyordum ve oldu deyip, sorumluluğu üstlenip - tabi mızırdanmayı da ihmal etmeden- hayatına yeni (acı tatlı) tatlar katarak tamam budura kadar yürüyebiliyor.
Bazen, hikayelerimiz yarım kaldığında herşeyin bittiğini düşünür, yarım kalmışlığa öfkelenir, kapıları kapatırız yaşama ve ötekilere... Oysa deneyim ve ileriki zamanlar, şunları yazdırıyor belki de insana:
Yarım kalan hayat değil ki hiç bir zaman! Devam etmekte olan hayatın içindeki hikayelerden biri sadece, ya da bir diğeri, ya da üçü, beşi, onu belki... Eğer yarım kaldığı düşünülen, öyle sayılan ya da öyle hissedilen bir şey varsa; o yarım kaldığı, bitmediği düşünülen ya da öyle nitelenen her neyse; o da, o şekliyle bitmiş bir tamamlanma hali değil midir aslında?
Her öykü mutlu sonla bitmiyor ki... Bazen son yazdığında ucu açık kalıyor; sızısı, yarası, nesi varsa... Ama sonuçta bitmiş oluyor... Bazen gözyaşı döküyor izleyen ya da yaşayan... Bazen buruk gülüyor... Bazen damakta kalmış bir acaba tadı ve meraklarıyla kalbine bakıp, oradan sevip okşayıp, gülümsüyor.
Ama her bir okunan gibi, her bir yaşanan da sürekli katarak; daha güzel, sonu daha iyi yazılabilir ya da sürdürülebilir senaryolar tutuşturmuyor mu elimize?
Umutsuzluğa ve serzenişe gerek yok yaşamda bence... Süresi belirsiz bu yol alışta, sadece yarım kalanlar ya da öyle kabul edilenler birbirinden bağımsız (gibi duran) birer öykü olduğundan; yeri, saati ve zamanı geldiğinde, kalem yenisini her zaman yazabiliyor, yazıyor... Öncekilere duyduğu saygıyı hiç yitirmeden.
Hayatın tüm karşıtlıklarını ve olan bitenleri farketmek; can kırıklarına neden olan olayları hayatın doğallıkları gibi kabul edip, elbette onların zaman zaman beyni kemiren tekrarlarına da direnerek, ''bir çocuğun üzüntüsü ile değil, bir yetişkinin zarafeti ile'' karşılayabilme becerisini, ruhumuzda açan her güneşten ve hayatın kırıklıklar dışında sunduklarından keyif alan eğlenceli bir bakışı da beraberinde getiriyor. Bütün bunların kattıklarıyla daha derin farkedişler ve dirençlerle ileriye doğru yürüme sevincini de...
Aslı Erdoğana ait olduğunu sonradan öğrendiğim ve tümünü hatırlayamadığım ''Hayat yalana inanabilme sanatıdır'' cümlesini; iki ayrı zaman diliminde iki ayrı yazıda görmüş ve yazının başlangıcındaki soruyu sorup üzerine düşünmüştüm. Bugün o yazılara yazdığım düşüncelerimi biraya getirip akıp giden zamana bırakmak istedim.
Görsel:JAMES VITO CORDASCO'nun Purple Rain adlı tablosu
Not: Resim Prince şarkısı Purple Rain' den etkilenerek yapılmış ve dolayısyla müzik: Prince' den Purple Rain




