11 Aralık 2020 Cuma

Ya 3000 Uçakla Gelirlerse!

Küçüğüm. Ya ilkokula yeni başladım ya da başlamaya yakınım. Üç odasından ikisi iki kanatlı bir kapıyla bölünmüş, bir koltuk takımı, gece yatak olan bir divan ki o Halamın, yere serilen bir yatak ki o da benim olan aslı misafir, çakması Halamla ikimizin yatak odasındayız. İki kanatlı kapının öte yanı da Babıda ile Dedemin odası. Akşamın hoş saatlerindeyiz, birazdan babam gelecek. Misafir odasının yeni gaz sobası kalorifer tadında.

Boğaziçi Köprüsünde alın teri olan Dayım bizde... Enn Amcam da bizde ama Onlar bankanın lojmanında kalacak. Sohbet güzel. Bana getirilmiş oyuncaklarımla orta yerde oynuyorum. Bir yolcu uçağı, tenekeden, pilli... Ön tekerleğiyle yön verip istediğim genişlikte daireler çizdiriyorum. O yerde dönerken sanki yolcu alacakmışçasına arada bir duruyor, bekliyor, sonra duman salarak egzozundan, hareket ediyor. Babam mağazayı kapatıp gelince de holdeki yeni ve açılır formika masada yemek yenecek. Holdeki döşemenin kenar tahtalarının arasında mantar yetişiyor. Seviyorum onları.

Yemek bitti. Çay faslı. En sevdiğim zaman. Çünkü neredeyse kağıt inceliğinde, üzeri çiçek desenli, filmlerden özendiğim porselen, misafirlere sütlü kahve ikramında kullanılan fincanla kakaolu süt içeceğim. O esnada kulaklarım dikilmiş olacak ve büyüklerin konuştuklarından cümleler kapacağım. Kaptım!

Dayım bir ara dedi ki: "Neyle dayanacağız ki adamlar 3000 uçakla gelip kapkara yaparlar gökyüzünü." Mevzu uzun ve genişti elbette ama onlara da açık antenlerim bu cümleyi kaptı ve uzun yıllar terk etmedi hafızama kaydolan görüntü beni.

Bir film izliyorum sinemada, muhtemeldir ki Halamla. Tankların Hücumu. Seviyorum bu tür filmleri, oyuncak tankım bir de şerit takılabilen, üç ayaklı ağır makineli tüfeğim var. Savaş filmleri favorim: Ben için bir efsane 633 Fedailer Filosu, sonra Kartal Yuvası, Neratva Köprüsü, Genaral Patton vesaire.. Sıkı filmler ama. Sorun şu ki gündüz seansında, iki filmli zamanlarda ve mevsim de kışa doğru yürüyorsa sinemadan çıkışta hava kararmış oluyor. Gerçi gündüz olsa da sinemanın karanlığından çıkınca o garip duygu değişmiyor. Ben ve enteresan bir ürküntü! Salondan işgal altında bir şehre çıkmışım gibi. Yabancılıyorum. Bir ohh çekiyorum sonra. Çok şükür, 3000 uçakla gelmemişler, sokaklarda da SSCB askerleri yok!

                                                                                    ****

Askerlik yaşım geliyor. Ama ondan önce ortaokul sonlarındayken eve televizyon alınıyor ve ancak baharla birlikte havalar düzelince SSCB televizyonlarını izleyebiliyoruz. Ekim Devrimi'nin yıldönümleri bizim Cumhuriyet Bayramları gibi! Kızıl Meydan'dan ne silahlar, ne tanklar geçiyor. Saatler boyu! Gökyüzündeyse iğne atsan yere düşmüyor. Ürküntüm katlanıyor. Daha ilkokuldayken bir karartma gecesi yaşamışım üstelik. Mavi defter kaplama kağıtları ile camları, arabanın farlarını kapatmışız ki dışarı vuran ışık yerleşim olduğunu savaş uçaklarına belli etmesin. Yoklama sonrasında gideceğim yer belli oluyor: Zırhlı Birlikler Okulu-Etimesgut. Tank şoförü olacağım. 12 Eylül'ün ertesi günler... Darbede aldıkları rol nedeniyle de Tankçılar efsane. Yıkıp geçmişler! Duvar yazıları Karabaşlar aleyhine. İyi ki yoktum diyor, iki ay sonrasında asker oluşuma seviniyorum! Emir demiri kesiyor. Ben... ben üzerinden tank geçen taraftanım!

Kara bereye bayılıyorum. Pek havalı. Sıkı eğitiliyoruz. Oyuncaktan gerçeğine, çocukluktan ilk gençliğe geçmek olağanüstü. Filmlerde gördüğüm, elimle halı üzerinde sürdüğüm tanklardan sonra günler süren derslerle tüm detaylarına kadar teorik olarak bilgilendiğim, pratikte de gördüğüm, bağırsaklarına kadar tanıdığım gerçeğinin, bu kez sürüş için içindeyim. Hava buz, çamurlar taş gibi. Çalıştırması bile havalı. Uçak gibi. Tak tak düğmeler, mikrofonlu bir kulaklık. Hem araç içi ile hem de diğer tanklarla iletişim için. Çevrimiçi bir test. Herşey yolunda... Havada uçak neyse karada tank o. Bir de belalısı var tanksavar silahların içinde ki zırhı delip içinde patlıyor. Geriye yanmış kemikleri bırakıyor ama...

Önce yardımcı motoru çalıştırıyorum, sonra ana motoru. O esnada motordaki ısı cehennem gibi, ama o görkemli ses muhteşem. Tankın üstünde, kule arkasında elinde yangın tüpü ile bekleyen bir mürettabat var. İlk çalışmada ana motorun ısısıyla alev alma ihtimali var ki sıklıkla oluyor. Pufff ve söndü. Sıkı, çok sıkı bir eğitimin ardından yazılı sınavı da verip dereceyle ehliyetimi alıyorum. Dağıtımım seçkin birliklerden birine oluyor. İstediğim de Ankara'da kalmak zaten. Sadece Etimesgut'tan Mamak'daki mekanize tugaya geçeceğim. İlk eğitimi M47'lerle yapıyoruz, başarılı olanlar M48 A2C'lere geçiyor. Ahh ne havalı bir durum, telafuzları bile güzel. Ama en güzel yanı seçkin muharebe birliklerine Leoparlar gelecek ve şanslılardan bazıları onların ilk sürücüleri olacak! "Heyy! 28. Mekanize Tugay, Leopar şoförünüz geliyor" havalarındayım. 64 model üstü, süspansiyonu beşik gibi Şevrole taksi kullanıyorum sanki, muhteşem, uçaklarda kullanılan teleskopik amortisörleri var. Nokta dönüşünde fır döndürüyorum tankı. Adeta spin atıyoruz. Gün ısınmaya başlayıp da dönüş yolunda çözülmüş çamurlarda ilerlemek ayrı keyif ama tankı temizlemek de başa bela!

 

                                                                                    ****

Baba ölüyor. Hayaller çöpe. Enn Amcam Genelkurmaya gidiyor. Bir tanıdığı var, durumu anlatıyor. Mağazalarla bağımın kopmaması lazım!  Anlayışla karşılıyorlar. Bir başkası ilk Leopar sürücülerinden olma şansına erişiyor. Ama bere gidiyor, ona çok üzülüyorum. Rahat hareket edebilmem, işe güce de bakabilmem için Tank sınıfım piyadeye çevriliyor, ve dağıtımım yakın bir şehirdeki Tugay Komutanlığı emrine oluyor. Buradaki başlangıcım ise ayrı bir hikâye konusu. Artık piyadeyim ama subaylar bile adım yerine Tankçı demeyi tercih ediyorlar. Bunun anlatması heyecanlı bir nedeni var! Bir uyanıklık durumu.... Yazarım bir gün belki!


Günlerden bir gün geyik yaparken biz, karagahta görevli ve şoförlüğünü yaptığım binbaşım, şeker adam çağırıyor ve diyor ki "Şu sokaktaki şu eve git ve falanca kişiye şunu ver." Mahalle arasında normal bir apartman. Giriyor, söylenen kata çıkıyor, zili çalıyor, normal olarak öğle vakti evin hanımı açacak sanırken siyah takım elbiseli, kravatlı adamlar açıyor kapıyı. Anlıyorum nerede olduğumu. Ünlü gizli servisimiz. İlgili kişiye götürüyorlar, elimdekileri veriyorum. O beni süzüyor, tatlı tatlı ve sohbet tadında soruyor. Anlıyorum ki hakkımdaki tüm ama tüm bilgiler ellerinde olmasına rağmen beni test ediyor. Binbaşıma selam yoluyor, selam çakıp çıkıyorum. O an için bir anlamı yok tüm bunların. Sonra bir gün bölük assubayı beni çağırtıyor. Sağlam bir teşviki mesaimiz var. Gidiyorum. Jipimi başka bir şoföre vermemi söylüyor: "Sen Kurmaylarla gideceksin." Onların şoförü var ama, diyorum. "Sen gideceksin," diyor, "hem eve uğrarsın. Hareket yarın sabah." İyi, diyorum. 3000 uçak korkumun nereye varacağını henüz bilmiyor, öğreneceklerimin havasını yıllarca atacağımı da öngöremiyorum.

 

                                                                                        ****

Bir Kurmay Binbaşı ve Kurmay Yüzbaşı. Alıyorum lojmanlardan, çıkıyoruz yola. Üniformalarımız ve rütbe farklarımız olsa da, sivilleşmiş bir sohbet, güzel adamlar. Özel bir görevlendirme olması şahsım için avantaj ki bunun farkındayım, dolayısı ile çok rahatım. Normal karayolundan ayrılıp şehrin doğu tarafına ulaşacak dağlara vuruyoruz Jipi, şaşırıyorum! Varıyoruz şehre, onları eskiden Amerikan Radarı'nın ana karargâhı ve sosyal bölgesi olan, sonra Sahra Sıhhıye Komutanlığı'na dönen, küçük bir Amerikan kasabası şeklindeki birliğe bırakıyorum; geceyi orada geçirecekler. Şahane bir şehir manzarası, görüş alanında uzun upuzun deniz ve yamacın en üstünde şahane bir Subay Gazinosu var. Şehir merkezine iniyor, Jipi inzibat merkezine park edip eve gidiyorum. Sabah 5'te işbaşı.

                                                                                          ......

Beşte kapının önündeyim. Günaydınlaşıyor, Kurmaylar uğurlayanlarla vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Henüz nereye ve ne için gideceğimizi bilmiyorum. Yönümüz şehrin sayfiye bölgesine doğru ki bizim evin önünden de geçeceğiz. Yaklaşık 25 kilometre sonra "Buradan sola dön," diyor Kurmay Binbaşı. Bura... ama bura benim enn enn sevdiğim lokantanın* olduğu nokta. Defalarca ama defalarca gelmişim ve sonraki yıllarda da defalarca ama defalarca geleceğim ve hatta bir gün bir blog yazarı olup da hakkında yazacağımı henüz bilmediğim şirin lokanta. Babamın arkadaşları.

Durmuyoruz, diğer Kurmayın açtığı askeri haritadaki yol olmayan yollardan birini onun yönlendirmesi ile buluyoruz. Sonra yol olmayan ama yol gibi kullanılabilecek işaretlenmiş noktalardan gidiyoruz. İşte o zaman kullandığım jipin gücünü iyice anlıyorum. Dağını taşını bildiğim bölgenin bilmediğim, girmediğim noktalarından ilerliyoruz. Sürülmüş, yağmur yemiş topraklardan, bazen dere yataklarından gidiyor, sıklıkla arazi vitesini kullanıyor, tırmanıyor, bir yerde mecburen koca koca tarlaların içinden geçmek zorunda kalıyoruz. Yumuşak toprak balçık...  Sanki zeminsiz bir köpüğün üzerinde kayıyormuş gibiyiz. Geçerim ben burayı derken, tarlaların çoğunu yara yara geçmişken arazi vitesi kesmez oluyor. Ve kaldık. Cep telefonu henüz icat olmamıştı. Zirveye yakınız, etrafımız açık, telsizle her yere iletişimiz var, çok şükür. Ahh işte köyden bir abi ağaçların arkasından çıkıyor, yüzündeki ifade şaşkınlık ama. Bu jip buraya nasıl geldi? Bir traktörle çekiyor bizi. 

İşte o zaman tüm parçalar kafamda birleşiyor ve işin sırrı, ünlü gizli servisin başkanına neden yollandığım anlaşılıyor!

Bir plan tatbikat var. Olası bir SSCB saldırısı karşısında uçsuz bucaksız bölgenin savunmasının nasıl olacağı için dağ başındayız. Bizim Tugayın, bize yakın Hava Üssünün, yine o iç bölgedeki hava savunma birlikleri ile Tugaydaki Tank, Tank Keşif ve değişik ölçülerdeki tanksavar, uçaksavar topçularının savunma pozisyonu alacakları ön saflarda ve bunların konumlandırma planlarının hazırlanacağı coğrafyadayız! Yol olmayan yollardan geldik ki düşman savaş araçlarının geçebileceği kulvarları tespit edelim ve ona göre konuşlanalım. O gün, şu 3000 uçakla gökyüzünü simsiyah yaparlar korkum pufff diye patlıyor. Bulunduğum alanın görüş genişliğini ve hakimiyet gücünü görünce, hem Kıbrıs Barış harekatının literatürlük başarısını anlıyor, hem de denizi olan bir ülkeyi ele geçirmenin zorluğunu kavrıyorum. Çünkü o güne kadar bir ülkenin kalbine girmeye hava kuvvetlerinin ve anayollarının yeterli olduğunu sanıyordum. O gün anladım ki  özellikle coğrafyası geniş bir ülkede anayollar bir harekat için ileri bir hattı ele geçirene kadar hiç bir şey değil, Mozambik bile olsanız. Çünkü bulunduğumuz noktadan düşmanın geleceği tüm hava deniz sahasını, çıkarma yapabilecekleri sahilin ufuk çizgisine kadar görebiliyorduk.

Bu günün sonra çok da geyiğini yaptım elbette... Bu sırları o zaman satsaydım, ne param olurdu, diyerek. Savunmanın bütün detaylarını öğrenmekle kalmamış, hangi birliğin nerede konuşlanacağını,  şehrin öte kanadındaki yerleşme bölgeleri dahil biliyordum. Burası bir ana savunma hattıydı. Mesele düşmanı Başkent'e ulaştırmamaktı! Hava saldırılarıyla gökten yerle bir etmenin bir manası vardı elbet ama kara birliklerini sokamadıktan sonra, hele hele bir başkenti ele geçirmek imkansız denecek derecede zor, ama çok zordu. İsterse SSCB'nin gökyüzünü simsiyah yapacak görkemli hava gücü olsun, isterse koca ölçekli, sayıca bizden çok çok fazla kara gücü... Ülkede işbirlikçiler bulamadıktan sonra bunun imkanı yoktu.

Dönüş daha keyifli. Akşam yemeğini bir başka dağın başındaki saklı, SSCB'yi gözleyen, geçenlerde bir yazımda müze olmalıydı dediğim Amerika'nın radar tesislerinde yiyeceğiz. Amerikalıların uzay hamlelerinden biri de uydular, yerel radarların terk edilmesi, bize devredilmesi, sonra da bazılarının işlevini yitirmesi yakın. Burada küçük bir Türk Birliği de var ki onun komutanı Bizim Kurmay Yüzbaşı'nın arkadaşı. Tesise giriyorum, nizamiyeye kim olduğumuzu bildiriyor, onlar içeriyi arıyor ve Üssün Amerikalı Komutanı ile Türk Subay karşılıyor bizi. Amerikalı Kurmaylarla tokalaşıyor ama bana sarılıyor! Ayrıca Türk Subayı da "Naber! kıvamında halimi hatırımı soruyor. Elbet bir şaşkınlık oluşuyor, bu samimiyet nereden geliyor?** Ben bizim askerlerin olduğu konteynıra geçiyorum. Aman allahım ne mutfak! Dersiniz Amerika'dayım... Ah o kızarmış patatesler... ve de hamburgerler ve de teneke kutudaki Coke'ler... 





**Şuradan geliyor: Amerikalı'nın eşi İngilizdi, arada bir geliyordu ve bizim evin dibindeki evin giriş katını kiralamışlardı. Sıklıkla izin ya da görevlendirilerek eve gelebiliyor, geldiğimde karşılaşıyor ve sohbet ediyorduk. Aramız iyiydi yani... Türk komutanın eşi de şehre geldiğinde o evde kalıyordu, tatlı ve komik bir kız çocukları vardı. Çok tatlı ve hoşsohbet insanlardı ve ben o yıllarda İngilizce espri bile yapabiliyordum....

*Lokanta.

16 yorum:

  1. ne keyifli yazılmış, bir ara anı mı okuyorum kurgu mu diye düşünmedim de değil hani :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, yaşam enterasan manzaralı hikayeler yaşatınca sonuç böyle oluyor sanırım:)

      Sil
  2. Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, sizin yazılarınız da pek hoş, yolunuz açık olsun:)

      Sil
  3. Askerlik anısına bağlansa da bir noktada, yine de okuttu kendini vallahi bir çırpıda!

    YanıtlaSil
  4. Teşekkür ederim:) Ara ara yazı içlerine sıkıştırıyordum, şimdi yeni bir etiketle ara ara sürdürmeye karar verdim:) Çok kıymetli ve eski blog yazarlarından bir dost, tarihe not düşmek sorumluluktur demişti. Tanıklıkları çok bizim kuşağın:)

    YanıtlaSil
  5. Sevgili Buraneros,

    Çocukluktaki hayal dünyamız nasıl farklı ve güzel aslında. Bütün o bilinmezlik çocuk zihninde nasıl farklı bir algı yaratıyor.
    Olayın bağlantısındaki askerlik anıları tam macera filmi gibi olmuş, hatta biraz eski savaş filmlerinin havası ve soğuk savaş dönemi casusluk hikayeleri de eksik değil.

    Tüm yazıyı keyifle okurken, içimde hep bir soru cümlesi dolaştı durdu. ne zaman "Ülkede işbirlikçiler bulamadıktan sonra bunun imkanı yoktu." cümlesini okudum, o zaman sorum cevabını buldu. Temel mesele bu işte, işbirlikçi, aymaz, akılsız bazı insanlar...

    Bu arada, atıf satırındaki lokanta da lokanta imiş! Umarım halen yerli yerinde duruyordur. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Ekmekçikız,

      Çocukluğumuzdaki dünya güzeldi ama, sohbetin yerini televizyon da almamıştı, ev halkı ekran yerine birbirine bakıp sohbet ediyordu:)

      Lokanta duruyor, bir süre kapalı kaldı, sonra asıl sahibinin öğretmenlikten emekli olan oğlu ve kızı yeniden açtılar ve aynı düzen ve lezzetle devam ediyor şimdilik:)

      Sil
  6. "Çay faslı." tüm ailenin bir araya toplanıp eskilerden,gündemden konuşmasını bende çok severim beni bir maziye götürdü yazınız. Ne hoş anlatmışsınız orada bir köşeden olaylara bakıyor gibiydim. İlk baş bende kurgu mu gerçek mi diye düşündüm açıkçası sona gelene dek. Kaleminize sağlık :) Çok güzeldi. Keyifle okudum tüm yazıyı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Demek bende de iş var:) Çok teşekkür ederim, belki ara ara götürürüm yine, kimbilir:) Biraz da yüreklere su serpmek istedim, birileri dağıtmaya kalksa da korkmayın bu ülkenin kuvvetli bir hafızası var, birileri gider herşey yeniden rayına girer manasında.

      Sil
  7. Tek kelimeyle nefis bir yazı:) Tebrikler. Muhtemelen aynı yaşlardayız. Fakat belli ki o yılları daha fazla doldurmuşsunuz. Akıcı bir üslubunuz var, peşine alıp sürüklüyor. Bazen böyle yazıları kaçırdığım için üzülüyorum. Güzel bir filmin konusu da olabilir ayrıca.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim:) O yıllar çok dolu, iki yönlü de... Yazsam roman olur kıvamında çok anı var. Üslubun nedeni yaşanmışlıkların ve elbette dönemin özel oluşundan ve yaşanan hayal anların heyecanından kaynaklı sanırım. Tazeliğini hiç yitirmeyen bir duygu akışı, yeniden yaşama hali kısacası:)

      Sil
  8. Nasıl heyecanla ve nasıl keyifle okudum yazını. Hazır bloğuma girmişken dedim; 'enn' sevdiğim kalemlerde soluklanayım öncelikle :)) Çünkü biliyorum her seferinde heybem dolu ayrılacağım ;) Laparagas yolculuklara çıkaracak beni de! Sonrasında ihtilâl dönemlerine denk gelsek de, çocukluk günlerimiz ne güzeldi gerçekten :) bazı kareler ve bazı kelimeler hiç çıkmıyor aklımızdan! Korona sürecinde içimize döndükçe, anılara daha çok sarıldık sanki!. "Holdeki döşemenin kenar tahtalarının arasında mantar yetişiyor." Cümlesini okuduğumda film koptu bende :)) düşündüm bir an; " çocuk buraneros bu kareyi görür de, hiç unutur mu ki! dedim :)) Unutulmaz gerçekten. Film gibi, muhteşem bir anı yazısı olmuş, kalemine, yüreğine sağlık Sevgili Buraneros. Sağlıkla, esenlikle kal...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Sevgili Esin, bügünün"bahtsız çocukları" gibi değilmişiz ne güzel ki, doğayla el ele oyunlar, oyuncaklar; sanalla beslenmeyen geniş bir hayal dünyası... Ve negatif koşullarda bile hayata dokunacak ve onu besleyecek becerilere sahip olmak! Korona gibi görülmemiş bir kapanmışlık halinde dahi heybeden çıkaracak malzemelerimizin olması ne güzel, diyorum çok kere... Yazarken plansızca, o an çıkıyor bazı anlar ve sonra düşünüyorum ki hayat ne kadar yanımızda ve bizimleymiş ki minicik mantarlar bile hatırlatabiliyorlar kendilerini:)

      Sağlıkla ve esenlikle...

      Sil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP