23 Haziran 2020 Salı

Çok Eğlendin mi Yazarken Diye Sormak İsterdim

Kitap boyunca gerilirken, iyice meraklanıp bulmacayı çözmeye çalışırken, mizahı polisiyenin içine yerleştirmedeki keyfini tasavvur edip bu cinliğine gülümserken, hep, bu kitabı çok eğlenerek yazdığını düşündüm... Bu düşüncemde haklı olduğumu, doğru düşündüğümü onaylatmak da istedim; çocukça bir sevinci yaşamak için... Bunun yanıtını kendim de verebilirdim. Verdim de, çünkü bir duyguydu beni ele geçiren; okuduğum diğer iki kitabından edindiğim, onun ruhuna ve yaşama duruşuna dair bir izlenim, bir hissedişti bu...

Çok keyifli bir seyahatin dönüşünde Laura Erkin'in, Flanöz-Şehirde Yürüyen Kadınlar'ını* okumuştum. Oradaki bazı tanımlamalarla Olga'nın, Koşucular'daki karakterlerden biri üzerinden gezginlik hallerine yönelik cümleleri hoşuma gitmiş, kendime de pay çıkarmıştım. Kitaba ve dolayısıyla yeni tanıştığım yazara bayılmıştım; örtüşmüştüm. Ruhum çoktan kitabın içinde bir karakter halini almış, havanın sıcak ya da soğukluğunu hisseder hale gelmişti. Onun gezme konusundaki felsefesi ile Laura Erkin'in gezmek üzerine ifadelerini pek benzeştirmiş, bu örneklemelerden yola çıkarak da kendimizle övünmüştüm. Yazarın, yani Olga'nın beni saflarına çekip, neredeyse müridi aşamasına getirmesi; sonrasında Man Booker ödülü aldığı ve Nobel yolunun da açıldığı Koşucular sayesindedir. Gizemli, birbiriyle ilişkisiz karakterleri, yine birbiriyle ilişkisiz olay örgüleri olan, cin gibi, oyunbaz, pazıllar kurduran farklı  kurgusuyla alışılmadık bir okumaydı Koşucular. Ama finalde birbirinden ilişkisiz gibi duran çoklu öykülerin bir ana tezde bütünleşmesi ve zihinde bıraktığı olağanüstü  tat kalıcı oldu. Tüm bunlara, benim onu başköşeye oturtmama rağmen  pek çok okurun ben kadar sevmeyeceğini düşündüğüm de bir yazar, Olga Tokarczuk.


Koşucular'a bayılıp, yazarı ayrı sevdiklerim noktasına yerleştirdikten sonra onun bir öykü kitabının çıktığını gördüm ki bu Kalem Kültür Yayınları'nın, Avrupa Birliği Yaratıcı Avrupa Programı desteğiyle yayımladığı, farklı ülkelerden yedi kitaplık, Kısa Öykülerden Uzun Bir Köprü başlıklı serisinin içindeydi. Yedisini de aldım, onlara Bulgar Yazarlar'ın Dört Yol Ağzından Öyküler'iyle Leh Yazarlar'ın Kehribar Ülkesinden Yeni Öyküler'i ve de Gürcü Yazarlar'ın Sessiz Harfler Antolojisini de ekleyerek çok güzel bir "Avrupa Turu" yaptım; geçen yaz İskele Kafe'de,  yaz akşamlarının mutlandırıcı tazeliğinde kahve, tenime değen  esintiler ve denizin kokusunda...**





 Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde 

Karakter yaratmada, onları kanlı canlı varlıklar olarak hayatımıza sokma noktasında üstüne yok, diye düşünüyorum bir kez daha; adı olarak Janina'nın değil de Duszejko'nun kullanılmasını isteyen, ilginç, farklı, tatlı ve şaşırtıcı, daha ötesi gerçekmiş gibi benimsediğim karakterle karşılaşınca bu Tekinsiz romanda. Aslında kitaba giriş yaptıktan bir süre sonra, kafamda sorular, tadımda gaz kaçağı oluşmaya başlıyor. Sürekli diğer iki kitaptaki Olga ile kıyaslıyorum. Bir kıvam eksikliği sürekli dürtüklüyor beni... Hatta "İlk bu kitabını okumuş olsaydım, diğer kitaplarını alır mıydım?" diye düşünmeye başlıyorum. Bir hayal kırıklığının eşiğinde turlar atıyorum.


Peki kitap akmıyor mu? Fena halde akıyor ki hani iş-güç olmasa bir günde bitirilecek gibi. 300 sayfalık romanı üç günde bitiriyorum. Ve hatta son 100'de, hatta son 50'de ve hatta son 25'de savaş çıksa, kıyamet kopsa, gökten bomba yağsa, dokuz şiddetinde deprem olsa fark etmeyeceğim kadar içindeyim kitabın!

O ara, baştan itibaren beni izleyen, burun büktüğüm anlarda kelimelerin arasından hınzırca gülümseyen, hallerimle eğlenen Olga'yı da seziyorum. Sayfalar yok oluyor. Kendimi Duszejko'nun Samurai'sinde, kazan dairesinde, Müjde'nin dükkanında, yaşadığı yerin muhteşem doğasında, uzak olduğum astrolojinin göbeğinde görüyorum. Hatta o kadar içindeyim ki kitabın, bir blogdaki Polonya manzaralı bir yazıya ve bir kitabın fotoğrafına yönelik olarak; "Yürünerek bir ülkeye geçildiğine göre de o ülke Çekya olmalı diye düşündüm. Bunlar birer tasavvur tabii ki... tümüyle yanılabilirim. Fakat okunan kitap nedir anlayamadım ama... inşallah, dedim, Olga Tokarczuk'un Sur Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'sidir. Bunu neden istedim, eğer coğrafya ile ilgili tahminlerim doğruysa, şu an bitirmek üzere olduğum romanı, tam da orada, o evlerin olduğu yerde ya da bir benzerinde geçiyor çünkü... üstelik romanda da Çekya'ya yürüyerek geçilebiliyor." cümlelerini yazıyorum.***
 
Kitap muhteşem, tartışmasız! Özellikle kaliteli yazılmış polisiye severler için biçilmiş kaftan. Ben sıkı bir polisiye okuru değilim, ilk anlardaki tat eksikliğimin nedeni büyük olasılıkla Olga'nın okuduğum kitapları ve onu koyduğum nokta ile ilgiliydi ki başlangıçta "hımmm... hımmm..." eden şu adamı bile sonuçta öyle bir ters köşeye yatırdı ki tadından yenmedi. Kitabı kapattığımda yüzümde şaşkın bir ifade, hınzırlığına bir tebessüm, "Yeni kitap lütfen, yeni kitap lütfen," diye sayıklayan bir benle karşılaştım: Kurduğu hikayenin ele geçirişine, zenginliğine, okuma lezzetine şaşkın, Romanın dünyasından gerçek hayata hemen dönemeyen, orada kalmış olmaya ve zekâya ve de hınzırlığa sürekli gülümseyen bir Hayran'ıyla yani!  



*Laura Erkin'in Flanöz-Şehirde Yürüyen Kadınlar'ı üzerine detaylı bir yazı için buradan lütfen. 

** Serideki Oltalarımıza Havai Fişekler Takıldı adlı kitapla ilgili cümleler şu yazının 3. 4. ve 5. paragraflarında, bakmak isterseniz buradan lütfen.

Sessiz Harfler Antolojisi ile ilgili anlatımsa şu yazının 6. ve 7. paragraflarında.  

*** Aslında yer konusunda çok yanılmamışım ki kitabın ve tasvirlerin insanı içine nasıl aldığının bir göstergesi bu, aynı hat üzerinde fakat Slovakya tarafında kalan -yakın- bir yer, merak ederseniz onun için de buradan lütfen.

4 yorum:

  1. Ne güzel anlatmışsın. Olga'yı daha önce de duydum fakat okuyamadım henüz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, ama anlattıran önemli, ona daha çok odaklanmalı ki -diğer kitapları ile ilgili olarak altını çizdiğim- herkesin benim kadar sevemeyeceği riski, kesinlikle var:)

      Sil
  2. Geçen gün mahalle civarında yürürken, hafifçe yan mahalleye doğru geçtim ve o kadar yakınımızda olmasına rağmen daha önce hiç de geçmediğim sokaklar keşfettim. Covid salgını nedeniyle kapalı yaşamanın ve kısıtlı çevrede kalmanın bana yararı "çevremizi tanıyalım" sloganına uygun oldu.
    Diyeceğim o ki, flanöz olmayı isterdim, bir kaç ay önce bunu kısmen yapardım. Şimdi çizdiğim güzergahlarda sadece mahalle flanözü olabiliyorum.
    Olgacığımın Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'sini okumak kısa vadeli hedeflerimden. Başaracağım. :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Okul Arkadaşım,

      Önemli olan ruhta olması zaten, ruhta varsa da yüksek lisans düzeyinde flanör/flanöz olunmuştur; yer, mekan, cadde, sokak, kır, şehir, çevremizi tanıyalım mesafeleri söz konusu olamaz.:)

      Başaracağınız konusundan en ufak bir şüphem yok, çünkü virüsü Koşucular'dan -gönüllüce- kaptıysa bir okur, yolu açıktır. Okuyup da kapamayanlar için üzgünüm:))

      Sil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP