12 Kasım 2020 Perşembe

Dışı mı Yakar İçi mi?

 Öncesi

 

 



Biz bir rüyanın içindeyiz, kesin. Dolores de rüyadaki  Almodovar kadınlarından biri sanki. Sanki olmasa, ilk anda henüz gerçek adını öğrenmemişken çıkar mıydı sanıyorsunuz ağzımdan! Çıktı, evet, ilk anda hem de. Henüz o yanımıza varmamışken ve sevinç çığlıkları içinde gıybet yapıyorken biz... Çıktı ve asıl adının üzerine yapışıp kaldı.

Servisi dış masaya yapıyor Dolores, biz mekâna baygın ve  flüt tınısında bir rüzgâr okşarken yanaklarımızı ve ferahlıyorken kolalarımızla, kıyıdaki masaların ardından sesleniyor Deniz: "Nerelerdeydiniz?"  Dalgaların köpüğü ve flüt tınısında yüzlerimizi sıyırıp geçen rüzgârla mutlu, sevinçten ve güzellikler karşısında şaşkın, gezegene hayran, dışarıdan bakınca küçük ama içine girince Doktor Who'nun Tardis'i gibi şaşırtıcı, hem de çok şaşırtıcı mekânın sokağa açılan bahçe kapısının ardındaki masamızdan yanıtlıyoruz: "Kusura bakmayın ve önyargılı ahmaklığımıza verin, lütfen."  



Fakat şaşırtıcı olan, bu saklı mekândan ikimizin de haberdar olmayışı! Bu çok enteresan: Hadi beni geçtim de Enn Sevdiğim Kadın'ın kulağına çalınmamış olması şaşırtıcı, çünkü Üniversite'den ve en yakın arkadaşlarından bir akademisyen ve yine tanıdığı pek çok kişi bu alanda kuşlar üzerine çalışıyor. Yoksa burayı keşfedenler, gelenleri çoğalırsa burayı bozarlar, popüler kılıp başkalarına benzemesine yol açarlar diye dillerine kilit mi vuruyorlar?!!!!

Hımmmm... şeffaf yeşil,  kalın ve kristalimsi halleri ile kolalarımızın servis edildikleri kadehlere, hadi gelin de bayılmayın. Keşif yapmış ve yaptıkları keşiften de büyük tat almış şu şirin ve gizemli mekânda toplu iğne görse bayılacak, gözleri dört dönen, sevinçli ânı zamandan uzak gizemli bir oyuna çeviren çocuk tadında, ve bayıldığımız kadehlerdeki uzaylı kolalarımızı keyfine çıkara çıkara yudumluyoruz.  Sonra içine geçip bayılınası obejeleri tek tek inceliyor, bu yürekten ve kocaman bir sevgiyle ve kelimenin tam anlamıyla ilmek ilmek işlenmiş derme çatma mekânın her bir hücresine sinmiş şefkatin ve karşılıklı sadakatin tüm hücrelerimize usul usul sirayat eden tadını çıkarıp verilen emeğe ve mekân-insan ilişkisinin kalp atışlarındaki miss kokulu sevgiye ortak oluyoruz.

 


45'lik plaklar, eski radyolar, yere serilmiş halı, çanak çömlekler, çiçekler, eski bir pikap, özenle seçilmiş fincanlar, ev tadında ve elbette çeyizlik tabaklar, ama... evet ama, özellikle sandalyeler ve masalar! Burada, bu mekânda farklı zamanlardan taşınmış pek çok hikâye bir arada. Bunu hissediyoruz. İçeriden miss gibi kahve kokusu geliyor, sonra da ev sunumunda bir özenle orta şekerli kahveler... Bu arada kahvaltı verdiklerini öğreniyor, mini mini bakkala bayılıyor, kendi elleri ile yaptıkları ve tıpkı eski zaman evlerindeki gibi neredeyse topraktan fırınlarına söyleyecek söz bulamıyor, bir sonraki gelişlerde de sırasıyla tüm üretimlerinin tadına bakmaya karar veriyoruz.



Ve onunla tanışıyoruz... Çok üzgünüz ki ikimiz de bir türlü adını hatırlayamıyoruz. Kendisi evin oğlu, çok tatlı, çok sıcak kanlı ve konuşkan bir çocuk: İnsan sarrafı. İnsan sarrafı olmasa anlar mıydı bizi ve gelir miydi sanırsınız masamızın dibine ve sonraları, taaa arabayı uzaktan seçtiğinde, kapının önünde kuyruk sallayarak, sevinçle, bir an önce boynumuza atlamak özlemiyle saniye saniye izler miydi, bizi? Öyleseni bir ilişkiydi işte... Çok üzüldük, günlerden bir gün göremeyince ve sorunca elbette; bir araba kazasıyla cennetinden bir başka cennete göçüp gitmesine...
 

 


Mekânın bir de Beyefendisi var ki kendisiyle ilk gittiğimiz gün, o alışverişten döndükten ve öteberileri yerleştirdikten hemen sonra tanıştık. Kapıdan girdiği anda ve bize doğru yaklaşırken belliydi medeniyet gördüğü... Uzun boylu,  filmlerinin unutulmaz oyuncusu, elbette yaş olarak yetişemediğimiz çağların Tarzan'ı, Johnny Weissmüller!  

 



Tanıştırayım: "İsmail Bey!"



Burayı fikir olarak üreten O. Şaşkınlığımızı ve takdirlerimizi beyan ediyoruz. Seviniyor, hevesle ve gururlu bir heyecanla anlatıyor. Ve anlıyoruz ki Gül-İsmail çifti en az birbirlerini sevdikleri kadar seviyorlar burayı. İlginç ve sevimli iki karakter. Almanya'da tanışmışlar ve evlenmişler, çalışma yıllarında bu derme çatma mekânın hemen arkasında ve aynı bahçe içinde biri İsmail Bey'in annesine ait olmak üzere iki güzel ev yapmışlar önce, sonra bir karar vermişler ve arada bir özellikle kışları gidip gelseler de  burayı mesken tutmuşlar.
Bir yüreğinin götürdüğü yere git ya da bir nevi emeklilik hikâyesi yani. Ve ne güzel ki aşıklar buraya, bu mekân bebeklikten çıkaramadıkları, hiç büyümeyen çocukları gibi. Hissediyoruz.

 

İleriki günlerden birinde ilk kez gördüğümüz bir genç kız ve bir genç erkek servisimizi yapıyorlar; üniversitelerin tatil dönemi ve belli ki öğrenciler. Sormuyoruz çifte elbette ama dedikodu kapsamında düşünüyoruz: "İkisinin önceki evliliklerinde birer çocukları var." İlk günkü tanışma faslından sonra şirin fırından gelen kokuların ortama yayıldığı bir esnada içimizden çıkan ama biz dışında kimsenin duymadığı bir ses "Haftaya kahvaltıda buradasınız," şeklinde ve keskin, kaçarı olmayan netlikte, komutan edasında ve dikte eder bir tonda  ricada bulunuyor. Hadi gelin de uymayın! 

 

 

Geliyoruz elbette! İçerideki, temizlik kokan örtüleri bayılınası ve sonrasında hep onu tercih edeceğimiz masaya oturuyoruz. Dolores kulağından eksik olmayan gülü ve şık elbisesi ile geliyor ki bu hâl ona çok yakışıyor. 



"Hoş geldiniz."



" Hoş bulduk." 

 



"İki kişilik kahvaltı lütfen."

 

 


Önce karşımızdaki çatıyı tutan tahta direklerden birine çakılan çivilere yukarıdan aşağı doğru asılmış kırkbeşliklere göz atıyoruz ve göbeklerinden anlıyorum ki bazıları  otomobil pikabı görmüşler. Burası bir kafe ama bir küçük müze de sanki. Ve o an bir gün yine çok özel yerlerden Nebiyan Dağına giderken bir köy kahvesinin bir odasında şaşırtıcı bir Müzeyle ve onu düzenleyen kişiyle karşılacağımızdan ve bayılacağımızdansa henüz haberimiz yok. 



Donanıyor masa...



Elbette tereyağı, kaymak, bal, reçel, süt bölgenin; hepsi bir kaç adım ötedeki sıra sıra ama seyrek köy evlerinden. Domatesler, biberler ve salatalıklar bahçeden. Yumurtalarsa bahçede dolaşmakta olan tavuklardan. Şahane bir kahvaltı, ardından kahve keyfi ve o...oooo dedirten bir zaman akışı. Sonrasında göle doğru uzayan gün. Bu arada kahvaltıya gelen köy ekmekleri, gözlemeler, İsmail Usta'dan. Ve elbette miss gibi ev tereyağının içine gömüldüğü çıtır pişmiş Tophaneler...  Tulum peyniri, şahane demlenmiş semaver: Dudak kenarlarından sızan iştaha serenad. 

Bu ilk gününde onca güzel pide yapan yer varken diye düşünerek açılışı Pide ile yapmıyoruz ama bir sonrasında deneyeceğimiz kesin. Fakat beklentimiz yüksek değil. Burası an itibari ile bir atıştırmalık, daha çok da kafe, en çok da kahvaltı noktasıydı biz için, taa ki bugünün sonuna kadar!



Biri pide mi dedi?




Devam yazısı Şölen Haftaları


11 yorum:

  1. Anlatim cok guzel de yerin adini da verseniz de bir de biz gidebilseydik..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazının üçüncü ve son bölümünde konu tüm soruları yanıtlayacak, sanıyorum:)

      Sil
    2. Sakın sakın sakın. Ne olur vermeyin adını, hani yukarıda dediğiniz gibi duyup gelenler çoğalırsa mekanın büyüsü bozulur, o deniz kenarındaki 3 masa olur 10 masa diye korkuyorum. Ne olur zaten ipuçları vermişsiniz, onları birleştirerek kendi bulmayı "keşfetmeyi" başaran gitsin.
      Sohbete dahil oldum kusura bakmayın ama :)

      Sil
  2. Böyle mekanlar.. Elim titriyor yazarken, bir tanesi de bende var ve ne tuhaftır sizin çiftin aynısının Ege'lisi onlar da :) Birbirlerini 50'lerinde bulmuşlar, ufacık bir mekan açmışlar, adında pastorel bir tını; tüm reçelleri elleriyle yaparlar, otlu börek, egeye özgü otlardan şerbetler.. Manzara zaten dağdan denize bakıyor, sonsuzluğa bakar gibi.. Yıllar geçti bozmayacağız dediler ama olmadı, 3 masa 5e çıktı, kahvaltıda verdikleri elişleri azaldı, o güleryüzlü insanlar daha iyi servis verip "herkes"i mutlu etmek (edilebilirmiş gibi?) için strese sıkıntıya girdiler, zonalar geçirdiler, mide problemleri, sonunda devrettiler. İşletme tam bir popüler mantıkla yeniden açıldı. Ben hiç gitmedim sonra..
    O nedenle aman diyorum, öyle yazın ki, sadece tutkuyla keşfetmek için yola düşenler bulsun :)
    Uzun yazıları "bitmesin" diye okutmak becerisi de ayrıca..... Şahane.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kısaca diyorum ki endişe etme, yukarıdaki ünlemlerin bir çoğu bizi de ifade ediyor ki sevdiğimiz mekanları pamuklara sarıp, ketumca saklarız lâkin yorum sahibi Irmak bundan istisnadır:) Son yazıyı bir görelim önce:)

      Renk kattın sohbete, kusur bunun neresinde:)

      Sil
  3. Eşimle emekli olduk, benzer bir mekan işlettik. Harika bir yaşam, muhteşem konuklar. Her günümüz ayrı bir hikaye... Sadece kahvaltı da değil, mükellef bir Ege mutfağı, mezesinden içkisine. İş ahlakı yok bizim memlekette, iş bize kaldı, eşim mutfakta bu yükü kaldıramadı, zevkimiz işkenceye döndü. Hasta olmadan verdiğimiz ani bir kararla Gül-İsmail çifti gibi kapattık mekanı. Aklım hala orada kaldı. Düşünüyorum da, misafirimiz olsaydınız bize de o güzel akıcılığınızla neler yazardınız kim bilir:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yanlış hatırlamıyorsam ve okuduklarım bir dejavu değilse, bu konu üzerine bir yazı okumuştum blogunuzda:)

      Burasının yürümesini kolay kılan biraz da büyüme hedefi olmadan, bir hobi tadında ve iki kişi ile götürülebiliyor olmasıydı. Övgü için teşekkürler, hep derim ki maharet yazanda değil, yazdıranda... eminim ki yazdırırdınız:)

      Sil
  4. Birçok çiftin hayal ettiğini gerçekleştirmişler:) Ne mutlu!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok mutlu insanlardı ki bu müşterilerine de sirayet ediyordu, ve ne derler, her şey hayal etmekle başlar:)

      Sil
  5. Her şeyin dozunda, anlatımın doruklarda olduğu kesin. Bence içi de yakar dışı da!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Ve bir yangın bırakma ihtimali var mıdır mekanın finalde, bir ukde, üstelik tamam demişken ve zıplamışken...

      O halde varılmamış doruk için tembel tenekeyi bekleyelim ve dileyelim ki final yazısı için arayı uzatmasın:)

      Sil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP